|
Yıl: 29 |
|
Ağustos 2008 |
|
|
Tartışma: 68 Kuşağı ve “İşçi Mücadelesi”
Adem Topal İşçi Mücadelesi dergisi Mayıs 2008 sayısında
“Türkiye’nin Che Gueveraları” olarak sunduğu “Deniz Gezmiş ve Arkadaşları”
başlıklı yazısında Türkiye’de 1968 kuşağı ve o dönemde yapılmış silahlı
hareketler üzerine, yalnızca kafası dumanlı, amatör radikal bir sol aydının
yapabileceği değerlendirmelerde bulunmakta; Türkiye’deki sosyalizm mücadelesi
ve sol harekete damgasını vurmuş eylemler üzerine birbiriyle çelişkili, son
derece kolaycı ve yanlış tespitler yapmakta. Kuşkusuz herkes canı istediği
olay üzerine canının istediği yorumu yapmak, canının istediğini söylemek
hakkına sahiptir… Bizi ilgilendiren, yapılan yorum ve tespitlerin proletaryanın
sınıf mücadelesine katkı yapıp yapmadığı, sınıfın öncüsünü ve devrimci
kadroların ve militanların siyasi eğitimlerini arttırıp arttırmadığı ve en
nihayet kitlelere kendi iktidar mücadelelerinde “ne” yapmaları ve “nasıl”
yapmaları gerektiğine ilişkin ne öğretmek istediğidir. İşçi Mücadelesi yazarı yazının başlangıcına henüz
daha bilimsel sosyalist, yani Marksist olmayan 25 yaşındaki Marx’ın Ruge’ye
1843 Eylül ayında yazdığı bir mektuptan alıntıyla başlamaktadır. Ve mektubun
içeriğinin “eleştiri, eleştirinin hareket noktası ve eleştirinin konusunun ne
olması gerektiği” olduğunu okuyucularına açıklamadan, alıntıları “isyan”
sözcükleriyle dolu yazı ve tespitlerini doğrulamak için kullanmaktadır. Acaba
bunu yaparken doğruya doğru, yanlışa yanlış demeyi mi engellemek
istemektedir? O zaman İşçi Mücadelesi (İM), “somut durumun somut analizinden”
hareketle kitlelere sınıf mücadelesinde nasıl tavır takınılması gerektiğini
gösteren, onları somut koşullardan hareketle belirlenmiş talepler için mücadele
etmeye çağıran Dördüncü Enternasyonal’in “geçiş programı”na kesinlikle karşı
çıkmaktadır. Ve bu durumda, grubun yazarlarının mücadele anlayışı “teori ile
pratiğin birliği” olan Marksizm değil, olsa olsa mücadele içindeki ezilen
kitlelerin en geri kesimlerinin sosyal ve siyasal bilincinin bir
yansımasıdır. Hiç kuşkusuz Mahir Çayan,
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil ve diğer tüm “meçhul askerler” 1968’den
itibaren belirli bir ivme kazanmış olan Türkiye’deki öğrenci hareketinin
birer önderiydiler. Konuya THKO ve THKP-C özelinde bakarsak gerek THKO,
gerekse THKP-C’nin kendilerine mücadele anlayışı olarak “silahlı mücadeleyi”
seçmiş olmaları, bu hareketlerin Stalinizm’den “koptukları” anlamına gelmez.
Önümüzde Nikaragua, Angola, Mozambik, Güney Afrika, Zimbabve, Kamboçya
tarihlerinden çıkarabileceğimiz bir dizi örnek var: Bu ülkelerde silahlı
mücadele veren hareketlerin önderlikleri Stalinizm’den veya reformizmden
hiçbir zaman kopmamışlardır. THKO ve THKP-C’nin program ve devrim
anlayışlarına bakıldığında bu hareketlerin de siyasi karakterleri rahatça
görülebilir. Bütün bu gerçeklere rağmen İM
68 kuşağından bir efsane yaratmak istiyor. Ancak sosyalizm mücadelesinde
efsanelere yer yoktur! 68 kuşağında hâkim devrim
anlayışı Stalinist “aşamalı devrim”dir. Bu anlayışının Türkiye’ye uyarlanışı
“Milli Demokratik Devrim (MDD)”, “Milli Cephe”, “İşçi sınıfının devrimde
ideolojik önderliği”, “köylülüğün devrimde temel güç olması”, vb. kavramlar
ve önermeler ile olmuştur. Mahir Çayan’ın “kesintisiz devrim” terimi “aşamalı
devrim” anlayışından bir kopuş olarak görülemez. Çünkü Çayan MDD anlayışını
“Demokratik Halk Devrimi” terimiyle yer değiştirmiştir. Unutmamak gerekir ki
1968 Mayıs Fransa’sında Fransız Komünist Partisi “Halk İktidarı” sloganları
atıyordu. İM şöyle bir tespitte bulunuyor: “Bu yüzdendir ki (Kaypakkaya hariç) Denizler ve Mahirler sonuna kadar
bütünüyle sol cuntacılığın ve Kemalist hareketin sembollerinden
kurtulamadılar. Bu eleştirilmelidir...”, “Avcıoğlu ve Belli, devrimci
hareketi sözde ilerici 9 Mart cuntasının yedek gücü olarak görüyorlardı. Oysa
Denizlerin kurduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, ordunun karşısına bir başka
ordu ile çıkıyordu. Aynen Mahirlerin kurduğu Türkiye Halk Kurtuluş
Partisi-Cephesi gibi… 1968 gençliği Kemalizm’den pratikte kopmuştu. Burjuva devletin kulvarlarında devrimcilik
arayacağına devletin karşısına silahla çıkmıştı!” Öyle görünüyor ki İM yazarları ya o dönemleri pratik
hayatlarında yaşamamışlar, ya da o döneme ilişkin olarak yanlış bilgilere
sahipler. Ne Mihri Belli, ne Dev-Genç, ne Mahir Çayan, ne Deniz Gezmişler
Kemalist değillerdi. Ayrıca Kemalizm tanımları ve Kemalizm’e ilişkin olarak
takınılacak tavır konusunda farklı anlayışlara sahiplerdi. Bu militanların
dünya anlayışları üzerine Kemalizm’den ‘koptular’ veya ‘kopmadılar’ türünden
birbiriyle çelişkili ifadeler kullanmak kanımca büyük bir haksızlık
olacaktır. Kuşkusuz Doğan Avcıoğlu gibi sol-Kemalistler, öğrenci gençliği,
amaçladıkları sol darbe için bir taban ve bir araç olarak kullanmak
istediler. PDA ve Doğu Perinçek “MDD’nin sol-Kemalistler önderliğinde
gerçekleşeceği” teziyle ortaya çıkarken; Kıvılcımlı, Mihri Belli, Aydınlık dergisi ise sol-Kemalistlere
ilişkin “işbirlikçi” bir siyaset yürütüyorlardı. Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in
en büyük hatası “Kemalizm” tanımlamalarında ve Kemalizm’e ilişkin
tavırlarında değil, tersine, geniş kitlelerin ve işçi sınıfının devrime hiç
hazır olmadığı bir durumda temelini örgencilerin oluşturduğu küçük ‘ordu’lar
kurmuş olmalarındaydı. 1960–71 döneminde Türkiye’de
sol hareket bir yükseliş içine girerken, bu yükseliş kendisini orduda ve
askerde de hissettirmişti. O dönemler, aydın ve öğrenci kesimlerinde
sosyalist düşüncelerin etki kazandığı, anti-emperyalist duyguların
yükseldiği, bu anti-emperyalist duyguların sosyal sorunlarla içi içe geçmeye
başladığı bir dönemdir. Bu bağlamda “Yön Sosyalizmi” ile Chavez’in “21.Yüzyıl
Sosyalizmi” arasında pek öyle sanıldığı gibi büyük farklar yoktur. İkisi
arasındaki temel fark, Chavez’in 1991’deki darbe teşebbüsünden sonra “hedeflerini
kitle desteği” ve serbest seçimlerle gerçekleştirmek istemesidir. Bu
bağlamda, o döneme ilişkin olarak “Kemalizm ve sosyalizm” tartışmalarında
basitçi yaklaşımlardan ziyade itinalı ve statik olmayan diyalektik bir
yaklaşım yapmak gerektiği kanısındayım. Gerek THKP-C’ye, gerekse diğer
sosyalist akımlara pek çok asker ve subayın katılması, asker içinde devrimci
propaganda çalışmasının önemini belirtmektedir. Ancak bu tip çalışmalarda
belirleyici olan çalışmanın siyasi içeriğidir. 9 Mart ve 12 Mart muhtırası
kendi kendilerine birer günlük olaylar değil, bir süreç içinde ordu içindeki
çeşitli cuntalar arasındaki güç dengeleri bağlamında cereyan etmiş ve seyri
faşist- gerici grupların hâkimiyetine girmiş, ancak 1973 cumhurbaşkanlığı
seçimleriyle bir anlamda son bulmaya yüz tutan, Bonapartist askerlerin
yönettiği bir “ara rejim” türünden bir askerî diktatörlük idi. Soğuk Savaş
döneminde 1965–80 yıllarında NATO ve ABD’deki militarist fraksiyonlar
Avrupa’da, özellikle de İtalya, Yunanistan ve Türkiye’de “Gerilim Stratejisi”
kavramı temelinde “Neo-Faşist” diktatörlükler kurmak için para-militer
organizasyonlar aracılığıyla “yıkıcı” unsurlar olarak gördüğü sol hareketlere
karşı, sendika ve işçi hareketlerine, sol aydınlara karşı, hatta masum sivil
halka karşı hiç bir ayrım gözetmeksizin terör ve cinayet eylemlerine
girişmesi, silahlı baskı, sindirme ve yıldırma hareketlerine girişmesi, böylece
bir “kaos” ortamı yaratarak askerî darbelere ve diktatörlüklere zemin
hazırladığı artık günümüzde bilinen bir gerçektir. Bu “gerilim stratejisi”
Yunanistan’da başarıya ulaşırken, İtalya’da başarısız kalmış, Türkiye’de ise
1980’de “12 Eylül” darbesiyle gerçekleşmiştir. “12 Mart” rejimi, 12 Eylül
Diktatörlüğü’yle kıyaslandığında sınırlı bir “baskıcı rejim” olarak kalmaktadır.
Kuşkusuz bu sonuç, o dönemde hâkim sınıf ve ordu içindeki mevcut güçler
dengesinin yarattığı bir durumdu. Günümüzde bazı radikal sol çevrelerde,
özellikle de neo-liberal sol veya sağ çevrelerde Kemalizm’e sövmek moda
olduğu için yazar işin kolayına kaçmaktadır. Bir neo-liberal için,
“Devletçilik”, “Halkçılık”, “Sosyal Devlet” kavramları ‘komünizm’ demektir.
Böylesi kavramlar küreselleşmenin önünde, sermayenin önünde artık bir engel
olarak görülmektedir. Oysa İM
Kemalizm’in bilimsel bir sınıf analizini yapmak yerine, Kemalizm’in Marksist
bir eleştirisini yapmak yerine, yukarıda bahsettiği hareketlerin Kemalizm
konusunda nerede hata yaptıklarını belirtmek yerine sonu felaketle bitmiş
başka “orduların” kurulmasını
örnek hareketler olarak sunmaktadır. İM
“sosyal devrimler” gibi tarihsel olaylara amatör bir radikal aydın gibi
yaklaşmaktadır. İM grubunun kendisi
gibi düşünmeyen diğer akımları kolayca Kemalizm’den kopmamak veya Kemalizm’in
işbirlikçisi, etkisi altında kalmakla suçlamadan önce, kendisinin bağlı
olduğu CRFI’nin önderi J. Altamira’nın Latin Amerika’daki askerî
diktatörlükler ve rejimler üzerine geçmiş dönemlerde nasıl tavır aldığını
açıklaması daha doğru olacaktır. Şimdi okuyucu benim Kemalizm
anlayışımın ne olduğunu haklı bir şekilde sorabilir veya merak edebilir. Her
ne kadar bu yazının konusu “Kemalizm” olmasa da burada kısaca kendi Kemalizm
anlayışımı açıklamakta yarar görüyorum. Kemalizm en yüksek ifadesini
“Sınıfsız, zümresiz, imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz-milletiz” ve “ Bu
ülkeye komünizm gerekiyorsa onu da bir yaparız” sözlerinde yansıtırken,
aslında kendini sosyal sınıfların üstüne çıkarmış, bir tür baskıcı
Bonapartist bir rejimdir. Troçki, 1908’de Jön-Türkler ve İttihat-Terakki
üzerine yazdığı bir yazıda 2. Meşrutiyet’in ilanı ile sonuçlanan askerî
ayaklanmayı bir devrim olarak niteledikten sonra, Jön-Türk hareketini henüz
“oluşum içindeki burjuva sınıfın öncüsü olarak” tanımlar. Jön-Türk
hareketinin bir sonucu olan Kemalizm, kurtuluşu ve geleceği modern burjuva
toplumda gören seküler ve laik, ulusal egemenlikçi bir harekettir. Bir
anlamda burjuva sınıfının olmadığı bir ülkede burjuva devrimine tekabül
etmiştir. Sosyal karakter olarak Osmanlı Devleti’ndeki yenilikçi asker-sivil
bürokrasisinin bir uzantısıdır. Saltanat’ın ve Hilafet’in
tasfiyesi, Cumhuriyet’in ilanı, eski orta-çağ kalıntılarının yıkılıp yerine
kapitalizmin inşası, şeriat ve İslam'ın burjuva ideolojisi olmaya uygun
olmaması nedeniyle kapitalist üretim tarzı için gerekli seküler yasa ve
kurumların kurulması, ulusal bağımsızlık ve tarafsızlık gibi konumlar
tarihsel anlamda ileri, burjuva devrimci öğelerdir. Geri unsurlar tasfiye
edilirken devrimin ileri unsurları temizlenmiş, işçi sınıfı ve emekçi
kitleler baskı altına alınmıştır. Baskıcı karakterinin temeli, kendi sosyal
tabanının –bürokrasinin- sosyal zayıflığından kaynaklanmaktadır. Bundan
dolayı kendini tüm toplumun üstüne çıkarmıştır. Yerli sermayenin emperyalizm
karşısında zayıflığından dolayı “devletçilik” politikasını uygularken,
kendine bir kitle desteği bulmak için “halkçılık” anlayışını öne çıkarmış,
gerici (reaksiyoner) unsurlara karşı ise “bilim ve ilerleme” siyasetlerini
gütmüştür. Kemalist “laiklik” anlayışı tam bir laiklik olmasa da dünyadaki
pek çok seküler ülkeden daha ileridir ve kurulan Cumhuriyet aşamalı olarak
bir seküler kimlik almıştır. Bir bütün olarak alındığında Kemalizm, kitleleri
harekete geçirmek yerine, onların kendisini sessizce desteklemesini
istemiştir. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin parti ve sendikalarının
yasaklanması, “tek parti” iktidarı rejimin belirleyici siyasi karakteridir. Kemalizm’i “faşizm” olarak
nitelemek yanlıştır ve Marksist bir analiz değildir. Faşizm, sermaye
sınıfının bir proletarya devrimine karşı bir reaksiyonu ve işçi sınıfına
karşı cepheden bir saldırıdır. Aslında “Bonapartizm” terimini kullanırken
terimin “orijinal” anlamında olmadığını belirtmek istiyorum. Ancak daha başka
da bir kavram bulamıyorum. Bu kavramı, devlet sınıfının –yani bürokrasinin-
kendini diğer sosyal sınıf ve kesimlerin üzerine çıkartarak edindiği
“bağımsız” rolü vurgulamak için kullandığımı belirtmek isterim. Günümüzde Kemalist model
çökmüş, üç güç odağı arasındaki siyasi hâkimiyet mücadelesi bir rejim krizine
dönüşmüştür: Büyük sermaye, İslamcı sermaye ve Kemalistler. Bu üç güç odağı
arasındaki iktidar mücadelesi aynı zamanda 12 Eylül kurumlarının bir krizi ve
açıktan bir iflasıdır. Bu krizden kesin çıkış yolu bir “İşçi-Köylü Hükümeti”nde
yatmaktadır. İşçi ve emekçi kitlelerden yana bir Anayasa için serbest
seçimlerle oluşması gereken bir “Kurucu Meclis” için henüz koşullar
olgunlaşmamıştır. Bundan dolayı temel siyasi ajitasyon ve propaganda
çalışmalarının “kazanımların” korunması, daha “geniş hak ve özgürlükler”
mücadelesinin yaygınlaştırılması, genişletilmesi doğrultusunda yapılması daha
mantıklıdır. Geniş kitlelerin ne bilinçlilik düzeyleri, ne de örgütsel
yapılanmaları henüz daha topluma kendi çözümünü dayatacak düzeyde değildir.
Bu koşullarda toplanacak veya seçilecek bir “Kurucu Meclis” reaksiyon
güçlerine hizmet edecek bir başka “Anayasa” yapacaktır. Türkiye’deki 68 kuşağını bir
bütün olarak Stalinizm’den kopmuş bir kuşak olarak görmek son derece
yanlıştır ve çok büyük bir abartmadır. 68 kuşağı kendi başına homojen bir
bütün değildi ancak hem Dev-Genç içinde hem de Türkiye sol hareketi içinde
hâkim anlayış Stalinizm idi. Mihri Belli ve Aydınlık dergisi tamamen Stalinist ve Stalinizmin hegemonyası
için mücadele ediyordu ve 1970 yılı sonlarına kadar genç kuşak içinde en
etkin eğilimdi. O dönemde Aybar dışında Stalin’e eleştirel bakan tek akım ise
Hikmet Kıvılcımlı’ydı. Ayrıca hiç unutmamak gerekir ki Doğu Perinçek ve
PDA-Beyaz Aydınlık- da Dev-Genç hareketi içinden çıkmış bir gruptur. PDA kısa
bir süre sonra Çin bürokrasisinin resmî temsilciliğini yapmaya başlamış olan
kesin bir Stalinist akım idi. İbrahim Kaypakkaya ise 1972’lerde PDA hareketinden
kopan diğer bir Maocu akımdır. İM, o dönemin gençlik önderleri olarak tanımladığı militanlarla
ilgili şöyle bir tespitte bulunuyor: “Gençlik
önderlerinin TİP’ten kopmaya yönelmesi, FKP’nin Dev-Genç’e dönüşmesi ve
partiden bağımsızlaşması işte bu kendiliğinden devrimci yükselişin
reformizmin sınırlarıyla çelişkiye girmesindendir. 1968 gençliği Türkiye’de
Sovyet Stalinizmi’nin sosyalist hareket üzerindeki hegemonyasına ilk darbeyi
vurmuş kuşaktır. 1971 devrimciliğinin benimsediği strateji ne kadar yanlış
olursa olsun, birinci anlamı budur.” Yazar aynen böyle yazıyor.
Ancak yazarın birinci derecede anlam verdiği karakter tamamen yanlış, kendi
türettiği hayalî bir ‘kopuş’, rahat bir küçük burjuva radikalinin yaptığı bir
karikatürdür. Yazarın burada unuttuğu konu, Dev-Genç’in 1970 yılında
sokaklarda “Ordu Millet Elele, Milli Cephede!” sloganları atmasıdır. Buradaki
“Milli Cephe” ise “Milli burjuvazi”, “Kemalistler” ve “Sosyalistler” arasında
kurulması düşünülen bir “Cephedir”. 1968 gençliğine hâkim olan yaygın
“sosyalizm” anlayışı budur. Yazar, bu anlayışları reformizmin sınırlarıyla
“çelişkiye” girmek olarak görmekte, Sovyet Stalinizmi’ne vurulan “ilk darbe”
olarak nitelemektedir. Amerika, Avrupa ve doruk
noktasına Mayıs 1968’de Fransa’da ulaşmış olan hareket, Fransa özelinde ele
alındığı zaman kaçırılmış bir devrimdir. Fransız 68 Mayıs eylemlerinin bir
yansıması olarak patlak veren Türkiye’deki 68 öğrenci boykotları ve eylemleri
ise dünyadakilerin tersine Türkiye’de sol hareket ve gençlik hareketi
üzerinde Stalinizm’in resmî hegemonyasının kurulmasını hızlandırmıştır.
Silahlı mücadelenin kısa sürede yenilmesi ise bu Stalinist hegemonyayı
perçinlemiştir. “Troçkizmlere” karşı ‘haçlı seferleri’ başlatılmıştır.
Gençlik hareketi içinde, radikal aydınlar içinde Stalin hayranlığı büyümüş,
teori ve pratikte bir rehber, sol hareket içinde karşıt görüş ve eğilimlere
yönelik şiddet ve terör estirme politikalarında temel başvuru kaynağı
olmuştur. Amerika’da, Avrupa’da, ileri
gelişmiş ülkelerde 68 hareketleri bir bütün olarak bu ülkelerdeki sol
hareketler üzerinde ve işçi hareketi içinde belirli bir düzeyde var olan
Stalinizm’in etkisinin sonunun başlangıcını oluştururken, Türkiye’de ise
tersine Stalinizm hegemonyasının başlangıcını oluşturmuştur. 68 hareketleri
Batı Avrupa ve Amerika’da bir yandan kapitalist sömürü ve emperyalist savaşa
karşı, diğer yandan baskıcı ve otoriter hâkim burjuva ideolojisine karşı
kendisini “yasaklamayı yasaklamak” ifadesinde bulan, “özgürlükçü ve
eşitlikçi” bir isyanı açığa vururken, Türkiye’de, tersine, “tek boyutlu”
insana tapınmayı simgelemiştir. Geleneksel yaşam tarzı veya resmî hâkim
ideolojiye bir başkaldırı olmaktan ziyade Kürt meselesine karşı sağır,
Stalinizm ve Kemalizm’e hayranlıkla sınırlı kalmıştır. O dönemdeki ‘sosyalist’
dergi ve gazetelere bir göz atıldığında gençlik hareketi içinde kümelenmiş
sosyalist hareketlerin “Sovyet revizyonizme” karşı yazılarla dolu olduğu
görülür. “Sovyet revizyonizmden” kastedilen ise 1956 da Kuruşçev’in Stalin’in
suçlarını teşhiridir. Aydınlık
dergisi ve ondan kopan tüm grup ve fraksiyonlara göre Kuruşçev’in Stalin’in
cinayetlerini teşhir ettiği 1956 SSCB Komünist Partisi Kongresi’yle birlikte
artık SSCB revizyonist bir ülke olmuş, SSCB KP ve ona bağlı partiler birden
“revizyonist” ve “reformist” partilere dönüşmüşlerdir. İM grubunun iddiasının tam tersine, bahsettiği gençlik hareketi
Stalinizm’e bağlılığını her seferinde dile getirmiş, Pablo ve Mandel gibi
‘Troçkistlerin’ “de-Stalinizasyon” diye tanımladığı, bize göre ise
Stalinizmin krizinde yeni bir süreci ifade eden olaya kesinlikle karşı
çıkarak Kruşçev-Brejnev “revizyonizmine” karşı “Stalinin doğru devrimci
proleter önderliğini” sonuna kadar savunmayı üstlenmişledir. PDA ve Perinçek grubu ve
daha sonra bu gruptan kopan İbrahim Kaypakkaya grubu temel çizgi olarak
“Sovyet sosyal emperyalizmine” karşı, “Süper devletlere” karşı mücadeleyi benimsemişlerdir.
Kruşçev’in Stalin’in suçlarını teşhir etmesiyle birlikte SSCB aniden “sosyal
emperyalist” bir ülke olmuş, “sosyalizm yıkılarak yerine kapitalizm restore”
edilmiştir. 1968’de Çekoslovakya’daki bir politik devrim sürecini bastırmak
için yapılan Sovyet işgalini o dönemde Türkiye sol hareketinde Aybar ve bazı
hümanist aydınlar dışında hiç bir grup ve eğilim kınamamıştır. Buna karşılık,
en başta Mihri Belli’nin önderliğindeki Aydınlık
dergisi, resmî TKP ve yandaşları, B. Boran ve S. Aren grupları Sovyet
işgalini savunmuş ve sonuna kadar desteklemişlerdir. Nitekim,1960-70
yıllarında Türkiye’de anti-Stalinist, ancak reformist bir sosyalizm
anlayışını Aybar ve grubu savunuyordu. Hikmet Kıvılcımlı ise son derece dar
bir açıdan Stalin’i eleştiren bir anlayışa sahipti. Öyle görünüyor ki İM grubu henüz Stalinizm’in ne
olduğunu bilmiyor. Ve bize teori ve pratikte en katı Stalinizm savunuculuğunu
Stalinizm’den kopma, Stalinizm’in işçi hareketi üzerindeki hegemonyasına
karşı vurulmuş bir darbe olarak sunuyor. Bunu yaparken kabul ettirmek
istediği, Mandel ve Birleşik Sekretarya’nın (Bir-Sek) 1968-70 yıllarında
teorisini yaptığı “yeni kitle öncüsü” terimi ve “yeni kitle öncüsünü kazanma”
politikasıdır. Ancak ‘Avrupa Komünizmi’ çıkar çıkmaz Mandel ve Bir-Sek bu
politikayı bırakıp aniden Avrupa-Komünizmi’ni savunmaya başlamışlarken, İşçi
Mücadelesi hâlâ “yeni kitle öncüsüne” takılıp kalmaktadır. Ancak merak
ettiğimiz diğer bir konu ise temsilciliğini üstlendiği CRFI’ın ( IV.
Enternasyonal Yeniden Kuruluş Koordinasyonu) siyasi geçmişi, ve en başta
Arjantin olmak üzere bu siyasi eğilimin diğer ülkelerde yürüttüğü politikalar
hakkında okuyucuya niçin bilgi vermediğidir. Örneğin, 1979 Ocak ayında P.
Lambert önderliğindeki CORQI’den ( Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden İnşa
Komitesi) Arjantin’deki Vidala’nın “askerî diktatörlüğüne ilişkin uzlaşmacı”
tavırları nedeniyle ihraç edilen J. Altamira ve PO’nun Latin Amerika’daki
askerî diktatörlükler ve Pinochet rejimi üzerine tanım ve tavırları neydi,
Altamira eğiliminin faşist Pinochet rejiminin düzenlediği “sendika
seçimlerine” niçin katıldıklarını bilmek istiyoruz. Onun ötesinde Guillermo
Lora ve Jorge Altamira eğiliminin Guevera ve gerilla savaşına ilişkin
tavırları neydi, Uluslararası Komite’ye niçin katıldıklarını bilmek
istiyoruz. İM yazarı şöyle devam ediyor: “Denizlerin, Mahirlerin, ve ötekilerin hatalarını “küçük burjuva”
olmakla açıklamak, eski kuşağın suçunu ve Stalinizm’in dünya komünist hareketini
getirdiği yerin bu gelişmedeki sorumluluğunu gözlerden saklamak olur. 1968
bir devrimci yükselişti. Her kim ki, Marx’ın söylediğinden farklı olarak
Denizlere ve Mahirlere “Mücadelenizi durdurun, yaptıklarınız aptalca
şeylerdir” derse, o devrimci bir ruha sahip değildir.” Şunu açıkça söylemek
gerekir, bunları yazan ve söyleyen kişi her kimse, o kişi Marx ve Engels’in
Blankizm’e karşı, Bakunin’e karşı, işçi hareketi içindeki her türden maceracı
ve ilkel sosyalizm anlayışlarına karşı verdikleri amansız mücadeleden,
Lenin’in narodniklere karşı, sosyal devrimcilere karşı verdiği tavizsiz
mücadeleden ve Ortodoks Troçkistlerin Guevera ve Castro’nun silahlı mücadele
çizgisine karşı verdikleri ideolojik ve siyasi mücadeleden habersiz demektir.
Eskiden kendisi de bir narodnik olan Plehanov, narodnizmin kitleler için bir
kurtuluş yolu olmadığını görüp toplumsal kurtuluşun popülizmde değil, tersine
bilimsel sosyalizmde ve proletarya devriminde olduğunu söylerken, bir yanlışı
görmüş ve o yanlışa dur demek için Rusya’da “Emeğin Kurtuluşu Grubu”nu
kurmuş, 1889’da 2. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde Rusya’daki devrimin
“kesinlikle proleter bir devrim” olacağını söylemiştir. O bunları yaparken
devrimci bir ‘ruha’ sahip değil miydi? İM yazarına göre 1971-72 yıllarında Fokocu gruplar
(THKP-C ve THKO) vasıtasıyla verilecek silahlı mücadelenin yanlışlığını
belirtmek, bu tip silahlı mücadele yerine emekçi kitleler içinde
proletaryanın devrimci partisi için bir çalışma yürütmek ve bu uğurda geniş
kitleler içinde bir mücadele verilmesini savunmak “devrimci bir ruhtan”
yoksunluk demekmiş. Bu konuda İM gruba her şeyden önce Lenin’in
“Reddettiğimiz Fikir Mirası” eserini okumalarını tavsiye ederiz! 1971-72’ler
Türkiye’sindeki silahlı mücadelelerin, gerilla savaşlarının “doğru devrimci”
karakterleri üzerine tumturaklı hikâyeler anlatmak devrimci Marksizm
açısından yalnızca gayri ciddi olmanın ötesinde proletarya ve emekçi
kitlelere yanlış hedefler göstermek demektir. Gerçek her zaman gerçektir
ve gerçeği söylemek devrimci bir tutumdur. Gerek Castro ve Guevera’nın Fokucu
silahlı mücadele çizgisi, gerekse THKO, THKP-C ve TİKKO’nun silahlı mücadele
anlayışları Marksist ve Leninist proleter devrimci hareketler değil,
küçük-burjuva karakterli siyasi hareketlerdir. Aradan geçen 38-40 yıldan
sonra o tip silahlı eylemlerin siyasi bilançosu son derece açıktır. Fidel Castro’nun önderliğini
yaptığı 26 Temmuz hareketi uzun bir zaman Meksika’da silahlı mücadele ve
gerilla savaşı için gerekli olan askerî eğitimi almıştır. Böyle bir eğitimden
geçtikten sonra Küba’ya çıkmışlardır. Bu hareket, başlangıçta
burjuva-milliyetçi demokratik bir hareketti. Öte yandan, 1952 yılında Fulgencio Batista,
demokratik seçimlerle iktidara gelmiş hükümeti bir darbeyle yıkarak iktidara gelen,
kokuşmuş bir aile diktatörlüğüydü. Köylüler topraksız, şehirlerde halk aç ve
yoksuldu. Batista diktatörlüğü bir avuç toprak sahibi ve komprador
burjuvazinin çıkarlarını, onlardan öncede kendi feodal aile çıkarlarını
savunan bir polis rejimiydi. Küçük bir muhafız ordusundan başka da silahlı
bir varlığı yoktu. Küba halkı Batista’dan nefret ediyordu ve büyük bir
hoşnutsuzluk içindeydi. 26 Temmuz hareketi ciddi bir
silahlı direnişle karşılaşmaksızın şehirli kitlelerin de ayaklanmasıyla
Batista’yı kolayca yenmiştir. Gerek Latin Amerika burjuvazisinin belirli
kesimleri, gerekse ABD emperyalizmi 1960 ortalarına kadar Castro hareketine
düşman gözle bakmıyordu. Ancak Castro’yu desteklemiş köylüler toprak
istiyordu. Şehirli kitlelere iş bulmak gerekiyordu. Fakat Küba’nın
zenginlikleri ABD işbirlikçisi bir avuç toprak sahibi ve kompradorun elindeydi.
Yoksul kitlelerin baskısıyla Castro toprak reformu ve
devletleştirme-millileştirmelere başlayınca ABD emperyalizmi büyük bir tepki
gösterdi. Emperyalizmin gerici tepkisine karşılık Castro önderliği Sovyetler
birliğine yaklaştı ve emperyalizme bağımlı komprador burjuvazisini ve toprak
sahiplerini mülksüzleştirdi. Eski devlet aygıtını yıkarak yerine kendi
silahlı gücünden oluşan yeni bir devlet aygıtı kurdu. Castro önderliği milliyetçi
- demokrat - küçük burjuva hareketi olarak doğmuş ve büyümüş, ancak bir
yandan geniş yoksul kitlelerin baskısı, diğer yandan emperyalizmin
tehditlerine karşı yine bu kitleleri harekete geçirmek zorunda kalmasından
dolayı başlangıçta kendisi için çizdiği siyasi hedef ve sınırlarının ötesine
çıkmış bir harekettir. Bir tür “işçi-köylü hükümeti”nin kurulması kuşkusuz
sosyal bir devrimin göstergesidir. Ancak böyle bir devrimci süreçte kurulan
devlet, doğuştan yoz doğmuş bir işçi devletidir. Troçki olağanüstü koşullarda
ortaya çıkacak bu türden işçi-köylü hükümetlerini “gerçek proletarya
diktatörlüğü yolundaki kısa bir dönem, episod” olarak tanımlamıştır. Benim
şahsi görüşüm proletaryasız gerçek “proletarya” devrimlerinin olmayacağı;
“sürekli devrim” teorisinin, ön koşul olarak proletaryanın sınıfsal varlığı
ve önderliğini var saymasıdır. Yeni Küba devleti yukarıdan
aşağıya bizzat Batista’yı deviren silahlı gerilla ordusundan başkası değildi.
Castro önderliği kendisi dışındaki tüm siyasi sol parti ve eğilimleri
yasaklamış, sosyalist demokrasinin temellerini oluşturacak kitlelerin öz
örgütlerinin oluşturulmasına olanak vermemiş, kendine örnek olarak Sovyetler
Birliği bürokrasisini almıştır. En başta Küba Komünist partisi olmak üzere
tüm iktidar aygıtlarını yukarıdan örgütlemiştir. Gerilla ordusu parti-devlet
aygıtı olarak iktidar organı işlevini üstlenmiştir. Bundan dolayı Küba
doğuştan bürokratik bir işçi devleti olarak kurulmuş, şimdi ise tam bir aile
diktatörlüğüne dönüşmüştür. Bugün yani 50 yıl sonra, bir
kez daha geriye dönüp bakarsak Küba devriminin Latin Amerika’da bir istisna
olduğunu rahatça görebiliriz. Bu bağlamda ne Yugoslav devrimi, ne de Çin
devrimiyle kıyaslanamaz. Devrimde bütün sorunları “küçük bir öncünün” silahlı
mücadelesine bağlamak Bolşevik-Leninist bir proleter sınıf politikası
değildir. Eğer sorun yalnızca silahlı mücadeleyse Filistinliler ve Araplar
–çeşitli Arap devletleri de dahil olmak üzere- Siyonist İsrail’e karşı 60
yıldan beri silahlı mücadele veriyorlar ancak şimdiye kadar hep yenilgi gördüler.
Demek ki sorun yalnızca ne silahlı mücadele, ne de bireysel kahramanlık
sorunudur. Yeniden İM yazarına dönersek şunları okuruz: “Deniz’in veya Mahir’in kurduğu siyasi geleneklerden geldikleri halde
bugün devrimi sadece törenlerde hatırlayanlar hâlâ onların izleyicileriymiş
gibi davranıyorlar. Buna karşılık devrim fikrinde ısrar ettikleri halde
Denizlerin yöntemlerinin yanlış olduğunu, Türkiye topraklarına ve o günün
koşullarına hiç uymadığını düşünenler, onlara “küçük burjuva devrimcileri”
olarak sırtlarını dönüyorlar.” Demek ki yazara göre THKO ve
THKP-C örnek devrimci hareketlerdi ve bu karakterlerinden dolayı kesinlikle
desteklenmeleri gerekirdi. O dönemde bu hareketleri “küçük burjuva devrimcisi”
olmakla eleştiren devrimciler de bu devrimci hareketlere ‘sırt döndükleri’
için kınanıp eleştirilmeliler. Hatta İM’ye
göre bu devrimciler, yaptıkları bu eleştirilerden dolayı “devrimci bir ruha
sahip” değiller ve devrimci hareketlerin önünde engel teşkil ediyorlar. Bu şarkıyı ilk defa
duymuyoruz. Gerek Türkiye’de, gerek Latin Amerika’da, gerek Avrupa’da bu
suçlamaları defalarca duyduk ve dinledik. Ancak tarih bizleri haklı çıkardı.
100 yıl sonra da haklı çıkaracaktır. Hiç bir ciddi örgütlenme ve
hiç bir askerî eğitim almaksızın “kitleler, harekete geçmek için örnek
silahlı eylemleri bekliyor” anlayışıyla silahlı bir mücadeleye başlamak
kanımca ciddi bir Marksist olmak bir yana, profesyonel düşünen hiç bir
hareketin yapacağı bir girişim ve eylem olmayacaktır. THKO banka soygunu eylemlerine
başlayınca Mahir Çayan da silahlı eyleme geçmek zorunda kaldı, ya da
kendilerini öyle hissettiler. THKO pikniğe çıkar gibi dağa çıktı. Ve dağa
çıkan militanların neredeyse hiç birinin bir “gerilla savaşı” için gerekli
hiç bir temel askerî eğitimleri bile yoktu. Sonuç Nurhak’ta bir facia ile
bitti. Çayan’ın THKP-C’si ise
Mahir’in yakalanmasına rağmen varlığını bir müddet devam ettirebildi. Ancak
askerî diktatörlüğün sol harekete birkaç ay içinde büyük bir darbe indirmesi
hem THKP-C içinde, hem de THKO’nun yakalanmayan elemanları içinde silahlı
mücadelenin yanlışlığı veya doğruluğu, eylemlerin sürdürüp sürdürülmesi
üzerine tartışmaların başlamasına neden oldu. Ne bir ciddi bir örgütsel ve
askerî hazırlığın olmadığı, ne de geniş kitleler ve onların ileri
kesimlerinde hiç bir silahlı mücadele vermek arzusunun bulunmadığı askerî
diktatörlük koşullarında silahlı eylemlere son verilip, emekçi sınıf ve
yoksul halk kitleleri içinde proletaryanın devrimci partisi için, kitleler
içinde siyasi eğitim ve kadro kazanma çalışmalarına yönelinseydi belki de o
kadar büyük kayıplar verilmeyecek, Denizler ve Mahirler belki hâlâ yaşıyor
olacaklardı... Sınıf mücadelesi açısından 12 Mart daha ucuza atlatılacaktı. Ancak
silahlı mücadelede ısrar, Kızıldere’de bir felaketle sonuçlanmıştır. İM’nin örnek devrimci hareketler
olarak gösterdiği silahlı eylemler kesinlikle yapılmaması gereken
hareketlerdi. Evet, yeniden söylemek
gerekirse, THKO ve THKP-C örgütlerinin sınıf karakteri ve izledikleri siyasi mücadele
anlayışı küçük-burjuva devrimciliğidir. Kanımca aradan geçen 40 yıllık zaman
şeridi, yaşanan 2 askerî diktatörlük ve bu örgütlerin zaman içinde devam eden
sınıf mücadeleleri sürecinde pratikte silinip gitmeleri, söylediğimiz bu
gerçekleri açık bir şekilde açıklamaktadır. Marksizm’in her tür sosyal
harekete yaklaşımında temel kıstası bu olayların toplumsal içerikleri yani
sosyal bileşenlerinin sınıf karakterleridir. Buradan hareketle söz konusu
olayların sosyal ve siyasi yapısını, bir bütün olarak belirledikleri amaçları
ve programları, bu amaçlara ulaşmak için seçtikleri araçları irdeleyerek
siyasi sonuçlar çıkarır. Her türlü siyasi hareketin proletaryanın tarihsel
çıkarlarına ne derece yakın, ne derece uzak olduğunu ancak bu şekilde, ancak
bu yöntemle tespit edebiliriz. Bunun ötesinde devrimci
Marksizm’in, Bolşevik-Leninizm’in en belirgin özelliklerinden birisi kendisi
ile diğer sosyal hareketler arasında kesin bir siyasi sınıfsal ayırım çizgisi
çekmektir. Çünkü sınıflı bir toplumda yaşıyoruz ve her toplumsal sınıf ve
kesim sosyal sorunlara kendi sınıf çıkarlarını içeren bir çözüm sunar ve
bunun için mücadele eder. Proletaryanın tarihsel çıkarlarını kendi başına bir
bütün olarak savunan ve temsil eden Bolşevik-Leninizm sınıf mücadelesinde
proletarya üzerinde tüm yabancı sınıfların siyasi ve ideolojik etkisine karşı
amansız bir mücadele vermeksizin işçi sınıfı sosyal soruna kendi çözümünü
dayatamaz ve topluma kendi önderliğini kabul ettiremez. Günümüz emperyalist
kapitalizm koşullarında kendi Leninist partisi yönetimindeki bir işçi sınıfının
doğrudan müdahalesi ve girişimi olmaksızın ne bir devrim olabilir, ne de
toplumsal sorunlara kalıcı çözümler sağlanabilir. Emperyalizme karşı ancak
işçi sınıfının önderliğinde sürekli devrim ve dünya
devrimi perspektifiyle, tüm emekçi kitlelerin katılımıyla gerçekleşecek
muzaffer proleter devrimleriyle zafer kazanmak mümkündür. Öbür yandan
Bolşevik-Leninist bir parti ve devrimci bir önderliğinin inşası için mutlak
olarak proletaryanın doğrudan doğruya siyaset sahnesine çıkması, devrimler,
büyük isyan ve ayaklanmaların patlak vermesi gereklidir. Çünkü bir devrimci
partinin inşası için devrimci bir program gerekir ve kitlelerin bu devrimci
programı kendi öz deneyleriyle sınayıp doğrulamaları gerekir. Sınıflar mücadelesinde
böylesine tarihsel öneme haiz deneyimler yaşanmaksızın yeni devrimci kitle önderliklerinin
ortaya çıkması hemen hemen olanaksızdır. Bundan
dolayı böylesine tarihsel dönemlere hazır olmak için Bolşevik-Leninistlerin en büyük
stratejik görevi günlük sınıf mücadelesi içinde geçiş programı temelinde
kitleler içinde devrimci kadrolar kazanmak ve biriktirmektir. Yeterli kadro
ve militan birikimi olmaksızın sınıfa ve devrimlere önderlik yapacak kitle
partileri kurulamaz. İşte bu nedenledir ki Troçki önümüzdeki devrim-
öncesi ajitasyon, propaganda ve örgütlenme döneminin stratejik görevi
“devrimin nesnel koşullarının olgunluğu ile proletarya ve onun öncüsünün
olgunlaşmamışlığı arasındaki çelişkinin aşılmasını içermektedir” tespitini
yapmaktadır. Troçki’nin bu tanım ve tespiti Bolşevik-Leninist devrim
kavramının abecesidir. Ancak İM grubu 1970 yıllarındaki silahlı mücadele girişimlerini her
pahasına bir isyan olarak görmekte ve onları örnek hareketler olarak görürken
tüm bir devrimci Marksist geleneği “devrimci ruh”tan yoksunlukla suçlarken
aynen 1969–70 yıllarındaki Mandel, Frank, Maïtan, Krivine, Ben-Said ve
Michael Lövy gibi konuşmaktadır. Ancak unuttuğu tek nokta var ki Bir-Sek
önderliğinin izlediği “yeni kitle öncüsü” ve “Fokocu gerilla savaşı” stratejisi,
bu önderliği izleyen Latin Amerika seksiyonlarının tarih sahnesinden
silinmesiyle sonuçlanmış, Gueveracı ve Castrocu akımlar yenilgiden yenilgiye
uğramış, sonuç olarak burjuva hükümetlerin bir bileşenleri haline
dönüşmüştür. CRFI ve onun Arjantin seksiyonu
olan Partido Obrera (İşci Partisi) son başkanlık seçimlerinde % 0,8 oranında
oy almış (Morenocu gelenekten gelen MST –Sosyalist İsçi Hareketi- ise % 1,2
oranında, diğer Morenocu gruplar % 0,5 civarlarında oy almışlardır) ve
kendisine acil hedef olarak “Arjantin işçi sınıfının siyasi öncüsü
olarak tanımladığı piqueterosları ( işsizler ve
lümpenler) kazanmayı koymuştur. Böylece Arjantin’deki sınıf mücadelesinin
belkemiğini oluşturan sanayi proletaryasına ve geniş emekçi kitlelere sırtını
dönerek tüm bir ‘devrimci’ çalışmayı sınıfın öncüsü olarak tanımladığı
işsizleri kazanmaya indirgiyor. Proletarya ve geniş emekçi kitleler içinde
geçiş talepleri doğrultusunda çalışmayı yapmayı reddediyor. Günlük
mücadeleler içinde bu sınıfın ve geniş kitlelerin “sosyalist devrim programı
ile kendi güncel talepleri arasında bir köprü bulmalarına yardım etmek”
görevini unutarak bir yandan devrimci öncüyü kitlelerden ve proletaryadan
izole ediyor, diğer yandan ise bu geniş emekçi kitleleri yabancı sınıf ve
sosyal kesimlerin siyasi eğilimlerine terk ediyor. Altamira ve Partido
Obrera’nın imtiyazlı bir konum verdiği ve proletaryanın siyasi öncüsü olarak
ilan ettiği piqueterosları kazanmak
için bir kaç tane küçük sol grupla birlikte Polo Obrera (İşci Kutbu) kurarak
proletarya, emekçi ve yoksul kitleler içinde propaganda, ajitasyon ve
örgütlenme çalışmaları yapmak yerine, günlük mücadele içindeki bu kitlelerin
iktidar mücadelesine doğru yönelmelerine yardım etmek yerine, en nihayet
proletaryanın tüm tarihsel çıkarlarını savunmak yerine, değişik katman ve
kesimlerden oluşan işçi sınıfının birliği için mücadele etmek yerine, tam
tersi bir politika izleyerek tüm enerjisini imtiyazlı bir konuma
yükselttiği piqueteroslardan oluşan ‘yeni sınıf öncüsünü” kazanmaya sarf
etmektedir. Altamira için sanayi proletaryası, grev yapan işçiler,
memurlar veya yoksul köylüler, önemli değil, gündelik iş arayan yarı işsiz,
yarı tok ve kuşkusuz toplumun en yoksul kesimi olan piqueterosları kazanmak stratejik bir hedeftir. İşsizlik
sorununun çözümü için geniş bir devletçilik ve kamu işlerinin yaratılması
doğrultusunda somut talepler için en başta proletarya ve emekçi kitleler
içinde ajitasyon ve bu tip somut talepler için kitleleri harekete geçirme
çalışmaları doğru devrimci siyaset olması gerekirken, Dördüncü
Enternasyonal’i yeniden örgütleme savında olan, ancak Arjantin dışında diğer
ülkelerde “küçük arkadaş çevrelerinden” oluşan CRFI, aslında Arjantin
proletaryası ve emekçi kitleleri kendi kaderlerine terk etmektedir. Stalinizm, silahlı mücadele ve Guevera Stalinizm, Ekim Devrimi’nin
yalıtılmışlık koşullarında –Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da proletarya
devrimlerinin başarıya ulaşmadığı, Rusya’nın kendi başına geri kalmış bir
ülke olduğu- Sovyetler Birliği’ndeki işçi hareketi içinde ortaya çıkmış bir
bürokrasinin, kendini işçi ve ezilen kitlelerin üzerine çıkaran sosyal ve
siyasi imtiyazlarını koruyan Bonapartist bürokratik diktatörlük rejimidir.
Stalinizmin sosyal anatomisi budur. Kendi sosyal kastının imtiyazlarını
kaybetmemek için her ne pahasını olursa olsun Ekim Devrimi’nin yayılmasını
engellemesi, uluslararası işçi hareketinin amaç ve görevlerini kendi
bürokratik kastının sosyal çıkarlarının korunması amacına indirgemesidir.
Stalinizm kendi bürokratik çıkarlarını korumak için proletarya enternasyonalizminden
ve dolayısıyla dünya devriminden vazgeçerek “Tek Ülkede Sosyalizm” teorisini
icat etmiş, emperyalizm ve burjuvaziyle sınıf işbirlikleri yapmak için
Menşevik kökenli “Aşamalı Devrim” teorisi ve “Halk Cepheleri” politikalarını
geliştirmiştir. Bu bağlamda Marksizm’den ve Bolşevik-Leninizm’den tam bir
kopuştur. Sonuç olarak Stalinizm kendi sosyal ve siyasi çıkarları uğruna
Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde kapitalizmin
restorasyonunu gerçekleştirmiş, halkın malını mülkünü kendi arasında
paylaşmış ve yozlaşmış işçi devletlerini yıkmıştır. Stalinizm’in işçi sınıfı
karşıtı karşı-devrimci karakteri böylece tüm gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Guevera’ya ilişkin
eleştirimiz Stalinizm’e yönelik eleştiriler değildir. Guevera’nın 1960
sonrası yazı ve konuşmalarına baktığımız zaman Guevera ve Stalinizm arasında
önemli karşıtlıklar görmekteyiz. Bu karşıtlıkları şöyle özetleyebiliriz.
Devrimin karakteri üzerine Guevera şöyle der: “Ya sosyalist devrim, ya da bir devrim karikatürü: Bundan daha başka
yapılacak bir değişiklik yoktur.” Sosyalist devrim konusunda Guevera çok
nettir. “Bu stratejik amacın ana
unsuru o zaman halkların gerçek kurtuluşu olacaktır; Çoğu durumda silahlı mücadele
vasıtasıyla gerçekleşecek bir kurtuluş, ve bu kurtuluş Amerika’da kaçınılmaz
bir şekilde sosyalist bir devrim karakteri alacaktır.” Enternasyonalizm üzerine ise
Guevera söyle konuşur: “Altında mücadele edilen bayrağın insanlığın
kurtuluşunun kutsal davası olduğu uluslararası proleter ordularıyla gerçek
bir proleter enternasyonalizmi geliştirmek gerekir.” ( Che Guevera; Üç-Kıta
Konferansı. 1967) Che Guevera’nın ölmeden önce
en son yazısına baktığımız zaman onun Stalinist olmadığını görmekteyiz. Ancak
Guevera’nın, bir bütün olarak tüm bir sınıf mücadelesi anlayışına baktığımız
zaman amaca ulaşmak için seçtiği yöntem, küçük silahlı birimlerden oluşan
Fokoların vereceği gerilla savaşıdır. Bu savaşın dağlarda ve kırlarda
verilmek zorunda olduğu, silahlı mücadelenin kendine toplumsal temel olarak
köylü kitleleri alması gerektiği ve ‘siyasi çalışma’ olarak “silahlı
propaganda”nın kullanılmasının önemi vurgulanır. Che Guevera’nın devrim
perspektifinde hiç bir zaman gerçek Marksist bir devrim anlayışı yer
almamıştır, ne bir Bolşevik-Leninist parti kavramı, ne de uluslararası sınıf
mücadelesini örgütleyip yönetecek bir Enternasyonal düşüncesi vardır.
Proletarya ve ezilen kitlelerin tüm bir mücadele biçimlerini güncel koşulları
içinde geliştirip, sınıf bilinçli kitle hareketini tek bir hedefe; yani
iktidarın zaptına götürecek hareket yerine Guevera tüm bir mücadeleyi her
durumda ve her koşulda “Foko”ya indirgemekte, silaha koşulsuz bir tapınç
yaratmaktadır. Marksizm’de araçlar amacı
değil, amaçlar aracı belirler. Gueverist devrim anlayışı sübjektivist, volontarist
bir kavramdır. İşçilerin kurtuluşu işçilerin kendi eseri olacaktır. Ancak
bunun için proletaryanın ve yoksul köylülerin Bolşevik-Leninist bir devrimci
parti ve Sosyalist devriminin dünya partisi olacak bir Enternasyonal’e kesin
gereksinimleri vardır. Guevera’nın devrim ve sınıf mücadelesi kavramlarına
baktığımız zaman gördüğümüz şudur ki savunduğu siyasi çizgi proleter devrimci
sosyalist bir çizgi değil, sosyalist mücadeleler tarihinde ortaya çıkmış
“merkezci”, sol radikal, sınıf karakteri olarak “küçük burjuva devrimcisi”
sosyalist bir harekettir. Küba gibi küçük bir adada
“yeni insan yaratacak”, bir tür ‘komünizm’ kurmayı başaramayınca Guevera bir
tür siyasi “maceraya” atılmıştır. Önce Kongo’ya gitmiş, başarısız kalınca bu
sefer Bolivya’ya gitmiştir. Bolivya girişimi ise bir felaketle bitmiştir.
Kuşkusuz sosyal davanın çözümü yolunda şehit düşmüştür. Ancak bu gerçek
Gueveracı devrim strateji ve taktiklerinin doğruluğunu kanıtlamaz. En başında
Latin Amerika olmak üzere tüm dünyadaki Gueveracı hareketler büyük facialarla
tarih sahnesinden silinmiştir, Kolombiya’daki FARC ise artık Gueveracı bir
hareket değildir. Afrika’da sömürgecilere karşı başarıya ulaşmış gerilla
hareketleri ise burjuva devletler olarak varlıklarını sürdürmektedirler. THKO, THKP-C ve Stalinizm Türkiye özgülüğünde 1971–72
yıllarındaki THKO’ya ve THKP-C’ye ve silahlı hareketlere baktığımız zaman
seçilen araçlar bakımından bu örgütlerin Guevera-Castro veya Mao anlayışına
benzer “silahlı mücadele” kavramlarını savunmaları bu hareketlerin
Stalinizm’den koptukları anlamına gelmez. THKO tek mücadele biçimi
olarak küçük bir silahlı birimin; Foko’nun dağa çıkarak vereceği gerilla
savaşını savunurken, siyasi görüşleri şöyle özetlenebilinir: Türkiye
yarı-sömürge, yarı-feodal bir toplum, bundan dolayı kendine hedef olarak
aşamalı devrim teorisi temelinde Milli Demokratik Devrim kavramını almıştı.
“Tam Bağımsız ve Demokratik bir Türkiye” ilk hedefti. Devrimin temel gücü ise
köylüler olacaktı. İşçi sınıfı devrimde belirleyici bir güç değil –ki
neredeyse fiziksel sınıf varlığı bile kabul edilmiyordu-, ancak işçi
sınıfının “ideolojik önderi” olabilirdi. Verilmesi düşünülen “halk savaşında”
işçi sınıfına ve kentli emekçi kitlelere fazla yer yoktu. Çünkü Türkiye’deki
“hâkim üretim tarzı” kapitalizm değildi. Şehirlerde devrimci mücadele vermek
olanaksız, kırlar ise devrimci mücadele için en elverişli alanlardı. Uzun
dönemli bir halk savaşı sonunda şehirler kırlardan “kuşatılacak”, köylülerden
oluşacak halk kurtuluş ordusu iktidarı ele alacaktı. SSCB sosyalist bir ülke
olarak kabul ediliyor; ancak SSCB yönetimi 1956’dan beri revizyonist olarak
görülüyordu. Buna karşın, Stalin büyük bir devrimciydi. Büyük bir Che Guevera
hayranlığına rağmen, THKO’nun devrim anlayışı Gueverist değil, Stalinist devrim
anlayışı idi. Kuşkusuz Mahir Çayan teorik
planda 68 kuşağının en ileri temsilcilerindi. “Milli Demokratik Devrim”
anlayışı yerine “Demokratik Halk Devrimi”ni getirdi. Ancak demokratik halk
devrimi tezini Çayan’dan önce Kıvılcımlı, Ant
dergisi, Doğu Devrimci Kültür Ocakları gibi bazı çevreler de savunuyorlardı.
Ayrıca demokratik halk devrimi anlayışı aşamalı devrim anlayışının “Milli”si
kaldırılmış değişik bir versiyonudur. Mahir Çayan için Marksizm’in ustaları
bellidir: Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao. Burada 25 yaşında Marksizm’i
ciddi bir şekilde inceleyememiş, inceleme fırsatı bulamamış, sosyal davada
hayatını kaybetmiş bir genç üzerinden uzun bir polemiğe girecek değilim.
Ancak sosyal dava yolunda ölmüş bir insandan da bir efsane yaratılmasına karşıyım.
THKP-C ve Mahir Çayan’ın mücadele kavram ve yöntemleri başlı başına yanlış,
Leninizm’den anladığı Stalin’in resmî tarih anlayışıdır, Stalin’in “resmî
Marksizm”idir. “Kesintisiz Devrim” isimli en son yazısında bazen “sürekli
devrim”, bazen “kesintisiz devrim” diye adlandırdığı süreç, aşamalı iki
devrim sürecidir. Çayan’a göre “her
ülkenin proletaryası kendi sınırları içinde aşamalı bir mücadele vermelidir.
Çünkü her ülkenin proletaryasının kurtuluşu, ülke proletaryasının eseri
olacaktır.” Kendi görüşlerini haklı
göstermek ve meşrulaştırmak için neredeyse her seferinde J. Stalin’e
başvurur, Stalin’den hareket eder. Örneğin “Tek Ülkede Sosyalizm” anlayışını
doğrulamak için Stalin’e başvurur ve aynen onun gibi konuşur. Çayan şöyle
der: “Ve Lenin tekelci dönemde iyice
belirginleşen kapitalizmin dengesiz ve kesikli gelişimini doğru gözleyerek,
bundan tek ülkede sosyalizmin zaferinin mümkün olduğu sonucunu çıkardı.” Lenin’in 1915’te “Avrupa
Birleşik Devletleri” konusu üzerine yazdığı bir yazıda bir kez bahsettiği,
daha sonra ne kendisi, ne de 3. Enternasyonal’in ilk 5 yılında hiç bir zaman
gündeme gelmemiş “Tek Ülkede Sosyalizmin Zaferi” teorisinin günümüzde vardığı
nokta bellidir. Troçki’nin “Sürekli Devrim
Teorisi” üzerine Mahir Çayan şöyle der: “Troçki'nin
Marx'a dayandırmaya çalıştığı sürekli devrim teorisinin özü, Kaba
Komünistlerden Gottschalk ve Weitling'lere aittir. Yani Troçkist sürekli
devrim teorisi, ist bir teori değildir” Çayan ne Marksizm’in esaslarını,
ne Lenin’i, ne Troçki’yi, ne de 3. Enternasyonal’in kararlar, tezler ve
ilkelerini biliyordu. Örneğin, Geçiş talepleri mücadelesinden, birleşik cephe
kavramından, işçi-köylü hükümetlerinden, iktidar mücadelesinin proletarya
iktidarı için verilen bir mücadele olduğundan, asgari program-azami program
anlayışlarının gündemden kalktığından, devrimin burjuva veya ulusal
görevlerinin yalnızca proletarya diktatörlüğü aracılığıyla
gerçekleşebileceğinden haberdar değildi. Örneğin, Rusya’da devrimin burjuva
görevlerinin 1917 Ekim Devrimi’nden sonra proletarya diktatörlüğü tarafından
gerçekleştiğini bilmiyordu dolayısıyla Lenin’in “Bütün İktidar Sovyetlere”
sloganını niçin ortaya attığını görmezlikten gelerek devrim ve sosyalizm
sorunlarını her seferinde Stalin’in resmî “tarihi” ile açıklamaya
çalışıyordu. THKP-C ve Mahir Çayan’a göre
“devrimin nesnel koşulları olgunlaşmıştır”. Bu açık bir gerçektir. Ancak
Çayan için emperyalizm koşullarında, emperyalizmin üçüncü bunalım döneminde
belirleyici olan artık iradeci-volontarist
girişimlerdir. Örnek eylemlerle kitlelere “suni dengenin” nasıl
kırılacağını göstermek gerekir. Bu örnek eylemler ise, devrimci öncünün vereceği
bir “öncü savaş”tan ibaret olan gerilla savaşıdır. Başlangıçta şehirlerde
verilecek bu öncü savaş daha sonra kırsal alanlarda verilecek, üçüncü etapta
ise şehirlerin fethiyle zafere ulaşacaktır. Mahir Çayan böylece proletaryanın
“ideolojik önderliği” altında “uzun dönemli bir halk savaşı” stratejisi ve
taktikleri geliştirmektedir. Türkiye, emperyalizmin “açık veya kapalı işgali
altında”; siyasi rejim, “Filipin” veya “cici” demokrasisi ve kitleler
zincirlerini kırmak ve devrimci harekete katılmak için “profesyonel devrimcilerin” volontarist “inisiyatiflerini”
bekliyorlar. Devrimin sübjektif (öznel) koşullarını oluşturacak olan ve “suni
dengeyi” kıracak olan öncü gerilla savaşı hiç kuşkusuz bir yandan proletarya
ve geniş emekçi kitlelerin devrimci eylemi yerine bireysel ‘kahramanlığı’
yerleştirirken, diğer yandan proletarya ve geniş kitlelerin devrimdeki siyasi
hedeflerini şaşırtmaktadır. Kitlelerin önüne kendi iktidarları için
mücadele, bir işçi köylü hükümeti için mücadele, proletarya iktidarı yani
sosyalist bir devrim ve proletarya diktatörlüğü için mücadele değil,
“demokratik halk devrimi”, demokratik halk iktidarı hedefini koymaktadır. Bu
bağlamda, aşamalı devrim anlayışından kurtulunamadığı için kitlelere
“reformist” hedefler gösterilmektedir. Buna karşılık, Che Guevera ise, Çayan’ın ve Deniz’in tam
tersine “gerilla savaşı” çağrısı yaparken kitlelere gerçek kurtuluşun
“sosyalist devrim”de olduğunu söylemektedir. Sosyalist devrim
içeriğinden kopuk “tam bağımsız Türkiye” hedefi geniş emekçi ve yoksul
köylülere ancak içi boş yanılsamalar (illüzyonlar) verecektir. Önce
Demokratik Halk İktidarı, daha sonra Proletarya İktidarı anlayışları aslında
klasik reformizmin asgari program ve azami program anlayışlarının günümüzde
ortaya çıkan biçim veya türleridir. Guevera, sosyal-demokrasiden
ve Stalinizm’den koparken, aynı olayı THKO ve THKP-C veya TKP-ML, TİKKO için
söyleyemeyiz. O dönemde bu hareketler için “Sosyalist Devrim” bir tabu olarak
görülüyordu. Devrimci Marksizm, sosyal-demokrasiden ve Stalinizm’den kopan
sol hareketler için “merkezci” veya “aşırı sol” hareketler terimini kullanır.
Pasifist- barışçıl- mücadeleleri reddetmiş olmaları bu hareketlerin “sosyal
davanın” çözümüne devrimci programlar sunduğu anlamına gelmez, olsa olsa bazı
yanılsamalar -illüzyonlar- yaratmışlardır. Bu yanılsamaların bedeli ise çok
pahalıya ödenmiştir. Gerek Nurhak’a çıkanlar, gerek
Kızıldere’ye gidenler dürüst militanlardı. Ancak bu militanlar Marksizm’i
bilmiyorlardı. Bilmemek bir suç değil, bir hatadır. Önemli olan “hata”
yapıldığını “bilmek” ve “gerekli dersleri” çıkartabilmektir. Ve hiç kuşkusuz son sözü tarih
söyleyecektir. 10.06.2008 |
|
|
|
||