|
Yıl: 25 |
|
Ocak 2004 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 4 Asıl düşman emperyalizmdir
İŞÇİ
CEPHESİ Bireysel, şeriatçı kör teröre
hayır İŞÇİ CEPHESİ Patlamalarla sarsılan rejim
MURAT
YAKIN Madalyonun iki yüzü FİRUZE KAR Türk-İş bürokrasisi yeni ihanetlere
hazırlanıyor FUAT KARAN/MAVİ
MAYIS KESK üyesi emekçiler direniyor FUAT KARAN Ermenekte grizu katliamı FUAT KARAN Asgari geçim mi, azami sefalet
mi? ARİF BENOL Öğrencilik işsizliktir NEHİR GÜLEN ABDde yoksulluk ve
işsizlik JOHN PETERSON Troçkist partilerin
inşası NAHUEL MORENO Asıl tehlike, Bush, Blair ve
emperyalizmdir ! İşçi Cephesi Saddam Hüseyin yakalandı.
İşgalci ABD birliklerinin gerçekleştirdiği askeri
operasyon sonrası saklandığı tek kişilik
yeraltı sığınağında ele geçirildiği iddia
olunan Saddam Hüseyin televizyon ekranlarından dünyaya teşhir
edildi. Emperyalist işgal güçleri için bu yakalama
öyküsü adeta düşmanlarına ve özellikle de Irakta ve dünyanın
diğer yelerinde direnenlere karşı bir gözdağı
niteliğindeydi. Perişan haldeki zavallı Saddam görüntüsü emperyalist
işgalcinin işbirlikcilerini daha da cesaretlendirirken
kararsız durumda kalanların rotalarını nasıl
çizmeleri geektiğini gösterir nitelikteydi. Başta Irak Kürdistanı ve ABD olmak üzere
dünyanın birçok bölgesinde neredeyse bir bayram çoşkusuyla kutlanan
Saddamın yakalanışı gerçekten dünya için tehdit olan
bir insanın ve rejimin ortadan kaldırılması anlamına
mı geliyor, yoksa gerçekler bunun ötesinde mi? Saddam
Hüseyinin başta kendi halkı olmak üzere dünya işçi ve
emekçilerinin düşmanı olduğu bir gerçek. Saddam
liderliğinde BAAS rejimi şiddet dolu, acımasız bir
yönetimdi ve birçok katliam gerçekleştirdi. Buna rağmen uzun
yıllar ABD emperyalizminin koruyucu desteğiyle serpilip, güçlendi.
Bugün demokrasiden ve hukuktan bahseden Fransa ve Almanya gibi ülke
yönetimleri Saddam rejimiyle ticari, siyasi ilişkiler kurmaktan
çekinmedi. Benzer şekilde bugün de bu emperyalist ülkeler dünyanın
çeşitli yerlerinde BAAS rejiminden daha az masum olamayan gerici ve
baskıcı rejimlerle kolkola yürümeye devam ediyor. BAAS rejiminin yıkılışı ve
Saddam Hüseyinin emperyalist işgal güçleri tarafından
yakalanışıyla birlikte Bush-Blair ikilisinin Irakı
işgal etme gerekçelerinin tümünün yalan üzerine kurulduğu
tartışılmaz bir gerçeklik kazandı: Irakta kitle imha
silahları yok, dünya için tehlike oluşturduğu söylenen BAAS
rejimi kısa süre içinde yıkıldı ve dünyanın en
tehlikeli insanı Saddam hafızalara kazınan görüntüsüyle ele
geçirildi! Dünya işçileri, emekçileri ve yoksul halkları
için en büyük düşmanın başını ABDnin çektiği
emperyalizm olduğu, asıl tehditin ve tehlikenin
emperyalist-kapitalist sistemden kaynaklandığı ve
işgalciler yenilmediği sürece sadece Irak ve Ortadoğu için
değil tüm yeryüzü yaşamının bir yokoluşa doğru
sürüklendiğini görmek durumundayız. Bu nedenle Irakta emperyalist işgale
karşı mücadele eden direnişcilerin yenilmemesi için,
direnişin yaygınlaşarak işgalcileri yenilgiye
uğratması için, emperyalistlerin Ortadoğudan kovulması
için direniş sürmeli ve kazanmalıdır. Dünya işçi
sınıfının ve emekçilerinin çıkarı
direnişin kazanması yönündedir. Irakta direniş sürüyor! Direniş sürecek ve kazanacaktır! *
* * Türkiyenin şu sıralarda gündemini
meşgul eden en önemli konulardan birisi de Kıbrıs sorunu. Bu
soruna ilişkin olarak tuhaf ya da bizce anlaşılabilir
biçimde iki kamp ortaya çıktı: Sorunun Annan planı
çerçevesinde acil çözümümü savunan Avrupa Birliği yanlıları
ile, Türkiye açısından stratejik önem arzeden adanın
Yunana terkedilmesine karşı çıkan ulusalcı kanat. Birinci
eğilimim başını müslüman AKP hükümeti ile
Kıbrıs Türk kesiminin sol partileri çekiyor. Türkiyede
parlamentonun sol kanadını temsil eden CHP ise Annan
planından hiç hoşlanmayan Denktaş ve onun sağcı
eğilimi ile birlikte ikinci, yani ulusalcı kanadını
sözcülüğünü yapıyorlar. Sağ ve sol tanımlarının
sınıf temelinden uzak tariflerinin yarattığı tam bir
keşmekeş bu. Ne var ki, çok yalın bir gerçek var: iki kesimin
hiç bir kanadı Kıbrıs üzerinde otuz yıldan beri bir
işgalin söz konusu olduğunu tellafuz etmiyor, edemiyor. Son
tahlilde her iki burjuva kesim de adadaki statükonun kendi
çıkarları çerçevesinde evrilmesini, ya da
kalıcılaşıp resmileşmesini talep ediyorlar, bunun
için uğraş veriyorlar. Bugün Kıbrıs Türk kesiminin
geleceğine, sorunun çözümüne yönelik ortaya atılan projelerden hiç
biri, adada yaşayan emekçi halkların emperyalizme ve kapitalizme
karşı birleşmesine, burada çok uluslu bir işçi
cumhuriyetinin yaratılmasına yönelik bir plan değil. Buna,
Kıbrıs Rum kesimindeki partilerin tutumlarının da
emperyalizm yanlısı olduğunu eklemeden geçmeyelim. Bu olmadığı
sürece de Kıbrısta gerçek barışın egemen
olması olanaklı olmayacaktır. *
* * Türkiye yerel seçimler sürecine girmekte. Emekçi
kitlelerin politik duyarlılığının
arttığı bu tip bir seçim döneminde İşçi Cephesi,
bölgenin ve ülkenin içinde bulunduğu koşulların
dayattığı üç temel sloganı tekrar ön plana
çıkaracaktır: Emperyalizm Ortadoğudan
atılmalıdır; Türkiyenin rejimi bir işçi ve halk devrimi
aracılığıyla demokratikleştirilmelidir; hükümetin
uyguladığı yeni liberal ekonomik karşı devrimci
saldırılara karşı mücadele edilmelidir. Bu görevin yerine
getirilmesiyle ilgili seçim taktiği sorununu bir sonraki
sayımızda elde alacak ve konuya ilişkin önerimizi
sunacağız. Bireysel, şeriatçı kör teröre hayır ! Yaşasın
Filistin ve Irak halklarının direnişi ! İşçi Cephesi El Kaidenin
Yahudi sinagoglarına beş gün önce düzenlediği
saldırının ardından bugün de İngilterenin
İstanbul konsolosluğuna ve İngiliz sermayeli HSBC
bankasına iki kanlı saldırıda bulundu. Gene,
emperyalizmin Irak ve Filistin saldırılarıyla doğrudan
ilgisi bulunmayan, hatta çoğu halk ve emekçi nitelikleriyle bu
saldırıların karşısında tutum almış
olabilen onlarca insan öldü. Başta
Bush-Blair ikilisi olmak üzere emperyalist propaganda makinesi gene derhal
işlemeye koyuldu, bu saldırıların demokrasi ve
özgürlükler adına terörizme karşı gerçekleştirdikleri
Irak işgalinin ne denli haklı olduğunu bir kez daha
gösterdiğini anlatmaya koyuldular. Elbette Türk hükümeti de bu
saldırılardan emekçi kitlelere ve ezilen uluslara
uyguladığı baskıları ve emperyalizm
yanlısı politikaları haklı çıkarabilmek için
yararlanmakta. Saldırının
gerçek failleri üzerine kamuoyunda pek çok söylenti dolanmakta. Bir kesim,
saldırıların El Kaide tarafından üstlenilmiş olmakla
birlikte gerçekte Mossad ve CIA patentli, amacının ise dünya
kamuoyunu Irak ve Filistindeki direnişine karşı yönlendirmek
olduğunu ileri sürmekte. Biz bunun fazlaca önemli
olmadığını, zira El Kaide ile CIAnın arasında
zaten nesnel olarak ölümcül bir zımni anlaşmanın
bulunduğuna inanıyoruz. Zira her ikisi de Filistin ve Irak
halklarının kurtuluşu için değil, bunların üzerinde
egemenlik sağlamak, mücadeleleri tahrip etmek için uğraş
vermekte. Biz İşçi
Cephesi olarak, emperyalizm tarafından provoke edilmiş olsun ya
da olmasın, şeriatçı-ların gerçekleştirdikleri bu
tip bireysel terörist eylemleri kesinlikle redediyoruz, bu eylemlerin Irak ve
Filistin halklarının emperyalizme ve Siyonizme karşı
verdikleri mücadeleye en ufak bir katkıda
bulunmadığını, tam tersine pek çok yönden kitlelerin bu
mücadelesine zarar verdiğini düşünüyoruz. Irak ve
Filistin halkları var güçleriyle emperyalizme direnmeye devam
etmektedirler. Filistinde Siyonizme karşı İntifada kitlesel
bir başkaldırı biçiminde sürmekte, Irakta ise direniş
cephesi her geçen gün genişlemek-te, yaygınlaşmakta ve
işgal güçlerine ağır darbeler indirmektedir. Bu mücadeleler
halkların kitlesel ve örgütlü eylemleridir. Filistin ve Irak halk
kitleleri içinde herhangi ciddi bir desteği olmayan El Kaide gibi
şeriatçı örgütlerin çeşitli ülkelerde gerçekleştirdikleri
kanlı saldırılarla bu mücadeleleri sahiplenmeye
çalışması kabul edilemez. Herkesin
bildiği bir gerçek var: ne ABD ve İngiltere birkaç diplomatik görevlisi
ya da başka ülkelerde turist olarak bulunan yurttaşları
öldürldüğünde Iraktan çekilir, ne de İsrail bir iki sinagoga bomba
atıldı diye Filistin işgaline son verir. Emperyalizmi ve
Siyonizmi Ortadoğudan atacak yegane güç bölgedeki ve bizzat emperyalizmin
merkezindeki halk kitlelerinin seferberliğidir. İrak ve Filistin
halklarının mücadelesine destek vermek isteyen herhangi bir
akımın ya da örgütün izleyebileceği en doğru yöntem bu
kitle seferberliklerine ve başkaldırıları-na
katılmak olmalıdır. Şeriatçı El Kaide ise
izlediği terörist yöntemle kitlelerin karşısında yer
almakta, emperyalizmin politikalarını güçlendirmektedir. El Kaidenin
son İstanbul saldırısı, Londrada 350 bin emekçinin
baş emperyalistler Bush ve Blaire karşı ve Irak ve Filistin
halklarının yanında sokaklara döküldüğü gün
gerçekleştir-ildi. Bu kitleler El Kaidenin attığı
bombaların değil, kendi seferberliklerinin gücüne güvenmektedirler.
Kendi hükümetlerinin emperyalist politikalarına karşı
mücadeleye atılan İngiliz ve ABDli emekçiler, sadece sıradan
insanların değil, kendi yoldaşlarının dahi ölümüne
yol açan bireysel terör eylemlerini kesinlikle redetmektedirler. Tüm dünyada
emperyalizme karşı hareket halinde olan kitleler Ortadoğuda işgalin
son bulması ve Filistin ve Irak halklarının kendi kaderlerini
özgürce tayin edebilmeleri için mücadele etmektedir, yoksa El Kaide gibi
kitle temelinden yoksun şeriatçı örgütlerin terörist entrikalarla
iktidar olabilmesi için değil. El Kaidenin
kör terörizmi, emperyalist ve siyonist işgal güçlerine karşı
kendini silaha dönüştüren halk savaşçılarının
mücadelesiyle bir tutulamaz. Bu savaşçılar Ortadoğu kitleleri
arasında önemli halk kesimlerini temsil etmekte, onların politik ve
askeri direnişini örgütlemekte ve kendilerini kitle mücadelesinin bir
parçası olarak feda etmektedirler. Onların emperyalizme ve
Siyonizme karşı mücadelesi birer terör eylemi değildir, ve son
derece meşru halk direnişinin değişik biçimlerinden
oluşmaktadır. El Kaide gibi şeriatçı örgütler ise bir kaç
görkemli terör eylemiyle Ortadoğuda ve dünyadaki halk kitlelerinin
mücadelesini bir kenara itmeye, bu mücadelelere sahiplenerek temsil ettikleri
gerici rejim düşkünlerinin ve petrodolar şeyhlerinin adına
emperyalizm ile pazarlık gücüne ulaşmaya çalışmaktadırlar. Türk
hükümetinin intikam çığlıklarına hayır El Kaide
patentli son saldırının ardından başbakan Tayyip
Erdoğan, bu saldırının intikamının
alınacağını ilan etti. Bu açıkça, emperyalizmin
Ortadoğu politikalarını kabul etmeyen ve Siyonizmin
karşısında yer alan emekçi kitlelere yönelik yeni bir
saldırının duyurusundan başka bir şey değildir. Türk
hükümeti ve onun arka planındaki asker-polis rejimi Ortadoğuda
emperyalizmin yanında ve Irak ve Filistin kitlelerinin
karşısında saf tutmaktadır. Bu işgalci ve
baskıcı politikasıyla da halk kitlelerinin tepkisini çekmekte,
hatta bu tepki kendi meclis saflarına kadar yansıyabilmektedir.
Şimdi başbakan, El Kaidenin kitlelerin nefretini kazanan terörist
eylemlerinden yararlanarak, baskıcı ve işgal yanlısı
politikalarını haklı çıkarmaya çalışacak,
emperyalizm karşıtı güçlere karşı yaygın bir
susturma kampanyası başlatacaktır. Bu anlamda El Kaide,
Türkiyedeki gerici hükümete ve asker-polis rejimine eşsiz bir
baskı fırsatı ve gerekçesi sunmuştur. Sözde
demokrasi ve özgürlük sloganlarıyla iktidar olan AKP hükümeti, bu
söyleminin en büyük sınavını göstermelik başörtüsü
sorununda değil, Ortadoğu halklarının emperyalizme ve
şovenizme karşı verdiği mücadelelerin karşısında
aldığı tutumla vermektedir. Ve daha başından
emperyalist işgali destekleyerek ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin
hakkına karşı baskıcı politikalar izleyerek,
söyleminin sahte, politika ve ideolojisinin ise gerici olduğunu
açığa vurmuştur. AKP bu çizgisiyle, asker-polis rejiminin
sadık bir uygulayıcısı olduğunu dosta düşmana
ilan etmiştir. Tayyip
Erdoğan ve onun hükümeti şimdi, El Kaidenin eylemlerini bahane
ederek sadece anti-emperyalist güçlere daha sıkı saldırmakla
kalmayacak, Irak ve Filistin kitlelerinin direnişinin terörist
eylemler olduğunu söyleyerek Bush ve Blair gibi emperyalistlerin
söylemini güçlendirecek, kitlelerde kafa
karışıklığı yaratarak anti-emperyalist
seferberlikleri zayıflatmaya yönelecektir. Bu noktada
devrimci sola düşen görev, El Kaide ve İBDA-C gibi
şeriatçı örgütlerin terörist eylemlerinin Ortadoğu
kitlelerinin direnişini temsil etmediğini vurgulamak, kitlelerin
anti-emperyalist ve anti-siyonist mücadelelerini sonuna kadar desteklemek ve
bu ülkenin emekçi yığınlarını iki yüzlü,
baskıcı ve işgal yanlısı AKP hükümetine ve
asker-polis rejimine karşı mücadeleye çağırmak
olmalıdır. Yaşasın kitlelerin
İntifadası ! Yaşasın Irak halkının kahramanca
direnişi ! Rejimin gölgesindeki gericilik
Patlamalarla sarsılan rejim Murat Yakın 15 ve
20 Kasım tarihlerinde İstanbulda ard arda gerçekleştirilen bombalı
saldırılar geride 50den fazla ölü ve yüzlerce yaralı ile
yanıtlanmamış çok sayıda soru bıraktı.
Yaşanan ilk şokla birlikte kamuoyuda saldırıların
kimlerce ve hangi amaca yönelik olarak tasarlanmış olduğuna,
bu saldırılarla Türk hükümetine ne gibi mesajların iletilmek
istenmiş olabileceğine ilişkin tartışmalarla
fazlasıyla meşgul oldu. Uygar batının Ortadoğudaki
bu en Batılı sadık
müttefiğinin başına gelen trajedi medeniyetler çatışmasının yeni bir halkası mıydı? Öte
yandan Türk hükümetinin
başbakanı ise ABD ve AB emperyalizmlerinin bu müstesna
müttefiğine İslamı kullanarak bombalarla verilmek istenen bir mesaj var ise bunu kabul
etmediğini, dahası bu mesajı ayaklarının
altında çiğneyeceğini buyuruverdi. Hiç kuşku yok ki,
gelişmelerin bu yöntemle ele alınması aynı zamanda
saldırıların arkasındaki gerçeklerin bir sis perdesiyle
gizlenivermesi içinde en elverişli ortamı yarattı. Oysa
İstanbulda gerçekleştirilen bu kanlı
saldırıların ardından bu güne dek yaşanan tüm
gelişmeler saldırıların, ABDnin Ortadoğu ve
Kafkaslarda gerçekleştirmekte olduğu sömürgeci işgal
projelerine geniş bir manevra alanı sağlamış
olduğunu gösteriyor. Dahası her geçen gün daha azgın bir
savaş makinasına dönüşmüş durumdaki İsrailin elleri
bu gün Filistin halkının onurlu direnişi
karşısında her zamankinden daha serbest. Rejimin gölgesindeki
gericilik İstanbulda
gerçekleştirilen saldırıların dünya kamuoyunda
yankılanmaya başlamasıyla eşzamanlı olarak Türk
emniyet yetkilileri de saldırıların dış kaynaklarca
Türkiyenin batılı müttefikleriyle olan yakın
işbirliğine yanıt
olarak tezgahlanmış olduğu izlenimini yaratmaya
çalıştı. Ne var ki, kanıtlar bir bir gün yüzüne çıkmaya
başladıkça önce saldırganların tamamının Türk
vatandaşı olduğu, eylemlerin Türkiyede organize edildiği
dahası saldırganların bazılarının daha önce
PKKya karşı Türk istihbarat yetkililerince oluşturulup
yönlendirilen Hizbullah örgütüyle bağlantılı olduğu
açıklığa kavuştu. Bu gelişmeler, iç ve dış
kamuoyunda yaratılmaya çalışılan gözü dönmüş Arap
ya da Pakistanlı teröristlerce saldırıya uğrayan
laikliği ve batı demokrasisini özümsemiş madur Türkiye
imajının aldığı ağır bir darbe oldu. Bir
kez daha güneş balçıkla sıvanamamıştı! Soruna
Türkiyedeki asker-polis rejiminin çerçevesinden bakanlar açısından
ise manzara daha berrak. Türkiyedeki mevcut rejimin öteden beri tehdit
noktaları olarak kabul ettiği işçi ve Kürt hareketine
karşı devlet eliyle yaygınlaştırılmış
ve meşrulaştırılmış Türk-İslam sentezi zemininden ve bu zemin üzerinde filizlenen
faşist ve siyasal İslamcı akımlardan gereklilikler
doğrultusunda yararlanmış ve yararlanmakta olduğu
tarihsel bir gerçeklik. İstanbuldaki saldırılar bu
gerçekliğin Türkiyede var olan hükümetlerin ötesinde, rejimin iç
doğasının bir tezahürü olduğunun son ve çarpıcı
bir örneği oldu. Ne de olsa Türk burjuva siyasetinde sıkca
kullanılan bir ifade ile, devlet de süreklilik esas! Gericiliğin
kaynakları ve rejime karşı mücadele Türk
toplumu on yıllardır sınıfsız, imtiyazsız ve
kaynaşmış bir toplum
olduğuna, dahası tarih boyunca başka dinlerden ve kültürlerden
halklara kucak açan bir hoş görü topluluğu olduğuna
inandırılmaa çalışıldı. Oysa yakın
tarihimiz vatandaşlarımız olarak anayasalgüvence altında
olması gereken farklı dinlerden ve kültürlerden kesimlere yönelik
kitle kırımları, varlık vergisi zorbalıkları ve
67 eylül çalkantılarıyla dolu. Kanlı Pazarlar, Maraş,
Çorum ve Sivas katliamları ise bir kara basan gibi belleğimizin en
karanlık köşelerine hapsedilmiş durumda. 70li yıllar
boyunca komünizm tehtidine karşı, 12 Eylül askeri darbesinden sonra
ise ASALA ve Ermeni hedeflerine
yönelik operasyonlarda faşist hareketten yararlanan, geride kalan 20 yıl boyunca bir yandan rejim
karşıtı güç odaklarına
karşı zinde kuvvetler olarak silahlı kuvvetleri ve
laikliği adres gösterip, bir yandan da yükselmekte olan işçi ve
Kürt hareketine karşı bir tampon gibi siyasal İslam
kanallarını kullanan bu rejimin kendisi değil mi? Zorunlu din
dersi uygulamasının, İmam Hatip okullarındaki anormal
artışlara yönelik kararların altında darbeci Kemalist
generallerin imzası yok mu? Türk
kamuoyuna yön veren kalemşörler,
büyük kentlerde etkinliklerini arttırana dek siyasal
İslamcı akımlar ve rejim arasındaki ilişkileri
görmezden geldiler. Oysa 80li yıllar boyunca İslamcı
akımlar rejimin sağladığı meşru kanallar
üzerinde ve tarikatlar vb. temelinde örgütleniyor, usul usul büyük bir ağırlık merkezi
haline dönüşüyorlardı. Devrimci sol akımlar ve işçi
hareketi ağır baskı şartları içersindeyken,
Bosnadan Çeçenyaya dek etkinlik alanlarını genişleten bu
İslamcı akımlar 90lı yıllar boyunca yükselen Kürt
hareketine bir set çekmek için rejim güçlerinin de can simidi oldular.
Rejimin istihbarat güçlerince donatılan ve yönlendirilen Hizbullah güçleri
Kürt bölgelerinde Kürt hareketine karşı kanlı bir etkinlik
mücadelesine girişti. Hedef asla devlet değil Kürt emekçileriydi PKKnın
üzerine bütün gücümüzle giderken öbür tarafta kuvvet tasarrufu
yapıldı. Bu, stratejinin ana prensibidir. Biz Hizbullahın
varlığından haberdardık. Başlangıçta
PKKnın elinde olan camileri ele geçirmek için
çalıştılar. Ele geçirdikten sonra da cami çevresinde faaliyet
gösterdiler. Ancak üzerimize gelmediler. İşte İstanbulda
gerçekleştirilen son saldırıların faili olduğu
açıklanan kişilerin tedrisatından geçtikleri devlet patentli
Hizbullah örgütüne rejimin resmi bakışı! 12
Şubat 2000 tarihinde Milliyet gazetesinde yayımlanan bir makalede
yer alan dönemin asayiş kolordu komutanı Korgeneral Hasan
Kundakçıya ait bu ifadeler aynı zamanda rejim ve İslamcı
akımlar arasındaki hoşgörü ve işbirliğinin en
açık kanıtlarından biri değil mi? Rejimin
temsilcileri ve Müslüman Demokrat
AKP kurmayları, 15 ve 20 Kasım bombalamalarının
yıkıntılarını dehşet ve
şaşkınlıkla izleyip, kendilerini AB yolunda ilerleyen
demokratik hoşgörülü bir müslüman toplumu hayaliyle avutabilir, bunca
kanıta rağmen saldırıların kökünün dışarda
olduğu masallarına kendilerini inandırmaya devam edebilirler.
Ama şurası bir gerçek ki, Türkiyede yaratmış oldukları
gericiliğe dayalı zulüm düzeni bu kez Türk emekçilerinin üzerinde
yeni kanlı bir fatura
bırakmış oldu. El
Kaide - Usame Bin Ladin / ABD - Bush
Madalyonun iki yüzü Firuze Kar
11 Eylül tarihinde Dünya
Ticaret Merkezine yapılan saldırıların bir numaralı
sanığı olarak gösterilen El Kaide örgütü ve onun lideri
olduğu iddia edilen Bin Ladin, SSCBnin Afganistanı işgali
sırasında ABDnin komünizme karşı yeşil kuşak
projesinin bir ürünü olarak CIA tarafından
silahlandırıldı. 1982-1992
yılları arasında gerçekleşen Afgan Cihadını
bütün İslam ülkelerinde, komünizme karşı küresel bir
savaşa çevirmeyi amaçlayan CIA, Pakistan Gizli İstihbaratı
ISI aracılığı ile direnişe önderlik eden İslami
örgütlerin bir numaralı müttefiki idi. Afganistanda
ki savaşa 40 İslam ülkesinden 35 bin radikal islamcı
katıldı ve bu direniş hareketi Afganistan-Pakistan
sınırında ki ISI karargahlarında, CIA ajanlarınca
yönetildi. Bu islami örgütlerin finans kaynağı ise Altın
Hilal adı verilen bölgedeki uyuşturucu ticaretinden
karşılanıyordu. Bu bölgedeki uyuşturucu üretimi
savaştan önce küçük yerel pazarlara dönük olarak yapılırken,
CIAnin bölgeye girmesi ile dünyanın bir numaralı uyuşturucu
merkezleri arasına yerleşmiştir. Altın
Hilal Uyuşturucu Üçgeni, işbirlikçi islami örgütleri beslemekle
kalmadı; Bosna-Hersek savaşı sırasında
Kosovada ki ve daha sonra, Çeçenistanda ki islami örgütleri de ayakta tutan
başlıca kaynak durumundaydı. Öte yandan Sovyet işgalinin
ilk yıllarında Pakistanda neredeyse sıfır düzeyinde olan
uyuşturucu bağımlı sayısı bu dönemde, 1.2
milyona çıktı. ABD
bölgedeki örgütleri askeri ve ideolojik olarak da destekledi! Dönemin
ABD Başkanı R. Reagan 1985de Ulusal Güvenlik Kararı
Yönergesi ile Sovyetleri bölgeden atmak amacı ile mücahitlere
örtülü askeri yardımın arttırılacağını
açıkça deklare etmişti. Bu kararın ardından 1987den
itibaren ABDnin bölgeye silah sevkiyatı 65 bin tona çıktı. İslami
örgütlere verilen destek yalnızca silah yardımıyla
kalmıyor, ideolojik olarak da, komünizme karşı kutsal
savaş propagandasıyla ISI karargahlarında
gerçekleştiriliyordu. Bu yıllar boyunca Usame Bin Laden ve
diğer İslamcı terör örgütü önderlerinin Sam Amca hesabına
yaptıkları savaş, Sovyetlerin bölgeden çekilmesiyle son
buldu. Usame
Bin Laden ile ABDnin yolları ise Afganistanda ki Sovyet
yanlısı Necibullah İktidarının devrilmesinden sonra
ayrıldı. Usame Bin Laden, 1988 yılında bir çok
İslami örgütü çatısı altında toplayan El Kaideyi kurdu.
Bugün ise CIAnin besleyip büyüttüğü dolar milyarderi Usame Bin Laden,
ABDnin terörist örgütler listesinin başında yer alıyor. Irak halkı on aydır, İngiliz ve Amerikan işgali altında11 eylül
saldırıları, İngiliz ve Amerikan emperyalist güçlerinin,
Orta Doğu daki anti-emperyalist mücadeleleri yok etmek, bölgenin petrol
ve diğer yer altı zenginliklerini kontrol altına almak, son
model ölüm makinaları ile şov yapmak ve yakıp
yıktıkları bölgeleri çokuluslu inşaat şirketlerine
pazarlamak için başlattıkları işgalin gerekçesi olmuştur. Terörizmle
mücadele etmek, kimyasal silahları ele geçirmek, bölge halklarına
demokrasi ve özgürlük götürmek yalanlarıyla Irak halkının
tepesine bombalar yağdıran emperyalistler, işgalin nedeni
olarak gösterdikleri hiçbir gerekçeyi haklı çıkartamamışlardır.Geçtiğimiz
günlerde izbe bir kulubede kaderine terkedilmiş olarak bulunan Saddam
Hüseyin ise en büyük ihaneti ABDden görmüştür. İran-Irak
Savaşı sırasında İrana karşı desteklenen
Saddam Hüseyin şimdi 1.5 milyon insanın ölmesinden sorumlu
tutuluyor. Evet Saddam bir diktatördü, Onun iktidarda olduğu
yıllar boyunca Irak halkı ve diğer bölge halkları
baskı ve zulume maruz kaldı. Ancak Saddam bu gücü yıllar
boyunca bizzat ABD ve diğer emperyalist güçlerden
almıştır. Bu gün Saddamın
yakalanışını dünyaya ibret öyküsü olarak anlatanlar,
kendi çıkarları gereği yoksul halkların tepesinde
Demoklesin Kılıcı gibi durmaya devam etmektedir. Irak
halkının direnişi emperyalizmin ordularına kayıp
verdirmeye devam ediyor. Irakta işgalin başlamasından bu yana
aylar geçti, ancak direniş emperyalistlerin medya organlarınca
gösterildiğinden çok daha güçlü olarak devam etmektedir. Irak
halkının mücadelesi ve Filistin İntifadası Otadoğu
Halklarının Emperyalizme ve Siyonizme karşı küresel bir
mücadelesine dönüşmelidir. İnsanlık düşmanı Siyonizm!Yıllardır
İsrail tarafından toprakları işgal altında tutulan
Filistin halkı, İsrailin 29 Martta Cenine yaptığı
saldırılarda, 200 binden fazla kayıp vermişti.
İsraile karşı mücadele veren, Filistin direnişi 2000
yılında, İkinci İntifadasını ilan etti.
Filistin direnişini boğmak isteyen ve Filistin halkına kukla
bir hükümet olmaktan başka bir çözüm vaat etmeyen ABDnin,
Ortadoğuda Yeni Yol Haritası planı bir kez daha Filistin
halkının direnişiyle karşılaştı. 29
Martta 200 binden fazla insanın ölümüne yol açan Ceninde ki
saldırıları ise dönemin ABD Başkanı Dick Chaney,
Ortadoğu Kasabı Şaron ile birlikte
planlanmıştı. Yeni
Yol Haritası kapsamında Filistin halkına dayatılan
sözleşmenin iki maddesi, emperyalizmin bölgeye ilişkin
planlarını açıkça ortaya koymaktadır. 1)Filistin,
şiddeti şartsız olarak derhal sona erdirecek. 2)İsrail 28
Eylül 2000den bu yana işgal ettiği topraklardan çekilecek
Yani
Filistin halkı, İsrail saldırılarına teslim olacak
ve 2. maddeden de anlaşılacağı üzere, 1967de
İsrailin işgal ettiği Golan Tepeleri, Batı Şeria,
Kudüs ve Sina Yarımadası İsrailde kalacak. Bunun anlamı
ise Filistini birbirinden kopuk kukla kantonlarda yok olmaya mahkum
etmektir. Bütün bu
planları uygulamak için ABD ve İsrail yine İslami terör
örgütlerini kullanmış ve Filistin halkının
direnişini yok etmeye çalışmıştır. Nitekim
Hamasın kurucusu Şeyh Yasinin İsrail tarafından
tutuklanması üzerine, ABDden topladığı 100 bin dolarla
Filistine gelen Musa Ebu Marzuk dağılmaya yüz tutan örgütü yeniden
toparlamıştır. Daha
düne kadar ABD ve İsrailin Bir numaralı müttefiki olan bu örgütler
bu gün terörist ilan edilirken öte yandan birçok İslamcı terör
örgütü de sesiz sedasız yoluna devam etmektedir. Ortadoğu
Halklarının mücadelesi yıllardır, devrimci bir
önderlikle buluşamadan İslami terör örgütlerinin bekasında
yitip gidiyor. Öz güçlerini emperyalist çıkar ilişkilerinin satranç
tahtasında bir piyon olmaktan alan bu örgütler, yoksul bölge halklarının
mücadelesini kurtuluşa giden yeşil yolda boğmaktadır ve
siyasi İslamın kılavuzluğunda yürünen her yol,
emperyalizmin ve Siyonist İsrail devletinin bölgede daha da
sağlamlaşmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Ortadoğu
da çözüm ne Avrupa Birliğinin sahte demokrasisi ile ne de İslami
örgütlerin önderliğinde gerçekleşebilir. Dünyanın
dört bir tarafında emperyalist saldırganlığa
karşı verilen mücadeleler, Irak ve Filistin halklarının
mücadelesinden bağımsız değildir. Emperyalizm Iraka
silahla, dünyadaki diğer yoksul bölgelere ise İMF, AB Uyum
Yasaları ile demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi yalanlarla
girmekte ve bir çok ülkenin ekonomisini kendine bağımlı
kılarak çökertip, dokunduğu her yere yoksulluk getirmekte ve bir
bütün olarak insanlığı barbarlığa doğru
sürüklemektedir. Irak,
Filistin ve tüm bölge halkları, işçi ve emekçileri için çözüm Orta
Doğunun işgaline karşı, birleşik-örgütlü bir
mücadelededir. Siyonist İsrail devleti
yıkılmadığı sürece ne Filistin ne de diğer
bölge halkları tam bir özgürlüğe kavuşabilir. Yaşasın direniş!
Yaşasın İntifada! Türk-İş
19. Olağan Genel Kurulu yapıldı
Türk-İş bürokrasisi yeni
ihanetlere hazırlanıyor
Fuat Karan Mavi Mayıs Türk-İşin
19. Olağan Genel Kurulu Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)
Şura Salonunda yapıldı. 448 delegenin yeni yönetimi
belirlemek için katıldığı ve 5 gün süren Genel Kurulun
açılış konuşmasını Türk-İş
Başkanı Salih Kılıç yaptı. 7 Aralık Pazar
gününe kadar süren Genel Kurula çeşitli ülkelerden 55 konuk
sendikacı katıldı. Türkiye
İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (Türk-İş) 19.
Olağan Genel Kurulunda örgütlenme önündeki engeller, sendikaların
giderek güç kaybetmesi, ücretlerin gerilemesi, yoksulluğun artması
ve gelir adaletsizliğinin giderek derinleşmesi gibi emek
hareketinin acil sorunları gözardı edilirken bunların yerine
Kıbrıs sorunu ve İstanbuldaki bombalı
saldırılar tartışıldı. Evet,
Türk-İş Başkanı Salih Kılıç, diğer
sendikacılar ve siyasi parti temsilcileri işçilerin
sorunlarının aksine Kıbrıs ve İstanbuldaki terör
saldırılarından bahsettiler. Bu arada Başbakan
Erdoğanın konuşması sırasında
Türk-İşe, özel sektörde örgütlenin demesi salonda gerginlik
yarattı. Sendikacılar, bu yasalarla nasıl örgütleneceğiz
diye tepki gösterdi. Birçok delege başbakanın
konuşmasının ardından protesto ederek salonu terketti.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu
ise giderek güç kaybeden sendikalara nasıl örgütlenmeleri gerektiği
üzerine ders verdi. İşçi sınıfının çıkarlarının
temsilcisi bir konfederasyonun kongresine işçi düşmanı AKPnin
ve elbette CHPnin davet edilmesi, üstüne üstlük birde bunlardan örgütlenme
dersleri alınması sendikal bürokrasinin yarattığı
erozyonun en iyi göstergelerinden biridir. Türk-İşin yaptığı 19. Olağan Genel
Kurul toplantısı bir gerçeği bir kez daha gösterdi. Pek çok
yanıyla tabandan kopuk, siyasi iktidarların arka bahçesi durumunda,
popülist, grupçu tavırların ön plana çıktığı,
koltuk kaygılarının işçi sınıfının
çıkarlarının fersah fersah önünde olduğunu somut olarak
gözlediğimiz bir toplantıya tanık olduk. Türk-İş toplumsal muhalefetin neresinde
duruyor? Aslında asıl sorun bu ve asla yanında veya önünde
cevabı verilemez. Ülkenin ve işçi sınıfının
içinde bulunduğu dalgalanmalardan nasibini alan Türk-İş, 50li
yıllardan bu yana prestijinden çok şey kaybetti. Devlete
bağımlı, bürokratik, reformist yapısıyla ve
izlediği işbirlikçi, uzlaşmacı çizgisiyle ve
ihanetleriyle bu prestij ona fazla bile. Ancak bu prestij
kaybının nedenleri ne sendikaların
yaşadığı üye kaybı ve sendika çokluğundan
doğan yapısal zayıflıkda aranırsa bulunabilir ne de
sendikaların işlevini üyelerini laiklik ve demokrasi konusunda iyi
birer yurttaş olarak yetiştirmek
olarak tanımlayanlar dertlerine çare bulabilirler... Türk-İşin
durumu ile ilgili olarak daha önce kaleme aldığımız
İşçi Sınıfı Hareketindeki Yeniden Örgütlenme Süreci
ve Sendikaların Rolü makalemizden bir alıntı yapmak
istiyoruz: 1950li
yılların devlet eliyle sanayileşme sürecinin ve üretime
dayalı sermaye birikimi modelinin ürünü olan ve başından
itibaren korporatist bir devlet kurumu gibi çalışan
Türk-İş, bugün gerek devletin üretim sürecinin
dışına çıkması, yoğun özelleştirmeler ve
taşeronlaştırmalar, gerekse de sermayenin üretimden kopup
spekülatif yatırım alanlarına kayması sonucunda önce
devlet organlarının dışına itilmiş,
ardından da yeni liberal planların uygulanmasının
gözetmeni rolüne sıvanmıştır. Türkiyede
1980lerin ortalarından itibaren uygulamaya konan yeni sermaye birikimi
modelinin (korumacılığa dayalı ithal ikameci
sanayileşmeden, ihracata yönelik üretime ve spekülatif birikime
dayalı yeni liberal politikalara geçiş) gerek işçi
sınıfı bünyesinde gerek Türk-İş bürokrasisi üzerinde
yol açtığı değişimlerin çelişik karakterini iyi
saptamak gerekmektedir. Özelleştirmeler bir yandan, kamu
kuruluşlarında çalışan işçilerin memur
zihniyetinde önemli dönüşümlere neden olup bunların işçi
sınıfı bilinci doğrultusunda yolalabilmelerinin zeminini
hazırlarken, bir yandan da tarihsel kazanımların yok
olmasına, sanayi kuruluşlarının kapanmasına ve ciddi
düzeylerde işsizliğe ve marjinalleşmeye yolaçmaktadır.
Keza Türk-İş bürokratları da, devletin işçi
sınıfı üzerindeki memurları olmaktan
çıkmaktadır; ne var ki bu, Türk-İşin devletten
bağımsızlaşmasına neden olmamakta, tam tersine
bürokratlar mali ve mafyatik burjuvazinin doğrudan temsilcileri haline
gelmektedir. Gerek
sosyal demokrat, gerekse sağ eğilimli tüm Türk-İş
bürokratlarının hedefi, yeni sermaye birikimi modeliyle birlikte
ülkenin üretim yapısında gerçekleşen daralma sonucunda
sarsılan eonomik ve toplumsal mevzilerini ve
ayrıcalıklarını koruyabilmek ve geliştirebilmektir.
Bu amaçla zaman zaman göstermelik mücadelelere başvurdukları,
kendi ayrıcalıkları için işçileri seferber ettikleri bile
olmaktadır. Ancak asıl istedikleri, özelleştirmelerin, tensikatların
ve diğer dönüşümlerin daha kontrollü gerçekleştirilmesi ve
kendilerinin işletmelerin birer muhasebecisi işlevini
üstlenmeleridir. Bu anlamda Türk-İşli bürokratların
sendikalara biçtiği yeni görev, emek sömürüsünün yeni iş
örgütlenmesi modelleriyle yoğunlaştırılması sürecine
katılım ve yeni liberal ekonomik politikaların
denetlenmesinden başka birşey değildir. Amaçları, bu
sürecin kendi ayrıcalıklarının korunup güçlendirilmesi
hedefiyle uyumlu kılınmasıdır. Özelleştirme
mağdurları Türk-İş Kongresinde Bu
arada Ankaraya gelen özelleştirme mağdurları, hükümet ile
Türk-İş arasında imzalanan protokolun uygulanarak
mağduriyetlerinin giderilmesini istedi. POAŞ, Deniz Nakliyat, EBK,
Sümer Holding, ORÜS ve çimento fabrikalarından özelleştirme
nedeniyle atılan işçiler, Türk-İşin önünde
toplandılar. Ellerinde hükümetle Türk-İş arasında
imzalanan protokol olan işçiler, yaklaşık 3 bin
özelleştirme mağdurunun ya işe başlatılmasını
ya da bunlara emeklilik hakkı verilmesini talep ettiler. Sosyal
güvenceleri olmadığını belirten işçiler,
yaşlarının ortalama 40 olduğu vurgulanırken, bu
yaştan sonra özel sektörde iş bulamayacaklarını
söylediler. Şubelerden
deklarasyon İstanbuldan
Türk-İşe bağlı Haber-İş 1 Nolu Şube;
Belediye 1, 2, 3 Nolu, İETT ve Trakya şubeleri;
Petrol-İş 1 Nolu ve Anadolu Yakası şubeleri; TEKSİF
Bakırköy Şubesi; Kristal-İş Topkapı Şubesi;
Çimse-İş İstanbul Şubesi; Deri-İş Tuzla
Şubesi; Tez Koop-İş 2 Nolu Şube; Yol-İş 1 ve 3
Nolu şubeler; Liman-İş İstanbul Şubesi;
Basın-İş İstanbul Şubesi, TÜMTİS İstanbul
Şubesi; Harb-İş İstanbul Şubesi yöneticileri,
nasıl bir yönetim istediklerini bildirdiler. Türk-İşin 19.
Olağan Genel Kuruluna yönelik ortak bir açıklama yapan
şubeler, mücadeleci bir Türk-İş yönetimi için, sendika
yöneticilerini ve delegeleri göreve, sorumluluğa ve birlikte hareket
etmeye çağırdılar. Şubeler taleplerini Nasıl Bir
Türk-İş? açıklamasıyla sundular: *4857
Sayılı Kölelik Yasasının iptal edilip, işçilerin
ekonomik ve demokratik hakları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi
için mücadele eden; *2821
ve 2822 sayılı grev ve toplusözleşme yasalarının,
sendika seçme özgürlüğü ve referandum hakkı, dayanışma ve
siyasi hak grevlerinin yasallaşması ve lokavtın
yasaklanmasını da içerecek şekilde düzenlenmesi için mücadele
eden; *Özelleştirme,
taşeronlaştırma, sendikasızlaştırmaya
karşı kararlı ve ilkeli bir tutumla mücadele eden, ülkenin
yeraltı ve yerüstü kaynaklarının uluslararası tekellere
ve işbirlikçilerine yağmalatılmasına dur diyen,
hortumculara ve soygunculara karşı emeğin ve halkın
çıkarlarını savunan; *Dil,
din, milliyet ayrımı gözetmeksizin, bütün işçi ve emekçilerin
birliği için çalışan, düşünce ve örgütlenme
özgürlüğünü savunan, başta temel hak ve özgürlükler olmak üzere
gerçek bir demokratikleşme için tavizsiz mücadele eden; *Partiler
ve siyasetler üstü bir sendikacılık adına hükümetlerin arka
bahçesi olup, sermayenin karşısında işbirlikçilikle
övünen değil, işçi ve emekçilerin çıkarlarına uygun
politikaları savunan ve gücünü işçi sınıfından alan;
*Sendikaların
küçültülüp yok edilmesine karşı Türkiyenin dört bir yanında
örgütlenme seferberliği başlatıp, sendikasız tek bir
fabrika bırakmamak için, bütün gücünü ve olanaklarını
işçi sınıfının hizmetine sunmuş; *Dış
politikası ABDye, ekonomisi IMF ve Dünya Bankasına,
demokratikleşmesi Avrupa Birliğine havale edilmemiş,
Bağımsız ve Demokratik bir Türkiye için mücadele eden; *Emperyalizme
ve terörizme karşı, barışı ve halkların
kardeşliğini savunan, eşitlik ve özgürlüğün hüküm
sürdüğü bir dünya ve Türkiye idealinin yol göstericiliğinde
çalışan bir Türk-İş ve Türk-İş Yönetimi
istiyoruz. Türk-İş
Kongresinin gösterdikleri ışığında birincisi,
sendikaların devletten ve siyasi partilerden tam
bağımsızlığı ilkesini ısrarla
savunmalıyız. Bujuva siyasetçilerinin ve hükümet temsilcilerinin
işçi sınıfının kürsülerinde yeri yoktur.
İkincisi, sınıf bilinçli işçilerin yeterince örgütlü
olmadığı ve taban örgütlülüklerinin zayıf oldğu bir
Kongre sürecinde Türk-İş yönetiminde bir değişim
beklemek, yani sendikal bürokrasinin devrilmesini beklemek hayalciliktir.
Sendikal bürokrasi ancak tabandan gelişecek güçlü örgütlenmelerle
devrilebilir. Bunun olmadığı yerde bürokrasinin hangi
kanadının daha iyi olduğunu belirlemek devrimci işçilere
düşmez. Kongre salonlarından
değil, işyerlerinden yükselen bir mücadele için ileri! KESK üyesi emekçiler
işyerlerini terketmiyorlar
Fuat Karan KESK üyesi
kamu emekçileri, Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısına,
işyerlerini terk etmeyerek tepki gösterdiler. Kamu Yönetimi Reformu,
aslında bir reform değil, aksine işçi
sınıfının kazanımlarına yapılan büyük bir
saldırı. Tasarıyla, eğitim ve sağlık artık
kamu hizmeti olmaktan çıkıyor. Yasa, kamu emekçilerinin
sözleşmeli olarak çalışmalarının önünü açıyor,
yani iş güvencesini kaldırıyor. Dünya
Bankası ve IMFnin isteğiyle hazırlanan ve iş güvencesini
ortadan kaldıran; sağlık, eğitim gibi hizmetlerin
paralı olmasının yolunu açan tasarıya karşı 1-2
Kasımda çeşitli eylemler gerçekleştirildi. Başta
İstanbul ve Ankara olmak üzere İzmir, Adana, Malatya, Samun, Bursa,
Diyarbakır, Erzincan, Mersin ve birçok ilde eylemler gerçekleşti.
Emekçiler, Milli Eğitim müdürlüklerinde, okullarda, hastanelerde ve
belediyelerde hükümeti protesto ettiler. Kocaelide ise yaklaşık 3 bin
kişinin katıldığı bir miting düzenlendi. Eyleme
TÜPRAŞ, İGSAŞ ve PETKİM işçileri de
katıldılar. Eylemin bayram tatilinin hemen ardından
gerçekleşmesi genelde katılımın düşük olmasına
neden oldu. KESK, ayrıca 10 Aralıkta vizite ve 11 Aralıkta
iş bırakma eylemi yaptı. Kamu Yönetimi
Kanun Tasarısına karşı KESKin
başlattığı mücadelenin kitleselleşmesi ve
saldırılara karşı emekçilerin daha geniş
birlikteliklerinin oluşturması gerekiyor. KESK, son yıllarda
bir gerileme içinde. Yapılan çeşitli eylemlere rağmen
yeterince kazanım elde edilememesi, sürgünler, sürekli eylemlere
katılan özellikle militan unsurların tabanla
bağlarının kopması, çeşitli sol partilerin KESKi
kontrol etme çabaları KESKi güçsüz düşürmüş durumda. Bu yasa
tasarısı da geçerse KESKin mücadelesi büyük zarar görecek. Fakat
yasayı durdurmak tabandan kopuk, bir grup aktivistin
yaptığı eylemlerle mümkün değil. 5 Aralıkta
sağlık emekçilerinin gerçekleştirdiği gibi kitlesel ve
tabanı da harekete geçiren eylemlilikler ancak mücadeleyi
güçlendirebilir. Bu nedenle işyerlerindeki tüm emekçileri
saldırılara karşı bilgilendirmek, daha da önemlisi
mücadelelere katmak gerekiyor. Sözde Kamu
Yönetimi Reformu, sadece memur olarak çalışan emekçilerin
değil, tüm işçi sınıfının sorunudur. Bu nedenle
topyekün saldırıya karşı topyekün mücadele gerekiyor. 9
Aralıktaki cam işçilerinin grevi gerçekleştirilebilseydi, ve
KESK üyesi işçilerin 10-11 Aralık grevleriyle birlikte, işçi
sınıfının diğer kesimlerinin de
katıldığı bir genel greve dönüşebilseydi, hükümet
geri adım atmak zorunda kalacaktı. Özelleştirmelere, yeni
iş yasasına, Kamu Yönetimi Tasarısına ve cam
işçilerine ve tüm işçi sınıfına yapılan
saldırılara karşı birlikte mücadeleye! Kamu Yönetimi
Tasarısı Geri Çekilsin! Yeni İş Yasası
İptal Edisin! Özelleştirmeler
Yasaklansın! Ücretsiz Eğitim, Ücretsiz Sağlık! Ermenekte ölen işçi kardeşlerimizin katili sermaye devletidir Fuat Karan Patronlar
için tek gerçek var: Kâr! Patronlar için ne insan hayatının, ne de
doğanın değeri var. Onlar hep kazanmak istiyorlar, bedeli ne
olursa olsun. Milyonlarca
emekçi güvencesiz, sefil koşullarda çalışıyor. Ve bu
aşağılık burjuva devleti de bu gerçeğin koruyucusu
ve sürmesinin yegane garantisi. Bu aşağılık düzenin
yarattığı yıkım 10 maden işçisi
kardeşimizin ölümüne neden oldu. Karamanın
Ermenek ilçesi Cennet köyündeki Özsayan Maden Ocağında meydana
gelen grizu patlamasında 10 kardeşimiz göçük altında
kaldı ve hayatlarını kaybettiler. İşyerinde asgari
tedbirler dahi alınmamıştı. Evlerine ekmek getirebilmek
için bu sefil koşullarda çalışmak zorundaydılar. Hergün
yavaş yavaş çürüyordu ciğerleri bunu biliyorlardı. Hatta
birgün göçükte kalıp ölebileceklerini de... Ama mecburdular
çalışmaya. Yine indiler yerin 350 metre altına ama bir daha
çıkamadılar. Oysa çok basit önlemlerle aramızda olabilirlerdi.
Bugüne kadar
hiçbir tedbir alınmasını sağlamayan devlet ölümlerin
ardından işçilerin ailelerine üzüntülerini belirtti. Karaman Valisi
İsmet Metin, kömür ocağı ile ilgili olarak, Bu ocak söz
konusu nizamnamelerin tüm gerekleri yerine getirilerek, işletmeye
açılmış bir ocak değildir açıklamasını
yaptı. Peki neden izin verdiniz? İşçiler haklarını aramaya giriştiklerinde, insanca yaşam için örgütlendiklerinde polisle, jandarmayla işçilere saldıranlar, patronların pisliklerine neden göz yumuyorlar? Neden Gökçesu Madencilerinin insanca yaşamak için vediklerini mücaleye itlerinizi salıyorsunuz? Cevap basit, çünkü bu devlet, bu polis, bu ordu bu aşağılık sermaye düzenini korumak için var. Ve bu düzen sürdükçe kardeşlerimiz ocaklarda ölmeye devam edecekler. Bu barbar sermaye düzenini yıkmak için örgütlenelim! Asgari
ücret 303 milyon lira... Asgari geçim
mi, azami sefalet
mi? Arif Benol Her yıl
olduğu gibi bu yıl da asgari ücret tartışmaları
milyonlarca işçi ve emekçi için hüsranla son buldu. Bir kez daha asgari
ücretle çalışan emekçilerin ihtiyaçları değil
patronların dedikleri oldu. Dört kişilik bir ailenin asgari geçim
sınırının 1 milyar 400 milyon olduğu Türkiyede
asgari ücret net 303 milyon olarak belirlendi. Başbakan Tayyip Erdoğan asgari ücret en az 350 milyon
olmalı açıklamasını yaptığında sermaye
cephesinin hükümete yanıtı çok sert oldu. Türkiye
İşverenler Sendikası (TİSK) böylesi bir ücretin verilmesi
durumunda ekonominin bir yıkımla
karşılacağını, dolayısıyla AKP hükümetinin iyi giden programı
popülizme kurban etmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Patronların karlarını arttırabilmeleri,
zenginliklerine zenginlik katabilmeleri için işçilerin büyük
çoğunluğunun açlık içinde yaşaması, mutlak bir
yoksulluk içinde bulunması gerektiğinin bundan daha açık bir
açıklama olabilir mi? Asgari ücretin bu derece düşük bir sınırda
tutulması tüm ücretler üzerinde büyük bir basınç oluşturarak
ortalama işçi ücretini aşağıya doğru çekmektedir.
İşçi ve emekçilerin başta toplu iş sözleşmeleri
olmak üzere her düzeyde ücretlerinin en alt düzeyde belirlenmesinde asgari
ücretin belirleyici bir rol oynaması patronların asgari ücret
konusundaki tavizsiz tutumunun nedenidir. Asgari ücret tüm ücretleri diğer
bir deyişle emek piyasasını belirlemektedir. Bu noktada Başbakan Erdoğanın patronları bu
derece rahatsız edecek bir asgari ücret
teleffuz etmesi onun emekten yana olduğu şeklinde
yorumlanabilinir mi? Kuşkusuz hayır! Erdoğanın henüz
başbakanlığının ilk aylarında işçilere
asgari ücretle çalışmaya hazır işsiz milyonlar sokaklarda
dolaşıyor açıklamasını anmak bile onun emekten yana
olmadığını anlatmaya yeterli olacaktır. Sonuç olarak, başbakanın yaptığı
açıklamaya rağmen Asgari Ücret Tespit Komisyonu işçi ve
hükümet temsilcilerinin oylarıyla anılan 350 milyonluk rakamın
altında bir ücreti belirledi. İşveren tarafının 303
milyonluk asgari ücrete şerh koymuş olması gerçekten bu
rakamdan memnun olmadığı anlamına mı geliyor? Yoksa
patronlar genel ücretleri belirlemede ki etkisini çok iyi bildikleri asgari
ücretin bir milyon bile aşağıda oluşmasının
kendilerine sağladığı avantajların farkında
olarak mı hareket etti? Asgari ücretin ve dolayısıyla buna bağlı
olarak ortalama ücretin emek aleyhine
bu derece bozuk olduğu bir düzenin gelir dağılımında
yarattığı bozukluk bir yandan sendikalaşma önünde büyük
engeller oluşturmakta, diğer yandan ters yönde
taşeronlaşma gibi çalışma biçimlerinin daha rahat devreye
girebilmesini sağlamaktadır.
İşçi ve emekçilerin örgütlenme düzeyinin Türkiyede bu
derece geri ve dağınık olmasıyla çalışma ücret
ve biçileri arasında ki ilişkiyi görebilmek emek hareketinin
dağınıklığının aşılması,
sınıfın birlik ve beraberliğinin sağlanması
açısından büyük bir öneme sahiptir. Sermaye düzeninin sahipleri nüfusun büyük çoğunluğunu
oluşturan işçi ve emekçileri kandırmak için türlü yollara
baş vurmakta, bizzat kendilerinin yol açtıkları
sorunların çözümü için örneğin asgari ücretin abartısız,
hayali olmayan, gerçekçi rakamlar da belirlenmesi gerektiğini ileri
sürebilmektedirler. Patronların desteği altında
saldırısını sürdüren AKP hükümetinin enflasyonu
düşürmesinin büyük başarı olarak sunulması bu büyük yalanlardan biri. Evet enflasyon
düşüyor çünkü ücretler tırpanlanmakta, alım gücü gerilemekte
ve talepteki azalma enfalsyonda bir gerileme olarak yansımaktadır. Diğer bir deyişle Gayri Safi Milli Hasıladaki 5,3
oranında ki yükseliş reel ücretlerdeki düşüşün bir
ürünüdür. Yoksa istihdamın ve üretimin artmasının bir sonucu
değildir. Nitekim 2003 yılındaki işsizlik oranı Devlet Planlama Teşkilatı
verilerine göre yüzde 11.4 oranına yükselmiştir. Üstelik, 2 milyon
328 bin işsize tekabül eden bu
resmi rakamın gerçek olmadığını da biliyoruz.
DİSK dahil pekçok sendikanın ve gayri resmi örgütün verdiği
gerçeğe çok daha yakın rakamlar bu oranın en azından iki
katına işaret etmektedir. Diğer bir deyişe işsizlik giderek artmakta ve
reel ücretler düşmektedir. Küreselleşmenin ve İMF
programlarını uygulamanın doğal bir sonucu olan bu
politika gerek rakamlar düzeyinde gerekse hayatın gerçekliği içinde
Türkiyede emekçi sınıfların giderek artan bir yoksulluk
girdabının içine çekildiğine işaret etmekte. Bu girdaptan
kurtuluşun yolu, işçi ve emekçi yığınların
ekonomik politikaları, oluşturdukları büyük
yığınların çıkarları ve refahı doğrultusunda
belirleyebilmelerine bağlıdır. Bunun yolu ise sanayi ve
çalışma yaşamı üzerinde tam bir işçi ve emekçi
denetiminden geçmektedir. Asgari ücret dahil tüm ücretlerin emekçilerin
insani koşullarda yaşayabilmesini olanaklı kılacak
düzeylere çıkartılabilmesinin, sosyal devlet
olanaklarının genişletilebilmesinin ön koşulu kapitalist
kar amaçlı üretim sisteminin yok edilebilmesine bağlıdır.
Bu amaçla her şeyden önce: * Özelleştirmelere son verilmeli, temel sanayi
kuruluşları işçi denetiminde millileştirilmelidir. * İş saatleri kısaltılarak tüm işler
ücretlerde herhangi bir kısıtlamaya gitmeden çalışan
nüfus arasında paylaştırılmalıdır. * IMF ve Dünya Bankasından kopulmalı, Dış
Borç ödemesine son verilmelidir, dış ticaret devlet denetimi
altına alınmalıdır. * Asgari ücrete olduğu kadar yatırımlara da
işçi ve emekçi örgütlerti karar vermelidir. Öğrencilik işsizliktir
!
Öğrenciliğin sonu yoksulluktur ! Nehir Gülen Binlerce
gencin geleceği için umut kapısı olan üniversiteler bir
hayalden öteye gidemiyor. Üniversiteye gelen herkes iyi bir işe sahip
olacağını ve sınıf atlayacağını
düşünüyor. Oysa üniversiteler her yıl binlerce diplomalı
işsiz mezun ediyor ve yerine yeni işsiz adayları alıyor.
İş bulabilen azınlık ise ya kendi dalının
dışında çok düşük ücretlerle çalışıyor ya
da tanıdıkları sayesinde iş bulmayı
başarabiliyor. Emekçi çocuklarına üniversite kapıları
kapatılıyor Neo-liberal
saldırıların hızlanmasıyla birlikte tüm dünyada
olduğu gibi Türkiyede de işsizlik artıyor, ücretler erimeye
devam ediyor. Bununla birlikte dershane, kitap, üniforma, servis gibi
eğitimle ilgili araç gereçlerin fiyatları artarken, zorunlu tutulan
bağış ve harçlarla,
okumak emekçi ailelerinin karşılaması mümkün olmayan
bir yük haline geliyor. Birçok genç ailesinin geçimini sağlamak için çok
küçük yaşlarda çalışmaya başlıyor Çoğu
üniversiteye gidemiyor. Gidebilenler ise üniversite yıllarını
sefalet içinde geçiriyor. Devletin ve devlete bağlı kurumların
verdiği burslar bu masrafları karşılamakta çok yetersiz
kalıyor. Bu nedenle işçi çocukları ya okula devam edemiyor ya
da çok ağır işlerde çalışmak zorunda
kaldıklarından okulu bitirmekte zorluk çekiyor. Sonuç olarak devlet
üniversiteleri emekçi çocuklarına çoktan kapandı . Asgari ücretler
bile harçları karşılamaya yetmiyor. Yüksek yemekhane, kantin
fiyatları, marketler okulları eğitim alanı olmaktan çok
birer ticarethaneye dönüştürüyor. Artık üniversiteler cebi dolu
müşterilerini bekliyor . Eğitimde fırsat eşitliği
ise koskoca bir yalan olmaktan, kafaları bulandırmaktan öteye
gidemiyor. Devlet üniversiteleri vakıf üniversiteleriyle
yarışamıyor Hızla
artan vakıf üniversiteleri (Türkiyede 22, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyetinde 5 ve özel statülü 2 tane olmak üzere olmak üzere 29
vakıf üniversitesi var.) ilk başta kötü eğitim veren
kurumlardı. Özel Yüksek Okullar adıyla anılıyordu. 12
Eylül askeri cuntasıyla birlikte 1982 anayasasında yer almaya
başladılar. Daha da önemlisi devlet destağine sahip oldular.
Hatta devlet yeni bir kararla emekli olan öğretim üyelerini devlet
üniversitelerinde ücretsiz bile olsa ders vermesini yasakladı ve bu
hocaların vakıf üniversitelerine gitmesini sağladı.
Böylelikle iyi ve deneyimli hocalar vakıf üniversitelerinde ders vermeye
başladılar. Vakıf
üniversiteleri artık yabancı üniversiteler ile işbirliği
içindeler. Devlet üniversiteleri ise bunun mali kaynak
sıkıntısına bağlayarak, harçları yükselterek,
en ufak belge için bile para alarak gidermeye çalışıyor.
Devlet eğitime kaynak ayırmıyor ama savaşlar için
ayrılan paranın bir kısmı bile bu sıkıntıyı
gidermeye yeterli. Yeni YÖK Yasa Tasarısı geri çekilsin ve YÖK
kaldırılsın AKP
hükümetinin ABye uyum sürecinde liberalleştirdiği yasalardan
nasibini YÖK yasası da aldı ve beraberinde dönem dönem
savaşın da önüne geçen tartışmaları getirdi . En sonunda
cumhurbaşkanı gibi anayasa hukukçusu olan Erdoğan Teziç YÖK
başkanlığına getirilerek sorunun artık
çözüldüğü ve o mukaddes hukuk devletinin oluşmasında en büyük
adımlardan birinin atılmış olduğu yalanıyla
yüzyüzeyiz . YÖK bize 12 Eylül cuntasının en güzel armağanı oldu. Üniversitelerin özerkliği tamamen el |