|
Yıl: 28 |
|
Haziran 2007 |
|
|
Tartışma: “Üçüncü Cephe” üzerine
Toplumsal ve politik kutuplaşmanın
şiddetlendiği zamanlarda genellikle radikal solda, özellikle de kendini
Troçkist olarak adlandıran kimi çevrelerde derhal bir “üçüncü cephe” söylemi
oluşmakta. Bu tip kutuplaşmaların genellikle güçlerin ve mücadelelerin farklı
iki kutbun çevresinde yoğunlaşması biçiminde gerçekleştiği dikkate alınacak
olursa, radikal solun “üçüncü” kutup ya da cephe biçiminde bir slogan ileri
sürmesi, onun iki kutbu da sınıfsal ya da politik içeriği bakımından onaylamadığına
işaret eder. Bu tepki anlamlı, hatta sağlıklı olarak algılanabilir, zira son
tahlilde üçüncü cephe çağrısını yapanlar proleter devrimci programlarını,
asıl kutupları oluşturan emperyalist, burjuva ya da küçük burjuva parti ve
akımlarınkiyle karıştırmak istemiyorlardır. “Ne Miloçeviç, ne NATO”, “Ne ABD,
ne Saddam”, “Ne İslamcılık, ne Kemalizm”, üçüncü cepheciliğin son
dönemlerdeki şiarlarından bazılarını oluşturmuştur. Kuramsal düzlemde
devrimci duyarlığa karşılık geliyor gözükmekle birlikte, bu tür bir üçüncü
cepheci politikanın somut politik karşılığının olup olmadığını biraz daha
ayrıntılı incelemekte yarar var. Savaş
sırasında cepheler
Elektromanyetizm dünyasında
ikiden çok zıt kutuplu etkileşim alanları yaratılabilir mi bilemiyoruz, ama
sosyal ve siyasal mücadeleler alanında özellikle derin kriz ve savaş
anlarında kitleler temel olarak iki cepheye ayrılır. Tarihte üç ordunun aynı
anda birbiriyle kapıştığı savaşlara herhalde pek rastlanmamıştır, varsa bile
çok ender olmalı ki savaş stratejisi öğretilerine alınmayacak denli istisnai
kabul edilmiş. Bununla birlikte savaşan taraflardan birinin (ya da her
ikisinin birden) saflarında dağılmalara, cephe gerisinde isyanlara, hatta saf
değiştirip karşı kampa katılmalara sıkça rastlanmıştır. Savaşın ülke içinde
devrimci ayaklanmalara ve devrimlere yol açtığı da görülmüştür. Gene de, bu
kopuş ve dağılmalar aralarındaki çarpışmayı sürdüren taraflardan her ikisine
birden karşı savaşmaya başlayan bir üçüncü cephenin oluşmasına yol
açmamıştır. Örneğin son dönemde Filistin’de FKÖ ile Hamas’ın çatışması,
Hamas’ın bir üçüncü cephe yaratmasıyla sonuçlanmamış, cepheler arasında
ittifak değişikliklerine (FKÖ-İsrail yakınlaşması) ve Gazze’de cephe
önderliğinin değişmesine yol açmıştır. Savaşın ne denli derin
devrimci kopuşlara yol açabileceğinin en iyi örneği Rus devrimidir. Birinci
Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Rusya uzun ve kanlı bir boğazlaşmaya
giriştiklerinde Rus devrimcilerinin (Bolşevikler) politikası savaşın
emperyalist niteliği gereği “bozgunculuk”, yani silahların karşı cephedeki
proleter kardeşlerine değil “içerdeki düşmana”, kendi ülkelerindeki
emperyalist hükümete çevrilmesi olmuştu. Dolayısıyla, emperyalist Alman ve
Rus ordularına karşı bir “üçüncü cephe” çağrısı yapıp her ikisine karşı
birden bir savaşa girişmek yerine, Rus birlikleri (Troçki’nin deyişiyle
“üzerine asker üniforması geçirilmiş işçiler ve yoksul köylüler”) içinde
bozguncu propaganda ve ajitasyon yapmışlar, ve sonuçta asker Sovyetlerinin
kurulmasını sağlayarak Şubat devriminin gerçekleşmesine katkıda bulunmuşlar,
ardından da Ekim devrimine önderlik etmişlerdi. Emperyalist saldırganlığın yol
açtığı savaşlarda ise Troçkistlerin politikası, bu kez de bir “üçüncü cephe”
açmak değil, ama o anın en önemli düşmanı olan emperyalizme karşı mücadeledir.
Bu tip savaşların en son örneklerinden biri ABD emperyalizminin Irak’a karşı
giriştiği işgaldir. Böylesi bir savaşta devrimci Marksistler, saldırıya
uğrayan sömürge ya da yarı-sömürge ülkeyi rejiminin niteliğinden bağımsız
olarak emperyalist saldırganlığa karşı desteklerler. Oysa pek çok sol akım,
hatta kendini Troçkist olarak adlandıran çevre Saddam rejiminin faşizan
niteliğini gerekçe göstererek “ne ABD emperyalizmi, ne Saddam” diyerek bir
“üçüncü cephe” çağrısında bulunmuşlar, ama bu tür bir cephenin yaşama
geçirilmesinin olanaksızlığı nedeniyle sonuçta emperyalizme teslim olmuşlar,
ABD’nin Irak’ta oluşturduğu kukla rejim içinde ya da çevresinde yer
almışlardır. Pekiyi, devrimci Troçkistlerin
bu politikası emperyalizme karşı gerici rejimlerle aynı cephe içinde yer
almak gerektiği anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Bizim politikamız her
zaman “sınıf bağımsızlığı”dır. Bu, ne bir üçüncü cephe açıp hem emperyalizme
hem de baskıcı rejime karşı aynı anda savaşmak, ne de rejimin ordusu içinde
erimek ya da onunla aynı “cephe” içinde yer almak anlamına gelir. Sınıf
bağımsızlığını temel alan strateji, proletaryanın ve yoksul kitlelerin kendi
bağımsız örgütlenmelerini, olanaklıysa kendi milislerini kurmalarını
sağlamaları esasına dayanır. Kuşkusuz emperyalizme karşı mücadelede, farklı
sınıf nitelikli güçlerle, hatta rejimin birlikleriyle güç birlikleri, askeri
anlaşmalar yapmak olanaklıdır, hatta savaş gereği bu çoğu kez zorunlu
olabilir, ancak bu asla devrimci partinin inşası ve proletaryanın bağımsız
örgütlenmesinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bu politikanın en önemli
savunucularından biri, 1926’da Çin halkının Japon emperyalizme karşı verdiği
mücadele sırasında Troçki olmuştur. Stalinist bürokrasinin Çin
komünistlerini, “işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü” olarak
kabul ettiği Komintang’a kayıtsız koşulsuz katılmaya zorladığı bir dönemde
Troçki ÇKP’yi Japon emperyalizmine karşı bağımsız proleter temelde ve sürekli
devrim ekseninde mücadele etmeye çağırmıştır. Troçki’nin bu çağrısı, Japon
emperyalizmine ve Komintang’a karşı bir üçüncü cephe açılması değil, Çin
komünistlerinin asıl düşman olan Japon emperyalizmine karşı mücadeleyi
(askeri ve politik) bağımsız proleter temelde sürdürmeleri talebidir. Emperyalist saldırı
dönemlerinde devrimci politikanın eksenini emperyalizme karşı mücadelenin
oluşturması, devrimci Marksizm’in herhangi bir tür “yurtsever” ya da
“ulusalcı” kavrayışından kaynaklanmaz. Bu politikanın temelinde yatan
anlayış, emperyalist saldırı ve işgalin, o ülkedeki işçi sınıfının ve yoksul
halkın enerjisini tüketmeye, onların bağımsız örgütlenmelerini ya da bunun
olanaklarını ortadan kaldırmaya, kitleleri kölece bir yaşama mahkum etmeye,
onların bilincini emperyalist “uygarlık ve demokrasi” kavrayışıyla
bulandırmaya yönelik olmasıdır. Bütün bu tahribat kitleleri, o ana kadarki
ulusal rejimleri ne denli diktatoryal olursa olsun, onun yönetimi altında
sahip oldukları olanak ve koşulların çok daha kötüsüne mahkum eder ve
devrimin imkanlarını iyiden iyiye sınırlandırır. Bir anlamda devrimin
programı geriler, ulusal burjuva rejimin proleter devrimiyle yıkılması
gündeminin yerini, ülkenin emperyalizmden bağımsızlığının sağlanması ve
ulusun yeniden inşası şiarları alır. Kriz dönemlerinde cepheleşme Savaşlar politikanın
silahların zoruyla sürdürülmesiyse, krizler de kitlelerin politik
duyarlılığının had safhaya ulaştığı, politik kurumların gündelik işlerliğinin
akamete uğradığı, demokratik ve yasal çıkış yollarının tıkanmaya başladığı ya
da hepten tıkandığı dönemlerdir. Yasama ya da yürütme organları içinde veya
dışında patlak veren bir politik anlaşmazlık, farklı sınıfsal taleplerin
yarattığı bir toplumsal uyuşmazlık, kitlelerin gündelik yaşamını sarsan bir
ekonomik çöküntü gibi nedenlerle hükümet ya da rejim düzeyinde az ya da çok
şiddetli krizler yaşanabilir. 1992’de Cezayir’de İslami Selamet Cephesi’nin
(FIS) genel seçimleri kazanmasına karşılık Ordunun bir darbeyle iktidarı
eline alması (ve ardından gelen kanlı iç savaş), 2000’lerin ilk beş yılı
içinde Bolivya’da işçi ve halk kitlelerinin ulusal maden ve gaz kaynaklarını
emperyalist sömürüye karşı korumak amacıyla giriştikleri seferberlikler
sonucunda ardı ardına bir dizi devlet başkanının devrilmesi, çok farklı
özellikler içermekle birlikte, rejim krizine en iyi örneklerden ikisidir. Bu tip krizlere ilişkin olarak
önce bir noktaya dikkat çekmekte yarar var: Krizler bir dizi nesnel ve öznel
koşulun bir araya gelmesi sonucunda patlak vermekle birlikte politik
kutuplaşma esas olarak merkezi tek bir sorun çevresinde yoğunlaşır. Birinci
Cezayir örneğinde gündemi seçimlerin iptal eden ordunun yönetime el koyması
oluşturmuştur ve öne çıkmış olan bir demokrasi sorunudur. İkinci Bolivya
örneğinde ise söz konusu olan hidrokarbür yataklarının özelleştirilerek emperyalist
çokuluslu şirketlere peşkeş çekilmesinin önlenmesidir ve kitleleri harekete
geçiren sorun ekonomik temellidir. Sorun kitleleri ve politik grupları sınıf
temelinde ya da yatay olarak böler ve genellikle ikiye ayırır. Örneğin
Cezayir de patlak veren sorunun çevresinde sadece iki tutum söz konusu
olabilirdi: ya (kırıntı halinde bile olsa) demokratik haklar ve seçim sonucu
ortaya çıkan parlamento savunularak askeri darbeye karşı çıkılacak, ya da
darbeye ve askeri diktatörlüğe destek verilecekti. Bolivya’da da, savlar ne
olursa olsun, ya özelleştirmeler savunulacak ya da bunun karşısında tutum
alınacaktı. Bu sorunların ve onların
oluşturduğu gündemin kendilerini ilgilendirmediğini, ya da bu konularda bir
tavır almaya gerek olmadığını savunmak, bu tavrın sahiplerini kitlelerin
dışına düşmeye, marjinalleşmeye mahkum eder, kitle seferberliklerini kendi
programları doğrultusunda yönlendirme olanaklarından yoksun kılar. Krizlerin
koşulları nesneldir ve krizin oluşturduğu gündemin yerine yeni bir gündem
icat etmemiz olanaklı değildir. Krizin oluşturduğu ikilem karşısında da
kitleler haklı olarak politik gruplardan net bir tutum almalarını bekler:
savunulan tutumun gerekçelendirilmesinden bağımsız olarak, askeri diktatörlük
ya da özelleştirmeler ya desteklenecek ya da bunların karşısında yer alınacaktır.
Gündemin bizim dışımızda, hatta işçi sınıfının müdahale alanlarının dışında
gerçekleşmiş olması, onun “yapay” olduğu anlamına gelmez. Ama Bolivya ve Cezayir
örneklerini bir başka açıdan da, işçi ve emekçi yığınların kriz sırasında
oynadıkları rol açısından da incelemekte yarar var. Bolivya’da gerçekleşen
kriz esas itibariyle işçi ve halk kitlelerinin hükümete karşı güçlü
seferberlikleri sonucunda patlak vermiş, kutuplaşma ya da cepheleşme emekçi
kitleler ile rejimin güçleri arasında doğmuştu. Troçkistler genel hatlarıyla
bu tür bir sürece görece daha hazırlıklıdırlar, stratejik çizgileri daha
belirgindir. Böylesine işçi ve emekçi seferberlikleri sırasında görev, bu
seferberliklere aktif bir biçimde katılmak, ve krizin niteliğine uygun ve
kitleleri kurulacak Sovyet tipi örgütlenmeler aracılığıyla iktidarın devrimci
zaptına yönlendirebilecek acil, demokratik ve geçiş talepleri doğrultusunda
yönlendirmeye çalışmak. Ve bunun için elbette devrimci partinin inşasını
seferberliğin içine taşıyarak güçlendirmek ve geliştirmek. Böyle bir süreçte
hiçbir Troçkist’in aklından, çatışma halindeki kitleler ile rejimin dışında
bir “üçüncü cephe” oluşturmak geçmez. Bununla birlikte kitlelerin
önderliği düşünüldüğünde durum biraz daha karmaşık bir hal alabilir. Bolivya
örneğinden devam edecek olursak, eğer kitlelerin önderliği Evo Morales’in
MAS’ı (Sosyalizme Doğru Hareket) gibi reformist bir partinin denetimindeyse,
ve bu önderlik izlediği politikalarla kitlelerin devrimci seferberliğini
boğmaya girişmişse, nasıl bir çizgi izlemek gerekir? MAS’ın önderliğinde olan
ama aynı zamanda kitlelerin seferberlik organları olma işlevi üstlenmiş
sendikalardan, yerli halk örgütlerinden, komite ve konseylerden koparak,
onların dışında bir “üçüncü cephe” örgütlenmesine girişmek düşünülebilir mi?
Kesinlikle hayır. Troçkizm, devrimci partiyi, onun inşasını kitlelerden
koparan, yalıtan, “kızıl sendikalar ya da Sovyetler” kurmaya hevesli bu
türden maceracı sol sekterliğe (Lenin’in deyişiyle “sol çocukluk
hastalığına”) kesinlikle izin vermez. Yapılması gereken kitle mücadelelerinin
ve örgütlerinin içinde bir yandan işçi ve halk yığınlarının birliğini
savunurken bir yandan da reformist önderliğe ve her türlü bürokrasiye karşı
devrimci program temelinde mücadele etmek, devrimci partiyi inşa etmek ve onu
seferberliğin önderliği haline getirmeye çalışmaktır. Bolşevikler Rus devrimi
sırasında proletaryanın birleşik cephesini oluşturan işçi Sovyetlerinden,
bunların önderliği reformist ve sosyal şoven Menşeviklerin ve Sosyal
Devrimcilerin elinde olmasına rağmen kopup bir “üçüncü cephe” kurmaya
yönelmemişler, tüm politikalarını Sovyetler içinde çoğunluk haline gelme
noktasında yoğunlaştırmışlardı. Bunu başardıklarında Sovyetler gerçekten
devrimci bir nitelik kazanmış ve 1917 Ekim’inde tüm iktidarı kendi ellerinde
toplamıştı. İslamcı hareketin tetiklediği cepheleşme Ama asıl sorun, Bolivya tipi
görece “klasik” bir durumdan çok, Cezayir örneğinde görülen tipten
krizlerdedir. Zira böylesi durumlarda kriz burjuvazinin ya da egemen
kesimlerin kendi aralarındaki mücadeleler sonucunda patlak verir ve
çoğunlukla halk kitlelerini enlemesine böler. Cezayir’de ulusalcı militarist
kesimler ile İslamcı sermaye arsındaki mücadele sonuçta işçi ve yoksul halk
yığınlarını güç merkezlerine olan uzaklıklarına bağlı olarak, din (ideoloji),
bölge, aşiret vs. temellerinde ayrıştırıp birbirlerine karşı son derece kanlı
bir boğazlaşmaya sürüklemişti. Kriz sırasında oluşan kutup ya da cephelerden
hiç biri doğrudan (reformist ya da devrimci) işçi ve halk nitelikli değildi,
ama işçi ve halk kitlelerinin kendi çevrelerinde toplanmasına (özellikle
İslamcı cephe etrafında) yol açmışlardı. Böylesi bir kriz sırasında devrimci
partinin politikası ne olmalıdır? Bir “üçüncü cephe” politikası mı? Ne yazık ki Cezayir krizi
sırasında kendini Troçkist olarak adlandıran akımların büyük bölümü kötü bir
sınav vermişlerdir, özellikle de ülkenin eski bir Fransız sömürgesi olması
nedeniyle burada kök salmış olan Lambertçi İşçi Partisi (PT). Bazı akımlar
İslamcı hareketin militarist rejim karşıtı ve anti-emperyalist söyleminden
etkilenerek FIS’i desteklerken, diğerleri FIS’in ve özellikle de GIA’nın
(Silahlı İslamcı Grup) şeriatçı programının karşısında laik ulusalcı rejimin
desteklenmesini önermişlerdir. Elbette “üçüncü cepheciler” de olmuş, militaristlerin
ve İslamcıların dışında ve karşısında yeni bir cephenin kurulmasını
önermişlerdir. Ne var ki bu öneri, ülkenin ikiye bölünüp iç savaşa
sürüklendiği bir süreçte elbette havada asılı kalan bir propaganda şiarı olmanın
ötesine geçememiştir. İşçi sınıfının doğrudan taraf
olmadığı ve hatta iki burjuva gerici kamp arasında bölündüğü kriz
koşullarında hareket noktası, bu kampların önderliklerinin niteliğinden önce,
krizin temelinde yatan nesnel sürecin Marksist kavrayışı olmak durumundadır.
Bu noktadan bakıldığında Cezayir’de işçi sınıfının ve yoksul halkın karşı
karşıya olduğu ekonomik, toplumsal ve politik sorunların, yoksulluğun,
sefaletin ve baskının ana kaynağının emperyalizm işbirlikçisi militarist
rejim olduğu tespitine ulaşmak zor olmaz. İslamcı burjuvazinin kurduğu
akımların yoksul kitlelerin büyük bölümünü harekete geçirebilmesi ve
desteğine alabilmesinin ana nedeni de, bu rejimin temel dayanağı olan
ulusalcı ve Stalinist partilerin hain politikalarından başka bir şey
değildir. Dolayısıyla bu tip koşullarda Troçkist partinin acil eylem
programının ilk maddesi emperyalizm yanlısı militarist diktatörlüklerin
yıkılması olmak durumundadır. Militarist diktatörlüğe karşı
seferberliklerin önderliği verili koşullarda gerici, karşı-devrimci şeriatçı
akımların elinde olması Troçkizmin bu programını değiştirmez. Görev tüm
demokratik kazanımları baskıcı rejime karşı korumak, yeni kazanımlara
yönelerek ülkede devrimci demokratik bir dönüşümün yolunu açmaktır. İşçi
sınıfını iktidara doğru yaklaştıracak olan mücadele önce militarist
diktatörlüğün yıkılmasından geçer. Bunun sağlanış biçimi ve içeriği sosyalist
devrimin de kaderini belirleyecektir. Kriz sırasında rejimin karşısında
oluşan cephenin önderliğinde İslamcıların bulunması nedeniyle “laik”
diktatörlüğün saflarına geçmek kitlelere ihanetten başka bir anlam taşımaz. Öte yandan İslamcı hareketle
de aynı cephe içinde bulunulamaz, ve bunun nedeni bu hareketin ideolojik
söyleminden önce sınıf karakteri, yani burjuva niteliğidir. Şeriatçı
hareketler ve onların oluşturdukları örgütler asla birleşik işçi cephesi
organları olarak algılanamaz. Ne de iç savaş ya da anti-emperyalist mücadele
koşullarında proletaryayı onların milislerine katılmaya çağırmamız söz konusu
olabilir. Troçkist politika, rejime karşı mücadeleyi, Çin örneğinde olduğu
gibi, bağımsız sınıf temelinde sürdürebilmektir. Eğer Cezayir’de olduğu gibi,
İslamcıların kazandığı demokratik seçimler bir darbeyle iptal edilmişse,
kitleleri darbeye karşı parlamentoyu ve yerel yönetim organlarını savunmaya
çağırmamız, eğer rejim silahlı bir saldırıya geçmişse proletaryayı ve yoksul
köylülüğü kurulmasına bizzat bizim öncülük edeceğimiz devrimci milislerde
örgütlenmeye davet etmemiz gerekmektedir. İslamcılar mücadeleyi şeriat
devletinin kurulması doğrultusunda örgütlerken, biz sürekli devrim programı
doğrultusunda birleştirmeye gayret edeceğizdir. İslamcılar bize saldırırsa
kendimizi savunacağız, ama bir yandan da rejime karşı mücadelede onlarla
kısmi askeri anlaşmalar yapma kapısını da aralık tutacağızdır. Dolayısıyla bu tip koşullarda
Troçkist politika “ne askeri rejim, ne şeriatçılar” temelli hayali bir
“üçüncü cephe” çizgisi değil, militarist diktatörlüğe karşı sınıf temelli
bağımsız mücadele hattının inşası olmak durumundadır. Türkiye’de “İslamcı-laik” cepheleşmesi Türkiye’de Mayıs ayı
başlarında Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte patlak veren rejim krizinin
yol açtığı “İslamcı-laik cepheleşmesi” diye adlandırılan kutuplaşma, bazı
bakımlardan Cezayir’deki militarist rejim ile şeriatçı akımlar arasında oluşan
kamplaşmayı andırıyor olmakla birlikte, temel nitelikleri bakımından farklılık
göstermektedir. Bunların başında da İslamcı cepheyi oluşturan AKP ve
çevresinin temsil ettiği burjuvazinin esas itibariyle mali burjuvazinin bir
kesimini oluşturuyor olmasıdır. Cezayir’de FIS esas olarak emperyalist
sermaye karşısında yıkıma uğrayan ulusal burjuvaziyi temsil ederken, AKP
Avrupa ve ABD finans sektörleriyle işbirliği içinde olan ve emperyalist
sermayenin girişiyle birlikte daha da zenginleşen mali burjuvazinin temsilcisidir.
Bu önemli özelliği, AKP’nin MSP geleneğinden kopmasını olduğu kadar Avrupa
yanlısı ve ABD müttefiki olması özelliklerini de açıklar. Bir anlamda
Türkiye’de İslami sermaye evrimini tamamlayıp Türk mali burjuvazisi içindeki
yerini almıştır. Ama İslami sermaye mali burjuvazinin bizzat kendisi değil, sadece bir parçasıdır ve diğer bölümleriyle
olan rekabeti politik iktidar düzeyinde de sürmektedir. Öte yandan bu
palazlanma evriminde geride kalmış olan küçük yerli sermaye çevrelerinin
nefesi ve baskısı hala AKP liderliğinin ensesindedir. Bu yüzden de AKP ne
“tam laik” ne de “tam şeriatçıdır”, Batı basınının deyimiyle “ılımlı İslamcı”
ya da “İslami demokrat”tır. AKP’nin bu özelliği,
Türkiye’deki krizi Cezayir örneğinden ayıran ikinci noktayı da aydınlatır.
FIS’in kazandığı seçimlerin rejim tarafından iptal edilmesi ve yönetimi
askeri bir diktatörlüğün üstlenmesi karşısında İslamcı akımların kitle
seferberlikleri başlatmasına karşılık, Türkiye’de ne AKP ne de onun çoğunluğu
altındaki Meclis, Silahlı Kuvvetlerin bildirili müdahalesi karşısında
demokrasiyi savunmak için kılını kıpırdatmamıştır. Tam tersine, belki de
Cezayir dersini iyi çalışmış olması nedeniyle, askeri kesim milyonluk
mitinglerle kendisine bağlı kesimleri harekete geçirirken AKP, Cumhurbaşkanı
adayı Gül’ün deyişiyle, “ülkeyi cephelere bölmekten kaçınmış”, yani
burjuvazinin kitle seferberlikleri karşısında duyduğu korkunun refleksiyle
başını kuma gömüp demokrasiyi Allah’ına emanet etmiştir. AKP, bırakın
demokrasiyi, Hamas kadar bile kendini ve kendi parlamenter meşruiyetini
savunma gücünden yoksundur. Bu açıdan bakıldığında ortada bir “İslami
cephenin” bulunduğunu söylemek bile bir abartma olacaktır. Osmanlı dönemini bir kenara
bırakacak olursak, Cumhuriyet’in başından itibaren kendini koruyan,
istikrarlı tek bir “cephe” olagelmiştir: askeriye. Kurumsal (ekonomik,
politik, sosyal) düzeyde elinde bulundurduğu olanakları ve ayrıcalıkları her
zaman korumasını bilmiş, bunları toplumsal ve ekonomik dönüşümler sürecine
uydurmuş, sürecin kendisi için tehlike oluşturduğu anlarda ise demokratik
düzene karşı kılıcını çekmiştir. Bugün de olan budur. AKP’nin önderlik ettiği
yeni liberal reformlar, bu reformların gerektirdiği ulusal ve uluslararası
politikalar, burjuvazinin bir parçasını oluşturan ordu üst yönetiminin devlet
organları (özellikle de MGK) içindeki ağırlığını tehdit eder duruma geldikçe,
generaller “en etkili savunma saldırıdır” şiarı uyarınca AKP hükümetine ve
parlamento çoğunluğuna karşı savaş açmışlardır. Bu amaçla da, “laik cephe”
adını verdikleri kendilerinin karşısında, olmayan bir şeriat korkusu yayarak
(basın yayın organlarının da yardımıyla) bir “İslami cephe” icat etmişlerdir.
Eğer aynı dönüşümleri bir başka parti (örneğin DYP veya ANAP)
gerçekleştiriyor olsaydı, generaller herhalde karşılarında bir başka sıfatlı
“cephe”ler ilan etmek zorunda kalacaklardı. O halde Marksistler olarak
soruna, rejim krizini tetiklemiş olan ordunun kavramlaştırdığı “İslamcı-laik
cepheler” perspektifinden değil de, nesnel durumun politik tahlili ve devrimin
çıkarları açısından bakacak olursak, demokratik kazanımlara yönelik bir
Bonapartist tehdidin, hatta bir diktatörlük tehlikesinin bulunduğunu, buna
karşı burjuva partilerinin, özellikle de iktidardaki (ve seçimler sonrasında
büyük olasılıkla mecliste birinci parti olacak olan) AKP’nin kendisine bırakılan
“demokrasi” alanında çeşitli manevralar yapmanın ötesinde herhangi bir direnç
gösteremediğini ve gösteremeyeceğini, işçi ve emekçi yığınlarının bağımsız
alternatifinin de henüz bulunmadığını görebiliriz. Dolayısıyla, ordu destekli
burjuva medyasının yarattığı “İslamcı-laik cepheler” gibi propaganda eksenli
kavramların esiri olmanın yerine, proletaryanın bağımsız alternatifinin nasıl
inşa edileceği üzerinde yoğunlaşmamız gerekmektedir. Ne tür “Cephe”? Ordu-CHP kaynaklı
propagandanın yaymaya çalıştığı hazır “İslamcı-laik cepheler” tanımını
irdelemeksizin hemen kabul eden bazı sol akımlar, bir de bunun karşısında bir
“üçüncü” cephenin kurulmasını, bunun da bir “işçi cephesi” olması gerektiğini
savunmaya başlamışlardır. Biz ise ortada bu tip cepheler değil, ordu kaynaklı
bir Bonapartist tehdidin ve diktatörlük tehlikesinin bulunduğunu, buna karşı
işçi ve emekçi halk mücadelesinin örgütlenmesi gerektiğini söylüyoruz.
Kuşkusuz bu tip bir tehdit karşısında en etkili mücadele (“üçüncü cephe
kavramıyla karıştırılmamak kaydıyla) Birleşik İşçi Cephesidir (BİC). BİC’in olanaklarını
araştırmadan önce, karşımıza çıkabilecek bir başka cephe anlayışına, olası
Halk Cephesi önerilerine değinmekte yarar var. Stalinist ve reformist solun,
demokratik kazanımların tehdit altında olduğu dönemlerde, burjuvazi içinde
“demokratik” kesimler icat ederek işçi ve emekçi yığınları bu kesimlerle bir
“ittifaka” yani aynı cephe içine sokup “asgari demokratik program”lı Halk
Cepheleri önerdiğini biliyoruz. Ama işçi sınıfı mücadeleleri tarihinden,
emperyalist çağda burjuvazinin bir bütün olarak demokratik niteliğini ve
enerjisini yitirdiğini, işçi sınıfını burjuvaziyle ittifaka sokmanın ve
“asgari demokratik programla” sınırlamanın gericiliğin zaferi ve kitle
mücadelelerinin yenilgisi anlamına geldiği dersini de çıkarmış durumdayız.
Bugün Türkiye’de bu gerçeklik AKP ve diğer tüm burjuva partilerinin şahsında
bir kez daha kanıtlanmış durumda. Bu yüzden de, işçi sınıfının burjuvaziden bağımsız alternatifinin
geliştirilmesinde ısrar ediyoruz, ve halk cephesi nitelikli herhangi bir
“üçüncü” cephe önerisine karşı çıkıyoruz. Pekiyi, BİC olanaklı mı? BİC,
Bonapartist ve faşizan tehdit ve tehlikeler karşısında işçi sınıfının savunma
birliğini gerçekleştirebilmek ve gericiliğin etkisi altındaki halk
kesimlerine birleşik bir proleter önderlik sunabilmek açısından son derece
önemli bir taktiktir. Bununla birlikte, bu taktiğin yaşama geçebilmesi bakımından
bazı koşulların bulunması da gerekmektedir. Örneğin, bu tip bir cephenin
temelini oluşturacak işçi kitle örgütlerinin ve bunların başını çeken
partilerinin varlığına ihtiyaç bulunur. Eğer ortada işçi sınıfı kitlelerini
yönlendiren, reformist, merkezci ya da devrimci partiler yoksa, BİC önerisi
kime yapılacaktır? Kendisini “işçi sınıfının devrimci partisi” olarak gören,
ama kitle hareketinde herhangi bir önderlik gücüne sahip olmayan bazı grup ya
da partilere götürülebilecek bir BİC önerisi, sadece soyut bir propaganda
unsuru olmakla kalmayacak, proleter hareketin ve Troçkizmin en önemli
taktiklerinden birinin içi boşaltılmış olacaktır. Elbette ki devrimci sol grup
ve partilere işbirliği, eylem birliği, hatta cephe önerileri yapılabilir, ve
yeri geldiği her zaman da yapmak gerekir. Ancak, kitle mücadelelerine yön
verme etkisine sahip olmayan devrimci gruplarla yapılacak cepheler BİC değil,
olsa olsa Devrimcilerin Birleşik Cephesi olabilir. Devrimci partinin inşası
açısından büyük önem taşıyan bu taktiği BİC olarak sunmak, kendi küçük
enternasyonal merkezini 4. Enternasyonal olarak ilan etmekle aynı anlamı
taşır. Öte yandan, eğer sınıfın kitle
örgütleri olan sendikalarda, diktatörlük tehlikesine karşı direniş anlayışına
yaklaşabilecek önderlikler, ya da sendikaları bu doğrultuda etkileyebilecek
güçte akımlar yoksa, önemli bir bölümü ordunun muhtırasını destekleyen mevcut
sendika bürokrasisini, yeni muhtıralar ve darbe tehlikesine karşı bir araya
getirmenin olanağı olabilir mi? Gerçekliği kavramamız ve oradan hareket
etmemiz gerekir. Elbette işçi ve emekçi yığınlar içinde, hatta sendikaların
önderlik düzeylerinde demokratik kazanımları diktatörlük tehdidine karşı
savunma doğrultusunda harekete geçebilecek kesimler vardır, ne var ki bunlar
son derece azınlıktadır. Sınıfın büyük bölümü şaşırmış haldedir, belli kesimleri
CHP ve benzeri partilerin etkisiyle ordunun müdahalesini meşru görürken,
çoğunluğu DYP/ANAP veya benzeri partilere oy vermekten başka bir yol
görmemektedir. Sendikalar BİC’in doğal temel örgütleridir ve öncelikli görev
bunların içinde sınıfın (burjuvaziden ve onun partilerinden) bağımsız politik
seçeneğini geliştirebilmemiz gerekmektedir. Bu olmadan ve sendikaları
dışlayarak BİC kurulamayacağı gibi, hayali BİC organları yaratmaya çalışmak
da bizzat bunu öneren çevrelerin yıkımına yardımcı olur. İşçi sınıfının bağımsız
mücadele hattının geliştirilebilmesi her şeyden önce politik bir görevdir. Gerçekliğe karşılık veremeyen hayali cephe
önerileri geliştirmekten önce, işçi ve emekçi mücadelesinin politik görevlerini
tespit edebilmek gerekiyor. Ne yazık ki, “üçüncü cephe” söylemine kapılmış
çevrelerde bu konuda net bir öneriye rastlayamıyoruz. Biz, 1982 Anayasasının
ilga edilerek, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere
her türlü demokratik hak ve özgürlüklerle donatılmış yeni bir Anayasa ve bu anayasayı hazırlamak üzere halk oyuyla
seçilmiş bir Kurucu Meclis
hedefleri konulmadığı sürece, işçi sınıfının ve yoksul halk kesimlerinin
bölünmüşlükten ve burjuva partilerinin etkisinden kurtulamayacağını
düşünüyoruz. Sendikalar, diğer işçi ve halk örgütleri, kendini işçi-emekçi
partisi olarak gören akımlar bu şiarlar etrafında toplandıkça, sadece BİC’in
temelleri doğmaya başlamakla kalmayacak, ama aynı zamanda “İslamcı-laik
cepheler” diye tanımlanan kutuplaşmanın nasıl eriyip tek bir cephede, karşı-devrim
cephesinde kaynaştığına tanık olunacaktır. Ve böylece BİC, devrim cephesine
dönüşmenin olanaklarını yakalayacaktır. 18 Haziran 2007 |
|
|
|
||