Yıl: 16

Haziran 1995

 

ENTERNASYONAL YÖNELİŞİMİZ

Dünya işçi ve emekçi yığınları, son altmış yıldan çok daha değişik koşullarda örülmüş yepyeni bir evreye girmiş bulunuyor. Bu yeni evrenin açılmasının altında yatan temel etken, Stalinist imparatorluğun dağılması ve kapitalist dünyadaki ona bağlı sözde komünist partilerin pratikte tasfiye olmalarıdır. Eski SSCB’deki bürokratik diktatörlüğün yıkılması ve bu ülkeler topluluğunun bürokrasi ile emperyalizm tarafından kapitalist restorasyon sürecine sokulmaları, dünyadaki güçler dengesinde de önemli değişikliklere yol açmıştır. Dünya bugün, Yalta-Potsdam’da kurulan dehşet dengesini yaşamamakta, çok merkezli emperyalist bir egemenliğin içine sürüklenmektedir. Vietnam yenilgisiyle birlikte kısmen geriletilmiş olan çıplak askeri müdahaleler, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerce önümüzdeki yıllarda tekrar yaygınlaştırılmaya çalışılacaktır. Panama’nın işgali, Irak'ın bombalanması ve Somali'nin Birleşmiş Milletler örtüsü altında işgal edilmesi bu gelişmenin işaretleridir. Emperyalizmin bu saldırganlığı, “emperyalist demokrasi” taktiğinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu iki emperyalist politika iç içe geçmiş durumdadır ve birlikte uygulanmaktadır. Yukarda sözü edilen üç saldırının da “demokrasi, dünya barışı ve insanlık” adına gerçekleştirilmesi bunun kanıtıdır.

 

Öte yandan işçi ve emekçi yığınlar ciddi bir bilinç karmaşası yaşamaktadır. Doğu Avrupa ülkelerindeki bürokratik diktatörlük rejimleri, emekçi yığınların atılımı ve demokratik politik devrimler sonucunda yıkılmıştır. Bu, yalnızca bu ülkelerin değil, tüm dünya proletaryası adına dev bir devrimci adımdır. Bu devrimci atılımla birlikte, dünya devriminin önündeki en büyük engeller olan diktatörlük rejimleri yıkılmış, halklar hapishaneleri dağıtılmıştır. Bununla birlikte Stalinist bürokrasinin tümüyle dağıtılmış, yok edilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Vte yandan emperyalizm, dünyadaki politik gelişmeler karşısında çok esnek olabileceğini, kendini yeni gelişmelere uyarlayabileceğini ve devrimci gelişmeleri kendi içine çekerek karşı devrimci bir rotaya sokma kapasitesinde olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Nitekim bürokrasi ve emperyalizm, Doğu Avrupa emekçi yığınlarının atılımını sosyal karşı devrim yoluna, kapitalist restorasyon sürecine akıtmaya çalışmaktadır. Ancak, bürokrasi ve emperyalizmin esnekliğinin ve uyarlanma kapasitesinin de bir sınırı vardır ve bu sınır maddi, ekonomik yaşamın zorunluluklarınca belirlenmektedir. Doğu Avrupa emekçilerinin antibürokratik devrimlerini, sürekli devrim perspektifiyle ve sosyalist devrim programıyla gerçekleştirmiş olduklarını söylemek ne denli yanlışsa, onların emperyalist ideolojiye tümüyle uyarlanmış olduklarını, politik devrimlerini sosyal karşı devrim programıyla gerçekleştirdiklerini ve bugün kapitalist restorasyonu tümüyle destekliyor olduklarını söylemek de o denli yanlıştır. Gerçek olan şudur: Stalinist bürokrasiden nefret eden yığınlar diktatörlük rejimlerini yıkmışlar, sosyalist önderlik alternatifinin bulunmaması nedeniyle bürokrasinin çeşitli restorasyoncu kesimlerinin ve küçük burjuva milliyetçi önderliklerin etkisi ve denetimi altında kalmışlar ve şimdi de restorasyonun getirdiği maddi yıkıma karşı direnme hattına doğru kaymaya başlamışlardır.

 

Bilinç karmaşası kapitalist dünya proletaryası ve emekçi yığınları için de geçerlidir. Sosyal demokrat partilerin yanı sıra Stalinist “komünist” partilerin çözülmesi, bu ülkelerdeki işçi sınıfının önderlik bunalımının daha da şiddetlenmesine yol açmıştır. İşçi sınıfı hareketi üzerinde 60 yılı aşkın bir egemenlik ve denetim kurmuş olan bu “tarihsel”, geleneksel partilerin çözülüşünün, işçi-emekçi yığınların bir devrimci atılımının ürünü olduğunu söyleyemeyiz. Sosyal demokrat partiler, burjuvazinin ekonomik saldırı politikalarını üstlenerek tarihsel söylemleri ve programlarıyla politik bağlarını kopartmakla kalmamışlar, sınıfsal yapılarını da değiştirerek birer işçi kitle partisi olmaktan uzaklaşmışlardır. Stalinist partiler ise, özellikle Doğu Avrupa devrimlerinin etkisiyle çözülmüşler, arta kalan döküntüler kılık değiştirerek sosyal demokrat partilerden boşalan politik boşluğa adaylıklarını koymuşlardır. Böylece, işçi ve emekçi yığınlar, kendilerini burjuva devlete bağlayan karşı devrimci aygıtlardan kurtulmuşlar, ama bir yandan da bu partilerin kimliğinde temsil edilen “sosyalizme” ve “komünizme” kuşkuyla bakar olmuşlardır. Oysa maddi yaşam bu ülkelerde de kendini dayatmaktadır. İşçi ve emekçi yığınlar, en “gelişmiş”inden en “geri”sine kadar tüm kapitalist ülkelerde açlığın, işsizliğin, barınaksızlığın pençesi altındadır. Burjuvazinin ekonomik saldırıları, enflasyon, dış borçlar, özelliştirme, istihdamı daraltma, vb biçimlerde dalga dalga gelmektedir. Yığınlar pek çok yerde bu saldırılara karşı kendiliğinden biçimde direnmeye çalışmaktadır. Bu da, bu ülkelerde, bu arada sınıfın bilincinde de patlamalı gelişmelere zemin hazırlamaktadır.

 

Emperyalist burjuvazi ile karşı devrimci Stalinist bürokrasinin kurduğu dehşet dengesinin dağılıp, çok merkezli bir emperyalist “Yeni Dünya Düzeni”ne geçilmesiyle birlikte, sömürge halklar ve ezilen uluslar da yepyeni bir dünya içine sürüklenmişlerdir. Bu, emperyalist egemenliğin perçinlenmeye çalışıldığı bir dünyadır. Eskiden emperyalizm ile bürokrasi arasındaki dengelerden yararlanan küçük burjuva milliyetçi önderlikler, bugün çıkarlarını emperyalizmle bütünleşmekte aramaya başlamışlardır. Ortadoğu devriminin temel dinamiklerinden biri olan Filistin halkının mücadelesinin, FKÖ önderliğince emperyalizme satılması, Güney Afrika’da Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) ırkçı beyaz rejimiyle ve emperyalizmle “barış ve işbirliği” temeli üzerinde uzlaşması bunun en çıplak örnekleridir.

 

Özetle,tüm dünyada önderlik boşluğu genişlemekte, önderlik bunalımı şiddetlenmektedir. Geleneksel sosyal demokrat, Stalinist ve küçük burjuva milliyetçi önderliklerin çözülmesi ve emperyalizmle bütünleşmeleri, kitleler üzerinde egemen olan reformist ve popülist ideolojilerin gücünü yitirmiş olduğu anlamına gelmediği gibi (çözülen şimdilik bu ideolojilerin geleneksel aygıtlarıdır), bu önderliklerden boşalan yeri devrimci Marksizmin, Troçkizmin doldurmuş olduğunu söylemek de mümkün değildir. Özellikle 1989 devrimleriyle birlikte “Troçkizmin saatinin çalmaya başladığı” doğrudur; ama bunu mekanik olarak değil, tarihsel bir içerikle kabul edebiliriz. Çünkü Troçkizm dünya proletaryasına ve emekçi kitlelerine henüz yeterince güçlü, kabul edilebilir bir önderlik alternatifi sunabilmiş değildir. Tam da bu nedenledir ki, Doğu Avrupa ülkelerinde bürokrasinin çeşitli kesimlerini temsil eden politik mafyalar, yeni burjuvaziyi yaratma aday restorasyoncu sektörler, emperyalizmin doğrudan ajanları, küçük burjuva milliyetçi gruplar, bilinç karmaşası içindeki kitleleri kısmen ve geçici olarak da olsa peşlerine takabilmektedir. Tam da bu nedenledir ki, kapitalist ülkelerde burjuvazi partiler yeni bir demokratik, reformist ve popülist bir söylemle emekçi yığınlardaki ideolojik karmaşadan yararlanabilmektedir. Üstelik her iki ülkeler grubunda da politik boşluğu doldurmaya, yeni sağ ve faşist partiler adaylıklarını koyabilmektedirler. Ezilen uluslar ve ezilen halkların içinde de, geleneksel milliyetçi önderliklerin emperyalizmle uzlaşmasından yararlanan İslami gericilik, popülizm boyası sıvanmış faşist çeteler gelişebilmektedir.

 

Devrimci Marksizm dünya proletaryasına ve emekçi yığınlarına henüz devrimci sosyalist bir alternatif sunamıyor olmakla birlikte, onları ve tüm insanlığı emperyalizmin sürüklediği barbarlık tehlikesinden uzaklaştırıp, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı yaratabilecek yegane politik güç de devrimci Marksizmdir. Dolayısıyla, devrimci Marksizmin önündeki en acil sorun, kitleleri emperyalizme ve kapitalist sömürüye karşı seferber edebilecek, onların bu seferberliğini sürekli devrim perspektifiyle dünya sosyalist devrimi doğrultusunda yönlendirebilecek ve özgür üreticilerin dünya sosyalisti federasyonunun kurulmasına öncülük edebilecek dünya partisini, yani Enternasyonal’i inşa etmektir.

 

Enternasyonal’in Gerekirliği

 

Enternasyonalizm, daha ilk ortaya çıkışından itibaren Marksizmin temel ilkelerinden biri, hatta en önemlisi olagelmiştir. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da bütün ülkelerin işçilerini birleşmeye çağırırken bunu yazınsal ya da sembolik anlamda yapmamışlar, tam tersine devrimci proletaryaya ulusal partilerin yanı sıra uluslararası bir parti kurmanın zorunluluğunu anlatmışlardır. Çünkü:

 

1. “Bir dünya pazarı yaratma eğilimi sermaye kavramının kendisinde doğrudan bir veri olarak vardır” (Marx). Sermaye uluslararası niteliktedir ve kapitalizm ilk ortaya çıktığı andan itibaren hızla ulusal sınırları aşarak dünya ölçeğinde bir ekonomik sistem haline gelmiştir. “Kapitalizmin evrensel tarihsel eğilimi, ulusal sınırları yıkması, ulusal özellikleri yok etmesi ve ülkeleri asimile etmesinde yatar. Her geçen on yılla giderek daha güçlü olarak kendini hisetiren bu eğilim, kapitalizmin sosyalizme dönüştürülmesinin de en büyük itici güçlerinden biridir” (Lenin).

 

2. Sermayede içkin olan bu özellik, onun antitezi olan proletarya için de geçerlidir. Modern proletarya, yerel ya da ulusal bir sınıf değil, uluslararası bir sınıftır. Dolayısıyla, “Emeğin kurtuluşu ne yerel, ne de ulusal bir sorundur; modern toplumun varolduğu bütün ülkeleri kapsayan ve çözümü için en ileri ülkelerin teorik ve pratik birlikteliğine bağlı olan bir toplumsal sorundur” (Marx). Bu nedenle, “Farklı ülkelerin proleterlerin ulusal mücadelelerinde her türlü milliyetten bağımsız olarak tüm proletaryanın ortak çıkarlarına işaret edip bunları öne sürmeleri” (Marx) gerekmektedir. “Proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biri, en azından önde gelen uygar ülkelerin birleşik eylemidir” (Marx).

 

3. Bu demektir ki, sosyalizmin nihai zaferini, yani sınıfsız ve devletsiz bir toplumu gerçekleştirecek olan sosyalist devrim, ulusal değil, uluslararası bir devrim olarak algılanmalıdır. “Dünya pazarını yaratmış olan büyük sanayi, yeryüzündeki bütün halkları ve özellikle de uygar halkları öylesine birbirine bağlamıştır ki, her halkın başına gelecekler, bir ötekine bağlıdır... Komünist devrim, bu yüzden, hiç de salt ulusal bir devrim olmayacaktır; bu, bütün uygar ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya’da aynı zamanda yer alan bir devrim olacaktır” (Engels). “Sosyalizm... ileri kapitalist gelişme aşamasına ulaşmış ülkelerin proleterlerinin birleşik eylemine bağlıdır”; “Kapitalizm uluslararası bir güçtür ve dolayısıyla tek bir ülkede değil, ancak bütün ülkelerde kazanılacak bir zafer aracılığıyla bütünüyle imha edilebilir” (Lenin). “4. Dünya Kongresi, proleter devrimin hiçbir zaman tek ülke sınırları içinde muzaffer olamayacağını, ancak uluslararası ölçekte ve dünya devrimine ulaşarak zafer kazanabileceğini bütün ülkelerin proleterlerine hatırlatır” (Lenin, III. Enternasyonal 4. Kongresi). “Sosyalist devrim, ulusal sınırlar içinde başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya ölçeğinde tamamlanır” (Troçki).

 

Enternasyonalizmin temelinde işte bu ilkeler yatar. Kapitalizmin bir dünya ekonomik sistemi olduğu, proletaryanın ulusal değil uluslararası bir sınıf olduğu, kapitalizmin barbarlığa sürüklediği insanlığın kurtuluşunun ancak proletaryanın başını çekeceği sosyalist devrimle mümkün olduğu ve bu devrimin ancak dünya ölçeğinde nihai zafere ulaşabileceği, içinde bulunduğumuz emperyalist çağda hala tüm geçerliliğini korumaktadır. 19. yüzyılda İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika gibi ülkelere yaygınlaşan kapitalizm, günümüzde tüm dünyayı tek bir pazar içinde bütünleştirmiştir. Ve Marx ve Engels zamanında en azından bu ülkeleri kapsaması gereken sosyalist devrim, Lenin ve Troçki’nin tanık olduğu emperyalist çağda, uluslararası olma özelliğini de aşarak bir “dünya devrimi” karakteri kazanmıştır.

 

Bu ilkelerden hareket eden devrimci Marksistler, ulusal devrimciler olarak değil, her zaman dünya devrimcileri olarak faaliyet göstermişler ve işçi sınıfının uluslararası önderliği olan Enternasyonal’in inşasını önlerindeki temel görevlerden biri olarak algılamışlardır. “Eğer Komünist Sol, tüm dünyada yalnızca beş kişiden oluşuyor olsaydı bile, bir ya da birkaç ulusal örgütün yanı sıra mutlaka bir enternasyonal örgüt kurmak zorunda kalırdı. Temeli ulusal örgütlerin oluşturduğunu ve Enternasyonalin de bunlara bir çatı işlevi gördüğünü düşünmek yanlıştır. Bunlar arasındaki ilişki tümüyle değişiktir. Marx ve Engels komünist hareketi 1847’de bir uluslararası dökümanla ve uluslararası bir hareket inşa ederek başlatmışlardır. Aynı şey Birinci Enternasyonal’in kuruluşunda tekrarlanmıştır. Aynı yol, Üçüncü Enternasyonal’in hazırlanmasında Zimmerwald Solu tarafından izlenmiştir. Bugün bu yolun izlenmesi, Marx’ın zamanındakinden çok daha zorunlu hale gelmiştir. Elbette bugün emperyalizm çağında bir devrimci proleter eğilimin şu ya da bu ülkede gelişmesi mümkündür, ama yalıtılmış tek bir ülkede ayakta kalması ve gelişmesi olanaklı değildir; böyle bir eğilim, oluşumunun daha ikinci gününde uluslararası ilişkiler, bir uluslararası platform aramaya başlar, çünkü ulusal politikanın bir garantisi de ancak bu yol üzerinde bulunabilir. Uzun yıllar kendini ulusal sınırlar içinde hapseden bir eğilim, kendisini kaçınılmaz olarak çürümeye mahkum eder” (Troçki).

 

Stalinist “tek ülkede sosyalizm” anlayışının Ücüncü Enternasyonal’de yol açtığı tahribata ve çürümeye karşı uzun süre mücadele eden Troçki önderliğindeki Leninist-Bolşeviklerin başını çektiği Uluslararası Sol Muhalefet, giderek bürokratikleşen ve karşıdevrimcileşen Komintern’in ve ulusal Stalinist partilerin artık geri dönülmez biçimde yozlaştığını tespit ederek IV. Enternasyonal’in ve yeni devrimci Marksist partilerin kurulması gerektiği kararına vardığında da bu ilkelerden hareket etmişti.

 

Buna karşılık Stalinist Komintern 1943’te kendini emperyalist müttefiklerine kurban ederek fesih kararı alırken şu gerekçelerden hareket etmişti: “Dünyadaki ayrı ayrı ülkelerin tarihi gelişim yollarının farklılığı, toplumsal yapılarının farklı, evet hatta karşıt nitelikte olması, toplumsal ve siyasal gelişimlerinin düzey temposundaki farklılık, nihayet işçilerin bilinçlilik ve örgütlülük derecesindeki farklılık, aynı zamanda, her ülkenin işçi sınıfının önünde değişik görevlerin bulunmasına yol acıyor... Komünist Enternasyonal’in Birinci Kongresince işçileri biraraya getirmek için seçilen ve işçi hareketinin yeniden doğuşunun başlangıç döneminin gereklerine uygun düşen örgütlenme biçimi, işçi hareketinin tek tek ülkelerdeki büyümesi ve onların görevlerinin karmaşıklaşması ile birlikte git gide eskidi, evet hatta ulusal işçi partilerinin daha fazla güçlenmesinin önünde bir engel haline geldi.” Görüldüğü gibi Stalinizmin “ulusal sosyalizm” kavrayışı, eşitsiz gelişim anlayışına dayandırılmıştır. Oysa eşitsizlik ancak bileşik bir gelişme dinamiğinin bir ögesidir ve eşitsiz ve bileşik gelişme yasası dünya devrimi ve Enternasyonal önderlik ilkelerinin temelinde yatar.

 

Leninist parti kuramı bize, bir dizi eşitsizlik içinde süregiden sınıf mücadelelerinin tek bir merkezi iktidar programı çerçevesinde toplanmasının zorunluluğunu gösterir. Ulusal parti bunu kendi etkinlik alanını oluşturan ülke sınırları içinde yaparken, Enternasyonal de dünya devrimci sürecini evrensel ölçekte birleştirmeye çalışır. Ve her ulusal devrim dünya devriminin bileşik bir ögesi olduğu sürece (ki bu emperyalist çağın çıplak bir gerçeğidir), ulusal partiler de Enternasyonal’in birer seksiyonu olmak durumundadır. O halde, Leninist parti kuramında örgütsel bir norm olan demokratik merkeziyetçilik nasıl farklı düzeylerdeki sınıf mücadelelerinin bir politik program çerçevesinde birleştirilmesinin bir aracı ise, uluslararası ölçekte de mücadeleler Enternasyonal’in demokratik merkeziyetçi çerçevesinde bütünleştirilmelidir.

 

Bu anlamda Enternasyonal, bizim, yani ulusal bir örgüt için bir “çatı” değil, ulusal devrimimizin bir parçası olduğu uluslararası devrimin dünya partisidir. Bu açıdan, “işe ulusal partilerden başlamak gerekir” diyen her ulusalcı anlayış, kaçınılmaz olarak Stalinist tek ülkede sosyalizm anlayışına vararak çürümeye mahkumdur. Günümüzde devrimci Marksizmin safları arasına kadar sızabilen bu anlayışa karşı mücadele etmeden sağlam bir Enternasyonal ve ulusal seksiyon inşa etmek mümkün değildir.

 

Enternasyonal’in Tarihselliği

 

Devrimci Marksizmin bugün sahip olduğu yegane dünya örgütü olan IV. Enternasyonal 1938’de Troçki önderliğindeki Leninist-Bolşevikler tarafından bir dizi çözümlemeye ve temel ilkeye dayalı olarak kurulmuştur. Günümüze değin defalarca doğrulanmış olan bu ilkeler şunlardır:

 

1. Emperyalizm çağında insanlığın üretici güçlerinin gelişimi durmuştur ve bunun sonucu olarak, gerçekleşen herhangi bir teknolojik yenilik kitlelerin yaşam standartlarını geliştirmek bir yana, tam tersine daha çok yoksulluğa ve yeni savaşlara yol açmaktadır.

 

2. Bu çelişkiler, 1914’ten başlayarak savaşlar, krizler ve devrimler çağını başlatmıştır.

 

3. Sınıf mücadelesi ve devrim bu çağda dünya ölçeğinde bir boyut kazanmıştır. Bu anlamda insanlık en devrimci çağını yaşamaktadır. Bu çağda tüm olaylar, ulusal değil uluslararası ölçekte ve dünya devrimi ya da karşıdevrimi diyalektiği içinde kavranmalıdır.

4. İnsanlığın krizi, proletaryanın önderlik krizine indirgenmiş durumdadır. Proletarya bu önderlik krizini çözümleyene kadar insanlık, insanlık giderek ağırlaşan bunalımlara sürüklenmekten kurtulamayacaktır. Bu elbette ezilen ve sömürülen kitlelerin kısmi başarılar elde edemeyeceği, dünya devrimi sürecinde yeni mevziler kazanamayacağı anlamına gelmez. Ancak bu kazanımlar emperyalizmin derinleşen bunalımıyla birlikte giderek daha kaygan hale gelir ve bir yandan da çıkmaza sürüklenen dünya burjuvazisinin karşıdevrimci iştahını kabartır.

 

5. Dünya proletaryasının önderlik krizi, sınıf bilincinin düzey düşüklüğüyle açıklanabilecek soyut, öznel bir olgu değil, proletaryayı burjuvaziye ve emperyalizme bağlayan reformist ve bürokratik önderliklerin varlığından kaynaklanan somut, nesnel bir durumdur. Bütün bürokratik ve küçük burjuva milliyetçi (ulusalcılardan aşırı solculara, sosyal demokratlara ve Stalinistlere kadar hepsi) doğrudan ya da dolaylı olarak emperyalist karşı devrimin maşalarıdır.

 

6. Bu tip önderliklerin ihanetinin temelinde iki toplumsal neden yatmaktadır: Birincisi, işçi sınıfının içinde aristokrat bir katmanın oluşması, ki işçi örgütlerinin bürokratlaşmasının kaynağıdır, ve ikincisi, Ekim devriminin kazanımları üzerinde büyüyen ayrıcalıklı bir bürokrasinin ortaya çıkması. Stalinistler dahil olmak üzere, hiçbir küçük burjuva önderlik devrim kampına kazanılamaz. Karşı devrimci aygıtlar içinde en tahripkar olanı Stalinizmdir, çünkü tekelinde tuttuğu işçi devleti sayesinde ayrıcalıklarını sınırsız ölçekte geliştirmiş ve bunun sayesinde dünya işçi sınıfının başına çöreklenmiştir.

 

7. Bütün küçük burjuva ve bürokratik akımlar, özellikle de Stalinizm, “tek ülkede sosyalizm” ve emperyalizmle barış içinde birlikte yaşama “teorisi” ya da “ideolojisi”ne dayanır. Bunlar bürokrasinin dünya devrimini bloke etmek ve ezmek için kullandığı temel silahlardır.

 

8. Stalinist ve sosyal demokrat tek ülkede sosyalizm ve emperyalizmle barış içinde birlikte yaşama teorisine gerçekten karşı olan yegane teori, yegane program, Sürekli Devrim kuramıdır. İlk formüle edildiği biçimiyle (Rus devriminden önce) bu kuram, geri ülkelerde demokratik ve sosyalist görevlerin karşılıklı ilişkisini ve demokratik devrimin gerçekleştirilmesinde proletarya diktatörlüğünün rolünü ortaya koymuştur. İkinci kez formülasyonunda da, tek ülkede sosyalizmin inşa edilebileceği yolundaki Stalinist “kuram”a bir yanıt getirmiş ve yalnızca geri ülkelerde değil, herhangi bir ülkede iktidarı ele geçiren proletaryanın üstlenmekle yükümlü olduğu görevleri belirlemiştir. Bütünlüğü içinde Sürekli Devrim kuramının temellerini, uluslararası sosyalist devrimin dinamikleri, iktidarı ele geçirebilmesi için işçi sınıfının ve müttefiklerinin devrimci seferberliği anlayışı, emperyalizmin tüm dünyada yenilgiye uğratılabilmesi için proletarya diktatörlüğünün inşası ve ulusal devletlerin devrimci yöntemlerle yıkılması ve sosyalizmin dünya ölçeğinde inşa edilebilmesi amacıyla Dünya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu’nun kurulması ilkeleri oluşturur.

 

9. Sosyalizmin hedefi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yok edilmesi, ücretli emek ve sermayenin ortadan kaldırılması ve devlet ile toplumsal sınıfların yok oluşuna giden sürecin harekete geçirilmesidir. Burjuvazinin egemenliğini kırabilmek için proletaryanın kapitalist üretimin tekelci düzeye ulaşmış kesimlerini mülksüzleştirmesi gerekir (yani dünya pazarını denetleyen uluslararası finans kapitalle ilişkili tüm sermaye sektörlerinin mülksüzleştirilmesi); mülksüzleştirmede hangi tempoyla ve nereye kadar gidileceği, proletarya diktatörlüğünün belirleyeceği bir taktik sorundur. Ancak her durumda devrimin görevleri yalnızca finans kapitalin ve burjuvazinin ya da toprak ağalarının mülksüzleştirilmesiyle sınırlı değildir. Asıl hedef sosyalist devrimi ulusal sınırlardan uluslararası arenaya taşımak, emperyalizmi dünya ölçeğinde yenilgiye uğratmak ve sosyalizmin dünya ölçeğinde nihai zaferi için tüm ulusal sınırları yok etmektir.

 

10. Proletaryanın önderlik krizinin üstesinden gelebilmekte en önemli görev, her ülkede kitle desteğine sahip devrimci Marksist partiler inşa ederken bir yandan da sosyalist devrimin dünya partisini, yani IV. Enternasyonal’i inşa etmektir. Bu partiler, ancak kitle mücadeleleri içinde tüm bürokratik ve küçük burjuva milliyetçi önderliklere karşı amansız bir savaş vererek inşa edilebilir. Bu önderlikler, Geçiş Programı’nda öngörüldüğü gibi, bazı istisnai durumlarda tabanın baskısıyla burjuvaziden koparak ileri ya da devrimci mücadelelere doğru kaysalar ve hatta bir işçi-köylü hükümeti kurma noktasına gelseler bile, onlara karşı bu mücadele kesintisiz sürdürülmelidir.

 

11. Stalinist bürokrasinin karşı devrimci karakterini sergileyen en iyi örnek, SSCB’deki Bonapartist hükümettir. Bu hükümet SSCB’yi kaçınılmaz bir ekonomik, sosyal, politik ve kültürel bir yıkıma sürüklemektedir. Bürokrasi ve onun rejimi, tarihteki ilk işçi devletinin temellerini her gün biraz daha yıkmaktadır. Derin bir çöküş sürecindeki bu işçi devletini bu tarihsel krizinden kurtaracak olan tek şey, devrimci Marksist partinin başını çekeceği bir politik devrim olabilir. Bu politik devrimin hedefi, Lenin ve Troçki’nin modeline dayalı proletarya diktatörlüğünü yeniden inşa edebilmektir.

 

13. SSCB’de bürokratik kasta karşı gerçekleştirilecek olan politik devrim, dünya proleter devriminin ve tüm dünyada kitle hareketlerini denetimleri altında bulunduran Stalinist, sosyal demokrat ve küçük burjuva milliyetçi önderliklere karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

 

14. Bütün bu sayılanlar Geçiş Programı’nda ve onun yönteminde içkin olan ilkelerdir. Geçiş Programı, proletaryanın iktidarı ele geçirme ve devrimci diktatörlüğünü kurma yolundaki seferberliğinin programıdır. Bu program kitleleri içinde bulundukları bilinç düzeyinde kavrar ve onları sürekli bir devrimci seferberlik içinde daha üst bilinç düzeylerine sıçratmayı hedefler. Devrimci Marksist partiler ve IV. Enternasyonal de ancak bu sürecin bilinçli birer ifadesi olabilir.

 

IV. Enternasyonal’in kurulmasını zorunlu kılan ve ona hayat veren bu ilkelere bakıldığında, tümünün hala geçerli olduğu ve öngörülerinin tarih tarafından doğrulandığını görebiliriz. Kapitalizm hala tüm dünyayı egemenliği altında tutmaktadır ve emperyalizm insanlığı barbarlığa sürüklemektedir, hatta dünyanın çeşitli yerlerinde barbarlığın ilk örnekleri yaşanmaya başlamıştır. İnsanlığı bu uçurumdan geri çevirebilecek yegane çözüm hala proletaryanın önderliğinde gerçekleştirilecek sosyalist devrim ve bu devrimle birlikte sınıfların ve devletlerin yok oluşu sürecini başlatacak olan sosyalizmin inşasıdır. Buna karşılık proletarya bu görevi yerine getirebilmesini olanaklı kılacak bir önderliğe sahip değildir. Kuruluş ilkelerinde öngörüldüğü üzere, Stalinist bürokrasi SSCB’yi ve II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan öbür işçi devletlerini yıkıma sürüklemiş ve kendi ölümcül krizini nihai noktasına ulaştırmıştır. Ancak buna rağmen işçi hareketi üzerindeki reformist ve bürokratik kontrol tümüyle yok olmuş değildir. 1989 devrimleriyle birlikte Stalinist partiler çözülüp dağılmış olmakla birlikte, çeşitli kılıklar içinde kitle hareketi üzerindeki denetimini korumaya ve onu burjuvaziye ve emperyalizme bağlamaya devam etmekte, işçi hareketi için yeniden “umut” haline gelmeye çalışmaktadır. Sosyal demokrasi de emperyalist kriz koşullarında burjuvazinin emekçi yığınlar üzerindeki saldırısının ajanlığını yaparak kitlelerin nezdinde büyük prestij erozyonuna uğramakla birlikte, çalışan yığınların bilincine egemen olan demokratik yanılsamalardan yararlanma gayreti içindedir. Öte yanndan, Stalinist ve sosyal demokrat aygıtların, özellikle partilerin, çözülmesinden yararlanan küçük burjuva milliyetçi akımlar önderlik boşluğunu doldurabilmektedir. Dolayısıyla, proletaryanın içinde bulunduğu önderlik kriz hala sürmekte, üstelik günümüzde derinleşerek daha şiddetli bir karakter kazanmaktadır. Bu açıdan devrimci Marksistlerin her türden reformist, bürokratik ve ulusalcı akıma karşı mücadelesi hala yakıcı bir önem taşımaktadır. Kısacası çağımızın (emperyalist çağ) ve yaşadığımız dönemin (reformist, bürokratik ve ulusalcı önderliklerin egemenlik dönemi) temel özellikleri sürmektedir ve bu çağın ve dönemin temel programı olan Geçiş Programı bir yöntem olarak tüm geçerliliğini korumaktadır. Bu da IV. Enternasyonl’in varlık nedenlerinin tüm gücüyle sürdüğünü gösterir.

 

Buna karşılık, bir yandan IV. Enternasyonal’in mevcut gücsüzlüğü, öte yandan II. Dünya Savaşı sonrasında Stalinist bürokrasilerin denetiminde baştan yoz yeni işçi devletlerinin kurulması ve nihayet 1989’da Stalinist bürokrasilerin Geçiş Programında öngörülen politik devrimlerle ve devrimci Marksist önderlikler altında değil de kitlelerin kendiliğinden demokratik atılımlarıyla yıkılması, kimi devrimci Marksist ve Troçkist kesimlerde Enternasyonal’in kuruluşu ve bugün varolmasına ilişkin şüpheler yaratmıştır. Örneğin bazıları IV. Enternasyonal’in kurulmasının Troçki’nin en büyük hatalarından biri olduğunu iddia ederken, bazıları da Troçki’nin temel öngörüsünün (II. Dünya Savaşı içinde proletaryanın ayaklanarak Stalinist bürokrasiyi ve emperyalist egemenliği yıkma potansiyeli) doğrulanmadığı gerekçesiyle Enternasyonal’in varlık gerekçesinin ortadan kalktığını ileri sürmektedir. Biz bu tip yargılara katılmıyoruz.

 

IV. Enternasyonal’in kurulması, Troçki’nin ve dünya devrimci Marksist hareketinin en büyük başarılarından biridir. Evet Enternasyonalimiz işçi sınıfının son derece büyük yenilgiler almakta olduğu bir dönemde kurulmuştur. Ancak proletaryanın, Stalinist, Sosyal Demokrat, emperyalist ve faşist güçlerin elbirliğiyle sürüklendiği bu olumsuz gidişattan kurtarılabilmesi, güçlerinin dağılmasının engellenmesi ve devrimci bir direniş hattına çekilebilmesi için IV. Enternasyonal’in kurulması mutlak bir zorunluluktu. Kaldı ki bu direniş mücadelesi, Stalinist bürokrasinin hergün biraz daha yıkıma uğrattığı Ekim devriminin kazanımlarının korunması mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu amaçla tüm devrimci Marksistlerin dünya işçi sınıfı mücadelelerinin Komünist Manifesto ve özellikle de Ekim Devriminden sonraki tüm derslerini içeren bir program etrafında birleştirilmesi gerekiyordu. Marksizmin bütün bu kazanımlarının, işçi sınıfının ve onun öncüsünün politik hafızasından uluslararası sosyalist devrim görevini silmeye çalışan Stalinizmin ve tüm öbür karşı devrimci aygıtların saldırılarına karşı korunması gerekiyordu. Bu nedenle de, devrimci bir dünya programının (Geçiş Programı) üzerinde sağlam bir enternasyonal örgütün kurulması kaçınılmaz ve zorunlu bir görevdi.

 

IV. Enternasyonal olmasaydı, her ülkedeki öncü o ülkenin ulusal koşullarının belirleyici eğilimlerine terk edilmiş olacaktı, proletaryanın mücadelesinin tarihsel boyutunu (dünya devrimi) kaybetmelerine izin verilmiş olacaktı ve Stalinizmin ve sosyal demokrasinin revizyonist ve bürokratik saldırılarına karşı direnebilmelerinin koşulları zayıflatılmış, hatta yok edilmiş olacaktı. Marksizmin ve Bolşevizmin tüm kazanımlarının korunabilmesi, Stalinist tek ülkede sosyalizm sözde teorisine karşı mücadelenin sürdürülebilmesi ve tüm revizyonist ve reformist politikalara (sosyal faşizm çizgisi, Halk Cepheci politikalar, vb.) karşı devrimci hattın korunabilmesi ancak IV. Enternasyonalle mümkün olmuştur.

 

Revizyonizmin IV. Enternasyonal Üzerindeki Tahribatı

 

IV. Enternasyonal’in kuruluşunu izleyen elli yıl boyunca, dünya devrimci sürecinde pek çok ayaklanmalar ve devrimler yaşanmış, bu arada çeşitli ülkelerde devrimci Marksizmin önderliğinde olmasa da burjuvazi mülksüzleştirilmiştir. Ne var ki bütün bu devrimci atılımlara rağmen IV. Enternasyonal sürekli bir güçsüzlük ve kriz içinde kalmıştır.

 

Bu krizin temel nedeni, karşı devrimci bürokratik aygıtların kitle hareketi içindeki gücünü korumasını sağlayan nedenlerin aynısıdır. Dünya proletaryasının II. Dünya Savaşının öncesinde aldığı yenilgiler ve yaşadığı gerilemeler, Enternasyonal’in ilk yılları boyunca da sürmüş ve bunun yarattığı kriz nedeniyle kadrolar büyük oranda aydın ve propagandist nitelikli olarak kalmıştır. Savaştan sonra karşıdevrimci aygıtların pekişmesi, bunların kitle hareketi üzerindeki denetimlerini güçlendirmiş ve bunun sonucunda da Enternasyonalist kadrolar akıntıya karşı kürek çeken marjinal ögeler olmaktan kurtulamamışlardır. 

 

Ancak bu arada, bürokrasinin artan gücüne ve Enternasyonal’in tüm zayıflığına karşın, bazı ülkelerde seksiyonlar görece de olsa büyümeyi başarmışlar, hatta Bolivya’da devrimi gerçekleştirebilme olanağı elde edilmiştir. Bunun kaynağı, savaştan sonra sınıf mücadelesinde, özellikle Doğu Avrupa’da yaşanan ciddi yükselişler olmuştur. Bu yükselişler sırasında, kitlelerin talepleri ile bu kitlelerin henüz kendi mücadele örgütleri olarak gördükleri Stalinist ve sosyal demokrat aygıtlar arasında antagonizmalar gelişmiştir. Büyümenin yaşandığı yörelerde devrimci Marksistler sürece müdahale ederek kitlelerin öncü sektörleri içine nüfuz etmeyi başarmışlardır. Ne var ki, IV. Enternasyonal’in o dönemdeki Pablocu önderliği esas olarak revizyonist bir çizgi izlemiş ve Enternasyonal için büyük bir fırsatın kaçırılmasına yol açmanın yanı sıra, dünya hareketini etkileri çok uzun sürecek bir yozlaşmaya doğru sürüklemiştir.

 

1951, Enternasyonalimiz açısından kritik bir dönüm yılı olmuştur, öyle ki IV. Enternasyonal’in tarihini bu yıl itibariyle Pablocu revizyonizm öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak mümkündür. Aslında, bu dönüm anından önce Troçki’nin ölümüyle (Ağustos 1940) birlikte Enternasyonal daha önce de ciddi bir kriz yaşamıştı. Önderimizin ölümü, genç ve deneyimsiz militanlardan oluşan Enternasyonal’de çok ciddi bir önderlik boşluğu yaratmış, dolayısıyla savaş sonrası dönemde dünya hareketimizin güçlü adımlarla ilerleyebilmesine önemli bir darbe vurmuştu. Troçki’nin Stalinist bürokrasi tarafından katledilmesi, yalnızca bir öç alma eylemi değil, ama çok daha önemlisi karşı-devrimci bir planın uygulamaya konmasıydı: Savaş sonrası devrimci yükselişi, ve tabii dolayısıyla IV. Enternasyonal’i tarihsel önderinden yoksun kılmak, böylece devrimci Bolşevik geleneğin sürekliliğini yoketmek. Eğer IV. Enternasyonal kurulmamış olsaydı, Stalinizm belki de bu hedefine ulaşmış olacaktı. Ancak hal ne olursa olsun, Troçki’nin katli Enternasyonalimizi sınıf mücadelesinin çok derin deneyimine sahip önderinden yoksun bırakmış ve onu II. Emperyalist Savaş sonrası ortaya çıkan yeni ve devasa sorunlar karşısında güçsüz kılmıştır.

 

Örneğin, bu sorunlardan bazıları şunlardı: Emperyalistlerarası savaşın karşıdevrimci savaşla bütünleşmesi; Almanya’nın bölünerek işgal edilmesi ve böylece Avrupa devriminin merkezinin on yıllarca sürecek  bir dönem için ortadan kaldırılması; Avrupa’nın bir bölümünün SSCB tarafından işgal edilmesi; SSCB tarafından işgal edilen devletlerin bürokratik işçi devletleri haline dönüştürülmesi; Marshall planı; Avrupa kapitalizminin yeniden inşası ve ekonomik yükseliş; vb. Troçki’nin ölümünden sonra IV. Enternasyonal’in bütün bu sorunlara getirdiği yanıtlar, sekter ve kısmi deklerasyonların ötesine geçememiştir.

 

Savaş sırasında Enternasyonal’in önderliğini pratik olarak elinde bulunduran Amerikan seksiyonu SWP (Socialist Workers’ Party-Sosyalist İşçi Partisi), Enternasyonalimizin yeniden inşasında ileri bir rol oynamışsa da, kendisini önderliğin merkezi haline getirmeyi reddetmiş, böylece savaş sonrasında önderlik Avrupalı yeni şeflerin, başta Michel Pablo’nun eline geçmiştir.

 

Ancak ne olursa olsun, gerek varlığı, gerek metodu ve programı ve herşeyin ötesinde de Lenin ve Troçki’nin öğretisine sıkı sıkı bağlılığıyla IV. Enternasyonal işçi hareketi içinde, gecikmeli olarak da olsa, bütün bu sorunlara Marksist yanıtlar getiren yegane akım olmuştur.

 

Yeni önderliğin, özellikle de Fransız ve İngiliz seksiyonların zaman içinde olgunlaşmasıyla birlikte, Enternasyonalimiz de yavaş yavaş, Troçki’nin katlinin yolaçtığı önderlik bunalımını aşmaya başlamıştır. Bununla birlikte bu seksiyonlar da, uzun süre çözülemez olarak kalan sorunlar nedeniyle zaman zaman krizler yaşamış ve bu krizler Pablo ve uluslararası önderliğin uyguladığı yöntemler nedeniyle şiddetlenmiştir. Bu yöntemlerin başında da, sorunların gerçekten üstesinden gelmeye çalışmak yerine, Uluslararası Sekreterliğin yanılmaz önderlerinin seksiyonlara sürekli talimatlar vermesi olmuştur.

 

Önderlik krizinin üstesinden gelme sürecinin önü, Pablocu revizyonizm tarafından aniden kesilmiştir. Soğuk Savaşın ve Stalinist egemenlik altındaki yeni bürokrasilerin basıncı, sınıf mücadelesi içinde şekillenmemiş olan genç önderlik üzerinde yıkıcı bir etkide bulunmuş, yavaş yavaş gelişme ve olgunlaşma süreci kesintiye uğramıştır. Pablo’nun hedeflediği yıkım gerçekleşmemişse de, Enternasyonalimiz parçalanmıştır.

 

Bunun nedeni, Enternasyonal önderliğinin o dönemde esas olarak entellektüellerden oluşması ve Stalinizmin ve kitle hareketinin resmi önderliğinin basıncına karşı koyamamış olmasıydı. O dönemde Stalinizm, yeni işçi devletlerinin denetimini elinde bulundurması ve Amerikan emperyalizminin soğuk savaş saldırısına karşı koyuyor olması bakımından, birçok kesim tarafından muktedir bir güç olarak görülüyordu. Bir yandan emperyalizmin karşı saldırısının, öbür yandan doğu Avrupa ülkelerindeki bağımsız ve devrimci seferberlikleri çok daha etkili bir biçimde bastırmak için bu ülkeleri işgal eden Stalinizmin basıncı altında kalan Pablo, Stalinizme ve işçi hareketinin bütün öbür küçük burjuva önderliklerine tümüyle teslim oldu. Pablo şunu söylüyordu: Soğuk savaş Stalinist komünist partilerini iç savaşa ve işçi devrimlerine zorlayacaktı; üstelik onların iktidarı artındaki “geçiş dönemi yüzyıllar sürecekti”; dolayısıyla Troçkistlerin görevi, bu partilere katılmak (“entrism sui generis” denen bir “özel tip” entrizm uygulaması) ve onların iktidar süreçlerinde görev üstlenmek olmalıydı. GFerçekte Pablo’nun bu entrizm politikası ve “yüzyıllar sürecek geçiş dönemi” teorisi, Stalinizmin hizmetindeki genel bir dünya kavrayışının Troçkist saflara bir başka yoldan sokulmasından başka birşey değildi. Öyle ki Pablo, IV. Enternasyonal’in seksiyonlarının inşa stratejisi olarak, onlardan kitle hareketi içindeki karşıdevrimci önderliklere, yani Stalinizme karşı verdikleri uzlaşmaz mücadelelerinden vazgeçmelerini öneriyordu. 

 

Pabloculuk Enternasyonal üzerinde ağır tahribatlar yaratmıştır. Sadece Stalinizme teslim olmamakla kalmamış, kitle hareketini denetleyen bütün önderlikler karşısında teslimiyet bayrağını çekmiştir. Bu teslimiyet şu gerekçenin arkasına gizlenmiştir: Kitle hareketinin basıncı o denli güçlüdür ki, bu basınç tüm önderlikleri sürekli bir biçimde merkezci devrimci bir hatta doğru itmektedir, bu da bu önderliklerin giderek daha ilerici ve sonuçta bilinçsiz Troçkist tutumlar almasına yol açacaktır. Bu tezle Pablocu önderlik, IV. Enternasyonalizmin şanlı ve lekesiz bayrağına, oportünizm ve ihanet çamurunu bulaştırmaya çalışmıştır.

 

Pablocu ihanet en önemli sonucunu Bolivya’da vermiştir. Bu ülkede, Pablocu önderlik tarafından yönlendirilen Enternasyonal seksiyonu POR (Partido Obrera Revolucionario-Devrimci İşçi Partisi), Menşeviklerin Rus devrimi sırasındaki, sosyal demokrasinin I. Dünya Savaşı öncesindeki ya da Stalinistlerin Çin, Almanya ya da İspanya’daki ihanetlerine eşdeğer bir ihanette bulunmuştur. Bolivya’da Nisan 1952’de, Troçkizm tarafından eğitilmiş olan işçi sınıfı, o güne değin görülen işçi devrimlerinin belki de en mükemmelini başlatmışlardı; burjuva ordusunu dağıtmışlar, oluşturdukları işçi ve köylü milislerini ülkenin tek iktidar odağı haline getirmişler ve işçi haraketi ile milisleri merkezileştirmek üzere Bolivya İşçi Merkezi (COB-Centrale Obrera Boliviana) adlı bir kitle seferberlik organı oluşturmuşlardı. COB’un denetimini elinde bulunduran bürokrasi ise iktidarı ulusal burjuva partisi MNR’ye (Movemiento Nationale Revolucionario-Ulusal Devrimci Hareket) teslim etmişti. buna karşılık Bolivya Troçkizmi de çok güçlüydü; işçi ve kitle hareketinde önemli bir etkiye sahipti; ordunun dağılmasına yol açan halk ayaklanması sırasında işçi sınıfının önderliğinde önemli bir yer işgal ediyordu. İşte tam bu süreçte, Pablo’nun önderliğindeki Uluslararası Sekreterlik, burjuva hükümetine eleştirisel destek vermek gibi hain ve reformist politik hat benimsedi ve bu da kaçınılmaz olarak devrimin yenilgisine yol açtı. Bolivya Troçkizminin bugüne kadar uzanan ve pek çok başka Latin Amerika ülkesini etkileyen krizinin altında işte bu ihanet politikası yatmaktadır. Pablocu revizyonizmin gerekçesi gene aynıydı: Kitle hareketinin etkisiyle sola itilen MNR sosyalist devrimi gerçekleştirmek zorunda kalacaktı!

 

Pabloculuk Bolivya devrimini bir burjuva hükümetinin eline teslim etmekle kalmadı, ihanetlerini Fransa’ya ve doğu Almanya’ya kadar yaygınlaştırdı. 1953’te Fransa’da Stalinistlerin isteğinin dışında geniş bir genel grev patlak vermişti. Pabloculuk bu gelişme karşısında sadece Stalinist Komünist Partisine “entrizm” uygulamasıyla yetinmedi, ama aynı zamanda KP’nin mücadeleye ihanetini destekledi. Aynı tutumu, Doğu Avrupa’da başlayan politik devrim karşısında da aldı. Doğu Almanya’da işçiler Berlin’de bürokrasiye karşı genel greve çıktıklarında ve Rus tankları gelip grevi ezdiğinde, Uluslararası Sekreterlik Kızıl Ordu’nun çekilmesi talebine karşı çıktı ve böylece bürokrasinin Doğu Almanya proletaryası üzerindeki baskısını destekler bir tutum takındı. Aynı şeyi, Macaristan’da işçilerin bürokrasiye karşı başlattıkları mücadele sırasında da yaptı.

 

Bu revizyonist sapmayı nihai teorik ve politik sonuçlarına ulaştıran Pablo olmakla birlikte, revizyonizm onunla birlikte sona ermemiştir. Enternasyonalimizi sürekli bir krizin içine sürükleyen bu akım çok daha geniştir. Tüm revizyonist akımlar gibi o da, değişik renk ve eğilimlerin ilkesiz bir cephesi halindedir. 1951’de Enternasyonal’in önderliğini ele geçiren bu akım, son kırk yıldan bu yana kitle hareketlerinin bürokratik önderliklerine ya da küçük burjuva yönetimlerine sistematik bir teslimiyet politikası izlemektedir. Bu tip önderliklere karşı uzlaşmaz mücadele ilkesini, insanlığın içine sürüklenmiş olduğu devrimci önderlik krizine çözüm olarak devrimci Marksist partiler inşa etme mücadelesini tümüyle terketmiş durumdadır. Bu nedenle revizyonizm, bürokratik ve küçük burjuva önderlikleri reddetmek yerine, sistematik olarak onlara uyarlanmış, oportünist akımları ilerici diye tanımlamış ve kendini bu akımların sol kanadı haline dönüştürerek, bu akımların dışında bağımsız Troçkist faaliyeti tümüyle terk etmiştir. İlkesiz bir cephe olması nedeniyle, revizyonist akımın tarihi içinde önderliği çeşitli değişik kişi ve görüşler eline geçirebilmiştir. Ama bütün bu değişik önderlerin, kişilerin ve görüşlerin ortak bir noktası vardır ve bu nokta, işçi ve emekçi hareketini parçalayan ve kitlelere ihanet eden oportünist akımlara teslimiyettir. Bu nedenledir ki revizyonizm ilk evresinde, Stalinizmin çeşitli biçimleri olan Titocula ve Maoizme uyarlanmış ve gene bu nedenle Bolivya’da MNR’ye teslim olmuştur. İkinci evresinde ise Castroculuğa uyarlanmıştır.

 

İktidara eline geçirdiğinde Castroculuğun doğrudan Stalinist bir akım değil de kitle hareketi içinde bir küçük burjuva önderlik olması, revizyonizme 1960’dan günümüze kadar bu teslimiyetini haklı göstermenin gerekçesini oluşturmuştur. Bu nedenledir ki revizyonizm Küba devletini, bir bürokratik işçi devleti olarak değil, bir devrimci işçi devleti olarak tanımlamıştır. Revizyonizmin bu alandaki teslimiyeti çeşitli aşamalardan geçmiştir. Önce IV. Enternasyonal’i Küba da inşa etmenin karşısında durmuştur. Ardından Birleşik Sekreterlik tüm Latin Amerika’da Guevarist gerillacılı bir çizgi benimsemiştir. Ve bu sapma Avrupa’ya kadar yaygınlaştırılarak, buradaki “yeni öncüler” denen küçük burjuva aşırı solculuğuna teslim olunmuştur. Aynı uygulama Nikaragua devrimi sırasında tekrarlanmış ve burada da küçük burjuva FSLN (Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi) iktidarına arka çıkılmıştır. Buradaki ihanet öyle bir doruk noktasına ulaşmıştır ki, Nikaragua’da IV. Enternasyonal’in inşasına karşı çıkan Mandelci Birleşik Sekreterlik revizyonizmi, sürekli devrim için mücadele eden Troçkist partinin ve devrim için savaşan uluslararası Simon Bolivar Tugayları’nın militanlarını tutuklayarak Panama polisine teslim eden FSLN hükümetinin bu karşıdevrimci uygulamasını desteklemiştir.

 

Revizyonizmin üçüncü ve nihai evresini, Avrokomünizme ve hemen ardından da Gorbaçovculuğa teslimiyet oluşturmuştur. 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başları, Avrupa’daki önde gelen Stalinist Komünist Partilerin (başta İspanya, İtalya ve Fransa KP’leri), kendi bürokratik “rüştlerini ispat ederek” Moskova’dan kopmaya başladıkları, bu amaçla Stalinizmin sözde bir eleştirisiyle programlarından proletarya diktatörlüğü hedefini çıkarttıkları, “insancıl bir sosyalizm” adına burjuva demokrasisine bağlılıklarını açıkça ilan ettikleri bir dönem oldu. İşçi sınıfının önderliği içinde sosyal demokrasiyle birlikte tarihsel bir yere sahip olan bu partilerin “Avrupa Komünizmi” adını verdikleri bu eğilim, devrimci kitle seferberliklerinin önünü kesme ve işçi sınıfı içinde burjuva demokratik yanılsamalar yaratma girişiminden başka birşey değildi, bir bakıma Stalinist ideolojinin Avrupa koşullarındaki kaçınılmaz sonucuydu. Birleşik Sekreterlik revizyonizmi bu gelişme içinde de derhal bir “yeni öncü” sektör keşfetti: Demokratik yanılsamaların peşinden giden işçi aristokrasisi ve onun ideolojik öncülüğünü yapan Avrokomünist akımlar. Ve böylece Leninist-Troçkist proletaryanın devrimci diktatörlüğü programını terk ederek, burjuva hukuk normlarına dayalı “Sosyalist Demokrasi” tezini kabul etti. Böylece artık Troçkist partilerden proletaryanın devrimci şiddetini örgütlemeleri değil, tüm gerici ve karşıdevrimci akımlara da “tam özgürlük” getirecek olan bir burjuva hukuk sistemi yaratmaları istenecekti. Bu bizzat artık, Pablo sonrası bağımsız Troçkist partilerin varlığını da sorgulayan bir sürecin başlangıcını oluşturdu.

 

Nitekim Gorbaçovculuğa teslimiyet revizyonizmin son halkasını oluşturdu. Moskova bürokrasisi varlığını koruyabilmek için kapitalizme dönüş sürecini (bütün iç çelişkileriyle birlikte) başlattığında Gorbaçov ekonomik alanda perestroika (yeniden yapılanma) ve politik alanda glasnost (açıklık) ilkelerini ilan etti. İşte bu noktada Birleşik Sekreterlik revizyonizmi, kapitalizmin restorasyonu anlamına gelen perestroika politikasını desteklememekle birlikte, belirli burjuvademokrasisi kurumlarının tesisi anlamına gelen glasnost politikasına destek verdi ve hatta bunu bürokrasinin bir kanadı tarafından başlatılan bir politik devrim olarak algıladı. Revizyonizm bir kez daha bürokrasi içinde “ilerici” bir kanat keşfetmiş ve derhal ona uyarlanma sürecine girmişti. Söz konusu olan bürokrasiye ve onun her türlü restorasyon girişimine karşı, politik devrim, proletaryanın devrimci diktatörlüğü ve Sovyet demokrasisi programıyla karşı çıkmak ve bu uğurda IV. Enternasyonal’in Rusya’da inşa etmek değil, çeşitli bürokratik ve küçük burjuva akım ve eğilimlerle ittifaklar kurmaktı. Mandelci revizyonizm bu politikasını Gorbaçov’un ardından ve Stalinist diktatörlüklerin çöküşünden sonra da sürdürdü ve sürdürmektedir.

 

Bugün revizyonizm, Stalinist partilerin çeşitli bürokratik artıklarıyla ittifaklar kurarak, dahası onlarla birlikte yeni partiler kurarak ya da onların kurdukları partilere katılarak Troçkizmin tasfiyesini sürdürmektedir. İtalya, Almanya ve İspanya’da Birleşik Sekreterlik seksiyonları kendilerini feshederek, eski Stalinistlerle kaynaşmış durumdadır. Brezilya’da Birleşik Sekreterlik seksiyonu, burjuva demokrasisinin savunuculuğunu üstlenen Lula reformizminin organik bir parçasıdır. Meksika’da küçük burjuva demokratı Cardenas’ın desteklemektedirler. Türkiye’de Mandelciler liberal demokrasi hayalleriyle sağa savrulan eski Stalinistlerin oluşturduğu Birleşik Sosyalist Parti’nin içindedir... vb. vb.

 

Bütün bu tasfiye süreci doğal sonucuna yaklaşmaktadır: Birleşik Sekreterliğin 14. dünya kongresinin yaklaşmakta olduğu bugünlerde, IV. Enternasyonal’in tasfiye edilmesi önerisi ortaya atılmıştır ve bu öneri revizyonist kamp içinde ciddi ciddi tartışılmaktadır. Revizyonizm Birleşik Sekreterliğin tasfiyesine karar verebilir, ancak bu IV. Enternasyonal’in sonu olmayacaktır, çünkü on yıllardan beri onun inşası için mücadele eden ve ortodoks Troçkizmi bağrında toplayan bir akım ve dünya örgütü vardır: Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal (LIT-QI - Liga Internacionalista de los Trabajadores-Quatrieme Internacionale)

 

Revizyonizme Karşı Mücadele ve LIT’in Kuruluşu

 

Pablocu revizyonizm Enternasyonalimiz içinde en beter krizi yaratmakla kalmadı, ama aynı zamanda kendisine karşı güçlü bir direniş mücadelesi doğmasına neden oldu. Ne yazık ki bu mücadeleye uluslararası düzeyde sınanmış bir önderlik öncülük etmiyordu. Bu nedenle, direniş mücadelesi giderek güçlenmekle birlikte, ulusal, bölgesel ve parçalı bir karakter taşıdı. Pek çok ulusal parti ya da uluslararası veya bölgesel eğilim revizyonizme karşı direnmiştir. Bu nedenle de revizyonizme karşı mücadelenin tarihi son derece canlı, zengin ve sınıf mücadelesi süreciyle yakından ilişkilidir.

 

Pabloculuğu, Troçkist ilkelere ihanet eden bir revizyonist akım olarak tanımlayan ilk kesim Fransız seksiyonu PCI (Parti Communiste Internationaliste-Enternasyonalist komünist parti) olmuştur. İlkeli mücadeleyi tek başına başlatan Fransız seksiyonuna kısa bir süre sonra, Bolivya partisi dışındaki (parti içindeki tarafsız bir tutum alan Lora grubu dışında) bütün öbür Latin Amerika Troçkist partileri de katıldı. Kasım 1953’te, en prestijli ve etkileyici geleneğe sahip Troçkist Parti olan Amerikan SWP’si de Pablocu revizyonizme karşı bayrak açtı. Böylece, Pablocu Uluslararası Sekreterliğin dışında Uluslararası Komite oluşturuldu.

 

Ne var ki UK, SWP’nin etkisiyle, hiçbir zaman revizyonizme karşı basit bir birleşik cephe olmanın ötesine geçemedi. Revizyonizmi kesin olarak bitirebilmek amacıyla onu safların dışına atmak ve IV. Enternasyonal’i militan ilkeler üzerinde yeniden inşa edebilmek için gerekli olan sağlam ve merkezi önderliği hiçbir zaman sunamayan UK yarı-bitkisel bir yaşam sürdü. Bu arada Latin Amerikalı Troçkistler SWP’nin, ulusal Troçkizmlerin toplamından oluşan federal bir uluslararası merkez anlayışına sistemli olarak mücadele verdiler.

 

UK tüm dünyadaki Troçkistlerin yüzde 80’inden fazlasını kendi etrafında toplamıştı, ancak onun içinde başı çeken parti olan SWP’nin bu anlayışı nedeniyle revizyonizme nihai darbe indirilemedi. SWP’nin bu ulusalcı politik çizgisini, 1956-59 arasında Pabloculuğa karşı yeni bir tutum alma evresi izledi. Macar devriminin ve ardından Küba devriminin etkisiyle (artık Mandel’in başını çekmekte olduğu) Pablocu revizyonizmin giderek düzelmekte olduğunu savunan SWP hızlı bir dönüş gerçekleştirdi ve 1963’te (artık açıkça revizyonist olarak tanımlamaktan vazgeçtiği) Uluslararası Sekreterlik ile birleşti. (Bundan sonra US adı terk edilecek ve Birleşik Sekreterlik adı alınacaktı.) UK içinde krize yol açan ve onun güçlerinin dağılmasına neden olan bu dönüş sonucunda revizyonizm, hem de en zayıf olduğu anda kendini kurtarmayı başardı.

 

SWP’nin UK’den koparak Pabloculuğun hizmetine girmesinde etkili olan temel olgu, henüz Stalinist olmayan Castrocu küçük burjuva önderliğince gerçekleştirilen Küba devrimiydi. Tarih açısından yepyeni bir olgu olan bu devrime yeterli bir açıklama getirmeyen Troçkist hareket ve özellikle de UK ciddi bir krize sürüklendi. En genel haliyle bu devrim, Troçki’nin küçük burjuva önderliklerin olağanüstü koşullar altında burjuvaziye karşı kendi isteğinin ötesinde bir devrimci konuma itilebileceği yolundaki öngörüsüne uyuyordu. Burdaki asıl karmaşa, Castrocu önderliğin Stalinist olmamasından kaynaklanıyordu. Troçkist hareket içinden hiçbir akım bu yeni ve karmaşık olguya ilkeli bir yanıt verememişti; yani hiç kimse şu ilkeli bütünsel tahlili yapamamıştı:

 

Burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle küba bir işçi devleti haline gelmiştir, ancak bu, son derece ulusalcı (o dönemde bu ulusalcılığın ilerici bir yanının olmasına karşın) bir küçük burjuva önderliğin altında gerçekleşmiştir ve bu da daha doğuştan bürokratik yeni bir işçi devletinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle, 26 Temmuz hareketi ya da Küba Komünist Partisi ister küçük burjuva ister bürokratik bir parti olsun, görevimiz Küba’da politik devrimdir ve bunun için hızla bir Troçkist parti inşa edilmelidir. Bir başka deyişle, herhangi bir küçük burjuva parti Stalinist değil diye, hatta antistalinist olsa bile, bu niteliğini yitirmiş olamazdı.

 

Küba devrimi, Geçiş Programı’nda “oldukça küçük bir olasılık” olarak öngörülen ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa ülkelerinde görülen olgunun kendisiydi. Küba önderliğin Stalinist olup olmaması sadece ikincil bir sorundu. UK içinde, SWP’nin de dahil olduğu bazı kesimler Küba’nın bir işçi devleti olması olgusunun ve Castroculuğun devrimci karakterinin altını çizerek, burada bir Troçkist partinin inşasını gereksiz gördüler. Diğer kesimler ise, Küba’da bir işçi devletinin kurulmuş olduğunu reddettiler ve Castro önderliği ile 26 Temmuz Hareketinin küçük burjuva ve oportünist karakterini vurgulayarak burada bir Troçkist partinin inşasından yana oldular. SWP’nin UK’den kopuşu, Küba devrimi konusunda doğru ve ilkeli bir sonuca ulaşılmasını geciktirmiş ve genel karmaşanın derinleşmesine yol açmıştır.

 

Pabloculuk için Küba devrimi, revizyonizmini güçlendirmek ve Troçkist partiler inşa etme ilkesine karşı çıkışını gerekçelendirmek için bulunmaz bir fırsat oluşturdu. Revizyonizm bu olayda, önceden Stalinizme bahşettiği sosyalist devrime öncülük etme görevini Castroculuğa devretmenin olanağını buldu. Bir başka deyişle revizyonizm, aynı çizgi üzerinde kalmak kaydıyla yeni bir yola girdi: 1950’lerde devrimin ve devrimci partiler oluşturmanın yolunun Stalinizmden ve kitle hareketinin tüm öbür küçük burjuva önderliklerinden geçtiğini söylerken, 1960’larda devrimci partilerin bizzat kendisi devrimci bir önderlik olan Castorculuk tarafından oluşturulduğunu savunmaya başladı. Moskova ile Pekin arasındaki ayrılık Uluslararası Sekreterliği bir ara aynı vasıf ve görevleri Maoizme devretümeye yöneltmişti; 1980 ve 90’larda da görevi bu kez Gorbaçovculara, Stalinizm artıklarına ve sağ merkezci küçük burjuva popülistlerine yükleyeceklerdi.

 

Bütün bu süreçte en tahrip edici rolü, revizyonizmin Küba devrimine ve Castroculuğa ilişkin bu antitroçkist tezleriyle tümüyle uyuşması oldu. Böylece SWP, US ile birleşerek BS’yi oluşturdu. Birçok doğru tutumun, bu arada Küba devletinin sınıf karakterini doğru biçimide işçi devleti olarak tanımlamanın örtüsü altında, gerçekte Castroculuğa teslimiyet, hatta Troçkizmin varoluş nedeninin inkarı ve bu küçük burjuva akıma karşı Küba’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde Troçkist partilerin inşası perspektifinin reddi yatıyordu. US ile SWP birleşmesinin zeminini, Castroculuğun Troçkizmin ve kitle hareketinin düşmanı bir küçük burjuva akım olarak kabul edilmesinin reddi oluşturuyordu. 

 

SWP’nin bölme manevrasından sonra UK’de geride kalan kesim ise bu olguya genel bir analiz getiremedi ve konuya ilişkin bir politik hat oluşturamadı; UK ancak yıllar sonra Küba’yı politik devrim gerektiren bir işçi devleti olarak tanımlayacaktı. Onun bu yetersizliği BS’nin güç kazanmasına neden olmuştu.

 

1960’lı yıllar Troçkist saflarda, revizyonizmin kendini toparlamasına imkan veren bir karmaşanın egemen olduğu bir dönem oldu. 1968’de patlak veren yeni devrimci dalga, BS ve UK içinde toplanmış Troçkistleri bu gelişmeye bir yanıt vermeye zorladı. Fransa’da gelişen 1968 genel grevi, aynı yıl Çekoslovakya’da başlayan politik devrim süreci (Prag Baharı), Latin Amerika’da özellikle Güney’de şiddetlenen devrimci mücadeleler, Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı verdiği müthiş mücadele, bizzat ABD’de yaygınlaşan ve emperyalist orduları Vietnam’dan çekilmeye mecbur bırakan kitle seferberlikleri, gerek BS gerekse UK içinde çok ciddi tartışmalara ve kamplaşmalara yol açtı.

 

1969’de Birleşik Sekreterlik içinde, BS çoğunluğu ile daha sonraları Leninist-Troçkist Fraksiyon adını alacak olan bir eğilim arasında son derece ciddi bir çatışma başladı. Bir süre sonra hizip savaşına dönüşen bu mücadele BS’yi pek çok kez parçalanmanın eşiğine getirdi. 1969’daki 9. Dünya Kongresi’nde BS çoğunluğunun Latin Amerika’ya ilişkin gerilla stratejisine karşı çıkışla başlayan bu mücadele kısa bir süre sonra, söz konusu olanın sadece bir konjonktür tartışması değil, ama Enternasyonal’in tüm metot ve program sorunlarını kapsayan bir çatışma olduğunu açığa çıkardı. Her zaman olduğu gibi bu noktada da temel tartışma konusu, Troçkist partilerin hızla inşa edilmesi ve bunun için de kitle hareketi içindeki oportünist akımlara karşı uzlaşmaz bir mücadele verme sorunuydu. Tıpkı ellili ve altmışlı yıllarda olduğu gibi bu aşamada da revizyonizm Troçkist partilerin inşasını arka plana itiyordu, ama bu kez teslim olduğu  akım Latin Amerika’daki Guevarist gerillacılık ve küçük burjuva Castro oportünizmi ile onun Avrupa’daki takipçileriydi.

 

Bir yandan BS’nin revizyonist çoğunluğuna karşı sürdürülen mücadele güçlenirken, bir yandan da sınıf mücadelesinde yeni temel gelişmeler gerçekleşiyordu. Bu arada Leninist Troçkist Hizip’in içinde yer alan Amerikan SWP’si, sağa doğru kaymaya ve ayrılık noktalarının tüm derinliğine karşın BS çoğunluğuyla uzlaşmaya yönelmişti; ama öte yandan LTH’nin parti inşası stratejisine sarılmış kanadı revizyonizme karşı mücadelesini giderek şiddetlendiriyordu. SWP önderliği o dönemde bir değişim geçirmiş ve eski yaşlı kadroların yerini daha genç, öğrenci kökenli kadrolar almıştı. Eski önderlik, Uluslararası Komite süreci ile Küba devrimi karşısındaki tüm hatalarına ve ulusal Troçkist eğilimlerine karşın, temel tutumları itibariyle Troçkisti. Oysa yükselen öğrenci hareketleri içinde oluşan yeni önderlik, tıpkı Avrupa’daki önderlik gibi izlenimci ve ikameci basınçlara karşı çok daha dayanıksızdı ve hızla Castrocu politikaların etkisi altına girmişti. SWP’nin işte bu kayışı, partiyi Troçkizmin tasfiyesinin öncüsü haline getirecek ve nihayet Dördüncü Enternasyonal’den ve Troçkizmden koparak bir küçük burjuva örgüt haline gelmesine, sonuçta da parçalanarak dağılmasına yol açacaktı.

 

Birleşik Sekreterlik içindeki revizyonist çoğunluğa karşı mücadeleyi artık, SWP’nin tasfiyeci çizgisine karşı amansızca savaşan Nahuel Moreno’nun önderliğindeki Bolşevik Hizip ile Leninist Troçkist Eğilim üstlenmişti. Benzer bir gelişim Uluslararası Komite içinde de yaşanıyordu. İngiltere’de Gerry Healy önderliğindeki WRP (Workers’ Revolutionary Party-Devrimci İşçi Partisi), tıpkı Amerikan SWP’si gibi oportünist bir tutuma kaymış ve bu kayışa karşı direniş sonucunda da Uluslararası Komite ikiye ayrılmıştı. 

 

Nikaragua devrimi IV. Enternasyonal için bir anlamda bir dönüm noktası oluşturdu. Somoza’nın devrilmesinden sonra Birleşik Sekreterlik çoğunluğu, FSLN’i koşulsuz desteklemek adına Troçkizmin en temel ilkelerini dahi bir bir ayaklar altına almaya yöneldi. Nikaragua devrimine aktif olarak katılan ve devrimden sonra kurulan burjuva hükümetine karşı devrimin sürekliliği için, kitlelerin içinde bağımsız bir proleter sınıf politikası için ve IV. Enternasyonal’in bu ülkede inşası için mücadele eden ve tam da bu nedenle küçük burjuva FSLN önderliğinin tepkisini çeken Troçkist militanlara karşı burjuva hükümetini desteklemeyi tercih etti. Üstelik devrim savaşçılarından oluşan Simon Bolivar Tugayı’nın bir komployla tuzağa düşürülerek Panama polisine teslim edilmesi karşısında, sadece küçük burjuva FSLN’e yaranabilmek için hükümetin yanında yer aldı.

 

Bu saldırı, Bolşevik Fraksiyon, Leninist Troçkist Hizip ve Uluslararası Komite içindeki devrimci Troçkist kanat için artık bardağı taşıran son ihaneti oluşturmuştu. Derhal bir ortak cephe kuran bu üç kesim, 1979’da başlattıkları girişim sonucunda 1981’de tüm ortodoks Troçkistleri bağrında toplayan Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal’i (LIT-QI; Liga Internacionalista de los Trabajadores-Quatrime Internacionale) kurdular.

 

Artık Troçkizmin tarihinde yepyeni, militan bir evre başlamıştı.

 

LIT'in Mücadele Süreci

 

LİT'in Ocak 1982'deki kuruluş kongresinden bu yana olan sürecini başlıca şu evreler altında inceleyebiliriz: Kuruluşundan Moreno'nun ölümü olan Ocak 1987'ye kadarki evre, Arjantin Partisinin önderliğinin ağırlığında ciddi bir sapmanın ortaya çıktığı 1987-1990 dönemi ve bunu izleyen kriz ve krizin aşılması çabasını içeren evre. 

1982'de kurulan LİT, kongrede de ifade edildiği gibi "Bir programa, politik çizgiye ve birleşik bir önderliğe sahip, açıkça ilan edilmiş bir parti" idi. LİT kurulduğu andan itibaren dünya ölçeğinde bir dizi kampanya başlattı ve sürdürdü. Bunların içinde en önemlisi, İngiliz ve Amerikan Emperyalizmine karşı verdiği mücadeleydi. (Malvines Krizi) Güney Amerika'da bu krizle birlikte devrimci mücadelenin yoğunlaşması ve LİT'in en önemli seksiyonunun Arjantin partisi olması (MAS), LİT önderliğinin bu ülkeye kaymasına zemin sağlayan objektif ve subjektif koşulları oluşturdu. 

 

LİT bir yandan kendini bir dünya örgütü olarak tanıtıyor, ortodoks ve militan Troçkist unsurları hızla kendisine çekiyor, hem de dünya ölçeğindeki kampanyalarla (Örneğin Filistin devrimi için kampanya) ddi bir hareketlilik yaratıyordu. Ne var ki, esas olarak hâlâ bir Latin Amerika partisiydi ve bu durum 1985'teki I. Dünya Kongresi'nde de açıkça kabul edilmişti. Moreno LİT'in bu zaafının farkındaydı ve önderliğin ağırlıklı olarak Arjantin Partisinin elinde bulunmasından da kaygı duyuyordu. Bu nedenle, uluslararası önderliğin daha zengin bir bileşime ulaşması ve dünya partisinin başta Avrupa olmak üzere diğer kıtalara açılabilmesi için amansız bir çabaya girişmişti. Ne var ki, Arjantin'deki sınıf mücadelesinin hızla keskinleşmesi ve öbür seksiyonlarda ani ve hızlı başarıların yaşanmaması, durumun Moreno'nun ölümüne kadar (1987) az çok aynı kalmasına yol açtı. 

 

Bununla birlikte 1987'ye değin LİTönemli gelişmeler kaydetti. Örneğin Polonya'da Dayanışmanın sol kesiminden doğan Troçkizan bir ekiple sağlam bağlar kurdu. Birleşik Devrimci Cephe taktiğini uygulayan seksiyon, Naucopac adlı taşra örgütüyle birleşerek binlerce militanı etrafında toplayabildi. Kolombiya seksiyonu ALuchar adlı grupla bir sendikal mücadele birliği gerçekleştirerek önemli gelişmeler kaydetti. Brezilya seksiyonu, İşçi Partisi (PT)içinde, sendikal düzeyde ve tabanda ciddi bir güce ulaştı. 

 

una karşılık krizler de yaşandı. Örneğin, Kolombiya önderliğinin partiyi ALuchar içinde eritme girişimi, Moreno'nun ölümünden kısa bir süre sonra bölünmeye yol açan bir bunalım doğurdu. Öte yandan ABDseksiyonu önderi Leon Perez'in uyguladığı bürokratik yöntemler (muhaliflerin tartışılmadan ihracı, İspanyol Prtisi üzerindeki baskıları vb.), bu önemli partie bölünmeye neden oldu. 

 

B gelişmelerle birlikte, Moreno'nun sağlığında LİT, canlı bir inşa süreci yaşadı. Herşeyden önce de gerillacılığa karşı mücadele, birleşik devrimci cephe anlayışı, slogan ve taleplerin önemi, işçi kitle partileri, sınıf seferberliği içinde devrimci partinin inşa edilmesi gibi temel metodolojik konularda ulaşılan berraklık, IV. Enternasyonal'in inşasında önemli ideolojik ve politik mevziler oluşturdu. Güney Amerika ve Arjantinlıklı olmakla birlikte, ileri bir önderlik kadrosunun ilk birikimini sağladı. Seksiyonlar propagandizmden kurtulup, sınıf mücadelesi içinde önemli mevzilenmeye yönelik önemli adımlar attılar. Ancak Moreno'nun ölümü başlamış olan bu yeni sürece önemli bir darbe indirecekti. 

 

Moreno'nun ölümünü izleyen ilk yıl başlamış olan ivmenin hızıyla devam etti. Kolombiya partisindeki kriz aşılmaya başladı, Leon Perez'in Arjantin seksiyonunda yarattığı karışıklık çözümlendi, MAS'ın yanı sıra Brezilya seksiyonu, kitle mücadelelerinde yeni mevziler edindi, İtalyan Partisi (SR)ile yeni ilişkiler kuruldu, bu arada LİT'e yeni seksiyonlar katıldı (İngiliz, Avustralya, Paraguay ve Honduras), LİT önderliği geleceğe ilişkin planlar geliştirmekte önemli adımlar attı. 

 

Ne var ki bu arada, LİT'in metot ve teori alanındaki faaliyetlerinde belirgin bir durgunluk gözlenmeye başlamıştı. Politik kampanyaların bu bakımdan giderek zayıflaması, örneğin Çin devriminin berrak bir politikayla desteklenmesinde görülen gecikme, aslında doğmakta olan önderlik bunalımının ilk sinyalleriydi. Bu arada Arjantin'deki devrimci durumun ciddileşmesiyle birlikte bu partinin önderliğinde gelişen oportinist eğilimler, doğrudan doğruya LİT'i etkilemeye başlamıştı. 

 

Başta Arjantin olmak üzere tüm Latin Amerika'da devrimci demokratik kazanımlar elde ediliyor ve süreç kitleleri sosyalist devrime doğru itiyordu. Latin Amerika burjuvazisi ve emperyalizm, ne yeni demokratik rejimlere istikrar kazandırabilmiş ne de kitle mücadelelerini durdurmanın yolunu bulabilmişti. Arjantin ve onun şahsında LİTönderliği, 1988-1989 seçimlerinde Latin Amerika nüfusunun % 80'inin eskisinden farklı bir biçimde oy kullanacağını ileri sürüyordu ama bu seçimler ile itle seferberlik süreçleri ve üstyapısal gelişmeler (geleneksel burjuva kurumlarının krizi, sendikal bürokrasilerin ihaneti ve işçi sınıfının özörgütlenme süreçleri) arasındaki bağıntıların kurulmasında yetersizlik gösteriyordu. 

 

Bir yandan önderlik yetersizliği öte yandan gelişen devrimci süreç Arjantin partisini iki uçlu bir oportünizme itti. MAS, 19887 seçimlerinde, ülke tarihinde ilk kez iki milletvekili çıkarmak gibi büyük bir seçim başarısı elde etti. Ancak bunu, tüm parti faaliyetlerini seçim kampanyaları doğrultusunda odaklayarak, seçim kampanyalarını da oy toplamak hedefine yönelterek gerçekleştirdi. Bu bir yandan partiyi seçimci (elektoralist) bir oportünizme sürüklüyor, bir yandan da komünist parti ile girilen seçim ittifakı nedeniyle halk cepheci bir konuma doğru itiyordu. Tam da bu nedenle parti önderliği, seçim sonrasında patlak veren Rosaris ayaklanması ve onu izleyen ve Alfonsin'in düşmesiyle sonuçlanan kitle eylemleri karşısında aciz ve şaşkın bir konuma sürüklendi. Önderliğin ilk tepkisi bu eylemleri göz ardı etmek, onları küçümsemek oldu. Ama bir süre sonra, oportünizmin ikinci ucuna da savrulan bir çizgiye kayıldı: Rosario ayaklanmasıyla ülkede devrimci bir bunalımın başladığı tespiti ortaya atıldı. MAS önderliği böylece partinin önüne acil görev olarak iktidarı ele geçirmeyi koydu. Temmuz 1989'da aynen şöyle deniyordu:"Şu anda işçi sınıfı için bir proletarya devleti yaratma şansı vardır... yani bu bir Ekim devrimi demektir. Bunu sağlamak için parti, daha fazla gecikmeden hazırlık yapmalıdır."

 

MAS önderliği aynı zamanda mevcut kadrolarla, yeni perspektif doğrultusunda yeniden örgütlendi ve böylece zamanla bürokratik yöntemlere başvuran bir Bonapartist önderlik yarattı. LİT önderliği, Arjantin partisinde gelişen oportünizme müdahale edebilecek bir konuma sahip değildi. Çünkü önderliğin belkemiğini esas olarak Arjantinliler oluşturuyordu ve diğer seksiyonların üzerinde de aynı baskılar uygulanıyordu. MAS önderliği, kendi "devrim" hayallerini tüm LİT'e taşıyor, dünya durumuna ve LİT'in öbür seksiyonlarının analizlerine aldırış etmiyor ve Arjantin partisinin hızla kitleselleşmekte olduğu iddiasıyla iktidarı ele geçirme hazırlıklarına ağırlık veriyordu. 

 

Temmuz 1989'da toplanan LİT'in II. Dünya Kongresi, bu hayallerin baskısı altında, Arjantin'de acil bir Ekim devrimi ve dünya ölçeğinde benzer devrimler öngören bir karar kabul etti. Ancak gerçeklik tamamen farklıydı: Ne Arjantin'de iktidar ele geçirilebilecek, ne de bunun olabilirliğini kanıtlayan bir politik süreç yaşanacaktı. Dünya ölçeğinde ise, 1987'de başlayan Doğu Avrupa devrimleri, MAS önderliğinin öngördüğü gibi "Ekim devrimleri" değil, "Şubat devrimleri"ne benzer bir süreç izleyecekti.

 

Bu hatalar, Arjantin partisi ile LİT önderliğinde çok ciddi boyutlara varan bir krizin doğmasına neden oldu. Önce Uluslararası Yürütme Komitesi Temmuz 1991'de, MAS önderliği ve onun ağırlığındaki Uluslararası Sekreterliğin izlenimci, maceracı, halk cepheci ve Ulusal Troçkist eğilimlerini eleştiren bir "Antitez" dökümanı kabul etti. Ardından UYK, Uluslararası Sekreterlikte değişiklik yaparak eski çizgiden uzaklaşma yolunda önemli bir adım attı. Aynı dönemde toplanan MAS Kongresi'nde önderliğin çizgisi oportünist sapma olarak belirlendi ve yeni bir önderlik seçildi. MAS ve LİT'deki bu sapmaları düzeltme ve yeniden inşa girişimlerine, Morenist eğilim olarak örgütlenen eski MAS önderliğinin yanıtı son derece olumsuz oldu. MAS içinde bir kopma hareketi örgütledi ve parti binalarını işgal ederek tüm malzemelere el koydu, pek çok yerde şiddete baş vurdu ve devrimciler arasında geçerli olmayan yöntemler uyguladı. Bunun üzerine yeni MAS ve LİTönderliği, Morenist eğilimi "parti düşmanı, küçük burjuva sapma" olarak tanımlayarak LİT'ten ve bulundukları tüm seksiyonlardan ihraç etti. Artık kriz en derin noktasına varmıştı. 

 

Şubat 1992'de toplanan IV. Dünya Kongresi'nde, eski çizgi tümüyle aşıldı ve LİT'in yeniden inşası yolunda önemli bir adım atıldı. Enternasyonal karşı karşıya bulunduğu sorunları saptamıştı:Son üç yıla egemen olan hareketçi anlayış aşılmalı, dünyanın içine girdiği yeni evre teorik ve politik olarak analiz edilmeli, bu temelde yeni bir program belirlenmeli ve bir bütün olarak Enternasyonal bir yeniden inşa sürecine sokulmalıydı. IV. Kongre, bütün bu sorunları kongre süresi içinde çözümleyemeyeceğini belirleyerek, belirli bir analiz ve tartışma sürecinden sonra yeni bir dünya kongresi toplanmasına karar verdi. 

 

Ve Temmuz 1994'te düzenlenen 5. Dünya Kongresi'yle birlikte LİT, kriz sürecinden çıkma doğrultusunda ilk önemli adımlarını atmaya başladı. Bu kongreye LİT, son derece önemli objektif koşullar altında girmişti (Meksika'daki Chiapas mücadeleleri, Bosna direnişi, Stago ayaklanması, Avrupa'daki sınıf mücadelelerinin şiddetlenmesi, Brezilya partisinin kaydettiği ve neden olduğu ilerlemeler); üstelik subjektif olarak ta tüm LİTönderleri ve militanları kendilerini bütünüyle Enternasyonal'i içinde bulunduğu krizden çıkarmaya adamışlardı. Bu kongrede LİT'in, Bosna'ya İşçi Yardımı Kampanyasına tam anlamıyla katılması, uluslararası yayın organı olan Correo Internacional'in düzenli olarak yayınlanması, çeşitli seksiyonların militanlarından oluşan bir uluslararası sekreterliğin kurulması, Brezilya ve Avrupa'daki faaliyetlere ağırlık verilmesi ve programın geliştirilmesi yolunda kararlar alındı. Öte yandan İşçi Enternasyonal'i adlı uluslararası merkezle bir Girişim Komitesi kurulması kabul edildi. 

 

Kongre sonrasındaki dönemde Bosna kampanyasına öncülük edilmeye başlandı. Meksika'daki devrimci sürece ciddi müdahalelerde bulunuldu, Ukrayna'da enternasyonalist İşçi Partisi inşa edildi, İspanya seksiyonu bir başka örgütle birleşerek gücünü artırdı., lar düzenli olarak çıkarılmaya başlandı, beş ayrı partinin militanlarından oluşan bir Uluslararası Sekreterlik kuruldu, Avrupa'daki faaliyetlere giderek artan bir önem verilmeye başladı, İşçi Enternasyonal'i ile bir program geliştirildi; Küba, Bosna, Güney Amerika ve Doğu Avrupa üzerine önemli analizler gerçekleştirildi. 

 

Bütün bunlar LİT"'in ve 4. Enternasyonal'in yeniden inşasında ileri doğru atılan önemli adımlardır. Bu süreç LİT'i  yaşadığı krizden kurtarmanın yanı sıra, 4. Enternasyonal'in yeniden inşası sürecinde onu tekrar motor güç haline getirmeye doğru evrilmektedir.

 

IV. Enternasyonal'in Yeniden İnşası İçin

 

Bu ülkede sosyalist devrimi gerçekleştirecek Leninist-Bolşevik parti inşa etmenin uzlaşmaz çabası içinde olan hareketimiz, aynı zamanda, ulusal devrimci partilerin, dünya sosyalist devrim partisinin (Enternasyonal) bir parçası olarak doğp gelişmek zorunda olduğunun bilincindedir. Devrimci Marksizm bize, hem teorik olarak öğretmiş ve hem de pratik olarak göstermiştir ki, dünya partisinin inşasına sistematik olarak katkıda bulunmayan, onun organik bir parçası olmayan ve bu inşaya öncelik tanımayan herhangi bir ulusal inşa çabası, her an bürokratik ve karşı devrimci aygıtlara uyarlanma tehlikesi ve eğilimi altındadır ve tarih bize bunun böyle olduğunu pek çok kez kanıtlamıştır. Ulusal Troçkizm enternasyonalist Marksizmin, ortodoks Troçkizmin önündeki en büyük engellerden biridir.

 

Dolayısıyla hareketimiz revizyonizmin darbeleri altında sistematik bir krize sürüklenen, güçleri parçalanan Enternasyonal'in, günümüzde hala geçerliliğini ve zorunluluğunu koruyan 4. Enternasyonal'in yeniden inşasını öncelikli bir görev olarak ortaya koyar. Dünya partisini, onunla organik bir bütünlük içinde inşa etme görevini üstlenmedikçe, enternasyonalizmimiz ahlakçı bir söylemin ötesine geçemeyecek, ulusal inşamız kaçınılmaz bir yenilgiye uğrayacaktır. 

 

4. Enternasyonal'in inşası açısından, yaşanan kriz her ne kadar şiddetli olsa da bir yandan da son derece olumlu ve umut verici gelişmeler yaşanmaktadır. Bu anlamda Doğu Avrupa devrimleri bir turnusol kağıdı işlevi görmüş, bir yandan revizyonizmi mantıki sonucu olan tasfiyeciliğe iterken, bir yandan da, 4. Enternasyonal'in yeniden inşası sürecinde yer alabilecek güçler arasında yeni bir kümelenme süreci yaratmıştır. Bu gelişmeler şöyle özetlenebilir:

 

Birleşik Sekreterlik'in (B.S.) başını çeken Mandelci merkez (çoğunluk) ekibi, Doğu Devrimlerini ve Stalinizmin yıkılışını, Proleterya açısından tarihi yenilgiler olarak kabul ettikten sonra, eski ve "yeni" Stalinist aygıtlara uyarlanmış ve bir dizi ülkede kendi  seksiyonlarını lağvederek bu partilere katılmaya başlamış (İspanya, İtalya, Türkiye)  ya da zaten içinde bulunduğu reformist partilerin karşıdevrimci bürokrasileriyle bütünleşmeye yönelmiştir. B.S. için artık Sürekli Devrim teorisi bir "iktidarsızlık duygusu" haline gelmiş, geçiş programının sadece "bir yaklaşım" özelliği kalmış ve Enternasyonal "çok uzak bir geleceğin imkanı" haline dönüşmüştür.

 

Öte yandan B.S., bu revizyonist çizgiye karşı duran ve Troçkizmin temel tutumlarında ısrar eden seksiyonlar ve eğilimler de içermektedir. (A.B.D.'de Socialist Action, Hindistan seksiyonu, İngiltere ve Frasa seksiyonları içinde çeşitli eğilimler). Bu anlamda B.S.'in krizi ve kendi kendini tasfiye süreci, dünya Troçkist hareketinde yeniden gruplaşmalar yaratabilecek özelliğe sahiptir. Bu anlamda grubumuz, B.S.'deki bu gelişmeleri dikkatle izlemek ve 4. Enternasyonal'in yeniden inşası çabasında değerlendirmek durumundadır.

 

Dünya Troçkist hareketinin bir başka uluslararası akımı olan Lambertizm ise, Doğu Avrupa devrimlerini ve Stalinizmin yıkılışını, dünya proleter hareketi açısından bir gelişme olarak görmekle birlikte ve bir anlamda bunun da etkisiyle, sosyal demokratik aygıtlarla uyarlanma sürecini hızlandırmış ve "İşçi Partisi" taktiğiyle kendini bu tip partiler haline dönüştürmeye girişmiştir. Örneğin Brezilya'da, P.T.'nin reformist Lula önderliği ve sendika bürokrasileriyle iş birliği içinde olan La