|
Yıl: 25 |
|
Kasım 2004 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 10 AB sorunu, ABD seçimler, Arafat, Felluce... -
İŞÇİ CEPHESİ Sınıf mücadelesinde yeniden kümelenme
eğilimleri - ARİF BENOL Emeğin Avrupası mı, İşçilerin
Sosyalist Avrupası mı? - ARİF BENOL Rejim AB için demokratikleşir mi? - DERYA DENİZ Kamu sektöründe talan sürüyor - FUAT KARAN
Collins-Loft işçileri mücadeleye devam ediyor... - İŞÇİ CEPHESİ Haklarımızı alana kadar mücadeleyi
sürdüreceğiz - KONUŞMA
Emek hareketinden - MAVİ MAYIS Fabrikalardan - OKUYUCU MEKTUPLARI Ortadoğuda kriz
derinleşiyor -
MURAT YAKIN Irakta İşgale
Hayır koordinasyonu nereye gidiyor? - MAVİ MAYIS Afganistan işgalinde
Türkiyeye yeni görev - MURAT YAKIN Ekim Devrimi 87
yaşında -
FUAT KARAN İşçi Cephesi Avrupa
Birliği sorunu Türkiyenin gündemini bütünüyle
işgal etmiş durumda.
Rejimin ve sermaye kesimlerinin bazı görece cılız
noktalarından gelen itirazlara karşın, ABye giriş
Türkiyenin en sonunda çağdaşlaşma ve gelişme hedefine
ulaşmasının bir kanıtı olarak kabul edilmekte.
ABnin bugünlerde tüm Avrupada tartışılmakta olan Anayasa
kriterlerinin uygulanmaya başlamasıyla Türkiyede bir demokratik
devrim gerçekleşmiş olacak, Fransa ve Almanyadan gelecek uyum
fonlarıyla birlikte halk zenginleşecek ve böylece Hıristiyan ve Müslüman kültürler
Boğazların üzerinden kucaklaşmış, kenetlenmiş
olacak. Kısacası,
Türkiye-AB ilişkilerinin politik, ekonomik ve kültürel yönleri son derece
yüzeysel bir biçimde sunulmakta ve bizler bu basit ve yanlış
kriterlerle düşünmeye zorlanmaktayız. Oysa AB
projesi Avrupa emperyalist mali sermayesinin merkezileşerek güçlenme,
Avrupa işçi ve emekçi yığınlarının tarihsel
kazanımlarını imha etme, başta Doğu Avrupa olmak
üzere öbür ülkelere yaygınlaşarak buraları
sömürgeleştirme planından başka bir şey değil.
Türkiye burjuvazisi bu projede yer almaya can atıyor zira böylece kendi
kar oranları da yükselecek. Bu uğurda ülkenin ekonomik ve politik
egemenliğinin AB emperyalizminin denetimi altına girmesi, daha da
derin bir sömürge özelliği kazanması bu küreselleşme
çağında onun umurunda değil. Dolayısıyla da bizleri,
emekçi sınıfları, demokratikleşme ve kalkınma
vaatleriyle kandırmaya çalışıyor. Oysa biz
başımıza gelecekleri biliyoruz: ülke zenginlikleri üzerindeki
yağmalama yoğunlaşacak, sanayiden sağlığa,
toplu taşımacılığa ve eğitime kadar tüm kamu
hizmetleri özelleştirilecek, sosyal kazanımlar geri alınacak,
kitlelerin alım düzeyi düşecek, işsizlik
yaygınlaşacak, iş güvencesi yok olacak... Buna inanmayan
varsa, son on yılda Avrupalı işçi ve emekçilerin
başına gelenlerine bir göz atsın. Biz ise
Türkiyenin Avrupa ve Ortadoğu işçi ve emekçi kitlelerinin el ele
verdiği bir köprü olmasını istiyoruz. Emperyalizme ve sermaye
egemenliğine, onların savaş
çılgınlıklarına, saldırılarına, katliamlarına
karşı halkların birleşerek karşı
çıktıkları ve onların bu egemenliğini yıkmaya
ve işçi ve emekçilerin Ortadoğu ve Avrupasını
kurmaya başladıkları
bir enternasyonalist kucaklaşma noktası. Devrimci işçi
partisini ve Enternasyonali bunun için inşa etme çabasındayız. * * * ABD
başkanlık seçimlerini Bushun
yeniden, ve bu kez 3 milyon oy fazlasıyla kazanması çok yönlü
olarak incelenmesi gereken, ve daha da önemlisi, dünya ölçeğinde
etkilerini göreceğimiz bir olgu. Gerçi rakibi Kerry de ABD
emperyalizminin doğrudan bir sözcüsüydü ve Irakta savaşı
kazanmaktan, dünya terörizmini ezmekten, Bin Ladeni öldürmekten söz
ediyordu.Bu açıdan pek farkları yoktu, ama Bush, seçimlerden
aldığı hızla savaş kampanyasını daha da
şiddetlendirecek ve başka ülkeleri de saldırı listesine
alacak. ABD emperyalizminin düşen kar hadlerini yeniden yükseltebilmesi
için savaş makinesini yağlamaktan, dünya petrol
kaynaklarını tam denetimine almaktan, dünya halkları
üzerindeki sömürüsünü yoğunlaştırmaktan başka yolu yok. Ama bu konuda kendisini sınırlayan etmenlerin
bulunmadığını sanmak da hata olur. Her şeyden önce
şuna dikkat etmek gerekir: aldığı yüzde 51 oy ABD
Demokratlarının beklediğinden yüksek olmakla birlikte, bu oran
Bushun İkiz Kulelerin yıkıldığı 11 Eylülün hemen
sonrasında ulaştığı yüzde 80lik popülerlik
düzeyinin çok çok altında. ABD halkının büyük bölümü Bush
rejiminin yalanlarından kopmuş, onun asıl niyetlerini görmeye
başlamış durumda. Öte yandan sınai ve kültürel
açılardan ülkenin en gelişmiş kesimleri (doğu ve
batı sahilleri) yoğun bir biçimde Bushun karşısında
konumlanmış, Hıristiyan irtica ise taşraya hapis
olmuş durumda. Biz, Bushun yeniden seçilmemesi için Demokrat partiye oy
vermiş, ama Kerrynin ondan pek de farklı olmayan kimliğinden
hoşnutsuz milyonlarca Amerikalı işçi ve emekçinin tekrar
sokakları ele geçirip, başta Latin Amerikalı ve
Ortadoğulu kitlelerle bütünleşerek, saldırgan gerici Bush
rejimini eninde sonunda yıkacağına güveniyoruz. * * * Arafat
artık yok. Onu bugüne kadar ABD emperyalizmi ile Siyonizmin
Ortadoğudaki egemenlik planları önündeki en büyük engel olarak
gören Bush, Sharon ve onların danışmanları sevinç içinde,
hatta Filistinde rakip örgütler arasında bir iç savaşın
patlak vermesini bekliyorlar, kışkırtıyorlar. Ama Filistin
örgütleri şimdilik buna güzel bir yanıt verdi: FKÖ, Hamas,
İslami Cihat, FHKC ve FKDC bir araya gelerek otorite
boşluğunun İsrailin soykırım planlarına geçit
vermesini engelleyici bir ulusal komite kurmuş durumdalar. Bu komite
elbette geçici, zira anılan örgütler arasında Filistin sorununun
çözümüne yönelik çok farklı bakışlar söz konusu. Özellikle FKÖ
önderliği, Arafatın da yok olmasıyla birlikte Filistinin
parçalanarak İsrailin meşrulaştırılmasını
ve işgal altındaki topraklarda kukla bir Filistin devletinin
kurulmasını öngören emperyalist ve Siyonist planı kabul etme
eğilimi gösterecektir. Ama, tıpkı Arafat gibi onlar da,
Kudüsün başkent olması ve 3 milyonu aşkın Filistinli
göçmenin geri dönmesi sorunlarında taviz vermeleri çok zor, Filistin
halkının bu konulardaki kararlılığı onları
da zorlayacak. Nitekim, örgütler arasında oluşturulan geçici ulusal
komite İntifadanın sürdürülmesini öngörmekte. Filistinli kitleler
mücadelenin dışında bir Yol Haritası göremiyorlar, ve
haklılar. Devrimci enternasyonalistler olarak biz, FKÖnün
kuruluş sloganı olan bağımsız, laik ve
ırkçı olmayan bir Filistin hedefinden koparak ABD emperyalizmi ve
Siyonizm ile uzlaşmanın yollarını arayan, İsrailin
varlığını meşrulaştıran Arafatı
bugüne kadar çok eleştirdik. Ama
bir yandan da onun Filistin direnişinin kurucusu ve sembolü
olduğunu da iyi biliyoruz. Arafatı bu yanıyla
anımsayacak ve onu, Filistin halkının koyduğu yerde
anacağız. Arafatın kabri eninde sonunda Kudüste
dikilecektir. * * * Fellucede kitle katliamı yaşanıyor. Bu
satırların yazıldığı sırada ABD birlikleri
kentin dörtte üçünde denetimi ele geçirmiş durumdaydılar. Günlerce
süren ağır bombardımanın, zırhlı araçlar ve
imha silahlarıyla gerçekleştirilen saldırının
bilançosunu bilemiyoruz. Ama, ABDnin tüm sansürüne karşın gelen
haberler emperyalist planın gerçek bir soykırım, katliam
olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Gene de, Iraklı kitlelerin
kahramanca direnişi sürüyor ve sürecek. ABD birlikleri bir
süreliğine Felluceyi denetimlerine geçirebilir, ama bunun askeri ve
politik sonuçları onlar için çok ağır olacak. Nitekim,
saldırının üçüncü gününde direniş hareketi Ramadiyi ABD
askerlerinden temizlediler. Öte yandan Sünni partiler büyük
olasılıkla Ocak ayındaki seçim
şarlatanlığını boykot edecekler, tabii göstermelik
bu seçimler düzenlenebilirse. Felluce katliamı ABD emperyalizmine
ağır bir fatura çıkaracak, onun Irak
bataklığında boğulmasını
hızlandıracaktır. Avrupa Birliği ekseninde, sınıf
mücadelesinde yeniden kümelenme eğilimleri Arif Benol Avrupa Birliği, ABD
başkanlık seçimleri, Kürt hareketinde yeni durum, mafya-çete derken
aslında sadece bu konuları değil çok daha önemli bir şeyi
tartışıyoruz: günümüz dünyasında nerede, neden ve nasıl
bir politik-programatik konum alıyoruz, almalıyız? Burada
saydığımız ve bunlara ekleyebileceğimiz birçok konu
başlığının ışığında
siyasetin hem burjuva hem de emek kanadında bir yeniden kümelenme süreci
yaşanıyor. Özellikle Avrupa Birliği, Kürt hareketi,
Irak-Filistin ekseninde Ortadoğu, emperyalist işgal ve İslam
konuları bir yandan burjuva kanatta bir bloklaşma yaratırken
diğer yandan emek cephesi bu tartışmalar altında
ideolojik, politik ve örgütsel planda dağılıp, parçalanma ve
büyük oranda burjuva bloklaşma ve projelere doğru yönelme
eğilimi gösteriyor. Bu iddiamız temelsiz değil. Solun bir
türünün (ki söz konusu anlayışın taraftarları olarak
hiçte sayıca az değiller) günümüzü ve kendi projesini ifade
edişindeki en rafine analizlerden biri şu sözcüklerde ifade
ediliyor olsa gerek: Dünyada duvarın çökmesi ile birlikte
solculuğun bir dönemi sona ermişti. Türkiyede ise 6 Ekim
itibariyle sol zihniyet bakımından bir dönem kapandı. Eskiden
sol hareketin programına dair
tartıştığımız pek çok sorun geride kaldı.
Çözüm önerileri de öyle... (Melih Pekdemir, Birgün 08/11/2004) Mesele bu
kadar basit! Bizim yapamadığımızı karşı
olduğumuz sermaye yaptı. Türkiye sosyalist işçi hareketinin
uğruna onlarca yıldır mücadele ettiği hedeflere böylece
büyük oranda ulaşıldı. Pek
çok sorun geride kaldı
Gerçekten bu kadar basit mi? Bugünün
burjuvazisi dünün sosyalistlerinin programlaştırdığı
talepleri gerçekten kendi programının bir parçası haline
getirdi mi? Hayır! O zaman bir dizi soruyu yeniden sormalıyız:
Avrupa Birliği nedir? Türkiye burjuvazisi neden Birlik içinde olmak
istiyor ve neden (ve kim tarafından) Birlik içine çekiliyor-itiliyor? Sermaye bloklaşmasının çimentosu: Avrupa Birliği AKP hükümeti, çeşitli
sermaye sektörleri (başta TÜSİADcı büyük burjuvazi olmak
üzere) ve asker-sivil bürokrasi elitinin oluşturduğu
bloklaşmanın ana çimentosu Avrupa Birliği projesi durumunda.
Bloklaşmanın ömrü ve gücü bu nedenle Avrupa Birliği sürecinin
izleyeceği seyirle paralel gelişecek. Süreç boyunca yaşanacak
olumsuzluklar hem blok içinde çatlamalara yol açabilir hem de Birlik
karşıtlarının özellikle mevcut statükonun
devamını isteyen milliyetçi, ulusalcı kesimlerin güçlenmesini
beraberinde getirebilir. Nitekim Avrupa Birliği Komisyonunun 6 Ekimde
Türkiye ile ilgili açıkladığı tavsiye kararı
şartlı evet olmasına rağmen Birlik yanlısı
bloğun daha da pekişip, güçlenmesine yol açtı. 17
Aralıkta Türkiyeye 2005 yazında başlamak üzere muhtemel bir
müzakere tarihi verilmesi durumunda Birlik yanlısı blok çok daha
güçlenecektir. Ama sürecin seyri sürekli böyle olmayabilir. Nitekim yeni Türk
Ceza Kanununa içkin şekilde yaşanan Zina
tartışması bu duruma iyi bir örnek. Zina
tartışması bir anda birçok başlığı birden
tartışmaya açabilmişti: Avrupa Birliği
görüşmelerinin devam edip, etmeyeceği; AKP hükümetinin ömrü; Recep
Tayip Erdoğanın liderlik kapasitesi; cumhurbaşkanının
ve askerin biz buradayız mesajları
Birlik yanlısı
burjuva bloğun birbirine benzemez farklı özel çıkarlara sahip
parçalardan oluşması bir yana üstelik her bir parça kendi içinde de
yekpare değil. Zina tartışması AKPnin bizzat
kendisinin bir koalisyon olduğunu gösterdi. Dolayısıyla Birlik
yanlısı burjuva bloğun hem kendisi hem de her bir parçası
bir koalisyon. Koalisyonların koalisyonu öznesi olmadığı
ve olamayacağı bir sürecin otorite ve iradesini büyük oranda ABD ve
Avrupa Birliğine havale etmiş durumda. ABD ve Avrupa emperyalizmleri
ayrı nedenlerle ama aynı amaçla Türkiyenin Avrupa Birliğinin
bir parçası olmasını istiyor. ABD büyük oranda kendi
hegemonyasına karşıt bir proje olarak tasarlanmış
olan Avrupa Birliği yapısı içine bizzat Alman-Fransız
hattını parçalamak için nüfuz etmek istiyor. ABD bugünkü haliyle
İngiltere, Polonya gibi ülkeler aracılığıyla Avrupa
Birliği içinde sağlam müttefiklere sahip. Ama jeostratejik
konumuyla, askeri gücüyle ve 50 yıllık sadakatiyle Türkiye, ABD
için Avrupa Birliği içinde çok önemli bir truva atı olacak. Bu
nedenle ABD, Türkiyenin Avrupa Birliğine alınması için
bastırıyor. Diğer yandan Avrupa Birliği kuşkusuz bu
durumun farkında ama ABD hegemonyasına karşı Türkiyenin
birliğin dışında değil içinde olması
denetlenip, yönlendirilebilir olmasıyla çıkarlarına çok daha
uygun. Emperyalist bloklar arası mücadelede talibi çok olan Türkiye çok
eşli bir ilişki yaşıyor. Türkiyenin askeri gücünün
başta Ortadoğuda olmak üzere gerektiğinde dünyanın dört
bir yanında kullanılabilir olması, dev bir tüketici
pazarın varlığı gibi nedenler ise cazibesinin nedenleri. Avrupa Birliği solculuk tarzlarını zorluyor! Pekiyi ama Avrupa Birliği
projesinin onlarca yıllık sol programın hedeflerini
gerçekleştirdiğini iddia edenler sola bundan sonra nasıl bir
rol biçiyor?: Söyleyelim,
solculuğu
yeniden inanılır bir dava haline getirme
rolü! İyide
senin 40 yıl yapamadığını madem burjuvazi
zamanı geldiğinde 40 günde yapabiliyorsa işçi
sınıfı ve emekçi kitlelerin sana neden ve nasıl bir
ihtiyacı olduğunu düşünüyorsun? Kendinizi çok fazla
zorlamayın. Allahtan tüm cevaplar mevcut; çünkü bu zihniyete göre:
önceki
Türkiye ile ABye üye olma
sürecine adım atmış bir Türkiyedeki
solculuk tarzının da farklılaşmakta olduğu
görülecektir
Neden ve nasıl?
Biz işçi sınıfına sermayenin emperyalist projelerinden
medet umma vaazları verenlere hayır diyoruz. Türkiye kendi içi dinamikleriyle yolunu bulamaz, mutlaka
dış müdahale gerekli diyerek bu toprakların devrimci
potansiyellerine güven duymayan anlayışlarla aramıza
kalın duvarlar çekiyoruz. Ve diyoruz ki bu anlayıştakilerin
gereksinim duyduğu söz konusu solculuk tarzı sol liberalizmden başka bir şey değildir. İşçi
sınıfının devrimci rolü sivil toplumun bulamacına
kurban edilemez. Türkiye solcularının önünde artık demokratik
devrimden bambaşka bir süreç var
diyen bu zihniyetin
sınıf mücadelesine halen asgari-azami program penceresinden
bakıyor olması ve bizzat bu zihniyetin duvarın çökmesindeki
payını görmezden gelmesi kabul edilebilir mi? Üstelik bir de Sola 6 Ekim gibi bir
kurutuluş günü uydurma niyetleriyle
Sadece
Türkiyede değil Avrupada da işsizlik artıyor, ücretler
azalıyor, çalışma saatleri uzuyor
Avrupa Birliği sürecinin
ivme kazanmasına paralel olarak işçi sınıfına ve
emekçi yoksul kitlelere yönelik baskı ve sömürünün artışı
söz konusu. Ücretler erimeye devam ediyor. İşsizlik artıyor.
Çalışma şart ve
koşulları giderek ağırlaşıyor.
Çalışma hayatında sürekli olarak işçi
sınıfı aleyhine yeni düzenlemeler yapılıyor.
Yetersizliği, sınırlılığı ile çok daha
etkin hale getirilmesi beklenen, gereken Sosyal Güvenlik Sistemi bir bütün
olarak tasfiye edilerek özelleştirme kapsamına sokuluyor. Ve daha nicesi.
Ama bunların sadece Türkiyede olduğunu düşünmek çok
yanıltıcı olur. Oysa yapılan vaaz bu. Örnek Avrupa
Birliği ülkeleri. Tartışmasız bir gerçeğin
altını çizelim. Bugün Türkiyede yaşananların tümü benzer
şekilde Avrupa ülkelerinde de yaşanıyor. Avrupalı
uluslararası dev kapitalist şirketler (ABD ve Asyadakiler de) kâr
oranlarının düşmesini, dünya ekonomisindeki durgunluğu,
krizi ve savaşı öne sürerek işçi sınıfının
ve tüm emekçilerin kazanımlarına saldırıyorlar. Sol
liberaller daha insani ve akli bir kapitalizm hayali kuradursun meseleye
milliyetçi-ulusalcı temelde bakan ulusal sol kesimlerin tek bir
argümanı bile işçi sınıfı ve emekçilerin
çıkarlarına hizmet etmemektedir. Kapitalist sömürünün olduğu
yerde milliyetten, ırktan bahsedenler sömürüyü gizlemeye
çalışarak işçi sınıfının ve emekçilerin
sınıfsal birlik ve dayanışmasını
engellemektedir. Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi Türkiyede
de işçi sınıfına ve emekçilere yönelik
saldırıların başarıya ulaşmasında sendika
bürokrasileri temel bir rol üstleniyor. Ortalama ücretin yoksulluk
sınırının yarısından az olduğu kamu
emekçileri, toplu sözleşme görüşmelerinden ortalama yüzde 10.7lik
bir zamla ayrılmak zorunda kaldı. Görüşmeler boyunca
istedikleri verilmezse hükümete meydanları dar edeceklerini söyleyen
sendika bürokratları her zamanki gibi çark etti. Meydanları
kullanmamayı bir ilke haline getiren, meydanlara çıkması sembolik
gösterilerin ötesine geçmeyen sendikaların varlığı
işçi sınıfı hareketinin en önemli mücadele sorunlarından
biri olmaya devam ediyor. Nitekim SSKnın Sağlık
Bakanlığına devri, tüm sağlık hizmetlerinin tek bir
elde toplanması ve peşinden esas saldırı
planının, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin
devreye sokulması karşısında dostlar
alışverişte görsün mantığıyla meydan dolduran
Emek Platformu bürokratları bu durumun en taze örneklerinden biri.
Kuşkusuz işçi sınıfı hareketi mücadeleleri
engellemek ve kandırmak değil geliştirmek, birleştirmek
ve bilinçlendirmek amacıyla oluşacak bir Emek Platformuna bugün
çok fazla ihtiyaç duymakta. Mücadeleci bir Emek Platformu ancak işçi
sınıfının ihtiyaçlarını kendine temel alan;
hükümetle ve patronlarla uzlaşma ve işbirliği değil
mücadele ve sınıf dayanışmasını temel alan
sınıf perspektifli mücadeleci bir yönelimle mümkün olabilir. Türkiyeden Avrupa manzaraları
Kaldı ki Pendik Aydosta
görüldüğü üzere emekçiler için hayat Avrupa Birliği sürecinde
sadece aş-iş açısından değil bizzat
başını soktuğu gecekondulara kadar sirayet ederek konut
güvenlikleri açısından da tehlikeli bir hal alıyor. Gazi
Mahallesi olaylarından bu yana belirli bir bölgede yaşanan en
önemli emekçi halk hareketidir Aydos direnişi. Aynı zamanda Avrupa
Birlikçi AKP hükümetinin tüm belediyeleriyle birlikte varsıllara
kıyak, emekçilere kepçe-kürek anlayışının da bir fotoğrafıdır.
Önümüzdeki süreç benzer olayların yaşanmasına gebedir.
İstanbulda Alibeyköy, Armutlu, Derbent, Fındıklı,
Aydınevler, Başıbüyük, Girne, Zümrütevler, Gülensu, Gülsuyu
vb. ve Anadoluda başka yoksul mahalle ve bölgeler hükümetin potansiyel
saldırı noktalarıdır. Avrupa Birliği sürecinde AKP
hükümeti sorunları ezerek, parçalayarak, yok ederek çözme yöntemini
benimsemiştir. Avrupa Birliğine uyum
mafyana çeki düzen ver! Peker, Çatlı,
Kırcı derken hem eski hem de yeni dönemin faşist çete örgütlemelerine
yönelik bir dizi operasyon gerçekleşti. Avrupa Birliği sürecinde
yediğine, içtiğine, giydiğine dikkat etmesi gereken Türkiye
için bu operasyonlar makyaj mukabilinden sayılmalı. Surat aynı
surat. Susurlukta muhtemelen sadece küçük bir kısmı açığa
çıkan ama gerisi kolaylıkla tamamlanan fotoğraf en çok raydan
çıkmış maşalardan devletin duyduğu
rahatsızlığı ifade ediyordu. Devletin adamı olan
mafya-çete bozuntularının yeniden denetim altına
alınması, kontrol dışında kalma eğiliminde
olanların tasfiye edilmesi ve bir bütün olarak kontr-gerillanın
asli işlevine (işçi sınıfı hareketine, devrimci ve
sosyalistlere ve rejime muhalif kimi diğer unsurlara yönelik sistematik
saldırıların gerçekleştirilmesi
) yeniden döndürülmesi
söz konusuydu. Bugün gerçekleşen operasyonlar bu sürecin
devamıdır. Bu operasyonlara bakıp devlet Avrupa Birliği
sürecinde eski pisliklerini temizliyor diye düşünen varsa
yanılıyor. Bu operasyonlar sadece bir makyaj. Yıpranan, devlet
katında adam olma hakkını yitirmiş ya da dikkati
çekileceklerin elden geçirilmesi
Gerçek bir temizlik için evin tamamen
yakılıp, yeniden inşası bir zorunluluk. Emeğin Avrupası mı, işçilerin
Sosyalist Avrupası mı? Yeşillerle
işbirliğiyle mi, sosyalist bir devrimle mi? Arif Benol Avrupa Birliği İlerleme Raporu 6 Ekimde açıklandı. Raporun olumlu olması Avrupa Birliği taraftarlarının rahat bir nefes almasını sağladı. Gerçi burjuva evetçilerin beklentileri bu yöndeydi. Çünkü Avrupa Birliği komiserleri uzunca bir süredir memnuniyetlerini dile getiriyordu. Türkiyenin önüne konulan hedefleri gerçekleştirmede AKP hükümeti genellikle yıldızlı pekiyi almaktaydı. Ama son dönemeçte yaşanan zina tartışmaları burjuva evetçilerin tadını kaçırmış, sinirlerin gerilmesine yol açmıştı. Oysa birkaç gün öncesine kadar başbakan Recep Tayip Erdoğanın müstesna kişiliği ve liderliği söz konusuydu. AKP hükümeti müstesna başbakanın harikalar yaratan liderliğinde neredeyse bir devrim hükümeti hüviyetine sahipti. Kısaca küllerinden doğan bir Türkiye masalı her yanı sarmıştı. Züğürt tesellisi: Kimse Türkiyeye şart koşamaz! Ta ki zina
tartışmasına kadar. Bu aşamada sahneye burjuva
hayırcılar çıktı. Erdoğanın apoletleri birer
birer sökülmeye başlandı. AKP hükümetinin gizli emelleri basın
aracılığıyla çarşaf çarşaf ortaya döküldü.
Başbakan Erdoğana ve AKP hükümetine umut bağlayanlar
şaşkınlıklarını gizleyemiyordu. Küllerinden
doğan Türkiye masalı yarıda kalmak üzereydi. Derken
başbakan Erdoğan Brüksele bir ziyaret eyledi. Komiser Verheugen ve
Prodi ile görüştü. Zina ertelendi. Yeni TCK meclisten geçti (henüz
yürürlükte değil). Ve peşinden 6 Ekim tarihinde kutudan Türkiye
için bir şartlı evet çıktı. Saatler 17 Aralık
tarihine ayarlandı. Başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti bir kez daha
rüştünü ispat etti. Burjuva evetçiler ve burjuva
hayırcılar arasındaki tartışma ise yeni bir zemine
taşındı: şartlı evet evet midir? Diğer bir
deyişle züğürt tesellisi; kimse Türkiyeye şart koyamaz! Bu komik
tartışmaları şimdilik bir kenara bırakalım ve
biz kendi tespitimizi yapalım: Bu tartışmaları
yapanlardan burjuva evetçiler sömürü ve işgal cephesini
oluşturmaktadır. Bu cephe daha öncede belirttiğimiz üzere AKP
hükümetinin uygulayıcılığında büyük sermaye ve
asker-sivil bürokrasi elitlerinden oluşmaktadır. Temel amacı
emperyalist-kapitalist sömürücülerle tam bir bütünleşmedir. Tartışmanın
diğer tarafı olan burjuva hayırcılar kapitalist sömürü
düzeninin sürmesine karşı değildir, bu düzenin bir
parçasıdır. İşçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve
sömürünün sürmesinde birinci derecede rolleri vardır. Siyasi ve ekonomik
olarak ayrıcalıklarını sürdürebilmek için mevcut
statükonun olduğu şekliyle sürmesi çıkarlarınadır.
Bu nedenle hayır demekteler. Bu hayır, pazarlıklı bir
hayırdır. Kimse bize şart koşamaz, öbür üyelerle
aynı statüyü isteriz demeleri bu nedenledir (serbest dolaşıma
sınırlama, görüşmelerin başlaması kesin üyelikle
sonuçlanacağı anlamına gelmez, görüşmeler
sırasında kriterlere uymayan bir gelişme olursa kesilebilir
şartlarına verdikleri hayır cevaplarını
hatırlayalım
) Avrupa Birliği: bir sömürü projesi Avrupa Birliği, Türkiye
işçi sınıfı ve emekçi yoksul kitleler için ekonomik,
sosyal ve siyasal anlamda daha fazla sömürü ve baskı anlamına
gelecektir. İşsizlik, yoksulluk, örgütsüzlük, hak ve özgürlüklerin
sınırlanması artarak devam edecektir. Avrupa Birliği
emperyalist-kapitalist bir birliktir. Temel amacı Avrupa emperyalizminin
dünya kapitalist sistemi içinde güçlü bir sermaye bloğu
oluşturmasıdır. Bu nedenle aynı zamanda emperyalist
askeri bir bloklaşma anlamına gelmektedir. Avrupa Birliği
projesi hiçbir şekilde Avrupada yaşayan tüm insanlar için daha
iyi ve adil bir hayat projesi değildir. Kuşkusuz Avrupa
Birliği tartışmaları sadece burjuvazi tarafından
yürütülmüyor. Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiyede
de bu tartışmalara ulusal solcular, sol liberaller, sivil
toplumcular da katılıyor. Ulusal sol hüviyetine sahip olanlar
genellikle burjuva hayırcılarla aynı kulvarda buluşuyorlar.
Perinçekin İşçi Partisi, Ecevitlerin DSPsi, Cumhuriyet gazetesi
ilk akla gelenler. Bu kesimlerin vatan-millet edebiyatıyla
şimdilerde emekçilerin, devrimcilerin katilleri için
avukatlığa soyunması (İlhan Selçukun
Çakıcıyı savunmasını hatırlayalım..), Bahçelinin
MHPsi, Yazıcıoğlunun BBPsi gibi akla ilk gelen
milliyetçi-faşist partilerle işbirliğine girmesini bu
çerçevede anmak gerekir. Sol liberaller itiraf kuyruğunda Sol liberal, sivil toplumcu
kesimlerin (örneğin Birgün gazetesi
) işçi ve emekçileri ahmak
yerine koyarak; Avrupa Birliğine kapitalist bir birlik olduğu
için karşı çıkanlar cahildir çünkü Avrupa Birliği
aynı zamanda sosyal, kültürel bir projedir ve Avrupa Birliği içinde
sadece milliyetçiler, muhafazakarlar yok; Yeşiller, sosyal demokratlar,
sosyalist partiler, işçi partileri de var. Biz bu kesimlerle Avrupa
Birliği içinde bir araya gelip emeğin
Avrupası için çalışacağız demelerini
nasıl anlamak gerekir? Bu kesimleri takip edenler son dönemde bu
cenahtan Evet, açıklıyorum ben AB taraftarıyım! yollu
itiraf gibi Avrupa Birliği açıklamalarının
yapıldığını izlemişlerdir. Kuşkusuz kişisel ya
da grupsal politik düşüncelerini herkes açıklamakta özgür! Biz de
kendi hakkımızı kullanarak görüşlerimizi
açıklıyoruz. Ama insan bazı şeyleri hatırlatmadan,
anmadan geçemiyor. Öncelikle tekelci kapitalizmle ilgili demokrasi hayalleri
kuranlarla aynı şekilde düşünmediğimizi belirtelim.
Şartlı evetin arkasına sığınarak gelecek 15
yıl boyunca her şeyin yolunda gideceğini sanma gafletine
düşmeme hakkımızı da kullanmak isteriz. Avrupa
Birliğine girmezsek öcüler bizi yer söylemiyle korkutarak bizleri
Avrupa Birliğine sokma argümanlarına da karnımızın
tok olduğunu söyleyelim. İşçilerin Sosyalist Avrupası ancak sosyalist bir devrimle
kurulur Ve gelelim sadede.
Bildiğimiz üzere burjuva kapitalist sistem kendi iç dinamikleriyle,
kendi kendine dönüşerek işçi sınıfının
iktidarı kurulamaz. Öyleyse nasıl ki bir burjuva devlet
yıkılmadıkça işçi sınıfı iktidarı
kurulamazsa Avrupa Birliğini oluşturan burjuva iktidarı da
parçalanmadan İşçilerin sosyalist Avrupasının
kurulması imkansızdır. Ama bizi ahmak yerine koyarak emeğin Avrupasını
Yeşillerle, sosyal demokratlarla birlikte işbirliği yaparak
kuracağını iddia edenlere o zaman ne diyeceğiz? Türkiyede
bu süre içinde kendi kendine kapitalist sistem mi değişecek ki biz
de bu sürecin bir parçası olacağız? Aslında lafı fazla
uzatmaya gerek yok, sözümüz Avrupa Birliğini sol adına
konuşarak kurtuluş reçetesi olarak sunanlaradır: Hala bir
sosyalist devrim hedefiniz var mı? Avrupa Birliği içindeki
devrimci güçlerle birlikte Avrupa Birliğine karşı sosyalist
bir devrim mücadelesi verme programına sahip misiniz? Eğer yok
diyorsanız bunun anlamı en hafifinden burjuvazinin perspektifiyle,
programıyla Avrupa Birliğine girmektir. Hoş sosyalist bir
devrim programı olanın Avrupa Birliği içinde ne işi
olabilir, o da ayrı bir konu! Ama devrimci Marksizm asla buna taraftar
değildir. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler için
kurtuluş ancak kendi sınıf perspektifleriyle, devrimci
programlarıyla sürdürdükleri bağımsız sınıf mücadelesi
sonucunda olacaktır; aksi sosyalist sol değildir
Asker-Polis rejimi Avrupa
Birliği için demokratikleşir mi? Derya Deniz Sonunda beklenen haber geldi
ve Türkiye Avrupa Birliğinin kapısını araladı.
Ülkenin büyük bir kesimi bu gelişmeden çok umutlu. Bu yazıda Avrupa Birliği süreci asker-polis
rejiminin niteliğinde bir değişime neden olur mu?
sorusuna cevap bulmaya çalışacağız. Çünkü bu gelişme
sol hareket içinde bir yankı bulmuş durumda ve özellikle sol
liberaller bu sürecin demokratikleşmeyi
sağlayacağını düşünüyorlar. ÖDP bunu savunan siyasi
partilerden biri. Sadece sol liberallerle sınırlı bir tablo
değil bu. Kürt hareketinin Demokratik
Cumhuriyet yönelimi de Avrupa Birliği süreciyle örtüşüyor. Kürt
sorununun ve genel olarak demokratikleşme sorununun Avrupa
Birliğine girilmesiyle çözüleceğinin propagandasını
yapıyor. Sendikal hareket içinde geniş bir kesimde bu inançta. Bu
kesimler özellikle de sendikal haklar konusunda çok umutlular. KESK ve
DİSK bu görüşün önde gelen savunucuları. Türkiyedeki
siyasi rejimi incelersek en önemli özelliğinin çok merkezlilik
olduğu dikkati çeker. Birincisi ülkenin patlamaya hazır siyasi ve
ekonomik koşulları burjuvazinin baskıcı bir rejim
ihtiyacını doğurmaktadır. İkincisi burjuvazinin
farklı kesimleri arasında iktidar çatışmaları
mevcuttur. Üçüncüsü, mafyatik örgütlenmeler mevcuttur. Devlet bir çok kurum
arasında iktidar mücadelelerine sahne olmaktadır: MGK, hükümet,
ordu, polis, MİT, Dışişleri Bakanlığı,
İçişleri Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi....
Örneğin ordu Türkiyede siyasal yaşamı belirleyen en önemli
kurumlardan biridir. Ordu, MGK ile hükümet politikalarına müdahale
etmektedir. Ama çok daha önemlisi ordu Türkiyede oluşabilecek bir
kitlesel muhalefete karşı rejimin en önemli baskı
aracıdır. Bu aracın Avrupa Birliğiyle
değişeceğini düşünmek Türkiyedeki siyasi hayattan
bihaber olmaktır. Ordu, Avrupa Birliği emperyalizminin yapacağı
yatırımların garantisidir. Öte yandan Avrupa Birliği
demokratikleşme konusunda samimi olsaydı İsrailin Filistinde
yaptıklarını, İngilterenin İrlandada
uyguladığı baskıyı, Irakta işgalci
olmasını, İspanyanın Baskdaki anti-demokratik
uygulamalarını görürüdü. Bu örnekleri çoğaltabiliriz ancak meselenin
özü şu: Avrupa Birliğinin kendisi demokrasinin bekçisi değil,
sermayenin bekçisidir. Yani sermayenin çıkarına darbe gerekiyorsa o
darbeyi destekler; aynı 12 Eylül 1980de Türkiyede gerçekleşen
askeri darbe de olduğu gibi. Avrupa Birliği, birincisi; sermayenin ulusal sınırları
aşma, kümeleşme ve merkezileşme eğilimidir.
İkincisi; Avrupa Birliği, Avrupa ulusal sermayelerinin ABD ve Japon
emperyalizmleriyle rekabet aracıdır. Üçüncüsü, Avrupa Birliği
projesi burjuvazinin Avrupa işçi sınıfının
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kazanmış
olduğu mevzilerden püskürtülmesi tasarısıdır. Esnek
çalışma sisteminin kurulmasına yönelik tüm ülkelerde gündeme
sokulan "çalışma yasaları reformu" bu
saldırının en önemli cephelerinden biridir. Toplu iş
sözleşmelerinin önemsizleştirilmesi, bireysel ve süreli
sözleşmelerin yaygınlaştırılması, iş
güvencesinin yok edilmesi, geçici işçi istihdamına yönelik özel
aracı kuruluşların türemesini özellikle anmak gerekir... Peki neden bu
kadar demokratikleşme vurgusu yapılıyor? Bunun tek nedeni
Avrupa sermayesinin kontrolsüz Türkiye emekçilerinden ürkmesi ve onları
demokrasi masalıyla uysallaştırması, daha doğrusu
kontrolüne almak istemesidir. Bugün Avrupada işçi
sınıfı, işçi aristokrasisinin kontrolü altındadır.
Bu yüzden sendika ağalarının kontrolünde bir sendikalaşma
teşvik ediliyor. Avrupa
Birliği için temel sorun üyelik halinde batıya yönelik olası
bir göçü engelleyebilecek yeterli önlemleri alması, yapısal
dönüşümleri gerçekleştirmesi ve gerekli güvenceleri vermesi. Bu
nedenle de Avrupa Birliği Türkiye'den tam bir liberalleşme talep
ediyor. Uygulamalara
baktığımızda da Avrupa Birliğinin övgülerine
rağmen fiili durum hiç parlak değil. Cezaevlerinde F Tipi
katliamları sürüyor. Hatta dışarıda ki protestocular örgüte yardım
yataklıktan tutuklanıp, yargılanıyor. En son TSİP
yöneticileri hapis cezası aldılar. DEHAPlı belediye
başkanları göz altına alınabiliyor, işkence devam
ediyor (sistematik olmasa da?), sendikalar kapatılmak isteniyor, partiler
kapatılıyor, sosyalistlere dönük saldırılar devam ediyor
ve Avrupa Birliğine göre Türkiye demokratikleşiyor. Biz, Avrupa
Birliğine katılarak Türkiyedeki asker-polis rejiminin demokratik
bir değişim geçireceği hayalini kurmuyoruz. Aksine bu
hayalleri yayanlara karşı da mücadele ediyoruz. Avrupa Birliği
süreci ile emekçi halkın, Kürtlerin demokratik haklarında
değişim olmayacak. Bu ülkeye demokrasi ancak emekçi halkın
asker-polis rejimine ve onun yasalarına karşı mücadelesi ile
gelebilir. Bunun için bile bir proleter devrim zorunludur. Fuat Karan Tayyip Efendi ve
danışmanları kasıla kasıla anlatıyorlar: gayri
safi milli hasıla yılın ilk çeyreğinde yüzde 12.4, sanayi
üretimi yüzde 15.7, kapasite kullanım oranı yüzde 84.5
artmış. Enflasyon düşmüş. Türk lirası değer
kazanmış. Üstüne bir de AB
bize yeşil ışık yakmış. Yabancı sermaye
eli kulağında geliyormuş
Hükümet sürekli
pembe tablolar çiziyor. Oysa emekçilerin ücretlerinde, yaşam
koşullarında hiçbir değişim yok. İşsizlik
artıyor, gayri resmi rakamlara göre işsiz sayısı
DİEnin açıkladığı 2 milyon 750 bin
rakamının çok üzerinde. Tayyip efendi gözümüzün içine baka baka
yalan söylüyor
Kamu
emekçilerinin sözleşme görüşmeleri başladı. Emekçilerin
istediği yüzde 17-22 oranındaki zammı bütçede para yok diye
reddettiler. Peki para kim için var, patronlar için mi, İMF için mi? Örneğin
hükümet önümüzdeki günlerde sadece İMFye 60 katrilyon borç ödemesi
yapacak, iç borcu da tıkır tıkır ödüyor. Kapitalistlerin
kurumlarına akan para, nedense emekçilere gelince
kısılıyor. Sözleşme
görüşmelerinde Hükümetle Kamu konfederasyonları anlaşma
sağlayamadılar. Bunun üzerine Uzlaştırma Kurulu devreye
girdi. Uzlaştırma kurulu en düşük işçi ücretinin 480
milyondan 550 milyona çıkarılmasına, ilk iki altı ay için
yüzde 6 zam yapılmasına, diğer ücretler içinde ilk iki
altı ay için yüzde 5 zam yapılmasına karar verdi. Kurul
ayrıca enflasyondaki değişikliklere göre bu oranın 6 ay
sonra değişebileceğini ekledi. Hükümet her zamanki gibi ne
emekçilere kulak verdi, ne de Uzlaştırma Kurulunu ciddiye
aldı. Memur maaşlarına günlük 1 milyon liralık zam
yaptı. En düşük memur maaşına yüzde 12.1, ortalama memur
maaşına yüzde 10.7, en yüksek memur maaşına da yüzde 8.1
oranında artış yaptı. Böylece en düşük bekar memur
maaşı bu ay 496 milyonken, ocak 2005de 525 milyona, temmuz 2005de
557 milyona yükselecek. Karar üzerine, KESK Genel
Başkanı Sami Evren
hükümetin kararını alanlarda protesto edeceklerini
söylerken, Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız konuyu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götüreceklerini söyledi.
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu ise, hükümetin kararına
üzüldüklerini söyledi. Düşük ücret zamları
kamudaki saldırıların bir yanı, diğer yanı ise
sözde reformlar. Hükümetin patronların isteği ve İMF, Dünya
Bankası gibi kurumların desteği ile
hazırladığı sözde reformlar (aslında
saldırı paketleri!) önümüzdeki dönemde tekrar
karşımıza gelecek. Nedir bu sözde reformlar?:
Kamu Yönetimi Reform Tasarısı, Yerel Yönetimler ve Özel
İdareler Yasası, Kamu Personel Rejim Yasa Tasarısı,
Sağlıkta Dönüşüm Programı ve eğitimde
özelleştirmeler. Bu saldırılardan Kamu Yönetimi Reform
Tasarısı meclisten alelacele geçirildi. Sırada diğerleri
var. Bu yasalar
özelleştirmeyi, sözleşmeli çalışmayı, esnek
çalışmayı sağlayacak. Bu yasalar geçerse milyonlarca
işsize yüz binlerce yeni işçi daha işsiz kalarak
katılacak. İşsizlik daha da yaygınlaşacak, yoksulluk
daha da artacak. Eğitim ve sağlıkta uzunca bir süredir devam
eden paran kadar hizmet uygulaması daha da genişleyecek. SSKnın,
Emekli Sandığının ve Bağ-Kurun tasfiyesiyle
emekçiler daha da güvencesiz hale gelecek ve kâr merkezli özel hastanelerin
insafına bırakılacak. Amaç verimlilik
arttırmakmış! Hükümet sürekli verimlilik artıyor diyor,
peki neden ücretler artmıyor, işsizlik düşmüyor? Bu saldırıları
sendika bürokratlarının göstermelik tehditleri değil,
emekçilerin kitlesel ve birleşik mücadelesi durdurabilir. Tüm sendika
konfederasyonlarının işçi-memur, özel-kamu demeden
birleşik bir mücadeleyi örmesiyle saldırılar püskürtülebilir.
Emekçiler bu saldırıları püskürtebilecek güce sahipler. Aksi
ise patronların, hükümetin kazanması anlamına gelir. Collins-Loft işçileri mücadeleye devam ediyor
İşçi Cephesi Collins-Loft işçileri 11
Ağustos 2003 günü başlattıkları mücadelelerini
sürdürüyor. Esenyurtta bulunan fabrikada işçilerin mücadeleye
başladığı tarihten önce 1200 işçi
çalışmaktaydı. Düşük ücretlere, zam oranına ve
ağırlaşan çalışma koşullarına
karşı işçiler mücadeleye girişmişti. Mücadele sonucu
patron 315 işçiyi işten atmıştı. Bunun üzerine
işçiler bugüne kadar devam eden mücadelelerini sürdürdüler.
İşten atılan işçilerin 29u işe dönüş
davası açmış ama dava işçi düşmanı yasalar,
patron mahkeme işbirliği sonucunda 2 ayda tamamlanması
gerekirken 9 ay sürmüş ve sonucunda da işçiler aleyhine
neticelenmişti. Dava son olarak Yargıtaya gitti. Bu arada patronun
avukatı mahkeme masraflarını faiziyle birlikte tahsil etmek
için işçilere toplamı 10 milyarı aşan bir meblağ
için karşı dava açtı. İşçiler hem birlik,
dayanışma ve kararlılıklarını göstermek hem de
davanın Yargıtayda onanması durumunda ödemek zorunda
kalacakları paranın bir kısmını toplayabilmek
amacıyla bir dayanışma toplantısı tertip etti. 25
Ekim 2004 günü bir düğün salonunda gerçekleşen Collins-Loft
İşçileriyle Dayanışma toplantısına birçok
kadın ve erkek sanatçı, işçi, devrimci katılarak destek
verdi. Halayların çekildiği, coşkulu sloganların
atıldığı, şarkı ve türkülerin hep bir
ağızdan söylendiği dayanışma toplantısında
katılımcıların sayısı 250 kişinin
üzerindeydi. Dayanışma toplantısına katılamayan ama
bilet alarak destek verenlerle birlikte yaklaşık 650 adet bilet
dayanışmacı işçi ve emekçilere ulaşmış
oldu. Çok daha fazla sayıda kişi birebir Collins-Loft
işçilerinin mücadelesi konusunda bilgilendirildi. Dayanışma
sonrasında beklenen ilk kötü haber geldi. Yargıtay 18 işçinin
işe geri dönüş talebini reddeden mahkeme kararını
onadı. Biz bu mücadelenin her yönüyle çok önemli bir ders olduğunu,
başka mücadelelere de doğru ve yanlışlarıyla örnek
olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle dayanışma
toplantısında Collins-Loft işçileri adına tüm mücadele
sürecinin çok güzel bir anlatımı olan konuşma metninin
tamamını sizlerle paylaşmak istiyoruz
Collins Loft işçileri
dayanışma gününde bir işçinin
yaptığı konuşma metni
Haklarımızı alana kadar
mücadelede kararlıyız Merhaba arkadaşlar,
Konuşmama
başlamadan önce işçi sınıfına
saldırıların hat safhada olduğu bir dönemde bizleri
yalnız bırakmadığınız için tüm
arkadaşlarım adına hepinize teşekkürlerimi sunarım.
Bugün sizlerle hem yaşadığımız süreci
değerlendirmek hem de sizlerin katkılarıyla birlikte güzel bir
gün geçirmek istiyoruz. Öncelikle bu
dayanışma konserinde katkılarını bizlerden
esirgemeyen tüm sınıf dostlarına tekrardan teşekkürlerimizi
sunarız. Dostlar, size yaşadığımız Colins
deneyiminin kısaca nasıl geliştiğini anlatmaya
çalışacağım. Beni dinlediğiniz için şimdiden
teşekkür ederim. Bizler
haklarımızı alana kadar mücadelede kararlıyız. Arkadaşlar, Bizler
Eroğlu Şirketler gurubuna bağlı Colins-Loft
fabrikasında çalışan 1200den fazla işçi olarak patronun
6.ay zammını yetersiz bulduğumuzdan dolayı 11
Ağustos 2003 günü tepkimizi gösterdik. İlk tepkimiz sabah Genç Denim Tekstil
bölümünde oldu. Tepki öğlenden sonra verilen zamdan memnun olmayan
diğer bölümlere yayıldı. İşçilerin
kararlılığı karşısında şirket
yetkilileri saat 15:30da işyerini paydos ettirdi. İşçileri
evlerine göndermeye çalıştı. Ancak işçilerin büyük
çoğunluğu saat 18:00e
kadar işyerinde kalarak, Yönetim Kurulunun cevabı bekledi. Çünkü
Temmuz zamlarının yüzde 2,5 ile yüzde 17 arasında
açıklanması işçilerin büyük tepkisini çekti. Bizler,
Kasım 2000- şubat 2001 ekonomik krizinde her şeyin yüzde yüz
pahalandığı sırada bizler altı aylık yüzde 10
zamla çalışarak krizin
faturasını ödedik. Oysa patron Çorluda iki devasa fabrika kurdu.
2003 yılında şirketin büyümesi, ve yeni makinelerin
alınmasıyla birlikte ücretlerin düzeleceğini umuyorduk. Çünkü
şirketin aylık cirosu 150 milyon dolardı. Patronun, Çorlu,
Romanya ve Rusyada fabrikaları var. Bizler krizin faturasını
öderken Eroğlu Şirketler Grubu Türkiyenin en büyük 250
şirketi arasında yer alıyor. Şirketin Türkiyedeki
şirketlerinde 3100 civarında işçi çalışıyor. Arkadaşlar, Patron, düşük ücret
vermenin yanı sıra, çalışma koşullarında da
köklü değişiklikler yapmaya çalıştı. Yeni iş
yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, şirket içinde
alt işveren yani taşeron uygulamasına geçmek istedi. Bu amaçla
400 işçinin çalıştığı bir bölümü Genç Denim
adıyla yeni bir şirkete çevirmeye girişti. Yine bu amaçla
işçilerin daha ağır şartlarda çalışması
anlamına gelen yeni iş sözleşmesini imzalatmak istedi. Bu
sözleşme, işçilerin tepkilerini eylemle ifade etmelerine neden
oldu. Genç Denim işçilerinin
iki haftayı bulan mücadeleleri sonucunda, patron yeni iş
sözleşmesini geri çekmek zorunda kaldı. Patron, zam
oranlarını merkezi olarak açıklıyordu. Bu kez böyle
yapmadı. Öncelikle bir bölümde yüzde 10 zam açıklanınca
işçiler arasında büyük bir tepkiye neden oldu. Ertesi gün bu bölümdeki işçilerin tepkisiyle
sabah işbaşında üretim yapılmadı. Üretim 1,5 saat
durdu. Müdürler ve şefler neye uğradıklarını
şaşırmış şekilde sağ sola tehditler
savurdular. İşçileri
korkutmaya çalıştılar. Başarılı olamayınca
işçilere o zaman her banttan bir temsilci
seçin öyle konuşalım dediler. İşçiler bu öneriyi
kabul ettiler ve aralarında 11 işçiyi temsilci olarak idareye
gönderdiler. Bu eylemden sonra patron
işçilerle 1,5 saate yakın bir ikna konuşması yaptı.
Ama işçileri ikna edemedi. Bu eylem, diğer bölümlerde de duyuldu ve
diğer bölümlerden güvendiğimiz işçilerle toplandık. Bu
toplantıda zam oranının kabul edilmemesi, her banttan bir
temsilcinin seçilerek bir komitenin kurulmasına karar verdik.
İşçilerin eylemine karşı patron da boş durmuyordu.
İşyeri bir kazan gibi kaynıyordu. Patron da bunu
farkındaydı ve buna göre taktik yapacağı biliniyordu.
Patron iki bölümde zam oranı
açıklamadı. Zamlı ücretlerin ne zaman verileceği
belirsizdi. Patron böylece işçileri iki arada bir derede
bırakmayı planlanıyordu. Buna karşı
işyeri komitemiz şu kararı aldı: yüzde 10 zam verilirse, ücretlerin verileceği günün ertesinde
iş bırakma eylemi yapılacaktı. Patron işçileri
bölmek için diğer bölümlerde farklı zam açıkladı. Amaç,
bölümleri karşı karşıya getirmekti. İdare,
işçilerin zamdan sonra eylem yapacağını bildiğinden
işçileri tek tek ikna etmeye çalıştı. Bir yandan da
işçilerin temsilcilerini işten çıkarmaya
çalıştı. Arkadaşlar, Öncelikle
şunu belirtmeliyim. Önceden alınmış bir
kararımız vardı. Zamlar düşük verilirse tepkimizi
göstereceğiz. İşte o gün Pazartesi günü idi. Normal olarak
işçilerin genelinin zamma karşı tepkileri vardı. Hatta
bazı işçiler işten çıkmayı da
planlıyorlardı. Bir karar almanın kolay ama o kararın
hayata geçirilmesinin daha zor olduğunu sizler de biliyorsunuz.
İşçilerin farklı farklı zam almalarından dolayı
kararlaştırılan eyleme katılmama ve diğer
işçileri de etkilemeleri söz konusuydu. İşçilerin
yaptığı son toplantıda bu gelişmelerin de
olabileceğini göz önünde bulundurarak bir öneri geliştirmeliydik. Önerimiz şu oldu:
cevabını aradığımız soru şu idi. bölümleri
nasıl ve çalışan her bir işçiyi nasıl ve ne
şekilde ortak bir taleple bir araya gelebiliriz? Birinci olarak herkese 80 milyon seyyanen zam ve ikinci olarak atılan temsilcilerin
geri alınması. Bir başka tedirginlik ise
işçilerin eyleme başlama anı idi. Bunun için şöyle bir
yol izlemeye karar verdik. Bütün bölümlerdeki temsilciler ve
güvendiğimiz işçiler sabah biraz erkenden bantların
başına gidecek ve her temsilci işçilerle verilen zam konusunu
kendi bandında konuşacak genel olarak işçilerin nabzı
ölçülecekti. İkinci olarak diğer bölümlerin durumuna göre
bölümlerin birleştirilmesi vardı. O zaman patronla pazarlık yapma şansımız
olabilirdi. Böyle bir yol izleyerek herhangi bir aksilik karşısında
öncü arkadaşlarımızın ön plana çıkmasını
engellenmiş olacaktık. Örneğin bir bandın işçileri
toplanmayı istemiyorlarsa toplanılmayacaktı. Çünkü
işçiler eylem yapmak istemiyorsa onlara zorla eylem
yaptırılamaz ve suni bir eylem havası yaratmakta doğru
olmayacaktı. Bu hedeflerle Pazartesi günü fabrikaya gidildi. Genç Denim bölümünde daha önce karar aldıkları gibi iş başından beş on dakika önce bandın arkasında toplanıp, zamları kabul etmeme yönünde konuşmalar oldu. Daha sonra ustalarla durum tartışıldı ve patronun bir açıklama yapması beklenildi. İşçiler herkese 80 milyon zam talebini tekrarladı. 450ye yakın işçi planlandığı gibi eyleme geçtiler. Şefler ve müdürlerin baskıları kar etmiyordu. Diğer bölümlerde üretim yavaşladı. Penyede ise yarım saat üretim durdu. Bu bölümde temsilciler dahil 9 işçi diğer fabrikaya götürülerek paydosa kadar bir odada kilitli tutuldular. Diğer bölümlerde
işçilerin üzerinde yoğun bir baskı vardı. Ama daha önce
1,5 saat üretim durduran bölümde de kararsızlık vardı ve
bundan dolayı işçiler bir türlü harekete geçemiyorlardı. Bunun
üzerine cep telefonlarıyla bağlantılar kuruldu. Bu bölümdeki
işçiler ancak Genç Denim işçileri buraya gelirse o zaman üretimi
durduracaklarını dile getirdiler. Yemek paydos saati
geldiğinde idare tarafından Genç Denim bölümü yemeğe
çıkarılmadı. Önce diğer bölümler yemeğe
çıktı. Genç Denim işçileri zorlayınca yemeğe
çıkarıldılar bu arada yönetim diğer işçileri
dışarı çıkarttı. Patronun cevap vermeyi
geciktirmesi üzererine, Genç Denim işçileri diğer bölümleri
mücadeleye katma kararı aldı. Yemekten sonra üretim bölümlerine
toplu olarak inerek, işçileri mücadeleye kattılar. Görülmeye
değer bir manzara oluştu. Arkadaşlarını
karşılayan işçiler aynı çabuklukla birbirlerine
karıştılar. Birleşen işçiler daha sonra ütü-paket
bölümüne indiler. Artık fabrikaya bir başka heyecan hakimdi: işçilerin birliği ve kendine
güven duygusu artmıştı. Buradaki işçileri de
aralarına katıp, penye bölümüne çıktılar. Artık
fabrikada denetim işçilerin elindeydi. Bunun üzerine idare işçilere
yemekhanede toplanıp konuşmak istediğini açıkladı. Bu öneri
değerlendirildi ve önce makine
bölümünde yapılması konuşuldu ama makine bölümü o kadar
işçiyi alamazdı. İşçiler de yemekhaneye
çıktılar. Bu arada patron gizlice noter getirerek işçilerin
makine başında olmadıklarını tespitini
yaptırdı. İdare yemekhaneye başta polis olmak üzere kolluk
kuvvetlerini çağırmıştı. Diğer yandan ise
işçilere bir şeyler söylemeye çalışıyorlardı.
İşçiler idareyi dinlemeyince bu kez temsilcilerinizi seçin
dediler. Daha önceki olaydan deneyimli olan işçiler idareye biz temsilcilerimizi seçtik, siz
işten çıkartınız diyerek cevap verdiler.
Yemekhanede işçiler hem herkese 80 milyon seyyanen zam hem de
temsilciler buraya diye sloganlarla fabrika inlettiler. Bu
haykırış aynı zamanda bugüne kadar ki
yaşanmış olan tüm baskılara, zorbalıklara karşı haykırışın
da adıydı. Yönetim
işçilerin geri adım atmadığını
anladığı zaman işyerini stres nedeniyle tatil
ettiğini açıkladı. Servisleri çağırdı.
Bölümlerin kapıları idare tarafından çoktan
kilitlenmişti. İşçilerin çoğunluğu tarafından
saat 18:00e kadar fabrikayı terk etmeme kararı alındı.
Daha sonra iş
çıkışında süreci
değerlendirmek üzere toplantı yaparak bir sonraki gün
planlandı. Patronun emriyle Salı günü işe gelmek için
servisler gönderilmedi. İşçiler kendi imkanlarıyla fabrikaya
ulaştılar. Kapıda çevik kuvvet, sivil ve resmi polislerle
karşılaşıldı. İdare 315 kişinin
çıkışlarını gösteren listeyi kapıya
asmıştı. Bir çok işçi de servis gelmediği için işe
gelememişti. Patrona yakın olan işçilere ise işe
gelmemeleri söylendi. Fabrikaya alınan işçilerin bir
kısmı eyleme katıldı gerekçesiyle dışarıya
çıkarıldı. Çalışanların cep telefonları
toplatıldı. 600 kişilik makine bölümünde patron ancak 40 kişiden oluşan bir bant
kurabildi. İşçiler toplu olarak içeriye girmek için birkaç defa
kurulan polis barikatını zorlasa da içeriye girilemedi. Ve
kapının önünde eylemimizi sürdürmek için direnişe geçtik. Dayanışma
için ziyaretlere gelenlerle moral buluyorduk. Ayrıca buradan da bir kez
daha bizlere desteklerini sunanlara teşekkürlerimizi sunarız. Çünkü
patronların işçilere saldırısı
karşısında işçilerin yalnız
olmadıklarını ancak onlara desteklerimizi sunarak
gösterebiliriz. Direniş boyunca büyük bir polis ablukası altında direnişi sürdürmeye çalışıyorduk. Polis işçiler ziyarete g |