|
Yıl: 29 |
|
02 Mayıs 2008 |
|
|
Demokratik
Devrimin
Görevleri
ve
Din
ve
Vicdan
Özgürlüğü Yusuf Barman
Osmanlı
İmparatorluğu’nda
1905
Jön
Türk
devrimiyle
başlayıp,
1923’te
Türkiye
Cumhuriyeti
devletinin
kuruluşuyla
birlikte
politik
zafere
ulaştığını
söyleyebileceğimiz
Türk
burjuva
devrimi,
gerek
emperyalist
çağda
gecikmiş
bir
tarihsel
olgu
olarak
ortaya
çıkmış,
gerekse
bir
halk
devrimi
yerine
Bonapartist
(İttihatçı
ya
da
Kemalist
de
diyebilirsiniz)
darbeler
ve
savaşlar
biçiminde
gerçekleştirilmiş
olmasından
ötürü,
18.
ya
da
19.
yüzyıllarda
özellikle
Batı
Avrupa’da
yaşanan
demokratik
devrimlerin
çözmeyi
başardığı
pek
çok
kapitalizm
öncesi
toplumsal
ve
politik
sorunu
çözümsüz
bıraktı.
Toprak
sorunu,
ulusal
sorun,
politik
hak
ver
özgürlükler
sorunu
gibi
pek
çok
tarihsel
düğüm
proletaryanın
kılıcını
bekler
halde
kaldı.
Din
ve
vicdan
özgürlüğü
olarak
adlandırılan
ilkeye
gelince,
bu
sorun
demokratik
devrimin
penceresinden
bakıldığında
toplumsal
ve
politik
dönüşümün
neresinde
kalıyordu? Hıristiyan
Avrupa
ülkelerinde
burjuva
demokratik
devrimler
esas
olarak
teokratik
monarşilere
karşı
gerçekleştirildi.
Başlı
başına
toplumsal
bir
kast
oluşturan
Kilise
ile
asiller
sınıfının
elinde
bulunan
Krallık
rejimi,
devrimin
başlıca
düşmanlarıydı.
Bunlara
karşı
verilen
mücadelenin
şiarı
ise
laik
cumhuriyetti.
Ama
her
yerde
aynı
sonuca
ulaşılmadı.
Örneğin
Fransa’da
krallık
rejimi
yıkılıp
laik
bir
cumhuriyet
ilan
edilirken,
Britanya’da
burjuvazi
önce
anayasal
monarşi
çerçevesinde
kralı
kendisine
bağımlı
kıldı,
ardından
Anglikan
kilisesini
devletin
yönetsel
kurumlarından
ayırdı.
Bununla
birlikte,
ulaşılan
düzey
ne
olursa
olsun,
laiklik
ilkesinden
beklenen
amaçların
çoğu
elde
edildi:
Kiliseler
(Katolik,
Ortodoks,
Protestan
ve
Anglikan)
ellerindeki
toprakların
çoğunu
yitirdi,
din
adamları
devlet
yönetimindeki
otoritelerini
halkın
seçtiği
temsilcilere
devretmek
zorunda
kaldı,
dini
hiyerarşi
devlet
otoritesinin
dışına
sürüldü
ve
bireysel
manevi
çerçevenin
içine
tıkıldı.
Kilise
bu
yeni
düzen
içinde
kendisini
yeniden
örgütlediği
ve
hizmetlerini
bu
kez
burjuva
otoriteye
sunduğu
ölçüde
de
varlığını
sürdürmeyi
başardı. Din
ve
vicdan
özgürlüğünün
bu
devrimler
ve
dönüşümler
içinde
teşkil
ettiği
yeri
gözlemlerken
bir
noktaya
dikkat
edilmesi
gerekiyor:
Kiliselerin
yakılıp
din
adamlarının
infaz
edildiği
devrimci
ayaklanmalardan
(Fransa,
İspanya,
İtalya),
dini
hiyerarşinin
burjuvaziyle
yaptığı
anlaşmalar
aracılığıyla
yeni
yerine
ricat
ettiği
örneklere
(İspanya,
İngiltere)
kadar
değişen
tüm
tarihsel
süreçlerde,
ne
burjuvazi
ne
de
ayaklanan
halk
kitlelerinin
büyük
çoğunluğu
Kiliseye
farklı
bir
dini
inanca
sahip
olduğundan
ötürü
karşı
çıkıyordu.
Tam
tersine,
Hıristiyanlık
inancı
bu
kitlelerin
içinde
kök
salmış
durumdaydı;
onların
karşısında
mücadele
ettiği
esas
olarak
Kilisenin
doğrudan
üstlendiği
ya
da
krallık
rejimleri
aracılığıyla
desteklediği
feodal
kölelik
ve
sömürü
düzeniydi.
Burjuva
rejimler
Hıristiyanlığı
ne
hedef
aldı,
ne
de
yok
etti,
sadece
Kiliseyi
şiddet
ya
da
anlaşmalar
yoluyla
yeni
düzen
içinde
bulunması
gereken
konuma
yerleştirdi. Demokratik
devrimler
sırasında
din
ve
vicdan
özgürlüğü
şiarı
esas
olarak
o
toplumların
içinde
azınlık
konumunda
bulunan
farklı
din
mensuplarının
sorununu
dile
getiriyordu.
Hemen
tüm
ülkelerde
Yahudiler,
İngiltere’de
Katolikler,
Osmanlılarda
Sünni
İslam’ın
dışındaki
tüm
inançlar,
vb
egemen
dinin
temsilcisi
otoritenin
uyguladığı
baskılara
ve
ayrımcılığa
karşı
inanç
özgürlüğü
talep
ediyorlardı.
Demokratik
devrimlere
öncülük
eden
burjuva
ya
da
küçük
burjuva
kesimlerin
egemen
dini
inanca
sahip
olmalarına
karşın
Kiliseyi
devletin
dışına
sürebilmek
için
uyguladıkları
laiklik
politikaları,
dini
azınlıklar
açısından
da
bir
rahatlama
yaratıyordu.
Bu
azınlıklar
üzerindeki
devlet
baskısı,
her
ülkede
değişik
oranlarda
ve
zaman
içinde
azaldı,
toplum
içindeki
ayrımcılığın
evrimi
ise
farklı
bir
yol
izledi,
halen
de
izlemekte.
Başka
bir
deyişle,
demokratik
devrimlerde
din
ve
vicdan
özgürlüğü,
bu
devrimlerin
öznesi
olan
halk
kitlelerinin
içinde
egemen
dinin
dışındaki
azınlıkların
teşkil
ettiği
yere
ve
ağırlığa
bağlı
olarak
gündeme
geldi.
Yönetimdekilerin
dini
toplum
içinde
azınlık
durumda
olduğu
yerlerde
ise
devrimci
demokratik
mücadeleler
dinsel
bir
görünüm
kazandı
(İrlanda). Bu
açıdan
bakıldığında,
Türkiye’de
tamamlanmamış
demokratik
devrimin
sorunları
arasında,
özellikle
Alevi
yığınlar
açısından
din
ve
vicdan
özgürlüğü
talebinin
halen
geçerliliğini
koruduğunu
görebiliriz.
Temelde
laik
bir
ülke
olmasına,
yani
dini
otoritenin
devlet
yönetiminde
yer
almamasına
karşın,
kimlik
kartında
mezhebi
Sünni,
fıkhı
Hanefi
yazmayanların
devlet
yönetimi
karşısında
uğradıkları
ayrımcılığın
yok
edilmesi
sosyalist
devrimin
çözmesi
gereken
sorunlar
arasında
bulunmaktadır. Bu
anlamda,
türbanın
üniversitelerde
ve
giderek
diğer
kamu
kurumlarında
serbestleştirilmesi,
dini
inançları
nedeniyle
yurttaşların
uğradığı
ayrımcılığın
ortadan
kaldırılmasına
yönelik
bir
adım
olarak
görülebilir
mi?
Türban
belirli
Sünni
tarikatların
ve
cemaatlerin
simgesi
olduğu
sürece,
hayır.
Onu,
işçi
ve
emekçi
yığınları
dinsel
gruplar
halinde
bölüp
mistisizm
afyonuyla
uyuşturmanın
bir
simgesi
olduğunu
kavrayabilmek
için
kısa
bir
tarihsel
bellek
yoklaması
yeterlidir. Kemalistler
1923’te
Türkiye
Cumhuriyeti
devletinin
kuruluşunu
ilan
ettikten
4
ay
sonra,
dört
yüzyıldan
beri
Osmanlının
elinde
bulunan
hilafet
ve
şeriye
vekâletini
lağvettiler
(3
Mart
1924),
ve
aynı
anda
din
eğitimi
ve
dinsel
temele
dayalı
her
türlü
eğitim
yerini
ulusal
eğitim
sistemine
bıraktı.
Ertesi
yıl,
tekke,
zaviye
ve
türbeler
kapatıldı,
bir
yıl
sonra
da
Medeni
Hukuk
sisteminin
kabulüyle
Şeriat
hukukuna
son
verildi.
Kasım
1925’teki
şapka
ve
kıyafet
reformu
bu
önlemler
arasında
özel
bir
önem
taşıyordu,
zira
kendilerine
özgü
sarık,
takke,
fes,
aba,
cepken,
şalvar,
cüppe,
peçe,
türban,
kara
çarşaf
gibi
sembolleriyle
birlikte
tarikatların
ve
cemaatlerin
yasaklanmasının
tamamlayıcı
bir
parçasını
oluşturuyordu.
Kuşkusuz
bu
önlemler
halk
seferberliği
ve
iradesiyle
değil,
bir
avuç
Kemalist
jakobenin
öznel
iradesiyle
yürürlüğe
sokulmuştur,
ancak
bu
değişimlerin
yukarıdan
dayatılmış
olması
şeriata
ve
dinsel
mistisizme
vurulmuş
ciddi
darbeler
oldukları
gerçeğini
değiştirmez.
Marksistler
için
sorun,
bu
önlemlerin
jakoben
karakteri,
yani
yukarıdan
dayatılmış
olmasında
yatmıyor.
Her
devrim
ve
devrim
süreci
bir
dizi
iradi,
jakoben
önlem
içerir.
Sorun,
1905
ile
başlayan
demokratik
devrim
sürecinin
proletarya
tarafından
üstlenilip
tamamlanamamış
olmasından
kaynaklanıyor.
Troçki’nin
Sürekli
Devrim
kuramıyla
ortaya
koyduğu
gibi,
emperyalist
çağda
demokratik
devrimin
görevleri
ancak
proletaryanın
önderliği
ve
onun
diktatörlüğü
altında
tamamlanabilir.
Pek
çok
tarihsel
nesnel
ve
öznel
nedenle
Türkiye
proletaryası
Jön
Türklerin
başlattığı
devrimin
öncülüğünü
elde
edememiş
ve
süreci
kendi
iktidarına
doğru
yönlendirememiştir.
Bu
nedenle
de
demokratik
devrimin
kısmi
kazanımları
da
bir
bir
yitirilmeye
başlamıştır.
Bağımsız
bir
devlet
olarak
kurulan
Cumhuriyet
yönetiminin,
bu
niteliğini
1930’ların
sonunda
yitirmeye
başlaması
ve
sonunda
Türkiye’nin
yarı-sömürge
bir
ülke
haline
dönüşmesi
de
bu
tarihsel
gerçekliğin
bir
sonucu
olmuştur.
Devletin
laik
yapısının
çarpık
ve
yetersiz
olması
da
devrimin
proletarya
tarafından
tamamlanamamasının
ürünüdür,
ancak
bu
laikliğin
çarpık
ve
yetersiz
olması
var
olan
kısmi
kazanımların
korunmamasını
gerektirmez.
Tam
tersine,
tüm
kısmi
ve
yetersiz
kazanımların
korunması
proletaryanın
görevi
olmalıdır.
Devletin
(ve
toplumsal
yaşamın)
verili
laik
öğeleri
de
demokratik
devrimin
kazanımlarıdır
ve
korunmaları
gerekir. Bugün
türban
tekrar
karşımıza
dikilmiş
durumda,
ama
kendisi
değil,
devlet
kurumlarına
sızma
zorlaması.
Yoksa,
türban
1980’lerin
ortalarından
itibaren
zaten
sokağa
çıkmış
durumdadır.
Ama
sadece
türban
değil,
cüppesinden
kara
çarşafına
kadar
pek
çok
tarikat
ve
cemaat
kıyafeti,
12
Eylül
rejiminin
kendilerine
açtığı
kapıdan
Turgut
Özal’ın
önderliğinde
geçip
toplumsal
yaşama
yayılmaya
başlamıştır.
Ancak
sorun
türbanın
ya
da
diğer
sembolik
dinsel
kıyafetlerin
kendisinde
değil,
bunların
temsil
ettiği
dinsel
tarikatların
ve
cemaatlerin
artan
ve
yayılan
gücünde
yatmakta.
ABD
emperyalizminin
Müslüman
ağırlıklı
ülkeler
için
biçtiği
ve
“ılımlı
İslam”,
“Yeşil
Kuşak”
vb
diye
adlandırılan
stratejisi
işbirlikçi
yönetimler
tarafından
üstlenilip
uygulamaya
konulmuş
ve
bunun
sonucunda
da
Türkiye’deki
tarikat
ve
cemaatler
palazlanıp
yaygınlaşmaya
başlamıştır.
Öyle
ki,
hükümetlerin
kuruluşunu,
yapısını
ya
da
düşüşünü
Süleymancısından
Fethullahcısına
kadar
bir
dizi
tarikat
belirler
hale
gelmiştir.
Bugün
okulları,
üniversiteleri,
çok
uluslu
şirketleri,
basın-yayın
organları,
camileri,
mescitleri,
vb’yle
bu
tarikatlar
ve
cemaatler,
toplumsal
(ve
sınıfsal)
yaşamın
dokusunu
belirler
olmuştur. ABD
emperyalizmin
stratejik
yönelimi,
Müslüman
ülkelerdeki
ulusal
bağımsızlıkçı
ve
dünyevi
ekonomik-toplumsal
içerikli
talepleri
ve
mücadeleleri,
her
türlü
din
gibi
İslamiyet’in
de
sunduğu
mistik
dünyanın
içinde
eritebilmek,
işçi
ve
emekçileri
dinsel
gruplar
halinde
bölmek,
onları
tarikat
ve
cemaat
örgütlenmelerinin
denetimine
sokmaktır.
Böylece
işçi
ve
emekçi
örgütleri,
sendikalar,
partiler
işlevlerini
yitirecek,
toplum
iyiden
iyiye
muhafazakârlaştırılacaktır.
Bu
süreçte,
stratejinin
ilerisine
geçip
Amerika
aleyhtarlığına
yönelen
şeriatçı
gruplar
ise,
“terörizme
karşı
savaş”
teknikleriyle
yok
edilecektir.
Bu
plan
yirmi
yıldan
beri
uygulamadadır
ve
günümüzde
“globalizm”
söylemiyle
bütünleşmiş
durumdadır. Bugün
dinsel
tarikatlar
ve
cemaatler,
“laik
devletin
baskılarına
karşı
din
ve
vicdan
özgürlüğü”
sloganıyla
demokrasi
sözcülüğüne
soyunmuş
durumdadırlar.
Oysa
bu
dinsel
gruplar
ibadet
yerleriyle,
türbeleriyle,
vakıflarıyla,
basın
yayın
organlarıyla
her
türlü
toplanma
ve
propaganda
olanağından
yararlanmakta,
hatta
hükümetler
tarafından
teşvik
edilmektedirler.
Onların
demokrasi
söylemi
ardında
asıl
talep
ettikleri,
kamu
kuruluşlarına
sızabilmelerini,
onları
tümden
ele
geçirebilmelerini
olanaklı
kılacak
gerekli
yasal
değişikliklerin
yapılması,
bunun
için
devletin
iyiden
iyiye
törpülenmiş
laik
öğelerinin
ortadan
kaldırılmasıdır.
Bugünlerde
bunun
denemesini,
kadın
konusunda
hassas
ilerici
kesimlerin
ve
sivil
toplumcuların
da
desteğini
kazanabilmek
için,
genç
kızları
ileri
sürerek
üniversitelerde
türbanla
yapmaktadırlar.
Türbanın
açacağı
kapıdan
esas
olarak
sarık
ve
cüppe
geçmeye
hazırlanmaktadır. Proletaryanın
hedefi
baskıcı
asker-polis
rejimini
devrimci
mücadeleyle
yok
etmek,
kendi
iktidarı
altında
emekçi
demokrasisini
inşa
etmektir.
Buna
karşılık
liberal
sivil
toplumcular,
evrensel
demokrasi
söylemiyle
proletaryanın
bu
görevini
yerine
getirebilmesinin
zeminini
ortadan
kaldırmaya
çalışmaktadırlar:
“Dini
cemaatler
Müslüman
bir
toplumda
sivil
toplumun
yapıtaşları
olarak
önemli
bir
işlev
yerine
getirmektedirler.
Bu
sebeple
de
rejimin
baskı
ve
tahakkümünden
kurtarıldığında,
bu
kuruluşlar
demokrasi
oluşumuna
katkıda
bulunacaklardır”
(Hikmet
Özdemir).
Hedef
açıktır:
işçi
ve
emekçi
yığınların
sınıf
niteliğini
kültürel
ve
geleneksel
kimlikler
halinde
ayrıştırıp
eritmek,
sınıf
örgütlerini
dağıtıp
çalışan
halkı
meczup
şeyhlerin,
dedelerin,
mehdilerin
müritleri
haline
getirmek.
Bunun
için
demokrasi
ve
“din
ve
vicdan
özgürlüğü”
talep
ediyorlar.
Devrimci
Marksistler,
her
türlü
“demokratik”
basınca
dayanarak
bu
aldatmacayı,
Bonapartist
rejimin
baskılarından
bıkıp
İslamcı
sivil
toplumcuların
söylemlerinden
etkilenen
işçi
ve
emekçilere
anlatabilmelidirler. Proletarya
kendini
bir
sınıf
olarak
koruyabilmek
ve
emekçi
yığınlara
kendi
önderliğini
sunabilmek
için,
devletin
kazanılmış
laik
öğelerini
korumak
durumundadır.
Bu
öğelerin
bir
bir
yok
edilmesi,
sınıf
hareketinin
çözülmesi
anlamına
gelecektir.
Ama
bu
salt
propagandayla
olmaz.
Dünyevileşme
kitle
seferberlikleriyle
olanaklıdır.
1
Mayıs
2008,
işçi
sınıfının
halen
bu
potansiyele
sahip
olduğunu
ortaya
koymuştur. 02.05.2008
|
|
|
Ana Sayfa Gündem Dünya Enternasyonal Gençlik İşçi Hareketi Belgeler İşçi Cephesi Yazarlar |
||