1985

 

 

GEÇİŞ PROGRAMININ GÜNCELLENMESİ

 

- Nahuel Moreno -

  

 

 

Giriş - Geçiş Programı’nın güncelliği *

Tez 1 - Tarih, Dördüncü Enternasyonal’in üzerinde kurulduğu temellerinin doğruluğunu kanıtlamıştır*

Tez 2 - Dünya proletaryasının mücadelesinin bir yüzyılı: büyük zaferler ve kazanımlar, önderlik krizi ve insanlığın çürümesi *

Tez 3 - Reformist çağ, büyük sosyalist partilerin kuruluşu ve İkinci Enternasyonal’in krizi *

Tez 4 - Ekim Devrimi’nin ve Üçüncü Enternasyonal’in istisnai niteliği *

Tez 5 - Stalinizmin neden olduğu yenilgilerden oluşan bir yirmi yıl *

Tez 6 - Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu *

Tez 7 - Büyük devrimci zaferlerle dolu otuz yıl *

Tez 8 - Troçkizmin çağının başlangıcında mıyız? *

Tez 9 - Öngörülememiş olan bazı gerçekler ve yanlış bir analoji *

Tez 10 - Revizyonizm, Enternasyonalin yıkılmasına hizmet etmektedir. *

Tez 11 - Eşitler Komitesi, revizyonizme direnmiş olan güçleri yeniden bir araya getirmektedir. *

Tez 12 - Karşı-devrimci Aygıtların Güçlenişi ve Krizi *

Tez 13 - Stalinizm ve Kastroculuk, politikaları ve temsil ettikleri sınıfsal kesim itibariyle karşı-devrimci ajanlardır. *

Tez 14 - Üretici güçler çürürken yıkıcı güçler iktisadi büyüme altında gelişmeye devam etmektedir. *

Tez 15 - Hiçbir Ekim devriminin gerçekleşmediği aşama: bir Şubat devrimleri aşaması *

Tez 16 - Gerilla savaşı *

Tez 17 - Gerilla önderliklerinin oportünizmi *

Tez 18 - İşçi ve köylü hükümeti *

Tez 19 - Yeni bürokratik işçi devletlerinin kökeni *

Tez 20 - Bürokratik işçi devletleri: Küba örneği *

Tez 21 - Proletaryanın devrimci diktatörlüğü ve bürokratik diktatörlüğü *

Tez 22 - İşçi devletleri arasındaki savaşlar ve işgaller *

Tez 23 - Politik devrim *

Tez 24 - İşçi devletlerinin federasyonu *

Tez 25 - Devrimin yakınlaşması. Devrimci durum nedir? *

Tez 26 - Şubat devrimleri, ikili iktidar ve işçi-halk iktidarının gelişimi *

Tez 27 - Demokratik sloganlar ve görevlerin temel önemi. Kurucu (Anayasal) Meclis *

Tez 28 - Ulusal kaderi tayin hakkı ve ulusal devletleri yıkmak için verdiğimiz mücadelemiz *

Tez 29 - Anti-emperyalist, demokratik, feminist ve diğer cepheler *

Tez 30 - Almanya: Avrupa devriminin merkezi *

Tez 31 - Bugün, olanaklardan yararlanarak Troçkist kitle partileri inşa etme vaktidir. *

Tez 32 - Devrimci süreçler, kitle örgütleri ve Troçkist partilerin inşası *

Tez 33 - İşçi partileri ve Troçkizm *

Tez 34 - Entrizm ve kitlesel merkezci eğilimlerle birleşme *

Tez 35 - Propaganda, ajitasyon ve eylem. Sloganların rolü *

Tez 36 - İlkeler, strateji ve taktikler *

Tez 37 - Birleşik işçi cephesi *

Tez 38 - Partimizin ve Enternasyonalimizin örgütsel karakteri *

Tez 39 - Sürekli devrim kuramı ile eşitsiz-bileşik gelişme yasasının güncelliği *

Tez 40 - Büyük felaket ya da Troçkizm. Mutlak bir ihtiyaç: evrenin fethi. *

Tez 41 - Bugün, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasının vaktidir. *

 

Giriş - Geçiş Programı’nın güncelliği

Buradaki tezler, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesi olan Geçiş Programı’nda ifade edilmiş tahlil ve görevlerin kuru bir tekrarı değildirler. Bizim için sorun, Geçiş Programı’nı artık geçerli olmayan bir program olarak görmemiz veya tarihin yerine başka bir metin geçirmesi gereken eskimiş bir metin olarak algılamamız değil Geçiş Programı’na ilişkin düşüncemizin bunların tam aksi yönde olmasıdır. İçinde yaşadığımız dönemi iki temel gerçek belirlemektedir: emperyalizmin ve işçi devletlerindeki Stalinist bürokrasinin içinde bulunduğu belirgin kriz, ve ileri sanayi ülkelerinin proletaryasının tarih sahnesine hem de sürecin temel bir önderi olarak geri dönüşü. Bu koşullar altında Geçiş Programı ve onun temel ekseni şimdiye dek hiç olmadığı kadar günceldir: Bu eksen, karşı-devrimci bürokratik aygıtları bozguna uğratmak, devrimci önderlik bunalımını aşmak ve dünya sosyalist devrimini gerçekleştirmek için dünyanın her ülkesinde Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmektir.

Ancak, önderlik bunalımını aşabilmek için İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeki yıllarda yaşanan büyük devrimci yükselişin ortaya çıkardığı yeni sorunlara cevaplar geliştirmemiz gereklidir çünkü bu sorunları Geçiş Programı ne önceden tahmin edebilmiştir ne de açıklayabilmektedir.

Kitle seferberliklerinin, karşı-devrimci bürokratik ve küçük-burjuva önderlikleri, burjuvaziyle olan bağlarını koparıp onu mülksüzleştirerek iktidara el koymaya zorlaması gerçeğinden doğan yeni işçi devletlerinin varlığı İkinci Dünya Savaşı ertesi yılların bu yeni sorunlarından en önemli olanıdır. Bir başka deyişle, Troçki’nin Geçiş Programı’nda neredeyse imkânsız diye tanımladığı bu beklenmedik olasılık, bugüne kadar gerçekleşen yegâne olasılık olmuştur.

Yeni bir olguya işaret ediyoruz ama programımızın hiç olmadığı kadar geçerli olduğunu da eklemeliyiz. Yukarıda belirttiğimiz bu beklenmedik olasılık eğer gerçekten dünya üzerindeki tüm ülkelere yayılırsa, o koşullardaki mutlak ihtiyaç küçük-burjuva ve bürokratik önderliklere karşı politik devrimi gerçekleştirmektir ve tabii bu amaç için Troçkist partileri ve Troçkist Enternasyonali inşa etmektir. Bu bürokratik önderlikler iktidarda kalmaya devam ederlerse insanoğlunun önünde iki alternatif olacaktır: devrim ya da nükleer felaket.

Emperyalist karşı-devrimin tamamıyla hizmetinde olan bürokratik önderliklerin burjuvaziyi tüm dünya ölçeğinde mülksüzleştirebileceklerine tabii ki inanmıyoruz; sadece, akılsızca absürd bir bakış açısından bile kanıt elde etmek için akla mantığa aykırı böyle bir durumu teorik bir varsayım olarak ifade ediyoruz.

Bu yeni olgunun dışında, Geçiş Programı’ndaki iki eksikliği, bilinçli olarak ele almadığı iki sorunu, Troçki’nin kendisi işaret etmiştir: ekonomik durum, ve iktidarın alınmasının ardından çıkabilecek olan sorun ve görevler. Bu iki eksikliği de buradaki tezlerde gidermeye çalışacağız.

Geçiş Programı’ndaki ilk eksiklik olan ekonomik duruma ilişkin olarak, dünya ekonomisinin emperyalizmin hükmettiği bir bütün olduğunu, işçi devletlerinin ekonomisinin de bu dünya ekonomisine tabi olduğunu, ve bir yanda kapitalist ekonomi, diğer yanda ise işçi devletlerinin ekonomisi diye birbirinden ayrı iki ekonomiden bahsedilemeyeceğini savunuyoruz. Buna ek olarak, emperyalist ekonominin büyüme döneminin hem insanlığın çoğunu sefalete ve artan bir aşırı sömürüye zorladığı hem de yıkıcı güçleri geliştirdiği gerçeğinin, Geçiş Programı’nın temel varsayımlarından biri olan “insanlığın üretici güçlerinin gelişimi durmuştur” varsayımını nasıl doğruladığını ve önemini arttırdığını sergiliyoruz.

Geçiş Programı’ndaki ikinci eksikle ilgili olarak, kapitalizmden sosyalizme doğru burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ile başlayan geçiş aşamasında kitle seferberliklerinin ihtiyaçlarının bazı yeni sloganlara yol açtığını, ve eski sloganların da daha büyük bir ağırlık elde ederek yaygınlaşmasına sebep olduğunu öne sürüyoruz. Örneğin, işçi devletleri arasındaki savaş veya işgaller, Stalinist bürokrasinin alnındaki bu kara lekeler, ancak bizim yükseltebileceğimiz temel bir sloganı zorunlu kılmaktadır: mevcut işçi devletlerinin federasyonu. Aynı zamanda başka bir işçi devleti tarafından işgal edilmiş olan bir işçi devletini savunmak da bu sloganın gereğidir, özellikle de işgal edilen işçi devleti Büyük-Rus veya Çin şovenist hevesinin kurbanı olan küçük bir işçi devleti ise bu savunma çok daha gereklidir.

Tezlerde ele aldığımız diğer sorunlar şunlardır:

  1. Demokratik sloganların kazandığı yeni ağırlık ve kurucu meclis için mücadele,
  2. Gerilla savaşı,
  3. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki devrimlerin karakterleri,
  4. Tarihin bu aşamasında ‘Şubat’ devrimleri, nasıl genelleşmiş ve hatta burjuvaziyi mülksüzleştirmeye kadar nasıl ulaşmıştır? Bu olgunun iç mantığı, sürekli devrimi nasıl doğrulamaktadır?

Tezlerimiz, kaleme alınmasından sonraki yeni olgular aracılığıyla zenginleşmiş olan Geçiş Programı’nı ve onun metodunu doğrulamayı amaçlamaktadır. Geçiş Programı’nın tahlilinin ve temel varsayımlarının 20. yüzyılın sonunda insanlığın gördüğü bu en büyük devrimci yükseliş içerisinde nasıl onaylandığını kanıtlamayı hedefliyoruz.

 

Tez 1 - Tarih, Dördüncü Enternasyonal’in üzerinde kurulduğu temellerinin doğruluğunu kanıtlamıştır.

Enternasyonalimiz, kendisine güç veren bir dizi tahlil ve genel ilkeler zemininde 1938’de kurulmuştur. Dördüncü Enternasyonal’in üzerinde inşa edildiği bu ana temeller, işçi sınıfının mücadelelerinin yüzyılı aşkın deneyimi ve proletarya ile sömürge ülke halklarının somut anlamda son kırk yıldaki mücadelesi tarafından tamamıyla doğrulanmışlardır. Maddeler şeklinde özetlersek bu ilkeler şunlardır:

  1. Emperyalizmin egemenliği altında insanlığın üretici güçlerinin gelişimi durmuştur ve bunun bir sonucu olarak da bütün teknik gelişmeler, kitlelerin hayat standardını geliştirmek bir yana dursun tam tersine artan bir sefalete ve yeni savaşlara yol açmaktadırlar. Diğer yandan, üretici güçler sadece emperyalist-kapitalist özel mülkiyet ile değil ayrıca ulusal devletlerin varlığıyla da çelişki içine girmişlerdir;
  2. Bu çelişkilere bağlı olarak savaşların, krizlerin ve devrimlerin tarihsel bir çağı başlayacaktır. ‘Tarihsel çağ’ kavramıyla da yaklaşık olarak bir yüzyılı kastediyoruz;
  3. Sınıf mücadelesinin ve devrimin karakteri, küresel bir hale gelmektedir. Somut olarak bu durum, tüm olguların değerlendirilmesinin devletlerin veya diğer yapısal ya da üst-yapısal olguların bakış açılarından değil devrimin ve karşı-devrimin bakış açılarından yapılmasının zorunlu olduğu bir çağa, tarihin en devrimci çağına girmekte olduğumuz anlamına gelir;
  4. İnsanlığın yaşadığı kriz, proletaryanın önderlik krizinin bir sonucudur. Bir başka deyişle, proletarya önderlik bunalımını aşamadığı sürece insanlık her biri öncekinden daha şiddetli olacak olan krizlerden krizlere yuvarlanacaktır;
  5. nya proletaryasının krizi soyut bir olgu değil tam tersine işçi hareketiyle kitle hareketinin kanıksanmış önderliklerinin, örneğin sosyal-demokrasinin ve esas olarak da Stalinizmin, emperyalist burjuva düzeninin tarafına geçmiş olduğu gerçeğinin somut ve doğrudan bir sonucudur. Tüm bürokratik veya küçük-burjuva önderlikler (milliyetçi, solcu, sosyal-demokrat veya Stalinist), dolaylı ya da dolaysız yoldan tarihsel olarak emperyalist karşı-devrimin hizmetindedirler;
  6. Bu önderliklerin ihaneti, sosyal sebeplere dayanmaktadır: Sovyetler Birliği başta olmak üzere işçi örgütlerinin bürokratikleşmesi ve bir işçi aristokrasinin oluşması. İşçi bürokrasisi ve egemen küçük-burjuvaziyle onun partileri, ayrıcalıklı birer tabaka olmalarından dolayı devrimin safına geri kazanılamazlar. Stalinizmin karşı-devrimci aygıtlardaki hakim kesim olmasının sebebi, bir sınırsız ayrıcalıklar kaynağı olan, dünyanın en önemli işçi devleti Sovyetler Birliği üstündeki denetimi tekelleştirmesidir;
  7. Başta Stalinizm olmak üzere tüm küçük-burjuva ve bürokratik akımların ideolojisi veya teorisi, tek ülkede sosyalizm ve emperyalizmle barış içinde bir arada yaşamaktır. Bunlar, dünya proletaryası için en zararlı teori, ideoloji ve programdır.
  8. Tek ülkede sosyalizm ve emperyalizmle barış içinde bir arada yaşama veya iş birliği yapma teorisiyle, bu Stalinist ve sosyal-demokrat teoriyle çarpışan tek kuram, sürekli devrim kuramıdır (ikinci kez formüle edilmiş halini kastediyoruz): iktidarı almak ve devrimci bir diktatörlük kurmak için, işçi sınıfı ve onun müttefiklerinin sürekli seferberliğinin ve uluslar arası sosyalist devrimin kuramı. Dünya çapında emperyalizmi bozguna uğratabilecek, ulusal-devletleri devrimci bir tarzda yıkabilecek, ve sosyalizmin inşasına başlamak için dünya sosyalist sovyet cumhuriyetlerinin federasyonunu kurabilecek olan yegâne güç bu devrimci diktatörlüktür;
  9. Ulusal burjuvazinin ve toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi, proletaryanın devrimci diktatörlüğü için taktiksel bir sorundur. Oysa devrimci diktatörlüğün büyük stratejik amacı, bölgesinde ve dünyada sosyalist devrimi geliştirmek, ulusal sınırları tasfiye etmek ve dolayısıyla tüm gezegende sosyalizmi kurmaktır;
  10. Proletaryanın önderlik krizini aşabilmek için ana görev, dünya üzerindeki tüm ülkelerde, kitlesel Troçkist partiler ve sosyalist devrimin dünya partisi olan Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmektir. Bu Troçkist partiler ancak bürokratik ve küçük-burjuva önderliklere karşı amansız bir mücadele yürüttükleri takdirde inşa edilebileceklerdir; bu amansız mücadele, o önderliklerin kitle mücadelelerinin basıncı altında ara sıra bazı ilerici veya devrimci mücadeleleri yönetmek ve hatta burjuvaziyle olan bağlarını koparıp bir işçi-köylü hükümeti kurmak zorunda kalması gerçeğinden bağımsız olmalıdır;
  11. Hiçbir şey, Stalinizmin karşı-devrimci karakterini Sovyetler Birliği’nde Bonapartist hükümet şeklinde oynadığı rolünden daha iyi sergileyemez. Bu hükümet, Sovyetler Birliği’ni ekonomik, sosyal, politik ve kültürel karakterde büyüyen bir krize doğru kaçınılmaz şekilde itmektedir. Kendi rejimiyle birlikte bürokrasi, tarihteki ilk işçi devletinin altını günden güne oymakta ve bu devleti artan bir şekilde yozlaştırmaktadır. Bürokrasiye karşı ancak Troçkist bir partinin önderliğinde gerçekleşecek olan bir politik devrim, keskin bir yozlaştırıcı sürecin acısını çeken işçi devletinin tarihi krizinin üstesinden gelebilir. Bu politik devrimin amacı, proletaryanın Lenin ve Troçki’nin modelindeki devrimci diktatörlüğünü yeniden zorla kabul ettirmektir;
  12. Sovyetler Birliği’nde hakim bürokratik kasta karşı hayata geçirilmesi zorunlu olan politik devrim, kitle hareketinin liderliğini bu hareketi yöneten tüm Stalinist, sosyal-demokrat ve küçük-burjuva partilerden temizlemek için yürütülen dünya çapındaki mücadelenin bir parçasıdır;
  13. Tüm bu belirtilen ilkeler, Geçiş Programı’nın satırlarında olduğu gibi onun programında da somutlaşmışlardır. Geçiş Programı, iktidarı ele geçirmek ve proletaryanın devrimci diktatörlüğünü kurmak için proletaryayı seferber etmenin programıdır. Geçiş Programı, bu sürecin sahip olabileceği tek devrimci önderlik olan Troçkist partilerin ve Dördüncü Enternasyonal’in inşa edilmesi için dünyadaki tüm işçilerin sürekli seferberliğini geliştirmenin programıdır.

 

 

Tez 2 - Dünya proletaryasının mücadelesinin bir yüzyılı: büyük zaferler ve kazanımlar, önderlik krizi ve insanlığın çürümesi

Proletarya, geçen yüzyılın seksenlerinden önce tarih sahnesinde sadece ara sıra yer almıştır, özellikle 1848 Devrimi’nde ve Paris Komünü ile sonuçlanan Birinci Enternasyonal’in örgütlenmesi gibi önemli anlarda sahneye çıkmıştır. Proletarya ile onun müttefikleri olan ezilen halklar ve kesimler, tarihsel sürecin temel bir lideri olma rolünü 19. yüzyılın ancak son otuz yılı boyunca zapt edeceklerdir. O zamandan sonra proletaryanın mücadelesi, sürekli ve düzenli bir nitelik elde etmiştir. İçinde yaşadığımız yüzyıl boyunca da sömürücülere, özellikle kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele etmekten bir dakika için bile geri durmamıştır. Mücadeleleri sayesinde proletarya ve işçiler, büyük sendikalar, işçi partileri ve sosyal haklar gibi temel asgari kazanımlar elde etmişlerdir; ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olmak üzere, Ekim Devrimi’nden bu yana işçi devletine dönüşen pek çok ülkede burjuvazinin mülksüzleştirilmesi gibi devrimci kazanımlara da ulaşmışlardır.

Proletaryanın müttefikleri olan geri kalmış halklar, ezilen milletler, köylüler, ezilen ırklar ve kesimler de ayrıca büyük kazanımlar elde etmişlerdir. Örneğin, eski imparatorlukların neredeyse tüm sömürgeleri kendi politik bağımsızlıklarını kazanmışlar ve pek çok geri kalmış ülkenin köylüleri de toprak sahipliğinde daha büyük bir katılım elde etmişlerdir. Dahası, Vietnam halkı Amerikan emperyalizmine ilk askeri bozgununu tattırmıştır; kadınlar oy, kürtaj ve boşanma haklarını elde etmişlerdir. Burjuvazinin mülksüzleştirildiği ülkelere ek olarak pek çok ülkede toprak sahipleri tamamıyla mülksüzleştirilmiştir; ABD’de siyah halk ayrımcılığa karşı mücadelesinde büyük ilerlemeler kaydetmiştir vb.

Dünya işçi sınıfının emperyalizme karşı yüzyıldan fazladır süren bu mücadelesi, sınırları Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi tarafından kesin bir şekilde çizilmiş olan iki döneme ayrılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar proletarya zafer üstüne zafer elde etmiş fakat bunları kapitalist ve emperyalist rejimin sınırları içinde kalarak onu sorgulamaksızın ve iktidarın devrimci zaptını planlamaksızın gerçekleştirmiştir. Bu dönem, proletaryanın mücadelesinin reformist dönemidir. 1914 ilâ Rus Devrimi’nden itibaren ise bugün içinde yaşadığımız dönem, emperyalizmin ve kapitalizmin krizinin ve sürekli çürümesinin çağı, devrim ile karşı-devrimin dünya çapında çarpıştığı bu çağ başlamıştır. Bu çağ, uluslar arası sosyalist devrimin çağıdır.

İnsanlık ve tüm dünya çapında işçiler, işçilerin ve halk hareketlerinin büyük kazanımlarına rağmen sosyalist olduğunu iddia eden bürokratik işçi devletlerinde bile yüzyıldır kendi sefaletlerine, savaşlara ve gittikçe büyüyen bir nükleer felaket olasılığına şahit olmaktalar. Bu durum, yüzyıl boyunca kendisine karşı mücadele verilmesine rağmen emperyalizmin hala dünya ekonomisine hükmediyor olması gerçeğinin bir sonucudur; büyüyen sefaletin, artan baskının, savaşların ve işçilerin görülmedik acılarının kaynağı emperyalizmin bu hükümranlığıdır. İşçi devletlerinin, dev sendikal örgütlerin ve büyük işçi partilerinin mevcudiyeti, emperyalizmin kamçı işkencesi misali bu korkunç saldırısı karşısında hiçbir çözüm ifade etmemektedirler. Tam tersine bu örgütlerin varlığı, pek çok çağdaş gerçeğin kanıtladığı üzere bu saldırının keskinleşmesine ve ağırlaşmasına sebep olmaktadır: Emperyalizmin ve işçi devletlerindeki hükümetlerin geliştirdiği sömürü ve yoksulluk planları, büyük işçi partilerinin ve sendikalarının önderlikleri tarafından desteklenmektedir; insanlık, iki dünya savaşının ve yeteri kadar da bölgesel savaşın acısını çekmiştir; gezegen üzerindeki bütün yaşam ibarelerini yok edebilecek güncel bir nükleer tehdit altında yaşamaktayız; Macaristan ve Çekoslovakya’nın işgalleri yanında güncel olarak Afganistan’ın da Sovyetler Birliği tarafından işgali, Kamboçya’nın Vietnam tarafından ve Vietnam’ın da Çin tarafından istilâsı, mevcut işçi devletlerinin varlığının savaşa karşı hiçbir garanti getirmediğini hatta tehlikeyi daha da arttırdığını sergilemektedir.

İşçilerin ve ezilenlerin mücadelesinin gücü ve kahramanlığı sayesinde büyük kazanımların elde edilmesinin insanlığın krizini daha da derinleştirmiş olmasına dair bu hayli çelişkisel olgu sadece tek bir açıklamaya sahiptir: on yıllardır bunu gerçekleştirme şansına sahip olmasına rağmen proletaryanın bugüne kadar emperyalizmi bozguna uğratamamasını sağlayan önderlik krizi. Bu kriz, günümüzde işçi hareketinin tüm kanıksanmış örgütlerinin, sendikaların, partilerin ve işçi devletlerinin, istisnasız olarak başta Sovyetler Birliği’nin Stalinist bürokratları olmak üzere emperyalizmin dolaylı ya da dolaysız yoldan hizmetinde olan bürokratlarca veya diğer karşı-devrimci önderliklerce yönetiliyor olması gerçeğinin bir sonucudur.

Dünya proletaryasının önderlik krizi, bir başka deyişle işçi ve kitle hareketinin kanıksanmış bürokratik önderliklerinin ihaneti, yaşanan tarihi yenilgilerin belirleyici etkenidir; elde edilen her zaferin veya kazanımın dondurulduğu, dizginlendiği ve bu yüzden de emperyalizmin bozguna uğratılamamış olduğu gerçeğinin belirleyici unsurudur.

Büyük işçi partileri, sendikalar ve işçi devletleri, bürokratların ceketlerinin iki yakası arasına çaresizce sıkışıp kalmışlardır: Bu önderliklerin hepsi bürokratiktir; hiçbiri devrimci değildir. Bilinen bütün önderlikler, karşı-devrime hizmet etmektedir.

Karşı-devrimci aygıtlara ilişkin bir farklılığın mutlaka farkında olmalıyız: Resmi sosyal-demokrat önderlik tarafından oluşturulan aygıt, karşı-devrimci rolünü oynaya devam etmektedir ve bu aygıt aslen ilk emperyalist savaşın ertesindeki süreçte belirleyici rol oynamıştır; fakat devrimleri dizginlemek ve yarı yolda bırakmak konusunda kusursuz bir örnek olan Stalinizm kimseyle kıyas kabul etmez. Stalinizm, devrimci çağın bir ürünüdür ve tarihin gördüğü en devasa büyüklükteki bürokratik ve karşı-devrimci aygıttır. Tabii ki burada karşı-devrim için işe yararlıktan bahsediyoruz, yoksa doğal bir yatkınlıktan değil. Kimse burjuvaziye sosyal-demokrat bir önderlikten daha fazla ajanlık edemez ama devrimci bir kalkışma ile karşı karşıya olan bir burjuvazi için o sosyal-demokrat önderliğin işe yararlığı, tüm gezegen çapında düşünüldüğünde Stalinizmin işe yararlığından çok daha azdır.

Proletaryanın reformist dönem boyunca elde ettiği kazanımlar, sosyal-demokrat önderlikler yüzünden tarihi bir mağlûbiyetle sonuçlanmıştır: emperyalist savaş ve İkinci Enternasyonal’in krizi. Sosyal-demokratlar sayesinde sosyalist devrim Sovyetler Birliği’nde sınırlı kalmış ve İtalya’da, Macaristan’da, en önemlisi de Almanya’da yenilgiye uğratılmıştır. Daha sonraları işçilerin saflarındaki karşı-devrimci ajanlığın ön en saflarını Stalinizm işgal etmiş ve ilerdeki yenilgilerin sebebi olmuştur.

Devrimci çağ dolayısıyla kesin bir şekilde ayrışmış olan üç aşamaya bölünmelidir:

  1. İlk aşama, 1917'den 1923'e dek sürmüştür; bu aşamada, devrimci Marksist bir partinin varlığı sayesinde Ekim Devrimi zafere ulaşmış ayrıca Üçüncü Enternasyonal kurulmuş ve Avrupa devrimi patlak vermiştir;
  2. İkinci aşama, 1923’ten yaklaşık olarak 1943’e dek sürmüştür; bu aşama, Avrupa devriminin yenilgiye uğraması ile açılmış ve bizi yirmi yıl sürecek olan kesintisiz yenilgilerle tanıştırmıştır; politikaları, Çan Kay-Şek'in, Hitler’in ve Mussolini'nin faşist zaferlerine ve ikinci emperyalist dünya savaşına izin verecek olan Stalinizmin Sovyetler Birliği’nde ve Üçüncü Enternasyonal içinde yükselişine ve zaferine yol açmıştır;
  3. Üçüncü aşama ise içinde bulunduğumuz, İkinci Dünya Savaşı sonrası sürecidir, bu süreç şimdiye dek bilinen en büyük devrimci aşamadır; Çin’de ve insanlığın üçte birinde burjuvaziyi mülksüzleştirmek mümkün olmuştur. Ancak Nazizmin askeri bozgunu ile görece güçlenen Stalinizmin hala hakim önderlik olmasından dolayı, ortaya çıkan işçi devletleri bugün bürokratik işçi devletleridirler ve kapitalizm ise Avrupa’da kendini yeniden toparlayabilmektedir.

Özetle, bütün güncel olguların belirleyici iki unsuru, tüm olguları farklı bileşimleriyle belirleyen bu ilk ve son sebepler, bir yanda işçi sınıfının ve geri kalmış halkların mücadelesinin devrimci yükselişi ve diğer yanda da devrimci önderlik krizidir. Sadece bu durum bile kendi içinde, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Tarihsel olaylar arasındaki nedensellik ilişkisi, hem emperyalizmin ve kapitalizmin belirgin krizinin hem de sosyalist devrimin çağının başlangıcı olan birinci emperyalist savaştan bu yana değişmiştir. Marksizm, büyük tarihsel çağa ve toplumların normal gelişimine ilişkin olarak bütün olguları açıklayan kızıl koşulun iktisadi süreçler olduğunu doğrulamıştır. Fakat bu genel yasa, nedensellik ilişkilerini ters yüz eden, etkenlerin en özneli olan devrimci önderliği ekonomik olgular da dahil olmak üzere diğer tüm olguların temel sebebi haline dönüştüren bu kriz ve devrim çağında özel bir kırılma yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar öznel etkenler büyük bir önem taşımazlarken iktisadi süreçler denetimi ellerinde tutan bir özelliğe sahipti. O zaman, işçi sınıfının mücadelesinin kendisi reformistti çünkü ne kapitalist birikime ne kapitalist iktisadi büyümeye ne de bu gelişmenin yasalarına karşıt bir girişimde bulunmamıştır; en fazla diyebileceğimiz şey, sürecin hafifçe bir sapmasını ifade etmiş olmasıdır. İşte bu yüzden, o dönem reformist bir dönemdir. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana işler değişmiştir. Belirleyici olan iktisadi süreçler değildir artık ve öznel etken olan önderlik, kendisini sürecin temel etkeni haline dönüştürmüştür. Bunun böyle olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız çünkü bu çağın tümü kitlelerin devrimci mücadelelerince belirlenmiştir.

19. yüzyılda Marks ve Engels'in varoluşu, herhangi bir tarihsel sürecin sonucu için nesnel bir etken değildi. Onların mevcudiyeti, 1848 proleter devriminin veya Paris Komünü’nün ne zaferini garantileyebilir ne de yenilgisini önleyebilirdi. Diğer yandan, Lenin’in, Troçki'nin ve Bolşevik Parti’nin varlığı Ekim Devrimi'nin zaferini garanti edebilirken Almanya’da bir Lenin’in, bir Troçki'nin ve bir Bolşevik partinin yokluğu da sosyalist devrimin zaferinin imkânsızlığının garantilenmesine neden olmuştur. Aynı şekilde, büyük sosyalist partilerin başında bürokratik karşı-devrimci öndeliklerin varlığı da Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine izin vermiştir.

Tarihsel olayların nedensellik çizgisinin bu şekilde tersine dönmesinin temel tarihsel sonucu kendisini dünya proletaryasının zaferlerinin ve yenilgilerinin diyalektiğinde açıkça ortaya koyacaktır.

Sosyal-demokrat sol, doğrusal ve evrimsel süreç konusunda emindi; proletaryanın tam olarak olgunlaşmamış olması ve önderliklerinin ihanetinden dolayı geri çekilişler ve yenilgiler kabul edilmeliydi; sosyal-demokrasi böylece Marksist diyalektik bir yasayı güzel bir ibare şeklinde formüle etti: Proletaryanın yolu, zafere götürecek olan yenilgilerle döşenmiştir. Sosyal-demokratlar bu sayede yenilgilerin ve zaferlerin diyalektiğini, yenilgilerin zafere dönüşmesini işaret etmiştir. Fakat Birinci Dünya Savaşı, tarihsel süreçlerin yeni belirleyici etkenini kabaca gözler önüne sermiştir: dünya proletaryasının devrimci önderlik bunalımı. Bu durum, zaferlerle yenilgilerin ilişkisinin terse çevrilmiş bir diyalektiğini kurmuştur; ve bu diyalektik Birinci Dünya Savaşı’yla açılan çağın tümünde geçerli olduğu gibi günümüzde de hiç olmadığı kadar günceldir. Bu yasa belki şöyle ifade edilebilir: Kendi devrimci önderlik bunalımını aşamadığı sürece proletarya, dünya emperyalizmini yenilgiye uğratamayacaktır ve bundan dolayı proletaryanın tüm mücadeleleri bizi kaçınılmaz olarak yıkıcı yenilgilere götürecek olan zaferlerle dolu olacaktır. Hiçbir şey, bu gerçeği İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik gelişmesinden daha açık bir şekilde gösteremez: Bu gelişmenin gerçek sebebi, batılı emekçileri bugüne kadar hiç olmadığı miktarda, emperyalizm için, çalışmaya davet eden Stalinizmin ihanetidir.

Kitle hareketini bu karşı-devrimci aygıtlar denetlediği sürece her devrimci zafer, kaçınılmaz olarak bir yenilgiye dönüşecektir. Bu durum, bürokratik aygıtlar ile işçilerin sürekli seferberliği arasındaki ilişkinin sonucudur. İşçilerin sürekli seferberliğini dizginleyebilmek için bütün bürokratik önderlikler güçlerini sömürücülerden aldıkları dolaylı veya dolaysız destekten elde ederler. Diğer yandan, işçilerin bu sürekli seferberliği bürokrasinin kendisi için de ölümcül bir tehdittir. Bürokrasinin önderlik etmeye zorlandığı her kazanım bu sebepten bürokrasi tarafından devrimci seferberliği frenlemek ve öteye taşımadan süreci bu kazanım noktasında durdurmak için kullanılmıştır. Oysa bu devrimci çağda, bir başka ilerlemeyle arkası gelmeyen her ilerleme aslında geriye doğru bir hareket demektir. Bu sebepten bürokrasi, bir taraftan bu frenleme politikasıyla ve diğer taraftan kitleler karşısında kendi ayrıcalıklarını savunmasıyla, işçilerin sürekli seferberliğine karşı mücadele etmeye ve işçilerin zaferlerini sürekli devrim açısından bir yenilgiye dönüştürmeye zorlanmaktadır.

 

Tez 3 - Reformist çağ, büyük sosyalist partilerin kuruluşu ve İkinci Enternasyonal’in krizi

Birinci Dünya Savaşı’na kadar emperyalizm, nihai krizine girmeden önce, tüm dünyada ve özellikle de en ileri ülkelerde kapitalist gelişmenin olanaklarını en son haddine kadar kullanmıştır. Bu sürede, aynı İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, dev bir ekonomik büyüme yaşanmıştır. Farklı ileri kapitalist uluslar, dünyanın her tarafındaki geri ülkelerin kapitalist sömürgeleştirilmesi sayesinde hızlıca büyüyüp aralarında çatışmaksızın kendilerini emperyalist güçlere dönüştürmüşlerdir. Hızla üstesinden gelinen kısa kesintiler olan çevrimsel krizlerin yanında 1870’ten 1914'e yaklaşık olarak 50 yıllık atılgan bir kapitalist gelişme yaşanmıştır (Tam olarak söylersek, bu gelişmenin yüzyılın sonuna doğru başlamış olduğunu söyleyebiliriz çünkü bunun öncesinde bir kapitalist bunalım evresi yaşanmıştır). Sömürge savaşları, Japon-Rus Savaşı ve geri ülkelerin vahşice sömürgeleştirilmesi süreçleri istisnaları dışında uluslar arası politikada herhangi bir karışıklık olmamasını bu ekonomik gelişme açıklamaktadır. Geri ülkelerden gelen savaş ganimetleri sürdüğü müddetçe emperyalistler arasında hiçbir problem olmamıştır.

İşçiler, kapitalizme ve emperyalizme karşı verilen cephe savaşına bir gün bile ara vermemişlerdir. Bu kahramanca mücadeleler sayesinde ileri ülkelerin işçi sınıfı büyük demokratik asgari kazanımları (8 saatlik iş günü, oy hakkı ve diğer pek çoklarını) elde etmekle kalmamış güçlü sendikaların ve politik örgütlerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır.

Bu kazanımların geri kalmış ülkelerin sömürülmesi sayesinde kendisini sürekli zenginleştiren emperyalizmden gasp edildikleri çok doğrudur; emperyalizm bu aşamada kendi varlığını tehlikeye atmadan böylesine tavizler verebilmekteydi. Bundan dolayı, emperyalizme karşı dünya proleterlerinin mücadelesinin bu ilk aşaması bazı istisnai durumlar dışında reformist ve devrimci olmayan bir karakter edinmiştir; bu aşama, kapitalizmin kendi sınırları içinde elde edilen zaferlerin ve kazanımların nicel birikimi aşamasıdır; proletarya, ne kapitalizmi sorgulamıştır ne de iktidarı kapitalizmden zapt etmeyi aklına koymuştur. Fakat bu durum, burjuvazinin kendi kendine bağışlarda bulunmuş olduğu anlamına gelmez; proletaryanın her ilerlemesi tam tersine burjuvaziye karşı amansız bir mücadelenin sonucudur.

Kapitalizmin gelişmesi, her ne kadar emperyalizmin ilk çağında barışçıl ve ilericiymiş gibi görünse de gerçek karakterini Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde göstermiştir. Açığa çıkanlar, kapitalist ve emperyalist özel mülkiyetin ceketinin iki yakası arasına sıkışmış olan üretici güçlerin gelişimi ile ulusal sınırlar arasındaki keskin çelişkilerdir. Aslında tüm kapitalist çelişkiler (tekeller arası vahşi rekabet ve üretimdeki anarşi) savaşla beraber açığa çıkmıştır ama savaşın sonucu değil daha çok onun sebebidirler. Tekellerin ortaya çıkması ve geri ülkelerin mali sermaye tarafından sömürgeleştirilmesi sayesinde tüm bu çelişkiler hafifletilmiş gibi gözükmekteydi ama savaşın patlak vermesi, bu olayın ta kendisi, bunun böyle olmadığını göstermiştir; tam tersine, bu çelişkiler gelişmiş ve daha da kötüleşmiştir. Paylaşılabilecek olan geri kalmış bir ülke daha kalmadığı an gelir gelmez emperyalist haydutlar, sömürge ve kapitalist dünyaya kimin hakim olacağını belirlemek üzere Birinci Dünya Savaşı’nda bir biriyle çarpıştılar. Bu korkunç cehennem ateşi, o güne kadar kendini yalnızca çevrimsel krizler halinde gösteren kapitalist krizin yeni bir ifadesiydi. Kapitalist rekabet artık kendisini bazı işletmelerin iflasıyla değil ülkelerin bir bütün olarak tahrip edilmesiyle ifade etmekteydi. Proletarya, dünya kapitalist düzeninin krizini kendisinin felakete uğramasıyla ödemiştir. Elli yıllık zaferler, elli yıl süren kazanımlar birikimi, geceden sabaha kendini işçi sınıfının ilk ciddi tarihsel yenilgisine dönüştürüvermiştir çünkü Birinci Dünya Savaşı tam anlamıyla şudur: dünya işçi sınıfı için korkunç bir tarihi yenilgi.

Bu yenilginin sebebi, İkinci Enternasyonal’in ve onun ulusal partilerinin tamamıyla burjuva düzeninin tarafına geçmiş olmasıdır. Sosyalist partilerin önderlikleri, kendi ülkelerinin işçi sınıfını siperlere koşmaya ve kendi ulusal sömürücülerinin çıkarı uğrunda ölmek için ikna etmeye yönelmişlerdir. Kazanımların nicel birikimi, işçi sınıfının sendikal ve politik önderliklerini adım adım emperyalist rejim tarafından tolerans gösterilen güçlü kurumlar haline dönüştürmüştür. Bu önderlikleri reformist ve bürokratik bir hale getiren ve ulusal kapitalizmin işçilerin saflarındaki ajanlarına dönüştüren de bu gerçektir. Aynı zamanda, o büyük servetiyle beraber emperyalizmin varlığı, işçi sınıfının tabakalaştırılmasını olanaklı kılmış ve ayrıcalıklı tabakaları, işçi aristokrasisini yaratmıştır; bu ayrıcalıklı kesimler, işçi hareketinin önderliklerini, ve onlar aracılığıyla da kendi ulusal burjuvazisini desteklemişlerdir. İkinci Enternasyonal bu yüzden hiçbir zaman gerçek anlamda bir Enternasyonal olmamış daha çok bir partiler federasyonu olmuştur. İkinci Enternasyonal’in bu federatif karakteri, çağın emperyalist karakterine doğrudan karşıttır. İkinci Enternasyonal, hiçbir zaman bir dünya partisi olmamış ve emperyalizmin tam anlamıyla bir can düşmanı haline gelememiştir. Devrimci, anti-emperyalist ve anti-kapitalist nitelikte ve etkisi güçlü olan bir Enternasyonal ile ulusal çaptaki devrimci partilerin yokluğu, kapitalizmin emekçileri ve insanlığı ilk kan banyosuna sürüklemesine olanak vermiştir.

Fakat bu 50 yıllık yükseliş, işçilerin mücadeleleri ve zaferleri, işçi hareketi için sadece bu ölümcül sonuçları doğurmamış bunların karşısında tam zıt nitelikte bir şeyi de yaratmıştır: Sosyalist partilerin ve sendikaların resmi önderliklerinin reformizmine ve reformist bürokrasiye karşı mücadele eden uluslar arası seviyede anti-reformist, anti-bürokratik, Marksist, sendikalist ve anarşist bir devrimci sol gelişmekteydi. Bu devrimci sol, bölgesel veya ulusal nitelikler edindi ama ne uluslar arası olarak örgütlenmiş bir eğilim olma noktasına ulaşabildi ne de bunu yapabilmesi için gerekli koşullar mevcuttu. Ne olursa olsun, bu devrimci sol proletaryanın devam eden yükselişinin diğer bir sureti ve bu yükselişin temel bir parçasıydı.

İşçi hareketinin bu devrimci sol akımının en yüksek ifadesi Rus Bolşevik Partisi olmuştur. Bolşevik Parti, bu uluslar arası, anti-bürokratik, devrimci ve anti-reformist solun ulusal bir sonucuydu ama aynı zamanda bu partinin, bu akımın genelinden nitel anlamda bir farkı da bulunmaktaydı. Bolşevik Parti, işçi hareketinin bu elli yıllık kesintisiz mücadelesinde ortaya çıkan kitlesel etkiye sahip tek devrimci Marksist partiydi ve diğer taraftan da yeni tür bir Marksist partiydi: devrime önderlik etmek üzere örgütlenmiş olan yegâne parti.

İkinci Enternasyonal’in devrimci Marksist solu, ve ayrıca genel olarak Marksist olmayan devrimci sol, Bolşevizmin tersine propagandist, sendikalist veya yaygın bir entelektüel karakter kazanmıştı. Bu akım, reformist bürokratik kanattan kesin bir şekilde ayrışmış ve yüksek seviyede merkezileşmiş devrimci partiler inşa etmekte başarılı olamamıştır. İşin doğrusu, bu akım bunu zaten amaçlamamıştır bile. Tam tersine, genel olarak bu akım kendiliğindenci olmuştur; kitlelerin kendi devrimci eylemleri sayesinde, devrimci önderlik sorununu kendi kendine çözebileceğini düşünmüştür.

Bolşevik Parti, eşi olmayan bir örnektir; bu partinin varlığı ve gelişimi, koşulların istisnai bir bileşimine riayet etmiştir. İlk koşul, aslen Rusya’nın durumuna ilişkindir: Çarın rejimi reformist politikaya asla pabuç bırakmamıştır çünkü otokratik rejim reformist politikayı olanaklı kılmamıştır. Bu aşama, reformist değil devrimci bir aşamaydı çünkü çara karşı devrimi gerçekleştirmek kesin bir zorunluluktu. Bu kati ihtiyacın giderilmesi görevi ise Avrupa proletaryasının politik ve ideolojik anlamda bir parçası olan ve had safhada yoğunlaşmış bir avuç genç sanayi işçisine düşmüştü. Diğer yandan, bu proletaryanın politik önderliği de Avrupa proletaryası içinde mevcut olan akımların bir parçasıydı. Rusya’da dolayısıyla anarşistler ve Marksist eğilimler bulunuyordu; Marksist eğilimler içinden önce revizyonist ve Marksist kamplar daha sonra ise oportünist ve devrimci kamplar (Menşevikler ve Bolşevikler) ortaya çıkmıştır. Tüm bu etkenlerin bileşimi, Bolşevikleri, reformist Menşeviklerden bağımsız olan, tüm devrimci ve Marksist tablo içerisinde özgün niteliklere sahip olan bir partinin inşasına götürmüştür: çara karşı işçi devrimine önderlik etmek gibi âcil bir tarihsel ihtiyaca cevap vermenin tek yolu olarak, yüksek seviyede merkezileşmiş bir profesyonel devrimciler partisi. Avrupa’da iktidar sorunun âcil ve kaçınılmaz bir nitelikte ele alındığı tek ülke Rusya’ydı: mevcut hükümeti devirmek ve onun yerine zor yoluyla başka bir hükümet geçirmek, diğer bir deyişle bir demokratik devrim gerçekleştirmek. Devrimi ve iktidarın zaptını gerçekleştirmek üzere inşa edilmiş olan yeni tip bir Marksist partinin ortaya çıkmasını sağlayan, işte bu koşulların bileşimidir.

 

Tez 4 - Ekim Devrimi’nin ve Üçüncü Enternasyonal’in istisnai niteliği

Ekim Devrimi’nin zaferinden altmış üç yıl sonra bugün, onun bu yüzyılda bir istisna olduğunu, onun özelliklerinde bir başka devrimin daha gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Ne muzaffer devrimlerin ne de yenilgiye uğramış olan devrimlerin herhangi birinde benzer bir devrimci süreç gerçekleşmemiştir. Ekim Devrimi bugüne kadar bir istisna olmuştur, tıpkı bu devrimin sonucu olan Üçüncü Enternasyonal’in de bir istisna olduğu gibi. Bu gelişmenin sebeplerini dikkatle belirleyebilmek için sadece Ekim Devrimi’nin istisnai karakterini değil aynı zamanda Ekim Devrimi ile yakın ilişki içindeki Şubat Devrimi’nin karakterini ve Bolşevikler tarafından Şubat ile Ekim arasında yükseltilen bir hipotez olan ama o an değil de İkinci Dünya Savaşı sonrası pek çok durumda gerçekleşmiş olan işçi-köylü hükümeti hipotezini incelemeliyiz.

Ekim Devrimi’nin günümüze dek süren istisnai karakteri, Bolşevik Parti gibi bir partinin varlığıyla belirlenmiştir. Bu partinin ve dünya proletaryasının devrimci solunun yokluğunda, ne Ekim Devrimi’nin zaferi ne de onun en önemli kazanımı olan Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu gerçekleşebilirdi. Şunu vurgulamalıyız ki, Rus Devrimi bir taraftan insanlık için yeni bir çağı, dünya sosyalist devriminin çağını, başlatmış fakat diğer taraftan bir başka çağı da noktalamıştır. Ekim Devrimi, bir çağın bitişi ile bir diğerinin başlangıcının bileşimidir. Ekim Devrimi’nin belirleyici etkeni olan Leninist parti, bir önceki çağın, dünya proletaryasının elli yıllık yükselişinin ve zaferlerinin sonucudur. Bu çağ olmaksızın, Bolşevik Parti’nin ortaya çıkışını anlamak imkânsızdır. Farklılığı açıkça belirgin bir parti olaraktan ancak 1902’de ortaya çıkan ve ancak 1917 yılında bütünüyle yapılanmış hale gelen Bolşevik Parti’nin yapılandırılması için dünya proletaryası ve Rus partisi somut olarak elli yıl harcamışlardır.

Fakat Ekim Devrimi ve Bolşevik Parti olmaksızın, ne Üçüncü Enternasyonal’in kurulması ne de Bolşeviklerin ‘devrimin en temel ve en önemli görevi’ dediği Avrupa sosyalist devriminin ve uluslar arası sosyalist devrimin gelişimini ilerletmek mümkün olamazdı. Lenin ve Troçki’nin önderlik ettiği Üçüncü Enternasyonal, devrimci solun ilk emperyalist savaş öncesindeki ve savaş esnasındaki mücadelesi sayesinde proletaryanın önderlik krizinin üstesinden gelmeye başlamıştı. Üçüncü Enternasyonal’in kurulması, emperyalizm varolduğundan beri, uluslar arası sosyalist devrime önderlik edecek bir dünya partisi anlamında merkezi ve devrimci bir Enternasyonalin kurulması yönündeki ilk denemeydi.

Ne Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu ne de Avrupa proletaryasının devasa yükselişi, otomatik bir şekilde hakikî, ulusal Bolşevik partiler yaratamazdı sadece bu partilerin temelini atabilirdi. Tarihsel deneyim bir kere daha göstermiştir ki bir Bolşevik partinin inşası, en tercih edilen nesnel koşullar dahi mevcut olsa asla nesnel koşulların otomatik bir ürünü olamaz. Eski devrimci solun propagandist, entelektüel veya sendikal bir geçmişi vardı; ve İkinci Enternasyonal’deki devrimci Marksist akımlar, reformizm içindeki bürokratik önderliğe karşı bir muhalefet olarak varolduklarından dolayı güçlü ve bağımsız bir örgüte sahip değildiler. İşte ulusal Bolşevik partilerin hızlı gelişimi için belirleyici öznel bir engel rolü oynayan da budur. Dolayısıyla, ulusal Bolşevik partilerin yokluğu ve onları hemen kurmanın olanaksızlığı, sosyal-demokrasinin ihanetiyle de birleşince burjuvazinin, Almanya’da, İtalya’da, Macaristan’da ve tüm Avrupa’da sosyalist devrimin ilk emperyalist savaş ertesindeki dalgasının üstesinden gelebilmesini olanaklı kılmıştır. Birinci Dünya Savaşı ertesindeki bu devrimci dalganın yenilgisi, Rus proletaryasının yorgunluğu ve Alman proletaryasının da sosyal-demokrasi tarafından yenilgiye uğratılmışlığı ile birleşince bu durum Sovyetler Birliği’nde ve Üçüncü Enternasyonal’de bürokratikleşmenin başlamasına yol açmıştır. Buna ek olarak Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal’deki bu bürokratikleşme, savaş sonrası devrimci yükselişin yenilgisini izleyen yirmi yılda belirleyici politik etken olmuştur.

Lenin, kapitalizmin bir önceki aşamasına, emperyalist gericiliğin, genelleşmiş gericiliğin aşaması demiş ve bu aşamayı evrimci ve reformist olarak nitelemiştir; fakat bu aşama kendisini, devrimci bir çağın ortaya çıkışıyla beraber karşı-devrimin aşamasına dönüştürmektedir. Emperyalizm, önceki aşamanın gerici metotlarını iç savaş metotlarına, açıktan karşı-devrimci yöntemlere dönüştürmektedir.

Sovyetler Birliği ve Rus Komünist Partisi içinde Stalinist bürokratik önderliğin zaferi, ilk işçi devletiyle Üçüncü Enternasyonal içindeki karşı-devrimci gelişmelerin sadece bir ifadesidir. Stalinizm öte yandan bu karşı-devrimci zaferlerin devamı için ve tüm dünyadaki işçiler ile proletaryanın mücadelesinin bu yüzyılındaki en trajik yirmi yılının başlaması için belirleyici bir etken olacaktır: işçiler için sadece yenilgilerden ve karşı-devrimin zaferlerinden oluşan bir yirmi yıl.

 

Tez 5 - Stalinizmin neden olduğu yenilgilerden oluşan bir yirmi yıl

Yirmi yıl süren karşı-devrimci zaferler ve dünya proletaryasının yenilgileri, İtalya’da Mussolini’nin ve Sovyetler Birliği’nde de Lenin’in ölümünün hemen öncesinde 1923’ten günümüze dek süren Stalinizmin zaferleriyle başlamıştır. Bu iki karşı-devrimci zaferden belirleyici olan ve kesinlikle tarihsel bir önem kazanacak olan zafer, Stalinist bürokrasinin Sovyetler Birliği proletaryası karşısında aldığı zaferdir. Diğer karşı-devrimci zaferleri mümkün kılacak olan zafer işte budur. Rus proletaryasının ve Ekim Devrimi’nin gücü öylesine devasaydı ki Stalinizmin karşı-devrimci zaferinin pekiştirilmesi için birkaç aşama gerekmiştir. Bir gericilik süreciyle başlamış ve Moskova Duruşmaları gibi karşı-devrimci bir politikayla sonuçlanmıştır. Ayrıcalıklı ve asalak bir kast bunun sonucu olarak hükümeti ele geçirmiştir. Bu hükümet, açıktan karşı-devrimci Bonapartist bir karaktere sahiptir; her karşı-devrim gibi iç savaş metotlarını kullanmakta ve bağımsız devrimci Marksistleri olduğu gibi Sovyet Komünist Partisi’nin ve işçilerin öncüsünün tüm akımlarını da yok etmektedir. Stalin’in bu karşı-devrimci Bonapartist hükümeti, en vahşi saldırılarını ise Bolşevizmin devrimci geleneklerinin tek gerçek mirasçısı olan Troçkizme yöneltmiştir.

Bu bürokratikleşme süreci sadece bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği’nde değil tüm Üçüncü Enternasyonal’de ve dünyanın tüm komünist partilerinde gerçekleşmiştir. Stalinizmin işçi sınıfı içindeki bu zaferi sayesinde önce Çan-Kay Şek ve daha sonra da Hitler ile Franko tarafından işçi sınıfının yenilgiye uğratılması gerçekleşebilmiştir. Bu yenilgilerin her biri diğer karşı-devrimci zaferleri kolaylaştırmıştır çünkü bu yenilgiler, Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal’deki Stalinist aygıtı güçlendirmiş ve dolayısıyla dünya proletaryasının önderlik bunalımı ağırlaştıkça ağırlaşmıştır. Bu önderlik bunalımından dolayı proletarya, 1929 ekonomik krizine karşı başarıyla mücadele edememiş ve emekçiler tarafından bugüne kadar bilinen en derin seviyedeki sefaletle tanışmıştır. Önderlik krizinin bir başka sonucu olarak emekçilerin sefaleti Sovyetler Birliği’nde de büyümektedir.

Tarihsel yenilgilerin tüm bu zinciri doruk noktasına, dünya proletaryasının tek bir süreçte birleşmiş olan iki büyük yenilgisi ile ulaşmıştır: İkinci Dünya Savaşı. Bu savaşta, emperyalistler arası karakterdeki bir savaşla Nazi Almanya’sınca Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen yüzyılın ilk karşı-devrimci savaşı birleşmiştir. Bu iki savaşın tümüyle karşıt sosyal nitelikleri bulunmaktadır: Birincisi, İttifakın Müttefiklere karşı yürüttüğü emperyalistler arası bir savaştır ve diğeri ise Nazizmin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü savaştır. Ekim Devrimi başladığında Müttefik güçlerin müdahalesi iç savaş ile birleşmiştir fakat bu savaş, emperyalizmin kendi krizi nedeniyle yeni doğmuş olan Sovyetler Birliği’ne yönelik yürüttüğü top yekûn bir savaş olmamıştır. Sovyetler Birliği’ndeki Nazi işgali ise tam anlamıyla karşı-devrimci bir savaştır.

Tüm bu bozgunlar aşaması boyunca en dehşetli sınıf mücadelesi bir an için bile durmamıştır. Bu bir faşizm çağı olduğu kadar faşizme karşı mücadelenin de çağıdır. Çan-Kay Şek ve Franko’ya karşı yürütülen iç savaşlar ve Troçkizmin Stalinizme karşı yürüttüğü iç savaş, bu mücadelenin hiç olmadığı kadar ağır olduğu gerçeğinin ve karşı-devrimci zaferlere rağmen bu çağın tamamıyla sosyalist devrimin ve uluslar arası karşı-devrimin çağı olduğunun sınıf mücadelesinin farklı kesimleri açısından en net ifadeleridir.

Tüm bu aşama boyunca, dünya proletaryasının en büyük savaşları savunmacı bir niteliktedir. Bu savunma savaşlarından en önemli ikisi, Sovyetler Birliği’nin emekçi halkı tarafından Nazi işgaline karşı verilen savaş ve devrimci Marksist mirası korumak için üst-yapısal bir düzeyde Troçkistler tarafından verilen savaştır.

 

Tez 6 - Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu

Bürokrasinin muzaffer devrimler yönetmiş olduğu gerçeği eşliğinde Enternasyonalimizin bugünkü zayıflığı, bazı revizyonist kesimleri Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunun haklılığı sorusunu öne çıkarmaya sevk etmiştir. Bu kesimler, dünyanın üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirilirken Enternasyonale ihtiyaç duyulmadığını savunmaktadır. Deutscher ve diğer benzeri entelektüeller, bu soruyu ortaya atmış ve sonunda şunu ifade ederek kesin bir şekilde yanıtlamışlardır: Dördüncü Enternasyonal’i kurmuş olması Troçki'nin büyük bir hatasıdır.

Oysa biz bunun tam tersini iddia ediyoruz: Enternasyonalimizin kuruluşu, Troçki'nin ve uluslar arası hareketimizin en büyük başarısıdır. Enternasyonalimizin işçi hareketinin tam da en derin geri çekilişini yaşadığı noktada kurulmasının sağlam sebepleri bulunmaktadır: Bu durum Sovyetler Birliği'nin savunulmasına paralel bir olgudur. Bu ihtiyaca karşılık gelmektedir ama Dördüncü Enternasyonal’in kendisi Sovyetler Birliği'nin savunulmasından da önemlidir; sorun, Komünist Manifesto'dan ve özellikle de Ekim Devrimi'nden bu yana dünya Marksist hareketinin öğrendiği ne varsa onun takipçisi olan bir program etrafında tüm devrimci Marksistleri çelikten bir şekilde birleştirmekti. Sorun, Marksizmin, Troçkizm ve onun programı tarafından birleşik bir halde ifade edilen bu kazanımlarını, Stalinizm ve diğer karşı-devrimci aygıtlar tarafından hayata geçirilen ve bu kazanımları işçi sınıfıyla onun öncüsünün tarihsel hafızasından bile silip ortadan kaldırmayı amaçlayan açık karşı-devrimci saldırılara karşı savunmaktı; bu yüzden, devrimciler için merkezi bir Enternasyonal örgütlenme yaratmak mutlak anlamda zorunluydu.

Dördüncü Enternasyonal’i kurmamak, çağın devrimci Marksizminin Troçkist akımlarının her birini kendi ulusal çevrelerine olduğu gibi terk etmek anlamına gelirdi ki bu da Stalinizmin ve sosyal-demokrasinin revizyonist ve bürokratik saldırılarıyla yüzleşirken onları neredeyse savunmasız olarak yalnız başına bırakmak olurdu.

Diğer yandan, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu saldırıya yönelik bir amaç da taşıyordu. Amaç, yakın zamanda oluşacak olan ve kitle hareketinin bürokratik ve küçük-burjuva önderlikleri tarafından saptırılıp ihanet edilebilecek olan kaçınılmaz devrimci yükseliş için tüm dünyadaki devrimci Marksistlere ortak bir program ve bir çatı hazırlamaktı. Bu savunma ve saldırı ihtiyaçlarıyla yüzleşebilmeyi ancak Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu olanaklı kılmıştır.

Her ne kadar Enternasyonalin işçi hareketinin büyük bir zaferi adına kurulmasını gerektiren bir kural olmasa da Troçki'yi seven ama Dördüncü Enternasyonal’in rolü ve ona duyulan belirgin ihtiyaç konusunda şüpheci olan teorisyenlerin tüm savları içinde görece tek ciddi olanı buna dayanmaktadır. Üçüncü Enternasyonal, büyük bir zaferin sözcüsü olarak kurulan tek Enternasyonaldir. Birinci Enternasyonal de ikincisi gibi yükselişin başlangıcında, yoğunlaşmanın hemen başında kurulmuştur.

Dördüncü Enternasyonal, gericilik döneminin bitişi ve tabii eş anlı olarak kaçınılmaz devrimci yükselişin başlangıcı görülmeye başlandığı sırada kurulmuştur. Dünya çapındaki devrimci yükseliş için, ve önderliklerin kaçınılmaz ihanetine karşı Enternasyonalin kurulabilmiş, bir program ve örgütlenmeyle donatılabilmiş olduğu gerçeği, Troçkist saflardaki bilinç etkeninin olgunluğunun bir mükâfatıdır; ki bu da programı ve örgütü, karşı-devrimci aygıtlara karşı kitle hareketinin önderliği için savaşmak ve ayrıca devrimci yükselişin hissedeceği önderlik krizini aşmak için hazırlamakta olduğumuz anlamına gelir.

Az ya da çok kabul edilebilir olan bir diğer iddia ise pek çok ülkede burjuvazi mülksüzleştirilirken Dördüncü Enternasyonal'e ihtiyaç duyulmamış olmasıdır. Fakat bu eleştiri, Enternasyonalimize sadece sınırlı, taktik ve ulusal görevler biçmektedir: sadece tek bir ülkede burjuvazinin veya emperyalist yatırımların mülksüzleştirilmesi. Oysa Enternasyonalimizin amaçları ve işçi sınıfının ihtiyaçları ise çok daha geniştir; biz emperyalizmi tüm dünya çapında bozguna uğratmalıyız, ulusal sınırları ortadan kaldırmalı, işçi sınıfını iktidarı alacağı şekilde, devrimci bir şekilde, seferber etmeli ve sosyalizmin inşasına başlamak için tüm dünya çapında kitleleri seferber etmeye devam etmeliyiz.

1938'de Dördüncü Enternasyonal’i kurmak ve ona karşı hazırlanan karşı-devrimci savaşta Sovyetler Birliği’ni savunmak mutlak bir zorunluluktu. Dördüncü Enternasyonal’in, ilk revizyonist saldırıya kuruluşunun hemen ertesinde maruz kalması da bunun bir kanıtıdır. Bu saldırı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki, hareketimizin en güçlü partilerinden biri olan Sosyalist İşçi Partisi’nde (SWP) neredeyse kontrolü ele geçirmişti. Dünyada karşı-devrimin mesafe kaydetmesinin bir başka göstergesi olarak Enternasyonalimizin içinde Sovyetler Birliği’nin savunusuna karşı çıkan revizyonist bir eğilim oluşmuştu. Bu eğilim, eğer Troçki'yle ve yeni kurulmuş Enternasyonalimizin ortak iskeleti ile karşılaşmasaydı, dünyadaki tüm Troçkist safları dağıtabilirdi. Dördüncü Enternasyonal’in kurulması sayesinde Sovyetler Birliği'nin savunulması yönündeki programımızı koruyabildik ve saflarımızda meydana gelen ilk büyük revizyonist akımı bozguna uğratabildik. Bundan dolayı, Geçiş Programı’nın yaratılmasının yanında Dördüncü Enternasyonal’in kurulması, hareketimizin en büyük başarısıdır. Ancak bu sayededir ki yirmi yıllık yenilgiler aşamasının en büyük iki kazanımını savunabildik: Sovyetler Birliği’ni ve yaşayan tek devrimci Marksizm olan Troçkizmi.

 

Tez 7 - Büyük devrimci zaferlerle dolu otuz yıl

İkinci Dünya Savaşı'nın bitişi, devrimci yükselişin şimdiye kadar görülmüş en önemli aşamasını başlatmıştır. Maalesef, kitle hareketini yöneten karşı-devrimci aygıtların güçlenmesi ve Enternasyonalimizin de sürekli zayıflığı anlamına gelen devrimci önderlik krizinin şiddetlenmesi de bu devrimci yükselişe eşlik etmiştir. Bu oldukça çelişkisel bileşim, aşağıda belirtilen tipik özelliklerle özetlenebilecek olan bir dünya durumu yaratmıştır:

  1. Proletarya ve dünya çapında kitleler, bir dizi görkemli zaferler elde etmiştir. Bu zaferlerden ilki, emperyalist karşı-devrim anlamına gelen Nazi ordusunun Kızıl Ordu tarafından bozguna uğratılmasıdır; bu durum, Sovyetler Birliği üzerinde egemen olan Stalinizmi her ne kadar geçici olarak güçlendirmiş olsa bile dev bir zaferdir. Bu muazzam zaferi takiben dünyanın üçte birinde, özellikle de tüm ülkelerin en kalabalığı olan Çin’de, burjuvazinin mülksüzleştirilmesine şahit olduk. Fakat burjuvazinin mülksüzleştirilmesine yol açan tüm bu zaferler, bu sonuca bir Ekim devriminin araçları ile ulaşmamışlardır;
  2. Emperyalizm, şimdiye kadar görülmüş olan en büyük krizini yaşamaktadır. Savaşın bir sonucu olarak tüm eski sömürgeci imparatorluklar dağılmışlardır ve boş bırakılan bu yerlerde Kuzey Amerika emperyalizmi, kitlelerin muazzam yükselişi dolayısıyla yönetimi ele geçirememektedir;
  3. Emperyalist savaşlar aşaması, dünyanın paylaşımı için savaşım, tüm eski imparatorlukların güçsüzlüğünden dolayı noktalanmıştır. Kuzey Amerika'nın emperyalist savaştaki zaferi, kapitalist dünya üzerindeki hâkimiyet sorununu ortadan kaldırmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere tüm kapitalist dünya, Kuzey Amerika'nın liderliğini ve kontrolünü, küresel seviyede birleşik bir karşı-devrimci cephenin kurulmasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Emperyalistler arasında yaşanan bariz uyuşmazlıklar da bu durumu değiştirmemektedir: Kapitalist dünya üzerindeki ABD’nin hegemonyası ve karşı-devrimci önderliği ile emperyalistler arası yeni savaşların geçici dahi olsa imkânsızlığı oturmuştur. Artık karşı-devrimci savaşların hazırlanması ve yürütülmesi aşamasına girmekteyiz. Savaşların niteliğindeki bir aşama kapanmış ve bir diğeri açılmıştır. Artık emperyalistler arası savaşların aşaması kapanmıştır, şimdi karşı-devrimci savaşlar aşamasında bulunuyoruz;
  4. Bu karşı-devrimci savaşta sadece yekpare bir karşı-devrimci kapitalist ve emperyalist cephe küresel olarak birleşmemektedir ayrıca emperyalizm ve Kremlin bürokrasisi arasında da Yalta ve Potsdam'da oluşturulan barış içinde bir arada varoluş zemininde ve yeni bir dünya düzeni aracılığıyla birleşik bir karşı-devrimci cephe kurulmaktadır; Birleşmiş Milletler, dünyanın etki bölgelerine paylaşılması ve benzeri gerçekler, Yalta ve Potsdam’da kurulan bu yeni dünya düzenin parçalarıdır. Soğuk savaşa, Washington ile Moskova arasındaki derin çekişmelere ve Kore’yle Endonezya’daki yaşanan (devrimci bir yükselişi ezmek veya saptırmak amacındaki) sıcak savaşlara rağmen Yalta ve Potsdam’da örgütlenen yeni dünya düzeni üzerinde Moskova’yla Washington genel anlamda anlaşmakta ve bu düzeni savunmaktadırlar. Tüm dünya çapındaki işçilerin devrimini frenlemek, saptırmak, ezmek ve kontrol altına almak için Stalin ve Roosevelt, dünyayı biri Kremlin diğeri de emperyalizm tarafından kontrol edilen iki blok halinde paylaşmışlardır;
  5. ABD emperyalizmi, Batı Avrupa ülkeleriyle Japonya’da kapitalist ekonominin tekrardan kurulmasını ve sağlamlaştırılmasını sağlayan ve Almanya’yla beraber Alman proletaryasının da bölünmesini olanaklı kılan ‘Marshall Planı’nı bu karşı-devrimci anlaşma ve Stalinizmin vazgeçilmez iş birliği sayesinde uygulayabilmiştir. Japonya’da ve Avrupa’daki karşı-devrime yönelik bu Kremlin desteği, emperyalizme neredeyse yirmi yıllık bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirme olanağı tanımıştır. Bu ekonomik büyüme bürokratik denetim altındaki işçi devletlerinin ekonomisinin büyümesinde de karşılığını bulacak ve kapitalist ekonomik büyümeye paralel bir olgu olarak işçi devletlerinde de gerçekleşecektir. Bunun anlamı, emperyalizmin kendi krizinin bedelini Kremlin sayesinde metropolitan kapitalizmi şeklinde istikrara kavuşturması aracılığıyla emperyalist seviyede tazmin edebilmiş olmasıdır. Emperyalizm bir diğer deyişle Sovyetler Birliği’ne komşu olan ve emperyalizm için görece çevre ülkeler niteliğindeki ülkelerde kapitalizmin mülksüzleştirilmesinin kaybını karşılayabilmiş ve bu sayede dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasını devam ettirip metropolitan ülkelerde her türlü kıyaslamanın ötesinde bir kapitalist birikim ve büyüme süreci yakalayabilmiştir;
  6. Aynı bürokratik ve küçük-burjuva aygıtların pekişmesinin sürdüğü gibi kitle hareketinin devrimci önderlik bunalımı da devam etmektedir. Devrimci Marksizmin bütün tahminlerine rağmen zaferleriyle beraber büyük yükseliş, ne sosyal-demokrasinin ve Stalinizmin krizini başlatmış ne de bizim güçlenmemizi sağlamıştır. Bu büyük yükseliş, dünya proletaryasının önderlik bunalımının aşılmasının başlangıcını ifade etmemiştir. Tam tersine, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen on yıllar, emperyalizmin had safhadaki bunalımıyla devrimci kitle hareketinin muazzam yükselişini, dünya proletaryasının bugüne kadar çözümsüz kalmış olan önderlik kriziyle (kitle hareketinin karşı-devrimci aygıtlarının devasa güçlenişini) birleştirmiştir. Diğer yanda ise Troçkizmin aşırı güçsüzlüğü bulunmaktadır;
  7. İkinci Dünya Savaşı sonrasında gördüğümüz yüksek derecede çelişkili tüm olguların, Avrupa ve Japonya’nın kapitalist yeniden inşası, bürokratik işçi devletleri, Almanya’nın bölünmesi ve işçi devletlerinin kendi aralarında yaşanan işgallerin, temel sebebi bu önderlik bunalımıdır.

    Devrimci yükseliş, bugüne kadar kendi yolunu kitle hareketinin geleneksel örgütleri üzerinden kat etmiştir; örneğin, ulusal burjuvazilerin mülksüzleştirildiği tüm devrimler, bürokratik işçi devletlerine yol açan, bürokratik önderlikler veya Küba örneğindeki gibi küçük-burjuva önderlikler tarafından yönetilmişlerdir. Bir çelişki olarak bu gerçek, karşı-devrimci aygıtları şimdiye dek hiç olmadığı kadar güçlendirmiştir ve bu sayede dünya devrimci yükselişini dondurmak veya saptırmak, dolayısıyla da emperyalizmi kurtarmak mümkün olmuştur;

  8. Bürokratik işçi devletleri, bir anlamda emperyalizm ile Kremlin arasındaki karşı-devrimci görev paylaşımının kendi ayrı etki küreleri eşliğindeki sonucudur. Stalinizmin de yardımıyla emperyalizm kendisini emperyalist ülkelerdeki kapitalist devletin ekonomisini tekrardan yola sokmak için yoğunlaştırmıştır. Stalinizm ise kitlelerin bağımsız ve devrimci seferberliklerini dizginlemek veya ezmek üzere krizin çok daha şiddetli olduğu ve Kremlin bürokrasinin kendisini de çevreleyen dünya kapitalist zincirinin daha zayıf halkaları (Doğu Avrupa ve Çin) üzerinde odaklanmıştır;

Kendisini çevreleyen ülkelere Kremlin’in müdahale etmesi, kendisinin karşı-devrimci asalak varlığı açısından bir ölüm kalım meselesiydi. Bürokrasi, işçi hareketinin ve kitlelerin sınırlarının öteki tarafında kendi denetimi dışındaki devrimci bir seferberliğini hiçbir bakış açısından kabul edemezdi çünkü bu seferberlik Sovyetler Birliği’nde de karşılığını bulabilirdi ve bu da bürokrasinin tam da varlığını tehdit eden büyük bir tehlike olurdu. Emperyalizm, savaşa ve feci bir ekonomik politik sosyal krize gebe olan bu ülkelere yönelik doğrudan bir müdahalesinin kapitalizme karşı Kremlin’den bağımsız olan devrimci bir seferberlik doğurabileceği ve bunun da tüm Avrupa’da devrimci bir sürece yol açabileceği gerçeğinin farkındaydı.

Doğu Avrupa ülkelerinde, Çin’de, Yugoslavya’da ve Kore ile Kuzey Vietnam’da kapitalizmin mülksüzleştirilmesi, aşağıdaki unsurların küresel boyuttaki beklenmedik bir bileşimidir:

  1. Stalinist bürokrasinin de yardımıyla Japonya’da ve Batı Avrupa’da kapitalizmi yeniden inşa edebilmesi için emperyalizmin Stalinist karşı-devrimci bürokrasiye vermek zorunda kaldığı bir taviz,
  2. Dünya kapitalist zincirinin en zayıf halkalarında İkinci Dünya Savaşı ertesinde yaşanan muazzam yükseliş.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki devasa yükselişle ve Avrupa’yla Japonya’da kapitalizmin tamamıyla çökmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşirken emperyalizm kendi faaliyetini geliştirmek ve zaman kazanmak için bu tavizleri vermeye zorlanmıştır. Kitle hareketine bu tavizleri verirken emperyalizm bunların karşı-devrimci Stalinist bürokrasi ve ayrıca günümüzde de küçük-burjuva Kastrocu bürokrasi aracılığıyla, diğer bir deyişle karşı-devrimci ve bürokratik aygıtlar üzerinden, verilmiş olmasından emin olmak için çok dikkat etmiştir; çünkü bu aygıtlar sürekli devrim sürecini dizginlenmesi için birer garantiydiler.

Bu küresel tavizler, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeki, insanlığın üçte birini bürokratik işçi devletlerine dönüştüren büyük devrimci yükselişin mecburi sonuçlarıdır. Her ne olursa olsun bu sonuçlar, emperyalizmi bu tavizlerde bulunmaya zorlamış olan bu gerçek anlamdaki çelişkisel bileşim sebebiyle işçi hareketinin ve dünya kitlelerinin dev zaferleridir. Bundan dolayı emperyalist karşı-devrimden gelebilecek her saldırı karşısında da savunulmalıdırlar;

  1. Bu zaferlerin, bu bürokratik işçi devletlerinin karşılığı, devrimci yükseliş sürecinin ve sürekli seferberliğin devamını tüm araçlarla engelleyen bu devletlerin devrimci süreci dizginlemeyi başarmaları ve devrimci işçi hareketini kendi içinden yenilgiye uğratmaları olmuştur.
  2. Bürokratik işçi devletleri, tüm dünya işçilerinin devrimci seferberliği sonucu sömürücülerin ve bürokrasinin vermiş olduğu dev tavizlerdir; kitle hareketinin bu muazzam zaferi, sürekli seferberliği daha iyi bir şekilde dondurup yenilgiye uğratabilmek için emperyalizm ve bürokrasi tarafından bir tavize dönüştürülmüştür. Bu devletler, ulusal sömürücüler ve emperyalizm karşısında birer zaferdir ama kitlelerin sürekli seferberliği açısından bu zaferi hemen arkasından bir yenilgi takip etmiştir: kitlelerin devrimci basıncı ve emperyalizmin krizi nedeniyle ulusal burjuvaziyi mülksüzleştirmeyi bile gerçekleştirmek zorunda kalan bürokrasinin kitle hareketi üzerindeki denetimi ele geçirip onu ezmeyi amaçlayan gözü dönmüş politikası çerçevesinde dayattığı bir yenilgi;

  3. Kitle hareketinin bürokratik önderliklerinin basıncı, Enternasyonalimizin safları ve yönetimi içinde bir aktarım kayışının oluşmasına yol açmıştır: Pablocu revizyonizm. Bu durumu olanaklı kılan, bürokrasinin bazı ülkelerde ulusal burjuvaziyi mülksüzleştirerek elde ettiği güçtür. Yönetimi elinde tutan bu revizyonist akım, Enternasyonalimizi dağıtabilmiş ve bu yoldan kitle hareketinin oportünist önderliklerine hizmet ederek dünya proletaryasının önderlik bunalımını şiddetlendirmiştir. Pablo’nun revizyonizmi yüzünden dünya hareketimiz 1951’den bu yana otuz yıldır süren sürekli bir kriz halindedir. Daha önce belirttiğimiz nesnel koşullardan hiçbiri kendi başına Enternasyonalimizin kendi krizini ve güçsüzlüğünü mazur gösteremez. Enternasyonalimizin güçsüzlüğünün ve parçalanmasının birincil ve temel sebebi, hareketimizin temel ilkelerine saldırmış olan Pablocu revizyonizmde yatmaktadır. Hiçbir şey, bu iddiamızı şu gerçekten daha iyi kanıtlayamaz: Bir Ekim devriminin tek gerçek olasılığını yaratmış olan 1952 Bolivya Devrimi Pablocu revizyonist önderlik tarafından ihanete uğramış ve çıkmaz bir sokağa yönlendirilmiştir; sonuç olarak, işçi hareketine yönelik bu yüzyıldaki en büyük beş ihanetten biri olan bu ihanetten Pablocu revizyonist önderlik sorumludur;
  4. Karşı-devrimci aygıtların pekişmesine ve gücüne, eş zamanlı olarak kitlelerin yükselişinden sebebiyle bu aygıtların krizlerinin başlangıcı da eşlik etmektedir. Tüm bu süre boyunca Stalinizmin büyüyen bir krizi gelişmektedir; ve Troçki’nin öngördüğü gibi bu kriz, kendisini başlangıçta ulusal Stalinizmlerin yükselişinde açıkça göstermektedir. Farklı ülkelerde burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle beraber bu ülkelerdeki Stalinist bürokrasiler ayrıcalıklarını artık Kremlin’e bağımlılık üzerinden elde etmemektedir, tam tersine onlar da kendi çıkarları olan birer devlet bürokrasisi haline gelmişlerdir. Kremlin’le derin rekabetler içine girmeye başlayan, bürokratik ulusal bir Stalinizm ortaya çıkmıştır. Stalinizmin, ulusal Stalinizm tarafından tetiklenen bu krizinin en yüksek ifadeleri Tito ve Mao’dur. Bu krizin yanında diğer partiler seviyesinde, özellikle Avro-komünistlerde, de ulusal Stalinizm denemeleri olmuştur fakat bunlar Moskova’dan kopma noktasına ulaşmamışlardır çünkü bu partiler Kremlin’e ayrıcalıkları açısından bağımlı olmaya devam etmektedirler ve dolayısıyla, Moskova’dan kopuşları da sadece nicel bir özelliktedir.
  5. Ulusal Stalinizmin Moskova Stalinizmini ilgilendiren bu krizlerinin yanında, özellikle Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya’daki politik devrimin başlangıçlarının ortaya çıkardığı pozitif ve solcu bir krizin tohumları da yeşermektedir ki bunun anlamı kendisini Troçkizan duruşlara yönlendiren kesimlerin ortaya çıkmaya başlamasıdır.

  6. Politik devrim sürecinin güçlü tomurcukları, çok daha genel bir olguyu haber vererek 1953’ten beri büyümektedir. Politik devrim, kendisinin en önemli öncülü olan 1953’te Doğu Almanya’daki Berlin grevleri ile başlamıştır; fakat asıl patlak vermesi Polonya’da ve hepsinden öte 1956’da Macaristan’daki doğrudan politik devrim başlangıcıyla gerçekleşmiştir. Bir diğer çarpıcı gerçek de 1968 ‘Prag Baharı’dır. Bu durum, politik devrimin kaçınılmaz bir süreç olduğunu göstermektedir; henüz tamamıyla yaygınlaşmamış ve Sovyetler Birliği’ne daha ulaşmamış da olsa Sovyetler Birliği’nde de yaklaşmaktadır. Politik devrimin her dalgası bir öncekinden daha güçlü olmuş ve ulusal kaderi tayin yönündeki demokratik eğilimleri de ifade etmeye başlamıştır;
  7. Tüm bu aşama boyunca, 1943’ten 1973’e kadar süren otuz yıl süresince ne Sovyetler Birliği’nin ne de ABD’nin proletaryası dünya sahnesine çıkmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde yaşanan devrimci durumdan sonra, 1947’den itibaren, Avrupa ülkelerinin proletaryası dahi öncü ve belirleyici bir rol oynamayı bırakmıştır; 1953 ve 1968 Fransız grevleriyle, İtalya ve Büyük Britanya’daki düzenli seferberlikler ve grevler gibi bazı sıra dışı tezahürlerde bulunmasına rağmen Avrupa proletaryasının bu aşamadaki rolü geri kalmış ülkelerin ve sömürge ülkelerin işçilerinin ve halklarının rolüyle aynı seviyede olmamıştır;
  8. Tüm dünya üzerindeki işçiler, Kuzey Amerika emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne ve diğer işçi devletlerine saldırı amaçlı çeşitli karşı-devrimci planlarını başarısızlığa uğratmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyadaki işçiler, özellikle asker üniformaları içerisinde olan Kuzey Amerikalı işçiler, savaşı emperyalizmin amaçladığının tersine Sovyetler Birliği’ne karşı sürdürmeyi reddettiler. Ondan sonra Kore’de emperyalizmin planının başarısız olmasını sağladılar ve ABD’nin içinde de McCarthyizmi gerilettiler. Kuzey Amerika’nın Vietnam’daki yenilgisi, sadece Kuzey Amerikan emperyalizminin planlarının başarısızlığa uğraması değildi aynı zamanda işçilerden aldığı ilk askeri yenilgiydi. Dolayısıyla, şu bir gerçektir ki Vietnam’da Kuzey Amerikan emperyalizminin bozguna uğratılmış olması net bir şekilde yeni bir devrimci aşama başlatmaktadır.

 

Tez 8 - Troçkizmin çağının başlangıcında mıyız?

Dünya sosyalist devriminin yükselişinde ve emperyalizmin krizi içinde 1974 dolaylarında dünya devrimci yükselişinin yeni bir aşamasına girdiğimiz anlamına gelen yeni bir basamak ortaya çıkmıştır. Bu dördüncü aşama, emperyalizmin ve bürokratik işçi devletlerinin genelleşmiş krizinin, ekonomik gelişmenin bitişinin, Portekiz’le beraber Avrupa devriminin başlangıcının, işçi devletlerinde genelleşmiş politik devrimin ve Stalinizmin apaçık kesinlikteki krizinin aşamasıdır. Şimdi bu sorunların her birini inceleyelim.

Vietnam Savaşı’ndaki zafer, yeni bir aşamanın başlangıç noktası gibi görünmektedir çünkü bu zafer, Kuzey Amerika emperyalizminin tarihi boyunca aldığı ilk askeri yenilgi anlamına gelmektedir. Bu durum, Kuzey Amerika emperyalizminde burjuva politik önderlik açısından bir kriz üretmiş ve ekonomik kriz derinleştikçe bu kriz de ağırlaşmıştır. Kuzey Amerika’nın bozguna uğraması, tüm dünyadaki devrimci yükselişi kamçılamış ve gücünü arttırmıştır. Vietnam zaferinin sadece kısmi bir zafer olmadığını vurgulamak isteriz; bu zafer, Kuzey Amerika emperyalizminin ilk keskin krizine, dünya devriminin yükselişi karşısında hangi yoldan gideceğini bilemeyen Kuzey Amerika burjuvazisinin krizine neden olmuştur.

Bu krizin diğer bir yönü de metropolitan ülkeler dünyasında olduğu gibi bürokratik işçi devletlerinde de genelleşmiş ekonomik gelişmenin bitişidir. 1974-75 krizi, sürekli ve genelleşmiş bir nitelik kazanarak her geçen yıl daha da keskinleşmektedir: Bu kriz, sadece kapitalist olanlara değil tüm ülkelere yayılmaktadır. Küba, Polonya, Macaristan, Romanya ve Yugoslavya’da da net bir şekilde açığa çıktığı üzere bu kriz, belki de işçi devletlerinde gerçekleşen en keskin ekonomik krizdir. Dolayısıyla, işçi devletleri ekonomilerinin bürokratik yönetiminin bir habis niteliğinde olduğu ve bu ekonomileri kaçınılmaz bir krize sürüklediği gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Ne emperyalizm ne de bürokrasi, daha ve daha fazla ağırlaşan bu sürekli krizden çıkmanın yolunu bulabilecek olan bir politika üretemez.

Sürekli kriz, Avrupa’da sosyalist devrimin başlangıcıyla (Portekiz devrimi ve büyük kitle seferberlikleri) ve tüm Avrupa burjuvazisinin önderlik kriziyle bir araya gelmektedir. Portekiz Devrimi’nden önce Avrupa proletaryası, zirvesi noktasına Fransa’da 1968’deki büyük genel grevle ulaşan pek çok dev mücadeleler vermiştir; İtalyan ve İngiliz proleterler, yaşam standartlarının ve istihdamın azaltılmasını engellemek için sürekli bir mücadele verdiler. Fakat Portekiz devrimi, Avrupa sosyalist devriminde yeni bir aşamayı başlatmaktadır. İkili iktidarın başlangıç süreci, faşist bir diktatörlüğün devrilmesiyle beraber gelmektedir ki böyle bir süreç, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinden beri (Macaristan ve Çekoslovakya gibi politik devrim başlangıcının gerçekleştiği Doğu Avrupa dışında) Avrupa’da hiçbir ülkede görülmemiştir. Tüm Batı Avrupa’ya yaygınlaşmış olan Portekiz’deki bu devrimci süreç, Doğu Avrupa’da da, Polonya’daki büyük grevler, seferberliklerde vb. karşılığını bulmuştur.

Kuzey Amerika emperyalizminin yenilgiye uğratılması, sömürge dünyadaki devrimci hareketin yükselişini de hızla geliştirmektedir, bu yükseliş ayrıca Avrupa’daki yükselişle de birleşmektedir. Dolayısıyla, bir yandan Nikaragua ve İran’ın büyük zaferleri mevcutken diğer yandan da Orta Amerika’da, özellikle El Salvador’da, yükselişin devamı yanında tüm Latin Amerika’da başlamış olan yeni bir devrimci yükselişe de şahit olmaktayız.

Dünya devrimci yükselişinde birkaç yıl önce başlamış gibi görünen bu yeni aşama, Sovyetler Birliği proletaryasını bugüne kadar henüz sahneye taşımamıştır. Fakat nasıl ki Kuzey Amerika proletaryası henüz kendini belli etmekteyse Sovyetler Birliği proletaryasının da bu sahnede yer alacağının tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkacağına dair belirtiler vardır. Kuzey Amerika proletaryası, birkaç yıldır ekonomik karakterde olan bazı önemli mücadeleler başlatmıştır.

Bu iki işçi sınıfının da dünya sosyalist devrim sürecine girmesiyle dünya devrimi dev bir ivme kazanacaktır; tabii ki Alman ve Japon proletaryalarının ama geleneğinden ötürü özellikle Alman proletaryasının da bu sürece katılması (örneğin Alman proletaryası, Avrupa’daki mevcut devrimci süreçte bile henüz önder bir belirgin role sahip değildir) dünya devrimini ateşleyecektir.

Eğer bu eğilimler, özellikle de bürokratik işçi devletleri ve Stalinizmin sürekli ve ivmeli kriziyle beraber devrimci kalkışmanın yoğunlaşması gerçekleşirse, o zaman bizim kitlesel etkiye sahip partilere dönüşmemizle proletaryanın önderlik krizinin aşılması yani Troçkizmin çağı başlayabilir. Bu sayede de yeni muzaffer Ekim devrimlerinin çağı açılabilecektir.

 

Tez 9 - Öngörülememiş olan bazı gerçekler ve yanlış bir analoji

Dünya proletaryasının önderlik krizinin, çözüm yönünde bir hamleden dahi yoksun olarak kırk yıldan fazla sürebileceğini Troçki de dahil olmak üzere partimiz öngörememiştir. Dolayısıyla partimiz, ne karşı-devrimci bürokratik aygıtların, başta Stalinizmin, devasa gelişimini, etkisini ve büyümesini ne de bu kırk yıllık muazzam devrimci yükselişe rağmen Enternasyonalimizin aşırı güçsüz ve propagandist karakterinin devam edebileceğini öngörememiştir. Ayrıca, ellilerin başlarında oluşan ve Enternasyonalimizi neredeyse otuz yıldan fazla parçalamış olan kriz gibi revizyonist karakterde bir krizin oluşabilmesi olasılığı da öngörülememiştir.

Bu öngörü eksikliğinin her zaman gerçekliğin herhangi bir şemadan çok daha zengin olduğuna dair Marksist yasadan kaynaklandığını inanıyoruz: Gerçekler şemaları aşmıştır. Bununla beraber özellikle Enternasyonalimizin kurucuları, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrası ile birincisinin ertesi arasında bir analoji kurmak gibi bir hata yapmışlardır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ilkinin sonrasında gerçekleşenlerin, düzelmiş ve yaygınlaşmış bir halde tekerrür edeceğine inanıyorduk. Birinci Dünya Savaşı ertesinde Marksist devrimci bir parti olan Bolşevik Parti, Ekim Devrimi aracılığıyla iktidara gelmişti ve kitlesel etkiye sahip olmaya ve önderlik krizinin üstesinden gelmeye başlayacak olan Üçüncü Enternasyonal kurulmuştu. Joe Hansen’in pek çok kereler ifade ettiği şu anekdottan şüphe etmek için sebep yoktur: Troçki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Enternasyonalimizin halk yığınları ile dolu olabileceğine ve çok sayıda kendiliğinden oluşan devrimci kitle partilerine sahip olabileceğine, hatta bu devrimci partilerin çoğunluğunun başka bir ideolojiye bile sahip olabileceğinden bizim Troçkistler olarak azınlıkta bile kalabileceğimize adamakıllı inanmıştı. Hiçbir şey, genel öngörümüzün bu olduğunu Troçki’nin 1948 yılı itibariyle milyonların Dördüncü Enternasyonal’i izleyebileceği yönündeki net tahmininden daha iyi sergileyemez.

Bu analoji ve bu öngörüler hatalıydı; bu mutlaka kabul edilmelidir. Bunun anlamı, Enternasyonalimizin çağın analizi hakkında tamamıyla haklı ama İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen konjonktürün analizi konusunda haksız olduğudur. Çok fazla iyimser ve analojik olan bir konjonktür analizi yaptık ve bunun yanlışlığı da ortaya çıkmıştır.

İşçi hareketinin önderlik krizinin bu beklenmedik şekilde devamının sonucu olarak öngörülmemiş olan bazı gerçekler ortaya çıkmıştır. Bu çok önemli gerçekleri şöyle özetleyebiliriz:

  1. Burjuvaziyi mülksüzleştiren tüm muzaffer devrimler, bürokratik işçi devletlerinin oluşmasına yol açmıştır;
  2. Pek çok bürokratik işçi devletinin varlığına bağlı olarak bunlar arasında savaşlar ve işgaller gerçekleşmiştir;
  3. Burjuva ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı ertesindeki büyüme süreci, kapitalizmin tüm tarihi boyunca yaşadığı en muazzam büyümedir;
  4. Tüm insanlık tarihindeki en büyük teknolojik devrim, emperyalist önderlik altında gerçekleşmiştir. Bu teknolojik devrim (sibernetikler, roketler, atom enerjisi, petro-kimyasallar, kimyasal gübreler ve diğer yüzyılların eski buluşlarının ancak bir on yıla tekabül edeceği bir hızda tüm alanlarda gerçekleşen penisilin, yeni ilâçlar vb. bilimsel keşifler) insanlığın en harikulade ilerlemesinde tamamıyla somutlaşmıştır: evrenin ve kâinatın fethinin başlaması;
  5. Demokratik mücadeleler ve demokratik devrimler tarafından kazanılan temel ve belirleyici önem;
  6. Çin Devrimi’nin ve diğer devrimlerin zaferi için gerilla savaşının kazandığı olağandışı önem;
  7. Devrimci Marksist bir parti tarafından yönetilen bir devrim anlamında başka bir Ekim devriminin ne muzaffer ne de bozguna uğramış olarak bugüne kadar başka hiçbir yerde gerçekleşmemiş olması.

 

<