|
Yıl: 25 |
|
Ocak 2005 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 12 Sağlık
hizmetleri paralı hale geliyor - DERYA DENİZ SSK
İlaç Fabrikası satılmak isteniyor - DERYA DENİZ Hükümet,
sefalet ücretini açıkladı - ŞAHİN YILDIRIM İşsizlik
ve hayat pahalılığı katmerlenerek artıyor - ŞAHİN YILDIRIM Fabrikalardan - İŞÇİ CEPHESİ OKURLARI Emek
hareketinden - ÖZGÜ TANIR Cezaevleri
burjuva düzenin aynası - NERGİZ ÇAYIR Oyuncu
olmak mı, seyirci kalmak mı? - EZGİ TAN Kadın
- Şiddet: Toplum nereye gidiyor? - NERGİZ ÇAYIR Ukrayna
gerçeği - MAVİ MAYIS İşçi
sınıfının mücadelesine adanmış bir ömür: Lenin - FUAT KARAN AB'nin yalanlarına
değil, sınıfının gücüne güven İşçi Cephesi Türkiye işçi sınıfı ve yoksul emekçi kitleler
güncel anlamda nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya? Giderek yoğunlaşan
saldırılar karşısında işçi sınıfını yarın neler bekliyor? Bu sorulara
bütünlüklü cevaplar verebilmek gerekiyor. Çünkü işçi sınıfının bugünkü
mücadele hattını örebilmek ve sınıf mücadelesinin acil ve temel
gereklilikleri doğrultusunda mücadeleyi örgütleyebilmek için bu sorulara
verilecek cevaplar hayati öneme sahip. "Demokratik
gericilik" ve emperyalist saldırganlık Kuşkusuz işçi sınıfına yönelik
saldırıların "güler yüzlü!" yeni adresi AB. Yeni-liberal
saldırganlığın emperyalist odaklarından biri olan AB'nin, işçi sınıfına bir
kurtuluş reçetesi olarak sunulması söz konusu. Devrimci sosyalist bir
alternatif yokluğunda bu reçetenin belirli bir karşılık bulduğuysa bir
gerçeklik. ABD emperyalizminin Bush yönetimindeki askeri istila yöneliminin
aksine AB'li hemcinsleri, işçi sınıfına ve dünyanın emekçi yoksul halklarına
"havuç" vermeyi bugünlerde daha uygun buluyor. AB emperyalizminin
"demokratik gericilik" olarak adlandırdığımız bu politikası işçi
sınıfının ve yoksul emekçi halkların kurban edileceği mezbahadaki bıçakları
kendisinin bileylemesi anlamına geliyor. DEHAP Genel Başkanı Tuncer
Bakırhan'ın, "17 Aralık barışın tarihi olsun..." açıklaması
maalesef bu durumu iyi anlatan örneklerden biri olarak kayıtlara geçmiş
durumda. Talabani-Barzani önderliğinin ABD emperyalizminin istilasına
endekslenmiş Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti beklentileriyse başka bir örnek
olarak anılmaya ihtiyaç duyuyor. ABD emperyalizminin kendi elleriyle yaptığını,
AB emperyalizmi kurbanına bizzat kendi elleriyle yaptırıyor. Kuşkusuz bu
durum emperyalist istilacının bugün Irak'ta yaptığı gibi seçim
şarlatanlıklarını kullanmasını, Allavi gibi işbirlikçi katil kuklalar
kullanmasını da engellemiyor. Emperyalizmin akıttığı kanı gözlerden uzak
tutmayı "becermesi", işçi ve emekçilerin kanının akıtılmadığı
anlamına gelmiyor. Emperyalist odakların kimi koşullarda, kimi farklı
yöntemlere sahip olması emperyalist oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Bu koşullarda sağlı-sollu tekmili
birden tutacak bir emperyalist kuyruk arayanlara ya da kuyruklarını
başkalarına tutturmak sevdasıyla büyük Türkiye hayalinin peşinde olanlara ne
demeli? Bizce sadece iki yol var: ya işçi sınıfı ve yoksul emekçi halklardan yanasın
ya da öbür taraftan. Renginin, soyunun milliyetçi, islamcı, liberal,
ulusalcı, bürokrat, sendikacı olması işçi sınıfının aleyhine doğrudan ve/veya
dolaylı şekilde emperyalist-kapitalist sisteme hizmet etme gerçeğini
değiştirmez. AB ekseninde yeniden kümelenen siyaset 6 Ekim İlerleme Raporu ile coşan AB
yanlıları, Brüksel'de 17 Aralık Zirvesi'nden çıkan kararla birlikte Türkiye
için "kurtuluş" sürecinin başladığını ilan ettiler. AB ile 3 Ekim
2005 tarihinde tam üyelik müzakerelerine başlama kararının alınmış olması ise
17 Aralık'ın en büyük kazanımı olarak sunuldu. Bütün bunlar öncelikle ve
özellikle Türkiye burjuvazisinin AKP hükümetiyle yakaladığı görece istikrar
ve dönemsel olarak sağlanan yönetimsel meşruiyet üzerine kuruldu. AKP'nin
önce 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden, ardından da 28 Mart 2004 yerel
seçimlerinden açık ara önde çıkması Türkiye burjuvazinin
emperyalist-kapitalist sistemle tam bütünleşme projesinin gerçekleştirilmesi
için gerekli "siyasi istikrarı" büyük oranda sağlamıştı. Peşinden
sendikal bürokrasinin emperyalist AB projesiyle bütünleşmesi, ÖDP gibi kimi
sol siyasi oluşumların politik projelerini AB'yi pozitif bir gelişme olarak
kabul edip yeniden tanımlamaları, DEHAP ve PKK-KADEK dolayımı ile Kürt
hareketinin taleplerinin AB projesinin Kopenhag siyasi kriterlerinin bir
parçasına indirgenmesi, "İslami hareket'in AKP aracılığıyla sistem
içinde yeniden kümelendirilmesi söz konusu oldu. Böylece Türkiye burjuvazisi
son 25 yıldır emperyalist-kapitalist sistemle tam bütünleşmesinin önündeki
engellere; sol harekete, Kürt hareketine ve İslami harekete büyük ölçüde
nüfuz ederek bizzat kendi projesinin destekçisi haline getirip, yedekleyerek
aşma başarısını gösterdi. Sömürü gerçek, vaatler sahte AB'nin geçici sihri dağılıp sömürünün
gerçek, vaatlerinse karşılıksız olduğu ortaya çıktıkça beklenti içindeki
emekçi kitleler kandırıldıklarını anlayacak. Ama bugün işsizlik, yoksulluk ve
baskı altında yıllar boyu acı çeken kitleler burjuvazinin ve
işbirlikçilerinin yalanlarına inanmak konusundaki inançlarını henüz yitirmiş
değil. AB'nin, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin değil, burjuvazinin gündemi
olduğunu düşünen ve bu nedenle önceliği -aslında her biri AB sömürü
projesinin birer yapısal uzantısı olan- yeni iş yasasına, sosyal güvenlik
sisteminin tasfiyesine, özelleştirmelere vb vermek gerektiğini söyleyenler
bir bakıma emperyalist-kapitalist saldırının kaynak ve nedenlerine bütünlüklü
bakabilmenin olanaklarını reddediyorlar. Kuşkusuz esnekleştirmeye, sosyal
güvenliğin tasfiye edilmesine, özelleştirmelere, taşeronlaştırmaya,
sendikasızlaştırmaya karşı her düzeyde mücadele şart ama bugünkü saldırının
nereden geldiğini göz ardı etmeksizin. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer
Sabancı 17 Aralık Zirvesi'ne kadar doğru adımlar attıklarını (siz bu adımları
işçi sınıfına saldırılar olarak okuyun) ama 3 Ekim 2005 tam üyelik
müzakereleri ve sonrası için adımların (yani saldırıların) daha güçlü olması
gerektiğini belirtiyor. Sabancı rehavete kapılmak, yeniden popülist
yönelimler içine girmek yok diyor ve ekliyor, "önümüzdeki 10 yılda
AB'ye uyum sürecine sahip çıkılması gerekiyor..." Saldırının
sahipleri saldırıyı adıyla anıyor, görüp görmemek bize kalmış durumda. AB: "Kurtuluş" mu, daha fazla sömürü mü? Emperyalist-kapitalist sisteme karşı olduklarını
söyleyenler nedense onun kurumlarından biri olan AB konusunda tereddüde
düşüyor. Söz konusu olanın emperyalist-kapitalist bir kurum ve onun projesi
olduğunu unutup AB'nin iyilikleri, kötülükleri çetelesi yapmak gibi son
derece yanlış bir yol izliyorlar. İMF'ye, DB'ye, NAFTA'ya
emperyalist-kapitalist birer kurum/birlik oldukları için karşı çıkarken aynı
netliği AB konusunda kaybediyorlar. Bu bir yanıyla solun -özellikle- 1989
sonrasında sürüklendiği ideolojik-politik karmaşanın ve
"küreselleşme" propagandasının yarattığı bir tahribatken diğer
yanıyla da emperyalist-kapitalist ideolojinin "başarısı" olarak
gerçekleşiyor. Enternasyonalist devrimci önderlik boşluğu tüm ağırlığıyla
kendini hissettiriyor. İçinde bulunduğumuz dönem bu yanıyla, sınıf mücadelesi
mi, sol liberallik-sivil toplumculuk mu? ekseninde bir savrulmalar ve
"arayışlar" dönemidir. Kimileri emperyalist-kapitalist
kurumları karıştırsa da gerçek sahipleri olan patronlar karıştırmıyor.
Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Başkanı Dr. Ömer Bolat,
Türkiye'nin AB ilişkilerini onaylarken hedefi daha da genişletiyor. MÜSİAD
başkanı kendi perspektifinden hareketle, "Türkiye
yumurtalarının hepsini aynı sepete koymamalı" diyerek "Türkiye'nin
Avrasya ülkeleri ile Rusya ile İslam ülkeleri ile stratejik ilişkilerini
güçlendirmesi gerektiğini ifade" ediyor. Bolat'a göre Türkiye "yaşanan
krizlerden sonra IMF ile çok ciddi programların yürütmesi" sayesinde
"yoğun bakımdan" çıkmayı becermiş. Bolat 2 yıl daha İMF ile devam
edilmesinden sonra artık Türkiye'nin kendi politik yoluna devam edebileceğini
ekliyor. 2 yıla daha ihtiyaç var çünkü öncelikle İMF'ye olan 20 milyar
dolarlık borcun ödenebilirliğinin "sağlanması" gerekiyor.
Türkiye'nin halen net borç ödeme aşamasına gelemediğini hatırlatmakta yarar
var. Nitekim Devlet Bakanı Babacan, İMF
Türkiye Masası Şefi Rıza Moghadam ile görüşmesi sonrasında orta vadeli yeni
bir ekonomik program üzerindeki çalışmaların başlatıldığını ifade ederek, ''bu
çalışmaların ilk ürünü olan Katılım Öncesi Ekonomik Programı, Avrupa
Birliği'ne teslim ettik" açıklamasını yapıyor. Yeni
stand-by anlaşmasının anlamı Türkiye'nin İMF'ye olan borçlarını hangi takvim
içinde, hangi borç yüzdeleriyle, kaç dilimde ödeyeceğini belirlemek üzerine
kurulu ve tabi yeni borçların belirlenmesini de içeriyor. İMF ile AB eşgüdüm içinde çalışıyor
ama kimi sol unsurlar kendi inandıklarını doğru sanmakta ısrar etmeye devam
ediyor. Bakan Babacan 2004 yılında özelleştirme konusunda önemli adımlar
attıklarını ve sürecin "THY'nin halka arzıyla başlatılan hamlenin,
önümüzdeki dönemde başta Tüpraş, Telekom ve Tekel olmak üzere özelleştirme
programında yer alan tüm kuruluşların süratle ve etkin bir şekilde
özelleştirilmesi ile devam edeceğini" söylüyor. Babacan'dan işçiler için değil ama
patronlar için güzel bir de haber var, "2005-2007 döneminde toplam 15
milyar dolar düzeyinde doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye gelmesini
bekliyoruz." Bunlar AB'nin nimetleri... Sosyal güvenlik sistemini tek bir
çatı altında toplayacaklarını açıklayan Babacan, amaçlarının herkesi
kapsayacak genel sağlık sistemi yaratmak olduğunu açıklıyor. Nasıl olacağını
ise şöyle özetliyor; "her yıl bütçeden yapılan büyük çaplı
transferlerle şu anda GSMH'nin yüzde 4.5'u oranında desteklenmekte olan
sosyal güvenlik sistemini yeniden yapılandırarak uzun vadede emeklilik
sistemine olan bütçe desteğini GSMH'nin yüzde 1'i seviyelerine düşürülmesini
hedefliyoruz." Bu açıklamanın işçilere değil patronlara yönelik
olduğunu söylemeye gerek bile yok. "Onların
ahlakı, bizim ahlakımız!" Burjuva kurumlarımızdan TOBB'un
Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise sihirli formülü bulduğunu ilan ediyor: "girişimci
orta sınıf". Hisarcıklıoğlu, "orta sınıf ahlakı" ve
"görgüsü"nün henüz tam yerleşmediğini üzülerek söylüyor ama
müjdeyi de veriyor, "Ama orta sınıfın güçlenmesi, orta sınıf ahlakını
ve sanat zevkini de geliştiriyor. Sanat galerilerinin artışı dikkatinizi
çekiyor mu? Tarihi kültür mirasımıza eskisinden daha fazla sahip çıkmıyor
muyuz?" Ve orta sınıf ahlakı, görgüsü ve sanat
sevki konusunda Rusya'yı örnek veriyor: "Kredi kartı kullananların
sayısı 5 milyondan 25 milyona, cep telefonu sayısı 1.5 milyondan 40 milyona
çıkmış." Tabi kendi ahlakını da eklemeden edemiyor: "Rusya'ya
8 milyar dolar daha fazla mal ve hizmet satmamız gerekiyor..." Troçki'yi anarak, "onların
ahlakı ve bizim ahlakımız" arasındaki dağlarca farkı bir kez daha
belirtmek, işçi sınıfı ve emekçilerin daha yoğun sömürüsü anlamına gelen AB
ve benzeri emperyalist-kapitalist projelerden uzak durmak ve işçi sınıfı ve
emekçi yoksul kitleler için kurtuluşun ancak sınıf mücadelesinde olduğunu bir
kez daha hatırlamak bugün her zamankinden daha büyük bir önem ve anlam
taşıyor. AB'nin yalanlarına değil, sınıfının gücüne güven...
Derya Deniz AKP
hükümeti sermayenin istediği yeni-liberal reformları
(saldırı paketlerini) birer birer meclisten geçiriyor. Bu saldırıların en
önemlilerinden biri özelleştirmeler. Hükümet, önce bilinçli olarak, hatta
yolsuzluklarla içini boşaltarak, kamu kuruluşlarının zarar ettiğini kamuoyuna
duyuruyor. Ardından da satışına zemin hazırlıyor. Örneğin bilinçli olarak
üretim yaptırmadığı Sümerbank Bakırköy fabrikasında işçilerin üretmeden para
aldığı ve devleti zarar ettirdiği yalanını yaymış ve başta Vatan gazetesi
olmak üzere birçok patron gazetesi de bunu haber yapmış, ardından Sümerbank'a
dönük yoğun bir saldırı başlamış ve fabrika satılmıştı. Aynı süreç şimdi SSK için işliyor.
Hükümet, önce SSK'nın zarar ettiğini ve çalışanlara iyi hizmet veremediğini
öne sürdü. Kitlesel bir muhalefeti engellemek için, özelleştirmeye emekçileri
hazırlamaya başladı. Ardından satış hazırlıkları ile ilgili yasal
düzenlemeleri yapmaya başladı. IMF ile imzalanan borç anlaşmasının ve AB'den
tarih alınmasının ardından da SSK'yı Sağlık Bakanlığı'na devrederek
gelecekteki satışına ve sağlık kurumlarının özel sektöre devrine hız verdi. Aralık 2004'ün son günlerinde Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, tüm sosyal kuruluşlarını tek bir çatı altında toplamayı
hedefleyen Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kanun taslağı ile sağlık sigortası
taslağını kamuoyuna açıkladı. Bu taslak Meclisten geçerse, sağlık
hizmetlerine yüzde 50 oranında katılmak zorunlu hale gelecek. Yani,
maaşlarımızdan prim kestikleri yetmezmiş gibi, bir de tedavi masraflarının
yarısını ödemek zorunda kalacağız. Bu kanun neler getirecek: "Sigortalı
TC vatandaşlarına yönelik sağlık harcamaları "sağlık yardımları"
olarak adlandırılacak." Bu maddede devlet,
çalışanlardan kestiği primleri unutuyor, bu hastanelerin ve kurumların
çalışanların primleri ile, vergileri ile kurulduğunu unutuyor ve sanki
emekçilere sadaka verir gibi "sağlık yardımı" adını veriyor. "Doğal
afetler ve savaş halinde, sağlık yardımları kurallarında herhangi bir
değişiklik yapılmayacak." Yani,
bir doğal felaket durumunda tedavi olmak için bile devlete yüzde 50 oranında
para ödemek zorunda kalacağız. "Ağız
ve diş muayenesi, laboratuar tetkik ve tahlilleri, cerrahi müdahaleler sadece
18 yaşına kadar sağlık yardımı kapsamında olacak." Diş tedavisinin ne kadar pahalı olduğu ortada. Bu
haktan sadece 18 yaşına kadar yararlanabilme, milyonlarca kişiyi özel
muayenehanelere büyük paralar ödemeye zorlamak anlamına geliyor. "Hekim
tarafından görülen lüzum üzerine sigortalı yanında kalacak refakatçiye ait
yatak ve yemek giderleri, hasta 18 yaşından büyük ise karşılanmayacak." Yani, kaza ile hastaneye düşersek soyup soğana
çevrileceğiz. "Hekim
ve diş hekimi muayenesi, ayakta tedavide verilen ilaçlar, ayakta tedavideki
ortez, protez, iyileştirme araç-gereç bedelleri için sigortalıdan katılım
payı alınacak. Sigortalıdan gereksiz kullanımı caydırma ve benzeri kriterler
dikkate alınarak, yüzde 0 ile 50 arasında değişen oranlarda katılım payı
talep edilecek." "Sigortalı, sevk zinciri
açısından ilk önce aile hekimine başvuracak. Aksi takdirde sağlık yardımından
yararlanmayacak." Hastanede çektiğimiz kuyruk ve
işkence yetmezmiş gibi bir de sözde aile hekiminden onaylı sevk alarak
hastaneye çıkabileceğiz. "SGK,
yüzde 5'ini sigortalıdan alınmak üzere her sigortalı için yüzde 12,5 oranında
prim tahsilatı yapacak." Katılım
payımız yetmezmiş gibi maaşlarımızdan yüksek prim kesintileri yapılmaya devam
edilecek. "Eğer
sigortalı, hekim veya diş hekimince verilen önerilere uymaması yüzünden
tedavi süresini uzatırsa, malul kalırsa veya malullük derecesini arttırırsa
oluşacak ek masraflardan yüzde 50'sini cebinden
ödemek zorunda kalacak" Sözün kısası, hükümet, bu kanun
taslağı ile sağlık hizmetlerini paralı hale getiriyor. Böylece özelleştirmeye
de bir ön hazırlık yapıyor. Bu tasarıyı ve SSK'nın özelleştirilmesini
engellemek zorundayız. Emekçiler, hükümete geri adım attırabilecek güce
sahipler. Eğer üretimden gelen gücümüzü kullanabilir ve saldırılara karşı
kitlesel bir seferberliği gerçekleştirebilirsek bu yasayı geri
çektirebiliriz. Bu yasayı ve tüm saldırıları geri püskürtebilmenin yolu genel
grevden geçiyor. Bu zor bir görev ama imkansız değil... SSK İlaç Fabrikası satılmak isteniyor Derya Deniz İstanbul Şişli Bomonti'de pek
bilinmeyen, küçük ama çok önemli bir fabrika var: SSK İlaç fabrikası. Bu
fabrikada yaklaşık 20 çeşit ilaç üretiliyor. Üretilen 20 çeşit ilaç piyasa
ortalamasından yüzde 159 daha ucuz. Üstelik düşük teknoloji ile üretim yapıldığı
halde. SSK fabrikasında ucuza üretilen ilaçlar, piyasada belli ilaçlarda
dengeleme getiriyor. SSK,
Türkiye'nin yarısına sağlık hizmeti sunuyor ve sağlık hizmetlerinin
en önemli bölümünü ilaç tüketimi oluşturuyor. Hükümet SSK'yı
özelleştirdiğinde SSK eczaneleri kapatılacak, Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan
yararlananlar ilaçlarını özel eczanelerden alacak. Doğal olarak SSK ilaç
fabrikasının piyasada rekabet şansı kalmayacak. Çünkü serbest piyasada
eczacılar ve depocular var ve imalatçı fiyatlarına yüzde payı ilave edilerek
fiyat yapılıyor. Pahalı ilaçlar, kâr paylarının yüksek olmasını sağlıyor.
Eczacılar ve depocular bu nedenle ucuz ilaçları tercih etmiyorlar. SSK ilaç
fabrikasının ucuza ürettiği ilaçları satmak ilaç üreticilerinin ve
satıcılarının işine gelmiyor bu yüzden ilaç sektörünün patronları ve her
dönemin hükümetleri SSK ilaç fabrikasını kapatmak için çaba harcıyorlar. SSK İlaç fabrikasının üretilen 2
ilacın piyasadaki eşdeğerleri ile arasındaki maliyet ve fiyat farklarına bir
göz atalım: Seskaljin
TB, üretici firma SSK,
satış fiyatı 410.000.TL, adet birim fiyatı 41.000.TL. Novalgin
TB, üretici firma Aventis Pharma
satış fiyatı 1.650.000.TL, adet birim fiyatı 82.500TL. SSK'ya göre pahalılık
oranı yüzde 101. Vitabeks
kapsül, üretici firma SSK,
satış fiyatı 720.000.TL, adet birim fiyatı 48.000.TL. Benexol 50
TB, üretici firma Roche,
satış fiyatı 13.660.000.TL, adet birim fiyatı 273.200.TL, SSK'ya göre
pahalılık oranı yüzde 459. Bugün istense ilaçlar çok ucuza
üretilebilir ve halka dağıtılabilir. Ama patronlar ve onların hükümetleri
sadece sermayenin daha da büyümesiyle ilgileniyorlar. Halkın sağlığı
umurlarında bile değil. Planlı bir ekonomide halkın sağlığı para konusu
olmayacaktır. İşçi sınıfı iktidarı bunu sağlayacak kâr için değil, tüm
toplumun yararı için üretim olacaktır. Örneğin, yaşadığı tüm zorluklara,
ambargoya rağmen Küba, planlı bir ekonomide tüm ilaçları düşük maliyetle
üretmekte ve halkına dağıtmaktadır. Bugün SSK adım adım özelleştiriliyor.
Şişli Bomonti'de kurulu SSK ilaç fabrikası şimdilik üretimine devam ediyor.
Ancak özelleştirmelere karşı bir mücadele olmazsa, yarını olmayacak... Hükümet,
sefalet ücretini açıkladı Şahin Yıldırım AKP hükümeti 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren
geçerli olacak olan sefalet ücretini açıkladı. 16 yaşından büyük işçiler için
net 350 milyon TL, 16 yaşından küçük işçiler için ise net 297 milyon TL
olarak belirlendi. Böylece bir yıl geçerli olacak olan
asgari ücrete yüzde 10 zam yapıldı. Bu, işçilerin her geçen gün daha da
yoksullaştığının göstergesidir. Asgari ücretin açıklandığı gün gecikmeden
taksi ve dolmuşlara yüzde 15-16 zam yapıldı. Temel gıda maddelerine,
akaryakıta, elektriğe, suya, telefona zaten aylık zamlar uygulanıyor. Asgari
ücretle geçinen işçi asgari ücrete yapılan zammı almadan, İETT otobüslerine
ve minibüslere yüzde 10 zam yapıldı. Hükümet kaşıkla verdiğini, kepçeyle geri
alıyor. Ne hükümet ne
de patronlar, sendikaların açıklamış olduğu açlık sınırının 513 milyon TL.,
yoksulluk sınırının da 1 milyar 562 milyon TL. olduğunu dikkate almadılar.
Hükümet patronların çıkarlarını gözeterek asgari ücretle çalışanlara ölme,
aç kal seçeneğini sunuyor. Patronlar, tek başına iktidara gelen AKP
hükümeti vasıtasıyla, işçilerin kazanılmış haklarına yönelik saldırılarına
her geçen gün daha da pervasızca devam ediyorlar. Asgari ücret tespit komisyonunda
patronların ilk talebi, hükümetin asgari ücrette kendi paylarına düşen SSK
primlerini ve vergileri düşürmesiydi. Buna karşılık, işçiler adına toplantılara
katılan Türk-İş konfederasyonu, asgari ücretten vergilerin (brüt 65 milyon)
muaf tutulmasını istedi. Çünkü asgari ücretli bir işçi zaten açlık sınırının
altında bir ücretle yaşamaya çalışıyorken bir de vergi veriyor. Türkiye İşverenler Sendikası
Konfederasyonu (TİSK), yapılan toplantılarda "işletmelere yük getirir"
diyerek zammın 30-40 milyon lirayı geçmemesini istiyordu. İstediği de oldu.
Patronların istekleri sadece zamla sınırlı değil. Ayrıca hükümetin aldığı
karar doğrultusunda, Ocak-Haziran döneminde asgari ücret ile prim esas kazanç
alt sınırı arasındaki farkı hazine karşılayacak. Böylece patronlar 804
trilyon lira katkı sağlamış oldu. 1 Temmuz 2005'ten
itibaren de SSK prim esas kazanç alt sınırı asgari ücrete eşitledi. Patronlar
bu düzenlemeyle 738 trilyon lira kazanmış olacaklar. Söz konusu iki ayrı
düzenleme sonucunda hükümet patronlara 1 katrilyon 542 trilyon lira katkı
yaptı. Hükümet, babasının parasıymış gibi hazinedeki kaynağı patronlara
peşkeş çekebiliyor. Oysa bu para işçi ve emekçilerin eline geçmeden kesilen
vergilerle oluşmaktadır. Bununla da yetinmeyen AKP hükümeti;
en yüksek gelir vergisi oranını yüzde 45'ten yüzde 40'a indirmeyi, memlekete
ve halkın yararına bir eylem olarak savunmaktadır. Böylece AKP hükümeti "vergiyi
tabana yayacak" imiş. Sanki vergi vermeyenler tabandaki emekçilermiş
gibi... Hatırlanacağı üzere, AKP hükümetinin
ilk icraatlarından biri "vergi barışı" adı altında patronların
vergi borçlarını affetmekti. Buna rağmen patronların yüzde 60'ı vergi
borçlarını ödemediler. Hükümet, açıkça vergiyi, zenginden değil,
emekçilerden, yoksul halktan almak istiyoruz diyor. İşçi ve emekçiler,
dayatılan düşük ücret, işsizlik, yoksulluk ve hayat pahalılığı yetmezmiş
gibi, bir de yeni vergi düzenlemeleriyle karşı karşıya kalacaklar. Hükümet
bir yandan patronların vergi borçlarını affederken, işçi ve emekçilere yeni
vergiler yüklemek istiyor. Patronlara kolaylık sağlamakta sınır
tanımayan hükümet, asgari ücrete yapılan zammın "ülkedeki ekonomik
dengelere bağlı olduğunu" açıkladı. Hükümetin bankaları hortumlayanları
bir kereliğine affa hazırlanması, SSK prim borçlarını ödemeyen patronlara
dokunmaması, kâr yaptığı halde özelleştirmelerle fabrikaların, SSK'nın vb...
patronlara peşkeş çekilmesi ülke ekonomisinin dengelerini bozmuyor da,
işçilere verilen yüzde 10 zam mı dengeleri bozuyor? Bu nasıl bir dengedir?
Evet, bu sınıfsal bir dengedir. Patronlar ve hükümet bir taraf, işçi ve
emekçiler bir taraftır. Hükümet, bütün kararları burjuva sınıfı için almakta
ve uygulamaktadır. Buna karşı işçilerin örgütü
sendikaların başına çöreklenmiş sendika bürokratları ne yapıyorlar? Her yıl
olduğu gibi bu yıl da, önerilen zam oranının düşük olduğunu söylemekten başka
bir iş yapmadıkları ortada. Geçen temmuz ayında asgari ücrete yapılan yüzde 5
zammı içlerine sindiremeyen Türk-İş'li sendikacılar, tepki olarak toplantıdan
ayrılmışlar. Ne marifet! Bugün ise belirlenen yüzde 10 zamma muhalefet şerhi
koyduklarını söyleyerek emekçilerin haklarını savunmuş gibi görünmeye
çalışıyorlar. Sendikacılar bu tutumlarıyla, yaklaşık 4 milyon asgari ücretli
işçi ve emekçinin koşullarıyla ne kadar ilgilendiklerini gösteriyorlar! Oysa bugün açıklanan asgari ücret
sadece asgari ücretle çalışanı değil, bütün çalışanları etkiliyor. Yıllık
olarak belirlenen asgari ücrete yapılan zammı bahane edecek olan patronlar, "biz
devletten zengin miyiz?" diyerek Ocak ayı zammını düşük tutmaya
çalışacaklar. Sonuç olarak, bugün patronların ve
onların sözcüsü olan hükümetlerin, işçi ve emekçilere yönelik saldırılarının
dozajını artırmalarının nedeni işçi sınıfının dağınık ve örgütsüz oluşudur. Bizler
insanca yaşamaya yetecek bir asgari ücret talep ediyoruz. Bu talep için
çalıştığımız işyerlerinden başlayarak tüm ülkeye yayılan bir örgütlenme
yaratmalıyız! İşsizlik ve hayat pahalılığı katmerlenerek artıyor Şahin Yıldırım AKP, hükümete geldiğinde kitlelerden
ülkeyi düze çıkarmak için zaman istemişti. Bu zamanı işçilere, emekçilere ve
yoksul kitlelere yoğun bir şekilde kemer sıkma kararlarını uygulamakla geçiriyor.
AKP'nin izlediği işçi düşmanı siyaset, ona oy veren işçi ve emekçiler
tarafından fark edilmiştir. Çünkü AKP hükümeti de diğer burjuva hükümetler
gibi, patronların çıkarlarını ben daha iyi temsil ederim yarışı içindedir. Özellikle büyük burjuvazi AB'ye
üyelikle birlikte, Avrupa pazarına açılma hevesi içindedir. Hükümet de bu
uğurda, sermaye için canını dişine takarak, diğer Avrupalı sermaye
temsilcileriyle -hükümetlerle- pazarlıklar yapıyor. Hükümetin bugüne kadar
yaptığı icraatlara baktığımızda, kimin hükümeti olduğunu anlamak o kadar da
zor olmayacaktır. Herkese bir
konut yalanı! AKP hükümetinin "işsize iş,
evsize ev, kimseyi mağdur etmeyeceğiz" yalanları her gün daha da ayyuka
çıkıyor. Hükümetin son aldatmacası da yoksul kitlelerin bundan sonra ev
sahibi olabileceği umudunu yaymak. Ama ev vermek için işçi ve emekçilere
"bankadan kredi çek" diyorlar. Böylece emekçileri borçlandırarak
yıllarca düzene esir etmeyi istiyorlar. Aynı zamanda bankalar kredi vermek
için de belli koşullar arıyorlar. Örneğin, ev sahibi olmak isteyenlerden
peşin 15 milyar lira isteniyor. Asgari ücretli bir işçiye bu krediyi kim
verir ve bu evi nasıl alabilir? Hangi işçide 15 milyar lira var? Bu size
mantıklı geliyor mu? AB yalanları... Ülkede gündem, sadece AB'ymiş gibi televizyon
kanalları buna yönelik tartışma programları düzenliyorlar. Türkiye AB'ye
girer mi, girmez mi? Bu tartışmaları bir tarafa bırakacak olursak, hükümet
ülkede yaşanan işsizliği, yoksulluğu, hayat pahalılığını, kapkaç olaylarını
çözmek için çalışmak yerine, kitlelere çözüm olarak yoğun bir şekilde AB
propagandası yapıyor. Devlet
İstatistik Enstitüsü'nün açıkladığı 2004 yılı 3. dönem Hane Halkı İşgücü
İstatistikleri, hem hükümetin hem de boyalı basının bugüne kadar çizdiği
pembe tablonun ne kadar içler acısı olduğunu ortaya koydu. Hükümete göre
ekonomi çok iyi, büyüme var. Enflasyon tek haneli rakama düşmüş. Yeni Türk
Lirası ile birlikte para değerlenecekmiş! Yoksa fiyatları
yuvarlama adı altında gizli zam mı yapılacak? Hükümetin
binbir yalanları bitmiyor! Anketin açıklanmasından sonra, boyalı
basının kalemşorları hemen anketin sonuçlarını değerlendiren yazılar yazmaya
başladılar. Bu sonuçları iki kategoride ele alıyorlar. Birincisi, her gün
artan işsizliği gizlemek için yıllık nüfus artışını bahane olarak
gösteriyorlar. Bu köşe yazarlarına patronlar boşuna milyon dolarlarla maaş
vermiyorlar. Çünkü bu yazarların görevi, var olan gerçeklikleri olabildiğince
sulandırmak. Sulandıramıyorsan insanların anlayamayacağı bir dilde ve karma
karışık rakamlarla çarpıtmaktır. Bugün ülkenin ilk gündem maddesinin
işsizlik olduğunu burjuvazi de gizlemiyor. Hükümet ve boyalı basın işsizliğin
artış nedenlerini ortaya koymak yerine ki -işlerine gelmez- nedenlerini
gizleyip işsizliğin 3 aylık dönemdeki artışını nüfusun artışıyla açıklamayı
yeğliyorlar. Bu, var olan sorunu çarpıtmaktır, kitleleri yanıltmaktır. Yoksulluğun ve işsizliğin artmasının
sonuçlarını kapkaç, hırsızlık gibi olaylarının artmasıyla da görebiliriz. Ama
en büyük hırsız patronlardır. Çünkü yüzyıllardır işçi ve emekçileri sömürerek
alın terlerine el koymaktadırlar. Bundan büyük hırsızlık olur mu? Tüm bu
olumsuzlukları yaratan bu düzenin kendisidir. Bu düzen yıkılmadıkça bu
sorunların hiçbiri ortadan kalkamaz. Çünkü sorunların kaynağı bataklıktır,
yani kapitalizmdir. İkincisi "ekonomide büyüme
var", "büyüme işsizliğe çare olmuyor" diyorlar. Neden olmuyor?
Evet, ekonomide bir büyümeden söz edebiliriz. Ama bu büyüme patronların
kârlarındaki bir büyümedir. Eğer büyüme işsizliğe çözüm olmuyorsa, yeni iş
alanları açılmamış demektir. Peki, büyüme nasıl olabilir? Çok basit,
patronlar az işçiyle çok iş yaptırıyorlar ve işçileri uzun saatler boyunca
baskı yoluyla çalıştırarak bu büyümeyi gerçekleştirebiliyorlar. Bu anketin bir başka önemli sonucu da
şudur. 70 milyon nüfusu olan ülkenin 22 milyonu bir işte çalışıyor. Ücret ve
yevmiye alarak çalışanların sayısı 11 milyon civarında. Ya geriye kalan
nüfusun diğer yarısı nasıl ve hangi koşullarda yaşamını sürdürüyor? Her akşam
evine düzenli bir ekmek parasıyla dönenlerin sayısının da 12-15 milyondan
ibaret olduğunu açıklıyorlar. Bu daha vahim değil mi? Son üç ay içinde 120
bin kişi daha işsizler ordusuna katılmış. AKP, hükümete geldiği dönemde,
3 yıllık ekonomik programıyla 1,7 milyon kişiye iş bulmayı planladığını
açıklamıştı. Ama her geçen gün işsizlik, yoksulluk ve hayat pahalılığı
artmaktadır. Hükümet, ülkenin bu gerçekliğine rağmen kitlelere AB'ye üyelikle
aldatmaya yönelik pembe tablolar çiziyor. Ama bu gidişatın artık pembe
tablolarla açıklanabilir bir yanı kalmamıştır. İşsizliği,
AKP ya da AB değil, işçi sınıfının mücadelesi çözer! Sonuç olarak, işsizler ordusu,
kapitalist üretim anarşisinin doğal bir sonucudur ve patronlar bu durumu
çalışan işçiler üzerinde, bir tehdit unsuru olarak bilinçli olarak
kullanmaktadırlar. Dolayısıyla bugün veya yarın hangi burjuva hükümet,
"biz işsizliği çözeriz" derse yalan söyler. Çünkü işsizliği çözmek
kapitalist sisteme karşı gelmektir. Dolayısıyla bugün ki yaşadığımız bu
hayat, yoksul kitlelerin kaderi değildir. Örneğin bu düzende bile çalışanları
ücretleri aynı kalmak koşuluyla dört vardiya çalışma ve çalışma saatlerinin
düşürülmesi talebi etrafında örgütleyebiliriz. Böylece işsizlere de iş
olanakları yaratılmış olur. Evet, bu talep hayali bir talep değildir. Bizler, bugün bu toplumu kendi
çıkarları için barbarlığa iten sermaye düzenine karşıyız. Bütün güzellikleri
yaratan işçi sınıfı olmasına rağmen, en kötü koşullarda yaşayan yine işçi
sınıfının üyeleridir. Bizler yaşanılır bir toplumu yaratabiliriz. Ve
toplumdaki bütün zenginlikleri eşit paylaşabiliriz. Planlı bir ekonomiyle
bugün yaşadığımız işsizliği, yoksulluğu ve hayat pahalılığını çözebiliriz.
Bunlar ne hayaldir, ne de imkânsız. Yeter ki işçi sınıfı, örgütlü bir
mücadeleyle üretimden gelen gücünü kullanarak bu düzene karşı gelebilsin. Bu
da ancak devrimci bir işçi partisi önderliğinde gerçekleşebilir. Yeter ki
işçiler, emekçiler ve yoksul kitleler bunu istesin ve bunun için örgütlenip
mücadele etsin. İşyerlerinde sorunlar hep aynı Daha önce tekstil iş kolunda
çalışıyordum. Burada belli haksızlıklara karşı mücadele ettik. Bu mücadeleden
sonra uzun zaman işsiz kaldım. Sonra da bu işyerini buldum. Bu işyeri
televizyon ve radyo içine trafo ve bobin üretimi yapıyor. Yaklaşık 75 işçi çalışıyor.
İşe yeni başlayanlara iki ay sonra sigorta yapıyorlar. 350 milyon lira aylık
ücret veriliyor. Ücretlerin düşük olduğu fabrikada, ücretlerini biraz daha
yükseltebilmek için işçilerin büyük bir kısmı mecburen fazla mesaiye kalıyor.
Çalışma saatleri 08.00-17.30 arasında fakat neredeyse her akşam saat 21.00
kadar mesai oluyor. Öğlen yemekleri 35 dakika ve bu süre içinde yemeği hızlı
bir şekilde yemek zorundayız. Yemeği bazen nasıl yediğimizi hatırlamıyoruz.
Çay molaları ise 5 dakika. Bu ağır çalışma temposundan dolayı
işyerinde sık sık iş kazaları oluyor. Patron bu kazaları ufak gördüğü için
önlem almıyor. İşyerinde iş hekimi yok. İşçileri özel hastaneye
gönderiyorlar. Bunun nedeni işçilere değer vermeleri değil. Çünkü işçiyi
sigorta hastanesine gönderirlerse sigortası olup olmadığı ortaya çıkacak.
Sigortalıysa neden kaza geçirdiğine dair rapor tutulur. Bu yüzden patronun
başı ağrıyacaktır. Ayrıca servisimiz kendi keyfine göre
bir güzergah belirlemiş ve o güzergahtan gidiyor. Akşama kadar çalıştığımız
için zaten canımız çıkıyor. Bir de evlerimize gitmek için onca yolu yürümek
zorunda kalıyoruz. Oysa servisler işçileri evlerine bırakmak için vardır.
Eğer bırakmayacaklarsa o zaman servisler ne işe yarıyorlar? Bu sorunları her
işyerinde benzer şekilde yaşıyoruz. Sessiz kaldığımız zaman patronlar daha da
saldırganlaşarak var olan haklarımızı da elimizden almaya çalışıyorlar.
Haklarımızı korumak ve yeni hakları elde etmek için birlik ve örgütlü
olmaktan başka bir seçeneğimiz yok. Bir metal
işçisi Her gün iş kazası 80 işçinin çalıştığı ve plastik
poşet, kargo bandı ve ambalaj üretimi yapan bir işyerinden merhaba. İşyerinde
iki vardiya olmak üzere 12 saat çalışıyoruz. Bu da haftada 60 saat yapıyor.
Yeni yasaya göre normal haftalık çalışma 45 saat. Biz 15 saat fazla
çalışıyoruz. Ücretlerimizde bir fazlalık söz konusu değil. İşçilere verilen
ücretler ortalama 450 milyon liradan başlıyor. İşlerin yoğun olmasından
cumartesi ve pazar günleri fazla mesaiye bırakılıyoruz. Böylece dinlenme
olanağımız olmuyor. Dinlenememenin yanı sıra, işin zor olması ve uzun saatler
çalışmamız iş kazalarına neden oluyor. En son gece vardiyasında çalışan bir
işçi kolunu makineye kaptırdı. Eğer işçinin üzerinde kazak olmamış olsaydı,
kesin kolu kopacaktı. Makineye normal olarak güvenlik tedbiri alınması
gerekiyordu. Ama patron, cebinden üç kuruş fazla para çıkacak diye tedbir
almadı. Ve sonuç; işçinin damarları ezildi, kolunun kopmasına ramak kaldı.
İşçinin kolu kanlar içindeydi. Gece amiri oralı bile olmadı. İşçiler, yaralı
arkadaşı hemen hastaneye götürdüler. İşçiye üç aylık izin verildi. Patronun
işçiyi özel hastaneye götürmesinin nedeni işçinin şikayetçi olmasından
korkmasıdır. Patron şimdi kaza yapılan makineye güvelik
önlemi aldı. Bu önlemi alması için bir işçinin kolunun kopması mı gerekiyor?
İşte patronların bizlere layık gördüğü değer budur. Patronlar üç kuruş daha
fazla kâr edecekler diye sağlığımızı, hayatımızı onlara mı teslim edeceğiz?
Yoksa daha güvenli bir çalışma ortamı için mücadele mi edeceğiz? Bir plastik
işçisi Sendikalaşma devam ediyor, Patron da
harekete geçti Fabrikada sendikalaşma süreci yavaş
da olsa devam ediyor. Fabrika, üç şirketten oluştuğundan bazı bölümlerde
çoğunluğu sağladık. Diğer bölümlerde üyelik çalışmaları devam ediyor. Hatta
işçileri daha kolay üye yapabilmek için fabrikaya yakın bir yerde depo gibi
bir yeri tuttuk. İşçileri akşam paydosta üye yapmaya götürüyoruz. Ancak üyelik çalışmalarında bir
yavaşlama oldu. Bunun nedeni, ocak ayı zammı ve patronun tehditkar
konuşmalarıdır. Bu durum işçilerin çekinmesine neden oluyor. Bunun yanı sıra
hiç gündemde olmayan zorunlu izinler başladı. 70-80 işçi bir haftalığına izne
çıkarıldı. Ayın 25'inde verilmesi gereken avanslar verilmedi. Önceden yarım
ikramiye veriliyordu. Sonra bu ikramiye çeyreğe düştü. Yeni yılda verilmesi
gereken ikramiyeyi vermedikleri gibi, bir açıklama da yapmadılar. Patron bir
konuşma yaptı; "işler bozuk, daralmaya gidiyoruz. 3 ay
maaşlarınızı vermeyebilirim, kendinizi ona göre ayarlayın" dedi.
Bu konuşmanın ardından bazı işçiler, patronun başka bir ildeki fabrikasındaki
işçilerin 2 aylık ücretlerini alamayınca şalterleri kapattığını ve bunun
üzerine patronun 150 işçiyi işten çıkardığını konuşmaya başladılar. Patronun zam döneminden önce böyle
bir konuşma yapmasının birinci nedeni, zam vermemektir. İkinci nedeni ise,
sendikalaşmaya karşı işçileri sindirmektir. Şu an fabrikada sancılı bir süreç
yaşanıyor. Patron, 3 ay boyunca ücretlerimizi yarım yamalak vermeye kalkarsa
nasıl geçineceğiz? Bu tehditle patron bizi "yanlış bir yola
girmeyin" diye uyarıyor. Çünkü patronun bir şekilde
sendikalaşmadan haberdar olduğunu düşünüyoruz. Önce "daralmaya gidiyorum"
dedi. 20 işçiyi işten çıkardı. Şimdi de aynı gerekçeyle aylık ücretlerimizi 3
ay boyunca geciktireceğini söylüyor. Patronun maaşları rahatça ödeyecek
parası var, ancak biz işçilerin en zayıf tarafı olan ücretler konusunda bizi
sıkıştırarak korkutmaya ve sindirmeye çalışıyor. Çünkü işçilerin geçinebilmek
için bu ücrete ihtiyaçları olduğunu patron da çok iyi biliyor. İlk sendikalaşmaya başladığımızda
sendikalaşmanın bu kadar zor olabileceğini bilmiyorduk. Böylesi bir çalışma
için sabır, bilinç, irade, moral, uyanıklık ve daha önemlisi birlik ve
hazırlık gerekiyor. Bundan sonra patronun planlı saldırısına karşı daha fazla
birlik içinde hareket etmeliyiz. Bireysel davranışlarda bulunarak ancak
kendimize zarar veririz. Zaten patronun da yapmak istediği bu. Bu oyuna
gelmemeliyiz. Bir grup
tekstil işçisi İşçiler bir araya gelmenin yollarını
bulmalı Yılbaşından bir hafta önce işyerindeki
arkadaşlarla bir araya gelerek kişi başına beş milyon lira topladık ve bir
eğlence düzenledik. Temsilciler dahil 40'tan fazla işçi katıldı. Etkinlik
güzel geçti. Uzun zamandır bir arada çalıştığımız arkadaşlarla işyerinin
dışında da bir araya gelmek, güven ilişkilerini de geliştiriyor. İşçiler
arasında bu türden etkinliklerin yapılmasının, işçilerin daha fazla
kaynaşmasını sağladığı için yararlı olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden yine bu
gibi etkinlikler düzenlemeyi planlıyoruz. İşçilerin düzenlemiş olduğu etkinliğe
karşılık patron da boş durmadı. Müdürler, yılbaşı nedeniyle yemekhanede saat
12.00-14.00 arası eğlence düzenledi. Yemekhane süslenip balonlar asılmıştı.
Dev ekranda slayt gösterisi izletildi, müzik dinletildi. Patron, slayt
gösterisinde reklamını yapmayı da unutmadı. Bize İskoçya'daki işyerinden
görüntüler izletti. Aslında işçilerin sırtından
kazandıkları paralarla işçilere eğlence düzenlediler. Bir de işçilerin
düzenlemiş olduğu etkinliğe karşı şu mesaj verilmek istendi; eğlence öyle olmaz,
böyle olur. Patron sendikacıları da çağırdı. Müzik eşliğinde patronla
sendikacılar karşılıklı göbek attılar. İşyerinde o kadar işçi atıldı, bir
sendikacının yüzünü görmedik. Sendikacıların bu tutumuna karşı işçiler,
"patron çağırıyor, hemen geliyorlar biz çağırdığımızda hep bahaneleri
var" diyerek tepki gösterdiler. Eğer işçiler birlik olup
mücadele ederlerse ne sendika ağaları ne de patronlar karşımızda durabilir. Bir tekstil
işçisi Performanslı çalışmak istemiyoruz! 600 işçinin çalıştığı bir tekstil
fabrikasında çalışıyorum. İşyeri, dikim, ütü, paket, modelhane, kesimhane vb.
bölümlerden oluşuyor. İşyerindeki en temel sorun işyeri idaresi. Her gün işe
başlar başlamaz günlük iş performans kartı dağıtılıyor. Bütün işçiler
yaptıkları iş adetlerini bu karta yazmak zorundalar. Paydosa doğru bu kartlar
toplanıyor. Vermeyenler hakkında idare, tutanak tutuyor ya da işten atmakla
tehdit ediyor. Her gün performans kartları bilgisayarla takip
ediliyor. Performansı düşük olan işçiler tespit ediliyor. Müdürler ve
ustalar, performansı düşük olan işçinin başına dikilerek baskı yapıyorlar.
İdare, bu sistemle işçiler arasında rekabeti körükleyerek bizi birbirimizle
yarıştırmaya çalışıyor. Bu yüzden işçiler arasında diyalog ve dostluk yok
denecek kadar az. Patron ise işçiler arasında rekabet yaratarak kârına kâr
katıyor. Patron kendi işi için her şeyi
düşünerek takip ediyor. Ama hiçbir zaman işçilerin aylık ücretlerini
zamanında vermiyor. Bazen 6-8 gün geç veriliyor. Eğer hafta sonlarına denk
gelirse, bizim paramızı birkaç gün de bankada işletiyor. Patron, işçileri
birbirine düşüren ve bir araya gelmelerini engelleyen bir politika izliyor.
Ancak bunun farkındayız. Biz örgütlü olmadığımız için patron istediği gibi
davranabiliyor. Bir tekstil
işçisi Patron gösteriş peşinde Çalıştığımız işyerinin Güneşli
bölgesinde de bir işletmesi var. Patron, işçileri bazen o işyerine götürüp
çalıştırıyor. Patron, ayrıca insan kaynakları müdürlüğünü de kendisi yapıyor.
İşe aldığı işçilerle doğrudan kendisi ilgileniyor. Bazen aramıza girerek
işçileri tanımaya çalışıyor. İşçilerin iş adetlerinin artmasını sağlamak için
işçilerin sırtını sıvazlıyor. Ama işçileri asgari ücretle işbaşı yaptırıyor. Patron güya işçilere sabah kahvaltı
veriyor. Kahvaltıda çeyrek ekmek arası 3-4 zeytin ya da bir parça peynir
veriyor. Bunun adı da kahvaltı oluyor. Yemekler üç çeşit veriliyor. Ayrıca
bir de kütüphane bulunuyor. Kitaplar yırtık ve dağınık. Patron böylece
işçilere kültürel bir hizmette yapmış oluyor! Patron, işçilerin gözünü boyamak için
bazen de eğlence düzenliyor. İşçilerin bir kısmı patronun yaptıklarının ne
anlama geldiğini biliyorlar. Bu yüzden tepkililer ve katılmıyorlar. Patron
kendi etrafındaki birkaç yalaka işçiyle birlikte eğlenip boy boy resimler
çektiriyor. Bu resimleri işyerine astırıp gelen müşterilerin görmesini
sağlıyor. Duvara asılı resimleri görenler bu patronun işçileriyle ne güzel
geçindiğini düşünecektir. Ama gerçek öyle değil. Her işyerinde olduğu gibi
baskı ve sömürü burada da sürüyor, biz örgütsüz olduğumuz sürece de sürmeye devam
edecek. Bir tekstil
işçisi Zam ayında işten çıkarmalar başladı Ocak ayında zamlı çalışıyoruz.
Normalde altı ayda bir zam yapması gerekirken patron, keyfi geldiğinde zam
veriyor. Böylece iki yıldır zamları altı ayda bir vermesi gerekirken yılda
bir vermeye başladı. Bununla da yetinmeyen patron işçi çıkarmaya başladı.
Özellikle de eski işçileri. Patronun yan yana iki fabrikası var. Ve bu iki
fabrikadan da işçi çıkarıyor. Bizim çalıştığımız işyerinde "performansınız
iyi değil" ve "kendinizi işe veremiyorsunuz"
gibi bahanelerle işçi arkadaşlarımızın işine son verildi. Yani uygulamaya
konan yeni iş yasasına uygun nedenler. Üstelik çıkarılan işçilerin
tazminatları düşük hesaplanıyor. Atılan işçiler muhasebe bilgileri olmadığı için
patronun vermiş olduğu düşük tazminatı kabul ediyorlar. En azından kendimiz
de tazminatlarımızı hesaplatmalıyız. Patronun ikinci fabrikasında ise 15-20
işçinin çıkarıldığını duyduk. Büyük bir ihtimalle bu işçilerin de işten
atılma gerekçesi aynı. Yeni iş
yasası uygulanmaya başlandı Patron, bir yandan eski işçileri
işten çıkarırken, yerlerine yeni işçiler alacak ve bu işçilere yeni iş
yasasına uygun olarak bir sözleşme yapacak. Böylece yeni işçilerin işyerinde uzun
seneler çalışması mümkün olmayacak. Patron da tazminat ödemekten kurtulmuş
olacak. Patron siparişler arttığında günlük
işçi çağırıyor. Ve bu işçiler günlük çalıştırdığı için ne sigorta primleri
ödeniyor ne yıllık izin hakları oluyor ne de kıdem tazminat hakkı elde
edebiliyorlar. Bu da patron için çok cazip, çünkü cebinden az para çıkıyor. Patron bu uygulamayı gittikçe
yaygınlaştırıyor. Eğer bizler kendi iş güvencemizi birlik olup korumazsak
patronun keyfi davranışları devam edecektir. Yeni
makineler geliyor Patron işçilerin hakkını vermeyerek
yeni makinelerin siparişini verdi. Bu makinelerin bir tanesinin fiyatı 40
milyar liradır. Yaz ayında iki adet alındı. Şimdi bir adet daha gelecek.
Bunun fiyatı diğerlerine oranla biraz daha pahalı. Patron işçilere düşük zam
vermeyi planlarken pahalı makineleri alabiliyor. Demek ki parası var. O zaman
hakkımız olan zammı istemeliyiz. Bir tekstil
işçisi Sömürü her yerde aynı Ben, daha önceden tekstilde çalışan
bir emekçiydim. Çok fazla sömürüldüğümüzü fark edip hakkımızı aradığımızda
patron bizi işten attı. Daha sonra bir kablo fabrikasına girdiğimde daha
rahat çalışacağımızı umuyordum. Ama böyle olmadığını gördüm. Patron
kullandığı makinelerde az işçi ile çok üretim yaptırıyor. Şimdi de patronun makineleri yenileyeceğini
ve yeni bir fabrikanın açılacağını duydum. Aldığımız ücret ise asgari
ücretten bile düşük: 310 milyon lira. Üstelik sigortamız ve hiçbir sosyal
hakkımız yok. Ben, bu zulmün sadece tekstilde olduğunu düşünmüş ve
kurtulacağımı sanmıştım. Oysa bu zulüm Türkiye'nin her fabrikasındaymış.
Bunun çaresi birlik, beraberlik ve örgütlülük. Bir plastik
işçisi Colin's-Loft işçilerinin mücadele süreci
devam ediyor Bizler, Colin's-Loft işçileri olarak,
patronun vermek istediği düşük zammı, insanca yaşayabilmek için 12.08.2003
tarihinde kabul etmedik. Ve hep birlikte 80 milyon zam talebini dile
getirdik. Patron, işçilerin birlik olduğunu ve bu birliğin yapılan baskılara
rağmen dağılmadığını gördü ve 13.08.2003 Salı günü işçilerin işe girmesine
engel olmak için güvenlik görevlilerine ve polise barikat oluşturttu. Hem işe dönmek hem de atılan
arkadaşlarımızın işe alınması için tüm zorluklara rağmen 15 gün kapıda
direndik. Daha sonra haklarımızı hukuki yollardan aramaya başladık ve 29 işçi
için işe iade davası açıldı. Mahkeme 2-4 ay içinde sonuçlandırması gereken
davayı 9 ayda sonuçlandırdı. Sonuç olarak mahkeme işçilerin patrona karşı
açmış olduğu davayı 25.06.2004 tarihinde reddetti. Bunun üzerine patronun avukatı
yargılama giderleri ve avukatlık ücretini almak için bizi icraya verdi.
Patronun avukatının kişi başına talep ettiği 300 milyon TL'ye icra masrafları
da eklenince tutar 350 milyon lira civarında oluyor ve bu miktara gecikme
durumunda devletin uygulamış olduğu yıllık yüzde 15 faiz uygulanıyor. 29 işçi için toplam meblağ çok yüksek
olduğu ve bunu ödeyecek gücümüz olmadığı için bir dayanışma konseri
düzenledik. Bu süreçte istenmeyen olaylarda gelişmedi değil. Ama tüm
olumsuzluklara rağmen, biz elimizden gelen tüm çabayla gerçekleştirdiğimiz
konserin çok coşkulu ve moral verici bir ortam yarattığını düşünüyoruz. Konser için satılan bilet 642 adetti.
Bunun karşılığı ise 3 milyar 210 milyon TL yapıyor. Konser giderimiz ise 232
milyon TL'dir. Bize karşı kampanya yürüten 3 işçinin
toplanan paradan yararlanmaması gerektiğine oy birliğiyle karar verdik. Bir
işçi mahkemeden feragat etti. Bir işçide kendi parasını ödedi. Geriye 24 işçi
kalıyor. Toplanan para 24 işçi arasında eşit şekilde paylaştırıldı. Sonuç olarak ödememiz gerek 10 milyar
TL. iken elimizdeki para 3 milyar TL idi. Geriye kalan parayı bulmak ve
ödemek bizler için çok zordu. Öncelikle icraya gidip "taksitlendirme
yoluyla ödeme yapabilir miyiz" dedik. Ve icrada bizlere 4 taksit
yapma hakkımızın olduğunu söylediler. Ama bu taksitlerin yapılabilmesi için karşı
tarafın avukatın onayı gerekliymiş! Peki bu nasıl bir haktır? İşçilerin avukatı, karşı tarafın
avukatıyla yaptığı görüşme ve pazarlık sonucunda ödenmesi gereken 10 milyar
TL'yi 7,5 milyar TL'ye düşürdü. Ve bu miktarın 3 taksitle ödenmesini karşı
taraf kabul etti. İlk taksit olarak konserden toplamış olduğumuz 3 milyar
TL'yi karşı tarafa vermek için avukatla birlikte 2 işçi de gitti. Burada da
yapılan bir pazarlık sonucunda ödenmesi gereken 7,5 milyar TL. 6 milyara
düşürüldü. İlk taksit olarak 3 milyar lira ödendi. Geriye kalan 3 milyar lira
ise 2 taksite bölündü. Ve bunun karşılığında 2 taraf arasında bir protokol
yapıldı. Bir grup
işçi Derleyen: Öykü Tanır BEKO'da
toplu işten atma ve taşeronlaştırmalara son! BEKO, 30 Aralık Perşembe günü
yaklaşık 500 işçi bazı bölümlerin kapatılması ve üretime bağlı olarak
belirlenen 2005 yılı kadrosunda daha az işçiye ihtiyaç olduğu bahanesiyle
işten atıldı. Boyahane bölümü ise taşerona devredildi. 150 civarında işçinin
çalıştığı boyahane bölümü ise taşeron firma Alpplas'a devredildi. Bu bölümde
çalışan işçiler ise tazminatları verildikten sonra sendikadan istifa
ettirilerek taşeron firmaya geçirildi. Şu anda enjeksiyon, boyahane, modül,
yemekhane, temizlik, depo, uzaktan kumanda ve garanti belgelerinin
hazırlandığı bölüm taşerona devredilmiş durumda. Ayrıca Karma isimli taşeron
firmanın elemanları da üretim içindeki değişik bölümlerde kadrolu işçilerle
birlikte çalışıyor. SEKA işçisi işten atılmalara direniyor Selüloz-İş Sendikasının İzmit SEKA
fabrikası kapatılarak, arazisi ile birlikte Büyükşehir Belediyesi'ne
devrediliyor. Burada çalışan 734 işçinin 27 Ocak 2005 tarihinden itibaren
işsiz kalacak bu saldırıya karşı başlatılan direniş bir süredir devam ediyor. Eylemler
devam ediyor 30 Aralık'ta imza kampanyası
başlatıldı. Sanat Sokağı'nda açılan imza masasında bugüne kadar 20 binin
üzerinde imza toplandığı söyleniyor. İşçilerin hedefi ise 250 bin imza.
Aralık ayı sonunda yaklaşık 4000 kişinin katılımıyla gerçekleşen eylem 8
Ocak'ta daha büyük bir destek alarak devam etti. Yaklaşık 10 bin kişinin
katıldığı mitingde SEKA işçileri, fabrikalarının kapattırmamakta kararlı
olduklarını dile getirdiler. Miting için fabrika içinde bir araya gelen
işçiler, eşlerini, çocuklarını ve komşularını da getirdiler. SEKA kapatılmaz
bandanaları, önlük, döviz ve pankartlar taşıyan işçilere, fabrika dışında,
Türk-İş'e bağlı Tek Gıda-İş, Demiryol-İş ve TÜMTİS üyesi işçiler de katıldı. "SEKA halkındır kapatılmaz, SEKA işçisi
yalnız değildir, Ferman IMF'ninse fabrikalar bizim" sloganlarıyla Merkez
Bankası'na yürüyüşe geçen işçiler burada diğer illerden gelen arkadaşlarıyla
birleştiler. Türk-İş'e bağlı sendikaların yanı sıra DİSK'e bağlı Birleşik
Metal-İş ve Lastik-İş üyeleri ile. Petrol-İş, Demiryol-İş, Yol-İş'in kitlesel
katıldığı mitingte Zonguldak'tan gelen GMİS üyeleri de.katıldı. Mitingde
direnişteki Petrol-İş üyesi Jotun Sıvı Boya ve TÜMTİS üyesi Kargo Lider
işçileri de direnişe destek verdi. TEKSİF'te büyük grev hazırlığı Tekstil işkolunda yürütülen grup
toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine grev
kararı alındı. Türkiye Tekstil, TEKSİF ile Türkiye Tekstil Sanayi İşverenleri
Sendikası arasındaki 20. dönem görüşmelerinde, fazla mesailer, ikramiye, gıda
yardımı ve tatil ücretleri gibi konularda patronların dayatmaları nedeniyle
anlaşma sağlanamadı. TEKSİF, bunun üzerine, 22 bini aşkın işçinin çalıştığı
ve aralarında Vakko, Altınyıldız, Levis, Akın Tekstil, Orta Anadolu Mensucat,
Saray Halı, Mithat Giyim, Atlas Halıcılık, Aksu İplik, Bahariye gibi
işyerlerinin de bulunduğu 56 işletmede greve gitme kararı aldı. Birleşik Metal-İş'te Sendikasızlaştırma
Çabaları Birleşik Metal-İş Sendikası'nın
örgütlü olduğu Erciyes Çelik Boru Fabrikası'nda, aralarında temsilcilerin de bulunduğu
16 işçi fabrikanın içinde bulunduğu Ekonomik nedenler ve sipariş azlığı
gerekçeleriyle işten atıldı.Bunun bir yalan olduğu kısa bir süre içinde
anlaşıldı. Çünkü aynı fabrikanın yöneticileri bu olayın hemen ardından.
İŞKUR'dan işçi talebinde bulunduğu anlaşıldı. Bunun üzerine fabrikada eylem
kararı alınarak direniş başlatıldı. Cezaevleri burjuva düzenin aynası Nergis Çayır Burjuva devlet, 19 Aralık 2000
yılında "şefkat operasyonu" adı altında devrimci siyasi tutsaklara
yönelik 20 cezaevine birden binlerce polis ve jandarmayla birlikte operasyon
düzenlemişti. Yapılan bu operasyon bugüne kadar ki en kanlı cezaevi
operasyonudur. Burjuva devlet bu olayların ardından dört gün içinde F tipi
cezaevlerinin açılışını yaptı. Dört yıldır tecride karşı başlatılan
ölüm oruçlarında içeride ve dışarıda 117 siyasi devrimci tutsak hayatını
yitirdi. Bir çoğu da sakat kaldı. Burjuva devlet bugün halen cezaevlerinde
işkence, tecrit ve baskı uygulamalarını devam ettiriyor. Yeni Ceza İnfaz Yasası meclisten
geçti. Bu yasa bugüne kadar uygulanan baskıları, şiddeti ve işkenceleri
meşrulaştırıyor. Tecridi ve izolasyonu daha da ağırlaştırıyor. Disiplin
yönetmeliği adı altında, yüksek sesle konuşmaktan, sessiz kalmaya kadar bir
çok davranışı suç sayıyor. Ayrıca tutsakları zorunlu çalıştırmayı da içeriyor. 35 sivil toplum örgütü, 19 Aralık
2004 tarihinde Kadıköy'de bir miting düzenlendi. Mitinge bine yakın katılım
oldu. Bugünkü siyasi grupların çoğunluğunun cezaevleri ve açlık grev gibi eylemleri
önemsiyor görünmelerine rağmen, katılım çok düşüktü. Siyasi grupların kendi
düzenledikleri etkinliklere kattığı kitlelerin dörtte biri mitingde yoktu. Mitingin tertip komitesinin içinde
bazı sendika şubelerinin adı olmasına rağmen, sendikaların katılımı yoktu.
Mitinge polis müdahale etmediği için herhangi bir olay çıkmadı. Burjuva devletin ve kurumlarının
cezaevlerindeki devrimci tutsaklara uygulamış olduğu tecridi ve baskıları
kınıyoruz. Ancak bizce cezaevinden çıkmış bir siyasi tutsağın -çok özel koşul
ve nedenler dışında- dışarıda da öncelikle açlık grev yapmayı tercih etmesi
doğru bir politik yaklaşım değildir. Çünkü bu eylem tarzı, bizce, dört duvar
arasında kalmış bir tutsağın -yine çok özel koşullar altında- yapabileceği
politik bir eylem biçimi olmalıdır. Bir başka sorun ise, siyasi grupların
açlık grevine katılmayan ya da bir dönemine katılan ama sonra devam
ettirmeyen yoldaşlarını hain ilan etmeleri ve hatta cezalandırılmalarıdır. Bu
gibi tutumlar olsa olsa devrimci fikirlere zarar verir. Bu tip yöntemlerin
sonucunda sosyalizmin yara aldığı, devrimcilerin işçi ve emekçi kitlelerin
gözünde -burjuvazinin karşı propagandasıyla birlikte- destek ve
inandırıcılığını yitirdiği de ortadadır. Bugün burjuvazi, toplumun
çoğunluğunu oluşturan işçilere, emekçilere ve yoksul kitlelere
saldırmaktadır. Bu saldırılara ciddi bir karşı koyuş gerçekleşmediği için
devlet daha rahat ve pervazsızca devrimci tutsaklara saldırabiliyor. Bugün
saldırıları durdurabilmenin tek yolu bu kitleleri bilinçlendirip sorunlarına
sahip çıkabilecekleri bir düzeye getirmektir. Bunun için örgütlenmelerimizi
sadece cezaevlerine veya ölüm oruçlarına hapsetmemeliyiz. (05.01.2005) Oyuncu olmak mı, seyirci kalmak mı? Ezgi Tan 21 Kasım 2004'de 16 yaşındaki Cihat
Aktaş İnönü Stadyumu'nun kapalı tribününde bir Beşiktaş taraftarınca
öldürüldü. Olay, büyük yankı uyandırdı. Herkes yazdı, çizdi. Suçlunun adı
"futbol terörü"ydü. Neydi bu futbol terörü? Nereden gelmişti
kapalıya? Nasıl girmiş, kim almıştı içeriye? Bugün ki biçimiyle oynanan futbolun
anavatanı Çin'dir diyebiliriz, çünkü Çinlilerin "ts'u kü" adlı
oyunu günümüz futboluna şaşırtıcı derecede benzerlikler göstermektedir.
Futbolu dünyaya yayan,Türkiye'de de ilk futbol kulübünü kuranlar
İngilizlerdir. Basit ve masrafsız bir oyun olan futbol, çok çabuk benimsendi
ve aynı hızla pek çok taraftar ve oyuncu kazandı. Mahallelerde, boş
arsalarda, her türlü zeminde rahatça oynandı.Çocukların ve işçilerin tek
eğlencesi oldu. İngiltere'de üniversite ve kolejlerde oynanırken, artık Latin
Amerika'nın yoksul mahallelerinde insanların dünyasına girivermiştir. Buenos
Aires sahalarında futbol kendine yeni bir tarz buluyor ve Brezilya
topraklarına mal oluyordu. Demiryolu atölyelerinde, limanlardaki tersanelerde
organize edilmiş ilk halk kulüpleri de ortaya çıktı. Futbol, kapitalizmin gelişimiyle
ortaya çıkmıştır. (İngilizlerin futbolu dünyaya yayması bir tesadüf
değildir!) Kapitalist sistemde üreten, çalışan, emek verenler proleterlerdir.
Futbol, özünde işbölümü, dayanışma, hedefe ulaşma, coşku ve tutkuyu
barındırır. Takım oyunudur, kolektivizme dayanır; ama futbolun dünyada
yayılması, işçi sınıfını baskı ve kontrol altına almak için yapılmış bir
tuzaktır. Futbol, günümüzde kapitalist eğlence endüstrisinin
merkezindedir. Hatta kendisi bir endüstri haline gelmiştir. Emperyalist
tekellerin ve mafyanın hegemonyası altındaki kulüplerin çağdaş futbol
oynamaktan çok uzakta olduklarını, taraftarların ve futbolcuların sırtından
paralarına para kattıklarını hatırlatmaya gerek yok. Sistemin kokuşmuşluğu
sanata ve bilime de en az futbola bulaştığı kadar bulaşmıştır. Medyanın rolünü unutmamak gerekir.
Kitle iletişim araçları, kitleleri, futbol maçları aracılığı ile de
etkilemeyi başarır. Spor yazarları köşelerinden taraftarları birbirine
düşürür, takıma, oyunculara etmediği lafı bırakmaz. Taraftarları kışkırtır,
tribünlerde koltuklar havalarda uçmakta, oyun alanı savaş alanına
dönmektedir. Şiddet hala en gözde haberdir. Yeşil sahalardaki şiddetin sorumlusu
futbol mudur gerçekten? Ken Loach'un son filmi Afili Delikanlı'nın
kahramanı henüz onyedisindedir; ama onsekize girdiği sabah bir cinayet
işler... Şiddetin ortaya çıkışıyla, sömürünün ortaya çıkışı aynı tarihlere
rastlar. Sömürü ve aşağılanmaya uğramak, içinde öfke ve patlamalara neden
olan, bunu kendi sınıfından, yanı başındakine yansıtan ve bu sayede kontrol
altında tutulan insan, kendine yapılan haksızlıkları bilmek ve
sorumlularından hesap sormak zorundadır. Toplum nereye gidiyor? Nergis Çayır İşsizlik ve yoksulluğun artmasıyla
birlikte toplumda tahrifatlar oluşuyor. Cinayet, hırsızlık, taciz vb. suçlar
işleniyor. Böylesi olayları eskiden medya aracılığıyla duyuyor, öğreniyorduk.
Bu olaylar artık çok yakınımızda. Her gün, her yerde yaşanıyor. Toplum bu
haliyle barbarlığa doğru mu gidiyor? Yaşanan bu olumsuzluklardan en çok
kadınlar etkileniyor. Yılbaşı gecesi binlerce insanın içinde turist kadınlara
onlarca erkek tacizde bulundu. Son olarak da çalıştığı hastaneye ulaşmaya
çalışan bir hemşireye, otobüsten indikten sonra bıçak zoruyla Okmeydanı
parkında tecavüz edilmeye çalışıldı. Hemşire yarım saat süren mücadelesiyle
birçok yerinden yaralanma pahasına ancak tecavüzden kurtulabildi. Günümüzde
bunlara benzer bir çok olay yaşanıyor. Bu olaylar artık çok uzağımızda
değil. Her an, her yerde bizler de bu olayları yaşayabiliriz. Kapitalist
sistem devam ettiği sürece bu olaylar artarak ve vahşice devam edecektir.
Bunları söylemek için alim olmaya gerek yok. Her insan görüyor ve yaşıyor. Bu
olayları izlerken kahrediyoruz, kızıyoruz ama bunlarla kalıyoruz. Bu
olayların yaşanmaması için barbar kapitalist sistemin tüm kurumlarıyla
yıkılması gerekiyor. Mavi Mayıs Ukrayna'da 21 Kasım 2004'de yapılan seçimlerde
Yanukoviç'in yüzde 46'ya karşı yüzde 49 oyla kazandığı seçim sonrası Yuşçenko
taraftarları, "seçimlerde hile var!" sloganıyla sokaklara
döküldüler. Bir tarafta batı tarafından
desteklenen Yuşçenko, diğer tarafta Rusya tarafından desteklenen Yanukoviç
arasında yaşanan çekişme 27 Aralık 2004'de seçimlerin tekrarlanması kararıyla
bir süreliğine askıya alındı. Peki burjuva demokrasisi ve sosyal
demokrat maske altında gerçekleştirilmeye çalışılan Ukrayna seçimlerinin
gerçek hikayesi nedir? Ukrayna, geniş bir tarım ve endüstri
ülkesi olmasının yanı sıra, petrol ve gaz rezervlerine köprü durumunda.
Ayrıca jeopolitik konumu gereği petrol ithal eden Orta ve Kuzey Avrupa
devletlerine de komşu bir ülke. Kârlı bir pazar olmasının yanı sıra petrol ve
gaz taşıma güzergahında kilit bir noktada bulunması iştahları kabartıyor. ABD
için olduğu kadar Rusya içinde Avrupa ve Asya'ya yayılabilme ve güçlü
emperyalist devlet olma özelliklerini perçinlemeleri için bir domino taşı.
Yani iki emperyalist ülkenin pastadan pay alma rekabeti söz konusu. Adaylardan Yanukoviç, 2002'de
Ukrayna'ya başbakan olmuş, ancak yolsuzluğa ve mafyaya batmış yönetimlere
karşı halkın öfkesinin daha da arttığı bu süreçte, buna dair ciddi anlamda
hiçbir çabası olmamıştır. Yuşçenko ise 1993 yılında başbakan
Kuçma döneminde Merkez Bankası'nın başına getirilmiş, bir müddet sonra da
görevinden alınmış, o da çareyi sağa kaymada bulmuş bir aday. ABD, seçim süreci boyunca muhalefete
milyar dolarlar akıtmış ve kamuoyunu çeşitli anketlerle yönlendirme de hiçbir
sakınca görmemiştir. "Burjuva demokrasisi" olarak bildiğimiz
kapitalist egemenlik biçiminin özünde, Ukrayna örneğinde de görüldüğü üzere
kendi yasa ve düzenlemelerini bile işine gelmediğinde bütünüyle çiğnemekte
tereddüt etmemek yatıyor. Tıpkı Afganistan'da ülkede yaşanan
karmaşadan dolayı pek çok kişinin seçimlere katılma imkanı bulamadığı halde
seçim sonuçlarının aynı ABD tarafından kabul edilmesi gibi. Tıpkı son süreçte
Irak'ta sadece işgal güçleri tarafından denetlenen parti ve adayların katılabildiği
seçimlerin gerçekleşmesinin hedeflenmesi gibi. Emperyalizmin gerçek yüzünü teşhir
etmek, burjuva devletinin "demokratik" görünüşünün tamamıyla iki
yüzlü olduğunu bilmek, en vahşi halinin ise emekçilerin, halkın kendi
haklarına sahip çıkmaya çalıştığında olduğunu bilerek mücadele etmek
önümüzdeki en önemli görevdir. Üreten biziz, yöneten de biz olacağız! İşçi sınıfının mücadelesine adanmış bir ömür: Vladimir Ilyich Ulyanov, Lenin (1870-1924) Fuat Karan Bolşevik partisinin ve III.
Enternasyonal'in kurucusu, Ekim Devrimi'nin ve ilk işçi devletinin lideri,
işçi sınıfının büyük devrimci önderi Lenin, bundan tam 81 yıl önce hayata ve
işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesine veda etti. Onun hayatını adadığı
Sovyetler Birliği de artık yok. Ama kapitalist sömürü devam ediyor,
emperyalist savaşlar, işgaller devam ediyor. Mücadele de devam ediyor. Belki
bugün Lenin yok, ama Leninizm, devrimci bir rehber olarak yaşamaya ve işçi
sınıfının devrimci mücadelesine yol göstermeye devam ediyor. Lenin'in
hayatı Lenin'in hayatını ve mücadelesini
elbette bu kısa yazının sınırları içerisine sığdırabilmek mümkün değil(1),
ancak kısaca hatırlamakta yarar var. 1870'de doğan Lenin, abisinin de
etkisiyle genç yaşlarında devrimci fikirlerle tanışır. Abisi, Çar III. Alexander'a
suikast girişiminden dolayı 1887'de asılır. Lenin, Kazan ve St. Petersbug
üniversitelerinde hukuk okur; fakat siyasi nedenlerden mesleğini yapamaz.
1893'de Petersburg'a gelir. Plekhanov vasıtasıyla devrimci grupların içine girer.
1895'de derimci gruplarla, özellikle de Emeğin Kurtuluşu grubuyla tanışmak
için yoldaşlarının aracılığıyla Avrupa'ya gider. İsviçre, Fransa ve
Almanya'da kalır, çok sayıda Marksist kitapla Rusya'ya geri döner. Dönüşünde
Martov'la birlikte, Petrograd'da bulunan Marksist çevreleri birleştirerek,
İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Birliği'ni kurar. Grup grevleri
destekler, Marksist yayınları dağıtır ve işçi eğitim grupları oluşturur. Bu
dönemde eşi Nadezhda Krupskaya ile tanışır. 8 Aralık 1895'de yoldaşlarıyla
birlikte tutuklanır. 15 ay ceza alır. Cezası bitmesine rağmen içeride yazmaya
devam ettiği ve örgütlenme faaliyetlerini sürdürdüğü için 3 yıl daha ceza
alır. Cezasını çekmesi için Sibirya'ya sürgün edilir. Aynı dönemde devrimci
faaliyetlerinden dolayı Krupskaya'da sürgün edilir ve birlikte devrimci
faaliyetlerini Sibirya'da sürdürürler. Sürgünün ardınadan Münih'e göçer.
Burada 1898'deki polis operasyonu ardından dağılan Rusya Sosyal Demokrat İşçi
Partisi'ni bir araya getirmek için Iskra'yı çıkarmaya başlar. 1903'te Sosyal
Demokrat İşçi Partisi, Bolşevikler (Çoğunluk) ve Menşevikler (Azınlık) diye
ayrılır. 1903'te Bolşevik Partisi'ni kurar. Birinci Dünya Savaşı'nda Lenin
Galiçya'dadır. Faaliyetlerinden dolayı gözaltına alınır ve ardından İsveç'e geçer.
1917'ye kadar orada kalır. Ekim 1917'de gerçekleşen işçi devrimine önderlik
eder. 1919'da Komünist Enternasyonal'i kurar. 1922'ye kadar Sovyet
hükümetinin başkanıdır. 1922'de hükümet içerisinde aktif çalışmasını
engelleyen bir felç geçirir. 1922-1923 arasında Komünist Partisi'nin ve
Sovyetlerin bürokratikleşmesine karşı son yazılarını yazar. 21 Ocak 1924'de
hayata ve kavgaya veda eder. Ölümünün ardından, 22 Ocak 1924'te Tiflis Tren
istasyonunda Troçki şunları söyleyecektir: "Acı, üzüntü ve keder
saflarımızı ve kalplerimizi birleştiriyor; yeni mücadeleler için daha güçlü
kenetleniyoruz. Yoldaşlar, kardeşler artık Lenin bizlerle değil. Elvada
Ilyich! Elveda Önder!" Lenin'in
mirası Lenin, kendisinden sonraki devrimci
kuşaklara ve işçi sınıfına muazzam bir deneyim ve teorik birikim bırakmıştır.
Bu birikimin güncelliği, Leninizmi hala bir devrimci rehber olarak işçi
sınıfının mücadelesinde yaşamasının nedenidir. Lenin'in mirası ana hatlarıyla
şunlardır: Lenin'in
devrimci yöntemi sınıf temellidir ve
sınıfa karşı sınıf şiarıyla, işçi sınıfının iktidarı için mücadele eder.
Yani, Leninizmi savunmak işçi sınıfı devrimciliğini savunmaktır. Lenin, sosyalizme geçmeden önce,
proletaryanın burjuva azınlık üzerinde devrimci bir diktatörlük uygulayacağı
bir işçi devletinin zorunluluğunun bilincindedir. Lenin, proletarya
diktatörlüğünü tüm reformistlere karşı savunur ve şöyle söyler: "Bir
Marksist sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya dikatörlüğünün kabulüne
kadar genişleten kişidir..."(2) Sosyalizmin inşası için devrimin tek
bir ülkede kalmaması ve tüm dünyaya yayılması gerektiğini savunur: "Sosyalizmin
tek bir ülkede nihai zaferi olanaksızdır. Bizim Sovyet iktidarını destekleyen
işçi ve köylü birliğimiz bütün dünya ordusunun birliklerinden yalnızca
biridir"(3) Kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmi
tanımlar. Lenin, tekellerin kapitalist sistemin kriz eğilimlerini
arttırdığını söyler ve şirketlerin plansız üretimi sonucunda ortaya çıkan
üretim anarşisinin yarattığı kaosa dikkati çeker. Lenin, emperyalizmi
tanımlarken, çok sayıda ülkeyi kontrol eden bir avuç süpergüç, "rantçı
devletlerin" yönlendirdiği parçalanma, asalaklık eğilimi, eşi görülmemiş
büyüklükte sosyal eşitsizlikler, üretimde ve sermayede görülen
yoğunlaşma (banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşerek mali sermayeyi
oluşturması), sermaye ihracı, dünyayı arasında bölüşen uluslararası
kapitalist birlikler, en büyük kapitalist güçlerce dünya topraklarının
paylaşılması gibi ayırt edici özellikleri olduğunu aktarır. Lenin ulusal
soruna da özel bir önem verir. Ona göre, dünya
nüfusunun ezici çoğunluğu, çok küçük bir azınlık oluşturan en zengin ve en
ileri kapitalist ülkeler tarafından mali açıdan birer sömürge olarak
köleleştirilmiştir. Bu köleleştirme kaçınılmaz olarak ayaklanmaları ve
kurtuluş savaşlarını teşvik eder. Lenin, batıdaki proleter devrimlerle,
ulusal kurtuluş hareketleri arasında bağ kurmayı hedefler. Ulusların kendi
kaderini tayin hakkını savunur. (Ulusal sorun üzerine tezlerden) Lenin'in Marksizm'e en önemli
katkılarından biri de Leninist örgüttür. İşçi sınıfının en mücadeleci
unsurlarını kendi içinde toplayan, demokratik merkeziyetçi bir örgüt
modelidir. Profesyonel devrimciler örgütü Leninist örgütün önemli
özelliklerinden biridir. "Ne Yapmalı" kitabı içerisinde yer alan "Ekonomistlerin
Amatörlüğü ve Devrimciler Örgütü" makalesinde bu örgütü şöyle
açıklar: "...İşçilerin örgütü ilk olarak, sendikal bir örgüt
olmalıdır; ikinci olarak, mümkün olduğunca kapsamlı olmalıdır; üçüncü olarak,
mümkün olduğunca az konspiratif (gizli) olmalıdır. (Burada ve ileride sadece
otokratik Rusya'dan söz ediyorum). Buna karşılık devrimciler örgütü, her
şeyden önce ve esas olarak, mesleği devrimci faaliyet olan (devrimciler
örgütünden de zaten bu nedenle söz ediyor ve devrimci sosyal demokratları
kastediyorum) kişileri kapsamalıdır. Böyle bir örgütün üyelerinin bu ortak
özellik karşısında, birinin ya da diğerinin mesleği arasındaki farklar bir
yana, işçiler ve aydınlar arasındaki her türlü fark tamamen ortadan
kalkmalıdır. Bu örgüt pek geniş tutulmamalı ve mümkün olduğunca konspiratif
olmalıdır." (4) Şöyle devam eder: "Daha
önce birkaç kez vurguladığım gibi örgütle ilgili olarak "akıllılar"
sözcüğünden anlaşılan profesyonel devrimcilerdir, işçiler veya öğrenciler
arasından gelmeleri hiç önemli değil: 1.Sürekliliği sağlayan istikrarlı bir
önder örgütü olmadan hiçbir devrimci hareket varlığını sürdüremez;
2.Hareketin temelini oluşturan ve harekete katılan, mücadeleye kendiliğinden
çekilen kitleler ne kadar geniş olursa, böyle bir örgüte duyulan gereksinim o
kadar acil bir hal alır ve bu örgüt o ölçüde sağlam olmak zorundadır (Çünkü
her türlü demagogun kitlelerin geri kesimlerini peşlerinden sürüklemesi o
kadar kolay olacaktır); 3.Böyle bir örgüt, esas olarak devrimci faaliyeti
meslek edinmiş insanlardan oluşmalıdır; 4.Otokratik bir ülkede böyle bir
örgüte üyeliği, ancak meslekten devrimciler, siyasi polise karşı mücadele
sanatında profesyonelce eğitilmiş insanlar üye olabilecek şekilde ne kadar
çok sınırlarsak örgütün ele geçirilmesi o kadar zor olacaktır; 5.Gerek işçi
sınıfında gerek diğer toplumsal sınıflardan, harekete katılma ve içinde aktif
olarak çalışma imkanına sahip olacak kişilerin çevresi de o kadar geniş
olacaktır."(5) Kuşkusuz Lenin'in Marksizm'e
katkılarını daha da çoğaltabiliriz ancak özetlediğimiz başlıklar temel
politik görüşlerini ifade etmek açısından yeterlidir. Günümüzde birçok
devrimci grup, birey artık Leninizmi terk etmekte ve hatta Leninizmi
Stalinizme indirgemeye kadar gitmektedir. Reformist, sol liberal, Stalinist
(hatta geçmişte Troçkist olan bazı çevreler de!) bugün Lenin'in mirasını terk
ediyorlar. Yani Leninist partiyi, enternasyonali, işçi sınıfı devrimciliğini,
proletarya diktatörlüğünü reddediyorlar. Bu örgütsel politik likidasyona
sürüklenenlerle yolumuzun aynı olmadığı açık. Bolşevik-Leninist mirası terk
edenler işçi sınıfının mücadelesine zarar vermektedirler. Böylesi anlayışlara
karşı Troçki'den bu yana devam eden mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz.
Bizce, Leninizm hala günceldir. "Lenin'in yöntemini ve eylemini kendilerine
referans alanlar, devrimci bir örgütün ve önderliğin işçi sınıfının
mücadelesinin dışında hiçbir yerde yetişmeyeceğini bilmek durumundadır.
Devrimci bir parti ve önderlik kendi programını işçi sınıfına taşıyabildiği
oranda başarılı olabilir... Sınıf mücadelesinin bir savaş olduğunu ve bu
gerçeğin kitaplardan değil, bizzat mücadelenin içinde edinilecek
deneyimlerden kazanılacağını Türkiyeli Leninist-Troçkistler olarak öğrenmek
zorundayız. Dersimiz Lenin'dir ve Lenin budur, başka bir şey değil; işçi
hareketi içinde güçlenmek ve devrimci partiyi ve önderliği enternasyonal
temelde inşa etmek"(6) İşçi sınıfının devrimci önderi
Lenin'le ilgili yazımızı yoldaşı ve eşi Krupskaya'nın sözleriyle bitirmek
istiyoruz: "...Önderler mücadele içinde doğarlar, mücadele içinde
olgunlaşırlar, güçlerini mücadeleden alırlar. Göçmenlik yıllarının Lenin'e
ilişkin anıları; yaşamına ilişkin küçük ayrıntıları, o dönemde yürüttüğü
mücadele ile birleştirmeksizin yazılamaz. Dokuz yıl
süren ikinci göçmenlik döneminde Lenin hep aynı Lenin olarak kalmıştır.
Eskiden olduğu gibi çok ve sistemli çalıştı, en küçük ayrıntıyı dikkatle
gözlemledi, bütün olup bitenler arasında bağlantı kurdu, ne kadar acı olursa
olsun, korkusuzca gerçeklerin gözünün içine bakmayı bildi. Her zaman olduğu
gibi her türlü baskı ve sömürüden nefret
etti, kendisini proletaryanın davasına, emekçilerin davasına adadı, her
zamanki gibi, onların çıkarlarının yürekten savunucusu oldu, bütün yaşamını
bu davanın çıkarlarına tabi kıldı. Bütün bunlar kendiliğinden oldu. Lenin
başka türlü yaşayamazdı. Eskiden olduğu gibi her türlü
oportünizme ve her türlü tornistana, kazanılmış bir mevzinin elden
çıkarılmasına karşı coşku ve şiddetle mücadele etti. Eskiden olduğu gibi,
harekete engel olduklarını gördüğü en yakın dostlarıyla ilişkisini gözünü
kırpmadan kopardı. Öte yandan dava için gerekliyse dünkü hasımlarına karşı
mütevazı ve dostça davranmayı bildi. Eskiden olduğu gibi, söyleyeceklerini
açık ve doğrudan söyledi. Doğayı, baharda ormanları, dağ yollarını, gölleri,
büyük kentlerin gürültüsünü, işçi kitlelerini, yoldaşları, hareketi,
mücadeleyi, bütün çeşitliliğiyle yaşamı eskisi gibi sevdi. Lenin hep aynı
Lenin'di..."(7) (1)Lenin'in hayatı hakkında daha detaylı
bilgi için, "Lenin Internet Archiv"e ve "Lenin Biographical Arcive"den,
Tony Cliff'in "Lenin" kitaplarından ve eşi Krupskaya'nın kaleme
aldığı "Lenin'den Anılar" kitabından yararlanılabilir) (2)Selected
Works, Moskova 1962, cilt 25 syf.412 (Devlet ve Devrim Kitabının içerisinde) (3)Selected
works, Moskova 1962, cilt 26, syf. 470 (4)Lenin,
Ne Yapmalı, Aralık 1993, Inter
Yayınları, syf.120 (5)Lenin,
Ne Yapmalı, Aralık 1993, Inter Yayınları, syf. 133) (6)İşçi
Cephesi, sayı 5, Şubat 2004 (7)N. Krupskaya, Lenin'den
Anılar, İnter Yayınları, 2. Basım, Temmuz 1990, syf.13 |
|
|
|
|
|
||