|
Yıl: 27 |
|
Aralık 2006 |
|
|
Tartışma: “İşçi Kardeşliği Partisi” Üzerine
Notlar
Bir Efsane ve Gerçek Adem TOPAL PBG SOSYALİZM Dergisi
aniden “Kitlesel İşçi Partisi”ni keşfetti. Evet, Troçkist tanımlı PBG
grubu Amerika’yı henüz yeni keşfetti. Ancak PBG’nin bu keşfi Amerika’nın
keşfinin orijinali değil, onun tuhaf bir kopyasıdır. Troçkist literatüre ‘Kitlesel’
işçi partisi kavramı, sanırım, PBG grubunun Troçkizme olağanüstü bir
‘katkısı’ olarak girecektir. Uzun yıllar ÖDP’nin bir tekerleği olduktan sonra
uğradıkları hayal kırıklığını yeni bir düşle telafi etmek zorundaydılar.
Şimdi bu yeni rüyanın adı ‘Kitlesel İşçi Partisi’ ve bunun somut adımı da
kendi kendini Türkiye işçi sınıfının partisi ilan eden ‘çok mütevazı’ “İşçi
Kardeşliği Partisi!” Bilindiği gibi BİRSEK ve
Ernest MANDEL, ÖDP’in baş mimarlarındandır. Ernest MANDEL, 1947-48 yıllarında
Cannon’dan koptuktan sonra başını Michel Pablo’nun çektiği ve Joe Hansen,
Nahuel Moreno, Pierre Frank ve diğerlerinin savunduğu ünlü “Doğu Avrupa’da
Muzaffer Proletarya Devrimleri” tezini savunan kampa katılmış ve giderek
Pablo’nun sağ kolu olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra
Dördüncü Enternasyonal’in yeniden yapılanmaya çalıştığı dönemdeki bu yaklaşım
ileriki yıllarda Dördüncü Enternasyonal’de en büyük krizi patlatacak olan
Pablocu tasfiyeciliğin teorik temelini oluşturacaktır. Ortaya çıkan bu
tasfiyecilik yalnızca 1950 yıllarında olup bitmiş değil, günümüzde de bütün
hızıyla sürmekte; kendini “geniş solda bütünleştirmek” adına giderek burjuva
devlet politikalarının savunuculuğunu üstlenmektedir. Kore savaşı patlayınca Pablo,
Mandel, Frank ve yandaşları şöyle bir konuma geldiler: “Stalinizm devrimci
oluyor, bu durumda Dördüncü Enternasyonal, Stalinist Komünist partilerine
‘sui-generis’ katılmalıdır!” Dördüncü Enternasyonal kurulduğundan bu tarihe
kadar böylesine büyük sapma ile karşılaşmamıştı. Sonuç olarak 1951’de
patlayan bu kriz 1953’de başını Pablo, Mandel, Frank ve Maitan’ın çektiği
Uluslararası Sekretarya -ki Latin Amerika’daki başlıca taraftarları da
Posadas, Lora ve benzerleriydi- fraksiyonuna karşı James Cannon’ın açık
mektubuna takiben zaten Pablo çizgisine karşı tavır alan Pierre Lambert, Joe
Hansen, Gerry Healy ve Nahuel Moreno «Uluslararası Komite» olarak bilinen
Dördüncü Enternasyonal açık fraksiyonunu kurdular. 1951-53 yıllarında
başlayan bu kopuş günümüzde de değişik konumlarda, değişik biçimlerde sürüp
gitmektedir. Bu yazının amacı bu mücadelenin tarihini anlatmak değil, ancak
günümüzde Dördüncü Enternasyonal adıyla siyaset yapan grup veya kişilerin
tarihsel teorik temellerini ve siyasi geçmişlerini açıklamaktır. Mandel-Krivine yönetimindeki
BİRSEK bilindiği gibi Türkiye’de iflas etmiş Stalinist gerilla ve öncü savaşı
yorgunları, TKP gibi tarihsel misyonlarını yitirmiş eski Kremlin ajanlarını
birleştiren ÖDP’nin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Bu arada şunu
belirtmekte yarar vardır: Zaten Mandel, Frank, Maitan ve Krivine
tasfiyeciliği 1960 yıllarından itibaren “Sömürge Devrimleri” kavramlarıyla
birlikte gerillacı bir siyasi çizgi izlemeye başlamış, BİRSEK’in 1969 ve 1973
uluslararası dünya kongrelerinde silahlı mücadele kararları almış ve temel
hedef olarak «Yeni Kitle Öncüsünü» kazanmayı amaçlamıştır. BİRSEK içinde
skandal 1967 yılında Arjantin’de patlamıştır. PRT önderliğinin çoğunluğu
Guevara çizgisini savunurken Moreno’nun temsil ettiği azınlık ise kitleleri
kazanmak çizgisini yürütüyorlardı. Ancak Mandel’in BİRSEK çoğunluğu Gerillacı
grubu resmi seksiyonu kabul edip, Moreno grubunu sempatizan statüsüne
düşürmüştür. Bu skandal uluslararası düzeyde yeni bir krize neden olmuş ve
BİRSEK «Azınlık ve Çoğunluk» adlarıyla yeniden ikiye bölünmüştür. Bir yandan
Mandel, Frank ve Maitan önderliğinde ‘Silahlı mücadele ve Yeni Kitle
Öncüsü’nü savunan ‘Çoğunluk’ grubu, diğer yandan Hansen ve Moreno
önderliğinde ‘kitle çizgisi’ni savunan ‘Azınlık’ grubu ortaya çıkmıştır. Daha
sonra 1972 yıllında Santiago’da Hansen ve Moreno LTT azınlık eğilimini LTF’ye
dönüştürmüşlerdir. LTF’in siyası başarısı Troçkizmin tarihinde ilk defa
Troçkist bir partinin -PST (Arjantin) %2 oy almıştı-, kitleler içinde siyasi
bir etki kazanabileceğini tüm dünyaya göstermiştir. Bu satırların yazan bendeniz
CANNON, HANSEN ve MORENO’nun Türkiye’deki ilk taraftarıydım. ULUSLARARASI
KOMİTE’yi savundum ve UK’nin oynadığı tarihsel misyonun önemini bir kez daha
vurguluyorum. UK olmasaydı Dördüncü Enternasyonal belki de tarihe karışacaktı!
LAMBERT’e gelince kendisi hala sağ ve kendi görüşlerini savunacak veya
anlatacak durumdadır. O dönemlerde şimdiki PBG önder veya militanları
Mandel’den resmi mühür alma yarışındaydılar. Yeniden ÖDP’ye dönersek,
bendeniz ÖDP’yi bir sınıf partisi veya grubu değil, tersine sınıf
işbirlikçisi ORTA SINIFLARIN siyasi bir ifadesi olarak nitelemişimdir. Şu an
ÖDP, Avrupa Birliği’nin finanse ettiği Avrupa Solu Partisi’nin bir
bileşenidir. Şimdi ‘Kitlesel İşçi
Partisi’ne gelelim: PBG’nin «kitlesel işçi partisi» olarak tanımladığı işçi
partisi konusu 1938 mart ve temmuz aylarında Troçki ile Amerikan SWP
liderleri arasında üç kere tartışılmıştır. Tartışmanın özü 1935-38 yıllarında
Amerikan işçi hareketinde çeşitli sendikalistlerin değişik adlarda kurmaya çalıştıkları
«LABOR PARTY» sorunu ve SWP’nin böyle bir oluşuma karşı nasıl tavır
alacağıdır. Önce «LABOR PARTY» teriminin
Türkçe karşılığına bakalım. «Labor Party» kavramı terim olarak «Emek Partisi»
anlamına gelirken Türkçe en iyi karşılığı «İŞCİ PARTİSİ» demektir. Terimin
Türkçe karşılığı budur. Yani işçi karakterli bir parti. ‘Kitlesel İşçi
Partisi’ tanımı fazladan bir tanımlama ve konunun anlam ve önemini değiştiren
bir kavramdır. Kitle ve Kitlesel kelimeleri ise değişik anlam ve sıfatlar
içerir. Labor Party teriminin ‘işçi
partisi’ değil de ‘kitlesel işçi partisi’ olarak Türkçe’ye çevrilmesi PBG’nin
bir terim uydurmasıdır. Ve yeni bir kavram karıştırmasıdır. Marksist siyasi
literatürde işçi partisi terimi emekçi sınıf ve ezilen kitlelerin
kendilerinin meşru sınıf partisi ve siyasi temsilcisi olarak gördükleri işçi
sınıfına referans yapan sınıf partisi demektir. İşçi Partisi terimi sınıfın
kitle karakterli partisi veya partilerine tekabül eder. Geçmiş dönemlerdeki
sosyalist partiler veya büyük komünist partileri de birer işçi
partileriydiler. Hepimizin amacı bir işçi partisi olmak, devrimci kitle
partisi olmaktır. Kendi kendini işçi partisi ilan ederek işçi partisi
olunamaz. Şu an dünyadaki var olan ‘Troçkizme’ bağlığını ilan tüm parti veya
gruplar henüz ‘öncü’ konumundadırlar. Henüz daha devrimci işçi partilerinin
oluşumu gerçekleşmedi. Dördüncü Enternasyonal’in temel hedefi devrimci işçi
partilerinin inşasıdır. Ancak böylesine bir çalışma boşlukta gerçekleştirilemez.
Bu uğraş sınıf mücadelesi içinde gerçekleşebilir. Bu nedenle sınıf mücadelesi
ve işçi hareketinin özgül koşul ve durumlarındaki somut verilerden hareket
etmek gerektiği kanısındayım. 1930 yılların Amerika’sına
baktığımız zaman işçi hareketinin durumu şöyleydi: 1929 büyük bunalımının
yaşandığı bir ortamda Amerikan işçi hareketi bir işçi partisinden yoksundu.
Hâlâ da yoksundur. Büyük bunalımın sonucu olarak büyük bir işsizlik ve
yoksulluk yaşanmaya başlamış, dev kitle gösterileri ve hızlı bir sendikalaşma
hareketi görülmüştür. Sendikalistler ABD’nin değişik eyaletlerinde değişik
adlarla «işçi partileri» kurmaya başlamışlardır. Troçki ve SWP militanları
arasındaki tartışmaların özü SWP’nin bir ‘işçi partisi’ne ilişkin nasıl tavır
alacağını «Geçiş Programı ve Geçiş Talepleri» temelinde ortaya koymak ve
açıklamak sorusuydu. Somut olanaklardan, değişik ihtimallerden, somut
taleplerden, değişik sonuçlardan, değişik konjonktürlerden söz etmişlerdir.
Bir ‘işçi partisi’ için mücadele ile bir ‘işçi ve köylü hükümeti’ için
mücadele arasındaki bağıntıyı tartışmışlardır. Troçki Amerikan işçi sınıfı ve
yoksul köylülerinin ruh durumlarında büyük bir işçi partisi özlemi olduğundan
hareket ederek, kitlelerdeki bu ruh ve bilinç uyanıklığına yanıt verebilecek,
mücadele içindeki kitlelere günlük mücadele ile iktidar mücadelesi arasında
köprü kurmalarına yardım edecek somut talepler atılmasını belirtir. İşçi sınıfı, sınıf
mücadelesinde kendi sınıf partilerine ve sendikalarına sahip olmak
zorundadır. Siyasi iktidara ancak kendi siyasi partileri vasıtasıyla
gelebilir. Burada Proletarya ile İşçi Hareketi arasında kesin ayırım yapmak
zorunludur: Proletarya sınıf olarak kapitalist üretim biçiminde maddi bir
toplumsal bağıntıya tekabül ederken, işçi hareketi proletaryanın örgütlü
kesimine tekabül eder. Kapitalist toplumda proletarya kendi kendine bir sınıf
olarak bir sömürü nesnesiyken işçi hareketi ise, proletaryanın üretim
ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çatışmanın toplumsal öznel biçimine
tekabül eden, sınıf bilincine varmış veya varan kesimlerine tekabül eder.
Yani proletaryanın kendisi için bir sınıf haline dönüşüm sürecine tekabül
eder. Devrimci Marksist hareket,
işçi hareketinin kurucu kesimlerinden birisidir. Ancak Troçkizmin işçi
hareketi içindeki diğer tüm siyasi eğilim ve partilerden farkı bizim işçi
sınıfının siyasi bağımsızlığı ve tarihsel çıkarlarını kendi bütünlüğünde
tümüyle en bağımsızca savunan tek devrimci siyaset olmamızdır. Marks ve
Engels’in 1847’de yayınladıkları Komünist Manifesto’da işçi sınıfı, parti ve
diğer eğilimler üzerine yaptıkları gözlem ve tanımlar günümüz koşullarında
artık geçersizdir. Troçki’nin Manifesto’nun 90ıncı yılı nedeniyle 1937’de
Manifesto’nun Afrikanaar diline çevirisine yazdığı önsöze bakarsak Troçki
şöyle konuşur : «8. Metoda ilişkin değil ancak
konuya ilişkin olarak Manifesto’nun en eskimiş kısmı 19.yüzyılın ilk
yarısındaki «sosyalist» edebiyatın eleştirisi ve diğer muhalefet partilerine
ilişkin olarak komünistlerin konumunun tanımıdır. Manifesto’da sayımlanan parti
ve eğilimler ya 1848 devrimi tarafından ya da arkasından gelen karşı-devrim
tarafından en kökten biçimde süpürülmüşler, artık tarih bunlardan bahsetmiyor
bile… 2.Enternasyonal’in büyüme döneminde Marksizm itirazsız hakimiyet
kurmuşa benzerken Marks öncesi sosyalizm düşüncelerinin tamamen bittiği
söylenebilirdi. Ancak durum şimdi hiçte böyle değildir. Sosyal Demokrasi ve
Komünist Enternasyonal’in yozlaşması her seferinde geçmiş ideolojilerin
yeniden büyük dönüşlerini yaratıyor. Eğer şöyle demek gerekirse bunak düşünce
çocukluk dönemine geri dönüştür. Kurtuluş formülleri arayışlarında gerileme
dönemi peygamberleri, bilimsel sosyalizmin çok yıllar önce mezara gömdüğü
doktrinleri yeniden keşfederler. Muhalefet partileri sorununa gelince geçen
onlarca yıl bunlarda çok büyük değişmeler yarattı: Emperyalist dönem
koşullarında yalnızca eski partilerin yerini çok uzun zamandan beri yenileri
almakla kalmayıp, dahası partilerin karşılıklı bağlantıları ve hatta onların
karakterleri bile kökten değişmiştir. Bundan dolayı Manifesto, Komünist
Enternasyonal’in ilk dört kongresinin temel dokümanları, Bolşevizm’in temel
edebiyatı ve 4. Enternasyonal’in konferans kararları tarafından tamamlanmak
zorundadır. (L. Troçki; Yazılar 1937) Küreselleşme döneminde işçi
hareketinin geçirdiği başkalaşımlar ve evrimi nedeniyle güncel uluslararası
işçi hareketi ve bu işçi hareketini oluşturan siyasi partiler ve eğilimler
sorununu artık Komünist Manifesto temellerinde ele alamayız. Bunu ancak yeni
peygamberler yapabilir. Biz peygamber değiliz. Her türlü tapınçlığa karşı
bilimsel sosyalizmi savunuyoruz. Troçki’nin de belirttiği gibi Manifesto’nun
bu kesimleri artık geçersizdir. Yeniden yazılmak zorundadır. PBG SOSYALİZM çevresi ise
Manifesto’nun artık tarihe karışmış tanımlamaları ve Marx ve Engels
tarafından dağıtılmış Birinci Enternasyonal’i kendisine temel alıyor. Farazi
bir işçi enternasyonalinin, kendi kendini Türkiye işçi sınıfının partisi ilan
ederek böyle bir farazi partinin ‘devrimci’ çekirdeğini oluşturduklarını
beyan ediyorlar. Ne kadar gülünç ve tuhaf. 1930-40 yılları Amerika’sında
devrimci öncü maddi ve manevi olarak çok zayıftı. Sınıf mücadelesine müdahale
edebilecek bir gücü yoktu. Ancak Troçki ve SWP’nin yapabileceklerini
yaptıkları kanısındayım. Troçki’nin de tartışmalar esnasındaki belirttiği
konjonktürel değişmeler Amerikan işçi hareketi içindeki, Amerikan işçi sınıfı
içindeki bir «işçi partisi» özlemin ve istemini söndürdü. İşçi sınıfı ve
yoksul kitlelerin radikalizasyonu bitti. İkinci Dünya Savaşı ve sonrası
dönemde sendikalar devlet ve mafya ile bütünleşti. «Troçki: -Yakın gelecek
dönemde Birleşik Devletlerde şematik olarak üç tip İşçi Partisi tasavvur
edebiliriz. Birinci tip: Kafası karışık, oportünist, gevşek bir parti. İkinci
olasılık: (Sendika) Bürokratların ve kariyeristlerin yönettiği oportünist
ancak oldukça merkezileşmiş bir parti. Üçüncü olasılık yönetimine bizim sahip
olduğumuz merkeziyetci devrimci bir partidir. Saf ve berrak bir tipe sahip
olmayı beklemeyelim. İşçi Partisi’nin değişik etapları, farklı bileşimleri,
farklı partileri, değişik tipleri olacaktır, vs…, ancak durum ve
görevlerimizi daha açıkça ortaya koyabilmek için bu üç tipi düşünebiliriz.
Eğer parti bizi kabul edecek kadar yumuşaksa (kendi örgütünde) bunun içine
girmemek aptallık olacaktır. Eğer orada bir parti olarak çalışma olanağıyla
girersek, bu demektir ki İşçi Partisi oldukça gevşek ilişkileri olan
oportünist bir partidir. Öyle bir partinin bizi kabul etmesi olgusu
oportünistlerin bizi tasfiye edebilecek kadar kuvvetli olmadıklarının kendiliğinden
bir izahıdır. Bir bakımdan bu iyi koşullar anlamındadır. (Şimdi, bir parti
olarak girdiğimizi, koşulların öylesine ciddiyetleştiği ki bir İşçi
Partisi’nin kurulduğu ve biz, Socialist Workers Party, ona bir seksiyon
olarak girdiğimizi tasavvur ediyorum. (Bu son derece olumlu bir durumdur.) Ve
bundan sonra daha az ciddi bir dönemde, daha az çalkantılı bir hava, daha
sakin koşullarda, daha sessiz koşullarda, az çok merkezileşmiş, gerici tutucu
yöneticilerin ağırlığında kurulmuş ve bir parti olarak bizi dışlayacak bir
İşçi Partisi olabilir. O kadar oportünist bir partinin dışında bir parti
olarak var olmaya devam edeceğimiz çok açıktır ve o zaman böylesine
oportünist bir partinin yalnızca içine girme olanağını düşüneceğizdir- Yani
bir parti olarak öyle merkezileşmiş benzeri bir oportünist partinin dışında
kalacağızdır. Eğer, İşçi Partisi’nde en etkili bir eğilim, yöneticileri bizim
olan, düşünceleri bizim düşüncelerimiz olan, vs. bir devrimci eğilim olursak,
o zaman yumuşak örgüt ilişkileri olan öyle bir partinin merkezileşmesinin
savunucusu olacağızdır. İşçilerin bürokratları, vs.
tasfiye etmesini isteyeceğizdir. Bu üçüncü tip, evrimin üçüncü etabıdır; etap
ki partimizin bu İşçi Partisi’nde, bu İşçi Partisi’nin karakterini belirleyen
bir tarzda kendini dağıttığı etaptır. İlk etapta, “İşçiler! Kendi Öz
Partinize İhtiyacınız Var!” diyoruz. (Troçki;
İşçi Partisi Üzerine Tartışmalar. Yazılar Temmuz 1938) Sonuç olarak Amerika’da olası
bir “İşçi Partisi” üzerine Weber ile böyle tartışmış ve konuyu özetle böyle
açıklamıştır. Gerisi bir duman, kafa karışıklığı, eskinin bunak
düşüncelerinin yeniden hortlamasıdır. Dördüncü Enternasyonal’i şekilsiz,
sınırları bilinmeyen, kimliksiz bir siyasi eğilim ve yapılanma içinde
eritmektir. Pablocular “Stalinist Komünist
Partilerine katılmak” istemişler, şimdi de kendilerini “Geniş Solda” eritmek
istiyorlar. Moreno “Troçkistlerin azınlıkta bulunduğu” bir Dördüncü
Enternasyonal’i amaçlıyordu. Pierre Lambert ise Birinci Enternasyonal’i,
enternasyonalizmin “en iyi biçim ve ifadesi” olarak tanımlamıştı. Yani
Lambert’e göre Birinci Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal’den daha üstün
ve Birinci Enternasyonal enternasyonalizmi Dördüncü Enternasyonal
enternasyonalizmine göre enternasyonalizmin “en iyi biçimi, en iyi
ifadesidir.” Artık Lambert’e göre Dördüncü Enternasyonal, işçi
enternasyonalizminin en iyi biçimi, en yüksek ifadesi değildir. Pierre
Lambert’in savunduğu siyasi eğilime göre “Dördüncü Enternasyonal ancak
Birinci Enternasyonal koşulları ve temellerinde inşa edilebilir”. Bu anlayış,
ortodoks vecizelerle Dördüncü Enternasyonal’in tasfiyesi ve Birinci
Enternasyonal’in yeniden kurulmasıdır. Bunlara göre Dördüncü Enternasyonal bu
“Yeni Kitle Enternasyonali’nin” bir kesimi olacaktır. Şadi Ozansü ve PBG SOSYALİZM eğilimi
de Birinci Enternasyonali yeniden diriltmek ve işçi sınıfı içindeki varolan
tüm eğilimlerin sınıf karakterine bakmaksızın onlarla aynı çatı, aynı temel
ve ilkelerle bir Enternasyonal, ‘yeni’ bir “Devrimci Kitle Enternasyonali”
inşa edeceklermiş! Muhakkak, tabii ki “sınıfın bağımsızlığını” unutmadan!
Oysa sınıfın bağımsızlığı, kendinden belli ebedi bir kavram değildir. İşçi
sınıfının siyasi bağımsızlığı, organik bağımsızlığın ötesinde siyasi eğilim
veya partilerin programlarında, sınıf mücadelesinin güncel konumuna ilişkin
güncel taktik ve tutumlarında kendisini ifade eder. Bu konuda sihirli bir
değnek yoktur. Türkiye
İşçi Hareketi ve “İşçi Kardeşliği Partisi” Bir bütün olarak Türkiye
siyasi durumu Türkiye proletaryasının her hangi bir işçi önderliğinden
yoksunluğunla belirlenmektedir. Türkiye işçi hareketinin tarihsel zayıflığı
onun günümüze kadar geçen bütün bir tarihsel dönemde bir işçi partisinden
yoksunluğudur.Bunun bir kaç tane nedeni vardır. Bir bütün olarak alındığında
Türkiye proletaryası tarihi boyunca baskı rejimleri, karşı-devrimci Stalinist
Kremlin bürokrasisi ve sendika bürokrasisinin kurbanıdır. Türkiye işçi
sınıfının kendi sınıf partisinden yoksunluğu, onun herhangi bir işçi
partisinden yoksunluğu başlı başına bir faciadır. Bu facianın baş nedenlerinden
birisi, Stalinist Kremlin bürokrasisinin ve onun Türkiye’deki ajanları TKP ve
benzeri kişi ve akımların sosyalizme ve dünya devrimine ihanet politikasıdır.
İkincisi, soğuk savaş döneminde Pentagon ve NATO gizli servislerinin askeri
darbelere ortam hazırlamak için uyguladıkları “soğuk savaş stratejileri” ve
baskı rejimleridir. Üçüncü neden ise devletle veya siyasi partilerle
bütünleşmiş sendikal bürokrasidir. Son olarak ise geçmişteki Türkiye işçi
sınıfının sayısal azlığını ekleyebiliriz. Buna karşın Şadi Ozansü ise
şöyle yazıyor: “...Gerçekten de Türkiye işçi sınıfı, Rus, Alman, Fransız,
İtalyan, İspanyol, İran ve Endenozya işçi sınıflarından farklı olarak kendi
komünist veya sosyalist partilerinin ihanetiyle karşılaşmamış bir işçi sınıfıdır.”
Troçkist bir siyasi eğilimi savunduğunu iddia eden Şadi Ozansü burada kendi
gerçek iç yüzünü açıkça ortaya koymaktadır. Yazara göre Türkiye işçi sınıfı
Karşı-Devrimci Stalinist Kremlin bürokrasisi ve onun uluslararası karşı
devrimci aygıtlarının ‘ihanetine’ uğramamış! Eğer Türkiye’de yoksul işçi ve
köylü kitleleri sınıf karakterli kendi sınıf partilerine kavuşamadılarsa
bunun nedenlerinden en belirleyicisi uluslararası Stalinizmin karşı devrimci
sınıf işbirlikçi politikaları ve Kremlin bürokrasisinin çıkarlarının
savunuculuğu değil midir? Burada Şadi Ozansü açıkça Karşı-Devrimci
Stalinizmin siyasi özürcülüğünü üstlenmektedir. Kendi Pablocu karakterini biz
kez daha teyit etmektedir. 1960 yılları başında kurulan
ve 1965 seçimlerinde %3,5 oy alan Türkiye İşçi Partisi tüm yetersizliklerine
ve siyasi bileşenlerine rağmen Türk işçi hareketi tarihinde ilk defa yoksul
işçi ve köylü kitlelerinin sesini Millet Meclisine taşıyabilmiş, Türkiye
solunun en geniş kesimlerini kendi içinde toplayabilmiş bir işçi partisi
hareketiydi. Bendeniz 1965 yılında henüz 15 yaşında bir çocukken TİP’in bir
taraftarı, 1968 yılında Çekoslovakya’nın işgaline karşı çıkmış sosyalist bir
militandım. Ancak TİP’in büyük bir işçi sınıfı partisine dönüşmesini
engelleyenler Karşı-Devrimci Kremlin bürokrasisinin Türkiye ajanı aygıt ve
şebekeleridir. TKP ve onun türevleri; Mihri Belli, DEV-GENÇ ve silahlı
mücadele yanlısı Stalinist grup ve fokolardır. “Ordu Millet El Ele Milli
Cephede” Sloganları ile ‘sol’ darbeye davetiye çıkaran kişi ve gruplardır.
TİP’in çökertilip, paramparça yapılması işçi sınıfının uğradığı bir ihanet
değil midir? Şadi Ozansü o dönemleri bilmezlikten gelip Türkiye İşçi Hareketi
içinde Stalinizmin oynadığı karşı-devrimci politikaları ve Türkiye işçi
sınıfı ve yoksul halka karşı NATO gizli servislerinin uyguladığı “Soğuk Savaş
Stratejilerinin” özürcülüğünü üstlenmektedir. Bir yandan TKP, öbür yandan
‘öncü savaş’çısı DEV-GENÇ türevi silahlı gruplar ve PKK gibi Stalinist parti
ve eğilimlerin Türkiye işçi sınıfı ve sol hareket üzerinde uyguladıkları
şiddet ve baskı, bu siyasetlerin işçi sınıfı ve sol harekete karşı yaptıkları
tahribatlar öyle bir kalemde göz ardı edilemezler. Türkiye işçi sınıfının nicelik
ve niteliksel durumuna yeniden dönersek şunları söyleyebiliriz: Günümüz Türkiye’sinde
proletaryanın sayısal azlığından artık hiç söz edemeyiz. “Eşitsiz ve Bileşik”
gelişme yasası gereği Türk kapitalizmi gelişip büyürken aynı zamanda
proletaryada gelişmiş ve büyümüş, modern bir işçi sınıfına dönüşmüştür. Çünkü
“Sermaye” “Ücretli Emeği” varsayar. Aksi takdirde sermayenin varlığından söz
edemeyiz. Günümüz kapitalizmini “Mafya
Kapitalizmi” olarak tanımlamak ancak ‘sol’ peygamberlerin hurafelerini ve
uluslararası kapitalizmin gerçek niteliğini kitleler nezdinde göz ardı
ettirmektir. Şadi Ozansü aynen şöyle demektedir: “ Emperyalizmin çürüyen
evresinin mafya kapitalizmi...” Böylece önümüzde “emperyalizmin yeni bir
evresi” ve bu “çürüyen evrenin” özelliği ise “Mafya Kapitalizmi”dir. Sık sık “ortodoks” Troçkizmin
savunuluculuğunu yaptığını iddia ederken sınıf mücadelesinin geçirdiği somut
evreleri görmezlikten gelen, genelinde kapitalist üretim ve ekonominin
geçirdiği ve/veya içinde bulunduğu nesnel koşulları irdelemek yerine
efsaneler ve masallar üreten ve/veya anlatan çeşitli siyasi eğilim ve
çevreler sınıflar arası ilişkileri, devletler arası ilişkileri, dünya
pazarında değişen yapılanmaları, bunların nesnel karakterlerine tekabül eden
kavramlarla değil, sübjektif, iradi ve mistik terimlerle açıklamayı
yeğliyorlar. Dünya çapında canlı güçler ve bunların karşılıklı toplumsal
bağlantılarını ve temellerini içi boş kavram ve sözcüklerle telafi ederlerken
çoğu zaman terimleri en uç sınırlarına götürerek kendi teorik sığlıklarını
gidermeye çalışıyorlar. Emperyalizmin yeni bir evresi var, bu yeni evre bazen
“emperyalizmin bunak evresi”, bazen “emperyalizmin çürüyen Mafya Kapitalizmi
evresi” olarak piyasaya sürülüyor. Oysa Lenin, emperyalizmin
tarihte yerini şöyle tanımlar: “Kendi ekonomik özü nedeniyle emperyalizmin,
tekelci kapitalizm olduğu görülmektedir. Yalnızca bu emperyalizmin tarihteki
yerini tanımlamaya yeterlidir.” Görüldüğü gibi Lenin’e göre emperyalizm
kapitalizmin bir üst evresine karşılık düşen “tekelci kapitalizmdir”. Lenin’e
göre emperyalizm, kapitalizmin geçirdiği maddi bir aşama, kapitalizmin en
yüksek aşamasıdır. Daha sonra Lenin emperyalizmin
asalak ve çürüyen başkalaşımını şöyle ifade eder: “Tekeller, oligarşi,
özgürlük eğilimleri yerine hakimiyet eğilimleri, sayısı hep artan küçük ve
zayıf ulusların, aşırı zengin ve güçlü bir avuç uluslar tarafından sömürüsü:
Bütün bunlar emperyalizmi bir asalak ve çürüyen kapitalizm olarak karakterize
eden emperyalizmin ayrıcı özelliklerini doğurmuştur. Burada, emperyalizmin
eğilimlerinden birisi kendisine en önemli karakteri alarak kendisini
gösterir: Burjuvazinin gittikçe kendi sermayelerinin ihracatıyla ve “kupon
kesmekle” yaşayan Tefeci-Devlet (Etat-Rentier) yaratılmasıdır. Ancak, bu
çürüme eğiliminin kapitalizmin hızlı büyümesini dışladığına inanmak bir hata
olacaktır; hayır, endüstrinin şu veya bu branşı, burjuvazinin şu veya bu
branşı, şu veya bu ülkeler emperyalizm çağında az veya çok, büyük bir
kuvvetle, bu eğilimlerden bazen birisini, bazen diğerini taşırlar. Bir bütün
olarak kapitalizm, öncekinden sonsuzca daha hızlı gelişir, ancak bu gelişme
genellikle çok eşitsiz olur, gelişmenin eşitsizliği özellikle sermayesi en
zengin ülkelerin (İngiltere) çürümesiyle kendini gösterir.” (Lenin, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması:
Emperyalizm) Lenin Emperyalizm eserine
1920’de yazdığı önsözde de asalaklığı ve çürümeyi şöyle açıklar:
“Kapitalizmin tarihsel en yüksek aşaması, yani emperyalizmi karakterize eden
kesinlikle asalaklık ve çürümedir. Bu kitabında gösterdiği gibi kapitalizm,
(Dünya nüfusunun onda birinden daha az, veya en “geniş” ve en abartılı bir
biçimde sayarsak beşte birinden daha az) bütün bir dünyayı basit bir “Kupon
kesiciliği” ile soyan özel olarak zengin ve güçlü bir avuç devlete imtiyazlı
bir durum kazandırmıştır. Savaş öncesi burjuva istatistiklere fiyatlarına
göre sermaye ihracatı 8-10 milyar franklık yıllık bir gelir elde etmektedir.” Lenin’e göre asalaklık ve
çürüme bir göçme (en açık Türkçeci yozlaşma, kokuşma ve başkalaşma) değil,
tersine çalışmadan yalnızca faiz ve sermaye ihracatı vasıtasıyla kazanılan
gelirlerle yaşayan bir toplumsal bir tefeciler (Rentier) kesimi ve diğer
ülkelerin sırtından sermaye ihracatının yarattığı gelirlerle yaşayan Tefeci
(Rentier) devletlerin imtiyazlı konumlarıdır. Bunlar, kapitalizmin evriminin
emperyalizm aşamasında, kapitalist üretim biçiminde ortaya çıkan, her biri
ekonomik toplumsal hayatta özel bir karakter taşıyan ve hepsi bir toplumsal
ilişkiye tekabül eden maddi yapılanmalardır. Dürtücü gücü “öznel” değil,
kapitalist üretimin nesnel koşulları ve ihtiyaçlarıdır. Asalaklık ve çürüme
“ahlaki veya moral” mistik bir kavram değil, tüm bir emperyalist dönemin
belirleyici özelliklerinden biridir. Çürüme emperyalizmin yeni bir evresi
değil, emperyalist çağın tümünde var olan belirleyici unsurlardan birisidir.
Lenin emperyalizmin belirleyici özelliklerini sayarken üretici güçlerin
durduğu şeklinde bir özellik saymıyor. Tersine emperyalizmin yarattığı
korkunç çelişkiler kapitalizmin mezarını kazması, emperyalizmin sosyalist
devrimin arifesi olduğuna dikkat çeker. Bundan dolayı Lenin emperyalizmi can
çekişen kapitalizm olarak tanımlar. Lenin ve Troçki’ye göre
emperyalizmin en büyük çelişkisi genelinde üretici güçlerin büyümesine karşın
ulusal pazarların küçülmesi veya ulusal pazarların bunlara dar gelmesi,
üretici güçlerin gelişmesiyle ulusal devletlerin varlığı, ulusal sınırlar ve
gümrük duvarlarının üretici güçlerinin gelişmesinin önünde ulusal sınırların
aşılamaz engeller teşkil ettiği; ulusal burjuva sınıflarının varlığı,
özelinde ise proletaryanın varlığı ve sınıf mücadeleleridir. Yine Şadi Ozansü’ye göre, “
...üretici güçlerin gelişimi dünya ölçeğinde durmuş, hatta küçük miktarda da
olsa gerilemiş durumdadır. Kapitalizmin ideologları tarafından ‘küreselleşme’
adıyla vaftiz edilen çürüyen kapitalizmin bu yeni döneminde dünya çapında
işçilerin sayısı belki artmıştır, ama işçi sınıfının sayısı düşmektedir.” Bu sözleri ilk defa
duymuyoruz. 50-60 yıldan beri Pierre Lambert ve La Vérité önderliği hep
bunları söylüyor. Sanki 70 yıldan beri dünyada hiç bir şey olmamış gibi.
Kapitalizm, Dünya pazarı ve üretici güçler, kapitalist ülkeler arasında
ilişkiler ve güçler dengesi, sınıflar mücadelesi ve sınıflar arasındaki
ilişkiler ve güçler dengesi, vs... sanki buzlukta dondurulmuş gibi hep öyle,
yüz yıl öncesi gibi oldukları yerde duruyorlar. Bu bağlamda “Üretici güçlerin
gelişmesinin durduğu” tanımlamasını tartışmak Marksist işçi sınıfı politikası
için son derece büyük bir önem kazanmaktadır. Üretici Güçler sorunu bilindiği
gibi Geçiş Programı’nın Fransızca çevirisinde “Les forces productives de
l’humanité ont cessé de croitre” (İnsanlığın Üretici Güçlerinin büyümesi
durmuştur)” derken, buna karşılık İngilizce çevirisinde ise “Mankind’s
productive forces stagnate” (İnsanlığın Üretici Güçleri Durgunlaşıyor
-yavaşlıyor” şeklinde tanımlanmaktadır. Troçki yazılarını sekreteri
vasıtasıyla Rusça yazıyordu. Önümüzde iki farklı yorum var. Ben Rusça
orijinalini görmedim. Ancak Geçiş Programı kabul edilmeden ve henüz taslak
iken Troçki ile Cannon ve SWP önderleri arasında defalarca tartışıldığına
göre ben şahsen İngilizce metnin esas alınmasından yanayım. Çünkü Dördüncü
Enternasyonal’de Troçki’den sonra en büyük otorite James Cannon idi. İngilizce “To Stagnate” fiili
ile Fransızca “Cesser de croitre” fiili anlam olarak birbirinden çok
faklıdır. “To Stagnate” yavaşlamak ve durgunluk anlamına gelirken, Fransızca
“Cesser de Croitre” gelişmenin veya büyümenin durması, bir hareketin bitmesi
ve durması anlamına gelir. Türkçe’de “Piyasa durgun” demekle, “İşlerin
büyümesi bitti” demek birbirinden çok faklı kavramlardır. Bu konuda Marx sorunu şöyle
ortaya koyar: “Gelişmelerinin belli bir derecesinde toplumun maddi üretici
güçler var olan üretim ilişkileriyle veya o zamana kadar içinde geliştikleri
ve onların yalnızca hukuki tanımları olan mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye
-çarpışırlar- girerler. Düne kadar üretici güçlerin gelişme biçimleri olan bu
koşullar ağır kösteklere dönüşür.” (K.
MARX: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Önsöz) Marx burada
üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki zıtlıktan ve çatışmadan bahseder;
ve özel olarak da belirli bir dönemden sonra mülkiyet ilişkilerinin üretici
güçlerin gelişmesini kösteklediğini belirtir. Üretici güçler yalnızca üretim
araçları değil, iş gücü, teknik ve bilim; insanlığın maddi tüm üretim aygıt
ve kaynaklarıdır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet biçiminin üretici
güçleri sosyal karakteriyle çeliştiklerini belirtir. Bu çelişkinin ancak
üretici güçlerin sosyal karakterine uygun yeni bir üretim biçiminin sosyalist
bir devrimle kurulmasıyla çözümleneceğini söyler. Sosyalist devrimin nesnel
koşullarının olgunlaştığı hatta çürümeye başladığı bu tartışmamın konusu
değildir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet yalnızca üretici güçlerin
serbestçe gelişmesinin önünde bir engel, bunların gelişmesini yavaşlatan bir
köstek değil, hatta üretici güçler üzerinde yıkıcı bir işlevi vardır.
Emperyalizm çağında özel mülkiyetin asalak karakteri üretici güçler üzerinde
yıkım ve tahribatlarla doludur. Savaşlar, işsizlik, açlık ve mali krizler
bunların en büyük örnekleridir. Ancak bu demek değildir ki emperyalizm
döneminde tüm bir kapitalist üretimin durduğu, toplumun ekonomik hayatında
hiç bir yükseliş veya inişlerin olmadığını söylemek bir asırdan bu yana
kapitalizm ve ekonomi tarihini bilmemektir. Bilimsel Sosyalizmi Vatikan ve İsa
Mesih dinine indirgeyerek bilime sırt çevirmektir. Yeniden Geçiş Programı’na
dönersek önümüzde anlamları ayrı iki tane belirleme vardır. İngilizce metin
mi doğru, yoksa Fransızca metin mi doğru? Yoksa Troçki’nin sekreterinin
yaptığı bir hata mı söz konusu? Bilmiyoruz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Benim
şahsi görüşüm şu ki Geçiş Programı’nın girişinde, “Sosyalist Devrimin Nesnel
Öncülleri” kısmında proleter devriminin ekonomik öncülünün kapitalizm altında
ulaşabileceği en yüksek noktaya çoktan ulaştığını belirtir. Bu nokta
sosyalist devrim programının hareket noktasıdır. Güncelliğini hala
korumaktadır. Bunu takip eden tartışmalı cümle daha ziyade İkinci Dünya
Savaşı öncesi 30-40 yıllarına ait ekonomik konjonktürle ilgili olduğu
kanısındayım. Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal eserinde
Troçki şöyle der: “...Olgu şu ki tarihsel olarak dünya kapitalist sistemi
tükenmiştir, artık tümüyle
ilerleyemez. Bu, ekonominin belirli branşlarının ve belirli ülkelerin
büyümedikleri, daha da büyümeyecekleri demek değildir. Ancak bu gelişme diğer
ülkelerin, diğer branşların büyümesinin aleyhine gerçekleşiyor ve
gerçekleşecektir.” Bu satırların hemen altında ise Troçki şöyle konuşur:
“Yöneten ve yönetici en gelişmiş ülkelerde genel kapitalist ilerlemenin yeni
bir döneminin -bölümü- olamayacağı teorik olarak söylenemez. Ancak bunun için
öncelikle kapitalizm devletler arası ilişkilerde, sınıflar sahasındaki yüksek
engellerin üstünden atlamak zorunda kalacaktır... Teorik bir varsayım politik
bir olasılıktan –zaman açısından- çok uzaklaşır. Burada pek çok şey bize,
yani Komünist Enternasyonal’in devrimci stratejisine bağlıdır. Son tahlilde
bu sorun dünya güçlerinin mücadelesi tarafından çözümlenecektir.” Yani
Troçki’ye göre soruna tarih karar verecektir. İkinci Dünya Savaşı sonrası
dönemdeki dünya ekonomik hayatını devrimci Marksist literatür bütünlüğünü
irdelemeksizin anlamak zordur. Geçiş Programı’nın yazıldığı 70 yıldan bu yana
sürekli olarak ve her gün “İnsanlığın üretici güçlerinin gelişmesinin
durduğunu” ısrarla söyleyen ve tüm bir İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem
kapitalizmini ve Dünya Ekonomik hayatını bu cümleyle tanımlayan Pierre
Lambert ve La Vérité önderliği bu konuda gerçekleri söylemek yerine somut
olayları görmezlikten geliyor. Bütün bir dönem boyunca sanki ekonomik hayatta
hiç bir gelişme ve değişmeler olmamış, emekçi sınıflarda büyüme, gelişme ve
yaşam koşullarındaki hiç bir değişme olmamış! Kapitalist üretim ilişkilerinin
çürüdüğü, özel mülkiyetin dünyanın bir yerindeki üretici güçleri bir gecede
yok ettiği, kapitalizmin insanlığa müreffeh hiç bir gelecek sunmadığı
gerçeğin bir yanı olurken diğer yanı ise tüm dünyadaki üretici güçlerin şu an
ki gelişme düzeyi 1930 yıllarındaki düzeyinden kat kat fazladır. Kapitalisti
ilgilendiren sömürdüğü artı-değer değil, elde edeceği kârdır. Kâr etmek için
Sermaye gerekir; Sermaye ise Ücretli Emeği var sayar. Emperyalizmin her mali
krizinde, her seferinde “kapitalizmin çöktüğü”, artık “çıkış kalmadığını”
ilan edip, söyleyen Pierre Lambert ve La Vérité önderliği kapitalizmin emperyalizm
çağında kaderci mistik, Buharinvari bir yorumunu yapmaktadır. Oysa, Lenin,
kapitalizmin krizleri üzerine “Mutlak bir çıkışı olmayan bir durum yoktur”
der. Emperyalizm döneminde belirleyici olanın nesnel etkenler değil,
genelinde öznel, özelinde ise devrimci parti ve bu partinin devrimci
stratejisi olduğunu bilmezlikten geliyorlar. Proletarya ve onun devrimci
önderliğinin bilinçli bir müdahalesi olmaksızın kapitalizmin kendi kendine
yıkılmak bir yana, daha da direneceğini unutmuş görünüyorlar. Kendisi gibi
düşünmeyen herkesi “Pablocu” olarak suçlamak bir marifet değildir. Bilgelik,
dünya sosyalist devriminin hala niçin geciktiği, Dördüncü Enternasyonal’in
niçin hala cılız, hala devrimci kitle partisine niçin dönüşemediğini;
önümüzdeki yeni durumda proletaryaya, iktidar mücadelesinde çıkış yollarını
gösteren devrimci bir perspektifle nasıl yardım edebileceğimizi
belirtebilmektir. Günümüzde Amerikan
emperyalizmi bir “supra-nasyonal” kapitalizm yaratmaya çalışırken dünya
kapitalist pazarı mali sermayenin özel bir türevi olan
“Kurgusal-Fiktiv-Sermaye” ve “Çok Uluslu Şirketler” aracılığıyla “Dollar”
diktatörlüğüne tabiiyken, Mafya Kapitalizmi terimi yalnızca gerçekleri
çarpıtarak emperyalizmin gerçek yüzünü örtmeye yarıyor. Günümüzde
uluslararası kapitalizmin kalbi Wall Street’de çarpmakta, beyni ise
Washington’a bağlıdır. Dünya proletaryasının düşmanı sözüm ona ‘Mafya
Kapitalizmi veya Mafya’ değil, ABD emperyalizmi ve onun hakimiyetindeki Dünya
kapitalizmi ve burjuva sınıfıdır. Şadi Ozansü’nün yanıt vermek
zorunda olduğu soru şudur: 1930 Yıllarında Türkiye’de kaç tane işçi vardı?
Şimdi ise ne kadar? Bu soruya kaçamak değil, net bir yanıt vermek gerekir.
1930 den beri Türkiye’de üretici güçler artmış mıdır, yoksa onların gelişmesi
durmuş, hatta azalmakta mıdır? Ona göre “Dünya çapında
işçilerin sayısı belki artmıştır ama işçi sınıfının sayısı düşmektedir”!
Ozansü işçiler ile işçi sınıfını bir birinden koparmaktadır. Kapitalist
Üretim tarzını unutarak şeylerin nicelik ve nitelik durumlarını bir kalemde
silmektedir. İşçilerin sayısal artmasının proletaryanın niceliksel artmasına
tekabül etmesi gerekirken, proletaryanın kapitalist üretim tarzında toplumsal
bir maddi niteliksel ilişkiyi ifade eden bir sınıfa tekabül ettiğini
belirtmek zorunludur. Lenin’in emperyalizm kitabını
yazdığı 1916 yılından bu yana bırakın ileri-gelişmiş ülkeleri, işçiler
dünyanın en ücra bir kaç köşesinden başka tüm geri kalmış bağımlı ülkelerde
yalnızca niceliksel olarak çoğalmakla kalmamış, modern bir sınıf olarak; bir
sınıf olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Dünya çapında ayrı ayrı
ulusların işçi sınıfının sayısı düşmüş değil, tersine büyümüştür. İçinde
yaşadığımız “küreselleşme” döneminde ise 1980 yıllarından beri ileri
kapitalist ülkelerde proletaryada niceliksel bir küçülme görünürken, az
gelişmiş bağımlı ülkelerde ise proletarya büyümektedir. Ancak mali sermayenin
asalak karakteri üretici güçler üzerinde yıkıcı bir rol oynamaya devam
etmektedir. İşsizlik ve yoksulluk artarken zenginler her zamankinden daha da
zengin olmaktadırlar. Genel olarak Çok Uluslu
Şirketler, özel olarak ABD emperyalizmi, sermayenin önündeki tüm engelleri
kırmaya çalışırken insanlığı açlığa, yoksulluğa, savaşlara mahkum etmektedir. Küreselleşme diye anılan bu dönem
içinde sosyal-demokrat ve komünist partileri tarafından temellenmiş eski işçi
hareketi çökmüş, bu partiler ve büyük işçi kesimleri arasında hem siyasi, hem
de sosyal bir uçurum oluşmuştur. Eskinin geleneksel işçi önderlikleri
çökerek, toplumsal yapı değiştirme sürecine girmişlerdir. Bu bağlamda, şu an
işçi hareketi gerek ulusal planda olsun, gerekse uluslararası düzeyde olsun
bir kaç istisnanın dışında çok zayıf bir durumdadır. Ancak işçi hareketinin
içinde yaşadığı bugünkü dönem bir geçici dönem, işçi hareketinin canlı
yaşamındaki yeni bir evrenin öncülüdür. İşçi hareketinin yeniden inşası her
şeyden önce devrimci öncünün bilinçliğine ve sınıf mücadelesine katılmaktaki
kapasitesine bağlıdır. “İşçi
Kardeşliği Partisi”ne Karşı Dördüncü Enternasyonal Bu yazının başlarında da
belirttiğim gibi, Troçki ve SWP’ye göre “İşçi Partisi” sorunu Amerikan işçi
hareketinde 1935 yıllarında büyük bir radikalizasyon sonucu büyük
sendikalaşma hareketinin başlaması, yer yer çeşitli “Labor Party”lerin
kurulması karşısında Amarikan işçi hareketinde ortaya çıkan bu yeni duruma
ilişkin SWP’nin nasıl tavır alacağı sorusuydu. Amerikan işçi sınıfının geniş
kesimlerinde yaşanan hızlı bir sendikalaşma ve emekçi kitlelerde gözlenen
“bir işçi partisi” özleminden hareketle Troçki için sorun her şeyden önce ilk
etapta “Bir İşçi Partisi İçin Mücadele” idi. Troçki bu mücadeleyi şöyle ifade
eder: “İşçiler! Kendi Öz Partinize İhtiyacınız Var!” Daha sonra Troçki muhtemel
olasılıklardan söz ederek ortaya çıkan veya ortaya çıkacak çeşitli işçi
partilerinin nasıl sonuçlara ulaşabileceğini tartışarak bu partilerde SWP’nin
nasıl bir çalışma yürütmesi gerektiğinden söz eder. Troçki hiç bir zaman
SWP’nin kendi kendisini “Labor Party” ilan etmesini, muhtemel bir işçi
partisinin programımın ön koşul olarak devrimci sınıf partisinin programı
olan “Sosyalist Devrim İçin Geçiş Programı”nı dayatmaz, tersine bu program
için mücadelenin vazgeçilemez önemini vurgular. Yine hiç bir zaman devrimci
öncü ile bağımsız işçi partisini bir biriyle özdeşleştirmez. Başlangıç ve onu
takip eden ikinci etapta SWP ayrı ve kendi bağımsızlığını koruyan bir
partidir. Üçüncü etapta, yani muhtemel gelişmeler devrimci öncünün de aktif
mücadelesi sonucu bu işçi partisini gerçek devrimci bir partiye dönüştürürse,
yani yöneticileri ve programı bizim olan bir partiye dönüştürürse o zaman SWP
artık kendini bu yeni devrimci kitle partisinde eritecektir. Şadi Ozansü 1989 yıllarından
bu yana Türkiye işçi sınıfı ve işçi hareketinin bir dökümünü yaptıktan sonra
günümüz Türkiye’sinde işçi hareketinin yavaşladığı ve durgunlaştığı sonucuna
varmaktadır. Genel olarak bu tespite ben de katılıyorum. Ancak kesinlikle
katılmadığım nokta Şadi Ozansü’nün sunduğu perspektif ve bu perspektiften
hareketle “devrimci öncünün” kendini basitçe bir “İşçi Partisine (Labor
Party) dönüştürmesidir. Şadi Ozansü birden kendisini 150 yıl geriye, 1848
devrimleri öncesine atmaktadır. Geçiş Programı’na değil, Komünist
Manifesto’ya sığınmaktadır. Dünya Sosyalist Devrimi Partisi Dördüncü
Enternasyonal ve Üçüncü Enternasyonal ilk dört kongre karar ve prensiplerini
bir kalemde silip geçmektedir. Elli Altmış kişiyle bir (Labor Party), işçi
sınıfının kendi öz partisini kurmuşlar! Şadi Ozansü şöyle düşünüyor:
“Yukarıda kitlesel bir işçi partisinin birinci yolunun kitle hareketlerinin
yükselmesi olduğunu söylemiştik. Şu an içinde bulunduğumuz durumda ise böyle
bir yükselişin gözlemlenmediği herkesin malumu. İşte böyle bir ortanda
yapılması gereken mücadelenin politik kanalları üzerine gitmenin
gerekliliğidir. Ekonomik mücadele kanallarının sonuna kadar tıkalı olduğu
anlarda süreci tersinden işleterek politik ve demokratik mücadeleyi ön plana
çıkartmak gerekir... Bu kalkış noktası ön planda tutulduğunda, günümüz
koşullarında, Türkiye’de kitlesel işçi partisinin imkanları -belki paradoksal
gözükecek ama- 1989 yıllarında olduğundan daha fazladır.” Yazar burada sınıf
mücadelesinin karmaşık bir bütün olduğunu, işçi sınıfının homojen olmadığını,
içinde değişik katman ve kesimlerin bulunduğunu, işçi sınıfı mücadelesinin
öyle yeknesak bir hareket olmadığını, diyalektik bir süreç izlediğini
bilmezlikten geliyor. Birden “ekonomik mücadele” kanallarının tıkandığı,
bunun yerine “politik kanallarının” ön plana çıkartılmasından söz ediyor.
Aslında evirip çevirip baklayı bir türlü ağzından çıkarmıyor. Durum ve
koşullar ne olursa olsun, mücadele içindeki işçi sınıfının öncü veya geniş
kesimlerin günlük bilinç durumlarında bir değişiklik olup olmadığına
bakmaksızın, sınıfın öncü ve geniş kesimlerinde “kendi öz partilerine sahip
olmak, böyle bir partinin gereksinimine her zamandan daha fazla ihtiyaç duyup
duymadıklarına bakmasızın, dahası böyle bir parti arzusuyla sınıf içinde bir
eğilim ve girişimler olup olmaksızın, PBG SOSYALİZM grubunun amacı ne olursa
olsun her pahasına bir adımda “işçi sınıfının geniş kitle partisini” kurmak,
daha doğrusu kendi grubunu öylesine büyük işçi partisine ikame etmektir. Geçiş Programı’nda ne
“ekonomik kanallar” tıkalıdır, ne de “politik-demokratik kanallar”; bazen
açılır, bazen kapanır. Fransa’da ki son grev ve kitle gösterilerinin de
gösterdiği gibi sınıf mücadelesinin alanları ve “kanalları” iç içe geçmiştir.
Kitlelerin daha iyi bir yaşam için verdikleri mücadeleyle ‘ekonomik ve
demokratik haklar mücadelesi’ iç içe geçmiştir. İçinde yaşadığımız çağın
maddi koşullarında emperyalizm bütün cephelerde gericiliğe tekabül ettiği
için emperyalizme karşı mücadele tüm alanlarda bütünleşmektedir. Devrimci
öncü ve parti tüm mücadeleyi tek bir hedefe yöneltmeye uğraşır, yani iktidar
mücadelesine, sınıfın iktidarına yöneltmeyi amaçlar. Şadi Ozansü daha sonra şöyle
devam eder: “ İşçi sınıfının kitle partisinin bir Leninist partiden farkının
sadece öncü işçileri değil, mücadele etmeye kararlı sıradan ve ortalama
işçiyi de kapsaması olduğunu daha önce belirtmiştik.” der. Ancak daha sonra
kurulacak bu kitle partisinin programına gelince birden bu partinin
programının Leninist-Bolşevik bir program, bir geçiş talepleri programı
olacağını belirtir. Şöyle konuşur: “...ikinci yoldan kurulmasını düşündüğümüz
kitlesel işçi partisinin programı ister istemez partinin çekirdeğini
oluşturanlar tarafından hazırlanmak durumundadır. Bu Geçiş Programı
sistematiğinde oluşturulacak devrimci bir programdır.” Kurulacak parti bir
yandan “Leninist Parti” olmayacak, ama öbür yandan ise kurulacak bu partinin
programı “devrimci”, Leninist-Bolşevik bir program olacak; Yani “Sosyalist
Devrim İçin Geçiş Programı” olacak. Kurulması düşünülen bu kitlesel işçi
partisinin programı henüz daha devrimci bilince ulaşmamış, ancak reformist
veya kendi meşru hakları için mücadele etmek isteyen ve bunun için bir işçi
partisine özlem duyan işçilere, sınıfın geniş kesimlerine kapıları ta başında
kapatmak değil midir? Bu geniş kesimlere mücadele içinde yardım ederek
onların daha ileri adım atmalarına yarayacak köprü kurmak yerine bu köprüyü
başından kapatmak değil midir? Bir partinin program ve tüzüğü
birbirinden ayrılamaz. İşçi Kardeşliği Partisi tüzüğünde parti üyeliği
tanımını Leninist Parti anlayışı, Bolşevik parti üyeliği kapsamında
tanımlıyor. Tüzükte parti üyeliği şöyle tanımlanıyor: “Partinin programını
kabul eden ve partinin bir organında çalışan”dır. Buna rağmen henüz “öncü”
olmayan, sıradan ve ortalama her işçiyi de içine kapsayacağından söz
ediyorlar. İnsanlara masal anlatmanın, ABD Reagan hükümetinin dışişleri bakanı
Alexandre Haig’in özel ricalarıyla parti kurabilmiş, ABD emperyalizmin en
gerici çıkarlarını savunmuş Turgut Özal rolü oynamanın gereği yok. Bunlar
yalnızca insanları uyutmanın yollarıdır. Daha sonra Şadi Ozansü baklayı
ağzından çıkarmaktadır. Şöyle devam eder: “Ama kuşkusuz bağımsız işçi
partileri enternasyonali bizim programımız temelinde inşa edilmek zorunda
olmayacaktır... İşçi sınıfının kitlesel dünya partisi, ancak işçi sınıfının
kitlesel bağımsız işçi partilerinin bir araya gelmesinden oluşur. Devrimci
çekirdeğin, yani IV. Enternasyonal’in misyonu, kendi programı doğrultusunda
bu dünya partisinin içinde yer almak, ve bütünü bu programa kazanmak
olmalıdır.” Böylece önümüzde iki tane Dünya Partisi vardır. Şadi Ozansü’nün
sunduğu perspektife göre dünya işçi hareketinin yeniden inşa stratejisinin
belirleyici ekseni bağımsız kitlesel işçi partilerinin bir toplamına tekabül
eden yeni bir dünya partisi ve bir de misyonu, bu yeni dünya
partisine katılmak olan ilaveten “devrimci çekirdek” IV. Enternasyonal
olacaktır. Troçki ve Bolşevik-Leninist militanlar tarafından “SOSYALİST
DERVİMİNİN DÜNYA PARTİSİ” olarak kurulmuş Dördüncü Enternasyonal’in
tüm bir tarihi misyonu, görevi bu “yeni
enternasyonale” katılmaya indirgenmektedir. Dördüncü Enternasyonal’in tüm
bir devrimci programı, siyasi sınıf bağımsızlığı, örgütsel bağımsızlığı bir
kalemde silinmekte, bütün bunlar gelecek bir dönemde gerçekleşmesi varsayılan
bazı olasılıklardan hareketle farazi bir “yeni bir enternasyonal”in organik
bir bileşeni haline dönüştürmektir. Artık yazara göre “Uygarlık krizi
yalnızca IV. Enternasyonal tarafından çözülebileceği” söz konusu değildir.
İnsanlığın ve Dördüncü Enternasyonal’in geleceği, önümüzdeki dönemde ortaya
çıkması beklenen şekilsiz, muğlak ne oldukları bilinmeyen çeşitli partilerin
oluşturacağı “yeni bir enternasyonale”, “yeni bir dünya partisine” bağlıdır.
Bu seçeneğin, bu yeni stratejinin adını iyi koymak gerekir. Önümüzde Dördüncü
Enternasyonal’in bir tasfiye girişimi vardır. Bu yeni tasfiyeciğin adı
sağ-merkezciliktir. Buna karşılık, Proletaryanın siyasi sınıf bağımsızlığı
yalnızca kendi siyasi ve örgütsel bağımsızlığını itinayla korumaya çalışan
Dördüncü Enternasyonal tarafından sağlanabilir. PBG SOSYALİZM grubunun
merkezci karakteri, kendini parti ve birleşik işçi cephesi anlayışında bir
kez daha ortaya koymaktadır. Parti ve Birleşik Cephe üzerine şöyle diyorlar:
“Böyle bir parti ilk elde ancak örgütlü işçi kesimlerine dayanılarak inşa
edilebilir. İşçi sınıfının birleşik cephesi anlamına gelebilecek böyle bir partinin
inşası için görev başına!” Yani işçi sınıfının bağımsız partisi işçi
sınıfının birleşik cephesi anlamına, birleşik cephede işçi sınıfının
partisini anlamına gelebilecekmiş! Troçki’nin tam da merkezci
olarak adlandırdığı bir siyaset var önümüzde. Birleşik Cephe ve parti üzerine
Troçki şöyle der: “Bir “Labor Party” -İşçi Partisini birleşik cephelerin
kaynaşmış bir dizileri olarak görmek hem birleşik cepheler, hem de parti
kavramlarının yanlış anlaşıldıkları demektir. Birleşik Cephe somut koşullar
tarafından somut amaçlar için belirlenir. Parti süreklidir. Birleşik cephede
geçici müttefiklerimizden kopmak için ellerimizi serbest tutmayı kendimiz
için koşul görüyoruz. Bu müttefiklerimizle birlikte ortak bir partide ise
kendimizi bir disiplinle, hatta partinin kendi gerçekliğiyle sınırlandırırız.
Kuomintang ve Anglo-Rus Komitesi deneyi çok iyi anlaşılmalıdır. Komünist
Partinin bağımsızlığı ruhundan yoksunluk ve “büyük” bir partiye (Kuomintang,
“Labor Party”) girmek arzusunun dikte ettiği bu stratejik çizgi kaçınılmaz
olarak müttefiklerin, onlar vasıtasıyla düşmanların istemlerine oportünist
uyarlanma gibi sonuçları yaratmıştır.” (Troçki; Amerika’da Labor Party Sorunu
Üzerine. Yazılar 1932) Troçki’ye göre Birleşik İşçi Cephesi
özetle “Ayrı Yürü, Birlikte Vur” demektir. Ortak bir partide birleşmek
değildir. Ancak PBG yazarları daha da ileri giderek dünya çapında bir “cephe”
ve “ortak” bir örgüt stratejisini ileri sürmektedirler. Dünya işçi sınıfının
gelişme düzeyleri ve sınıf bilinçleri farklı ayrı ayrı ulusal sınıflardan
oluştuğunu, sınıf mücadelesinin dünyanın ayrı ayrı ülkelerinde değişik ivme
ve değişik somut koşullar içinde değişik biçimlerde cereyan ettiğini,
uluslararası sınıf mücadelesinin eşitsiz ve faklı biçimler altında yürüdüğünü
bilmeksizin önümüze şu perspektifi koyuyorlar: “Bu ortak örgüt, dünyadaki
bütün işçi mücadelelerini birleştiren, onlar arasındaki dayanışmayı ve
tecrübe alış verişini sağlayan bir işçi ve ezilenler cephesi olmalıdır. Dünya
işçi sınıfının ve ezilenlerinin politik (siyasi parti) ve ekonomik
(sendikalar) örgütlerini bir araya getirecek böyle bir cephe, işçi sınıfının
kurtuluş mücadelesi yolunda çok büyük bir adım olacaktır.” PBG’nin Dördüncü
Enternasyonal’in inşası için önümüze koyduğu siyasi platform ve çerçeve
budur. Bu perspektif, işçi enternasyonalizminin en yüksek siyasi ve örgütsel
ifadesi olan Dördüncü Enternasyonal’in inşasına bir sınır koymaktadır. Dördüncü Enternasyonal’in
siyasi bağımsızlığını, sınıf mücadelelerine kendi bağımsız siyasi eylemiyle
müdahalesini geçici ittifak ve şekilsiz ortak örgütlere teslim ederek, IV.
Enternasyonal’in bağımsız inşasının yolunu ta başından kapatmaktadır. Bu
anlayışa göre Hugo Chavez de bu yeni dünya ortak örgütünün doğal bir
üyesidir. Hatta Chavez önderliğine girmek gerekir! “Yeni” Enternasyonaller,
“Yeni” dünya partileri, kısaca “yeni” enternasyonalizmcilikler Dördüncü
Enternasyonal’in yabancı güçlere bağımlı kılınması yolunda ileri atılmış
adımlardan sadece birisidir. İşçi
Kardeşliği Programının Eleştirisi İşçi Kardeşliği Partisi
kendini bir sınıf partisi değil, Türkiye işçi sınıfının partisi olarak
tanımladıktan sonra şöyle bir demokrasi tanımı yapmaktadır: “Demokrasinin
temeli, partilerin ve tüm işçi örgütlerinin devletten ve patronlardan bağımsız
olmasıdır. İKP’de bu düstura göre hareket eder.” Göründüğü gibi İKP kurucuları
şu an Türkiye’deki siyasi rejimin karakterini ve siyasi demokrasiyi
anlayabilmiş değil. Siyasi demokrasinin temeli “sınıf mücadelesi ve buna
bağlı olarak işçi sınıfı siyasi parti ve sendikalarının varlıkları ve
bağımsızlıklarının tanınmasıdır”. Yani, hem sınıf mücadelesinin tanınması,
hem de sınıfın siyasi ve ekonomik mücadele örgütlerinin bağımsızlığının
tanınması esastır. İşçi hareketinin “şu an
politik kanallardan” canlandırılmasını ve bundan hareketle küçük bir
“çekirdekle” işçi sınıfının partisi olduğunu iddia eden İKP kurucuları siyasi
rejim ve demokrasi konusunda ana talepler yerine şu anki siyasi rejime bazı
rötuşlar yapmak istemektedirler. Türkiye’de ki siyasi rejimin
belirgin karakteri 12 Eylül askeri diktatörlüğünün bir kalıntısı, onun
yozlaşmış bir kalıntısı olmakla kalmayıp, hala daha mevcut siyasi rejimin
çerçevesini oluşturan 12 Eylül Anayasası ve kurumlarıyla belirlenmektedir. Bu bağlamda İKP hiç bir somut
öneri ve talepte bulunmamaktadır. O sadece Geçiş Programı’ndan Türkçe’ye
uyarlanmış bir sürü isteği sıralamakla yetinmek, yine aynı şekilde,
Türkiye’deki sendikal hareket üzerine düşünceler ve ekonomik önermelerde
bulunmaktadır. Böylece Geçiş Programı’nın devrimci karakteri silinmektedir. Üniter, Laik, Bir ve Bölünemez
Cumhuriyet ibaresi, siyasi temsili demokrasi, atanmışlar değil, seçilmişler
cumhuriyeti gibi cumhuriyet ve bu cumhuriyet temelinde yükselecek bir siyasi
temsili demokrasi mücadelesinin izini görmek bile nafiledir. İKP modern işçi
hareketinin seküler, çağdaşlık mücadelesinin, ortaçağ karanlıklarına karşı
verilen mücadelenin bir ürünü olduğunu bilmiyor. Tersine korporatist
İslamcılığa yeşil ışık yakmaktadır. Engels 1891’de ERFURT
PROGRAMI’NIN Eleştirisi’nde sorunu şöyle kor: “Birincisi. -Bir şey kesinlikle
bellidir. Bu, partimiz ve işçi sınıfının iktidara yalnızca demokratik
cumhuriyet biçimiyle gelebileceğidir... Bana göre, proletarya yalnızca ‘bir
ve bölünemez’ cumhuriyet biçimini kullanabilir. Yani, üniter cumhuriyet.
Fakat günümüz Fransız cumhuriyeti anlamında değil... 5. Kilise ve Devletin
birbirlerinden tamamen ayrılması. İstinasız tüm dini cemaatler devlet
tarafından özel kurumlar olarak muameleye tutulacaklardır. Bunlar, hazineden
gelen tüm sübvansiyonları ve kamu okulları üzerindeki tüm etkilerini
kaybedeceklerdir. (Bununla birlikte kendi özel araçlarıyla özel olarak
kendilerine ait okullar kurmaları, bu okullarda kendi saçmalıklarını
öğretmeleri yasaklanamaz) 6. “Laik okul” böylece kendi yerini bundan önceki
paragrafta bulur ve yeri orasıdır.” (F.
ENGELS; Erfurt Programı’nın Eleştirisi. 1891) Türkiye’de demokrasi
mücadelesinin can alıcı noktası Engels’inde belirttiği gibi, üniter, laik,
bir ve bölünemez cumhuriyet için mücadele, serbest seçimler, egemenliğin
kayıtsız şartsız halka ait olduğu demokratik cumhuriyet mücadelesidir. 12
Eylül diktatörlüğünün ülkeye giydirdiği tüm kurumların ve anayasanın tamamen
lağvedilmesidir. Bundan dolayı bir sınıf
partisi olarak her işçi partisinin baş talebi nispi temsil temelinde serbest
seçimlerle oluşturulacak BİR KURUCU MECLİS VE YENİ BİR ANAYASA için mücadele
olmalıdır. Biçim ve İçeriğine yalnızca halkın özgür iradesinin karar vereceği
Kurucu Meclis için mücadele; barajsız ve engelsiz siyasi temsili demokrasi
için mücadele, tüm 12 Eylül diktatörlüğünün kalıntılarının lağvedilmesi için
mücadele Türkiye’de sınıf mücadelesi ve işçi hareketinin canlanmasında bir
sıçrama noktası olacaktır. İKP programında Türkiye’de
siyasi demokrasinin can alıcı ilkelerinden birisi olan azınlık ulus ve
ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi gibi bir prensibe
rastlanmazken, İKP programı, “Türk ve Kürt işçilerin kardeşliğini ve
birliğinin savunur. İKP Türkiye’nin demokratik siyasi birliğin baskıcı
yönetim tarzları ile değil, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi
yoluyla mümkün olduğu inancındadır.” Türk ve Kürt işçilerinin
kardeşliği ve birliği öyle havanda su döver gibi boş laflarla
gerçekleştirilemez. Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı
ayrılma hakkını içerir. Ayrılma hakkı olmaksızın ulusların kendi kaderlerini
kendilerinin tayin etme gibi bir ilke yoktur. Birlik ve kardeşlik ancak
Kürtlerin tarihsel meşru bir ulus olduklarının tanınmasıyla mümkündür. Laik
cumhuriyetin en büyük işlevlerinden birisi Kürtlere meşru ulus olmak
haklarının tanınmasıdır. Türkiye proletaryası ve sınıf partileri bunun için
mücadele etmek zorunda ve her türden “milli” parti ve hareketlerle
‘birlikler’ veya ‘cephelere’ karşı mücadele ederken işçi sınıfının birliğini
savunmak zorundadırlar. Bu bağlamda
proletarya ve onun siyasi partileri, PKK ve onun türevleri olan HADEP, DTP
veya benzeri hareketlere işçi sınıfının birliğini parçalayıcı, proleter
devriminin önüne ulusalcı engeller dikici politikalarında en ufak destek
vermezler ya da bu yolda onlarla işbirliğine girmezler. Bu hususta Troçki şöyle der:
“Bolşevik partisi ezilen ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin
etmesi haklarını, Çarlık Rusya’sında ki bir sürü küçük burjuva “ulusal” (Polonya’da
Pilsudski’nin partisi PPS, Ermenistan’da “Taşnaklar”, Ukraynalı
milliyetçiler, Yahudi Siyonistler, vs..) partilerle şarlatan
“anti-emperyalist blokları net bir şekilde reddederek proleter sınıf mücadelesi metotlarıyla
savunuyordu.” ( Troçki; Yazılar 1935) İKP programının diğer bir
çarpıcı yanı ise şudur: Programda Laik Cumhuriyet için bir mücadele ilkesinin
izine rastlanılmamasıdır. Laik, seküler olmayan bir parti, proletaryanın
modern bir sınıf partisi değildir. Laiklik ve laik cumhuriyetin kazanım ve
savunusu proletaryanın en temel görevlerinden birisidir. Oysa İKP,
programında şöyle der: “İKP din ve vicdan özgürlüğünü savunur. Diyanet İşleri
demokratikleşmeli, bütün dinlere ve mezheplere eşit hizmet verilmelidir.
Evrensel insan hakları ve onuru ile çelişmeyen şekilde bütün dini inançlar ve
inanmayanlar kendilerini serbestçe ifade edebilmelidirler. Nüfus
cüzdanlarında dini ibare olmamalı, din dersleri seçmeli olmalıdır. Kamu
görevlileri dışında üniversitelerde başörtüsü/kıyafet yasağı kaldırılmalıdır.” İşçi sınıfının partisi
olduğunu iddia eden İKP, Engels tarafından 1891’de altı çizilen laiklik
tanımını tamamen reddederek laiklik ve çağdaşlık (Dünyevileşmek-
Sekülarizasyon) ilke ve mücadelesini bir kenara koyarak Vatikan ve Hilafete
teslim olmakta; Vatikan, kilise ve ruhban sınıfın, hilafetin, Taliban ve
mollaların modern toplumları yönetmek, bunları ortaçağ karanlıklarına
götürmek ve bunun için de laikliğe karşı bitmeyen saldırı ve girişimlerine
karşı proletaryayı değil mücadeleye çağırmak, tersine “bütün dinlere ve
mezheplere eşit hizmet verilmesi” gerekçesiyle Programlarında laikliğe yer
vermemektedirler. İKP ve onun kurucu çekirdeği olan PBG SOSYALİZM grubu,
Engels’in Alman sosyal-demokrat işçi partisinin programına alınmasını
istediği şu laiklik; “… 5. Kilise ve Devletin birbirlerinden tamamen
ayrılması. İstinasız tüm dini cemaatler devlet tarafından özel kurumlar
olarak muameleye tutulacaklardır. Bunlar, hazineden gelen tüm sübvansiyonları
ve kamu okulları üzerindeki tüm etkilerini kaybedeceklerdir. (Bununla
birlikte kendi özel araçlarıyla özel olarak kendilerine ait okullar
kurmaları, bu okullarda kendi saçmalıklarını! öğretmeleri yasaklanamaz.) 6.
‘Laik okul’ böylece kendi yerini bundan önceki paragrafta bulur ve yeri
orasıdır” tanımını niçin reddettiğini ve neden programına koymadıklarını
açıklamak zorundadırlar. Din kişinin bireysel bir tavrıdır. Bireylerin
düşünce ve ifade özgürlüğü ve hakkı zaten bu sorunu çözer. Din, hiç bir
biçimde asla kamu alanına giremez. Kamu alanlarında ve okullarda hiç bir dini
sembol ve tanıma yer yoktur. Bunun aksi, kamuya ait her yere ve okullara İsa
Mesih’in heykellerini dikmek veya Papanın resimleri asmak, molla ve ruhban
sınıfın cüppeleriyle fetvalar yağdırmasını istemektir. Laik devlet “din
özgürlüğü” adına bunlara izin veremez. İKP programının son derece
hafife aldığı ve yalnızca bir kaç satırla açıklamayı yeğlediği, ancak şu an
Türkiye proletaryası ve tüm halk yığınları için son derece büyük bir tarihsel
öneme sahip olan Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkilerine hiç değinmemesidir.
Oysa bu sorun Hem Avrupa işçi sınıfı, hem de Türkiye işçi sınıfı için içinde
yaşadığımız tarihsel dönemde büyük bir belirleyici sorundur. İKP yalnızca
Avrupa birliğini sermayenin birliği olarak tanımlayıp, ardından “Emperyalizmin
kıskacından kurtulmuş bir Ortadoğu, eşitlik ve kardeşlik temelinde yükselen
bir Türkiye” başlığı altında şunları yazmaktadır: “Ortadoğu halklarının
gerçek özgürlüğü milletlerin kendi kaderlerinin tayin hakkını gözeterek,
Türk, Arap, Kürt ve Fars işçi ve emekçilerinin birliği yoluyla bütün
halkların kardeşliği ve dayanışmasının sağlanması ile mümkündür.” PSG’nin
daha önceki yazılarında yer alan “Sosyalist Ortadoğu Federasyonu” yerini
şimdi Bağımsız bir Ortadoğu ve Türkiye’ye bırakıyor. Bu yazının amacı IV.Enternasyonal’in
Ortadoğu politikası olmadığı için, kendimi yalnızca Türkiye’nin tarihsel
yeri, Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkileriyle sınırlandıracağım. İKP ve
Avrupa Birliği PBG SOSYALİZM yazı kurulu
şöyle der: “Avrupa Birliği ise emperyalistler arası rekabette büyük güç
olabilmek için kurulmaya çalışılan bir birliktir. Zengin kapitalist Avrupa
ülkelerinin bu birliği genişlerken, Doğu Avrupa’nın işçileri Avrupalı
patronlara ucuz iş gücü olmakta, birliğin diğer ülkelerindeki kazanımlar da
gerilemektedir. Avrupa Birliği tüm kapitalist birlikler gibi işçi düşmanıdır;
kurtuluşumuz olarak gösterilemez! Avrupa Birliği’ne hayır!” Evet hepsi bu
kadar. Ya işçilerin kendi hükümeti, ya
Kıyamet! diye bağıran PBG’nin solcu peygamberliği kendi mesyanik
vahiylerinde Avrupa Birliği’ni yalnızca üç dört cümleyle belirtirken, Birinci
Dünya Savaşı sonundan bu yana kadar sürmekte olan dünya emperyalist ülkeler
arası ilişkileri, emperyalist güçler arasındaki güçler dengesindeki
değişikleri ve bu konularda Lenin ve Troçki’nin gözlem ve incelemelerini
bilmeksizin Avrupa Birliği’ni bir sürü Pablocu ve Stalinist yazarlar gibi
emperyalist rekabette ‘büyük güç’ olabilmek diye tanımlamaktadır. Pablocu
önderlerden Ernest Mandel, 1960 yıllarında söz konusu bu ‘Büyük Güç’ olmayı “
Avrupa Meydan Okuyor” diye belirtiyordu. İKP ise kendi programında
Avrupa Birliği’ni, “Avrupa Birliği: Sermayenin Birliği” başlığı altında şöyle
tanımlar: “Amerikan emperyalizminin, yani tekellerin ve uluslararası mali
şirketlerin hedefi bellidir; dünyanın tek ve mutlak efendisi olmak. Avrupa
Birliği de emperyalistler arası rekabette büyük güç olabilmek için kurulmaya
çalışılan bir büyük patronlar birliğidir.” PBG ve İKP’ye göre bir yanda
Amerikan emperyalizmi, tekeller ve uluslararası mali şirketler var, bir yanda
ise emperyalistler arası rekabette “büyük güç” olmaya çalışan “büyük
patronlar” var. Sanki bu patronlar tekellerden ve mali şirketlerden yoksun,
ama yine de “emperyalistler arası rekabette “büyük güç” olarak, dünyanın
mutlak efendisi olmaya çalışan ABD emperyalizmine karşı mücadele ediyorlarmış
gibi sunuluyor. Emperyalist arası rekabetten söz edilince çeşitli emperyalist
devlet ve güçlerin varlığı ve bunlar arasındaki mücadelenin varlığı söz
konusudur. Ancak PBG ve İKP, bir yana ABD emperyalizmi ve tekelleri koymakta,
diğer yana ise “büyük” patronları yerleştirmektedir. Böylece Emperyalizm ve
Kapitalizm hakkında kendi saflıklarını net bir şekilde ortaya koymaktadırlar. PBG ve İKP yazarları, İkinci
Dünya Savaşı sonundan beri dünya kapitalizmindeki ilişkileri ve değişen güç
dengelerini Pablocu ve çeşitli Stalinist veya radikal sol aydınlar gibi
açıklamayı sürdürüyorlar. Lenin ve Troçki’nin
incelemelerine değinmeksizin İkinci Dünya Savaşı öncesinde emperyalistler
arası ilişkiler ve güçler dengesi üzerine özetle şunları söyleyebilirim: İkinci savaş öncesi klasik
Leninist emperyalizm tanımı bağlamında dünyada başlıca beş tane emperyalist
ülke vardı. Bunlar sırasıyla ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya idi.
Savaş sonrası ise ortada yalnızca ABD, İngiltere ve Fransa kalmıştır. İkinci
Dünya savaşı içinde tüm Avrupa ülkeleri ve Japonya tükenmiş ve harap olmuş,
hatta Japonya’nın anayasası bile bir Amerikalı general tarafından
yazılmıştır. Sonuç olarak tüm Batı ve Türkiye dahil Güney Doğu Akdeniz,
Avrupa ülkeleri ve Uzak Doğu’daki Japonya, ABD emperyalizminin mali ve siyasi
egemenliği altına girmiş, harap olmuş Almanya, Japonya ve diğer Batı Avrupa
ülkeleri ABD’nin mali yardım ve borçlarıyla kalkınabilmişlerdir. Uluslararası para birimi
olarak DOLAR altına eş değer olarak kabul edilmiş, ve ABD dışındaki tüm
ülkeler ulusal paralarını dolar bazında belirlemeyi kabul etmişlerdir. Artık
ALTIN, ABD dışındaki diğer tüm ülkeler için kendi ulusal paralarının
değerinde eşdeğer birimi olmaktan çıkmış, bunun yerini DOLAR almıştır. Yani,
DOLAR diğer ülkelerin merkez bankaları için bir rezerv olmuştur. ABD
dışındaki tüm diğer ülkelerin paralarının değeri kendi merkez bankalarındaki
dolar rezervlerine göre belirlenmeye başlamıştır. ABD dışındaki tüm ülkelerin
merkez bankaları artık kendi paralarının değerlendirilmesinde ALTINI bir
rezerv tutmaktan çıkarmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya
kapitalizminde Dolar tek mutlak güç olarak dünya ekonomisinde kendi
diktatörlüğünü kurmuştur. Diğer ülke ekonomileri dolara bağımlı olurken,
dolar yalnızca Amerikan Merkez Bankası ve Washington tarafından yönetilmiş ve
hala öyledir. Bu bağlamda Avrupa Merkez Bankası uluslararası mali piyasada
tamamen Dolara bağlı ve bundan dolayı Washington tarafından yönetilmektedir.
Bu durum, Troçki’nin İkinci Savaş öncesi ABD emperyalizminin geleceğine
ilişkin yaptığı gözlem ve incelemelere hiç de yabancı değildir. Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal
eserinde Troçki şöyle konuşur: “Son zamanlarda komünist
basının başlıca organları, Birleşik Devletlerde ticari ve endüstriyel bir
krizin yaklaştığını çağrıştırarak Amerikan hegemonyasının önemini -kağıt
üzerinde- azaltmaya gayret sarf ediyorlar... Ancak bundan Kuzey Amerikan
hegemonyasının zayıfladığını çıkarmaya yeltenmek hiç bir şeye tekabül etmiyor
ve yalnızca stratejik düzeyde çok büyük hatalara götürecektir. Oysa bunun tam
tersi doğrudur. Kriz döneminde,
Birleşik Devletlerin hegemonyası büyüme döneminkinden çok daha acımasızca,
çok daha açık, çok daha bütün olarak kendini hissettirecektir. Birleşik
Devletler, her şeyden önce Avrupa’nın aleyhine kendi zorluklarını, kendi
güçlüklerini tasfiye edecek ve yeneceklerdir; bunun Asya’da, Kanada’da, Güney
Amerika’da veya Avrupa’da yaşanması -geçmesi- pek önemli değildir; Bunun
“barışçıl” veya askeri araçlarla olması pek önemli değildir.” (Troçki; Lenin’den Sonra Üçüncü
Enternasyonal) Burada görüldüğü gibi Troçki
dünya kapitalizminin geleceğini herkesten önce gören ilk Marksist militandır.
Avrupa’nın bugün geldiği durumu Troçki 1930 yıllarında görmüştü. “Avrupa
Birliği” öyle emperyalistler arası rekabette ‘büyük güç’ olabilmek için
kurulan büyük patronlar birliği değil, tersine Avrupa Kıtası üzerinde ABD
emperyalizminin egemenliğinin bir ifadesidir. Bu bağlamda ABD emperyalizmi,
dünya kapitalist ekonomisinde “süper” bir güç ve Amerikan sermayesi önündeki
tüm engelleri; ulusal devlet sınırlarını, gümrük duvarlarını, sınıf
mücadelesi, vs gibi tüm engel ve zorlukları ister “barışçıl”, ister askeri
araçlarla yıkarak kendine ait dünya çapında bir “süpra-nasyonal” kapitalizm
kurmaya çalışmaktadır. ABD’nin bu çabası karşısında bazı Avrupa ve Japon
sermaye çevrelerinin mali güçleri çok cılız kalmaktadır. Avrupa Birliği bugün Amerikan
sermayesi için ulusal devlet ve gümrük duvarlarının kaldırıldığı bir “serbest
pazar ekonomisi” alanıdır. ABD komutasındaki NATO’nun Doğu Avrupa ülkelerine
açılması ve Türkiye de dahil tüm Avrupa ülkelerinin ABD komutasında
olduklarını unutmamak gerekir. ABD mevcut bu “serbest pazar alanına” yeni bir
siyasi çehre vermek ve Avrupa Birliği’nin koşulsuz ABD ve NATO’ya bağımlı
kılınmasını istemekte, ancak ‘Yaşlı Avrupa’ proletaryası ve halkları
tarafından büyük bir dirençle karşılaşmaktadır. Tarihsel, sosyal ve ekonomik
ilişkiler açısından baktığımız zaman Türkiye bir Ortadoğu ülkesi değil,
tersine bir Avrupa ülkesidir. Dünya ekonomisindeki toplumsal ve ekonomik
bağıntılar toplamında ele aldığımız zaman Türkiye’nin merkez Avrupa
ülkelerinin çevre Avrupa ülkeleri arasında yer aldığı açıkça görülebilir.
Tarihsel akışa direnilemez. Çünkü tarihin yasaları her şeyden daha güçlüdür. Ancak bütün bu tarihsel
gerçeklere rağmen PBG SOSYALİZM grubu ve onun kurduğu İKP, Türkiye’yi
Ortadoğu ülkeleri arasına yerleştirmekte, Avrupa Birliği’ni şu veya bu
şekilde açıklamakla yetinip, Avrupa Birliği ve Avrupa Komisyonu’nun her gün
Türkiye’ye verdiği direktifler karşısında sessiz kalmayı yeğlemektedir.
Türkiye’de yürürlüğe konulan özelleştirmeler, emekçi halk yığınlarının tüm
kazanımlarını yok eden ve Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halk yığınlarını
köleleştirmeyi amaçlayan Avrupa Birliğine yalnızca hayır demekle yetinip,
Avrupa Komisyonu’nun tüm yıkıcı direktiflerine dur demek için; Avrupa
Birliği’ne katılım müzakerelerinin derhal durdurulması için geniş kitlelerin
harekete geçirilmesini düşünmemekte, işçi sınıfı ve geniş kitleleri Avrupa
proletaryası ve emekçi yığınlarıyla ortak eyleme çağırmamaktadır. Bu konularda proletaryayı
aydınlatmak yerine, Türkiye İşçi sınıfı ve geniş halk kitlelerine muhtemel
bir “Demokratik Ortadoğu” veya muhtemel bir “Sosyalist Ortadoğu” perspektifi
ve planlarını sunmaktadır. PBG ve İKP’nin bu tavrı aslında Türkiye
proletaryası ve geniş emekçi kitlelerin şu an önünde bulunan ve tarihsel bir
önem taşıyan hayati derecede stratejik bir sorunu görmezlikten gelip, gözünü
Ortadoğu’ya çevirerek önümüzdeki bu stratejik görevden kaçmak demektir. Türkiye’nin yeri kesinlikle
‘Avrupa Birliği’ değil, gelecekte ki “Avrupa Sosyalist Devletler Birliği”dir.
Ancak buraya varmanın yolu Avrupa Birliği’nin kırılmasıyla mümkün olacaktır.
Bundan dolayı Türkiye proletaryası ve geniş emekçi kitleler diğer Avrupa
ülkelerindeki kardeşleri olan tüm Avrupa proletaryası ve emekçi kitlelerle
bir ve beraber Avrupa Birliğine karşı ortak mücadele etmek zorundadır. Bu
bağlamda müzakerelerin derhal kesilmesi ve Avrupa Komisyonu’nun direktiflerin
durdurulması için emekçi kitleleri harekete geçirmek gerekir. İKP ve
Enternasyonalizm İKP VE PBG Grubunun
Enternasyonalizmden anladığı kendi ifadeleriyle şöyledir: «Büyük patronlar
nasıl dünya çapında bir örgütlenme yürütüyorlarsa, dünya işçileri ve
ezilenler de dünya çapında bir ortak örgütlenme inşa etmek zorundadırlar. Bu
ortak örgüt, dünyadaki bütün işçi mücadelelerini birleştiren, onlar
arasındaki dayanışmayı ve tecrübe alış verişini sağlayan bir işçi ve
ezilenler cephesi olmalıdır. Dünya işçi sınıfının ve ezilenlerinin politik
(siyasi parti) ve ekonomik (sendikalar) örgütlerini bir araya getirecek böyle
bir cephe, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi yolunda çok büyük bir ileri
adım olacaktır.” Marksist bağımsız sınıf politikasına
göre “böyle bir cephe” çok büyük bir ileri adım değil, tersine işçi sınıfının
kurtuluş mücadelesinde proletarya ve onun devrimci önderliğine bir köstek
olacaktır. Bu bağlamda Marx’ın Gotha
Programı’nın eleştirisine bakmak gerekir. Öyle Lenin’e, Troçki’ye bakmak
gerekmiyor. Marx şöyle der: “Peki Alman İşçi Partisi,
enternasyonalizmini neye indirgemektedir? Çabasının sonucu ‘halkların uluslararası kardeşliği’
olacağı bilincine -burjuva bir kuruluş olan Barış ve Özgürlük Ligası’ndan ödünç alınmış, işçi sınıflarının egemen sınıflara ve onların
hükümetlerine karşı ortak savaşımında, uluslararası kardeşliğin bir eşdeğeri
gibi yutturulmak istenen parlak bir ifadeye. Onun için Alman işçi sınıfının uluslararası işlevleri hakkında tek
sözcük yok! ... Gerçekte, programın
enternasyonalizmi, Serbest Ticaret Partisininkinden çok daha gerilerdedir. Bu parti de, hareketinin nihai sonucunun
“halkların uluslararası kardeşliği” olduğunu iddia ediyor. Ama bu parti hiç
değilse, her halkın kendi ülkesinde ticaret yapmasıyla yetinmeyerek, değişime
uluslararası bir nitelik kazandırmak için bir şeyler yapıyor.
Buradan da anlaşıldığı kadar
Marx’ın enternasyonalizmiyle İKP’in enternasyonalizmi birbirinden farklıdır.
Marx bir cepheden değil, uluslararası işçi hareketine merkezi bir organ
kazandırmaktan bahsediyor. İKP ise Türkiye işçi sınıfının siyasi bağımsız
partisi olduğunu iddia ederek siyasi parti ve sendikaları bir araya getirecek
bir cepheden bahsediyor. Oysa Marksist politikada parti ve cephe bir birinden
son derece ayrı kavramlardır. İKP, cephe adına enternasyonalizmi
reddetmektedir. 6 Ekim 2006 |
|
|
| ||