|
Yıl: 26 |
|
Şubat 2005 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 13 Görevimiz Saldırılara
Karşı İşçi Sınıfının Direniş
Hattını Yaratmaktır! - GÜNDEM CHP Kurultayının Ardından
ARİF BENOL Avrupa Anayasası: Neden Hayır!? İŞÇİ CEPHESİ Kürt Hareketinde Yeni
Gelişmeler FUAT KARAN SEKA Direnişinin
Saflarında Kenetlenelim İŞÇİ
CEPHESİ SEKA Direnişi Adım Adım Örülebilir ŞAHİN
YILDIRIM GALS Tekstil Fabrikası
Deneyimi Üzerine
İŞÇİ
CEPHESİ Özelleştirme
Sırası Erdemirde NEHİR GÜLEN TL Yenilendi: Zamlarda ve Hayat
Pahalılığında Değişen Bir Şey Yok ORHAN ARAL Emek
Hareketinden
ÖYKÜ TANIR Fabrikalardan Okur
Mektupları
MÜCAHİT YILMAZ Filistinde Emperyalistlerin Yol Haritası DERYA DENİZ Seçimlerin Ardından Irak MAVİ MAYIS Kültür
- Sanat EZGİ TAN Katledilişinin 25. Yılında Yolanda Gonzalez
Anıldı
MURAT YAKIN Troçkist
Olmak NAHUEL MORENO Görevimiz
Saldırılara Karşı İşçi
Sınıfının Örgütsel Derleniş ve
Direniş Hattını Yaratmaktır! İşçi
Cephesi İşçi
sınıfına ve emekçi yoksul halka karşı sermayenin
saldırıları artarak devam ediyor. Sürekli bir işe sahip
olanların sayısı her geçen gün azalıyor. İşten
atılmalar ve işsizlik sıradanlaşıyor. Çalışabilme
imkanı bulanların ücretleri artan işsizliğe paralel
olarak sürekli düşüyor. Düşük ücretlere ek olarak çalışma
koşulları ağırlaşıyor. Çay molası,
öğlen paydosu, hafta sonu tatili, servis hakkı ve hatta tuvalet
ihtiyacı üzerinde kısıntılar söz konusu. Birçok fabrika
ve atölyede zaten olmayan sigorta hakkına göz diken patronlar türlü
numaralarla sigorta primlerini eksik yatırmanın yollarını
yaratıyor. Birçok işyerinde bir gün çalışma, bir gün
dinlenme uygulaması devreye sokuldu. Bu şekilde işçilerin
sigorta primleri aylık 30 gün yerine 10-15 gün olarak eksik
yatırılıyor. Esnek çalışma adına işçi ve
emekçiler daha çok iş, daha az ücret kıskacına
alınıyor. Maaş zamları çeşitli bahanelerle
erteleniyor. Nadir olarak yapılan zamlar ise yüzde 5i, 10u geçmiyor.
Çoğunlukla maaşa 15-20 milyon ilave anlamına gelen bu zamlar
lütuf gibi sunuluyor. Büyüyen yedek sanayi ordusunun tepesine yerleşen
sırıtkan patronların bahanesiyse hazır: enflasyon düştü, yüzde 8-10 ve
giderek de düşüyor
artık eskisi gibi büyük zamlar yok! Bunu
söyleyen patronlar haklıysa, bugüne kadar işçilere, emekçilere
büyük zamlar yapıldı ise yapılan bu zamlar, bu yüksek
maaşlar nereye gitti? Nasıl oluyor da asgari ücret 350 milyon, bir
öğretmen maaşı ortalama 650-700 milyon ve bir doktor
maaşı dahi ortalama 1 milyar civarında iken ve yoksulluk
sınırı 1,5 milyarı geçmişken patronlar
maaşların yüksekliğinden bahsediyor? Çünkü patronlar yalan
söylüyor! Yüksek olan işçi ve emekçilerin maaşları değildir.
Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir. Yüksek olan sadece patronların
kârlarıdır. Gerisi yalandır
Ama patronlar bununla da
yetinmiyor. Ücretleri daha da düşürmek, kârlarını daha da
arttırmak için saldırılarına her geçen bir yenisini
eklemeye devam ediyorlar. Bu amaçla özelleştirmelerin kesintisiz
şekilde sürmesi gerekiyor. Neden? Çünkü devlet tüccar
değilmiş! Sağlık sistemi özelleştiriliyor. Neden?
Çünkü halk kaliteli sağlık hizmeti alamıyormuş!
Eğitim özelleştiriliyor. Neden? Çünkü devlet rekabeti engelliyormuş!
Öyleyse ne yapmak gerekir? Her şeyi satacaksın. İşin
içine parayı (patronları) sokacaksın. Patronlar bu
işlerden büyük paralar kazanıp, kârlarına kâr katacak.
İşte o zaman sağlık da, eğitim de kaliteli
olacakmış! Sağlık ve eğitim hizmetlerinin kaliteli
olması için ne rekabete ne de parayla satılmasına gerek var.
Bu mal ve hizmetlerin birkaç holdinge peşkeş çekilmesiyle
bırakın halkın çoğunluğunun kaliteye
ulaşmasını, bugünü bile mumla aratacak bir vahşi dönem
söz konusu olacaktır. Bugüne
kadar işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın
eğitimden sağlığa büyük acılar çektiği, insana
yaraşır bir hizmet alamadığı doğrudur.
Şeker pancarından alüminyuma, kömürden plastiğe, tekel
ürünlerinden kağıda kadar çeşitli malların
üretildiği KİTlerin birçoğunun zarar ettiği, kaliteli
mal üretemediği, kimi bürokratların arpalığı
olduğu da doğrudur. Ama sormak gerekiyor bu KİTlerin
birçoğunun yatırım yapılmayarak özellikle zarar
ettirildiği, kaliteli üretim yapanlarının engellendiği,
arpalık olarak kullananların başında bugün vatan-millet
edebiyatı yapanların önde gittiğini ne çabuk unutuyoruz. Düne
kadar yağmayı yapanlarla, hizmeti sunmayanlarla bugün
özelleştirme diye ortalıkta dolaşanların aynı
kapitalist sermaye güçleri ve işbirlikçileri olduğunu görmüyor
muyuz? Özelleştirmeler yasaklanmalıdır. Bugüne kadar
özelleştirilen tüm KİTler işçi ve emekçi denetiminde
millileştirmelidir. Özelleştirilmesin demek eskisi gibi devam etsin
demek değildir. Özelleştirilmesin demek işçi
sınıfı, emekçi halk ve tüm ezilen ve sömürülenler insan gibi
yaşayabilsin demektir. Bunun önündeki tek engel mevcut kapitalist sömürü
düzenidir. Dolayısıyla çözüm için yapılması gereken
satmak/kapamak değil tam tersine tümünü işçi ve emekçilerin
denetimlerine almasıdır. Ama bu patronların ve
işbirlikçilerinin işine gelmeyecektir. Bu nedenle AB masallarını
anlatıyorlar. Aş gelecek, iş gelecek, hepiniz en güzel
okullarda okuyup, en güzel hastanelerde tedavi olacaksınız
diyorlar. Sanki bugüne kadar hastane kapılarından çevrilen, bu
kapılarda canlarını yitiren işçi ve emekçilerin
sorumluları ve bu düzenin sahibi kendileri değilmiş gibi
anlatıyorlar bunları. Her şeyi özelleştirirsek kalite ve
zenginlik gelecek deyip sonra yeni iş yasasıyla işçi ve
emekçileri tüm haklarından mahrum bırakan koşulları
yaratanlar kendileri değilmiş gibi yapıyorlar bunları.
İşçi ve emekçilere Avrupa cennetini vaat edip sonra, başta
sendikalaşma hakkı olmak üzere en temel örgütlenme
haklarını engelleyen, sendikalaşan işçiyi işten
atan, taşeron çalışmayı yaygınlaştıran,
siyasal demokratik hakkını kullanmak isteyenleri terörist ilan eden
sanki kendileri değilmiş gibi yapıyorlar bunları. Hepsini
görüyoruz! İşçi
sınıfı ve emekçi halk olarak, hak ve özgürlüklerimize yönelik
saldırılara karşı örgütlenmeliyiz. Dün Sümerbank
işçisi yalnız kaldı, polis zoruyla fabrikadan sökülüp
atıldı. Bugün SEKA işçisi aynı durumla karşı
karşıya. Muhtemelen yarın Erdemir işçisi aynı
saldırıyı yaşayacak. Ayrıca, eğitim ve
sağlık hakkımızı gasp ediyorlar.
Başımıza gelecekleri görelim, mücadelelerimizi birleştirelim.
Sendikalarımızın başına çöreklenmiş bürokrasilerin;
özelleştirmelere, işten atılmalara, düşük ücret ve
zamlara karşı izledikleri işbirlikçi, hain politikalarına
boyun eğmeyelim. Tüm sendika ve sınıf örgütlerinde başta
örgütlenme ve sendikalaşma hakkı olmak üzere;
özelleştirmelere, işten atılmalara, düşük ücret ve
zamlara karşı mücadele temel talebimiz olsun. Sınıf
mücadeleci bir direniş hattını örerek tüm sınıf
kardeşlerimizle birleştirme talebini hayata geçirmek için işe
koyulmanın zamanıdır. Aş da, iş de, hak ve özgürlük
de ancak böyle gelecek
kapitalist masallarla değil
Arif Benol CHP Kurultayı,
ardında meydan muharebesi görüntüleri bırakarak tamamlandı.
Sandalyelerin havada uçuştuğu, insanların
yaralandığı, bellerde silahların göründüğü, kürsünün
işgal edildiği görüntüleri bugüne dek burjuva siyasi partilerin
kurultaylarında çokça gördük. Bu görüntülerin yabancısı
değiliz. Yine bir burjuva siyasi parti olan CHP için ise bu görüntüler
çok da alışıldık değildi. Kendisini sosyal
demokrat bir parti ve üstelik Atatürkün Partisi olarak tanımlayan ve
bununla da övünen CHP, bugüne kadar MHP, ANAP, DYP gibi sağcı,
milliyetçi partilerin kurultaylarında benzer görüntüler
yaşandığında bunları eleştirmişti. Çünkü
CHPye göre kendi kurultayında, kendi delegelerine, üyelerine,
partililerine karşı bu kadar düşmanca davranan bir
anlayışın temsilcileri kendisinden olmayana karşı
çok daha düşmanca davranırdı. Bu nedenle parti içi
demokrasinin olmadığı, eleştiri ve söz söyleme
hakkının kısıtlandığı, özgür ve eşit
katılımın bir hak olarak görülüp, garanti altına
alınmadığı partilerin hükümet olmaları durumunda
baskı tüm ülke düzeyine yayılıp, genelleşecekti. Bu ise
demokrasi ve özgürlük adına kabul edilemezdi. Nitekim CHP, uygulamada olmasa
da söylem düzeyinde dönem dönem bu anlayışı vurgulayarak bunun
kendisine ait bir artı özellik olduğunu dillendirmişti. Oysa
son kurultay gösterdi ki CHP hem anti-demokratik anlayış hem de
vurdu kırdı konusunda diğerlerinden geri kalmak bir yana bu
konuda öncülüğü kolaylıkla alabilecek durumda. Ne oldu da
muhalefetteyken aşınan ve oy kaybeden ender partilerden biri olan
CHP dışa doğru değil de içe doğru patladı? Ne
oldu da CHP 17 Ağustos 1999 Depreminde, 19 Şubat 2001 krizinde
silindir gibi ezilen işçi ve emekçi halk kitlelerinin omuzlarında
yükselip, susarak bile muhalefet yapsa hükümet olabilecek koşullara
sahipken ve üstelik bugün de işsizlik, yoksulluk almış
başını giderken halen halk nezdinde itibarı sürekli
gerileyen AKP olmuyor da CHP oluyor? CHP Kurultayının
ardından öncelikle bu soruların cevaplarının analiz
edilmesine ihtiyaç var. Kurultayın gösterdiği: hangisi daha kötü? Öncelikle şunu tespit
edelim: CHP Kurultayı sadece Kurultay salonunda olanlarla değil
Kurultay öncesi tartışma süreciyle birlikte suçlama,
aşağılama, kişiselleştirme, parayla adam satın
alma, fikri noksanlık ve elimde dosyalar var şantajlarıyla
dolu bir kirlilik gösterisiydi. Kurultay günü bu kirlilik zirve yaptı.
Kurultay öncesi Deniz Baykalın liderliğinde CHPnin bir
geleceği olamayacağına dair genel bir inanış
vardı. CHP dışında herkesin, içinde ise Baykalcılar
dışındakilerin tümünün paylaştığı bu inanç
dolayısıyla Baykal dışında bir seçeneğin
şansı hiç de az görülmüyordu. Nicedir bu konuda hazırlık
yapan Mustafa Sarıgülün en çok güvendiği birinci konu parasının
gücüyse (rüşvet) ikincisi de Baykal
karşıtlığının geldiği noktaydı.
Nitekim Sarıgül, Baykalı istemeyenler benden yana olsun söylemiyle
genel başkanlık yarışına girdi. Gerçekten de Baykaldan yaka
silkenlerin sayısı hiç de az değildi ama denize düşen
yılana sarılır durumuna düşmek istemeyen muhalif CHP
delegeleri içinde, Sarıgül dışında bir seçenek için
istekli olanların sayısı da az değildi. Adaylardan
Hurşit Güneş bir yana bırakılırsa Celal Doğan
ve Kemal Derviş gibi isimlerin de desteklediği Zülfü Livaneli bu
noktada sahneye çıktı. Uzun pazarlıklar sonunda Baykal
karşısında tek aday için görüşmeler yapıldı ama
Sarıgül kendisi dışında bir seçeneğe
yanaşmadı. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak istemeyen Baykal
karşıtları Sarıgülün isteğini kabul etmediler; ama
hem Güneş hem de Livaneli, Kurultay öncesinde adaylıktan çekilerek
sahneyi Baykal-Sarıgül ikilisine bırakmak zorunda kaldılar. Kurultayın mesajı: Baykal CHP, CHP Baykaldır
Her şeyin olduğu ama
işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülenlerin bırakın ana
karakter olmayı dekor olarak bile kullanılmaya ihtiyaç
duyulmadığı CHP Kurultayının mesajı nedir?
Önceki kurultaylarda Ricky Martin şovlarına taş
çıkartacak şekilde sahne alan Baykal tüm yanlışların
kaynağı da; acaba muhalifleri ondan çok mu farklı? AKP
karşısında özgün hiçbir politik tutuma sahip olmayan tam
tersine işsizlik, yoksulluk, özelleştirmeler, sosyal güvenlik
sisteminin tasfiyesi, rejim, AB, Ortadoğu vb konularda temelde AKPnin
program çizgisine sahip olan CHPnin genel başkanlık için
yarışan adayları, kaçınılmaz şekilde
Kurultaydaki söylemlerini memleket meseleleri üzerine değil
rakiplerinin kirliliği, kendi yücelikleri üzerine kurdular. Bu CHPnin
kendisidir. Bunun dışında bir CHP yoktur. Aransa da
bulunamayacaktır. Bugünün CHPsi genel başkanı Baykal
olduğu için böylesi bir parti olmamıştır. CHP böyle bir
parti olduğu için Baykalda ona uygun bir genel başkan
olmuştur. Bu anlamda Baykal CHPdir, CHPde Baykal. Ve yarın
Baykalın yerini Sarıgülün alması durumunda genel
başkanı değişecek ama CHP, CHP olarak kalmaya devam
edecektir. CHP ne istiyor, neyi temsil ediyor? Haklar ve özgürlükler üzerinde
nicedir devam eden yeni-liberal saldırıların 12 Eylül
Anayasası üzerine inşa edildiğini, bugün ABne
katılım çerçevesinde gerçekleştirilen düzenlemelerin, kimilerinin
iddia ettiği gibi hak ve özgürlükleri genişletmediğini ve bu
amacı taşımadığını, tam tersine mevcut
durumu daha da perçinlemek anlamına geldiğini söylüyoruz. 12 Eylül
askeri darbesi işçi ve emekçilerin siyasi ve ekonomik örgütlerini
parçalamış, örgütsüzlüğü genelleştirmiş ve sonrasında
da örgütlenmeyi bir suç haline getirmiştir. En temel hak ve özgürlükler
için dahi örgütlenilemeyen, baskı ve şiddetin
sıradanlaştığı bir asker-polis rejimi söz konusudur.
İşte CHP politika yapma alanını genişletemediği
ölçüde bu rejimin, mevcut statükonun temsilcilerinden biri olmaya doğru
evrilmiştir. Ama bugün asker-polis rejiminin egemen unsurları burjuvazinin
talep ve ihtiyaçları temelinde AB doğrultusunda bir yeniden
yapılanma sürecine girmiştir. Bu süreç, CHPnin her fırsatta
yağ çekip göreve çağırdığı MGK ve TSKya
rağmen değil tam tersine bu güçlerin önde gelen temsilcilerinin işbirliğiyle
birlikte işlemektedir. Kuşkusuz rejim içi kimi unsurlar da kendi
çıkarları doğrultusunda mevcut statükonun devamını
istemekte ve bu doğrultuda bir mücadele vermektedir. Bugün için
bunların etki ve gücü belirleyici olmaktan uzaktır. Bu noktada
ısrar edenlerin bir kısmı orta ve uzun vadede güçlenecek ama
diğerleri de yok olacaktır. Çünkü önümüzdeki dönem bu zeminde
politika yapmak isteyen birkaç partiyi besleyemeyecek kadar daralma
eğilimi göstermektedir. DYP, MHP vb. partilerin geleneksel olarak bu
alanların temsilcisi olduğu düşünülürse CHPnin bu politik zemin
üzerinde büyüyüp, güçlü bir alternatif olması çok zordur. CHP
kaçınılmaz şekilde bu duruma uygun bir politik manevra
gerçekleştirecektir. Bu süreç başlamıştır ve son
Kurultaya rağmen devam edecektir. CHPnin AKPnin ikizi
olmasının anlamı budur
CHP, AKPden farklı değildir Başını
TÜSİADın çektiği büyük burjuvazinin önderliğinde
oluşturulan ve uygulayıcılığını AKP
hükümetinin yaptığı sömürü ve işgal bloğu, egemen
sınıf adına cumhuriyet tarihinin en güçlü ittifaklarından
biridir. Bu bloğun CHPden istediği, olası bir AKP
sonrası dönem için alternatif olmasıdır, yoksa
kaçınılmaz olana karşı ucuz politika uygulaması
değil. Sanılanın aksine CHP buna karşı
değildir, verilen mesajı almıştır. Neden böyle
düşünüyoruz?: Türkiye burjuvazinin en temel yönelimlerinin
başında AB geliyor, CHP buna karşı değildir.
İMF ile anlaşmalar ve özelleştirmeler bu temel yönelimin ana
başlıklarındandır, CHP bunlara karşı
değildir. ABD emperyalizmiyle temel müttefikliğin devam etmesi ve
emperyalizmin Ortadoğuya yönelik bu çerçevedeki müdahaleleri bir
diğer önemli başlıktır, CHPnin bu meseledeki
karşıtlığı sadece AKP kadardır.
Baykalın 1 Mart Tezkeresini CHP engelledi demesi fazlasıyla
abartılıdır. Evet CHP karşı oy vermiş ama
engelleyen AKP içindeki muhalifler olmuştur. Bu Baykalın bile
hesap etmediği bir gelişme olmuştur. Baykalın buradan
hareketle Kurultayda, ABD, CHPye 1 Mart Tezkeresinin hesabını
sormak için komplo düzenliyor iddiası devamı gelmeyecek, CHPye değil
kendisine ait bir iddia olarak kalacak ve unutulacaktır. CHP içinde bunu
unutturacak yeterince ABD sever vardır. Kıbrıs konusundaki
AKP-CHP farklılığı hükümet-muhalefet
farklılığıdır. Öne çıkan iç gündem
maddelerinden türban, imam hatip okulları gibi konularsa geleneksel
konumlanışlara aittir ve sömürü-işgal bloğunun talepleri
doğrultusunda çözümlenecektir. Bu konuda ayrıca bir özgünlüğe
gerek kalmayacaktır. Kaldı ki CHP içinde AKPnin
bakışına bire bir sahip çok sayıda önemli figür
bulunuyor; Kemal Derviş, Zülfü Livaneli gibi
AB çerçevesinde Kürt
hareketi ve Öcalan konusunda atılan adımların benzerlerini
diğer alanlarda da görmeye devam edeceğiz. Ama bütün bunlar
patronların ve işbirlikçilerinin talep ve ihtiyaçları
doğrultusunda atılan adımlar ve saldırının
merkezinde işçi sınıfı ve emekçi halk yer alıyor. Bu
nedenle saldırının merkezinde yer alan işçiler ve
emekçiler olarak AKPden olmadığı gibi CHPden de herhangi bir
beklentimiz olamaz. Açmazı açacak işçi sınıfıdır... Dolayısıyla bu
noktadan hareketle CHP Kurultayının ardından sorulacak soru,
CHP değilse kim? ya da CHP nasıl adam olur?
olmamalıdır. Sormamız gereken tarihinin en büyük
saldırılarıyla karşı karşıya olan
işçi ve emekçilerin hak ve özgürlükleri için nasıl bir sol
harekete, mücadeleye, program ve örgüte ihtiyacımız var?
sorusudur. Solun açmazı, halen sosyal demokrasi hayalleriyle CHP
gibi partilerin peşinde koşanların ve AB gibi
emperyalist-kapitalist birliklerden özgürlük ve demokrasi bekleyenlerin
kuşattığı bir sol harekete sahip olmamızdan
geliyor. Unutmamalıyız; Türkiye demokrasi için dahi devrimin
gerektiği toplumsal, ekonomik, siyasal bir zemin üzerinde
bulunmaktadır. Açmazı açmak, işçi sınıfı ve
emekçi halk için devrimci sınıf mücadelesi seçeneğini hayata
geçirecek güçlü bir önderliği ve partiyi inşa etmekle mümkün olacaktır.
Avrupa Anayasası: Neden Hayır!? İşçi
Cephesi Şubat ayından
itibaren pek çok Avrupa Birliği ülkesinde Giscard dEstaing
tarafından kaleme alınmış olan Anayasa halk
oylamasına sunulacak. Muhafazakar sağ, sosyal demokrat, sosyalist
ve hatta Daniel Cohn-Bendit önderliğindeki Yeşil partilerin
oluşturduğu geniş bir liberal yelpaze Anayasa için Evet
oyu çağırısı kampanyası başlatmış
durumda. Kendini anti-kapitalist olarak tanımlayan sol kesimde ise
egemen eğilim Hayır doğrultusunda. Ancak bu sol son derece
heterojen ve Hayır oyunda ortak bir payda yakalamış gibi
görünse de, Hayırcıları oluşturan akımların
ve partilerin programlarına bakıldığında
gerçekliğe tekabül etmiyor bu ortaklık. Dolayısıyla bu
noktada politik bir berraklık gerekiyor. Liberal
devletler antlaşması
Her şeyden önce
Giscardın kaleme aldığı ve daha sonra Avrupa Konseyi ve
AB Parlamentosu tarafından onaylanan metnin, burjuva demokratik
kavrayış açısından bile bir Anayasa
olmadığını tespit etmek gerekiyor. Giriş bölümünde
Fransız Devrimine atıfta bulunarak bir kavram aldatmacasına
baş vurulmuş olsa bile, ne halk tarafından seçilmiş bir Kurucu Meclis tarafından
hazırlanmış, ne hazırlanışı
sırasında halkın tartışmasına
açılmış, ne de kesinleşmesi için halkın oyuna
sunulmuş bir metin. Metni hazırlayan Giscard, Alman ve Fransız
hükümetleri tarafından atanmış
biri; hazırlanışı sırasında ise,
tartışılmasını bir yana bırakın, metni
gören bile yok; ve nihayet ünlü Anayasa daha şimdiden Avrupa Konseyi,
yani üye devletler devlet başkanları tarafından kabul
edilmiş durumda, Avrupa Parlamentosunun kabulü ise basit bir protokolün
ötesinde anlam taşımıyor. Referanduma sunulacak ülkelerde bu
Anayasanın (dikkat edin, Anayasa taslağı değil) red
edilmesi durumunda ise, ne olacağını bilen yok; büyük
olasılıkla kabul edilene değin tekrar tekrar oylanacak. Bu anlamda Avrupa
Anayasası denilen metin, geçekte bir Anayasa değil, devletlerarası bir antlaşma.
Işçi ve emekçi yığınların özellikle İkinci
Dünya Savaşı sonrasında elde ettikleri kazanımları geri dönüşsüz bir biçimde yok
etmeye; özelleştirmelere, işyeri kapatmalarına ve serbest
emek piyasası yaratmaya yönelik liberal politikaları anayasalaştırılmaya;
sosyal devlet uygulamalarını yasaklanmaya
yönelik bir Konvansiyon. Dolayısıyla buradaki temel sorun,
Anayasanın sadece hazırlanış biçimi değil, özünde
ne olduğu: ulusal yasaların, anayasaların ve ulusal devlet
ilkelerinin üzerine yükselerek liberalizmi Avrupa Birliğinin temeli haline
getiren bir antlaşma bu. Yani, Avrupa Birliğinin
ulaştığı doğal
kurumsal yapı. Sol içindeki temel ayrım
da burada yatıyor: Bir başka Avrupa olanaklıdır
diyenler Anayasadaki belirli temel ya da ayrıntı ilkelere itiraz
ederek ve daha demokratik ve sosyal bir Avrupa Birliği talep ederek
Hayır oyu çağırısında bulunurken, devrimci
Troçkistler serbest ticareti anayasalaştıran
bu devletlerarası antlaşmayı, bizzat bu liberal-emperyalist
ilkenin üzerinde yükselen AB projesine karşı oldukları için
red ediyorlar. Böylece sol hareket içinde iki farklı slogan
oluşuyor: Bir başka Avrupa mı, yoksa Avrupa Sosyalist Devletleri Birliği mi? Serbest
emek piyasası
AB Anayasası liberal
poltikaları, ulusal düzeyde uygulanabilecek politikaların üzerinde
kurumsallaştırıyor. Yani, sanayinin de ötesinde eğitimin,
sağlığın, ulaştırmanın ve diğer tüm
sosyal hizmetlerin (emeklilik dahil) özelleştirilmesini koşul
kılmakla kalmıyor, aynı zamanda herhangi bir hükümetin devlet
yönetimli ya da destekli herhangi bir uygulamasını yasaklıyor.
Dolayısıyla halkların seçecekleri hükümetlerin, bu hükümetleri
kurabilecek partilerin programlarının hiç bir önemi kalmıyor. Ama buna
karşılık, Avrupa düzeyinde bir asgari ücret tespitini
öngörmüyor, böyle bir bağlayıcılık getirmiyor. Amaç
açık: serbest emek piyasası çerçevesinde işçi
sınıfı içinde rekabet yaratmaya, gelir düzeyi düşük
ülkelerdeki işçi ücretlerini referans almaya yöneliyor. Bu da ücret
düzeyi yüksek olan ülkelerdeki işyerlerinin kapanarak, sermayenin
düşük ücretli ülkelere yönelmesine, Avrupanın merkezinde
işsizliğin artmasına, yoksulluğun
yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu süreç çok önceleri,
Portekiz, İrlanda, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerin
Birliğe dahil edilmesiyle başlatılmıştı.
Şimdi ise, eski Sovyet bloku ülkelerinin AB içine çekilmesiyle sürdürülüyor.
Üstelik ilk grup ülkelere kısmen akıtılan ve emekçilerin
kayıplarını kısmen gidermeye yönelik yapısal mali
yardımlar, yeni katılımlar için artık söz konusu
değil. Hedef savunmasız emekçi yığınların
üzerindeki sömürünün güçlendirilmesi. Türkiye
ne kazanacak?
Batı sermayesinin ucuz emek pazarı Türkiyeye
yönelmesinden elbette kazananlar olacak: ülkedeki büyük finans ve sermaye
sektörleri, gerçekleştirecekleri işbirlikleriyle ve emperyalist
sermayenin etrafında örecekleri yeni girişimlerle çok büyük paralar
kazanacak. Türkiye burjuvazisinin ABye girmeye can atmasının temel
nedeni de bu. Ama bunlar bir avuç kesim.
Milyonlarca işçi ve emekçi ise, sadece elindekini değil,
geleceğini de kaybedecek. Birincisi, ABye girildiğinde işçi
ücretlerinin artacağını sanmak bir hayal, zira Avrupa
sermayesi bizzat ücretler düşük olduğu için gelmekte ve gelecek
ülkeye. Yani hükümetlerden ücretlerin düşük tutulmasını talep
edecek, bunu koşul sayacak.
İkincisi, Anayasa gereği sonuna kadar götürülecek olan
özelleştirmeler, özellikle sağlık,
taşımacılık ve eğitim alanlarında emekçilerin
sırtına ek külfetler yükleyerek ücretlerin daha da aşınmasına yol açacak. Ve
üçüncüsü, yeni yatırımlar bazı yeni iş
alanlarının doğmasına yol açarken, özelleştirmeler
sonucunda sanayi ve hizmetler alanlarında işini yitirenlerin
boyutuna asla ulaşamayacak, işçi piyasasındaki rekabeti
kızıştırmak için sürekli
bir işsizler ordusu bulundurulacak, olmadı kapılar her ne
olursa olsun çalışmaya hazır (yani zorunlu) iç ve
dış göçe açılacak. Bunları tahmin edebilmek için kahin
olmaya gerek yok, zira İrlandasından Polonyasına kadar tüm
Avrupada yaşanmaya başlanmış olan gerçekler bunlar. Bizce çözüm, daha sosyal bir
Avrupa Birliği hayali ya da kapitalizmin yıkılmasını
öngörmeyen, verili kurumların sadece daha demokratik hale
getirilmesine dayalı muğlak bir başka Avrupa sloganları
olamaz. Çözüm, emek piyasasında
yaratılan rekabete son verecek, emeğin dağılımında
ve üretimin planlanmasında karşılıklı işbirliğine
dayanacak bir sistemin yaratılabilmesinde. Bu ise tek tek ülkelerde ve
bir bütün olarak Avrupada işçi ve emekçi yığınların
iktidarıyla, yani Avrupa Sosyalist Devletleri Birliğinin
inşasıyla olanaklı. Biz işte bunun için Avrupa Anayasasına
Hayır, İşçilerin ve
Halkların Avrupasına Evet diyoruz. Kürt
Hareketinde Yeni Gelişmeler Fuat Karan
ulusal
bağımsızlık programına dayalı bir örgütün dün
gerilla mücadelesi veriyorken bugün siyasi mücadeleye geçmesini, hatta yarın bir genel aftan
yararlanarak burjuva demokrasisinin meşruiyeti içinde özerklik
için uğraşan bir yasal partiye dönüşmesini
şaşkınlıkla karşılamamak gerekir. Bütün bu taktikler,
ulusal bağımsızlıkçı stratejinin, halkçı
pragmatizmin tamamlayıcı öğeleridir. (İşçi Cephesi
- Nisan 1993) Öcalanın
yakalanması, silahlı mücadelenin bırakılması,
demokratik cumhuriyet ve üçüncü alan teorileri, Amerika ve diğer
emperyalist devletlerle ilişkileri, Irakın işgalinden sonraki
konumu gibi gelişmeler, sol harekette Kürt hareketine dönük bir dizi
tartışmayı da beraberinde getirdi. PKKya toplumsal devrim
görevi atfedenler, ulusal kurtuluş hareketlerinin
sınırlarını görmezden gelerek PKKyi ihanetle suçladılar.
Devrimci Marksistler için bu gelişmeler hiç de
şaşırtıcı olmadı, girişte
yaptığımız alıntı bunun açık bir göstergesidir. PKKnin
ulusal bağımsızlık programı taktiklerini de
belirlemekte ve farklı dönemlerde farklı biçimlerde
karşımıza çıkmaktadır. Bu yazıda son gelişmelerin
ışığında Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketindeki
(KUKH) yeni gelişmeleri değerlendirmeye
çalışacağız. Öncelikle Kürt ulusal kurtuluş
savaşına önderlik eden PKKnin siyasi evrimini incelemekte yarar
var. PKKden
Kongre-Gele Kısa Tarihçe PKK, 27 Kasım 1978de
Licenin Fis köyünde Apocular diye anılan grup tarafından kuruldu.
Açılımı Kürdistan İşçi Partisidir (Partiye Karkeren
Kurdistan). Kuruluş dönemlerinde
öncü kadrolarının soldan etkilenmeleri ve Sovyetler
Birliğinin varlığı nedeniyle sol bir eğilim
gösteriyor ve kendine özellikle yoksul Kürt köylüleri içerisinde taban
buluyordu. İlk silahı Urfada Bucak aşiretine sıkan
örgüt, 1984te Eruh ve Şemdinlide yaptığı
baskınlarla silahlı mücadeleye başladı. 1990lı
yıllarda devletin baskısı ve saldırıları (köy
yakmalar, zorunlu göç, toplu infazlar) da arttı. Katliamların bir
kısmı bugün gün ışığına
çıkmaktadır. Bu dönemde PKK
kitlesel eylemlere girişmeye başladı. 1993, 1995 ve 1998de
tek taraflı ateşkes ilan etti. 1999 Yılında ABD destekli
bir operasyonla Abdullah Öcalan yakalandı. Öcalan yakalandıktan
sonra Demokratik Cumhuriyet
projesini öne sürdü ve 2 Ağustosta da silahlı birliklerin
sınır dışına çıkması
çağrısı yaptı. Öcalanın da etkisiyle PKK, 7. Kongrede (Ocak 2000) silahlı
savaşı durdurdu ve siyasi yollardan mücadele kararı aldı.
Bu süreçten sonra parti içindeki çatışmalar da artmaya
başladı. İrili ufaklı birçok grup partiyi terketti ancak
parti etkisini ve gücünü sürdürdü. 4-11 Nisan 2002 tarihinde gerçekleşen
8. Kongresiyle PKK kendini feshetti ve KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi
Kongresi) kuruldu. 1 Yıl sonra 2. Olağanüstü Kongresinde KADEK
kendini feshetti ve KONGRA-GEL kuruldu. Mücadelenin demokratik, yasal zeminde
sürdürülmesi yönünde karar aldı: "KONGRA-GEL demokratik,
ekolojik toplum paradigması çerçevesinde başta Kürdistan'ın
dört parçası olmak üzere Kürtlerin yaşadığı tüm
alanlarda örgütlenerek, alternatif çözüm gücü olmayı hedeflemektedir. KNK
ise Kürdistanı farklı ideoloji, program ve siyasi örgütlenmeleri
ortak ulusal bir çatı altında toplamayı hedefleyen bir ulusal
örgütlenmedir." PKKyı silahlı mücadeleden sivil toplumcu
bir anlayışa yönelten nedenleri anlamak için bölgedeki
gelişmelere göz atmak gerekiyor. Bölgesel
Gelişmeler Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, PKKye dönük kirli bir savaşa girişmiş, köyler
yakılmış, yurtsever militanların lojistik kaynakları
ve toplumsal bağları baskıyla kesilmeye
çalışılmış ve bunda da büyük ölçüde
başarılı olunmuştur. Buna Doğu Blokunun çöküşü
ve işçi hareketinde derinleşen bir önderlik bunalımı
eşlik etmiştir. Bu süreçte PKK taktiklerini değiştirmeye
başlamış, emperyalistler arası çatlaklardan yararlanarak
ayakta kalmayı denemiştir. Partinin bu çizgisi, TC Devletinin
baskıları sonucunda emperyalistlerin eliyle Öcalanın
yakalanması ile son bulmuş ve ardından Parti, Demokratik Cumhuriyet ve 3. Alan teorileriyle sivil toplumcu
bir çizgiye evrilmeye başlamıştır. Gerilla, sadece bir
pazarlık unsuruna indirgenmiş, siyasi mücadele Türkiyede büyük
ölçüde DEHAPın üzerinden yürütülmüştür. Kürt halkının
hakları konusunda AB Birliğine giriş bir umut haline
getirilmiş ve Türkiyenin ABye katılmasına destek
verilmiştir. Özellikle Irakın işgalinin ardından ABD ile
iyi ilişki geliştirmeye çalışmıştır. Kuzey
Irakta ABDnin desteklediği bir Kürt devletinin kurulabilme
olasılığı partinin politiklarını
belirlemiştir. Bu süreç parti içinde tartışmalara da yol
açmıştır. Bu tartışmaların ardından
yaşanan liderlik kavgalarında, Osman Öcalanın
başını çektiği bir dizi unsur, Kuzey Irakta Amerikan
kontrolünde yeni bir Kürt partisini kurmaya girişmiştir.
Ayrıca işgal altındaki Irakta gerçekleşen seçimlere
Kongre-Gelle bağlantılı adaylar da
katılmıştır. Bu durum TC Devletinin de tepkisini
çekmekte ve ABD uyarılmaktadır. Pazarlıkların tam olarak
ne olduğunu bilemiyoruz; ancak ABDnin Irakta neredeyse
güvenebileceği tek unsur olan Kürtleri şimdilik bir kenara
itmeyeceği kesin. ABD, Kongre-Gelin KDP ve KYB (Kürdistan Yurtseverler
Birliği) ile ilişkilerinin düzelmesini göz önüne alarak, Kongre-Geli
Kuzey Irakta sivilleştirmeye çalışıyor. Ama Türkiye gibi tarihsel ve stratejik bir
ortağını da kolay kolay dışlayamaz. Tüm bu
gelişmeler ve tartışmalar Kürt hareketinde yeni kümelenmelere
neden oluyor. Yoksul Kürt köylülerinin etkin olduğu hareket emperyalist
politikaların da etkisiyle gittikçe Kürt egemenlerinin içine
girdiği bir sürece doğru evriliyor. Kesin olan bir şey varsa,
o da hiçbir emperyalist politikanın Kürt halkını
özgürleştiremeyeceğidir. Demokratik
Toplum Hareketi (DTH) Bu ayrılık ve birleşmelerin önümüzdeki dönemde de süreceği kesin.
Son süreçte yeni bir gelişme de DTHnin oluşturulmasıdır.
ABden tarih alma tartışmaları içerisinde Leyla Zana ve arkadaşları
cezaevinden çıkmış ve kısa zaman içerisinde yeni bir
partinin inşasına (DTH) girişmişlerdir. Oluşum,
DEP'in eski milletvekilleri Leyla Zana, Orhan Doğan, Selim Sadak, Hatip
Dicle ve Ahmet Türk ve Öcalanın avukatlarının da
aralarında bulunduğu 14 kişiden oluşuyor. Hareket, Kürt
hareketindeki dağılmanın önüne geçerek yeni bir birleşme
sürecini hedefliyor. Hedef yine Türkiye partisi haline gelmek, aynı
DEHAP ve Özgür Toplum Partisinde olduğu gibi... Diyarbakırda
yaptıkları toplantıda, Doğan amaçlarını
şöyle açıkladı: ''Kurulacak olan yeni partimizin örgütlenme modeli ve örgütsel
işleyişiyle temel hedefleri ve siyasal programı halkın
demokratik iradesinin en geniş katılımıyla
şekillendirilecektir... DTH kendisinden önce kurulan ve çoğu kapatılmış
bulunan HEP, DEP, ÖZDEP ve HADEP çizgisinin bütün kazanımlarıyla
mücadeleci özlerini koruyacak. Ancak, geçmişin tekrarı olmayarak,
geçmişten sonuç alıcı dersler çıkararak, demokrasi ve
özgürlük mücadelesini başarıya ulaştırmak için gerekli
olan kapsamlı bir değişim ve dönüşümü
gerçekleştirerek yoluna devam edecektir.'' Doğan bu
açıklamasında ayrıca AB sürecini kararlılıkla desteklediklerini
ve demokratik ekolojik toplumu hedeflediklerini özellikle belirtti. Gerçek şu ki, Öcalanın fikirleri ile oluşturulan 3. Alan teorisi ve Demokratik Cumhuriyet tezi, bir tür sivil toplumculuktur. Bu sivil toplumcu anlayışın bir sonucudur DTH, yani emperyalizmin KUKHni ehlileştirilme çabasının bir sonucu. Elbette DTHnin Kürt hareketindeki dağılmayı engellemesini ve yeniden birleştirmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendiririz; ancak bu birleşmenin emperyalizmin politikalarıyla, sivil toplumculukla olamayacağını da biliyoruz. Bizce ne AB, ne de ABD Kürt halkını özgürleştiremez. Eğer ABnin böyle bir özelliği olsaydı, ne Bask, ne Katalonya, ne Korsika, ne İrlanda, ne de Irak işgal altında olurdu. Devrimci Marksizm ulusların kendi kaderlerini gerçekten tayin edebilmelerinin, emperyalist çağda ancak bir toplumsal devrimle olanaklı olduğunu öngörür. Emperyalist dünya sisteminden kopamadığı sürece herhangi bir ulusun kendi geleceğini özgürce belirleyebilmesi mümkün değildir ve bu kopuş ancak bir toplumsal devrimle ve işçi sınıfının iktidarıyla olacaktır Elbette devrimci Marksistler sömürge bir halkın ulusal kurtuluş mücadelesini sonuna kadar desteklerler. Hatta bu mücadelenin önderliği bağımsız bir demokratik burjuva cumhuriyeti için savaşıyor da olabilir. Bu durum, ne desteğimizde bir değişikliğe yol açar, ne de sömürge ulusun önderliğini üstlenmiş olan bu partinin mücadelesine duyduğumuz saygıyı da. Ama bunların hiçbiri, toplumsal devrim programına dayalı enternasyonalist, devrimci Marksist bir partinin inşası görevini de asla yok etmez. (İC - 1993) Kürt emekçileri için gerçek
kurtuluş, ancak diğer dünya emekçileri ve ezilen halkları ile
birlikte tüm sömürücülere karşı mücadele ederek mümkündür. Kürt
emekçileri sadece Türk sömürücülere değil Kürt sömürücülere de
karşı mücadele etmelidir. Geri ülkelerde ulusun birliği ve
tarım devrimiyle belirlenen demokratik devrimin sorunları ancak
köylülüğü de çevresinde toplayan proletaryanın devrimci
iktidarı ile mümkündür. Yani; Ulusal demokratik devrimlerini bir
sosyalist devrime dönüştürebilmeleri gerekir. Bu ise küçük burjuva
ulusçuluğundan ve halkçılığından
arınmış bir devrimci Marksist önderliğe ve Türk ve Kürt
emekçilerinin devrimci bir enternasyonalin çevresinde toplanmasını
zorunlu kılar. Oysa bugün Kürdistanda ki hakim önderlik bu
perspektiften yoksun. Yoksun olduğu sürece de, uzun yıpratma savaşının
kurallarına ve sonuçlarına razı olmak zorunda kalacaktır:
ya Barzani ve Talabaninin meclisine katılacak ya da dünya devriminin
partisine. Ulusal bağımsızlık mücadeleleriyle
sarsılan 3. Dünya ülkelerinin hiçbirinde bunun dışında
bir üçüncü yol keşfedilebilmiş değil. (İC - 1993) SEKA Direnişinin Saflarında Kenetlenelim
İşçi Cephesi Özelleştirmeci,
işçi-emekçi düşmanı, İMF işbirlikçisi AKP hükümeti
sudan bahanelerle ve hız kesmeksizin ülkenin en stratejik üretim
alanlarını, yerli ve yabancı sermaye gruplarına
peşkeş çekmeye devam ediyor. Bugüne kadar gerçekleştirilen
birçok özelleştirme saldırısının ardından bu
kez sıra ülkenin yegane kağıt üretim işletmesi olan
SEKAya gelmiş durumda. Yoğun bir kuşatma
altındaki fabrikalarını ve geleceklerini aileleri ile birlikte
fabrikayı işgal ederek savunan SEKA emekçisi açısından
artık dakikaların büyük önemi var. Bu mücadelenin sonucu büyük bir
olasılıkla önümüzdeki süreçte sınıfa dönük
saldırıların seyrini de belirleyecek. SEKAdaki direnişin
başarıya ulaşmasının yegane koşulu,
sınıf örgütlerinin ortak seferberliği ile oluşturulacak
meşru ve güçlü bir kamuoyu desteği. Zira direnişin terk
edilmesi, yalnızca SEKAda yenilgiyi değil ama aynı zamanda
önümüzdeki dönemde sınıfa yönelik daha yoğun saldırıları
da beraberinde getirecek. Geçtiğimiz günlerde SEKA
emekçilerinin talebi doğrultusunda İstanbulda SEKA İşçileriyle
Dayanışma Platformu Girişiminin kuruluşu
gerçekleştirildi ve bu direnişi sahiplenme yönünde
atılmış önemli bir ilk adım oldu. İçerisinde İşçi
Cephesinin de yer aldığı çeşitli sınıf
ve meslek örgütleri ile sendikaların oluşturduğu bu platform
girişimi, 15 Şubat tarihinde İstanbul TMMOBda yine SEKA
emekçilerinin katılımıyla direnişin ulusal ve
uluslararası ölçekte sahiplenilmesinin önemini vurgulayan ve hükümetin
yalanlarını teşhir eden bir basın açıklaması
gerçekleştirdi. SEKA direnişi
açısından zamanın hızla tükendiği bu süreçte
başta işçi konfederasyonları olmak üzere emekten yana tüm
örgütleri SEKA işçileriyle dayanışma platformu girişimine
katılmaya ve direnişin saflarında kenetlenmeye
çağırıyoruz. Tüm işçi ve emekçiler! SEKA direnişinin saflarında
kenetlenmeye
SEKA Direnişi Adım Adım Örülebilir Şahin
Yıldırım AKP hükümeti 27 Ocak 2005de
SEKA fabrikasının kapatılacağı kararını
açıkladı. Bu karar ilk defa gündeme gelmiyor. Sermayenin bu ikinci
denemesi. 1998 yılındaki birinci deneme yine SEKA işçilerinin
direnişiyle karşılaşmış ve saldırı
geri püskürtülmüştü. Bugün de başta SEKA işçileri olmak üzere
tüm işçi sınıfının mücadelesiyle geri
püskürtülebilir. İşçi
düşmanı AKP, 2004 yılında yarım kalan TEKEL,
PETKİM ve TÜPRAŞ özelleştirmelerine ek olarak THY, Telekom,
Erdemir ve SEKAyı da ekleyerek 2005 yılı özelleştirme
saldırı programını açıkladı. SEKA 20 Ocakta
kapatılacak, makineler satılıp, arsası da İzmit
Büyük Şehir Belediyesine devredilecekti. Yani işsizliğin her
geçen gün artığı bir dönemde işçi düşmanı hükümet
734 işçiyi daha işsiz bırakmak için saldırıya
geçti. İşçiler 8 Ocak 2005
tarihinden itibaren fabrikanın kapatılmasına karşı
kamuoyu oluşturmak ve eylemliklerini tüm kitlelere duyurmak için,
İzmitte kitlesel bir miting düzenlediler. Mitinge TÜPRAŞ,
Demiryolu işçileri, Zonguldak maden işçileri, kamu emekçileri ve
farklı kesimlerden katılım oldu. SEKA işçilerinin
mücadelesi başta Kocaeli işçi ve emekçisinin gündemine oturdu.
İşçiler 19 Ocak tarihinden itibaren aileleriyle birlikte
fabrikayı işgal ederek sermayenin saldırısına
karşı, Bizim SEKAdan ölümüz
çıkar! diyerek direnişlerinde kararlı
olduklarını gösterdiler. Bunun yanı sıra
Selüloz-İş Sendikası, Özelleştirme Yüksek Kurulunun SEKA
fabrikasının kapatılmasına ilişkin
kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava
açmıştı. Sermayenin işçi
sınıfına yönelik saldırılarının
arttığı bir süreçte, SEKA işçilerin direnişi bir
bakıma işçi hareketi için olumlu ve moral verici bir mücadele oldu. Fabrikaları
özelleştirme kapsamında olan işçilerin yüzü bir anda SEKA
işçilerine döndü. Hem direnişi ziyaret ederek hem de
bulundukları yerlerden eylemler yaparak destek ağını
örmeye çalıştılar. KESKe bağlı sendika şube
genel kurullarında SEKA direnişi örnek alınarak mücadele
çağrıları yapıldı. Sermaye saldırıya geçiyor SEKA işçilerinin
başlatmış olduğu bu mücadele, aslında burjuvaziyi de
şaşırtmıştı. Çünkü burjuvazi mücadelenin bu
kadar yayılacağını ya da destek bulabileceğini
tahmin etmiyordu. Mücadelenin kendi içerisinde yavaş yavaş
eriyeceğini, kitlelerden herhangi bir destek gelmediği koşulda
da rahatça saldırabileceklerini planlayan sermayeye çevrelerini SEKA
işçileri direnişiyle umduklarını bulamadılar ve
direniş ülkenin gündemine oturdu. Mücadelenin
yayılmasından çekinen sermaye çevreleri özelliklede boyalı
basının kalemşorları, SEKA işçilerinin
direnişini kırmak ve kitlelerin bilincini bulundurmak için
propaganda yayınları yapmaya başladılar. Çünkü SEKA
işçilerinin direnişi tüm işçilere örnek bir mücadele ve
sermaye bu mücadelenin diğer işyerlerine sıçramasından
çekindiği için saldırılarını daha da
artıracaktır. Burjuvazinin
kalemşorları, SEKA fabrikasına kapatılmasına yönelik
saldırılarını şöyle sıralıyorlar:
SEKAnın tüm fabrikalarına son 20 yıldır
yatırım yapılmıyor, makinelerin teknolojisi eski,
işçi maliyetleri özel sektördekinin iki katı vs... Peki bu ileriye sürdükleri
iddialarının sorumlusu işçiler mi(?) ki faturasını
işçiler ödesin. Sermaye hükümetleri, hem 20 yıldır
yatırım yapmayacaklar hem de fabrikanın rekabet
edemediğini ileriye sürerek fabrikanın makinelerini satıp
arsasını bedavaya devredecekler. Bu ne pişkinliktir. SEKAda burjuva partilerin sahte yüzleri 3 Kasım seçimleri
öncesinde bugün hükümet olan AKP, SEKAnın özelleştirilmesine
karşı görünüyordu. Hatta bugünün Çevre ve Orman Bakanı olan
Osman Pepe, SEKA bizim namusumuzdur,
kapatılamaz diyerek SEKAnın kapatılmasına
karşı çıkmıştı. Şimdi ise aynı
kişi işçilere, Zarar ediyor
bu kurum. Kapatmak zorundayız türünden nutuklar çekiyor. Geçmiş dönemde AKPlilerin
yapmış olduğu bu sahte işçi dostu (düşmanı)
siyaseti bugün bir başka burjuva parti olan CHP yapmaktadır. Deniz
Baykaldan Mustafa Sarıgüle ve Sefa Sirmene kadar işçi dostu gibi
görünen bu sahtekarları işçiler çok iyi tanımaktalar. İzmit Büyükşehir Belediyesinin,
hükümetten SEKA fabrikasının arsasını devralmak için
yazdığı yazı şöyle: Şehir merkezinde yer alan, mevcut hali ile modern
anlayışına göre şehrin gelişimine ve trafik
akışına engel olan işletme arazilerinin
bedelsiz olarak
belediyeye devredilmesini taktirlerinize arz ederiz. Bugün CHPnin İzmit milletvekili olan
Sefa Sirmen, 1998 yılında belediye başkanı olduğu
dönemde hükümete bugünkü belediye başkanının
yazdığı gibi bir dilekçe yazarak SEKA fabrikasının
arazilerinin bedelsiz olarak belediyeye devredilmesi talebinde bulunmuştu.
Ama bugün yanınızdayız
pankartı ile pişkin pişkin SEKA işçilerinin ziyaretine
gelebiliyor. Mahkeme geçici olarak yürütmeyi durdurdu Selüloz-İş
Sendikasının açmış olduğu davayı, Ankara 9.
İdare Mahkemesi geçici olarak yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Mahkemeyi bu kararı işçilerin lehine vermeye zorlayan neden SEKA
işçilerinin direnişi ve fabrikayı terk etmeme
kararlılığıdır. Yıllardır
özelleştirme saldırısını hayata geçirmek için her
türlü yöntemi deneyen, kirli oyunlar oynayan sermayenin iktidarları,
mahkeme sürecini zamana yayarak işçileri rehavete sürüklemeyi,
direnişi ve etkisini kırmayı hedefliyor. Çünkü onların
yaptığı hesaba göre işçiler bir kez mahkeme
kararlarına güvenerek direnişi bıraktı mı,
nasıl olsa yeniden direnişe başlayacak gücü ve iradeyi
kendilerinde bulamayacaklardı. Ama olmadı. SEKA işçileri
mahkemenin kararına rağmen fabrikayı terk etmediler. Çünkü bu
mahkemenin kararı geçicidir. Yani mücadele yeni başlıyor
diyebiliriz. İşçi hareketinde SEKA direnişi dönüm noktası olabilir 1990lı yıllardan bu
yana sermayenin işçi sınıfına yoğun
saldırılarına karşı işçi hareketinde ciddi
anlamda bir karşı koyuş yaşanamadı. Bunda günümüzde
işçilerin örgütlülüğünün maalesef- sendika bürokratlarının
denetiminde oluşunun da büyük etkisi var. 1999 yılında Sosyal
Güvenlik Reformu adı altında emeklilik yaşının
uzatılması, 2003 yılında Yeni İş
Yasasının yürürlüğe girmesi gibi işçi
sınıfının kazanılmış haklarına
yönelik saldırılara karşı sendika bürokrasisinin de
işçi hareketini frenlemesi sayesinde sermayenin
saldırıları devam etmektedir. İşte bu
saldırılara rağmen, SEKA işçilerin direnişinin
başarıya ulaşması işçi hareketinin üzerindeki ölü
toprağını atmasını sağlayabilir. SEKA
işçilerinin direnişinin başarılı olabilmesi için de
sendika bürokratlarından bağımsız bir hat izlenmesi
gerekir. Sendika bürokratlarının mücadelenin denetimini ellerinde
tutmaları durumunda ihanetleri kaçınılmaz olacaktır.
Sonuç olarak, sermayenin saldırılarına karşı bugün
fabrikasında direnen SEKA işçilerinin mücadelesini yayması ve
16 Şubatta eylem kararı alan Emek Platformunu oluşturan
sendikalara bağlı işçilerin mücadelelerini SEKA
direnişiyle birleştirmesi acil önem taşımaktadır.
İşçi sınıfının üzerinden ölü toprağını
atmanın zamanı gelmiştir. Bu anlamda SEKA direnişi
önemsenmelidir. İşçi sınıfı içinde çalışan
tüm örgütlenmelerin bu bilinçle hareket etme zorunlulukları vardır.
(13.02.2005) GALS Tekstil Fabrikası Deneyimi Üzerine
İşçi
Cephesi GALS İstanbul
Esenyurtta bulunan bir tekstil fabrikası. İşverenin
ayrıca Yenibosna, Hayrabolu ve Bulgaristanda fabrikaları var. GALS
patronu, Türkiyedeki tanınmış tekstil işverenlerinden
biri, Güngör Keşçi. AKP hükümetinin davet ettiği AB komiserlerine
Türkiyede tekstil sektörünün durumunu aktaracak kadar etkin biri. Bu
kişi aynı toplantıda Türkiyede iş güvencesi
olduğunu ve sendikalaşmanın önünün açık olduğunu
açıklamıştı. Aynı patron, çok kısa zaman sonra
sendikalaştıkları için 250 GALS tekstil işçisinin işine
son verdi. Ne sendikal hakları ne iş güvencesini dinledi. AB ve
demokrasi masalları bir kez daha
hoş bir nida olarak kaldı... Peki, GALS Tekstil işçilerinin
sendikalaşma deneyimi neden başarılı olamadı, ya da
başarılı olmasının imkanı var mıydı?
Bu süreçte böylesi bir örgütlenme sürecinin analizini yapmak ve bundan
sonraki mücadelelere bir deneyim olarak paylaşmak istiyoruz. Mücadele
başlıyor
Öncelikle GALS Tekstil
deneyiminin farklı bir deneyim olduğunu söylemeliyiz. Çünkü fabrika
içerisinde herhangi bir örgütlülük yoktu ve fabrika içinde örgütlülüğü
sağlayacak ve sürdürecek deneyimli bir ekipten de yoksunduk. Bu nedenle ilk hedefimiz bu örgütlüğü
sağlamak ve devamını getirecek bir ekip yaratmak
olmalıydı. Nitekim işçilerin ilk talebi sorunlara karşı
mücadele etmek ve sendikalaşmak yönündeydi ve bu niyetle mücadele
başladıktan sonra süreç içinde eksiklikler daha da
belirginleşti. Evet, fabrika içerisinde bir hareket ve belli bölümlerde
kendiliğinden oluşmuş bir
birlik vardı. Özellikle dikimhane bölümü örgütlülüğün üst
düzeyde olduğu bölümdü. Ayrıca ütü-pakette de dönem dönem
hareketlenmeler oluyordu. Fazla mesailere kalınmıyordu. Mesaiye
kalmamak için bir işaret geliştirilmişti ve bir anda
çalışma bırakılıyordu. Ayrıca iş
yasasına uygun olarak işverenin hazırladığı
sözleşmeler imzalanmamıştı. Koşulların
ağırlığı, aşırı mesailer,
baskıcı ustabaşılar ve sefil ücretler canlara tak etmiş
ve örgütlenme gereği iyice açığa çıkmıştı.
Hedef sendikalaşmaktı ve hep birlikte bu amaç için mücadele
edilecekti. Öncelikle
mücadelelere önderlik edecek bir komite oluşturulmalıydı. Bu
komiteyle ilgili isimler belirlendi. Komiteye bayan işçilerin ve
farklı bölümlerden işçilerin de katılması çok önemliydi.
Sendikalaşmanın zor bir mücadele olduğunu biliyorduk; bu nedenle
iyi bir hazırlık ve örgütlenme süreci gerekiyordu. Bu yüzden
mücadelenin başını çekecek öncülerin sürece
hazırlıklı olmalarını ve bu konuda ailelerin de ikna
edilmesi gerektiğini işçi arkadaşlara anlattık,
deneyimlerimizi paylaştık. Komitenin sendikalar, sendikal haklar ve
geçmiş mücadeleler konusunda deneyimli olması gerektiğini
özellikle belirttik. Bu toplantı sonrasında bir daha ki
toplantıya aynı patronun kaç şirketi olduğunu ve kaç
işçinin çalıştığının öğrenilerek
gelinmesi kararlaştırıldı. Bir sonraki toplantıya
katılım daha da fazla oldu. İşverenin kayıtlı
olduğu 3 işyeri ve yaklaşık 1200 işçisi vardı.
Hatta Esenyurttaki fabrikanın işçileri 2 şirkete
bölünmüştü. Bir komite oluşturulmuştu; ancak sonuç almak için
bir an önce sendikalaşmak isteyen ve yukarıda bahsedilen
hazırlık sürecinin önemini kavrayamamaktan dolayı geri plana
atan işçi arkadaşlar söz konusuydu. Bir yandan bugüne kadar ki
deneyimler sabırlı çalışmanın gerekli olduğunu
gösteriyor ve bu durum örneklerle anlatılıyordu; ama mücadelenin
sıcaklığı işçileri
sabırsızlandırıyordu ve kafalar
karışıktı. Bir yanda sabır, bir yanda ise bir an
önce sendikalaşmak isteği vardı. Üstelik atılan bir
arkadaşın geri alınması için iş
bırakılmış ve sonucunda işveren
çalışılmadığına dair notere tutanak tutturmuştu.
Noter çalışıyor musunuz? dediğinde toplu
olarak hayır! denmiş ve bu da kayıtlara
geçmişti. Bu durum korku yaratmış ve bir an önce
sendikalaşma isteğini arttırmıştı. Daha önceki
deneyimlerimizin ışığında örgütlenme sürecinde -kimi
zaman- eylemleri azaltmayı ve komitedeki arkadaşların
kendilerini deşifre etmemelerini söyledik; ve ayrıca sürekli
eylemin işçileri yorabileceğini de aktardık... Bunlara
rağmen atılma olursa ertesi gün fabrikaya girmeye
çalışmak, fabrikadakilerin de iş bırakarak dışarıdakilere
destek vermesi en doğru hareket olacaktı. Bu eylemin ardından
patronun artık bir kozu olduğunu ve içerideki örgütlenmeyi fark
ettiğini tahmin ediyorduk. Ancak örgütlenmenin gücünü bilmediği
için tensikat için bekleyebilirdi de. Acilen bantlarla toplantı
yapılmalıydı. Komiteyle birlikte evlere, ailelere ziyaret
planı yapıldı. Çünkü böylesi bir süreci ailelerin desteği
olmadan sürdürmek çok zordur. Daha sonraki
toplantılarda da işçilerin çoğunluğu sendikaya bir an
önce üye olmak isteğini sürdürdü ve sabırlı bir
hazırlık süreci sahipsiz kaldı. Komitede öncülüğü çeken
arkadaşlar bu sürece müdahale edemediler. Öte yandan üye olmanın
iyi bir yanı da vardı. İşverenin işten çıkarmaya
girişmesi durumunda sendikalı olmak savunulacaktı. TEKSİF
sendikası Bakırköy Şubesi, üyelikleri noterden geçirme fakat
Bölge Çalışmaya vermeme sözü vererek üyeliğe
başladı. Sendikalaşma süreci çok
hızlı bir biçimde sürdü. Fabrika çıkışlarında
araçlarla notere gidiliyordu. Hatta sonraları fabrikaya yakın bir
depo tutuldu. Sendika, yılbaşı öncesi çoğunluğu
almak istiyordu. Sabırlı çalışmanın gereği
olarak bir yandan işçilerle hazırlık sürecini sürdürmek
gerekliydi, diğer bir yandan da süreç devam ettiği için
sendikalaşmaya devam etmek. Ancak bu hızlı sendikalaşmanın
toplu işten çıkarmayla sonuçlanabileceğini, önemli olanın
sendikalaşmak değil güçlü bir örgütlenme yaratmak olduğunu
biliyorduk ve bunu işçi arkadaşlarla sürekli paylaştık.
Çünkü patron örgütsüz olduğumuzu anlarsa, sendikalı olmuş
işçiler çoğunluğu da alsa pervasızca saldırabilirdi.
Buna rağmen bir hata daha yapıldı ve süreci
hızlandırma adına işin başını çeken
bazı işçi arkadaşlar, diğer işçileri kolay
sendikalaştırmak için sendikalaşmanın avantajlarıyla
ilgili boş vaatlerde bulundu. Bunun çok yanlış olduğu,
sendikanın bir sihirli değnek olmadığı ve ancak
örgütlüysek sendikanın sendika olacağını işçi
arkadaşlara sürekli olarak anlattık. Deneyimlere kulak vermek,
onlardan gerekli dersleri çıkarmak gerekir. Komitede ki bazı
işçi arkadaşlar deneyimlerin önemine inanmasına rağmen
hızlı örgütlenmeye devam etti. Birçok kez benzeri süreçler
yaşanmasına ve tekrarlanan hatalara rağmen aynı süreci ve
hataları bir de kendilerinin yaşamak istemesi de çok önemli
ayrı bir deneyimdir. Bu kez de öyle oldu
İşveren
Harekete Geçiyor
İşveren bayramdan
önce 10u sendikalı 20 işçi arkadaşımızı
çıkardı. Atılmalara karşı tepki verilmeliydi.
Sendika ise sessiz kalınmasını söyledi. Tepki verilmesinin
önemi işverenin içerideki örgütlenmeyi ölçmek istediğini
öngörmekten kaynaklıydı. İçeriden tepki gelmemesi
işvereni rahatlattı. Çünkü birlik
kırılmıştı. Oysa tepki vermek gerekiyordu. Hem
atılanlar hem içerdekiler tarafından. Ardından işveren 3
ay maaş veremeyeceğini, krizde olduğu yalanını söyledi.
Üstelik koşulları daha da ağırlaştırdı. Sendika bir an önce
işverenle masaya oturmak istiyordu ancak içeride birliğin
zayıf olduğunun farkına varan patronun masaya
oturmayacağı da ortadaydı. Bölümlerle toplantılar yapmaya
çalışıyor, insanları toplantılara
çağırıyorduk. Sendikada Hayraboluyu örgütlemeye
girişti. Ardından bazı bölümlerde çoğunluğu
sağlayarak üyelikleri vermeye başladı. Ve beklenen oldu;
işveren işçileri şubat başına kadar ücretsiz izine
çıkardı. Bunun patronun saldırısının
başlangıcı olduğu açıktı. Ancak buna
karşı durmak ve çalışmak istiyoruz demek yerine izine
çıkıldı. İzin sırasında
iş yasasının 17. maddesinden atılmalara dair bir
yazı geldi. 255 işçi işten atılmıştı.
Tazminatları 8-24 Şubat tarihleri arasında
yatırılacaktı. Üstelik işveren tam 1 ay önce Bölge Çalışmayı
bilgilendirmişti. Bir kez daha hazırlıksız
yakalanıldı. Acilen tüm işçilerin toplamaları gerekliydi.
Yaklaşık 70 işçinin katıldığı ve sendika
yöneticilerinin de olduğu bir toplantı yapıldı. Mücadele
etmek isteği ve gerekirse fabrikanın önünden ayrılmama sözleri
verildi. Ancak tazminatları kaybetme korkusu da çoğunlukta
vardı. Tazminatların yasal hak olduğu, mücadele ederek tazminatların
daha erken de alınabileceği anlatıldı. Verilecek
tazminatların doğru olup olmadığını da
hesaplamak gerekiyordu. Ayrıca mahkemeye başvurarak sendikal
tazminatların da alınma hakkı saklıydı.
Ardından farklı işçi bölgelerinde toplantılar
yaptık. Pazartesi servislerle fabrika önüne gitmek ve içeri girmeye
çalışmak doğru olacaktı. Eğer girilemezse bir komite
oluşturarak işverenle görüşmek ve işe dönme isteğini
söylemek hedeflenmeliydi. İşveren kabul etmezse içeriye girmeye
çalışmak ve içerdekilerin de iş bırakmalarını
sağlamak için çaba gösterilmeliydi. Pazartesi sabahı
yaklaşık 100-120 işçi fabrikanın önündeydi. Bir sendika
temsilcisi vardı. 3 otobüs çevik kuvvet, 2 ekip arabası ve birçok
sivil polis fabrika önünde ve çevresinde
yığılmıştı. Patron bizden uyanık
davranmıştı. Polis, kışın ortasında
kapının önüne konulan işçileri değil, patronu korumak
için oradaydı. Ancak işçiler polisin tacizine rağmen
dağılmadılar. Daha sonra sendikanın şube
başkanı Çetin Yelken geldi ve işçilere haklarını
anlattı. İşveren işçilerin çoğunluğu sağlamadığı
için sendikayı muhattap kabul etmedi. Komite, fabrikaya girdi ancak
işveren işçilerin isteklerini kabul etmedi. Çıkış
kağıtlarına tüm haklarımız
saklıdır notunun yazılması bir bilgi olarak
verildi; olası bir mahkemede haklarının kazanılabilinmesi
için. Bunun üzerine noter çağrıldı ve işverenin
işçileri işe almadığının zaptı tutuldu.
İşçiler 1 ay içerisinde sendikal hakları veya işe
dönüş için dava açabilecekler. Komitenin davayı takip etmesi ve
dönem dönem eylemler yaparak işvereni
sıkıştırması yönünde karar alındı.
Mücadele fabrikanın önünde bekleyişle devam ediyor, ayrıca
yasal süreç de başladı. Dersler
1)GALS
deneyimi, gerek işçilerin deneyimsizliği ve heyecanı, gerekse
sendikacıların aceleci tutumları nedeniyle bu şekilde
sona erdi. Ancak GALS işçileri olumlu-olumsuz deneyimleriyle bu mücadele
okulundan çıktılar. Her mücadele, her direniş, her grev bir
okuldur. Bu mücadelenin derslerini özümsemek ve bunlarla bir sonraki
mücadelelere hazırlanmak gerekir. 2)Her mücadelede olduğu gibi sendikalaşmada da uzun bir hazırlık dönemi gerekir. Direniş fonlarının hazırlanması, ailelerin ziyaret edilmesi ve mücadeleye deste |