|
Yıl: 26 |
|
Temmuz 2005 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 18 Devrimci Partinin inşası
için - GÜNDEM Çare, işçi sınıfı ve emekçi yoksul
halkın birleşik mücadelesinde ARİF BENOL Sorumlu devlettir AYDINLAR BİLDİRGESİ Avrupa Birliği ile neyin müzakeresi? İŞÇİ CEPHESİ AKP Hükümeti: IMF emirlerini uygulamaya devam MAVİ MAYIS Turkuaz/Çakıl fabrikası sendikalaşma
mücadelesi deneyimi ve dersleri FUAT KARAN Mücadeleye
devam TURKUAZ/ÇAKIL İŞÇİSİ Erdemirin satılmasına karşı eylem FUAT KARAN Fabrikalardan OKURLAR Emek Gündemi DERYA DENİZ Kazım
Koyuncu, Çernobil ve Kapitalizm üzerine JİYAN IV. Enternasyonalin yeniden inşası için İŞÇİ CEPHESİ Bugün, Dördüncü Enternasyonalin yeniden
inşasının zamanıdır NAHUEL MORENO ABD, AB, AKP, Ordu, Patron... yalanlarına
karşı tek çözüm: İşçilerin birliği ve
enternasyonalist devrimci işçi partisinin inşası İşçi Cephesi Kapitalizm
göz boyamayı iyi bilir. Şapkasından bir tavşan gibi
karşıtlarını çıkarması en büyük
marifetlerindendir. Kitlelerin aleyhine olanı lehine, lehine olanı
aleyhine gösterme becerisi dünyanın her yanında sömürü düzenini
sürdürmesini sağlar. Dün kahraman dediğini bugün düşman yapar.
Bugünün düşmanını eğer işine gelirse yarın
kurtarıcı ilan eder. Emperyalist-kapitalist düzen bir yalan
imparatorluğudur. Emperyalist istilacılar önce Afganistanı
Talibandan kurtarma adına işgal ettiler. Talibanı besleyip
büyüten başını ABDnin çektiği emperyalist güçlerdi.
Bugün Ladini insanlığın en büyük düşmanı ilan
edenler dün onu yetiştiren emperyalist-kapitalist güçlerdi.
Peşinden Irakın işgali geldi. Saddamın elinde bulunan
kitle imha silahları dünyayı tehdit ediyordu. Irak işgal
edildi. Ortaya kitle imha silahı çıkmadı. Saddamı
insanlık düşmanı ilan edenler yıllarca onu İrana
karşı besleyip, destekleyen emperyalist güçlerdi. İşleri
bitip, ortaklık bozulunca Saddamı düşman ilan ettiler. Afganistanı,
Irakı, zulüm gidecek, demokrasi gelecek diye işgal eden
emperyalist güçler, şimdi Afganistan ve Irakın kanını
emiyorlar. Saddam rejimi işçi-emekçi düşmanı bir rejimdi ve
yıkıldı. Bölgesel açıdan tehlikeli olan BAAS rejiminin
yerini alan Bush rejimi ise sadece bölgeyi değil bütün dünyayı
tehdit ediyor. Afganistan ve Irakı işgal eden, Suriye ve
İranı işgal etmek için bahane üstüne bahane üreten
emperyalizm, sıra İsrailin Filistini işgal etmesine gelince
miyop oluyor. Bombaları atan İsraile değil, canını,
toprağını, namusunu korumaya çalışan Filistin
direnişçilerine şiddeti durdur diyor. İşte bu
emperyalizmin ikiyüzlü politikasıdır. Bu iki yüzlü
politikanın, yalanların bir sonucu olarak Londradaki metro
istasyonlarında emekçilerin yoğun şekilde işlerine
gittiği saatte bombalar patladı. İşgali gerekçe gösteren
El-Kaide, İstanbul, Madrid vb. saldırılardaki gibi
bombaların ardındaki isim. Lakin biliyoruz ki bombaların
gerçek sorumlusu emperyalist işgali gerçekleştiren, dünyaya sürekli
yalan söyleyen, baskıyı, işgali, sömürüyü pervasızca
sürdüren Blair, Bush gibi emperyalist-kapitalistlerdir. Patlayan bombalar
sonucu ne yazık ki yine işçi ve emekçiler öldü, yaralandı;
aynı Irak, Afganistan ve Filistinde olduğu gibi
Ve yine ne
yazık ki bombaların patlaması en çok baş sorumlular Blair
ve Bushun ekmeğine yağ sürdü. Kitlelerin emperyalist yalanlar
karşısında savunmasız kalmalarına,
kafalarının karışmasına yol açıyor bu
saldırılar. İşçi ve emekçiler şunu
unutmamalıdır: patlayan bombaları lanetliyoruz, bu bombalar
hepimize atılmıştır, canlarını yitirenler yine
işçi ve emekçiler olmuştur, ama bombaları atan El-Kaide olsa
da gerçek sorumlular Blair, Bush ve emperyalist işgali sürdürenlerdir.
Hem emperyalist işgalin hem de El-Kaide gibi güçlerin önünü kesecek olan
ise işçi ve emekçilerin dünya çapında işgale ve sömürüye
karşı birlikte hareket etmesidir. * * * İşgalci
ABDnin canını 1 Mart tezkeresi çok sıkmıştı.
Bush ve hempaları bunu unutmadı. Her fırsatta dile getirdi.
İş sonunda, Türkiyede ABD düşmanlığı
artıyor, bu da bizim hoşumuza gitmiyor diyen ABDli
emperyalistlerin açıktan tehditlerine kadar geldi. Tehdit
açıktı: biz bunun hesabını sorarız! İçeride
satılık kalemlerin ve sömürge valisi kılıklı
tiplerin, bağımsızlık bizim neyimize, niye
müttefikimizin tatlı canını sıkıyoruz ki yönlü
iğrenç açıklamaları da bu tehditlere eşlik etti. Sonunda
diyet ödendi: İncirlik Üssü, içeriğini tahmin etmesi hiç de zor
olmayan bir çerçevede ABD askeri gücüne bahşedildi. Emperyalizme bu
boyun eğiş, bu işbirliği, bu ortaklık
kuşkusuz yeni değil. Yeni olan sömürge olmanın nimetlerinden,
erdemlerinden bahsedenlerin bu kadar açıktan tutum aldıkları
bir Türkiye manzarasının bir karabasan gibi atmosferimizi sarması.
Başta Başbakan ve AKP hükümeti olmak üzere patronlar, askerler,
sendikacılar, gazeteciler, öğretim görevlileri ve nicesi bu koroda
yerini aldı. En babacanının babalığının
sınırı ise ancak Avrupa Birliğinin sularında
yüzebilecek kadar bir ufka sahip. Hangi büyük emperyalist blok içinde yer
alalım? Alalım ki işçi sınıfının ve yoksul
emekçi halkların akıtılan kanlarından düşen
kırıntıları birer akbaba gibi nasiplenebilelim! Bu
manzarayı kabul etmiyoruz. Bu zehirli atmosferden nefessiz kalıp
ölecek olsak da bir nefes bile çekmeyeceğiz. İşte bize, biz işçi
ve emekçilere, hayır diyen devrimci-sosyalistlere öfkeleri bundan.
ABDniz de, ABniz de, İMFli hayatlarınız da sizin olsun.
Sizlerin sunacağı zehirli, hastalıklı zenginlik
sofrasında yerimiz yok. Bizim yerimiz Afganlı, Iraklı,
Filistinli, Bolivyalı kardeşlerimizin sofrasıdır. Aman
ha dikkat edelim! Türkiye Arjantin olabilir demiş bakanımız
Latif! Hiç merak etmesin, yakındır
Başından beri AKP
hükümetinin işçi emekçi düşmanı bir hükümet olduğunu
görüyor ve söylüyoruz. AKP; geçmişiyle, programıyla, uygulamalarıyla,
lider ve kadro yapısıyla bunu her gün bizlere kanıtladı.
Geldiğimiz nokta şudur: katliamları yaşarken bir bez
parçası etrafında koparılan demokrasi komedileriyle, sömürü
diz boyu olmuşken anlatılan laiklik masallarıyla, emperyalizm
Ortadoğuda oluk gibi kan akıtırken yurtta sulh, cihanda
sulh fotoğrafı önünde poz veren apoletli büyüklerin
Vatan-Millet-Sakarya ninnileriyle yürüyecek yol kalmamıştır.
Bütün emperyalist-kapitalist yalanlara karşı tek çözüm
işçilerin birliğidir. Birliğin çimentosu enternasyonalist
devrimci bir işçi partisinin inşasıdır. İşçi
Cephesi çimentoya katkıda bulunmak isteyen tüm güçler gibi
yürüyüşüne devam ediyor
MGK rejimi işbaşında
Saldırılar artıyor
Çare, işçi sınıfı ve
emekçi yoksul halkın birleşik mücadelesinde
Arif Benol Son
aylarda Türkiyede yaşanan bir dizi olay asker-polis rejiminin
baskı ve şiddet niteliğini bir kez daha teyit etti.
MGKnın, AB eksenli demokratik gericilik ortamının
yeşillendirdiği demokrasi yerine açıktan militarist
baskı ve şiddet politikalarını tercih ettiğini
görüyoruz. Mersindeki Newroz kutlamaları sırasında
çocukların Türk bayrağını yerde sürümesi üzerine
Genelkurmay Başkanı, Kürtleri sözde vatandaş ilan etmiş
ve hainlerden hesap sorulacak diyerek iki çocuğun şahsında
tüm bir Kürt halkını hedef tahtası haline getirmişti.
Peşinden başta Trabzon olmak üzere bir dizi ilde
milliyetçi-faşist güruhun linç girişimleri gerçekleşti.
Bazı bölgelerde neden ve nasıl geliştiği belli olmayan
Kürt-Türk çatışmaları meydana geldi. Baba-oğul Uğur
ve Ahmet Kaymazlar terörizmle mücadele adına resmen katledildi. 8 Mart
Dünya Emekçi Kadınlar Gününde emekçi kadınlar öldüresiye dövüldü.
Eğitim-Sen sendikası kapatıldı. Hak
arayışları militarist yöntemlerle bastırıldı.
Ekonomik, demokratik ve kültürel haklarını kullanan işçilere,
emekçilere, Kürtlere yönelik şiddettin ardı arkası kesilmedi.
Son olarak 17 MKPli devrimci katledildi. Kürt halkına yönelik
operasyonlar ise yeniden hız kazandı. MGK
yönetiminde asker-polis rejiminin temel amacı açıktır:
devrimci güçleri işçi-emekçi kitlelerden koparmak, Kürt direnişini
Türkiye işçi sınıfından ve emekçi yoksul halktan
yalıtmak. Bu nedenle rejim mücadele ve direnişin olduğu tüm
alanlarda MGK idaresinde ceberut devlet işleyişini devreye sokuyor.
MGK rejiminin mesajı şu: Bu ülkeye demokrasi lüks. Demokrasi gelecekse
de bana rağmen değil bana göre işleyecek.
Sınırı ben çizerim
AB süreciyle bir toplumsal illüzyon
yaşayan sivil toplumcu, liberal sol kesimler ise; Türkiye, iç
dinamikleriyle demokratik bir dönüşüm yaşayamaz
anlayışından hareketle umutlarını ABli
emperyalistlerin insafına terk etmişlerdi. Sözüm ona AB,
Türkiyenin demokratik dönüşümünü sağlayacak, asker-polis rejimini
ıslah edecek, memleket refaha erecekti. Ne AB emperyalizminin böyle bir
planı ve niyeti var, ne de MGK öncülüğünde asker-sivil bürokrasi
elitinin kendi ayrıcalıklarını terk etme gibi bir niyeti
bulunuyor. Tam tersine AB, kendi emperyalist projesiyle asker-polis rejimini
bir potada eriterek faturasını Türkiye işçi sınıfına
ve emekçi yoksul halka ödetecek şekilde emperyalist egemenlik
alanının içine Türkiyeyi çekmek peşinde. ABD
ve ABden gelen salvolarla hırpalanan AKP hükümeti bir yandan bu
gelişmelere ayak uydurmaya çalışırken diğer yandan
rejimin cepheden saldırısıyla zor günler yaşıyor.
Asker-polis rejiminin güçleri bir süredir AKPye yönelik eleştirilerinin
şiddetini arttırdı. Rejimin ana çekirdeğinde yer alan
güçler (MGK / Genelkurmay ekseninde yüksek askeri erkan,
cumhurbaşkanlığı, Danıştay, Yargıtay, YÖK
ve bunların çeşitli uzantıları, bağlantılar)
AKPyi açıktan rejim için acil ve öncelikli sorun olarak
tanımlamaya başladılar. Her biri başka bir noktayı
öncelikle öne çıkarsa da (örneğin MGK / Genelkurmay ekseninde
yüksek askeri erkan PKK ve Kürt hareketini, Kuzey Irakta kurulan Kürt
devletini, iç ve dış güvenlik meselesini öne çıkarıyor;
cumhurbaşkanlığı, Danıştay, Yargıtay, YÖK
ve benzerleri ise laiklik ekseninden hareketle türban, kuran kursları,
imam-hatip okullarını öncelikli mesele olarak ele alıyor),
ortak noktaları rejimin AKP hükümetinin iktidarı döneminde tehdit
altında olduğu. CHP ise ana muhalefet partisi sıfatıyla
bu korunun içinde yerini alıyor. Sol adına hareket ettiğini
söyleyen bir dizi parti, sendika, grup ve kişinin de bu koronun içinde,
yanında yöresinde yer aldığını belirtmekte yarar
var. Arada
hukuk devleti lafları edenler olsa da orduyu göreve çağıranların
sayısı hem her geçen gün artıyor hem de ordu bu çağrılara
her zaman hazır kıta meyil gösteriyor. 28 Şubatın, orduevlerine
başörtülü ve sakallı konukların girme iznini almasıyla
sona erdiğini ilan eden soytarılar bir yana
bırakılırsa, laiklik ekseninde yaratılan
tartışmalar işçi sınıfının ve emekçi
yoksul halkın sorunlarını ve ihtiyaçlarını
perdelemenin birer aracı olarak kullanılıyor. Özelleştirmeler,
sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, düşük ücretler, işsizlik,
sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, siyasi
baskı ve yıldırma, yeni iş ve ceza yasası işçi
ve emekçilere yönelik perdelenmeye çalışılan
başlıklardan sadece birkaçı
Rejimin
militarist baskı ve şiddet uygulamalarının ve kapitalist
sömürünün sonuçlarının bu kadar ağır faturaları
varken türban, kuran kursu vs. tartışmalar sadece belirli
zümrelerin kendi egemenlik alanlarını sağlamlaştırmasının
birer aracı olmaktan öte anlam taşımıyor. Inanç
sorunlarının da, kişisel, kültürel haklar sorununun da,
ekonomik, politik hak ve özgürlülerin de, işçi sınıfı ve emekçi
yoksul halk lehine kalıcı şekilde çözümü için
ihtiyacımız, işçi ve emekçi halkın iktidarıdır.
Böylesi bir iktidara gitmek için bugün yapılması gereken en acil
görev MGK rejimine karşı siyasal demokrasi talebini yükseltmek;
demokrasi, hak ve özgürlük sorunlarının çözümü için burjuvazinin
planlarına inanmaktan vazgeçmek; emperyalistler arası çatlaklara
yerleşerek demokrasi kırıntıları peşinde
koşmaktan ırak durmak; sivil toplumcu, liberal sol,
ulusalcı-milliyetçi hayalleri terk etmek; bağımsız,
birleşik, devrimci-sosyalist ve enternasyonalist bir devrimci
işçi-emekçi hareketini hayata geçirmektir. Tüm
olasılıkların birer gerçekliğe dönüşmesi için
olmazsa olmaz şart işçi sınıfının önderliğidir
Halklarımızın ufkunda kara
bulutlar dolaşıyor: Bunun sorumlusu devlettir Devlet,
savaş politikasında ısrar ediyor; Kürt halkının
üstüne silahlı operasyonlarla gitmeyi sürdürüyor. Mardinde 12
yaşındaki çocuğu infaz ediyor; Vanda, Diyarbakırda
halka ateş açıyor; sivilleri öldürüyor, yaralıyor. Devlet,
militarizmi körüklüyor; Tuncelide sivil ve silahsız insanları
havadan ve karadan bombalıyor; Ankaranın göbeğinde
kelepçelediği ve ayağından yaraladığı genci
kurşuna dizerek naklen infaz gerçekleştiriyor. Devlet,
şövenizmi kışkırtıyor; Kürt halkını sözde
vatandaş olarak anıyor; Trabzonda faşistlerin
öncülüğünde sahnelenen linç girişimlerini cesaretlendiriyor.
Başbakan ve ana muhalefet partisi başkanı, linççilerin
hassasiyetini anlayışla
karşıladığını söylüyor. Solcu-gericiler,
faşist saldırganlığa ulusalcı mazeretler
uyduruyor. Faşist hareket kışkırtılıyor. Devlet
anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Seni tasfiye etmekle
tehdit ediyor. Devlet,
topluma resmi ideolojiyi dayatıyor; 1915 Ermeni tehcirinin gerçek
boyutlarını kabul etmek bir yana, Türk Tarih Kurumu (TTK) ve Yüksek
Öğrenim Kurulu (YÖK) bünyesinde oluşturduğu sözde komisyonlar
aracılığıyla gerçekleri çarpıtıyor, ezen ulus
milliyetçiliğini yeniden üretiyor. Kaynağı
bizzat devletin kendisi olan şiddetin sorumluluğunu başka
adreslerde aramak, aydının vicdanıyla da, bilimsel gerçekçi
kimliğiyle de bağdaşmaz. Nitekim
1990lı yıllarda JİTEM hesabına çalışan
itirafçıların son haftalarda yaptıkları açıklamalar,
organize şiddetin ilk ve dolaysız sorumlusunun devlet olduğunu
bir kez daha göstermektedir. Kaçırıp kaybetme ve yargısız
infaz gibi kontrgerilla uygulamalarının ayrıntıları,
bizzat kontrgerilla tetikçileri tarafından açıklanmasına
karşın, devletin ilgili birimlerinin suçluları
yargılamaya dönük hiç bir girişimde bulunmaması,
saldırganlığın yeniden başlamasını
özendiriyor. Bizler,
halklarımızın ufkunun karartılmasına izin
vermeyeceğimizi, hayatın ve toplumun aydından beklediği
sorumluluğu yerine getirmekten
kaçınmayacağımızı duyuruyoruz. İşçi
sınıfı hareketini, tüm demokratik kitle örgütlerini,
emekçileri ve toplumun bütün ezilenlerini birleşik bir cephe gibi
davranmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz. İmzalar: Haluk
Gerger, İsmail Beşikçi, Ragıp Zarakolu, Varlık Özmenek,
Feyza Hepçilingirler, Sungur Savran, Muzaffer Oruçoğlu, Ferhat Tunç,
Kutsiye Bozoklar, Ahmet Telli, Umur Hozatlı, Özcan Sapan, A. Hicri
İzgören, Nihat Ateş, Nail Satlıgan, Suzan Samancı, Ali
Rıza Dizdar, Ahmet Oktay, Suavi, Savaş Çekiç, Hasan Kıyafet,
Aydın Dere, Gülizar Tuncer, İbrahim Aksoy, Gülseren Yoleri, Necati
Abay, Aydın Şimşek, Racia Adar, Gültekin Tetik, Sedat
Yılmaz, Ali Ekber Kaya, Ercan Demir, Emin Karaca, Eren Keskin, Ahmet
Soner, Şükrü Erbaş, Nevzat Karakış, Celalettin Can,
Mehmet Ali Kırdök, Mihriban Kırdök, Ercan Kanar, İbrahim
Çiftçioğlu, Cahit Berkay, Vedat Sakman, Uğur Kutay, Nurten
Baydemir, Rahşan Köse, Zuhal Yıldırım, Muharrem
Demircioğlu, Yeşim Sönmez, Serap Kervancı, Aynur Özbakır,
Derya Demircioğlu, Işıl Altınmakas, Levent Canen,
İbrahim Çiçek, Ruhan Mavruk, Mukaddes Çelik, Osman Özarslan, Metin
Kayaoğlu, Vedat Aytaç, Keleş Öztürk, Ayşe Yumli Yeter, Cem
Dinç, Dursun Güngör, Erdoğan Emir, Hasan Oğuz, Nurettin Güleç,
Ruhan Akbaba, Mustafa Sarısük, Metin Kahraman, Mustafa Işık,
Şanar Yurdatapan, Hüseyin Aygün, Volkan Yaraşır, Ali Zülfikar,
Haluk Çetin, Ali Haydar Cilasun, Aynur Doğan, İlyas Emir, Engin
Yörükoğlu, Beser Şahin, Fadıl Öztürk, Önder
Kızılkaya, Vecdi Erbay, Mihriban Demir, Leyla Toprak, Namık
Kuyumcu, Aydın Öztürk, Zafer Diper, Şebnem Korur Fincancı, Ali
Ekber Kaya, Fikret Başkaya, Hasan Polat, Memik Horuz, Yeşim
Ustaoğlu, Emekçi, Hacı Orman, Aziz Kemal Hızıroğlu Avrupa Birliği ile neyin
müzakeresi? İşçi Cephesi Avrupa Komisyonu Haziran
ayının sonlarında Türkiyenin Avrupa Birliğine üyeliği
sürecinde gerçekleştirilecek müzakerelerin 3 Ekimde
başlatılmasına karar verdi. Kabul edilen çerçeve belgeye
göre, Türkiyenin Birliğe katılımı en erken 2014
yılında olanaklı olabilecek. Belgede ayrıca,
reformların sürdürülmesi, uygulamaların güçlendirilmesi gereğine
işaret edilmekte, ve müzakerelerin mutlaka kesin üyelikle bitmesinin
şart olmayacağı uyarısında bulunulmakta. Yani AB Komisyonu
istediği an müzakereleri askıya alma yetkisini ve tehdidini elinde
bulunduracak. Komisyonun bu kararı elbette AKP hükümeti, MGK rejimi ve
TÜSIAD-MÜSIAD işverenlerince son derece olumlu
karşılandı, hele hele Avrupa Birliğinin kendi krizinin
derdine düştüğü bir dönemde bu kararın çıkması,
neredeyse bir zafer olarak görüldü. Avrupa
Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehne göre Komisyonda
Türkiyenin üyeliğine ilişkin hararetli siyasi
tartışmalar olmuş. Bu öyküyü Avrupa basınından da
gayet iyi biliyoruz. Avrupalı burjuva siyasetçiler işçi
sınıfına hedef saptırtabilmek için gündeme sürekli olarak
Türkiye sorununu sürmekteler. Müslüman bir üçüncü dünya ülkesi ABnin
üyesi olabilir mi? Öyle ki, Fransız ve Hollanda emekçileri
tarafından reddedilen AB Anayasasının mimarı Giscard
dEstaing bu yenilgiyi bile Türkiyenin üyeliği sorununa bağladı.
Büyük bir yalan! Işçi Cephesinin Haziran 2005 tarihli 17.
sayısında da yayımladığımız gibi,
Fransada Türkiyenin üyeliğine itiraz eden sağcı partilerin
hepsi Anayasaya evet derken, hayır diyen çoğunluğun ancak
yüzde 18i Türkiyenin AB üyeliğine karşı durumda. Yani
faşist Le Pen taraftarlarının bile yarısına denk
düşen bir rakam bu. Özetle, Anayasanın reddedilmesinin Türkiyenin
üyeliğiyle bir ilgisi yok. Müzakerelerin geleceği
Başından
beri söylediğimiz gibi Avrupa burjuvazisi Türkiyeyi mutlaka ABye
katmak istiyor, bu noktada acaba bizi alacaklar mı? gibi bir soru söz
konusu değil. AB emperyalizminin, Türkiye gibi son derece büyük bir
tüketici pazarı, oldukça teknik ve çok ucuz bir emek arzı, sanayi
alt yapısı ve Balkanlar, Ortadoğu ve Batı Asyaya hakim
stratejik konumu olan bir ülkeyi kendi egemenlik alanına katmak
istememesi olanaklı değil. Ne var ki, bazı sorunları var.
Öncelikle, Türkiye ekonomisinin AB ile uyumlu hale gelebilmesi için idari,
sınai ve tarımsal yapılarda masraflı dönüşümlere
ihtiyaç var, ve bunun faturasını Avrupanın zaten ekonomik
kriz içinde olan Fransa, Almanya gibi zengin ülkeleri istemiyor. Bu
faturayı Türkiyeli emekçi yığınların üstlenmesini
talep ediyor, müzakereler sırasında da hep talep edecek. Ikincisi,
Türkiyedeki asker-polis rejimi devasa bir bürokrasinin üzerinde yükseliyor,
ve emperyalist liberal politikaların istediği ekonomik ve idari
dönüşümler bu sivil ve asker bürokrasinin, bunların yedeğindeki
mafya sermayesinin ayrıcalıklarını tehdit ediyor,
dolayısıyla da AB üyeliğine faşist akımlardan
MGKcı sol kesimlere kadar itirazlar yükselebiliyor. Ama ABli emperyalistler her
kararlarında, her uygulamalarında önlerine çıkabilecek bu tip
farklı iktidar odaklarının bulunmasını istemiyor.
Dolayısıyla müzakereler sırasında, bu kesimleri
ayrıcalıklarına dokunmadan, rejimin kendi halkına yönelik
baskıcı niteliğini bozmadan, kendi sistemlerine entegre edebilecek
barışçıl geçiş formülleri arayacaklar ve
dayatacaklardır. Ve de buna, büyük bir ikiyüzlülükle demokratik
dönüşüm adını vereceklerdir. Ve
nihayet AB hükümetleri, Kürdistan, Irak, Filistin, Iran, Suriye, Lübnan gibi
devrimci direnişlerle, ulusal kurtuluş mücadeleleriyle dolu, yeni
emperyalist müdahalelere gebe ülkelerin bulunduğu alev alev yanan bir
Ortadoğu bölgesinde sınır sahibi olmak istemiyor. Zira bu durumda
ya ABD emperyalizmi ile birlikte bölgenin bataklığına
saplanacak, bölge halkına karşı savaşa girecek, ya da ABD
ile açık bir çatışmaya sürüklenmek zorunda kalacak. Yani kendi
emperyalist egemenliği için manevra olanaklarından yoksun kalacak,
ve de en önemlisi ABDnin bölgeye müdahalesine karşı çıkan
kendi halklarının mücadelesine toslayacak. AB parlamentosu her halde
1 Mart 2004te ABD birliklerine Türkiye üzerinden geçiş izninin verilip
verilmemesini onaylayan TBMM yerinde olmak istemezdi. Özetle
AB, Türkiyenin üyeliği konusunda çekimser değil, yalnızca tüm
dönüşümlerin, emperyalist politikaların faturasını Türkiye
emekçilerine ödetip ülkeyi kulağından çeke çeke kendi emperyalist
egemenlik alanına katmak istiyor. Alternatifi
yaratmalıyız
Büyük
çoğunluğu yoksulluk sınırının altında
yaşam koşullarına sahip, işsizlikten kıvranan, doğru
dürüst sağlık, eğitim, ulaşım ve belediye
hizmetlerinden yararlanamayan, temel
demokratik ve siyasi haklardan yoksun Türkiye işçi sınıfı
ve emekçi halkları, AB üyeliği ile birlikte asgari insani
yaşam koşullarına sahip olacağı hayalini kurduğu
bir dönemde onlara AB emperyalizminin niteliğini, AB üyeliği ile
birlikte eldekilerin de yitirilip gideceğini anlatabilmek elbette çok
zor. Ama en azından işçi sınıfının öncüsüne,
yani bugün özelleştirmelere karşı mücadele eden, sendikalaşma
savaşı veren, ekonomik ve siyasi hakları için seferber olan
mücadeleci işçilere gerçekleri anlatabilmeli, onları AB
hayallerinden kurtarıp Avrupa ve Ortadoğu emekçi yığınlarının
devrimci dayanışması projesine kazanabilmeliyiz. Bu
ancak inanılır bir enternasyonalist, devrimci ve sosyalist bir
işçi-emekçi alternatifinin yaratılabilmesi ile
olanaklıdır. Işçi Cephesi olarak biz buna devrimci kutbun
inşası görevi diyoruz ve başta Troçkist, tüm devrimci
odakları bu göreve davet ediyoruz. Aksi takdirde emekçi yığınları
emperyalist burjuva ve Islamcı-faşist hayallerin çemberinden
kurtarmak ve devrimci seferberliğe çekebilmek olanaklı
olamayacaktır. IMF emirlerini uygulamaya devam... Mavi Mayıs İşçi
sınıfının Türkiye de ve Dünya da yüzyılı
aşkın süredir mücadeleleri sonucunda elde ettiği haklar günden
güne eritilmektedir. Ve özelleştirmelerle, yeni iş
yasalarıyla, Sosyal Güvenlik Haklarının
tırpanlanmasıyla tahripler artmaktadır. Geçtiğimiz
Haziran ayında bunun bir örneğini daha yaşadık.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılan son stand- by anlaşması
sonucunda verilecek 833 milyon dolarlık kredinin verilme koşullarından
olan yapısal düzenlemeler
(işçi- emekçi haklarının gaspı diye
özetleyebiliriz ) Meclisin kapatılmasına ramak kala IMF Türkiye
temsilcisi Hugh Bredenkamp tarafından hükümete hatırlatıldı.
Kısaca; Sosyal Güvenlik ve Bankacılık yasalarının
Meclisten geçmemesi demek, parayı alamamanız demeğe getirildi. Peki 2006 yılı başında
uygulamaya girecek olan ve yangından mal kaçırırcasına
kanunlaştırılmak istenilen Sosyal Güvenlik ve Bankacılık
yasaları neleri içeriyor? Ve bu yasalar neleri götürüyor?
Bankacılık
yasası ise ile hedeflenen uzun süredir yabancı kapitalist
tekellerin ve işbirlikçilerinin bankacılık sektöründe
yapılmasını istedikleri düzenlemeleri içeriyor. Yasanın
içeriğini açıklarken
halkın tasarruflarını koruyacak şekilde demekle
ortada bunu ihlal edecek bir maddenin ve içeriğin olduğunu da
açıkça ele veriyorlar aslında.
Kaldı ki bu yasanın esası bankacılık sektörünün
emperyalist tekellere açılmasından başka bir şey
değildir. Yani yerli kapitalistlerimiz yetmiyormuş gibi şimdi
yabancı tekeller de artık halkın tasarruflarını
değerlendirme adı altında daha çok sömürme
olanağına kavuşacaklar. Bu
yasalar teker teker alınma sırasına konulurken, hakları
ve özgürlükleri ellerinden alınan emekçiye üyesi oldukları
sendikalar tarafından bu yasaların ne getireceği ne
götüreceği konusunda bilgi verilmemesinin yanında, bu sendikal
boşluğu denetleyecek bilinçte olan işçileri örgütleyecek öncü
problemi de tüm yakıcılığıyla eksikliğini
hissettirmektedir. Turkuaz/Çakıl fabrikası
sendikalaşma mücadelesi deneyimi ve dersleri Fuat Karan Turkuaz/Çakıl,
Reebok için fason üretim yapan bir tekstil fabrikası. Fabrika, Ümraniyede bir çok benzer fabrikanın
olduğu bir sanayi sitesinde. Dönem dönem değişmekle birlikte
yaklaşık 220 işçi çalışıyor. Turkuazda
yaklaşık 9 yıl önce bir mücadele daha
yaşanmıştı. Yine Reha Tekstil, Ünlü tekstil gibi
yakın fabrikalarda bir dizi önemli mücadeleler
yaşanmıştı. Sözün kısası Turkuaz/Çakıl,
sömürünün ve mücadelenin
yaşandığı bir işçi havzasında. Bu havzadaki
diğer fabrikalar gibi, sefil koşullarda çalışan
Turkuaz/Çakıl işçileri, 7 ay önce kötü iş
koşullarına ve düşük zamma tepki olarak örgütlenmeye
başladılar. Örgütlenme önce modelhanede başladı. Ancak
modelhanedeki işçiler sendikal örgütlemenin hazırlığı
ve zorlukları konusunda yeterince deneyimli değildiler. Üstelik diğer
bölümlerle de bağları zayıftı. En önemlisi işleyen
bir işyeri komitesine sahip değillerdi. Ancak belli bir oranda
örgütlülüğü sağlamışlardı. Modelhaneden
bağımsız bir fabrika
komitesi örgütlenmesi de dikimhane bölümünde vardı. Bu bölümde daha
gizli bir örgütlenme sürdürülüyordu.
Ancak modelhanedeki örgütlenmenin duyulması sonucunda bir anda
iki örgütlenme yan yana geldi. Ve TEKSIF Bakırköy şubesinin Çoğunluğu
sağlamak için 78 işçi yeterli demesiyle bir anda tüm örgütlenmenin
biçimi değişti. Mevcut örgütlenme zaten bu rakama
yakındı. Bu heyecanla, bir açık toplantı
yapıldı ve sendika üyelikleri tamamlanmaya çalışıldı.
Yeterli hazırlık yapılmadan böylesi bir sürece girmek doğru
olmamasına rağmen, sendikanın da verdiği moralle süreç
hızlandı. Artık patronun da duyma olasılığı
artmıştı. Mücadele Başlıyor
Öncü
işçilerin bir kısmı, arkadaşlarını
uyarmalarına rağmen süreç bir kez başlamıştı...
Bu noktadan sonra patrona karşı açık mücadele
başladı. Öncülerin katkısıyla, işleyen geniş
bir komite oluşturulmaya çalışıldı. Komite düzenli
toplanarak süreci yönlendirmeye çalıştı. Karar alma süreçlerinde
geniş toplantılar yapıldı. Işçiler birbirlerini ikna
ederek yola devam ettiler. Turkuaz
işçileri çoğunluğu sağlamanın rahatlığıyla
hareket ederlerken sendika sürpriz bir açıklamayla geri döndü.
Bakanlıkta kayıtlı işçi sayısı 220 idi ve 30
üyeye daha ihtiyaç vardı. Yaşanan moral bozukluğu öncülerin
kararlı ve toparlayıcı tutumları sayesinde tersine döndü.
Çoğunluğu sağlamak için bir seferberlik daha
yapıldı. Patron da boş durmadı. Modelhanedeki
işçileri, kendine ait başka bir şirkete, Boncuka
kaydırmak istedi. Modelhanedeki arkadaşlar avukat ve noter çağırarak
çıkış ve geçişleri imzalamadılar. Çünkü kendi
rızaları olmadan böyle bir değişiklik yapılması
kanunen yasaktı. Noterin gelmesi patronu
sıkıştırdı. Arkadaşlar çalışmaya
devam ettiler. 25. maddeden tazminatsız atılmamak için iş
durdurmadılar. Düzenli
toplantıları, ev ziyaretleri izledi. Bu arada sitedeki patronlar da
toplandı. Kesinlikle siteye sendika sokmama ve Turkuazın
patronuyla dayanışma kararı aldılar. Hatta Ünlünün
patronu gerekirse öncülüğü çeken devrimcileri vurdurmaya kadar
gideceklerini açıkladı. Ancak bu durum işçilere geri adım
arttıramadı. Hazırlıksız başlayan örgütlenme,
gittikçe birliğin, moralin, birbirine ve sınıfına güvenin
arttığı bir örgütlenme biçimini aldı. Arkadaşlar
işten atılmamak için çok dikkatli davranmaya başladılar.
Ancak fabrikadaki örgütlülüğün gittikçe güçlendiğini gören patron
son bir hamle daha yaptı ve 29. maddeden yani ekonomik veya teknolojik
nedenlerden daralacağını ya da kapanacağını
açıkladı. Resmi olarak başvuru yaptıktan sonra bir avukat
ve noter eşliğinde bu kararı işçilere açıkladı.
Her
şey kanunlara uygundu. AKP hükümetinin yeni iş yasası tamamen
patronların lehine ve patron da bunu kullanarak işçi çıkarmaya
başladı. Sendikanın görüşme talebini de kabul etmedi.
Yeni giren işçiler öncelikle
olmak üzere işçileri kademe kademe çıkarmaya
başladı. 29 Temmuzda son
işçi grubu da çıkarılmış olacak. Patron 6 ay yeni
işçi alamaz. Eski işçileri öncelikle almak zorunda. Fakat 6
ayın sonunda yeni işçi almaya başlayacak. Şimdilik
işlerini fasona vermeye devam edecek. Amacı belli,
sendikalaşmayı yani işçilerin birliğini ve örgütlülüğünü
engellemek. Atılmalara
Karşı Eylemler
Peki
bu süreç boyunca Turkuaz/Çakıl işçileri ne yaptı? Bu karar
karşısında kısa süreli bir kafa
karışıklığı da olsa, arkadaşlar örgütlü
bir tepki verdiler. Iş yavaşlatma, mesaiye kalmama gibi eylemler
yaptılar. Öğle yemeklerinde, çay molalarında
alkışlı, sloganlı protestolar yaptılar. Yakalarına
sendika hakkımız engellenemez yazısı astılar. Siyah
bant taktılar. Basın açıklamaları yaptılar.
Mücadeleyi yaymak çin çevre fabrikalara bildiriler dağıttılar,
destek istediler. Bölgedeki parti, sendika, sivil toplum
kuruluşlarını gezip mücadeleyi
yaygınlaştırdılar. Patrona rahat nefes
aldırmadılar. Son ana kadar haklarını arayacaklarını
gösterdiler. Bu arada birlikteliklerini güçlendirmek için coşkulu
bir 15-16 Haziran etkinliği gerçekleştirdiler.
Ardından ailelerle pikniğe gidildi. 1 Mayıs Işçi
Bayramı, 2 Temmuz Sivas anması mitinglerine
katılındı. Birçok salon toplantısında mücadelelerini
aktardılar. En önemlisi, mücadeleyi uluslararası bir boyuta
taşıdılar. Işçi sınıfının
enternasyonalist mücadelesini sağlamak için düyadaki pek çok sendika ve
partiden mücadelelerine destek istediler ve Reebokla Turkuazı protesto
mesajları çekmelerini talep ettiler. Liverpol liman işçilerinden,
Ispanya Eğitim Işçileri Sendikasından, Ispanya metro
işçilerinden, göçmen işçilerden, Enternasyonalist Mücadele (LI)
grubundan ve Brezilyadaki birçok sendikadan ve Uluslararası Işçi
Birliğinden (UIB-DE) destek mesajları aldılar. Bu
arada bazı çevreler tarafından fabrikanın işgal edilmesi,
iş bırakılması gibi öneriler de yapıldı. Bu iyi
niyetli önerilerin mücadelelerine destek olamayacağını
düşünerek işçiler kabul etmediler. Birçok benzeri mücadelede de
gördüğümüz gibi, iş
durdurmak 25. maddeden tazminatsız iştren atılmakla
sonuçlanabiliyor. Hatta işveren para ödettirebiliyor. Bu yüzden doğru
bir eylem biçimi olamazdı. Fabrikada sürekli avukat vbardı, noterde
sık sık geliyordu.. Sonuç olarak her iki öneri de işçiler
taf-rafından kabul görmedi. Fabrika
işgalleri işçi sınıfı mücadelesinde önemli
deneyimlerdir. Ülkemizde de bu tarz eylemler yaşanmıştır.
Son olarak DISK Nakliyat-Iş üyesi işçiler, işyerlerini
işgal ettiler. Işçi cephesi fabrika işgallerini savunur. Eğer
patron zarar ettiğini söyleyip fabrikayı kapatıyorsa,
işçilerin fabrikaya el koyması ve
üretimi sürdürmesi, yani emeklerini ve işlerini savunması
meşrudur. Böylesi bir durumda, devletten işçilerin kontrolünde
fabrikayı millileştirlmesini talep ederiz. Fabrika işçiler
tarafından üretilip yönetilir. Buna benzer örnekler Arjantinde
yaşanıyor. Ancak gerek sınıf mücadelesini Türkiyedeki
durumu, gerek devletin baskı aygıtlarının şiddeti
böylesi mücadelelerin oluşmasını engelliyor. Bir de bunlara fabrikadaki
işçilerin bilinç düzeylerinin, mücadele deneyimlerinin azlığı
eklenince böylesi bir eylemin başarısı neredeyse imkansız
hale geliyor. Patronun desteğiyle polis işçileri çok sert bir
müdahaleyle kolayca söküp atabilliyor. Böylesi durumlar, işçiler
açısından muazzam bir yıkım, moral bozukluğu ile
sonuçlanabiliyor. Arjantinde olduğu gibi, güçlü bir sınıf
hareketi olduğunda ve kitleler fabrikaların önünde barikat
oluşturduğunda böylesi bir mücadele başarılı
olabilir. Atılmaların
ardından Turkuaz işçileri
işverene karşı kötü niyet davası açtılar. Çünkü
sendikalı oldukları için atılmışlardı.
Kazanırlarsa minimum 12 aylık brüt maaş üzerinden olmak üzere
kötü niyet tazminatı kazanacaklar. Ancak bunun için davanın iyi
takip edilmesi, mücadelenin ve birlikteliğin inatla korunması
gerekiyor. Sonuçlar
1) Turkuaz/Çakıl
fabrikası işçileri hem sınıf hareketindeki gerilemeye, hem de her tür baskıya rağmen
örgütlenmeye başladılar ve son ana kadar da mücadelelerini
kararlılıkla sürdüdüler Üstelik böylesi bir süreçte kimse
onların başarılı olacağına inamazken onlar
örnek bir mücadele verdiler. 2)
Örgütlenmenin ve mücadelenin doğal sonucu olarak
sınıflarını tanıdılar, dostlarını ve
düşmanlarını gördüler. Bantlarda
çalıştıkları arkadaşlarına güvenmeyi, birbirine
kenetlenmeyi öğrendiler. Burjuvaziyi, yasalarını, polisini,
devletini tanıdılar. 3)
Mücadele içerisinde sürekli öğrendiler, yeni özgün eylem biçimleri
geliştirdiler. Yasal sınırları zorlayan bir dizi
meşru eylem gerçekleştirdiler. Ayrıca kendi öz güçleri etkinlikler
yaptılar Turkuaz işçileri, işçi sınıfının
kurtuluşu kendi eseri olacaktır diyenleri bir kez daha haklı
çıkardılar. 4)
Işten çıkarmalara rağmen moral ve birliktelik düşmedi,
sendikalaşmadan, örgütlenmeden dolayı pişmanlık
yaşanmadı. Atılmalardan sonra bile kitlesel toplantılar
devam etti.Kıdem tazminatlarını büyük bir kısmı
aldı, son atılanlar da 29dan sonra alacaklar. Yaşadığımız
birçok mücadelede patronlar tazminat bile vermeden kaçtılar. Turkuaz/Çakıl işçilerinin
haklarını almalarının nedeni, atılmalarına rağmen
eylemleri ve kararlılıkları ile patronun üzerinde baskı
yaratmalarıdır. Ayrıca sendikalaş-madan dolayı
atıldıkları için kötü niyet davası açtılar. 5)
Turkuaz işçileri eylemleri ve örgülülükleri ile sendika şubelerine
yön veridler. Sendikalarına sahip çıktılar ve
haklarını aradılar. Bu anlamda da örnek bir mücadele
sergilediler. Ne sendikayı yüceltip kuyruğuna takıldılar,
ne de lanetleyip sendikadan kaçtılar. Kendileri için, sınıf
mücadelesi için örgütlendiler. Kendi birliklerine, örgütlülüklerine
güvendiler ve sendikadan istediklerini talep ettiler. 6)
Mücadelelerinin sınıf mücadelesi bir parçası olduğunu
gördüler. Mücadelelerini diğer sendikalara ve işyerlerine yaymaya
ve destek almaya çalıştılar. Deneyimlerini başka
işçilerle paylaştılar. Dahası sınıf
mücadelesini ulusal sınırların ötesine uluslararası alana
taşıdılar. Uluslararası bir şirket olan Reeboka
karşı uluslararası bir kampanya yürüttüler. 7)
Turkuaz örgütlenmesinin en büyük eksikliği sürecin yeterli
hazırlık yapılmadan çok hızlı ilerlemesidir. Böylesi
bir örgütlenme, gizli bir komite etrafında örülen gizli bir
çalışma ile sürdürülebilir. Komite mücadeleyi sürdürebilecek bir
donanıma, birlliğe sahip olmalıdır. Geçmiş mücadeleler,
kanunlar, sendikalar vb... konularda hazırlıklı olmalı ve
arkadaşlarını bilgilendirebilmelidir. Turkuazda komite bir
anda zorlukları üstlenmek ve cevaplar üretmek zorunda
kalmıştır. 8)
Özellikle tekstil sektöründe olmak üzere, sendikalaşmak hergün biraz
daha zorlaşmaktadır. Buna rağmen artan sömürü işçileri
mücadeleye itiyor. Mücadele ederken öğreniyorlar, ancak yenilgilerin
ardırından kazanımların arttırılması,
mücadelelerin yaygınlaştırılması ihtiyacının yerini moral bozukluğu
alıyor. Bunlara sendika bürokrasisinin ihaneti de eklenince mücadeleye,
örgütlülüğe lanet ediliyor. Bu nedenle atılmadan fabrikalarda
kalabilmek çok önemli. Komite etrafında sabırlı bir örgütlenme
gerçekleştirilmeli, bilinç yayılmalı ve bantlardaki
arkadaşlarımız ve hatta aileleri mücadeleye
hazırlanmalı. Sendikaya üye olmak ise en son adım olmalı.
Çünkü aslolan örgütlüktür ve kazanımların garantisi de örgütlü,
bilinçli işçilerdir. 9)
Burjuvazinin topyekün saldırılarına karşı
birleşik bir mücadele zorunludur. Böylesi küçük bir fabrikada bile
patron dayanışması üst düzeydedir. Işçiler de bu yüzden
birlik olmalıdır. Tek fabrikadaki örgütlenmenin çevredeki veya
bölgedeki diğer fabrikalara aktarılması ve topyekün bir mücadeleye
sebatla hazırlanılması kazanımlarımızın
kalıcı olmasını sağlayacaktır. 10)
Burjuvazinin uluslararsılaşmış üretimine karşı
işçiler de enternasyonalist bir mücadeleyi önlerine koymalı. 11)
Sınıf hareketi açısından en büyük eksik Devrimci
Işçi Partisidir. Işçi sınıfı hareketine yön verecek
güçte bir devrimci önderlik mevcut değildir. Mevcut önderlikler
sınıf mücadelesine akıl vermekten, radikal eylemler önermekten
veya oy istemekten öteye gidememektedirler. Devrimci önderlik, ve Devrimci
Işçi Partisi ancak sınıf mücadelesinin alanlarında
inşa edilebilir. Kazanımlarımızı büyütecek,
yarını kuracak, enternasyonalist, devrimci bir işçi parti için
tüm devrimciler, işçiler, emekçiler, yoksul köylüler, tüm sömürülenler
görev başına! Sendikalaşmanın önündeki engeller
kaldırılsın! Işten atılmalar yasaklansın!
Kapatılan fabrikalar işçilerin denetiminde millileştirilsin! Bir Turkuaz/Çakıl Işçisi Türkiyede
ve dünyada işçiler yoğun bir sömürü ve baskıyla
karşı karşıyalar. Milyonlarca emekçi gibi biz Turkuaz
işçileri de birçok sorunla karşı karşıyayız.
Emekçiler için çok da yabancı olmayan
bu sorunları, Turkuaz Giyim işçileri adına sizlerle
paylaşmak istiyorum. Turkuaz,
Ümraniye Site yolunda Reeboka üretim yapan küçük bir tekstil
fabrikasıdır. Çakıl ise, Turkuaza bağlı bir
bölümdür. Biz, daha önce Turkuazda çalışıyorduk. Aralık
2004te Turkuazın yan kuruluşu olan Çakıl Giyime 45
kişi adeta sürgün olarak gönderildik. Yeni insanlara ve bölümümüze alışmaya
çalıştık. Çakılda
ağır çalışma koşulları vardı. Ayrıca
bilgisiyar sistemi ile insanları adeta
robotlaştırmışlardı. Birbirimizle kıyasıya
yarışıyorduk. Bu da yetmezmiş gibi 2 yıl zam
alamamıştık. Yeni zam ayında da zam alamadığımızı
görünce harekete geçmeye karar verdik. Ilk olarak iş yavaşlatmaya
ve mesaiye kalmamaya başladık. Bir süre sonra müdürlerin tehditleri
arttı. Biz de, arkadaşlarımızın isteği üzerine
eylemimizden vazgeçmek zorunda kaldık. Ancak
tepkimiz bitmedi ve yeni arayış içerisine girerek sendikalaşma
faaliyetine başladık. Kısa sürede yeterli üye
sayısına ulaşıp Çalışma Bakanlığına
yetki almak için başvuruda bulunduk. Faliyetlerimizi öğrenen patron,
bizim çoğunluğu sağlamamızı engellemek için,
başka firmaların çalışanlarını hatta evindeki
işçileri bile Turkuaz/Çakıl işçisi olarak gösterdi. Patronun
bu saldırısı üzerine başvurumuzu geri çekmek zorunda
kaldık. Çoğunluğu
sağlamak için örgütlenmeye devam ettik. Kısa sürede çoğunlu sağlayıp
başvurumuzu yeniledik. Geçen süre boyunca sendikal mücadeleler konusunda
deneyimli arkadaşlar tarafından destek aldık. Eğitimler,
etkinlikler, söyleşiler düzenledik. Bu eğitim ve etkinliklerle hem
birliğimizi güçlendirdik, hem de daha bilinçlendik. Başaracağımıza
olan inancımız daha da pekişti. Fakat
patron bir hamle daha yaptı.1 Haziranda işlerin kötü gittiğini
ve kapatma kararı aldığını açıkladı. Ihbar
süresinin başladığını ve kademe kademe işten
çıkarılacağımızı belirti. Oysa işleri
gayet iyi gidiyordu. Fasonda işleri diktirip biz dikiyormuşuz gibi
barkodluyordu. Patron, bizi çıkartarak eylemlere bir son vereceğini
samıştı. Oysa biz yılmadık, eylemlerimize daha güçlü
bir şekilde devam ettik. Çevre iş yerlerine bildiri dağıttık,
basın açıklaması yaptık. Mücadeleyi yaygınlaştırmaya
çalıştık. Eylemlerimiz patronu daha da
kızdırdı. Sitedeki diğer fabrikaların patronları
birleştiler ve bizim hemen işte çıkarılmamızı
istediler. Çünkü sitede hiçbiri örgütlülük istemiyorlar. Bunun sonucunda
çıkışımıza daha iki hafta olmasına rağmen
apar topar kapı önüne konulduk. Bu
mücadelede çok şey öğrendik. Sınıfımızı ve
dostlarımızı tanıdık. Patronların birliğini
gördük. Örgütlenip mücadele etmemiz gerektiğini gördük. Kendime şu
soruyu sordum: On tane patron gayet güzel bir araya geliyor. Biz işçiler
neden yan yana gelemiyoruz ? Biz bunu Turkuaz/Çakılda
başardık. Ama birliği diğer fabrikalara da
taşıdığımızda daha büyük kazanımlar elde
edeceğiz. Bu birliği sağlamak için mücadele etmeye devam edeceğiz. Erdemirin satılmasına karşı
eylem Fuat Karan Erdemir Türkiyenin en büyük
ve en karlı işletmelerinden biri. Bu nedenle de sermayenin gözdesi.
Devlet satmak istiyor iyi çalışmıyor diye, sermayenin devleri
ise Erdemiri kapmak için yarışıyor. Özelleştirmenin
yaklaşması üzerine Erdemir işçileri Ereğli
halkınında katılımıyla bir miting
gerçekleştirdiler. Yaklaşık 50 bin kişinin
katıldığı eylemde Özelleştirmeye hayır dendi.
AKP hükümeti lanetlendi. Öfkeli kalabalık Ereğli sokaklarını sloganlarıyla inletti. Eyleme destek
veren Genel Maden-Iş üyesi işçilerin disiplini, coşkusu alana
damgasını vurdu. Mitingden birkaç gün sonra açıklama
yapan başbakan Tayyip Erdoğan, Erdemir için Her yer pislik
içinde...Rezillik. Sanki buralar para basıyor dedi. Erdemirin zarar
ettiğini söyleyen başbakan, özelleştirmeyle fabrikanın
canlanacağını açıkladı. Yavuz hırsız
evsahibinden baskın çıkar. Başbakan da sermayeye peşkeş çektiği
Erdemiri kötüleyerek halkı yanıltmaya çalışıyor.
Erdemir 2004 yılında 2 milyar 69 milyon dolar net satış
geliriyle ISOnun en büyük 500 sanayi kuruluşu içerisinde birincidir.
2004 yılında 21 ülkeye toplam 597 bin 793 tonluk ihracat
gerçekleştirdi. 2004 yılı sonunda 2,2 milyar dolar olan piyasa
değeri, Mart 2005te 2,6 milyar dolara yükseldi. Sürekli modernize
edilen fabrikada onbinlerce işçi çalışıyor. Işte
başbakanın halkı kandırmak ve patronlara peşkeş
çekmek için rezil dediği Erdemirin mali bilançosu. Erdemirin
özelleştirilmesini durdurmanın yolu birleşik mücadeleden
geçiyor. Ancak bugüne kadar özelleştirme karşıtı bir
birlik oluşturulamadı. Fabrikadaki öncülüğün, bilinçli
işçilerden çok Türk Metal bürokrasisinin elinde olması ise bir başka sorun. Ancak tabanda bir
hareketin ve sendika üzerinde baskının olduğu da bir gerçek. Bu şartlar altında
özelleştirlmenin engellenmesi çok kolay değil, ama imkansız da
değil. Erdemir işçilerinin kazanmasının yolu Tüpraş,
Türk-Telekom, Petkim, Liman işçileri başta olmak üzere tüm
işçilerin birleşik mücadelesinden geçiyor. (Not:Erdemirle
ilgili haberler için www.erdemirsatılamaz.com adresini
izleyebilirsiniz!) Müdürlerin taktikleri işe yarar mı? Müdürlerin
işe girişinin üzerinden neredeyse 1,5 ay geçti. Müdürler işe
başladıkları ilk hafta işçileri bayıltırcasına
çalıştırdı. Bu nedenle ilk başlarda işçilerle
müdürler arasında bireysel tartışmalar oldu. Bunun böyle
gitmeyeceğini anlayan müdürler taktik değiştirdi. Şimdi
müdürler işçilere selam veriyor, hal-hatır soruyor. Müdürlerin bu
yeni davranışı işçileri hem şaşırtıyor
hem de bu müdürler aslında iyi insanlarmış demelerine neden
oluyor. Bu
taktikleri daha da ileriye götüren müdürler işçilerin en ufak sorunuyla
bile ilgilenir görünmeye başladılar. Işçilere, bundan sonra
en ufak bir sorununuz olursa hiç çekinmeden bize gelin beraber halledelim
diyorlar. Yine müdürler işçilere, bizde zamanında sendikayla uğraştık,
bizde solcuyuz karşı değiliz böyle şeylere diyorlar
Bir
yandan da işçilere hemşericilik, toprakçılık yapıyorlar,
biz de şuralıyız, buralıyız, Aleviyiz vs.
diyorlar. Işyerinde de çoğu işçi arkadaşımız Alevi olduğu için müdürlerin bu söylediklerinde samimi olduklarını sanıyorlar. Birçok işçi arkadaş şimdi en ufak bir sorunun müdürlere söylemeye başladı. Oysa müdürler bu söz ve davranışlarında samimi değil. Bunlar maksatlı taktikler. Eğer işçi a |