|
Yıl: 26 |
|
Nisan 2005 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 15 Burjuvaziden, devletten,
bürokrasiden bağımsız, milliyetçilikten arınmış Birleşik, devrimci, enternasyonalist bir
İşçi Hareketi - GÜNDEM Sömürüye ve işgale Hayır demek için 1 Mayısta Meydanlara
İŞÇİ CEPHESİ Faşist saldırılara karşı
birleşelim ! FUAT KARAN Uğur-Ahmet Kaymaz ve
Demokrasi Masalları Üzerine JİYAN ALPAGUT'ta neler oldu? ŞAHİN YILDIRIM Emek
Güncesi
ÖYKÜ TANIR Fabrikalardan OKUYUCU
MEKTUPLARI Dünyada savaş ve çocukların durumu
NERGİS ÇAYIR Kırgızistan: Kafkasya ve Asyada
Emperyalizmin ayak sesleri MURAT YAKIN Arjantin:
Tutsak
işçiler özgürlüklerine kavuştu!.. MURAT YAKIN Ekvatorda Halk Devriminin Zaferi ULUSLAR ARASI İŞÇİ
BİRLİĞİ Burjuvaziden, devletten,
bürokrasiden bağımsız, Milliyetçilikten arınmış Birleşik, devrimci,
enternasyonalist bir İşçi Hareketi Gündem İşçi
sınıfı hareketinin durumu nedir? Bu soruyu iki temel
gerçekliğin üzerinde açıklıyoruz: 1) İşçi
sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik yeni-liberal
saldırılar yoğunlaşarak devam etmektedir. Saldırıların
öncelikli hedefi kazanılmış hakların gasp edilerek
sınıf hareketinin daha geri mevzilere püskürtülmesidir. Bunun
anlamı ücretlerin düşürülmesi, çalışma saatlerinin
arttırılması ve esnekleştirilmesi, sosyal güvenlik
sisteminin tasfiye edilmesi ve her alanda özelleştirmedir. Kısaca
bir bütün olarak emek maliyetlerinin sermaye lehine en alt seviyelere
çekilmesidir. İşsizlik, yoksulluk bu sürecin kaçınılmaz
sonuçlarıdır. 2) İşçi sınıfı hareketi
dağınık ve örgütsüzdür. Saldırılar hem
sınırlı sayıdaki mevcut sınıf örgütlerini
parçalamakta hem de yeni örgütlenme imkanlarının önüne set
çekmektedir. İşçi ve emekçilerin çoğunluğunun örgütsüz
olduğu bu tablo mevcut sınıf örgütlerinin işbirlikçi,
uzlaşmacı, pasif çizgileri nedeniyle daha da
ağırlaşmaktadır. Örgütsüzlüğün sonucunda işçi
sınıfının ve emekçi kitlelerin burjuva sektörler
arasındaki çıkar mücadelesinin taraftarı haline getirilmesi;
burjuvazinin talep ve hedeflerinin bir parçası kılınması
kaçınılmaz olmaktadır. Bu süreç nasıl
işlemektedir? Burjuvazi ve işbirlikçileri dağınık ve
örgütsüz durumdaki işçi sınıfının ve emekçi
kitlelerin önüne kendi gündemlerini dayatabilmekte, bu şekilde, Hangisi?: ABD mi, AB mi? şeklinde
seçenekler sunabilmekte ve yine kendi çıkarları doğrultusunda
bir gün birini, bir gün diğerini öne çıkarabilmektedir. Sendikal
bürokratik aygıtlar başta olmak üzere çeşitli sınıf
örgütlerinin bazen demokrasi, bazen liberallik, bazen milliyetçilik adına
bu gündemleri hevesle benimsemesi sonucunda da bu ideolojik-politik tutum ve
fikirler kolaylıkla sınıf hareketinin saflarına
sızabilmektedir. İşçi sınıfının
işsizlik, düşük ücret, uzun çalışma saati gibi acil ve
öncelikli sorunları ise burjuvazinin kendi plan ve projelerinin
arasında bu şekilde dekor haline gelerek kaybolmaktadır. Örneğin işçi
sınıfının işsizlik sorunu ABD mi, AB mi? tercihiyle çözülebilir mi? İşçi
sınıfı AB derse sosyal güvenlik sisteminin tasfiye edilmesi
gerçekleşmeyecek mi? İşçi sınıfı ve emekçi
kitleler düşük ücretlerden, ağır çalışma
koşullarından kurtulmak için ABDden mi yoksa ABden mi yana
olmalıdır? Özelleştirmelerin yasaklanması,
özelleştirilmiş olan kuruluşların millileştirilmesi,
bu kuruluşlarda işçi denetim ve yönetiminin sağlanması
için ABD mi, ABmi demelidir işçi sınıfı?
Sendikalaştığı için işinden atılmak istemeyen,
sınıf çıkarları doğrultusunda örgütlenmek isteyen
işçi kıblesini ne yöne çevirmelidir? 350 YTLlik asgari ücreti Türk
sanayisi için çok ağır bulan ama ne hikmetse yıllık
cirolarını milyar, karlarını yüzmilyon dolarlarla
açıklayan patronlarımız İMFli bütçeyi överken, dünya ile
daha fazla ekonomik bütünleşme derken, kapitalist pazar ekonomisini
göklere çıkarırken onların bilip de bizim ahmak
kafalarımızın almadığı nedir? Durum böyle iken sermayenin
çıkarlarıyla işçi sınıfının
çıkarları arasında çatışma yoktur, ortaklık
vardır diyen en devrimci sendikamız başkanı Süleyman
Çelebi bize hangi masalı anlatmakta, hangi kıbleyi önermektedir?
İşçi hakları dışındaki her konuda ama özellikle
de Kıbrıs, Ermeni ve Kürt konularında MHPyi bile
yumuşak kılacak denli keskin olan sendikalar ve liderleri, Türk
olma onuru dışında düşük ücretler, işsizlik, sosyal
güvenlik siteminin tasfiyesi, özelleştirme gibi konular için de bir
konuşma, bir gösteri ne zaman yapacaklar? Eğer böyle bir
konuşma yaparlarsa Ermeni meselesi ile 350 YTLlik asgari ücret
arasında nasıl bir zorunlu ters orantı ilişkisi var,
belki bize gösterebilirler! Bu arada Kıbrıs meselesinin, resmi
rakamlara göre bile %12,5 olan işsizliği nasıl
körüklediğini de anlatırlarsa ahmak kafalarımız onu da
öğrenmiş olur! Gerçi bir süre önce
ahmaklıktan biraz olsun kurtulduk! Biliyorsunuz, Newroz kutlamaları
sırasında Mersinde yaşanan bayrak olayı, Genelkurmay Başkanımızın
da sözde vatandaşları iş üstünde yakalamasıyla
gözlerimizi açtı. Tamam nüfusun 2/3ü yoksul, her 4 kişiden 1i
işsiz, ortalama ücretler açlık sınırında
dolanıyor, asgari ücret 350YTL olup açlık
sınırının altında bulunuyor, sendikalılık
oranımız %6-7 civarında, okul az, hastane az, doktor az ama
kapı gibi devletimiz, patronlarımız, komutanlarımız,
sendikacılarımız var. Biri itibarlı, biri çok
kazanıyor, biri güçlü, biri kül yutmaz; varsın işçisi,
emekçisi de çok çalışsın, az kazansın, biraz da
işsiz ve yoksul olsun; ne çıkar bundan
Ver eline bir bayrak
işçimin, emekçimin alsın onu balkonundan sarkıtsın,
soyunma dolabına yapıştırsın,
sendikasının, partisinin binasına assın, otobüsünün,
minibüsünün arka camına koysun, tuttuğu takımın
maçına bayrağıyla gitsin
Evet kapitalist devletimiz,
burjuva patronumuz, işçi düşmanı hükümetimiz, işbirlikçi
sendikacımız, sözde komutanlarımız bunu istiyor. Ama
yağma yok; üç yanı denizlerle, dört yanı düşmanlarla
çevrili memleketimin ne işe, ne aşa, ne demokrasiye ihtiyacı
var diyenlerin yalanlarına karnımız tok
Biliyoruz ki dünyada
tükenmeyen hiçbir şey yok, her şey tükeniyor; düşmanlıktan
başka. Emperyalist işgale evet diyen, kapitalist sömürü düzeninin
işlemesini sağlayan, işçi ve emekçileri milliyetçilik
tohumlarıyla kışkırtarak birbirlerinin düşmanı
ilan edenlerin tekelinde olan bir bayrak kimin çıkarına, kimiz
zararınadır? Evet hepimizin altında toplandığı
bir bayrak olmalıdır; ama bu bayrak sınıf
kardeşliğinin, emperyalist-kapitalist düzenden kurtuluşun,
birlik ve beraberliğin getirdiği adalet ve özgürlüğün,
sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya
idealinin bayrağıdır
1 Mayıs öncesinde
kapitalist sömürüye, emperyalist işgale ve yükselen milliyetçiliğe
karşı işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin
bağımsız, birleşik, devrimci ve enternasyonalist bir
mücadele hattında toplanması gerektiğini düşünerek
yukarıdaki tabloyu bir hareket noktası olarak belirliyoruz.
İşçi sınıfı ve emekçi kitleler yeni-liberal
saldırı ve yoğunlaşan sömürü koşulları
altında ezilirken bizzat bu koşulları yaratan burjuva
kapitalist sistemin kıskacından politik, ideolojik ve örgütsel
kopuşu gerçekleştirecek ve burjuvaziden, devletten, bürokrasiden
bağımsız; milliyetçilikten arınmış;
birleşik, devrimci, enternasyonalist bir işçi hareketi
mücadele bu
anlayış üzerine inşa olacaktır. Sömürüye ve işgale
Hayır demek için 1 Mayısta Meydanlara İşçi Cephesi Irakta
Emperyalist İşgale Hayır! Emperyalizm Ortadoğudan Defol!
Dünyanın dört bir
yanında başını ABD emperyalizminin çektiği güçlerin
işgali söz konusu. Balkanlarda, Kafkasyada, Asya ve Afrikada
işgal güçlerinin baskı, şiddet ve yağmasına
tanık oluyoruz. Emperyalist işgalin en yoğun
yaşandığı bölgelerin başında ise Ortadoğu
geliyor. Ortadoğu uzunca bir süredir emperyalist askeri güçlerin
işgali altında. Emperyalist işgal güçleri son olarak
Irakı işgal etti. Sonradan tümünün yalan olduğu tescillenen
gerekçelerle işgal edilen Irakta şimdi emperyalizmin kukla bir
hükümeti var. Bu hükümet Irakın emekçi halkına rağmen
kurulmuş işbirlikçi bir hükümettir. Asla Irakın emekçi
halkını temsil edemez. İşgal altında
tezgahladığı seçimlerle demokrasi inşa ettiği
yalanını yayan ABD emperyalizmine karşı sürdürülen ulusal
direnişi destekliyoruz. Irakın emperyalizme karşı
direnişini tüm dünya işçi sınıfının ve emekçilerinin,
ezilenlerin ve emekçi halkların emperyalist-kapitalist sisteme
karşı sürdürdüğü mücadelenin bir parçası olarak görüyor
ve selamlıyoruz. ABDnin başını çektiği emperyalist
güçlerin işgallerini meşru kılabilmek için yalan, şantaj
ve baskılarla destek aramalarına karşı ise direnişin
saflarını güçlendirmekten yanayız. Örneğin son dönemde ABD
düşmanlığının Türkiyede çok arttığı
söyleniyor. Ve tabi ABDnin bu durumdan çok rahatsız olduğu her gün
yazılıp, çiziliyor. Başta Ortadoğu ve Latin Amerikada
olmak üzere dünyanın birçok yerinde böylesi bir
düşmanlığın olduğu bir gerçek. ABD
düşmanlığı nedir? ABDnin geçmişten bugüne
dünyanın çeşitli yerlerinde izlediği işgaller,
müdahaleler, baskı ve işkencelerin sonucu oluşmuş bir
tepkidir. ABDnin dünyanın birçok yerinde sempatisinin bu nedenle
düşük olduğu bir gerçektir. Ama şu da bir gerçektir ki ABD
düşmanlığı, çoğunlukla Amerikalı
düşmanlığı olarak ifadesini bulmaktadır. Oysa
karşı olduğumuz ABDnin izlediği emperyalist-kapitalist
politikalardır ve bu emperyalist politikalara karşı olmak
doğrudur. Bu nedenle Afganistanın,
Irakın emperyalist işgaline karşı çıktık. Bu
nedenle, Ortadoğuda emperyalist işgale hayır! dedik. Ve bu
nedenle İranın, Suriyenin, Kuzey Korenin ya da bir başka
ülkenin emperyalizm tarafından işgal edilmesine de karşı
çıkıyoruz. Ama emperyalizme karşı olmak yani
anti-emperyalist, anti-kapitalist bir tutuma, duruşa sahip olmak
ayrı şeydir, sadece ABDye ya da bu nedenle herhangi bir
Amerikalıya düşman olmak ayrı bir şeydir. Bu Usame Bin
Ladenin tutumu olabilir ama bizim tutumumuz olamaz. ABD
düşmanlığı bu nedenle hem yetersiz ve hem de temelde
milliyetçi bir tutumun ifadesidir. Sınıf bilincinden yoksun
kitlelerin, hayata sınıflar mücadelesinden değil kendi
kişisel, yerel, bölgesel çıkarlarının temelinden
bakanların peşinden giderek edindikleri bir tutumdur. Bizim tutumuz
anti-emperyalist, anti-kapitalist bir tutum olmak durumundadır. ABD, Türkiyede son dönemde
çok arttığını söylediği ABD
düşmanlığına karşı, Türkiyenin en önemli
stratejik ortağı olduğunu söyleyerek sitemde bulunmakta.
ABDnin ortaklığı bir yalandır. ABDnin
ortaklarından Saddam şimdi zindanda yatıyor. Bir diğeri
Ladin, ona karşı savaşıyor. Esatın ise günlerinin
sayılı olduğu söyleniyor. Hangi ortaklık? ABD
emperyalizmi için Türkiye sadece bir araçtır; istediği zaman,
isteği yerde, istediği şekilde kullanmak istediği, bir
araç. İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi sömürü kurumlarıyla
sadece ekonomik alanda değil, siyasi ve askeri alanlarda da Türkiye
işçi sınıfını ve yoksul emekçi halkı boyunduruk
altına alan emperyalizmin amacı her zaman aynıdır: daha
fazla sömürü için daha fazla baskı ve şiddet. İşçi-emekçi
düşmanı bir hükümet: AKP hükümeti!
AKP hükümeti işçi-emekçi
düşmanı bir hükümettir. Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi
girişimleri, SSKnın özelleştirilmesinin önünü açmak için
Sağlık Bakanlığına devredilmesi AKP hükümetinin bu
düşman karakterinin bir ifadesidir. Bu saldırılar işçi ve
emekçilerin hayatta kalmasının sınırlı da olsa
yegane imkanı olan sağlık hizmetlerini ticarileştirme
anlamına gelmekte. AKP hükümetinin işçi-emekçi
düşmanlığı sadece bu iki örnekle de
sınırlı değil. Tamamen işçilerin zararına olmak
üzere devreye sokulan yeni iş yasasını özellikle anmak gerekir.
Esnek çalışma süreçlerini egemen kılan bu yeni liberal iş
yasasıyla işçiler çalışma şart ve biçimleri, ücret,
dinlenme ve emeklilik hakları, örgütlenme ve hak arama süreçleri
bakımından tam anlamıyla bir köle durumuna sokuldu.
Dünyanın en çok büyüyen ekonomisi olmakla övünen bu hükümet açlık
sınırının yarısına, yoksulluk
sınırının ise dörtte birine denk gelen bir asgari ücretin
de yaratıcısıdır. Eklemek gerekir, bu ekonomi sadece en çok büyüyen değil en çok sömüren bir ekonomidir aynı zamanda. AKP hükümetinin başta TÜSİADcı büyük patronlar olmak üzere burjuvazinin geniş kesimlerinin övgülerine bugüne kadar mahzar olmasının nedeni budur. AKP hükümeti döneminde sömürü daha da yoğunlaşmış, baskı ve şiddet artmıştır. Yoksulluk rakamları, işsiz sayısı, çalışanların ücretleri, emeklilerin durumu, örgütlenme önündeki engeller, işçi ve emekçileri doğrudan ilgilendiren yasaların kabulü ve diğer yeni liberal uygulamalar bunu göstermektedir. AKP hükümetinin bugünlerde geniş bir kesim tarafından eleştirilmesinin nedeni ise sıraladığımız bu maddeler nedeniyle değil. AKP hükümeti bugünlerde daha çok eleştiriliyor çünkü sömürü ve baskı şartlarını patronlar için daha da uygun hale getirmesi isteniyor. Yoksa işsizlik, yoksulluk, asgari ücret, sosyal güvenlik eksikliği gibi nedenlerle değil. Bir sömürü ve
bağımlılık yaratma saldırısı:
özelleştirmeler Özelleştirme işsiz
bırakır, aç bırakır, örgütsüz bırakır.
Özelleştirmelerin gereksiz harcamaları azaltacağı,
toplumsal zararları ortadan kaldıracağı bir
yalandır. Özelleştirmeler halkın üzerindeki yüklerin daha da
artmasına yol açacaktır, açmaktadır. Bugüne kadar ki uygulama
da bunun bir kanıtı. Daha iyi olacak denilerek
gerçekleştirilen özelleştirmeler sonucu işçiler işsiz
kaldı. Çalışmaya devam edebilenler hak kayıplarına
uğradı. Üretilen ürünlerde kalite artışı
olmadığı gibi, söz konusu ürünlerin fiyatları daha da
arttı. Öyleyse nasıl oluyor da özelleştirmeler işçilerin,
emekçilerin yararına oluyor? Çünkü bu bir yalan. Özelleştirmelerden
yarar sağlayan sadece bu işletmeleri özel mülkiyetlerine alarak
servetlerine servet katan patronlar ve emekçi halkın malı olan bu
işletmeleri peşkeş çeken işbirlikçileridir. Sınıf bilinci yoksa
milliyetçilik var İşsizliğin
sürekli arttığı, insanca yaşamaya yetecek ücretlerin
alınamadığı, yoksulluğun geniş kitleleri
pençesine alarak kalıcı bir hal aldığı, siyasal
eleştiri ve taleplerin dile getirilme kanallarının
kapatıldığı bir durumdan bahsediyoruz. Böylesi bir durum
her koşulda umutsuzluk ve öfke yaratır ve yaratıyor. Ve her durumda
da böylesi bir umutsuzluk ve öfkenin hedefi şaşabiliyor. Özellikle
örgütler parçalanmış ve örgütlenme önünde yasaklar varsa ve mevcut
örgütler ve onların liderleri de öfke ve umutsuzluk yaratanlarla
işbirliği içindeyse. Dünyanın her yanında
olduğu gibi Türkiyede de sınıf bilincinden mahrum
bırakılmış, gündelik bir bilinçle malul durumdaki
kitleler yaşadıkları hayatın tüm
olumsuzluklarının sorumlusu olarak kendilerine en yabancı görüneni
düşman seçeceklerdir. İşsiz olmalarını, ücretlerinin
düşük olmasını, yoksulluk içinde yaşamalarını,
yoksun bir hayatla sahip olmalarını hep o yabancının
yarattığı bir şey olarak göreceklerdir. Bugün
yabancı ve düşman olan Kürtler. Onlar olmadığında
kadınlar. Çingeneler, Yunanlılar, Ermeniler ise hep taze, hep çekmecede.
Geriye sadece işsizliği, yoksulluğu, açlığı
yaratanların düğmeye basması kalıyor. Son dönem
yaşadığımız milliyetçi yükseliş budur. Bu tür
puslu havaları seven faşist yapılar ise tetiklenen kitleler
içinde görevlerini yerine getirmekten geri durmayacak ve oyunun sahnelenmesinde
yer alacaklardır. Bayrak, ezan, vatan-millet nidaları içinde
gerçekler gözden yitecektir. Unutmayalım, milliyetçilik egemen güçlerin
baskı ve sömürüyü perdelemek için kullandığı bir
araçtır. Büyük bir yalan olan milliyetçilik her zaman egemenlerin
ekmeğine yağ sürer, işçi ve emekçileri birlik ve mücadelesini
bozar. Bolluk
ve demokrasi yalanı: Avrupa Birliği
Avrupa Birliği daha fazla
sömürü, daha fazla bağımlılıktır. ABnin bolluk ve
demokrasi getireceğini söyleyenler yalan söylüyor. Son günlerde ABden
hükümete yönelik gelen eleştirilerin nedeni de sömürü ve
bağımlılık sürecinin daha hızlı işlemesi
yönünde. 6 Martta emekçi kadınların dövülmesini protesto eden AB
ikiyüzlü bir tutum içindedir. Düne kadar Tayip Erdoğana, AKP hükümetine,
bürokrasiye, TSKya övgüler dizen bu AB değil miydi? Bu ülkede ilk kez
mi işçiler, emekçiler, devrimciler bu saldırılara mahrum
kaldı? Baba-oğul Uğur-Ahmet Kaymazların katledilmesine
diplomatik serzenişlerde bulunan ikiyüzlü AByi emekçi kadınların
dayak yemesi hangi nedenle şaşırtıyor? Aynı AB neden
350 YTLlik asgari ücret için protesto da bulunmuyor? Neden sendikalaşma
hakkının, siyasi örgütlenme hakkının her gün alenen ihlal
edildiği açıkken bunları protesto etmiyor? Etmiyor çünkü AByi
oluşturan ülkelerde de işçi ve emekçilerin haklarına yönelik
olarak bu saldırılar artarak sürüyor. Esnek çalışma
adına AB ülkelerinde de kazanılmış haklar geri
alınıyor. AByi oluşturan
kapitalist devletler kendi ülkelerinde olduğu gibi Türkiyede de sömürüyü
yoğunlaştırmak, karşı çıkışları
türlü yasa ve uygulamalarla suç haline getirmek peşinde. Bolluk ve demokrasi
dağıtıcısı ABnin, Türkiyeye İMF
politikalarına devam etmesini önermesi de bu nedenle. Çünkü AB en az
maliyetle en fazla sömürüyü gerçekleştirmek istiyor. Bugün AB
ülkelerinde işçi ve emekçilerin görece daha iyi yaşam ve
çalışma koşullarına sahip olmaları önceki
yıllarda gerçekleşen emek mücadelelerine ve bu kapitalist Avrupa
devletlerinin diğer yoksul ülkelerden gerçekleştirdiği
emperyalist yağmalara dayanıyor. Bugün ise yeni koşullar söz
konusu: yeni liberal saldırılar dönemi. Bu dönem,
kazanılmış hakların gasp edilmesi, emek örgütlenmelerinin
parçalanması ve sömürünün
yoğunlaştırılmasını içeriyor. AB, bu
saldırının en önemli emperyalist-kapitalist birliklerinden
biridir. Kürtler
ve tüm halklar için kendi kaderini tayin hakkı
İşçi
sınıfı dili, dini, rengi ne olursa olsun bir ve tektir. Tüm
ezilenler ve emekçi yoksul halkların çıkarlarıyla işçi
sınıfının çıkarları birdir. Emekçi Kürt halkı
asla Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin
düşmanı olamaz ve değildir. Düşmanlık tohumları
atanlar işçilerin ve ezilen-sömürülen emekçi halkların
birliğinden korkan, zarar edeceğini düşünen
emperyalist-kapitalist egemen sermaye güçleridir. Bu nedenle bayrak, ezan, vatan
diyerek milliyetçilik körüklenmekte, sömürü perdelenmekte, baskı ve
şiddet uygulamaları meşru hale getirilmek istenmektedir. Oysa
Türk işçi ve emekçileriyle, Kürt işçi ve emekçilerin ve diğer
yoksul emekçi halkların yaşam koşulları, yaşadıkları
sömürü ve baskı aynı kaynaktan, kapitalist sömürü sisteminden
kaynaklanmaktır. Sömürülmeden, eşit ve özgür bir şekilde bir
arada yaşayabilmemizin önündeki engel birbirimiz değiliz. Egemenler
böyle sanmamızı istemekte çünkü işçi
sınıfının ve emekçi halklarını birliği
onların düzenlerinin en büyük tehdididir. Devrimci
bir işçi partisinin inşası
İşçi sınıf
ve emekçi kitlelerin hayat koşulları daha iyiye gitmiyor. Sömürü ve
baskı artıyor. İş için, emek için, özgürlük için mücadele
etmekten başka çaresi olmayan işçi ve emekçilerin birlik ve
beraberlik içinde hareket ederek hak ve özgürlük mücadelesi için örgütlenmesi
ve mücadeleye hep birlikte atılması bir zaruret. Ama biliyoruz ki
işçi sınıfının örgütlerinin başına
çöreklenmiş, işçilerin, emekçilerin temsilcisi
olduklarını söyleyen birçok dalkavuk, işbirlikçi hain mevcut.
Kimileri işçi sendikalarının tepesinde bir bürokrat olarak,
kimi sınıf örgütlerinin içinde birer temsilci olarak ve bazen de
bir parti lideri olarak bu hain politikalarını izliyorlar. İşçi
sınıfının, emekçilerin, ezilen ve sömürülen tüm
kesimlerin çıkarlarını bağrında toplayacak, bu
uğurda mücadele edecek, bu amaç dışında bundan gayri
ayrıca özel bir hedefi ve çıkarı olmayacak bir partiye,
devrimci bir işçi partisine bu nedenle ihtiyacımız var. Bugün
işçi sınıfını, emekçileri temsil ettiğini ya da
etmek hedefinde olduğu söyleyen partiler mevcut. Bu nedenle, neden bir
parti daha sorusu sorulabilir. Çünkü bugün mevcut partilerin hiçbiri
işçi sınıfının ve emekçileri dolaysız çıkarlarını
gerçekten temsil etme programına sahip değil. Şöyle ki bu partilerin
bazıları özelleştirmelere bile hayır demiyor.
Özelleştirmeye hayır demeyen bir devrimci işçi-emekçi partisi
olabilir mi? Bazıları ABden medet umuyor. Emperyalist-kapitalist
bir birliğe umut diye bakan bir parti nasıl olurda sınıf
mücadeleci bir programa sahip olabilir? Bazıları Türklüğü,
bayrağı öne çıkarıyor ve Kürt
düşmanlığı yapıyor. Milliyetçi-ulusalcı çizgiye
sahip bir devrimci işçi-emekçi partisi olabilir mi? Bizce olamaz. Bu
nedenle birçok parti olmasına rağmen biz devrimci bir işçi
partisinin inşası gerekli diyoruz. Proleter enternasyonalizmini
savunan, halkların kardeşliğine inanan, işçi
sınıfının ve tüm emekçi yoksul halkın
iktidarını hedefleyen böylesi bir parti ancak bu sömürü ve
baskı düzenine dur diyebilir. Ve ancak böylesi bir parti ve ideal tüm
insanlık için sınıfsız, sınırsız,
sömürüsüz eşit ve adil bir dünyayı mümkün kılabilir. 1
Mayıs bu idealin ve mücadelenin en anlamlı günlerinden biridir ve
olmaya devam edecektir
İşgale ve Sömürüye
Karşı Birleşik İşçi Cephesi! Haklar, Ücretler ve
Özgürlükler için Sınıf Mücadelesi! Yaşasın
İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği! Özelleştirmelere
Hayır! Özelleştirmeler
Yasaklansın! Özelleştirilen
işletmeler işçi denetiminde millileştirilsin! Ortadoğuda Emperyalist
İşgale Hayır! Emperyalizm Ortadoğudan
Dışarı! Afganistanda, Irakta,
Filistinde İşgale Son! Yaşasın 4.
Enternasyonal! Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi! Faşist saldırılara
karşı birleşelim !
Fuat Karan Bu
yıl en kitlesel, en coşkulu Newrozlardan biri kutlandı.
Basın, coşkulu Newroz kutlamalarına ilgi göstermezken,
Mersinde iki çocuğun Türk bayrağını yere atması
ekranlarda fazlasıyla yer buldu. 2 gün sonra, Genelkurmayın sözde
vatandaşlar, alçaklar açıklamalarıyla sözde yakılan,
parçalanan bayrak ülkenin gündemi haline geldi. Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Tayyip Erdoğan, CHP Genel
Başkanı Baykal ve tüm bujuva siyasileri, sözde vatandaşları
lanetlediler. Hemen kameralardan çocuklar tespit edildi, terörle
mücadelede(!) sorgulandı ve tutuklandılar. Bu milliyetçi seferberlik hali tüm topluma
yansırken, siyasi partiler de bu havadan rant kapma
yarışına girdiler. Baykalın, Öcalanın yeniden
yargılanması ile ilgili olarak AİHMin karar
aldığı söylentisi üzerine yaptığı zehir
zemberek açıklama da bu milliyetçi havanın ürünü. Sadece siyasi
partiler değil, patron
örgütlerinden, sendikaların bir kısmına bir çok sivil toplum
kuruluşu da bu milliyetçi histeriye katıldılar. Milliyetçi
dalga bayraklı kitlesel PKK protestolarıyla sürdü. Tüm gösteriler
bozkurt işaretli mitinglere döndü. İşyerlerinde, mahallelerde
kürtlere dönük cadı avı başladı. Yaratılan milli seferberlik hali, bildiri
dağıtan devrimcilerin sokak ortasında, hem de polisin
kontrolünde linç edilmeye çalışılmasıyla sürdü. Bu hava tüm muhaliflere dönmeye başladı ve
Trabzonda cezaevleri ile ilgilli bildiri dağıtmak isteyen TAYAD
(Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği) üyeleri, bu histeri ile
gaza getirilmiş faşist kitle tarafından linç edilmeye
kalkışıldı. PKKliler şehrimize gelmiş, Türk
bayrağını yakmışlar sözüyle toplanan kalabalık
devrimci gençleri linç etmeye girişti. TAYAD
bildiri dağıtmak için izin almıştı. Polis,
yapmasanız iyi olur demişti. Bu uyarı-tehdit karışımı
açıklama gerçek oldu. Üstelik linç girişiminden önce olayları
alevlendiren bir trafik memuruydu. Yasal bir bildiriyi dağıtan
gençler tutuklanırken, linç etmeye girişen faşist kitleden bir
kişi bile gözaltına alınmadı. Hükümet, linç etmeye
kalkanları halkımızın hassasiyeti diyerek korurken,
yasal hakkını kullanarak bildiri dağıtanları
halkı galyana getirmekle suçlamayı tercih etti. Bu tutum
saldırıların sürmesinin önünü açtı. Birkaç gün sonra
olayı protesto etmek isteyen TAYADlı gruba faşistlerin öncülük
ettiği kalabalık, polisin kontrolünde tekrar saldırdı ve
linç etmeyi tekrar denedi. Yeni bir Sivas, Maraş, Çorum katliamı
olmasına neredeyse ramak kalmıştı. Yine
saldırganlardan hiçbiri tutuklanmadı. Kamuoyu baskısı
nedeniyle göstermelik olarak birkaç kişinin sadece ifadesi
alındı. Yüce devlet ve hükümet için suçlu, bildiriyi
dağıtanlardı. Aynı büyüklükte olmasa da
saldırılar Adapazarı ve Samsunda da sürdü. İstanbulda
ise, Ülkü ocaklarına zorla getirilen EMEP üyesi iki genç, faşist
zorbalarca işkenceye uğradı. Faşist
saldırıları her ne kadar MHP üstlenmese de,
saldırıları gerçekleştirenlerin MHPli sivil
faşistler olduğu açık. Neden Milliyetçi Histeri
Kışkırtılıyor? Peki
bu milliyetçi histeri neden yaratıldı? Tüm bu
yaşananların nedeni, iki küçük çocuğun Türk
bayrağını yere atması değil elbette! Bu
gelişmeleri AKPnin yükselişi, AB süreci ve Iraktaki gelişmeler
bağlamında okumak gerekiyor. Birincisi,
AKP Milli Görüş geleneğinden gelmesine ve asker ve devlet
bürokrasisinin elitleri tarafından hiç de tasvip edilmemesine
rağmen, muazzam bir yükseliş gösterdi ve hükümette zayıflamak
bir yana yerini sağlamlaştırdı. Tekelci burjuvazinin
güvenini kazandı, AB konusunda önemli gelişmeler kaydetti. Ancak bu
durum özellikle diğer burjuva sağ partiler için bir tehlike durumuna
geldi. Bu sağ aktörler, asker ve devlet bürokrasisinin AB
karşıtı kesimleriyle ortak düşmanları AKPye
karşı birleşerek AKPnin en zayıf olduğu
yanını, milliyetçiliği kaşımay
başladılar. İkincisi,
az öncede bahsettiğimiz gibi, özellikle de AB süreciyle (buna
Kıbrıstaki gelişmeleri de eklemek gerekir) güç kaybeden
devletçi, laik kanadın bu sürece dönük bir müdahale etme arayışından
bahsedebiliriz. Çünkü bu süreç, bahsi geçen kesimlerin bazı
statükolarını yitirmelerine neden oluyor, olmaya da devam edecek. Üçüncüsü
ise Iraktaki gelişmelerdir. Kafasına çuval geçirilen askerlerine
ses çıkaramayan ordu, Barzaninin devlet başkanı seçilmesinin
ve Irakta özerk bir Kürt devletinin kurulmasının Türkiyede
yaratacağı hareketten çok korkuyor. Bu Türkiye Cumhuriyetinin
üzerine inşa olduğu inkar politikalarının da güç
kaybetmesine neden olacak. Bu noktada ABDye ses çıkaramayan Türkiye,
faşist çeteleri kışkırtarak Kürt halkına dönük bir
saldırya girişiyor. Kısacası Iraktaki gelişmelerin
acısını, özgürlükleri için mücadele eden Kürt halkından
çıkarmaya çalışıyor. Milliyetçilik
İşçi Sınıfının Düşmanıdır
Milliyetçilik
işçi sınıfına düşman bir ideolojidir. Öteki
olanı küçük görmeye ve yoketmeye yönelik bu ideoloji, işçi
sınıfının birliğini bozar ve birbirine düşürür.
Zaten amaç Kürt, Türk, Yunan ve diğer milletlerden emekçileri bölmek ve
ortak düşman burjuvaziye karşı birleşmelerini engellemektir.
Bugün Türkiye burjuvazisi bu aracı emekçileri bölmek ve birbirine
kışkırtmak için kullanıyor. Bugün
PKK karşıtı olduğunu söyleyen Ülkücü çeteler, dün
TAYADlılara yaptıkları gibi tüm devrimci, demokrat insanlara
saldırmaya devam edecekler. Bizler fabrikalarımızda
haklarımız için örgütlendiğimizde, greve
çıktığımızda Ülkücü faşist çeteler örgütlülüğümüze,
grevimize, sendikalarımıza saldırmak için
kullanılacaklar. Eğer bu ülkenin işçilerini, emekçilerini bu
kadar çok düşünüyorlarsa neden sömürüye karşı durmuyorlar?
Neden ABD emperyalizminin işgaline hayır demiyorlar? Çünkü onlar
bu sömürü ve işgal düzeninin sürmesi için besleniyor ve emekçilere,
devrimcilere karşı kışkırtılıyorlar. Bu
saldırılar daha da artabilir. Saldırlara karşı
örgütlenmek ve işçi sınıfının birleşik
mücadelesini yaratmak zorundayız. Öfkemizi Kürt kardeşlerimize
değil, işgal ve sömürüye yöneltelim. TAYADlı
emekçilerin linç edilmesini kışkırtan Genelkurmay
Başkanı, Cumhurbaşkanı, Başbakan, CHP Genel
Başkanı Deniz Baykal ve diğer parti liderleri, Trabzon valisi
ve emniyet müdürü acilen istifa etmeli ve yargı önüne
çıkarılmalı! Saldırıları gerçekleştiren
faşistler, saldırılarından dolayı hemen
tutuklanmalı! İşkence
Odağı Ülkü Ocakları Kapatılsın ve
Dağıtılsın! Türk, Kürt, Laz... Tüm Emekçiler
İşgale ve Sömürüye Karşı Birleşik Mücadeleye! Kürt Halkına Özgürlük! Bayrak Provokasyonu ve Milliyetçilik
Jiyan Tüm
Türkiyede özellikle de Kürt illerinde 2005 Newrozu görkemli geçti.
Alanlarda Kürt ve Türk emekçileri birlikteydiler. Mersinde iki çocuğun
bayrağı yere vurmasına önce kimseden ses çıkmadı. 2
gün sonra Genelkurmayın düğmeye basmasıyla tüm medya
kuruluşları, burjuva siyasetçileri
toplumu kışkırttılar. Milliyetçiliği
körükleyen yazılarla neredeyse ülke elden gidiyor havası
yarattılar. Ordu,
hükümet, siyasi partiler, devlet bürokrasisi bir iki çocuğun
bayrağı yere atarak ülkeyi bölmesinden ülkeyi kurtarmayı
başardılar! Öyle bir paranoya olmuş ki herkesi düşman
zannediyorlar. Bayrağa karşı bu kadar duyarlı olanlar,
Amerikan askerlerinin Türk askerlerinin kafasına çuval geçirilirken
neredeydi? O zaman neden insanları sokaklara taşımadılar?
Neden gazete sayfalarına çuval geçirme olayını
taşımadılar? Pencerelere neden bayrakları asmadılar?
Yoksa bu birlik bütünlük ya da nefret sadece Kürt halkına
karşı mı? Görkemli Newroz kutlamaları ve daha da önemlisi
Güney Kürdistanda bir Kürt devletinin kurulması tehdidi bu
kışkırtmanın en önemli nedeni olmasın! Trabzonda linç girişimi Faşist
çeteler, bu milliyetçi kışkırtmaların ardından
Trabzonda cezaevlerindeki tecrid ve baskılara dikkat çekmek için
bildiri dağıtan TAYAD (Tutuklu Aileleri Yardımlaşma
Derneği) üyesi beş devrimci genci, bayrak yakıyorlar
provokasyonu ile linç etmeye kalktı. Linç etmeye kalkanlar
gözaltına bile alınmazken, linç edilmeye kalkılan devrimciler,
hem de yasal bir bildiri dağıtırken, tutuklanıp cezevine
konuldular. Bu olayın 3-4 gün sonrasında 10 Nisan Pazar günü
TAYADlılar saldırıyı ve tutuklamaları protesto
etmek için bir basın açıklaması yapmak istediler. MHPliler
bunlar PKKlı diyerek halkı yine kışkırttılar.
TAYADlılar linçten ikinci kez kurtuldular. Bu
arada bir televizyon programında Newrozun kökeni ile ilgili olarak MHP
Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ekinci; Nevruzu
piçleştirdiniz. Nevruz Türkün Ergenokondan
ayrılışının yıldönümüdür diyordu. Biz de
böylece öğrenmiş olduk. Gözümüz aydın! Gerçek
şu ki 2 çocuğun yaptığı basit bir olayı
büyüterek Kürt-Türk düşmanlığı yaratmak isteyenler
savaş isteyenlerdir. Onlar kirli savaşlardan beslenenlerdir. Onlar
kendi egemenliklerini sürdürmek için emekçileri bölmek isteyenlerdir.
Kardeşi kardeşe düşman edenlerdir. Bu oyunlara gelmeyelim.
Öfkemizi emekçi kardeşlerimize değil, bizi sömüren kapitalist
düzene çevirelim. Kürt halkına özgürlük! İşgale ve sömürüye
karşı örgütlü mücadeleye! ALPAGUT Olayı: İşçi
Sınıfı Tarihinde Bir Öz-Yönetim Deneyi ALPAGUT'ta
neler oldu? Şahin Yıldırım Çorum Özel İdaresi'ne ait
Alpagut Linyit İşletmesi, 1945'de kurulduktan sonra köylülerin
tarım yaptığı toprakları istimlak ederek faaliyet
alanını genişletti. Geçimlerini tarımdan sağlayan köylüler
bir müddet sonra zorunlu olarak maden işçisi oldular. İşletme
her yıl yüz binlerce lira kâr etmesine rağmen bırakın
işçileri, köyün ilkokuluna bile kömürü parayla veriyordu.
İşçilerin ücretleri öylesine düşüktü ki, maden
tozlarının öldürücü etkilerini kısmen azaltan yoğurdu
bile alamıyorlardı. Bağımsız Çorum
ve Havalisi Maden İşçileri Sendikası'na üye Alpagut
işçileri, uzun süredir ücretlerinin düşüklüğünden ve parça
parça ücret ödenmesinden yakınıyorlardı. Ücretlerinin
arttırılmasını ve verilmeyen ücretlerinin derhal
ödenmesini, teknik kadro ve donanım yetersizliklerinin giderilmesini
isteyen işçilerin bu talepleri üretimin düşüklüğü gerekçe
gösterilerek reddedilmişti. Bu duruma tepki gösteren işçiler,
düzenledikleri çeşitli toplantılarda, sorunlarını ve bu
sorunların çözüm yollarını tartıştılar.
Ankara'ya da giden işçiler burada sendikacılarla
yaptıkları görüşmelerde olumlu sonuç alamadılar.
İşçiler, aynı zamanda işletmenin bölge müdürlüğünü
de yapan sendika şube başkanının işveren
yanlısı bir tutum içinde olduğunu söylüyorlardı. 15
Haziran 1969'da, işletmenin zarar ettiği gerekçesiyle 73 gündür
ücretleri ödenmeyen 786 maden işçisi, işyerini işgal ederek
yönetime el koydu. İşçiler fabrikayı işgal ediyor Sorunların çözümlenmemesi
üzerine işyerini işgal eden işçiler, önce tüm
çalışanların katıldığı bir işçi genel
kurulu oluşturdular. Bu kurul, işletmeyi yönetmek üzere bir
işçi konseyi seçti. Bütün işçiler bu konseye üyeydiler.
İşçi genel kurulu, konseyi değiştirme yetkisine de
sahipti. İşçiler eylem süresince bu organlar
aracılığı ile işletme hesaplarını
denetlerken, kömür satışlarını da bizzat yönlendirdiler.
Eylem sırasında elde edilen gelirin bir bölümünü işletme
masrafı olarak ayıran işçiler geri kalan parayı da kendi
aralarında bölüşüyorlardı. Alpagut madencileri,
işletme yönetiminde köklü değişikliklere gittiler:
İşyerinde işçi yönetiminin kurulmasının
ardından, yüksek maaşlı üst düzey yöneticilerin işlerine
son verildi; diğer memur ve muhasebeciler ise konseyin denetimi
altında çalışmaya başladılar. İşçiler el
koydukları işletmede üretimin düzenli ve amacına uygun olarak
sürdürebilmesi için hiç kimseye ayrıcalık tanımayan bir
çalışma disiplini oluşturdular. Buna göre, işletmedeki
tüm işçilere somut görevler verildi. Kömür satışları da,
kayıtları tutularak ve düzenli bir biçimde yürütüldü. İşgalin
altıncı günü işletmeye gelen Çorum Valisi ocaklara inerek
işgalci işçilere, "sabredin, ben de çarık giydim, ben
de emekçi çocuğuyum" diyerek eylemin sona erdirilmesi için
uğraştı. Ama işçiler, valiye "açız, ot
yiyoruz" diyerek ne denli kararlı olduklarını
gösterdiler. İşgal yerine gelen jandarma komutanı,
işçilerin haklı talepleri karşısında müdahale
etmekten vazgeçti. İşçi denetim ve yönetiminin sonuçları Alpagut Linyit
İşletmesi'nde 35 gün süren işçi denetimi ve işçi yönetimi
ekonomik açıdan da başarılı sonuçlar verdi. Sendika da bu
başarıyı kabul ediyordu. Daha önce yönetime el koymaya
karşı çıkan sendika ve işçilerce suçlanan sendika
şube başkanı bile eylem sona erdikten sonra
yaptığı açıklamada; "İşçinin 1 milyon
liraya yakın alacağı vardır. Sendika yöneticileri olarak
işçilerle bir toplantı yaptık ve bu toplantıda
işletmenin yönetimine alma kararını oybirliğiyle
aldık. İşçinin yönetime
katılmasından, jandarmanın müdahalesine kadar işletmede
üretim yüzde 50 oranında artı. 250-300 ton olan günlük üretim
410-450 ton arasında değişmektedir. Günlük satış ise
8 bin liradan 40 bin liraya çıkmıştır. İşçi,
yönetimde bu başarıya ulaşmıştır. Ama buna daha
fazla izin vermediler" diyordu.
İşletmenin bölge müdür vekili ve muhasebe müdürü işgalin uzaması
üzerine işletmeye gelerek içeri girmek istediklerinde, işçiler hep
birlikte karşı koydular ve buna izin vermediler. Türkiye'de ilk defa
gerçekleşen fabrika işgali, kamuoyunda geniş yankı
uyandırdı. Üretimin artmasıyla işletmenin TKİ
(Türkiye Kömür İşletmeleri) tarafından satın
alınmasının mümkün olacağını düşünen
işçilerin kendi yönetimlerini kurmaları, burjuvazinin de gözünü
korkuttu. Çünkü benzer eylemlerin yayılma riski oluşmuştu. Bu arada işgalin
kaldırılması yönündeki baskılar da artmaya
başlamıştı. İşçiler bu baskılara uzun süre
direndiler. İşgalin ve ardından kurulan işçi yönetiminin
sürmesi hükümetin de harekete geçmesine yol açtı. İçişleri
Bakanlığı'nın, Çorum Valiliği'ne eylemin sona
erdirilmesine ilişkin olarak verdiği talimatın ardından
özel bir jandarma birliği de Ankara'dan Çorum'a gönderildi. Madeni kuşatan
jandarmanın 17 Temmuz'da düzenlediği kısa bir operasyon
sonucunda işçiler sendikacılar tarafından
yatıştırıldı. Çorum valisinin yazılı bir
emrini de getiren jandarma birliği komutanı, bu yazıda
adları bulunan yedi işçi, üç sendikacı ve bir memurun
işlerine son verildiğini ve işletmenin yönetimine el
konulduğunu bildirdi. Çorum Valiliği'nin kararını
protesto eden işçiler iki gün boyunca ocaklara inmeyi reddettiler.
İşine son verdirilen sendika şube bakanı, "Davranışı
suç ise neden otuz iki gün sona müdahale ettiler? 1 milyon lira
alacaklıyız; jandarma göndereceklerine,
alacağımızı göndersinler" dedi. Eylemin sona ermesinin
ardından sendikayla işveren arasında toplusözleşme
imzalandı. Sözleşmede tutuklanan işçilerin yeniden işe
alınmaları da kabul edildi. İşletme bir ay sonra
TKİ'ye (Türkiye Kömür İşletmeleri) devredildi. Sonuç Alpagut'ta gerçekleşen
işgal ve işgalin ardından gelen yönetime el koyup üretimi
sürdürme eylemi, Türkiye işçi sınıfının tarihinde
öz-yönetim deneyimi olarak bir ilki başarmıştır. Burjuvazinin
karışık muhasebe hesaplarıyla, işçilere,
işletmenin durumu hakkında yanıltıcı bilgiler
vermesi sürekli karşılaşılan bir durumdur. İşte
Alpagut işçileri, hem basit gelir gider hesaplarıyla bir
işletmenin yönetimini takip edebilmişler hem de işletmenin
zarar ettiğine ilişkin idarenin yalanlarını
açığa çıkartmışlardır. Ancak işçi
sınıfı açısından bu olumlu gelişme,
patronların ve burjuva siyasetçilerin gözünden
kaçmamıştır. Kamuoyunda olumlu yönleriyle
tartışılan Alpagut'ta ki deneyimin diğer işletmelerdeki
işçilere örnek olmaması için, buradaki işçi mücadelesini
bastırmışlardır. Alpagut'ta ki mücadeleyi
yayılmadığı için bastırabilen burjuvazi, bu olumlu
deneyin işçi sınıf tarihine geçmesini engelleyemedi.
Sınıf kardeşlerimizin otuz üç yıl önce bir işletmede
hayata geçirdikleri mücadeleyi ve sonuçlarını iyi kavramak, bugün
mücadelelerimizin yolunu açacaktır. Kaynaklar: 1.Alpagut Olayı, Haşmet Zeybek, Kor Yayınları 2.Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 7 Öykü Tanır
Sağlık
Emekçilerinden Uyarı Eylemi: 1 Günlük iş bırakma! Sağlık emekçileri
meclisten geçirilmek istenen Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa tasarısının
geri çekilmesi için SES ve TTBnin çağrısıyla iş
bırakarak eylem yaptı. Sabah saatlerinden itibaren acil hastalar
dışında hizmet vermeyen sağlık emekçileri, halka
bildiri dağıtarak hükümetin sağlık
politikalarının ne anlama geldiğini anlattı. Hastanelerde
ve sağlık kurumlarında, acil hizmetler, çocuk hastalar,
hamileler, diyaliz hastaları, yoğun bakım hastaları
dışında hizmet vermedi. Eyleme bazı hasta ve hasta
yakınlarının da katıldığı görüldü. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa
Tasarısı adıyla meclise sunulan
tasarı memurun çalışma, emeklilik gibi haklarını
elinden alarak köleleştirmeyi amaçlayan bir tasarıdır. Taslakta
istihdam biçimi olarak sözleşmeli personellik tanımlanırken
sözleşme ile tam zamanlı veya kısmi zamanlı
çalıştırma esas alınıyor. Sözleşmeli personelin
çalışma süreleri düzenli olmayacağı gibi,
çalışma süresine bağlı olarak emeklilik hakkına tabi
prim ödeme gün sayıları ve yıl içindeki aylara göre aylık
ücret miktarlarında azaltma öngörülüyor. Ekonomik ve sosyal haklarda
büyük ölçüde kayıplar söz konusu. Bu yasa tasarısı kabul
edilir ve uygulanmaya başlanırsa 55 bin sağlık
emekçisinin iş güvencesi ellerinden alınmış oluyor. SES ve TTBnin, Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Yasa Tasarısının geri
çekilmesi ve herkese nitelikli, eşit, ulaşılabilir,
parasız sağlık hizmeti sağlanması talebiyle
başlattığı uyarı eylemeri pek çok sendika ve meslek
odasından destek alsada hala olması gereken güçlü eylemliliklere
dönüştürülemedi. Sağlık emekçilerinin yanı sıra tüm
kamu çalışanlarını köleleştirmeye yönelik bir zemin
hazırlayan tasarıya karşı daha örgütlü bir
karşı duruş mücadelesi verilmeli. AB Uyum
Yasalarını bir bir meclisten geçirerek emekçileri her geçen gün
yeni yıkımlara sürükleyen AKP hükümetini durdurmak ancak böylesi
birlikteliklerle sağlanabilir. 21 Nisan'da gerçekleştirilen
sağlık emekçilerinin iş bırakma eylemini tüm sektörlere
taşıyabilmeli ve daha kalıcı etkili eylemliliklere
dönüştürmeliyiz. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa
Tasarısı geri çekilsin! Çalışma ve emeklilik hakkı memura geri verilsin! PETKİM Hızla Özelleştiriliyor! Kuruluşunun 40.
yılında Türkiyenin en büyük sanayi tesislerinden biri olan ve
dünya kimya sanayinin yüzde 30unu, toplam ticaret hacminin ise yüzde 8ini
oluşturan PETKİM halka arz açıldı. 1987 yılında
özelleştirme kapsamına alınarak Toplu Konut ve Kamu
Ortaklığı İdaresine bağlanmasıyla
başlanan özelleştirme süreci son dönemde hız kazandı.
Petrol-İş Sendikası, PETKİMin aslında zarar etmediğini,
ülke ekonomisine katkısının olduğunu gösteren bir rapor
hazırladı. Raporda, kamu malı olan PETKİMin
özelleştirilmesinin halkın zararına olacağı ortaya
kondu. Fakat şu ana kadar ses getiren bir direniş
gerçekleştiremeyen Petkimin tek başına mücadelesini kazanamayacağını
görmek mümükün. Sümerbank, SEKA gibi büyük direnişlerin bile son dönemde
kaybettiği düşünülürse TÜPRAŞ ve ERDEMİR gibi aynı
süreçten geçen kamu kuruluşları ile ortak ve güçlü bir direnişi
tüm işçi sınıfına yaymak, emeğine sahip çıkmak
PETKİM işçilerinin tek kurtuluşu. Özelleştirmelerin
ardından işçilerin yaşam şartlarının ne
olacağı da bilinmiyor değil örneğin; TÜPRAŞ şu
anda taşeronlaşmanın işçiyi aç
bıraktığı bir fabrika haline geldi.
Taşeronlaşmaya ve yoksulluğa direnmenin en gerçekçi yolu
doğru zamanda mücadeleyi ortaklaştırmak ve kaderini sendika
bürokratlarının eline bırakmamaktır. Unutulmamalı ki
işçi sınıfının en büyük gücü birlikteliği! Fabrikalardan
Sömürüye, Sefalet Ücretlerine ve Baskılara Karşı
Örgütlenelim
Merhaba
Dostlar, Ben
bir tekstil fabrikasında çalışan bir işçiyim.
Yaklaşık 2 yıldır bu firmadayım. Fabrika modelhane
ve 2 ayrı dikimhane bölümlerinden oluşuyor. Daha önceleri 60-70
kişiydik. Ancak patronun diğer şirketinin de bize
katılmasıyla toplam 140 işçi olduk. Fabrikada bilgisayar
sistemi var. Herkesin performansını oradan takip ediyorlar. İşyerimiz,
uluslararası bir firmaya fason üretim yapıyor. Örgütlenmeyi önlemek
ve işçileri kandırmak için işçi temsilcisi uygulaması
var. Sözde, işçi ile patron arasında bir köprü. İşçiler,
aylık toplantılarda istek ve şikayetlerini dile getiriyorlar.
Temsilciler de patron temsilcilerine aktarıyorlar. İlk dönemlerde
ben işçi temsilcisiydim. Fakat bizi kukla olarak
kullandıklarını gördüm. Söylediğimiz hiçbir ciddi konuda
bizim taleplerimizi dikkate almıyorlardı. Ben de kullanılmamak
için bıraktım. Bu
iki yıl boyunca sefil ücretlerle çalıştık. Bizden önce de
koşullar çok kötüymüş. İşçiler yaklaşık
sekiz-dokuz yıl önce bu koşullara karşı örgütlenmişler,
ancak sendikalaşmayı başaramamışlar. Son iki
yıl içinde dönem dönem çıkarmalar oluyordu. Özellikle de
yılbaşının ardından siparişler azalınca...
Patron işçilerin örgütlenmesinden öyle çok korkuyor ki, bu korkudan
emekli bir albayı insan kaynakları müdürü yapmış. Tek
bildiği işçileri tehdit etmek. Örgütlenme
Başlıyor
Yılbaşında
artık iyi bir zam bekliyorduk, ancak hiç zam alamadık. Bu durum
sabrımızı taşırdı. Arkadaşlarla
konuştuk, bu böyle gitmez dedik. İşçilerin çoğu eski
işçiydi. Bazıları 3-4 yıllık, bazıları
10-12 yıllık. Buna rağmen ortalama ücret 350-400 milyon lira.
Arkadaşlarla sendikalaşmaya karar verdik. Sendika, bir sihirli
değnek değildi ve sorunlarımızı bir anda
çözemeyecekti. Sendikanın gücü, bizim gücümüze bağlıydı.
Örgütlenip sendikayı fabrikaya sokmayı, ardından da koşullarımızı
iyileştirmek için mücadeleyi sendikalı olarak sürdürmeyi
hedefledik. Sendikalaşmak
için örgütlenmeye başladığımızda güvendiğimiz
bir arkadaşımızla konuştuk. Arkadaşımız
modelhanedeki arkadaşların yaklaşık bir yıldır
örgütlenmeye çalıştıklarını ve sendikaya
gittiklerini söyledi. Arkadaşlar sendikaya üye olmuşlardı.
Yaklaşık 40 üye vardı. Biz de kendi bölümümüzde örgütlenmeye
giriştik. O günden bugüne örgütlenen arkadaş sayısı 78e
ulaştı. Çoğunluğu sağladık ve Çalışma
Bakanlığına başvuruda bulunduk. Çoğunluğu
sağlamamıza rağmen örgütlenmeye devam ediyoruz. Ancak
sendikalaşma patronun da dikkatini çekti. Baskılar artmaya
başladı. Diğer yandan sürekli ağzımız
aranıyordu. Ustalar sorduğunda hiç bilmiyormuşuz gibi
davrandık. Bazı arkadaşlarımıza para teklif edildi.
Ama birlikteliğimizi ve örgütlülüğümüzü korumamız
gerektiğini biliyorduk ve bu oyunlara gelmedik. Patronun
Saldırısı Başladı
Her
şey iyi gidiyordu. Bu işin bu kadar kolay olmayacağı
belliydi. Yoğun mesailerden yan yana gelmekte zorlanıyorduk. Patron işçi çıkarmak için sudan
bahaneler buluyordu. Arkadaşları çok dikkatli olmaları ve
patrona koz vermemeleri konusunda uyardık. Bir
arkadaşımız hastası nedeniyle izin alıp
gitmişti. Ancak müdür izin kağıdı vermemişti.
Arkadaş da müdüre güvendi ve 2 gün işe gelmedi. Döndüğünde
işten çıkarılmıştı. Müdür, arkadaşı
kandırıp çıkartmıştı. Tam
da bu dönemde patron dikimhane içinden yeni bir modelhane oluşturdu.
Asıl modelhanedeki arkadaşlarımızı ise başka
bir şirkete kaydırdı. Amaç belliydi, sendikalaşmayı
durdurmak. Arkadaşlarımız çıkış ve yeni
şirkete giriş kağıtlarını imzalamadılar.
Üstelik patron, modelhanedeki makineleri boşalttı. Bunun üzerine
arkadaşlar fabrika önünde beklemeye başladı. Biz ise, onlara destek
nasıl vereceğimizi düşünüyoruz. Arkadaşlara destek vermek
için iş yavaşlatma, paydoslarda ve çıkışlarda
alkışlı protestolar yapma kararı aldık. Ancak bir
dağınıklık var. Sendikadan haber bekleme eğilimi
var. Bizce, bir an önce eylemlere başlanıp arkadaşlarımıza
destek olmalıyız. Eğer susarsak en örgütlü olduğumuz
bölümdeki arkadaşlar uzaklaştırılmış olacak. Bu
da içeride hayal kırıklığı yaratabilir. İş
yasal süreçlere kalırsa kaybetme ihtimalimiz yüksek çünkü mahkemeler ve
yasalar patronlar için var. Bu yüzden patronu
sıkıştırmalı ve örgütlülüğümüzü göstemeliyiz. Birlik
Olursak Kazanırız
Gerçek
şu ki, biz sustukça, saldırılara karşı
örgütlenmedikçe patronlar az paraya çok iş yaptırmaya devam
edecekler. Günümüz Türkiyesinde hayat şartları malum. Asgari
ücretin 350 milyon lira olduğu bir memlektte patronlar bizden hala
fedakarlık bekliyorlar. Daha nereye kadar fedakarlık edeceğiz?
Sürekli az verip çok istedikleri ortada. Sıra bizim maaşlara
gelince kriz var, iş yapmıyoruz diyorlar. Bu da patronların hiç
doymayacağı anlamına geliyor.
|