Yıl: 26

Mayıs 2005

 

 

Yeni Dönem Sayı: 16

 

Emperyalizm yenilgiye uğratılabilir - GÜNDEM

IMF ve asgari ücret – İŞÇİ CEPHESİ

AİHM’nin Öcalan kararı ne anlama geliyor? – İŞÇİ CEPHESİ

1 Mayıs’ın ardından izlenimler – JİYAN

Tekstil işçiliği ya da modern kölelik – FUAT KARAN

Tefeciliğin uluslar arası ayağı IMF – MAVİ MAYIS

Fabrikalardan – OKUYUCU MEKTUPLARI

UİB-DE 8. Dünya Kongresine doğru...  – ULUSLAR ARASI İŞÇİ BİRLİĞİ

Akın Rençper Yoldaşı anıyoruz – İŞÇİ CEPHESİ

 

 

 

Dün Vietnam, Bugün Irak!

Emperyalizm Yenilgiye Uğratılabilir!

 

İşçi Cephesi

 

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (Liga Internacional de los Trabajadores - LIT-CI) 8. Dünya Kongresi’ni Temmuz 2005 tarihinde yapmaya hazırlanıyor. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde yapılacak bu kongre büyük önem taşıyor. Bir yanda sınıf mücadelesinin keskinleşmesine yol açan koşulları yaşarken diğer yandan sınıf örgütlerinin bu koşullara uygun mücadeleler verebilme şartlarından uzaklaşmasını yaşıyoruz. İşçi sınıfının ve dünyadaki yoksulların temel düşmanı emperyalizmin saldırıları karşısında yenilgi kaçınılmaz değil. Emperyalizm yenilgiye uğratılabilir. Dün Vietnam, bugün ise Irak bize bunun olabilirliğini gösteriyor. Yeter ki işçi sınıfı hareketini kendisine temel alan sınıf güçleri iktidarın devrimci zaptı, sosyalist bir devrimin zorunluluğu ve Leninist parti gibi stratejik pozisyon ve kavramlarını terk etmesin. Kuşkusuz demokratik gericilik olarak adlandırdığımız emperyalist politikaların yaygınlaştığı ve çeşitli sol örgütlerin bu anlayışlara uyarlandığı bir dönemde akıntıya karşı kürek çekmek büyük önem taşıyor. Emperyalizm bürokratik işçi devletlerinin kapitalist restorasyonu süreciyle birlikte dünyanın dört bir yanında yeni-liberal planları, özelleştirmeleri ve serbest ticaret anlaşmalarını içeren yeniden sömürgeleştirme saldırısı için harekete geçti. Ama Irak halkının direnişi, Venezüella’daki emperyalist darbe girişimini yenilgiye uğratan kitle isyanı, Arjantin, Ekvator ve Bolivya’daki devrimci süreçler, Filistin halkının direnişi ve diğer örnekler emperyalist-kapitalist saldırılara yanıtlar oldu. Kısaca UİB-DE dünya düzeyinde devrimci bir durumun var olduğunu düşünüyor ve Haziran ayındaki 8. Kongre öncesinde kendini devrimci olarak tanımlayan örgütlerle, bu tartışmaları yaşamak istiyor. Bu amaçla Uluslararası Postacı’da kongre için hazırlanan Dünya Politik Durumu ve Bilanço metinlerinin bir özeti yayınlandı. Biz de Türkiyeli okurlarımız için bu metinleri çevirdik ve yayınlıyoruz.

 

 

 

 

IMF ve asgari ücret

 

 

İşçi Cephesi

 

İşçi ve emekçilere yönelik saldırılar dünyanın dört bir yanında açıktan, her geçen gün yoğunlaşarak devam ediyor. Kuşkusuz kapitalist sömürü dün başlamadı. Ama dünden farklı olarak artık patronlar ve işbirlikçileri saldırıları saklama ve/veya kılıf uydurma zahmetini bile göstermiyorlar. Bunun son örneğini IMF Başkan Yardımcısı Anne Krueger sergiledi. Büyük patron örgütü TÜSİAD’ın davetlisi olarak Türkiye’de bulunan Krueger, 3 yıllık yeni stand-by anlaşmasının başarı olasılığını anlatırken asgari ücretin yüksek olduğunu açıkladı. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak için görüşü sorulan IMF Türkiye temsilcisi Hugh Bredenkamp ise, "Asgari ücret acaba hangi ölçüde şirketlerin sıkıntılarını körüklüyor, buna bakmak lazım" dedi. Kısacası asgari ücret tartışmalarında tek bir temel kıstas var: şirketlerin (patronların) sıkıntıları, ihtiyaçları! İkinci bir kıstas yok. Diğer bir deyişle asgari ücretle yaşamak zorunda olan milyonlarca işçi ve emekçinin bu ücretle nasıl yaşayacağı / yaşamak zorunda kaldığı zaten tartışma konusu değil. Bilindiği üzere asgari ücret şu an net 350 YTL. IMF, açlık sınırının bile altında bulunan bu rakamın yüksekliğinden bahsedebiliyor. Saldırı bu kadar açık, bu derece pervasız bir çehre kazanmış durumda.

 

Diğer yandan TÜSİAD ve diğer patron örgütleri açlık ve yoksulluk sınırının belirlenmesindeki yönteme itiraz ediyor. Çünkü hesap 4 kişilik bir aile kıstas alınarak yapılıyor. Patronlar ise hesabın tek kişi üzerinden yapılmasını istiyor. 4 kişilik ailede 2 kişi zaten çocuk, diğer 2 kişi ise eşler. Bu durumda çocuklar çalışmayacağına göre tek kişi üzerinden hesap ısrarında olan patronlar neyi örtmek peşinde? Çoğu durumda eşlerden birinin de yoğun işsizlik koşullarında işsiz olduğu ve dahası çalışan tek bir kişinin birçok kişiye bakmak durumunda olacağı düşünülürse asgari ücretin yetersizliği daha açık ortaya çıkacaktır. Nitekim Devlet İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre 2.7 milyon kişi işsiz durumda, diğer bir deyişle işsizlik oranı yüzde 11,5. Oysa DİE işsizlik rakamlarını hesaplarken çalışabilir durumdaki 50 milyon 300 bin kişinin (15 yaşın üzerindeki nüfus) 26 milyon 800 binini hesabın dışında tutuyor. Bu son rakamın 22,5 milyonunu ise ev kadınları, öğrenciler, emekliler ve sakatlar oluşturuyor. Yani sen 22,5 milyon kişiyi işgücünün dışında tutup işsizlik oranı yüzde 11,5 diyeceksin ve sonra açlık ve yoksulluk oranları hesaplanırken hesap tek kişi üzerinden yapılması gerektiğini söyleyeceksin. İyi de iş gücünün içinde görmediğin 22,5 milyon ev kadını, öğrenci, sakat vs. nasıl yaşıyor, bunlara kim bakıyor? Yok eğer açlık ve yoksulluk sınırının tek kişiye göre hesaplanmasında ısrarcı isen o zaman işsiz sayısı 2,7 milyon değil 12 milyon ve işsizlik oranı da yüzde 11,5 değil yüzde 25 demektir.

 

Bütün bu hesaplamalar, rakamlar patronların ve onların paralı adamlarının ellerinde birer kandırmaca. Gerçekleri örtmenin bir aracı. İşçi ve emekçiler için gerçek çözümler için öncelikle bir işçi-emekçi programı gerekiyor. Kuşkusuz bu program öncelikle şunları öngörür: İşsizlik yasaklanmalıdır! Tüm işler, çalışanlar arasında vardiya sayıları arttırılarak paylaştırılmalıdır! Artan vardiya sayısı ve kısalan çalışma sürelerine rağmen ücretlerde herhangi bir kısıntıya gidilmemelidir! Ücretler açıklanan yoksulluk rakamlarının üzerinde belirlenmeli ve insanca yaşamaya yetecek düzeyde olmalıdır! Ücret artışları üçer aylık sürelerde ve enflasyon oranının üzerinde olmalıdır!.. Kuşkusuz buradan çıkaracak en temel dersimiz şudur: Çalışabilir durumdaki nüfusun yüzde 40’ının belirli ve kalıcı bir işinin olmadığı bir ülkede ne IMF Başkan Yardımcısı Anne Krueger ne AKP hükümeti ve başbakan Recep Tayip Erdoğan ne TÜSİAD ne de sermaye ile ortak amaçları olduğunu söyleyen DİSK genel başkanı Süleyman Çelebi gibi işbirlikçi sendika bürokratları işçi ve emekçiler için gerçek ve kalıcı çözüm arayışları içinde olacaktır. Bir kısmı doğrudan, bir kısmı dolaylı olarak sömürü sisteminin çarklarını çeviren bu emperyalist-kapitalist güçlere karşı bir önceki sayımızda da ifade ettiğimiz üzere ancak birleşik, devrimci ve enternasyonalist bir işçi hareketiyle dur diyebiliriz. Ve ancak devrimci bir işçi partisi ile işçi ve emekçilerin iktidarını sağlayabiliriz… 8. Kongre öncesinde UİB-DE dokümanlarında da ifade edildiği üzere emperyalizm yenilgiye uğratılabilir, kapitalizm de… Mücadelelerimiz bunun için.

 

 

 

 

AİHM’nin Öcalan kararı ne anlama geliyor?

 

 

İşçi Cephesi

 

Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Abdullah Öcalan’ın adil yargılanmadığına ilişkin kararı Türkiye’nin en önemli politik konularından biri durumuna geldi. Konuya ilişkin olarak resmi politik çevreler iki ana gruba ayrılmış durumda. Hükümet de dahil olmak üzere bazı çevreler AİHM’in bu kararının tamamen “usule” ilişkin olduğunu ileri sürerek konunun “yasal prosedür” içinde ele alınması ve “çözümlenmesi” gerektiğini belirtmekte. Yani demek istedikleri şu: “Öcalan’ı AİHM kriterleri doğrultusunda bir daha yargılar ve aynı cezaya mahkum ederiz. Dolayısıyla bunda telaşlanılacak bir durum yok.” Başta Silahlı Kuvvetler, MHP ve CHP gibi çevreler ise Öcalan’ın yeniden yargılanması olasılığını “devlet ve kamu vicdanına bir saldırı” olarak algılamakta, bunun “Kürt ayrılıkçılığına verilmiş bir taviz” olacağını iddia etmekte.

 

Yaklaşım tarzları ne olursa olsun bütün bu çevrelerin ortak paydası aslında aynı: Öcalan’ın şahsında Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarını devlet terörüyle bastırmaya devam etmek. Öcalan’ın yargılanmasının AİHM tarafından adil bulunmaması bu çevrelerin hiç birinde devlet terörünün sorgulanmasını getirmiyor, tam tersine bu terörün açıktan savunulması ile ona yeni bir “demokratik” kılıf bulunması arasında politik bir çekişme yaratıyor.

 

Bununla, AHİM kararının özünde Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının tanınması yolunda bir işaret, bir istek oluşturduğunu söylemek istemiyoruz. Tam tersine, Avrupa Birliği’nin bu konuda son derece iki yüzlü olduğunu gayet iyi biliyoruz. İngiltere, İspanya ve Fransa hapishaneleri yüzlerce İrlandalı, Basklı ve Korsikalı ulusal eylemciyle dolu. Avrupa ülkelerinde de devlet terörü, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının üzerinde keskin bir kılıç gibi esip durmakta. Bu ülkeler ile Türkiye arasındaki tek fark ise, Avrupa emperyalizminin demokratik gericiliğin biçimlerini işler hale getirip devlet terörüne “yasal” bir elbise uydurabilmiş olması. Ama bu Bask, İrlanda ve Korsika halklarının demokratik ve ulusal haklarının tanınmış olduğu anlamına gelmiyor. Kürt ulusalcıları AİHM’nin kararının aslında Avrupa Birliği’nin Kürt halkının demokratik haklarına verdiği bir destek olduğu yorumunu yaparlarsa çok yanılmış olurlar.

 

Pek çok Kürt burjuva ve küçük burjuva ulusalcısının “Bask çözümü” olarak savundukları, ve hatta Türk hükümetinden talep ettikleri “çözüm” yöntemi de aslında İspanyol emperyalizminin elindeki bir aldatmacadan öte bir anlam taşımıyor. Bask bölgesinde bir otonom yönetimin kabul edilmiş olması, Basklıların ne ulusal iradesinin, ne egemenliğinin, ne de kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesi anlamına geliyor. Bu nedenle de gerçekte Bask sorunu herhangi bir “çözüme” kavuşmuş değil. Bu nedenle hala İspanyol monarşisinin tüm terörü Bask’ta kol geziyor, ve bu nedenle hapishaneler Basklı ulusalcılarla dolu. Bu ulusalcıların AİHM’nin talep ettiği “adil” yöntemlerle yargılanmış olmaları, onları hapishanelerden kurtaramadığı gibi, Bask ulusunu da özgürleştirmiyor. İspanya’nın “bölünmezliği” ilkesini içeren Anayasa ve bu Anayasanın savunucusu İspanyol monarşisi yıkılmadan; ve de Avrupa devletlerinin mevcut sınırlarını değiştirilemez olarak ilan eden Avrupa Birliği Anayasası ve onun mimarı Avrupa Konseyi ve Parlamentosu dağıtılmadan, Bask ulusunun kendi kaderini tayin edebilmesi mümkün olmayacaktır. Aynı gerçek Kürt halkı için de geçerli.

 

Öcalan serbest bırakılmalıdır

 

Biz devrimci Marksistler olarak elbette insanların işkencelere tabi tutulmasına, avukatsız sorgulanmasına, hakim karşısına çıkarılmadan uzun süreler sorgu hanelerde tutulmasına, askeri mahkemelerce yargılanmasına, kendilerine gerekli savunma sürelerinin tanınmamasına vb karşıyız. Bütün bu uygulamalar Türkiye’deki asker-polis rejiminin uyguladığı devlet terörünün parçaları. Ama Öcalan özelinde bir başka durum daha söz konusu, ve o da Kürt halkının büyük bir çoğunluğunun kendi kimliğini Öcalan ile bütünleştirmiş olması. Bu nedenle de, Kürt halkının üzerindeki baskı yönetimini reddettiğimiz, onun ulusal ve demokratik haklarını desteklediğimiz için Öcalan’ın ve tüm Kürt ulusalcılarının özgürlüğünü talep ediyoruz.

 

Bununla birlikte Öcalan’ın serbest bırakılıp “demokratik” yaşama entegre edilmesinin, onun aracılığıyla Kürt halkının ulusal sorununa  bir çözüm getirilebileceği hayalini de kurmuyoruz. Öcalan 1990’lara kadar “silahlı reformizmi” temsil ediyordu, ardından silahları bırakıp “demokratik cumhuriyet” programını ileri sürdükten sonra da “burjuva demokratik reformizmin” savunucusu haline geldi. İlk dönemki mücadele yöntemleriyle gerek Kürt halkının devrimci enerjisine, gerekse onun ulusal ve demokratik haklarını kazanabilmesinin yegane koşulu olan Türkiyeli emekçilerin sınıfsal birliğine büyük zararlar verdi. Demokratik cumhuriyet programıyla da Türkiye burjuvazisinin Kürdistan valiliğine adaylığını koymuş durumda. Ne ilk stratejisinde başarılı oldu, ne de ikinci önerisi burjuvazi tarafından kabul edilmekte.

 

AİHM’nin kararı bu gerçeklerin hiç birini değiştirmeye yönelik değildir. Bu karar Türkiye’den Bonapartist baskıcı rejimine “demokratik” kılıf geçirmesini talep etmektedir. AKP hükümeti büyük olasılıkla bu istemi yerine getirecektir, bunun işaretlerini vermiş durumdadır. Ama Kürt halkının ulusal ve demokratik hakları ancak Türkiyeli emekçi yığınların birleşik eylemiyle olanaklı olabilecektir. Baskıcı asker-polis rejimini yıkacak bir seferberlikle. Yani: Demokrasi için Devrim.

 

 

 

 

 

1 Mayıs’ın Ardından İzlenimler

 

Jiyan

 

Bu yıl 1 Mayıs’a oldukça gergin bir ortamda girildi. Son günlerde yaşananlar, yükselen milliyetçi dalgalanma ve bayrak krizi derken 1 Mayıs alanına da tedirginlik taşınmıştı.

 

Oysa 1 mayıs 2005 gösterileri, 1996 yılından bu yana gerçekleştirilen en kalabalık kutlamalara sahne oldu.

 

Bazı sendikalar ve sözüm ona solcu geçinen “İşçi Partisi” Türk bayraklarıyla alana gelinmesini istemişti. Ne var ki, bu çağrı bir iki sendika -başta Hak-İş- ve bu parti dışında pek rağbet görmedi.

 

2005 1 Mayıs’ı sendikaların öne çıktığı bir gün olarak akıllarda kalacak. Alandaki kalabalık oldukça dikkat çekiciydi. Bir çok grubun geçen yıllara oranla kalabalık kortejler oluşturarak gösterilere katıldığı önemli bir not olarak düşülmeli. Bunlar arasında partiler, Haklar ve Özgürlükler Cephesi öne çıkmaktaydı. DEHAP’ın ise kitlesini önceki yıllara göre yeterince taşıyamadığı düşüncesindeyim.

 

Bu 1 Mayıs gösterilerinin akıllarda yer edecek bazı yönlerini şu şekilde belirtmek mümkün;

 

Alandaki kalabalığa rağmen, coşku ve vurgular oldukça yetersizdi. Pankartlarda son günlerde yaşananlara ilişkin olarak “provokasyona karşı birleşelim” deniyordu ama faşizm tehlikesi unutulmuştu

1 Mayıs kürsüsündeki sunucu ”ben Arabım”, “ben Çeçenim”, “ben Filistinliyim” diyordu ama hemen yanı başımızdaki Kürt kardeşlerimizi hiç anma gereği duymadı.

 

DİSK’li işçiler ellerindeki renkli dövizlerde kuşları, ağaçları hatta kullandıkları makineleri sevdiklerini söylüyor ama ne yazık ki Kürt kardeşlerini sevdiklerini dövizlerine yansıtmayı unutuyorlardı. Yoksa sevmiyorlar mıydı?

 

Ne yazık ki, son derece belirleyici bir dönemde gerçekleşen bu 1 Mayıs’ta işçi sınıfının en acil talepleri ve ihtiyaçları, alanda gerektiğince yer bulamadı. Sendikalarda ve katılımcıların çoğunda gözlemlediğim şey, bir günü böyle geçiştirmek, 1 Mayıs’ta vardık demek için alana gelmiş olduklarıydı. Alan kalabalıktı ama ortak bir 1 Mayıs ruhundan söz edebilmek olanaksızdı.

 

Kuşkusuz gösterilerin en sevindirici yönü, bayrak provokasyonu ve milliyetçi dalgalanmanın ardından işçilerin ve devrimci örgütlerin alanı boş bırakmamaları ve şovenistlerin çabalarının böylece yanıtlanmış olmasıydı. Bir dizi sol grubun sıra kavgası ve atışmalar türünden tatsızlıklarını hesaba katmazsak -gösteriler sürerken polis bazı gençleri göz altına almaya çalıştı, kitle bu gençleri polisin elinden almayı başardı- gösteriler sorunsuz tamamlandı.

 

1 Mayıs’ta tüm dünyada ve Türkiye’de işçiler ve ezilen halklar ortak bir dilde konuştu, taleplerini dile getirdi. Geçen yıl yaşanan bölünmüşlük aşılmıştı. İşçiler, gelecek 1 Mayıs’ta yeniden buluşmak üzere sözleşerek alanı terk ettiler

 

 

 

 

 

Tekstil İşçiliği ya da Modern Kölelik

 

 

Fuat Karan

 

Tekstil, Türkiye’de işçi sınıfının yoğunlaştığı önemli sektörlerden biri. Ucuz iş gücü birçok uluslararası firmayı da burada üretime yönlendiriyor. Bu şirketler, sigortasız, sendikasız işçi çalıştırma amacıyla ülkeye geliyorlar. Bu firmalar üretimlerini, başta fason üretim yapan atölyeler olmak üzere, irili ufaklı birçok fabrikada gerçekleştiriyorlar.

 

Türkiye’nin birçok ilinde tekstil üretimi var. Sabancı gibi büyük patronlardan küçük atölyelere, binlerce firma var. Ancak büyüklüklülere rağmen sömürü aynı. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, aşağılanma, sigortasız ve sendikasız çalışma, keyfi uygulamalar, çocuk işçiliği...

 

Sorunlar Ortak

 

Sektörde en önemli sorun sigortasız çalışma. Fason üretim yapan atölyelerin neredeyse tamamında ne sigorta, ne de iş güvencesi var. On binlerce işçi kayıt dışı çalışıyor. Doğal olarak sendikalaşmaları da mümkün değil. İşçi sigorta istediğinde, zaten üç kuruş olan ücretlerden kesinti yaparak sigorta yapılıyor. Sigorta yapan çoğu yer de, sadece asgari ücret veriyor. Sigortasız çalışan işçiler, en ufak bir hastalıkta özel hastanelere mahkum oluyorlar. İşçi semtlerinde özel polikliniklerin yaygınlaşmasının nedeni de bu. Devletin sosyal güvence anlayışı da bir kez daha görülüyor: Sigortasız çalış, özel hastaneye düş, borca bat, ya da öl!

 

Büyük ya da küçük tüm tekstil fabrikalarında yoğun mesailer var. 8 saat olan iş günü gece 10’a 11’e kadar devam ediyor. Bazı dönemlerde sabaha kadar çalışılıyor. Düzgün olmamakla beraber mesailer ödeniyor. İşçilerin, geçinebilmek için bu paraya ihtiyacı olmasına rağmen, belli bir süre sonra bu mesailere kalmak istemiyorlar. Çünkü hayatla bağları kopuyor. Ailelerini bile göremiyorlar. Bazen işçiler yorgunluktan hasta düşüyorlar. Üstelik hasta olup işe gidilmeyince ücretten o gün de kesiliyor.

 

İşyerlerinde patronların talimatıyla, ustabaşları işçiler üzerinde baskı uyguluyorlar. Hatta hakaret veya taciz ediyorlar. En ufak sorunda işçileri çıkarmakla tehdit ediyorlar. İşsizlik korkusu insanları sindirmenin en kolay yolu. İşçiler izin istemekten, lavaboya gitmekten bile korkuyorlar. Bazı yerlerde tuvaletin dakikası var. O dakikayı aşamıyorsun. İşçiler sürekli tembellikle, ağır çalışmakla suçlanıyorlar.

 

Sektörde ücretler çok düşük. Ancak mesailerle ücretler düzeliyor. Daha çok çalıştırmak ve mesai ücreti ödememek için parça başı çalıştırıyorlar. Parça başı çalışan işçi, makinenin başından kalkmadan çalışıyor. Kendini makinesinin başında tüketiyor. Parça başı olmayan yerlerde, ustabaşları veya müdürler işçilerin üretim performanslarını ölçüyorlar. İşi az çıkan işçiler uyarılıyorlar. İşçileri rekabete sokarak hem üretimi arttırıyorlar, hem de işçilerin birlik olmasını engellemeye çalışıyorlar.

 

Tüm bu sorunlara rağmen, işçiler genellikle örgütlenmek yerine iş değiştirmeyi tercih ediyorlar. Sektörün geniş bir alana yayılmış olması, özellikle atölyelerde iş olanaklarını arttırıyor. Bu nedenle kolaylıkla iş değiştiriliyor. Değiştirilen işin de aynı koşullarda olduğu bir süre sonra açığa çıkıyor.

 

Atölyelerde çalışan işçiler, kimi zaman atölye sahibini patron gibi görmedikleri için, kimi zaman da patron akrabası ya da hemşerisi olduğu için kendilerini işçi sınıfının bir parçası gibi görmüyorlar. Aslında, bu küçük atölyelerin çoğunda gerçek patronlar fason üretim yaptıran büyük fabrikalar. Parayı da kazanan bu patronlar.

 

Büyük fabrikalarda çalışan işçiler de genellikle sigorta var. Ancak örgütlenmek çok zor. Aynı fabrikada onlarca küçük işletme var. Ayrıca taşeronlar vasıtasıyla iş güvencesi de ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Çünkü 30 işçinin altındaki işyerlerinde iş güvencesi yasal olarak yok. Buna mezhep ayrımı, hemşericilik, sağ-sol ayrımı de eklenince bir birliğin oluşması zorlaşıyor.

 

Örgütlüysek Güçlüyüz

 

Bütün bu olumsuzlukların içinde işçiler örgütlenmeye girişiyorlar. Bu örgütlenmeler genellikle bilinçli bir hareketle olmuyor. Ya düşük zamlar ya da aşağılamalar işçileri mücadeleye ve bazen de sendikalaşmaya yönlendiriyor. Kimisi de işten atılıp tazminat almak için sendikalaşıyor. Birinci kesimdekiler, genellikle sendika geldiğinde sihirli değnek değmiş gibi koşullarının düzeleceğine inanıyorlar. Mücadelenin güçlü bir örgütlülük ve zorluklar karşısında direnç ve mücadele  gerektirdiği fark edilince hayal kırıklıklıları yaşanıyor. Buna bir de sendika bürokratlarının ihaneti eklenince çoğunlukla işçilerin moralleri sıfırlanıyor. Böyle yüzlerce fabrika ve binlerce işçi var, mücadele edip vazgeçen.

 

Bazı işçiler de üretim yaptıkları fason firmaların kendilerine yardım edeceğine inanıyor. Oysa bu firmalar zaten iş güvencesi olmadığı ve ücretler düşük olduğu için bu ülkeye geliyorlar. Biraz sosyal haklar artınca hemen başka ülkeye kaçıyorlar. O yüzden bu firmaların işçilere destek olması mümkün değil. İşçilere ancak sınıf dayanışması yardımcı olabilir. Örneğin Nike firmasının Türkiye’deki fabrikasındaki işçiler greve çıktığında, firma üretimi eğer Bulgaristan’a kaydırılırsa grev yenilgiye uğrayacaktır. Ancak uluslararası bir işçi örgütlenmesi varsa ve bu örgütlenme Bulgaristan’da da üretimi durdurur ve Türkiye’deki işçilere destek verirse grev başarıya ulaşır. Proleter enternasyonalizminin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

 

Tekstil emekçilerinin kapitalist sömürüye karşı birleşmek ve örgütlenmekten başka seçeneği yok.. Örgütlenmek, ancak bilinç, sabır, planlı bir faaliyet olduğunda başarıya ulaşabilir. Aksi ise yeni yenilgilere neden olacaktır. Gerek Çin ürünlerinin pazara girmesi, gerekse yabancı sermayenin başka ülkelere kayması sektördeki koşulları daha da ağırlaştıracak. Bugünden bunun belirtileri görülmeye başladı. Sektörde işsizlik artıyor, ücretler düşüyor. Bu durum yerelde, fabrikalar düzeyinde patlamalara neden oluyor. Bu patlamalar kimi zaman sendika bürokratlarının elinde ya da kimi zaman genç işçilerin deneyimsizlikleri sonucunda yenilgiyle sonuçlanıyor. Ancak bu hoşnutsuzluk, önümüzdeki dönemde önemli işçi seferberliklerinin yaşanacağını gösteriyor.

 

Saldırılara karşı küçük atölyelerde sigorta gibi en temel haklarımızı talep eden bir çalışmayı öne koymalı ve yanı başımızdaki arkadaşları bu konuda seferber etmeliyiz. Yine düzenli yemek ve çay molaları, mesai ücretlerinin tam ödenmesi, kadın arkadaşlara dönük ayrımcılığın ve tacizlerin önlenmesi, ayrıca temiz içme suyu, tuvaletlere sıvı sabun gibi talepleri savunmalıyız. Büyük fabrikalarda ise, en temel sorun yoğun mesailer ve düşük ücretler. Burada örgütlenmenin en önemli ayağı sendikalaşmaktır. Bu kolay bir mücadele değil ancak sabırla örülmüş sağlam bir örgütlülük her şeyi başarabilir. Ücretlerin arttırılması, mesailerin azaltılması, baskıların sona erdirilmesi, taşeronlaşmanın durdurulması, çocuklar için kreş gibi talepler öne çıkarılmalıdır. Elbette sorun sendikayı sokmakla bitmiyor. Sendikalı işyerlerinde de örgütlülük korunmalı. Sendika temsilcileri sürekli denetlenmeli ve fabrikadaki işçiler düzenli olarak bilgilendirilmelidir. Kazanılmış halkların arttırılması konusunda işçiler bilinçlendirilmeli ve sendikacılar üzerinde baskı oluşturulmalıdır. İşten atılmaların durdurulması için mücadele edilmelidir. Bu konuda sendikanın aktif tutum alması sağlanmalıdır.

 

İşten Çıkarmalar Yasaklansın!         

Sendikalaşmanın Önündeki Engeller Kaldırılsın!     

Sigortasız Çalışmaya Son!                              

                                                                         

 

 

 

Tefeciliğin Uluslararası Ayağı İMF

 

 

Mavi Mayıs

 

İMF’nin kuruluşu ve amacı

 

Uluslararası Para Fonu (İMF) 1945’de 30 ülkenin katılımı ile doğmuş ve çalışmalarına 1947’de başlamıştır. Ancak IMF’nin kurulmasına yol açan nedenleri çok daha önceki yıllarda aramak yerinde olacaktır. 1930’lu yıllarda dünya büyük bir ekonomik kriz içerisindeydi. Emperyalist ülkeler küçülen dünya piyasalarındaki mevcut paylarını ve kendi pazarını dış rekabetten koruyabilmek için gümrük vergilerini yükseltiyorlardı. O yıllarda uluslararası ticareti dengelemek, üyelerin döviz kurlarını ve uluslararası ödemelerine ilişkin bazı politikaları oluşturmak amacıyla İMF kuruldu.

 

İMF’nin başlıca fonksiyonu dış ödeme açığı bulunan ülkelere kısa vadeli kredi açmaktır. Uzun vadeli sözde kalkınma kredilerini Dünya Bankası verir. Bu anlamda IMF’ye üye ülkeler aynı zamanda Dünya Bankası’na da üyedirler. İMF’nin organizasyonu kota ve kota paylarına dayanmaktadır. Kotalar da ülkelerin Fon’un emrine verdikleri kaynakların miktarına göre belirlenmektedir. Kotası yüksek olan ülkenin oy hakkı da yükselir. Böylece İMF’nin politikaları en zengin ülkeler yani ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa tarafından belirlenmektedir. Fon’dan borç almak isteyen bir ülke ödemeler bilançosunun açıklarını kapatmaya yönelik olmak üzere iç ve dış istikrar programını hazırlayıp sunmak ve Fon ile anlaşmak zorundadır.

 

Borçlandırarak Sömürünün Arttırılması

 

1950’lerden sonra İMF’nin politikalarında bazı değişiklikler olmuştur. “Proje yardımından” “program yardımına” geçiş en önemli değişikliktir. İMF, sömürge ülkelerde kısmi denetim sağlamaktan tam bir denetim sağlamasının önündeki engelleri kaldırmış, böylece ülke ekonomisi üzerinde tam bir denetim kurmuştur. Şöyle ki, kredi verme şartı borç alan ülkenin yıllık ekonomik programının bütününe İMF’nin vereceği onaya bağlanıyor, böylece sömürüyü ve emperyalizme bağlılığı arttıracak taleplerini kolayca dayatabilmesinin önünü de açmış oluyor.

 

İMF’nin borç verdiği ülkeleri yakından izlemesi için oluşturduğu bir İMF Masası vardır. Dış borçlarını ödeyemeyen ülkelere yeni borçlar vererek 3-5 yıl içinde geri ödemesi gereken borçların faizlerini ödeyemez duruma gelmesi karşısında borç alan ülke borçsuz iş göremez hale gelir. Böylece borçlar arttıkça yeni borçlar almak için uygulanan koşullar, ödemesi gereken bedellerde ağırlaşır. Borç erteleme esnasında da sömürüyü kolaylaştıracak tavizler koparılır ve hem de faizler çok daha büyür.

 

Stand-by Anlaşmaları ve Sonuçları

 

İMF politikalarında önemli olan iç talebin kısılarak ihracatın arttırılması ve buradan elde edilecek gelirlerle borçların ödenmesi yani emperyalizmin kasasının doldurulmasıdır. İhracat ise iç talepler kısılarak yani halkın alım gücünün düşürülmesi ile arttırılabilir. Peki halkın, emekçinin, işçinin alım gücünün azaltılması nasıl olur?: kamu harcamalarının kısılması, yeni zamların yapılması, ücretlerin dondurulması, özelleştirmeler ile kitlesel işten atılmalar, eğitim, sağlık, sosyal  haklara ayrılan bütçelerin azaltılması ile olmaktadır.

 

Böylece halkın alım gücü azaltılacak yani halk yoksullaştırılarak içte talep daralması sağlanıp, ihracat arttırılır. Anlaşılacağı gibi İMF’nin temel işlevi az gelişmiş ülkeleri kalkındırmak değil, uluslararası ticaret ve yatırımların kesintisiz artışını sağlamak, emperyalist sömürüyü güvence altına almaktır.

 

Stand-by düzenlemeleri, üye ülkelerle İMF arasında varılan bir anlaşma sonucunda hazırlanır. Yani stand-by İMF ile yapılan borç anlaşmasıdır. İMF ile görüşmeler tamamlandığında, İMF‘den borç alabilmek amacıyla yerine getireceği koşulları içeren bir “Niyet Mektubu” hazırlanır. Bu mektubun içeriği, kredi alacak ülkenin izleyeceği iktisat politikaları ve alınacak önlemleri ayrıntılı olarak açıklamaktır. Şayet mektuptaki kararlar Fon yönetimince yerinde bulunursa ilgili ülkeye verilecek kaynaklar takvime bağlanır.

 

Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde İMF ile Türkiye’nin 3 yıl boyunca yürüteceği yeni stand-by anlaşmasının onaylanmasıyla birlikte hükümetin Fon’a verdiği niyet mektubunun da ayrıntıları netleşti.

 

Önümüzdeki 3 yılda yapılacakların bazıları: GSMH’nın (Gayri Safi Milli Hasıla) %6.5 oranındaki faiz dışı fazla hedefinin korunması için harcamalar kısılacak. Bu çerçevede sosyal güvenlik kuruluşlarına, KİT’lere (Kamu İktisadi Teşebbüsü) ve diğer kurumlara yapılan transfer ve sübvansiyonlar azaltılacak. Vergi oranları arttırılacak. Emeklilik yaşı yükseltilecek. 2006 yılından itibaren genel sağlık sigortası uygulamasına (sağlık özelleşecek) başlanacak.

 

 

Böylece 1947’de İMF’nin üyesi olan ve bu süreden beri 19 adet stand-by anlaşması yapan Türkiye, İMF’den 12 eşit taksitle 10 milyar dolar çekecek. Geçen programdan kalan 1.3 milyar dolar ile birlikte Türkiye kredinin 4.2 milyar dolarını 2005, 3.3 milyar dolarını 2006 ve 2.5 milyar dolarını 2007’de kullanacak.

 

Fatura Yine İşçi ve Emekçiye Kesiliyor

 

Yeni stand-by anlaşması işçi ve emekçiye saldırı programı olarak özetlenebilir. Ve bu tür saldırı politikalarının uygulanacağını tahmin etmek hiç de güç değil. Kamu harcamalarının kısıtlanması amacıyla binlerce işçi-emekçi işten çıkarılacak. Sosyal hakların tırpanlanması, yeni zamlarla yine bu politikaların faturasını yoksul halk ödeyecek.

 

Emperyalist politikalara karşı sınıf eksenli mücadele etmedikten sonra bireysel öfkenin hiçbir anlamı yok. Kitlelerin varolan öfkesini mücadele etrafında örgütleyecek öncü işçiler ve devrimciler emperyalist-kapitalist sisteme karşı sınıf mücadeleci bir program doğrultusunda hareket etmelidir. Oluşturmadığımız borçları ödemek bizim sorumluluğumuz değildir. “İç-dış borç ödemelerine hayır!”, “İMF, DB, DTÖ ve tüm emperyalist-kapitalist kuruluşlarla ilişkiler derhal kesilsin!”  talepleri mücadelemizin temelini oluşturmaktadır…

 

 

 

 

 

Fabrikalardan okur mektupları…

 

 

Haklar ve özgürlükler mücadelesinden emekli olunmaz

 

DİSK’e bağlı EMEKLİ-SEN 14 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul, Ankara, Aydın ve Adana illerinde miting düzenledi. İstanbul’da Kadıköy Meydanı’nda yapılan mitinge Edirne, Çorlu, Gelibolu, Sakarya, Bursa ve Kocaeli’nden Emekli-Sen’liler de katıldı. Katılım 700’e yakındı. Mitinge dayanışma amacıyla Tuzla deri işçileri, Haber-Sen, EMEP, Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği, Halk Kültür Merkezi ve Alınteri dergisi de katıldı.

 

Et ve Balık Kurumu’nun önünde toplanan emekliler iskele meydanına kadar sloganlar eşliğinde yürüdüler. Mitingi seyredenler de emeklilere alkışlarıyla destek verdiler. Mitingde emekliler şu talepleri haykırdılar; “On yıldır kabul edilmeyen emekliler sendika yasası hemen kabul edilsin, Yargıtay kararıyla kazanılan TÜFE alacakları derhal ödensin, toplu taşıma araçlarından ücretsiz yararlanılsın ve hastane kapılarında itilip kakılmaya son…”

 

Belki miting alanında on binler yoktu, ama Türkiye genelinde toplam 7 milyon emekli var. Mitinge katılanlar tüm emeklilerin taleplerini dile getirdiler. Emeklilerin hepsi geçmişte 15-16 Haziran, 1977 Mayıs’ı, 1989 Bahar eylemlilikleri gibi bir çok mücadele deneyimi yaşamıştı... Bugün bile coşku ve morallerinden bir şey kaybetmemişlerdi.

 

Emeklilerin bu moral ve mücadele azmi tüm emekçilere örnek olmalıdır.

 

Oya Şen

 

 

 

İşçilerin toplu tepkisi baskı uygulamaya çalışan müdüre geri adım attırdı

 

Çalıştığımız işyeri yabancı sermayeli bir patrona ait. Ama son bir aydır yayılan söylentiye göre işyerimiz  el değiştirmekte. Bu konuda henüz bizlere herhangi bir açıklama yapılmış değil. Ama işyeri yönetimi değişince bu durum kısa zamanda anlaşıldı.

 

Yeni gelen yönetim ise, kendini patrona ispatlamak için bir takım değişiklikleri uygulamaya sokmaya çalışıyor. Müdürler ilk geldikleri günden itibaren bantlar arasında daha sık dolaşmaya ve işçileri kontrol etmeye başladılar. Kimlerin konuşup, kimlerin çalıştığını, kimlerin sık sık tuvalete gittiğini, kimlerin su içmeye gittiğini tespit etmeye çalışıyorlar.

 

Yeni müdürlerin ikinci haftasında ise, bu sorunların giderilmesi için ustabaşlarıyla sık sık toplantılar yapılmaya başlandı. Müdürlerin beklentisi, ustabaşlarının üretimi engelleyebilecek tüm davranışları sona erdirmesi.

 

Ustabaşları, müdürlerle yaptıkları toplantıdan sonra, işçileri toplayıp müdürlerin söylediklerini aktardılar. Bunu da tehdit ederek, yani bundan böyle kimse konuşmayacak, paydoslara 15 dakika kala kimse tuvaletlere gitmeyecek, zil çalmadan kimse makinenin başından ayrılmayacak diyerek yaptılar.

 

Yeni müdürlerin bu tür baskıcı uygulamaları, işçilerin giderek büyüyen tepkilerine neden oluyor. Eski müdürler bu denli baskıcı değillerdi. Unutmayalım ki, o dönemde iş yerine sendikayı getirtebilmek için büyük bir mücadele verilmişti. Bu mücadele işçilerin birbirini koruma ve birlikte hareket etme anlayışlarını güçlendirmişti.

 

Yeni müdürlerin yeni uygulamaları işçilerce ciddiye alınmayınca, bu kez de müdürler hınçlarını ustaları azarlayarak çıkartmaya çalışıyorlar. Bu kez, ustalarda işçileri azarlamaya girişince işyerinde gerilim de yükselmeye başlıyor.

 

Hatta bazı işçiler yeni gelen müdürlerle tartışmaya bile başladılar. İş yerinde huzursuzluk giderek arttı. Bizler de temsilcilerle konuşup, baskıların bir an önce durdurulması için idareye talepte bulunulmasını istedik. Aksi halde ortam daha da gerginleşecekti.

 

Ayrıca bu sorun her hafta toplanan işyeri komitesinde de ele alındı. Komitedeki işçilerin tümü, müdürlerin uyguladıkları baskıları püskürtebilmek için, eylemler yapılması gerektiğini ifade ettiler.

 

Böylece komitede eylem kararı alınmış oldu. Peki ama nasıl bir eylem yapmalıyız sorunu gündeme gelince,  alkışlı protesto mu yoksa çay paydosuna çıkmamak mı daha doğru olur diye tartıştık. Komite bu eylemi gerçekleştirmeden önce bir hafta boyunca işçilerin nabzını tutacak ve gözlem yapacak, buna göre bir eylem tarzı belirlenecekti.

 

İşçilerin huzursuzluğu müdürlerce de hissedilmiş olsa gerek ki, taktik değiştirerek işçilerle daha iyi ilişkiler kurmaya başladılar. Müdürlerin attığı bu geri adım nedeniyle bizlerde yapacağımız eylemden şimdilik vazgeçtik.

 

Patron ve müdürler işçilerin ne kadar birlik olup olmadıklarını sınadılar. Baktılar ki işçiler umdukları kadar sessiz kalmayacaklar ve işyerinde tepkiler kabarıyor, geri çekilmeyi denediler. Şu anda daha farklı bir yol izliyorlar. Şimdi müdürler işçilere bir sorununuz varsa çekinmeden bize gelin demeye başladılar. Bizler kötü insanlar değiliz demagojisi ile işçileri etkileme yoluna girdiler. Temel hedefleri ise işçilerin arasında bölünmeler yaratabilmek. Bu tür oyunların farkında olmalıyız. Unutmayalım ki, müdür önce baskı uygulamaya çalıştı ama bu hedef tutmadı. Bu yeni tuzağa düşmemek için, müdürlerin tutumundaki değişikliği tüm işçi arkadaşlara ısrarla anlatmalıyız. Müdürlerin geri adım atmasının temel nedeni, tepkimizi ortak dile getirmemizdi. Demek ki, öncelikli görevimiz, birliğimizi korumak ve güçlendirmek

 

Bir Tekstil işçisi

 

 

Önlük Bilmecesi

 

Çalıştığım fabrikada neredeyse her yıl müdürler değişiyor. Bu da yetmezmiş gibi yeni kurallar da beraberinde geliyor. Bu kez de önlükler çalışmakta olduğumuz bantlara göre değişik renklerde olacak. Bu yeni durumun gerekçesine gelince; bugüne dek herkes tek renk önlük kullanırken karışıklıklar oluyormuş. Gerçek neden ise, patronun kimin hangi bantlarda kimlerle görüştüğünü bilmek istemesi. Yani patron bizleri fişlemek istiyor.

 

Bir tekstil işçisi

 

 

Oyalamaya devam ediyorlar

 

Çalıştığım iş yerinde ocak ayında verilen düşük zamma karşın, idare sonra telafi ederiz diyerek işçileri başından savdı. İşçiler ara zam talebiyle idareye gidince de bu kez şimdilik zam için erken diyerek bizleri geçiştiriyorlar. Neredeyse altıncı ay zamları gelecek ama halen ara zam verilmiş değil. Yoksa uyanık idarenin niyeti bizlerin tepkilerini dindirmek için, ara zam vereceğiz diyerek ara zammı altıncı ayın zammı içinde kaynatmak mı?

 

Bir tekstil işçisi

 

 

 

Uluslararası İşçi Birliği

(Dördüncü Enternasyonal - LIT-CI)

8. Dünya Kongresi

 

Uluslararası İşçi Birliği / Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE) 8. Dünya Kongresi Temmuz ayında gerçekleştirilecek. Bu kongre büyük bir önem taşıyor, zira Irak halkının emperyalist saldırganlara karşı yürüttüğü özgürlük mücadelesi -ki bu mücadelenin geldiği nokta Yanki ordusunu bir kez daha askeri yenilginin eşiğine getirebilir- ve son yıllarda Latin Amerika’yı sarsan devrimler gibi sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde gerçekleşecek bir kongre olacak.

 

Öte yandan, iktidarın zaptı, sosyalist bir devrimin zorunluluğu, Leninist Parti tanımı gibi stratejik pozisyonlarını ve kavramlarını çoktan terk etmiş örgütleriyle dünya solu derin bir kriz yaşamakta. İçinde bulunduğumuz gerçeklik, bu tartışmanın yalnızca teorik ve programatik çerçevede değil, aynı zamanda somut ve berrak bir düzeyde yürütülmesini de zorunlu kılıyor.

 

Bizler bu tartışmaların hem UİB-DE hem de tüm devrimciler açısından kilit öneme sahip olduğuna inanıyoruz. Çünkü bizce bu konular, dünya çapındaki devrimin bugününü, yarınını ve perspektiflerini oluşturuyorlar. Tam da bu nedenle kendini devrimci olarak tanımlayan örgütleri, bu kongre öncesi tartışmalara katılmaya davet ediyoruz.

 

Uluslararası Postacı’nın bu sayısında Dünya Kongremizde tartışılacak olan temel dokümanların bir özetini okurlarımıza sunuyoruz; Dünya durumuna yönelik tezler ve UİB-DE’nin Bilançosu. Elbette bu dokümanlar yeterli değil. İşte bu nedenle uluslararası örgütümüzü tanımak üzere tartışmalara katılmanızı, katkılarda bulunmanızı ve eleştirilerinizi bizlerle paylaşmanızı istiyoruz.

 

Umarız bu tartışmalar son dönemde dünyada yaşanan büyük değişimleri ve evrimi doğru bir biçimde kavramamıza ve günümüz dünyasında devrimcilerin temel görevlerini tanımlamamıza yardımcı olur.

 

Büyük Bir Çelişki

 

Bugün dünyadaki mevcut politik durum büyük bir çelişkiyle belirleniyor. Bir yandan kitle hareketi büyük devrimci mücadelelerle sarsılıyor, ama öte yandan özellikle de kendini Devrimci Marksist olarak tanımlayan sol güçlerin bütününde derin bir kriz varlığını sürdürüyor.

 

Bu kriz, bizim demokratik gericilik olarak adlandırdığımız emperyalist politikalara sol örgütlerin büyük bir çoğunluğunun önce bir uyarlanma süreci ve ardından da teslimiyeti ile başladı. Vietnam’da uğranılan askeri yenilgi (1975) sonucu, emperyalizm o ana dek uygulamakta olduğu “sopa” politikasını değiştirmek zorunda kaldı ve yeni devrimci süreçleri durdurabilmek ya da onlardan kurtulabilmek için seçim süreçlerinden -ve diğer Burjuva Demokratik tuzaklardan- yararlanmaya başladı.

 

Bu politika oldukça başarılı bir biçimde Portekiz (1975) ve Nikaragua (1979) devrimlerinde uygulandı. Bir diğer başarılı örnek ise El Salvador’daki gerilla mücadelesini durdurmayı başaran barış anlaşmaları oldu. Zira FMLN (Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi) iktidarı zapt etme noktasındaydı. Cephe bu anlaşmalar doğrultusunda önce silahlarını teslim etti ve ardından bir seçim cephesine dönüştü ve Salvador devrimci süreci tasfiye edildi.

 

Bu gelişmelerin belirgin bir sonucu olarak sol, seçimleri temel alan bir dönüşümün içine girdi ve buradan hareketle parlamenter çalışmalara ve burjuva devlete katılıma uyarlandı.

 

Bu sürecin teori ve program düzeyindeki yansıması ise; akımların büyük bir çoğunluğunun yavaş yavaş sınıf mücadelesi ve devrim gibi tanımları terk etmesi ve bu tanımların yerine “yurttaşlık katılımı” ve “demokrasinin derinleştirilmesi” gibi kavramları öne çıkartması oldu.

 

Eski Bürokratik İşçi Devletlerinde Kapitalist Restorasyon

 

Sözünü ettiğimiz süreç, Stalinist rejimlerin -Troçkistler olarak bizler bu rejimleri Bürokratik İşçi Devletleri olarak tanımlıyorduk, diğer akımlar ise Gerçek Sosyalizm olarak tanımlamaktaydılar- çöküşüyle birlikte daha da derinleşti. Bugün tüm bu Bürokratik İşçi Devletleri kapitalist devletler haline dönüşmüşlerdir. Bir çok akım bu değerlendirmeyi eski SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerine yönelik olarak paylaşmaktadır. Ama pek çok akım Küba, Çin ve Kuzey Kore örnekleri için böyle düşünmüyorlar. Çünkü bu ülkelerde Komünist partilerin iktidarı sürmekte. Buna karşın uzun bir dönemden bu yana bu ülkeleri yöneten bürokrasiler, bir işçi devleti karakterini simgeleyen sosyal temelleri; dış ticaret tekelini ve üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetini -geçmişteki bürokratik biçimiyle bile- savunmuyorlar.

 

Aksine bizzat bu sosyal temellerin tasfiyesinin başını çekiyorlar, ülkelerindeki kamuya ait şirketlerin özelleştirilmesinin, emperyalist sermayenin ülkelerine nüfuz etmesinin bayraktarlığına soyunmuş durumdalar. Burjuva mülkiyetinin kamulaştırılmış olduğu bu ülkelerde yaşanan bu süreç, işçi sınıfı için gerçek bir yenilgi anlamını taşıyor ve solun geniş kesimlerinde büyük bir kafa karışıklığına yol açıyor.

 

Aksine bu sektörler, bu gerçek yenilgi kadar, belki de ondan daha önemli bir başka sürece ilişkin de hiç bir ders çıkartmıyorlar; yani Stalinist aygıtın kitlelerin eylemiyle yıkılması...

 

Bu aygıt geçmişte çok sayıda devrime ihanet etmiş ya da yolundan saptırmıştı ve dünya devriminin kontrol altında tutulması görevinde emperyalizmin bir numaralı işbirlikçisiydi. Bu durumun anlamını kavrayabilmek için İkinci Dünya Savaşı sonunda, Fransa ve İtalya gibi son derece önemli kapitalist ülkelerde işçi devrimlerinin ve sosyalizmin zaferinin bu aygıt tarafından nasıl engellenmiş olduğunu hatırlamak yeterli olacaktır. İşte dünya çapındaki bu karşı devrimci aygıt, kitleler tarafından yerle bir edildi ve böylece muazzam devrimci olanaklar ve güçler özgürlüğe kavuştu. Bizzat bu öğe yaşananların kendi içinde ilerici bir karakter kazanmasına yol açmaktaydı.

 

Bu nedenle yaşananların bilançosu ve dünya durumunda önümüze açılan yeni perspektifler, “sosyalizmin yenilgiye uğramış olması” sonucundan çok daha çelişkiliydi.

 

İlk Sonuç

 

Bu analizden hareketle kapitalist restorasyon sürecinden çıkarmamız gereken ilk temel derse geliyoruz; yani -Stalinistlerin savunduğu gibi- “Tek Ülkede Sosyalizmin” inşasının olanaksızlığı.

 

Gerçeklik şunu gösterdi ki, Lenin ve Troçki’nin belirttiği gibi “Tek Ülkede Sosyalizm teorisi” gerici bir ütopyadan başka bir şey değil. İşçi devrimleri bir ya da bir çok ülkede zafere ulaşabilir. -Genelde ilk olarak daha geri kalmış ülkelerde- ama sosyalizm -bir sosyal ekonomik sistem olarak- ancak devrim uluslararası ölçekte gelişebilirse ve eğer işçi sınıfı aynı zamanda ekonomik olarak daha gelişmiş emperyalist merkezlerde de iktidarı zapt edebilirse mümkün olacaktır.

 

Aksi halde, emperyalizm saldırıya geçecek, gelişmiş kapitalist ülkeler ekonomik üstünlüklerini sürdürecek ve işçi devletleri er ya da geç, emperyalist dünya ekonomisinin belirleyiciliği altında restorasyona itilecektir.

 

Stalinist önderliklerin yönetimindeki eski bürokratikleşmiş işçi devletleri, dünya devriminin yaygınlaşması için hiç mücadele etmediler. Aksine emperyalizmle ”barış içinde yaşamanın” yollarını aradılar.

 

Aynı durum küçük burjuva önderliklerce yönetilen ve burjuva mülkiyetinin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan devrimlerde de -örneğin Küba Devrimi- yaşanmıştır. Tüm bu devrimler kapitalist restorasyonla sonlanmıştır.

 

Bugün UİB-DE’nin bileşenleri olarak bizler, dünyadaki binlerce devrimci gibi Küba Devrimi’ni destekliyor, savunuyor ve Latin Amerika’nın bu ilk işçi devletinin yeniden ayakları üstüne kaldırılmasını arzuluyoruz. Fakat bunun için devrimci süreci, önderliklerin sürdürdüğü politikalardan ayrıştırmak büyük önem kazanıyor.

 

Örneğin Fidel Castro, “Nikaragua yeni bir Küba olmamalıdır!” diyerek -ki bu Nikaragua’da burjuvazi mülksüzleştirilmemelidir anlamı taşımaktaydı- Nikaragua Devrimi’ni yenilgiye terk etmiştir. Buna paralel olarak Castro, sosyalist Küba’nın izolasyonuna göz yummuş ve böylece kendi ülkesindeki restorasyonun maddi temellerini hazırlamıştır. Öte yandan Che Guevara, yıllar önce, “iki, üç, daha fazla Vietnam!” çağrısında bulunmaktaydı ve diyordu ki, “yürüttüğümüz mücadele ya sosyalist devrim için olacak ya da bizzat devrimin bir karikatürüne dönüşecekti.” Che’nin bu sözlerini tümüyle paylaşıyoruz.

 

Emperyalizmin Saldırısı ve Kitlelerin Devrimci Yanıtı

 

Kapitalist restorasyonun gerçekleştirilmesinin ardından, emperyalizm kendini diğer faktörlerin yanı sıra yeni-liberal planları, özelleştirmeleri, serbest ticaret anlaşmalarını -ALCA ve NAFTA anlaşmaları gibi- ve dünyadaki enerji kaynaklarını kontrol etme çabalarını -Afganistan ve Irak savaşları ile Venezüella’daki darbe girişimlerine kaynaklık eden planlar- içeren dünya çapındaki bir yeniden sömürgeleştirme saldırısına girişmek için yeterince güçlü hissetmeye başladı. Bu saldırı 11 Eylül’de gerçekleşen saldırılardan sonra büyük bir ivme kaydetti. Bu aşamadan itibaren emperyalizm, askeri basınçların ve savaşların -bir başka deyişle sopa politikasının- yoğunlaştığı daha saldırgan bir tarzı izlemeye başladı. Bununla birlikte, Bonapartist girişimlerle bağlantılı olarak, “demokratik gericilik politikası da” sürekli bir silah olarak hazırda tutuldu. Bu top yekun saldırı eski ve ünlü masaldaki “havuç ve sopa” hikayesini akla getirmekteydi.

 

Bu emperyalist saldırı sürerken, bir yandan da dünya durumunun öteki yüzü olarak emperyalizmle yüzleşen ve bir çok kez onu yenilgiye uğratan kitlelerin muazzam yanıtıyla karşılaşıyoruz. Bu durumun somut örneklerine gelince; Irak halkının direnişi, Venezüella’daki emperyalist darbe girişimini yenilgiye uğratan kitle isyanı, Arjantin, Ekvator ve Bolivya’daki devrimci süreçler, Filistin halkının direnişi ve diğer örnekler sıralanabilir.

 

UİB-DE olarak dünya düzeyinde devrimci bir durumun var olduğunu düşünüyoruz. Politik kullanımı ve anlamı son derece tartışmalı bir tanımlamadan hareket ettiğimizin farkındayız. Öte yandan bir terminoloji tartışması yürütmek niyetinde de değiliz, bu nedenle dünya durumunun tanımlanması üzerinden ne anlatmak istediğimizi tarif etmek daha anlamlı olacak.

 

Bir ekonomik kriz bağlamında -ki bu durum emperyalizmi işçi sınıfına ve kitlelere karşı ağır saldırılar gerçekleştirmeye zorluyor- şiddete dayalı bir emperyalist yeniden sömürgeleştirme saldırısından ve kitlelerin yine bu saldırıya şiddete dayalı tepkilerinden söz etmekteyiz.

 

Emperyalizm girişmiş olduğu saldırının sonuçlarını kontrol etmekten aciz durumda. Bu nedenle Irak’ta savaş sürüyor, kitlelerin eylemleriyle hükümetler alaşağı oluyor ve -Bolivya, Ekvator ve Arjantin’de yaşandığı gibi- devrimci süreçler açığa çıkıyor.