Yıl: 26

Temmuz 2005

 

 

Yeni Dönem Sayı: 18

 

Devrimci Partinin inşası için - GÜNDEM

Çare, işçi sınıfı ve emekçi yoksul halkın birleşik mücadelesinde – ARİF BENOL

Sorumlu devlettir – AYDINLAR BİLDİRGESİ

Avrupa Birliği ile neyin müzakeresi? – İŞÇİ CEPHESİ

AKP Hükümeti: IMF emirlerini uygulamaya devam – MAVİ MAYIS

Turkuaz/Çakıl fabrikası sendikalaşma mücadelesi deneyimi ve dersleri – FUAT KARAN

Mücadeleye devam – TURKUAZ/ÇAKIL İŞÇİSİ

Erdemir’in satılmasına karşı eylem  – FUAT KARAN

Fabrikalardan – OKURLAR

Emek Gündemi – DERYA DENİZ

Kazım Koyuncu, Çernobil ve Kapitalizm üzerine – JİYAN

Sivas Katliamı Lanetlendi

IV. Enternasyonal’in yeniden inşası için – İŞÇİ CEPHESİ

Bugün, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasının zamanıdır – NAHUEL MORENO

 

 

 

 

 

 

 

ABD, AB, AKP, Ordu, Patron... yalanlarına karşı tek çözüm: İşçilerin birliği ve enternasyonalist

devrimci işçi partisinin inşası

 

 

İşçi Cephesi

 

Kapitalizm göz boyamayı iyi bilir. Şapkasından bir tavşan gibi karşıtlarını çıkarması en büyük marifetlerindendir. Kitlelerin aleyhine olanı lehine, lehine olanı aleyhine gösterme becerisi dünyanın her yanında sömürü düzenini sürdürmesini sağlar. Dün kahraman dediğini bugün düşman yapar. Bugünün düşmanını eğer işine gelirse yarın kurtarıcı ilan eder. Emperyalist-kapitalist düzen bir yalan imparatorluğudur. Emperyalist istilacılar önce Afganistan’ı Taliban’dan kurtarma adına işgal ettiler. Taliban’ı besleyip büyüten başını ABD’nin çektiği emperyalist güçlerdi. Bugün Ladin’i insanlığın en büyük düşmanı ilan edenler dün onu yetiştiren emperyalist-kapitalist güçlerdi. Peşinden Irak’ın işgali geldi. Saddam’ın elinde bulunan “kitle imha silahları” dünyayı tehdit ediyordu. Irak işgal edildi. Ortaya kitle imha silahı çıkmadı. Saddam’ı insanlık düşmanı ilan edenler yıllarca onu İran’a karşı besleyip, destekleyen emperyalist güçlerdi. İşleri bitip, ortaklık bozulunca Saddam’ı düşman ilan ettiler. Afganistan’ı, Irak’ı, “zulüm gidecek, demokrasi gelecek” diye işgal eden emperyalist güçler, şimdi Afganistan ve Irak’ın kanını emiyorlar. Saddam rejimi işçi-emekçi düşmanı bir rejimdi ve yıkıldı. Bölgesel açıdan tehlikeli olan BAAS rejiminin yerini alan Bush rejimi ise sadece bölgeyi değil bütün dünyayı tehdit ediyor. Afganistan ve Irak’ı işgal eden, Suriye ve İran’ı işgal etmek için bahane üstüne bahane üreten emperyalizm, sıra İsrail’in Filistin’i işgal etmesine gelince miyop oluyor. Bombaları atan İsrail’e değil, canını, toprağını, namusunu korumaya çalışan Filistin direnişçilerine şiddeti durdur diyor. İşte bu emperyalizmin ikiyüzlü politikasıdır. Bu iki yüzlü politikanın, yalanların bir sonucu olarak Londra’daki metro istasyonlarında emekçilerin yoğun şekilde işlerine gittiği saatte bombalar patladı. İşgali gerekçe gösteren El-Kaide, İstanbul, Madrid vb. saldırılardaki gibi bombaların ardındaki isim. Lakin biliyoruz ki bombaların gerçek sorumlusu emperyalist işgali gerçekleştiren, dünyaya sürekli yalan söyleyen, baskıyı, işgali, sömürüyü pervasızca sürdüren Blair, Bush gibi emperyalist-kapitalistlerdir. Patlayan bombalar sonucu ne yazık ki yine işçi ve emekçiler öldü, yaralandı; aynı Irak, Afganistan ve Filistin’de olduğu gibi… Ve yine ne yazık ki bombaların patlaması en çok baş sorumlular Blair ve Bush’un ekmeğine yağ sürdü. Kitlelerin emperyalist yalanlar karşısında savunmasız kalmalarına, kafalarının karışmasına yol açıyor bu saldırılar. İşçi ve emekçiler şunu unutmamalıdır: patlayan bombaları lanetliyoruz, bu bombalar hepimize atılmıştır, canlarını yitirenler yine işçi ve emekçiler olmuştur, ama bombaları atan El-Kaide olsa da gerçek sorumlular Blair, Bush ve emperyalist işgali sürdürenlerdir. Hem emperyalist işgalin hem de El-Kaide gibi güçlerin önünü kesecek olan ise işçi ve emekçilerin dünya çapında işgale ve sömürüye karşı birlikte hareket etmesidir.

 

*  *  *

İşgalci ABD’nin canını 1 Mart tezkeresi çok sıkmıştı. Bush ve hempaları bunu unutmadı. Her fırsatta dile getirdi. İş sonunda, “Türkiye’de ABD düşmanlığı artıyor, bu da bizim hoşumuza gitmiyor” diyen ABD’li emperyalistlerin açıktan tehditlerine kadar geldi. Tehdit açıktı: “biz bunun hesabını sorarız!” İçeride satılık kalemlerin ve sömürge valisi kılıklı tiplerin, “bağımsızlık bizim neyimize, niye müttefikimizin tatlı canını sıkıyoruz ki” yönlü iğrenç açıklamaları da bu tehditlere eşlik etti. Sonunda diyet ödendi: İncirlik Üssü, içeriğini tahmin etmesi hiç de zor olmayan bir çerçevede ABD askeri gücüne bahşedildi. Emperyalizme bu boyun eğiş, bu işbirliği, bu “ortaklık” kuşkusuz yeni değil. Yeni olan sömürge olmanın nimetlerinden, erdemlerinden bahsedenlerin bu kadar açıktan tutum aldıkları bir Türkiye manzarasının bir karabasan gibi atmosferimizi sarması. Başta Başbakan ve AKP hükümeti olmak üzere patronlar, askerler, sendikacılar, gazeteciler, öğretim görevlileri ve nicesi bu koroda yerini aldı. En babacanının babalığının sınırı ise ancak Avrupa Birliği’nin sularında yüzebilecek kadar bir ufka sahip. “Hangi büyük emperyalist blok içinde yer alalım? Alalım ki işçi sınıfının ve yoksul emekçi halkların akıtılan kanlarından düşen kırıntıları birer akbaba gibi nasiplenebilelim!” Bu manzarayı kabul etmiyoruz. Bu zehirli atmosferden nefessiz kalıp ölecek olsak da bir nefes bile çekmeyeceğiz. İşte bize, biz işçi ve emekçilere, hayır diyen devrimci-sosyalistlere öfkeleri bundan. ABD’niz de, AB’niz de, İMF’li hayatlarınız da sizin olsun. Sizlerin sunacağı zehirli, hastalıklı zenginlik sofrasında yerimiz yok. Bizim yerimiz Afganlı, Iraklı, Filistinli, Bolivyalı kardeşlerimizin sofrasıdır. “Aman ha dikkat edelim! Türkiye Arjantin olabilir” demiş bakanımız Latif! Hiç merak etmesin, yakındır… Başından beri AKP hükümetinin işçi emekçi düşmanı bir hükümet olduğunu görüyor ve söylüyoruz. AKP; geçmişiyle, programıyla, uygulamalarıyla, lider ve kadro yapısıyla bunu her gün bizlere kanıtladı. Geldiğimiz nokta şudur: katliamları yaşarken bir bez parçası etrafında koparılan demokrasi komedileriyle, sömürü diz boyu olmuşken anlatılan laiklik masallarıyla, emperyalizm Ortadoğu’da oluk gibi kan akıtırken “yurtta sulh, cihanda sulh” fotoğrafı önünde poz veren apoletli büyüklerin “Vatan-Millet-Sakarya” ninnileriyle yürüyecek yol kalmamıştır. Bütün emperyalist-kapitalist yalanlara karşı tek çözüm işçilerin birliğidir. Birliğin çimentosu enternasyonalist devrimci bir işçi partisinin inşasıdır. İşçi Cephesi çimentoya katkıda bulunmak isteyen tüm güçler gibi yürüyüşüne devam ediyor…

 

 

 

 

MGK rejimi işbaşında… Saldırılar artıyor…

Çare, işçi sınıfı ve emekçi yoksul halkın birleşik mücadelesinde…

 

 

Arif Benol

 

Son aylarda Türkiye’de yaşanan bir dizi olay asker-polis rejiminin baskı ve şiddet niteliğini bir kez daha teyit etti. MGK’nın, AB eksenli “demokratik gericilik” ortamının yeşillendirdiği “demokrasi” yerine açıktan militarist baskı ve şiddet politikalarını tercih ettiğini görüyoruz. Mersin’deki Newroz kutlamaları sırasında çocukların Türk bayrağını yerde sürümesi üzerine Genelkurmay Başkanı, Kürtleri “sözde vatandaş” ilan etmiş ve “hainlerden hesap sorulacak” diyerek iki çocuğun şahsında tüm bir Kürt halkını hedef tahtası haline getirmişti. Peşinden başta Trabzon olmak üzere bir dizi ilde milliyetçi-faşist güruhun linç girişimleri gerçekleşti. Bazı bölgelerde neden ve nasıl geliştiği belli olmayan Kürt-Türk çatışmaları meydana geldi. Baba-oğul Uğur ve Ahmet Kaymazlar “terörizmle mücadele” adına resmen katledildi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde emekçi kadınlar öldüresiye dövüldü. Eğitim-Sen sendikası kapatıldı. Hak arayışları militarist yöntemlerle bastırıldı. Ekonomik, demokratik ve kültürel haklarını kullanan işçilere, emekçilere, Kürtlere yönelik şiddettin ardı arkası kesilmedi. Son olarak 17 MKP’li devrimci katledildi. Kürt halkına yönelik operasyonlar ise yeniden hız kazandı. 

 

MGK yönetiminde asker-polis rejiminin temel amacı açıktır: devrimci güçleri işçi-emekçi kitlelerden koparmak, Kürt direnişini Türkiye işçi sınıfından ve emekçi yoksul halktan yalıtmak. Bu nedenle rejim mücadele ve direnişin olduğu tüm alanlarda MGK idaresinde ceberut devlet işleyişini devreye sokuyor. MGK rejiminin mesajı şu: “Bu ülkeye demokrasi lüks. Demokrasi gelecekse de bana rağmen değil bana göre işleyecek. Sınırı ben çizerim…” AB süreciyle bir toplumsal illüzyon yaşayan sivil toplumcu, liberal sol kesimler ise; “Türkiye, iç dinamikleriyle demokratik bir dönüşüm yaşayamaz” anlayışından hareketle umutlarını AB’li emperyalistlerin insafına terk etmişlerdi. Sözüm ona AB, Türkiye’nin “demokratik dönüşümünü” sağlayacak, asker-polis rejimini ıslah edecek, memleket refaha erecekti. Ne AB emperyalizminin böyle bir planı ve niyeti var, ne de MGK öncülüğünde asker-sivil bürokrasi elitinin kendi ayrıcalıklarını terk etme gibi bir niyeti bulunuyor. Tam tersine AB, kendi emperyalist projesiyle asker-polis rejimini bir potada eriterek faturasını Türkiye işçi sınıfına ve emekçi yoksul halka ödetecek şekilde emperyalist egemenlik alanının içine Türkiye’yi çekmek peşinde.

 

ABD ve AB’den gelen salvolarla hırpalanan AKP hükümeti bir yandan bu gelişmelere ayak uydurmaya çalışırken diğer yandan rejimin cepheden saldırısıyla zor günler yaşıyor. Asker-polis rejiminin güçleri bir süredir AKP’ye yönelik eleştirilerinin şiddetini arttırdı. Rejimin ana çekirdeğinde yer alan güçler (MGK / Genelkurmay ekseninde yüksek askeri erkan, cumhurbaşkanlığı, Danıştay, Yargıtay, YÖK ve bunların çeşitli uzantıları, bağlantılar) AKP’yi açıktan rejim için acil ve öncelikli “sorun” olarak tanımlamaya başladılar. Her biri başka bir noktayı öncelikle öne çıkarsa da (örneğin MGK / Genelkurmay ekseninde yüksek askeri erkan PKK ve Kürt hareketini, Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devletini, iç ve dış “güvenlik” meselesini öne çıkarıyor; cumhurbaşkanlığı, Danıştay, Yargıtay, YÖK ve benzerleri ise laiklik ekseninden hareketle türban, kuran kursları, imam-hatip okullarını öncelikli mesele olarak ele alıyor), ortak noktaları rejimin AKP hükümetinin iktidarı döneminde tehdit altında olduğu. CHP ise ana muhalefet partisi sıfatıyla bu korunun içinde yerini alıyor. Sol adına hareket ettiğini söyleyen bir dizi parti, sendika, grup ve kişinin de bu koronun içinde, yanında yöresinde yer aldığını belirtmekte yarar var.

 

Arada “hukuk devleti” lafları edenler olsa da orduyu göreve çağıranların sayısı hem her geçen gün artıyor hem de ordu bu çağrılara her zaman hazır kıta meyil gösteriyor. 28 Şubat’ın, orduevlerine başörtülü ve sakallı konukların girme iznini almasıyla sona erdiğini ilan eden soytarılar bir yana bırakılırsa, laiklik ekseninde yaratılan tartışmalar işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın sorunlarını ve ihtiyaçlarını perdelemenin birer aracı olarak kullanılıyor. Özelleştirmeler, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, düşük ücretler, işsizlik, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, siyasi baskı ve yıldırma, yeni iş ve ceza yasası işçi ve emekçilere yönelik perdelenmeye çalışılan başlıklardan sadece birkaçı…

 

Rejimin militarist baskı ve şiddet uygulamalarının ve kapitalist sömürünün sonuçlarının bu kadar ağır faturaları varken türban, kuran kursu vs. tartışmalar sadece belirli zümrelerin kendi egemenlik alanlarını sağlamlaştırmasının birer aracı olmaktan öte anlam taşımıyor. Inanç sorunlarının da, kişisel, kültürel haklar sorununun da, ekonomik, politik hak ve özgürlülerin de, işçi sınıfı ve emekçi yoksul halk lehine kalıcı şekilde çözümü için ihtiyacımız, işçi ve emekçi halkın iktidarıdır. Böylesi bir iktidara gitmek için bugün yapılması gereken en acil görev MGK rejimine karşı siyasal demokrasi talebini yükseltmek; demokrasi, hak ve özgürlük sorunlarının çözümü için burjuvazinin planlarına inanmaktan vazgeçmek; emperyalistler arası çatlaklara yerleşerek demokrasi kırıntıları peşinde koşmaktan ırak durmak; sivil toplumcu, liberal sol, ulusalcı-milliyetçi hayalleri terk etmek; bağımsız, birleşik, devrimci-sosyalist ve enternasyonalist bir devrimci işçi-emekçi hareketini hayata geçirmektir. Tüm olasılıkların birer gerçekliğe dönüşmesi için olmazsa olmaz şart işçi sınıfının önderliğidir…

 

 

 

 

 

Aydınlar Bildirgesi

 

Halklarımızın ufkunda kara bulutlar dolaşıyor:

Bunun sorumlusu devlettir

 

 

Devlet, savaş politikasında ısrar ediyor; Kürt halkının üstüne silahlı operasyonlarla gitmeyi sürdürüyor. Mardin’de 12 yaşındaki çocuğu infaz ediyor; Van’da, Diyarbakır’da halka ateş açıyor; sivilleri öldürüyor, yaralıyor. 

 

Devlet, militarizmi körüklüyor; Tunceli’de sivil ve silahsız insanları havadan ve karadan bombalıyor; Ankara’nın göbeğinde kelepçelediği ve ayağından yaraladığı genci kurşuna dizerek naklen infaz gerçekleştiriyor. 

 

Devlet, şövenizmi kışkırtıyor; Kürt halkını “sözde vatandaş” olarak anıyor; Trabzon’da faşistlerin öncülüğünde sahnelenen linç girişimlerini cesaretlendiriyor. Başbakan ve ana muhalefet partisi başkanı, linççilerin “hassasiyet”ini anlayışla karşıladığını söylüyor. Solcu-gericiler, faşist saldırganlığa “ulusalcı” mazeretler uyduruyor. Faşist hareket kışkırtılıyor.  

 

Devlet anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen’i tasfiye etmekle tehdit ediyor.  

 

Devlet, topluma resmi ideolojiyi dayatıyor; 1915 Ermeni tehcirinin gerçek boyutlarını kabul etmek bir yana, Türk Tarih Kurumu (TTK) ve Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK) bünyesinde oluşturduğu sözde komisyonlar aracılığıyla gerçekleri çarpıtıyor, ezen ulus milliyetçiliğini yeniden üretiyor.

 

Kaynağı bizzat devletin kendisi olan şiddetin sorumluluğunu başka adreslerde aramak, aydının vicdanıyla da, bilimsel gerçekçi kimliğiyle de bağdaşmaz.

 

Nitekim 1990’lı yıllarda JİTEM hesabına çalışan itirafçıların son haftalarda yaptıkları açıklamalar, organize şiddetin ilk ve dolaysız sorumlusunun devlet olduğunu bir kez daha göstermektedir. Kaçırıp kaybetme ve yargısız infaz gibi kontrgerilla uygulamalarının ayrıntıları, bizzat kontrgerilla tetikçileri tarafından açıklanmasına karşın, devletin ilgili birimlerinin suçluları yargılamaya dönük hiç bir girişimde bulunmaması, saldırganlığın yeniden başlamasını özendiriyor.  

 

Bizler, halklarımızın ufkunun karartılmasına izin vermeyeceğimizi, hayatın ve toplumun aydından beklediği sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmayacağımızı duyuruyoruz.  

 

İşçi sınıfı hareketini, tüm demokratik kitle örgütlerini, emekçileri ve toplumun bütün ezilenlerini birleşik bir cephe gibi davranmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

 

İmzalar:

 

Haluk Gerger, İsmail Beşikçi, Ragıp Zarakolu, Varlık Özmenek, Feyza Hepçilingirler, Sungur Savran, Muzaffer Oruçoğlu, Ferhat Tunç, Kutsiye Bozoklar, Ahmet Telli, Umur Hozatlı, Özcan Sapan, A. Hicri İzgören, Nihat Ateş, Nail Satlıgan, Suzan Samancı, Ali Rıza Dizdar, Ahmet Oktay, Suavi, Savaş Çekiç, Hasan Kıyafet, Aydın Dere, Gülizar Tuncer, İbrahim Aksoy, Gülseren Yoleri, Necati Abay, Aydın Şimşek, Racia Adar, Gültekin Tetik, Sedat Yılmaz, Ali Ekber Kaya, Ercan Demir, Emin Karaca, Eren Keskin, Ahmet Soner, Şükrü Erbaş, Nevzat Karakış, Celalettin Can, Mehmet Ali Kırdök, Mihriban Kırdök, Ercan Kanar, İbrahim Çiftçioğlu, Cahit Berkay, Vedat Sakman, Uğur Kutay, Nurten Baydemir, Rahşan Köse, Zuhal Yıldırım, Muharrem Demircioğlu, Yeşim Sönmez, Serap Kervancı, Aynur Özbakır, Derya Demircioğlu, Işıl Altınmakas, Levent Canen, İbrahim Çiçek, Ruhan Mavruk, Mukaddes Çelik, Osman Özarslan, Metin Kayaoğlu, Vedat Aytaç, Keleş Öztürk, Ayşe Yumli Yeter, Cem Dinç, Dursun Güngör, Erdoğan Emir, Hasan Oğuz, Nurettin Güleç, Ruhan Akbaba, Mustafa Sarısük, Metin Kahraman, Mustafa Işık, Şanar Yurdatapan, Hüseyin Aygün, Volkan Yaraşır, Ali Zülfikar, Haluk Çetin, Ali Haydar Cilasun, Aynur Doğan, İlyas Emir, Engin Yörükoğlu, Beser Şahin, Fadıl Öztürk, Önder Kızılkaya, Vecdi Erbay, Mihriban Demir, Leyla Toprak, Namık Kuyumcu, Aydın Öztürk, Zafer Diper, Şebnem Korur Fincancı, Ali Ekber Kaya, Fikret Başkaya, Hasan Polat, Memik Horuz, Yeşim Ustaoğlu, Emekçi, Hacı Orman, Aziz Kemal Hızıroğlu

 

 

 

Avrupa Birliği ile neyin müzakeresi?

 

 

İşçi Cephesi

 

Avrupa Komisyonu Haziran ayının sonlarında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği sürecinde gerçekleştirilecek müzakerelerin 3 Ekim’de başlatılmasına karar verdi. Kabul edilen “çerçeve belgeye” göre, Türkiye’nin Birliğe katılımı en erken 2014 yılında olanaklı olabilecek. Belgede ayrıca, reformların sürdürülmesi, uygulamaların güçlendirilmesi gereğine işaret edilmekte, ve müzakerelerin mutlaka kesin üyelikle bitmesinin şart olmayacağı uyarısında bulunulmakta. Yani AB Komisyonu istediği an müzakereleri askıya alma yetkisini ve tehdidini elinde bulunduracak. Komisyonun bu kararı elbette AKP hükümeti, MGK rejimi ve TÜSIAD-MÜSIAD işverenlerince son derece olumlu karşılandı, hele hele Avrupa Birliği’nin kendi krizinin derdine düştüğü bir dönemde bu kararın çıkması, neredeyse bir zafer olarak görüldü.

 

Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’e göre Komisyonda Türkiye’nin üyeliğine ilişkin “hararetli siyasi tartışmalar” olmuş. Bu öyküyü Avrupa basınından da gayet iyi biliyoruz. Avrupalı burjuva siyasetçiler işçi sınıfına hedef saptırtabilmek için gündeme sürekli olarak “Türkiye sorununu” sürmekteler. Müslüman bir “üçüncü dünya ülkesi” AB’nin üyesi olabilir mi? Öyle ki, Fransız ve Hollanda emekçileri tarafından reddedilen AB Anayasasının mimarı Giscard d’Estaing bu yenilgiyi bile Türkiye’nin üyeliği sorununa bağladı. Büyük bir yalan! Işçi Cephesi’nin Haziran 2005 tarihli 17. sayısında da yayımladığımız gibi, Fransa’da Türkiye’nin üyeliğine itiraz eden sağcı partilerin hepsi Anayasaya “evet” derken, “hayır” diyen çoğunluğun ancak yüzde 18’i Türkiye’nin AB üyeliğine karşı durumda. Yani faşist Le Pen taraftarlarının bile yarısına denk düşen bir rakam bu. Özetle, Anayasanın reddedilmesinin Türkiye’nin üyeliğiyle bir ilgisi yok.

 

Müzakerelerin geleceği

 

Başından beri söylediğimiz gibi Avrupa burjuvazisi Türkiye’yi mutlaka AB’ye katmak istiyor, bu noktada “acaba bizi alacaklar mı?” gibi bir soru söz konusu değil. AB emperyalizminin, Türkiye gibi son derece büyük bir tüketici pazarı, oldukça teknik ve çok ucuz bir emek arzı, sanayi alt yapısı ve Balkanlar, Ortadoğu ve Batı Asya’ya hakim stratejik konumu olan bir ülkeyi kendi egemenlik alanına katmak istememesi olanaklı değil. Ne var ki, bazı sorunları var. Öncelikle, Türkiye ekonomisinin AB ile uyumlu hale gelebilmesi için idari, sınai ve tarımsal yapılarda masraflı dönüşümlere ihtiyaç var, ve bunun faturasını Avrupa’nın zaten ekonomik kriz içinde olan Fransa, Almanya gibi zengin ülkeleri istemiyor. Bu faturayı Türkiyeli emekçi yığınların üstlenmesini talep ediyor, müzakereler sırasında da hep talep edecek.

 

Ikincisi, Türkiye’deki asker-polis rejimi devasa bir bürokrasinin üzerinde yükseliyor, ve emperyalist liberal politikaların istediği ekonomik ve idari dönüşümler bu sivil ve asker bürokrasinin, bunların yedeğindeki mafya sermayesinin ayrıcalıklarını tehdit ediyor, dolayısıyla da AB üyeliğine faşist akımlardan MGK’cı “sol” kesimlere kadar itirazlar yükselebiliyor. Ama  AB’li emperyalistler her kararlarında, her uygulamalarında önlerine çıkabilecek bu tip “farklı iktidar odaklarının” bulunmasını istemiyor. Dolayısıyla müzakereler sırasında, bu kesimleri ayrıcalıklarına dokunmadan, rejimin kendi halkına yönelik baskıcı niteliğini bozmadan, kendi sistemlerine entegre edebilecek “barışçıl geçiş” formülleri arayacaklar ve dayatacaklardır. Ve de buna, büyük bir ikiyüzlülükle “demokratik dönüşüm” adını vereceklerdir.

 

Ve nihayet AB hükümetleri, Kürdistan, Irak, Filistin, Iran, Suriye, Lübnan gibi devrimci direnişlerle, ulusal kurtuluş mücadeleleriyle dolu, yeni emperyalist müdahalelere gebe ülkelerin bulunduğu alev alev yanan bir Ortadoğu bölgesinde sınır sahibi olmak istemiyor. Zira bu durumda ya ABD emperyalizmi ile birlikte bölgenin bataklığına saplanacak, bölge halkına karşı savaşa girecek, ya da ABD ile açık bir çatışmaya sürüklenmek zorunda kalacak. Yani kendi emperyalist egemenliği için manevra olanaklarından yoksun kalacak, ve de en önemlisi ABD’nin bölgeye müdahalesine karşı çıkan kendi halklarının mücadelesine toslayacak. AB parlamentosu her halde 1 Mart 2004’te ABD birliklerine Türkiye üzerinden geçiş izninin verilip verilmemesini onaylayan TBMM yerinde olmak istemezdi.

 

Özetle AB, Türkiye’nin üyeliği konusunda çekimser değil, yalnızca tüm dönüşümlerin, emperyalist politikaların faturasını Türkiye emekçilerine ödetip ülkeyi kulağından çeke çeke kendi emperyalist egemenlik alanına katmak istiyor.

 

Alternatifi yaratmalıyız

 

Büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşam koşullarına sahip, işsizlikten kıvranan, doğru dürüst sağlık, eğitim, ulaşım ve belediye hizmetlerinden yararlanamayan,  temel demokratik ve siyasi haklardan yoksun Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkları, AB üyeliği ile birlikte asgari insani yaşam koşullarına sahip olacağı hayalini kurduğu bir dönemde onlara AB emperyalizminin niteliğini, AB üyeliği ile birlikte eldekilerin de yitirilip gideceğini anlatabilmek elbette çok zor. Ama en azından işçi sınıfının öncüsüne, yani bugün özelleştirmelere karşı mücadele eden, sendikalaşma savaşı veren, ekonomik ve siyasi hakları için seferber olan mücadeleci işçilere gerçekleri anlatabilmeli, onları AB hayallerinden kurtarıp Avrupa ve Ortadoğu emekçi yığınlarının devrimci dayanışması projesine kazanabilmeliyiz.

 

Bu ancak inanılır bir enternasyonalist, devrimci ve sosyalist bir işçi-emekçi alternatifinin yaratılabilmesi ile olanaklıdır. Işçi Cephesi olarak biz buna “devrimci kutbun inşası” görevi diyoruz ve başta Troçkist, tüm devrimci odakları bu göreve davet ediyoruz. Aksi takdirde emekçi yığınları emperyalist burjuva ve Islamcı-faşist hayallerin çemberinden kurtarmak ve devrimci seferberliğe çekebilmek olanaklı olamayacaktır.

 

 

 

 

AKP Hükümeti:

IMF emirlerini uygulamaya devam...

 

 

Mavi Mayıs

 

İşçi sınıfının Türkiye’ de ve Dünya’ da yüzyılı aşkın süredir mücadeleleri sonucunda elde ettiği haklar günden güne eritilmektedir. Ve özelleştirmelerle, yeni iş yasalarıyla, Sosyal Güvenlik Haklarının tırpanlanmasıyla tahripler artmaktadır.

 

Geçtiğimiz Haziran ayında bunun bir örneğini daha yaşadık. Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılan son stand- by anlaşması sonucunda verilecek 833 milyon dolarlık kredinin verilme koşullarından olan “yapısal düzenlemeler”  (işçi- emekçi haklarının gaspı diye özetleyebiliriz ) Meclisin kapatılmasına ramak kala IMF Türkiye temsilcisi Hugh Bredenkamp tarafından hükümete hatırlatıldı. Kısaca; Sosyal Güvenlik ve Bankacılık yasalarının Meclisten geçmemesi demek, parayı alamamanız demeğe getirildi.

 

Peki  2006 yılı başında uygulamaya girecek olan ve yangından mal kaçırırcasına kanunlaştırılmak istenilen Sosyal Güvenlik ve Bankacılık yasaları neleri içeriyor? Ve bu yasalar neleri götürüyor?

 

  • Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa Tasarısı ile mezarda emeklilik bile hayal haline gelecek. Tasarı emeklilik yaşını kademeli olarak artırırken, kanun yürürlüğe girdikten sonra sigortalı kadınlar 58 erkekler ise 60 yaşını doldurdukları ve 9 bin günlük prim ödedikleri takdirde yaşlılık aylığından yararlanabilecekler.

 

  • 9 bin prim ödeme zorunluluğu getiren tasarı emeklilik aylıklarının da düşmesine neden olacak. Sosyal Güvenlik demek, işçi sınıfının yüzyıllardır kazanılmış ve emek gücünü satmanın ötesinde geliri olmayanları güvenceye alan haklar olarak özetlenebilir. Ve artık kapitalist eller, işçinin- emekçinin bu en doğal haklarına uzanmaktadır. Milyonlarca işçi, Bağkurlu, kamu emekçisi, işsizler ve onların yakınları Sosyal Güvenlik Yasası tasarısının   kanunlaşmasıyla kaybederken, bu işin kaymağını yiyecek bir avuç kapitalist kazanacaktır. IMF gibi kurumlar kapitalistlerin ihtiyaçlarına denk düşecek yasaları uygulamakla görevli uşaklardır sadece.

 

  • Bankacılık Yasa Tasarısı ile de, Bankaların faaliyet izninin kaldırılması ve Fon’a devrinin hangi koşullarda yapılacağını, batık bankanın zararının fonun karşılaması kararını Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’na bırakıyor.

 

  • BDDK’nın “en az beş üyesinin” oyuyla alacağı kararla, bankanın “faaliyet iznini” kaldırabilecek.

 

  • Ya da Kurul, kredi kuruluşlarının temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimini, zararın mevcut ortakların sermayesinden indirilmesi kaydıyla, kısmen veya tamamen devri, satışı veya birleştirilmesi amacıyla “fon’a devretmeye” yetkili olacak.

 

Bankacılık yasası ise ile hedeflenen uzun süredir yabancı kapitalist tekellerin ve işbirlikçilerinin bankacılık sektöründe yapılmasını istedikleri düzenlemeleri içeriyor. Yasanın içeriğini açıklarken  “halkın tasarruflarını koruyacak şekilde” demekle ortada bunu ihlal edecek bir maddenin ve içeriğin olduğunu da açıkça ele veriyorlar aslında.  Kaldı ki bu yasanın esası bankacılık sektörünün emperyalist tekellere açılmasından başka bir şey değildir. Yani yerli kapitalistlerimiz yetmiyormuş gibi şimdi yabancı tekeller de artık halkın tasarruflarını “değerlendirme” adı altında daha çok sömürme olanağına kavuşacaklar.

 

Bu yasalar teker teker alınma sırasına konulurken, hakları ve özgürlükleri ellerinden alınan emekçiye üyesi oldukları sendikalar tarafından bu yasaların ne getireceği ne götüreceği konusunda bilgi verilmemesinin yanında, bu sendikal boşluğu denetleyecek bilinçte olan işçileri örgütleyecek öncü problemi de tüm yakıcılığıyla eksikliğini hissettirmektedir.

 

 

 

 

 

 

Turkuaz/Çakıl fabrikası sendikalaşma mücadelesi deneyimi ve dersleri

 

 

Fuat Karan

 

Turkuaz/Çakıl, Reebok için fason üretim yapan bir tekstil fabrikası. Fabrika,  Ümraniye’de bir çok benzer fabrikanın olduğu bir sanayi sitesinde. Dönem dönem değişmekle birlikte yaklaşık 220 işçi çalışıyor. Turkuaz’da yaklaşık 9 yıl önce bir mücadele daha yaşanmıştı. Yine Reha Tekstil, Ünlü tekstil gibi yakın fabrikalarda bir dizi önemli mücadeleler yaşanmıştı. Sözün kısası Turkuaz/Çakıl, sömürünün ve mücadelenin  yaşandığı bir işçi havzasında. Bu havzadaki diğer fabrikalar gibi, sefil koşullarda çalışan Turkuaz/Çakıl işçileri, 7 ay önce kötü iş koşullarına ve düşük zamma tepki olarak örgütlenmeye başladılar. Örgütlenme önce modelhanede başladı. Ancak modelhanedeki işçiler sendikal örgütlemenin hazırlığı ve zorlukları konusunda yeterince deneyimli değildiler. Üstelik diğer bölümlerle de bağları zayıftı. En önemlisi işleyen bir işyeri komitesine sahip değillerdi. Ancak belli bir oranda örgütlülüğü sağlamışlardı.

 

Modelhaneden bağımsız bir  fabrika komitesi örgütlenmesi de dikimhane bölümünde vardı. Bu bölümde daha gizli bir örgütlenme sürdürülüyordu.  Ancak modelhanedeki örgütlenmenin duyulması sonucunda bir anda iki örgütlenme yan yana geldi. Ve TEKSIF Bakırköy şubesinin “Çoğunluğu sağlamak için 78 işçi yeterli” demesiyle bir anda tüm örgütlenmenin biçimi değişti. Mevcut örgütlenme zaten bu rakama yakındı. Bu heyecanla, bir açık toplantı yapıldı ve sendika üyelikleri tamamlanmaya çalışıldı. Yeterli hazırlık yapılmadan böylesi bir sürece girmek doğru olmamasına rağmen, sendikanın da verdiği moralle süreç hızlandı. Artık patronun da duyma olasılığı artmıştı.

 

Mücadele Başlıyor

 

Öncü işçilerin bir kısmı, arkadaşlarını uyarmalarına rağmen süreç bir kez başlamıştı... Bu noktadan sonra patrona karşı açık mücadele başladı. Öncülerin katkısıyla, işleyen geniş bir komite oluşturulmaya çalışıldı. Komite düzenli toplanarak süreci yönlendirmeye çalıştı. Karar alma süreçlerinde geniş toplantılar yapıldı. Işçiler birbirlerini ikna ederek yola devam ettiler.

Turkuaz işçileri çoğunluğu sağlamanın rahatlığıyla hareket ederlerken sendika sürpriz bir açıklamayla geri döndü. Bakanlıkta kayıtlı işçi sayısı 220 idi ve 30 üyeye daha ihtiyaç vardı. Yaşanan moral bozukluğu öncülerin kararlı ve toparlayıcı tutumları sayesinde tersine döndü. Çoğunluğu sağlamak için bir seferberlik daha yapıldı. Patron da boş durmadı. Modelhanedeki işçileri, kendine ait başka bir şirkete, Boncuk’a kaydırmak istedi. Modelhanedeki arkadaşlar avukat ve noter çağırarak çıkış ve geçişleri imzalamadılar. Çünkü kendi rızaları olmadan böyle bir değişiklik yapılması kanunen yasaktı. Noterin gelmesi patronu sıkıştırdı. Arkadaşlar çalışmaya devam ettiler. 25. maddeden tazminatsız atılmamak için iş durdurmadılar.

 

Düzenli toplantıları, ev ziyaretleri izledi. Bu arada sitedeki patronlar da toplandı. Kesinlikle siteye sendika sokmama ve Turkuaz’ın patronuyla dayanışma kararı aldılar. Hatta Ünlü’nün patronu gerekirse öncülüğü çeken devrimcileri vurdurmaya kadar gideceklerini açıkladı. Ancak bu durum işçilere geri adım arttıramadı. Hazırlıksız başlayan örgütlenme, gittikçe birliğin, moralin, birbirine ve sınıfına güvenin arttığı bir örgütlenme biçimini aldı. Arkadaşlar işten atılmamak için çok dikkatli davranmaya başladılar. Ancak fabrikadaki örgütlülüğün gittikçe güçlendiğini gören patron son bir hamle daha yaptı ve 29. maddeden yani ekonomik veya teknolojik nedenlerden daralacağını ya da kapanacağını açıkladı. Resmi olarak başvuru yaptıktan sonra bir avukat ve noter eşliğinde bu kararı işçilere açıkladı.

 

Her şey kanunlara uygundu. AKP hükümetinin yeni iş yasası tamamen patronların lehine ve patron da bunu kullanarak işçi çıkarmaya başladı. Sendikanın görüşme talebini de kabul etmedi. Yeni giren işçiler öncelikle  olmak üzere işçileri kademe kademe çıkarmaya başladı.  29 Temmuzda son işçi grubu da çıkarılmış olacak. Patron 6 ay yeni işçi alamaz. Eski işçileri öncelikle almak zorunda. Fakat 6 ayın sonunda yeni işçi almaya başlayacak. Şimdilik işlerini fasona vermeye devam edecek. Amacı belli, sendikalaşmayı yani işçilerin birliğini ve örgütlülüğünü engellemek.

 

Atılmalara Karşı Eylemler

 

Peki bu süreç boyunca Turkuaz/Çakıl işçileri ne yaptı? Bu karar karşısında kısa süreli bir kafa karışıklığı da olsa, arkadaşlar örgütlü bir tepki verdiler. Iş yavaşlatma, mesaiye kalmama gibi eylemler yaptılar. Öğle yemeklerinde, çay molalarında alkışlı, sloganlı protestolar yaptılar. Yakalarına sendika hakkımız engellenemez yazısı astılar. Siyah bant taktılar. Basın açıklamaları yaptılar. Mücadeleyi yaymak çin çevre fabrikalara bildiriler dağıttılar, destek istediler. Bölgedeki parti, sendika, sivil toplum kuruluşlarını gezip mücadeleyi yaygınlaştırdılar. Patrona rahat nefes aldırmadılar. Son ana kadar haklarını arayacaklarını gösterdiler. Bu arada birlikteliklerini güçlendirmek için coşkulu bir  15-16 Haziran etkinliği gerçekleştirdiler. Ardından ailelerle pikniğe gidildi. 1 Mayıs Işçi Bayramı, 2 Temmuz Sivas anması mitinglerine katılındı. Birçok salon toplantısında mücadelelerini aktardılar. En önemlisi, mücadeleyi uluslararası bir boyuta taşıdılar. Işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesini sağlamak için düyadaki pek çok sendika ve partiden mücadelelerine destek istediler ve Reebok’la Turkuaz’ı protesto mesajları çekmelerini talep ettiler. Liverpol liman işçilerinden, Ispanya Eğitim Işçileri Sendikasından, Ispanya metro işçilerinden, göçmen işçilerden, Enternasyonalist Mücadele (LI) grubundan ve Brezilya’daki birçok sendikadan ve Uluslararası Işçi Birliği’nden (UIB-DE) destek mesajları aldılar.

 

Bu arada bazı çevreler tarafından fabrikanın işgal edilmesi, iş bırakılması gibi öneriler de yapıldı. Bu iyi niyetli önerilerin mücadelelerine destek olamayacağını düşünerek işçiler kabul etmediler. Birçok benzeri mücadelede de gördüğümüz gibi,  iş durdurmak 25. maddeden tazminatsız iştren atılmakla sonuçlanabiliyor. Hatta işveren para ödettirebiliyor. Bu yüzden doğru bir eylem biçimi olamazdı. Fabrikada sürekli avukat vbardı, noterde sık sık geliyordu.. Sonuç olarak her iki öneri de işçiler taf-rafından kabul görmedi.

 

Fabrika işgalleri işçi sınıfı mücadelesinde önemli deneyimlerdir. Ülkemizde de bu tarz eylemler yaşanmıştır. Son olarak DISK Nakliyat-Iş üyesi işçiler, işyerlerini işgal ettiler. Işçi cephesi fabrika işgallerini savunur. Eğer patron zarar ettiğini söyleyip fabrikayı kapatıyorsa, işçilerin fabrikaya el koyması ve  üretimi sürdürmesi, yani emeklerini ve işlerini savunması meşrudur. Böylesi bir durumda, devletten işçilerin kontrolünde fabrikayı millileştirlmesini talep ederiz. Fabrika işçiler tarafından üretilip yönetilir. Buna benzer örnekler Arjantin’de yaşanıyor. Ancak gerek sınıf mücadelesini Türkiye’deki durumu, gerek devletin baskı aygıtlarının şiddeti böylesi mücadelelerin oluşmasını engelliyor. Bir de bunlara fabrikadaki işçilerin bilinç düzeylerinin, mücadele deneyimlerinin azlığı eklenince böylesi bir eylemin başarısı neredeyse imkansız hale geliyor. Patronun desteğiyle polis işçileri çok sert bir müdahaleyle kolayca söküp atabilliyor. Böylesi durumlar, işçiler açısından muazzam bir yıkım, moral bozukluğu ile sonuçlanabiliyor. Arjantin’de olduğu gibi, güçlü bir sınıf hareketi olduğunda ve kitleler fabrikaların önünde barikat oluşturduğunda böylesi bir mücadele başarılı olabilir.

 

Atılmaların ardından  Turkuaz işçileri işverene karşı kötü niyet davası açtılar. Çünkü sendikalı oldukları için atılmışlardı. Kazanırlarsa minimum 12 aylık brüt maaş üzerinden olmak üzere kötü niyet tazminatı kazanacaklar. Ancak bunun için davanın iyi takip edilmesi, mücadelenin ve birlikteliğin inatla korunması gerekiyor.

 

Sonuçlar

 

1) Turkuaz/Çakıl fabrikası işçileri hem sınıf  hareketindeki gerilemeye, hem de her tür baskıya rağmen örgütlenmeye başladılar ve son ana kadar da mücadelelerini kararlılıkla sürdüdüler Üstelik böylesi bir süreçte kimse onların başarılı olacağına inamazken onlar örnek bir mücadele verdiler.

 

2) Örgütlenmenin ve mücadelenin doğal sonucu olarak sınıflarını tanıdılar, dostlarını ve düşmanlarını gördüler. Bantlarda çalıştıkları arkadaşlarına güvenmeyi, birbirine kenetlenmeyi öğrendiler. Burjuvaziyi, yasalarını, polisini, devletini tanıdılar.

 

3) Mücadele içerisinde sürekli öğrendiler, yeni özgün eylem biçimleri geliştirdiler. Yasal sınırları zorlayan bir dizi meşru eylem gerçekleştirdiler. Ayrıca kendi öz güçleri etkinlikler yaptılar Turkuaz işçileri, “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” diyenleri bir kez daha haklı çıkardılar.

 

4) Işten çıkarmalara rağmen moral ve birliktelik düşmedi, sendikalaşmadan, örgütlenmeden dolayı pişmanlık yaşanmadı. Atılmalardan sonra bile kitlesel toplantılar devam etti.Kıdem tazminatlarını büyük bir kısmı aldı, son atılanlar da 29’dan sonra alacaklar. Yaşadığımız birçok mücadelede patronlar tazminat bile vermeden kaçtılar.  Turkuaz/Çakıl işçilerinin haklarını almalarının nedeni, atılmalarına rağmen eylemleri ve kararlılıkları ile patronun üzerinde baskı yaratmalarıdır. Ayrıca sendikalaş-madan dolayı atıldıkları için kötü niyet davası açtılar.

 

5) Turkuaz işçileri eylemleri ve örgülülükleri ile sendika şubelerine yön veridler. Sendikalarına sahip çıktılar ve haklarını aradılar. Bu anlamda da örnek bir mücadele sergilediler. Ne sendikayı yüceltip kuyruğuna takıldılar, ne de lanetleyip sendikadan kaçtılar. Kendileri için, sınıf mücadelesi için örgütlendiler. Kendi birliklerine, örgütlülüklerine güvendiler ve sendikadan istediklerini talep ettiler.

 

6) Mücadelelerinin sınıf mücadelesi bir parçası olduğunu gördüler. Mücadelelerini diğer sendikalara ve işyerlerine yaymaya ve destek almaya çalıştılar. Deneyimlerini başka işçilerle paylaştılar. Dahası sınıf mücadelesini ulusal sınırların ötesine uluslararası alana taşıdılar. Uluslararası bir şirket olan Reebok’a karşı uluslararası bir kampanya yürüttüler.

 

7) Turkuaz örgütlenmesinin en büyük eksikliği sürecin yeterli hazırlık yapılmadan çok hızlı ilerlemesidir. Böylesi bir örgütlenme, gizli bir komite etrafında örülen gizli bir çalışma ile sürdürülebilir. Komite mücadeleyi sürdürebilecek bir donanıma, birlliğe sahip olmalıdır. Geçmiş mücadeleler, kanunlar, sendikalar vb... konularda hazırlıklı olmalı ve arkadaşlarını bilgilendirebilmelidir. Turkuaz’da komite bir anda zorlukları üstlenmek ve cevaplar üretmek zorunda kalmıştır.

 

8) Özellikle tekstil sektöründe olmak üzere, sendikalaşmak hergün biraz daha zorlaşmaktadır. Buna rağmen artan sömürü işçileri mücadeleye itiyor. Mücadele ederken öğreniyorlar, ancak yenilgilerin ardırından kazanımların arttırılması, mücadelelerin yaygınlaştırılması  ihtiyacının yerini moral bozukluğu alıyor. Bunlara sendika bürokrasisinin ihaneti de eklenince mücadeleye, örgütlülüğe lanet ediliyor. Bu nedenle atılmadan fabrikalarda kalabilmek çok önemli. Komite etrafında sabırlı bir örgütlenme gerçekleştirilmeli, bilinç yayılmalı ve bantlardaki arkadaşlarımız ve hatta aileleri mücadeleye hazırlanmalı. Sendikaya üye olmak ise en son adım olmalı. Çünkü aslolan örgütlüktür ve kazanımların garantisi de örgütlü, bilinçli işçilerdir.

 

9) Burjuvazinin topyekün saldırılarına karşı birleşik bir mücadele zorunludur. Böylesi küçük bir fabrikada bile patron dayanışması üst düzeydedir. Işçiler de bu yüzden birlik olmalıdır. Tek fabrikadaki örgütlenmenin çevredeki veya bölgedeki diğer fabrikalara aktarılması ve topyekün bir mücadeleye sebatla hazırlanılması kazanımlarımızın kalıcı olmasını sağlayacaktır.

 

10) Burjuvazinin uluslararsılaşmış üretimine karşı işçiler de enternasyonalist bir mücadeleyi önlerine koymalı.

 

11) Sınıf hareketi açısından en büyük eksik Devrimci Işçi Partisi’dir. Işçi sınıfı hareketine yön verecek güçte bir devrimci önderlik mevcut değildir. Mevcut önderlikler sınıf mücadelesine akıl vermekten, radikal eylemler önermekten veya oy istemekten öteye gidememektedirler. Devrimci önderlik, ve Devrimci Işçi Partisi ancak sınıf mücadelesinin alanlarında inşa edilebilir.

 

Kazanımlarımızı büyütecek, yarını kuracak, enternasyonalist, devrimci bir işçi parti için tüm devrimciler, işçiler, emekçiler, yoksul köylüler, tüm sömürülenler görev başına!

 

Sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılsın! Işten atılmalar yasaklansın! Kapatılan fabrikalar işçilerin denetiminde millileştirilsin!

 

 

 

 

 

 

Mücadeleye devam...

 

 

Bir Turkuaz/Çakıl Işçisi

 

Türkiye’de ve dünyada işçiler yoğun bir sömürü ve baskıyla karşı karşıyalar. Milyonlarca emekçi gibi biz Turkuaz işçileri de birçok sorunla karşı karşıyayız. Emekçiler için çok da yabancı olmayan  bu sorunları, Turkuaz Giyim işçileri adına sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Turkuaz, Ümraniye Site yolunda Reebok’a üretim yapan küçük bir tekstil fabrikasıdır. Çakıl ise, Turkuaz’a bağlı bir bölümdür. Biz, daha önce Turkuaz’da çalışıyorduk. Aralık 2004’te Turkuaz’ın yan kuruluşu olan Çakıl Giyim’e 45 kişi adeta sürgün olarak gönderildik. Yeni  insanlara ve bölümümüze alışmaya çalıştık.

 

Çakıl’da ağır çalışma koşulları vardı. Ayrıca bilgisiyar sistemi ile insanları adeta robotlaştırmışlardı. Birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. Bu da yetmezmiş gibi 2 yıl zam alamamıştık. Yeni zam ayında da zam alamadığımızı görünce harekete geçmeye karar verdik. Ilk olarak iş yavaşlatmaya ve mesaiye kalmamaya başladık. Bir süre sonra müdürlerin tehditleri arttı. Biz de, arkadaşlarımızın isteği üzerine eylemimizden vazgeçmek zorunda kaldık.

 

Ancak tepkimiz bitmedi ve yeni arayış içerisine girerek sendikalaşma faaliyetine başladık. Kısa sürede yeterli üye sayısına ulaşıp Çalışma Bakanlığına yetki almak için başvuruda bulunduk. Faliyetlerimizi öğrenen patron, bizim çoğunluğu sağlamamızı engellemek için, başka firmaların çalışanlarını hatta evindeki işçileri bile Turkuaz/Çakıl işçisi olarak gösterdi. Patronun bu saldırısı üzerine başvurumuzu geri çekmek zorunda kaldık.

 

Çoğunluğu sağlamak için örgütlenmeye devam ettik. Kısa sürede çoğunlu sağlayıp başvurumuzu yeniledik. Geçen süre boyunca sendikal mücadeleler konusunda deneyimli arkadaşlar tarafından destek aldık. Eğitimler, etkinlikler, söyleşiler düzenledik. Bu eğitim ve etkinliklerle hem birliğimizi güçlendirdik, hem de daha bilinçlendik. Başaracağımıza olan inancımız daha da pekişti.

 

Fakat patron bir hamle daha yaptı.1 Haziranda işlerin kötü gittiğini ve kapatma kararı aldığını açıkladı. Ihbar süresinin başladığını ve kademe kademe işten çıkarılacağımızı belirti. Oysa işleri gayet iyi gidiyordu. Fasonda işleri diktirip biz dikiyormuşuz gibi barkodluyordu. Patron, bizi çıkartarak eylemlere bir son vereceğini samıştı. Oysa biz yılmadık, eylemlerimize daha güçlü bir şekilde devam ettik. Çevre iş yerlerine bildiri dağıttık, basın açıklaması yaptık. Mücadeleyi yaygınlaştırmaya çalıştık. Eylemlerimiz patronu daha da kızdırdı. Sitedeki diğer fabrikaların patronları birleştiler ve bizim hemen işte çıkarılmamızı istediler. Çünkü sitede hiçbiri örgütlülük istemiyorlar. Bunun sonucunda çıkışımıza daha iki hafta olmasına rağmen apar topar kapı önüne konulduk.

 

Bu mücadelede çok şey öğrendik. Sınıfımızı ve dostlarımızı tanıdık. Patronların birliğini gördük. Örgütlenip mücadele etmemiz gerektiğini gördük. Kendime şu soruyu sordum: On tane patron gayet güzel bir araya geliyor. Biz işçiler neden yan yana gelemiyoruz ? Biz bunu Turkuaz/Çakıl’da başardık. Ama birliği diğer fabrikalara da taşıdığımızda daha büyük kazanımlar elde edeceğiz. Bu birliği sağlamak için mücadele etmeye devam edeceğiz.

 

 

 

 

 

Erdemir’in satılmasına karşı eylem

 

 

Fuat Karan

 

Erdemir Türkiye’nin en büyük ve en karlı işletmelerinden biri. Bu nedenle de sermayenin gözdesi. Devlet satmak istiyor iyi çalışmıyor diye, sermayenin devleri ise Erdemir’i kapmak için yarışıyor. Özelleştirmenin yaklaşması üzerine Erdemir işçileri Ereğli halkının’da katılımıyla bir miting gerçekleştirdiler. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı eylemde “Özelleştirmeye hayır” dendi. AKP hükümeti lanetlendi. Öfkeli kalabalık Ereğli sokaklarını  sloganlarıyla inletti. Eyleme destek veren Genel Maden-Iş üyesi işçilerin disiplini, coşkusu alana damgasını vurdu.

 

Mitingden birkaç gün sonra açıklama yapan başbakan Tayyip Erdoğan, Erdemir için “Her yer pislik içinde...Rezillik. Sanki buralar para basıyor” dedi. Erdemir’in zarar ettiğini söyleyen başbakan, özelleştirmeyle fabrikanın canlanacağını açıkladı.

 

Yavuz hırsız evsahibinden baskın çıkar. Başbakan da  sermayeye peşkeş çektiği Erdemir’i kötüleyerek halkı yanıltmaya çalışıyor. Erdemir 2004 yılında 2 milyar 69 milyon dolar net satış geliriyle ISO’nun en büyük 500 sanayi kuruluşu içerisinde birincidir. 2004 yılında 21 ülkeye toplam 597 bin 793 tonluk ihracat gerçekleştirdi. 2004 yılı sonunda 2,2 milyar dolar olan piyasa değeri, Mart 2005’te 2,6 milyar dolara yükseldi. Sürekli modernize edilen fabrikada onbinlerce işçi çalışıyor. Işte başbakanın halkı kandırmak ve patronlara peşkeş çekmek için “rezil” dediği Erdemir’in mali bilançosu.

 

Erdemir’in özelleştirilmesini durdurmanın yolu birleşik mücadeleden geçiyor. Ancak bugüne kadar özelleştirme karşıtı bir birlik oluşturulamadı. Fabrikadaki öncülüğün, bilinçli işçilerden çok Türk Metal bürokrasisinin elinde olması ise bir  başka sorun. Ancak tabanda bir hareketin ve sendika üzerinde baskının olduğu  da bir gerçek.

 

Bu şartlar altında özelleştirlmenin engellenmesi çok kolay değil, ama imkansız da değil. Erdemir işçilerinin kazanmasının yolu Tüpraş, Türk-Telekom, Petkim, Liman işçileri başta olmak üzere tüm işçilerin birleşik mücadelesinden geçiyor.

 

(Not:Erdemir’le ilgili haberler için www.erdemirsatılamaz.com adresini izleyebilirsiniz!)

 

 

 

Fabrikalardan...

 

 

Müdürlerin taktikleri işe yarar mı?

 

Müdürlerin işe girişinin üzerinden neredeyse 1,5 ay geçti. Müdürler işe başladıkları ilk hafta işçileri bayıltırcasına çalıştırdı. Bu nedenle ilk başlarda işçilerle müdürler arasında bireysel tartışmalar oldu. Bunun böyle gitmeyeceğini anlayan müdürler taktik değiştirdi. Şimdi müdürler işçilere selam veriyor, hal-hatır soruyor. Müdürlerin bu yeni davranışı işçileri hem şaşırtıyor hem de bu müdürler aslında iyi insanlarmış demelerine neden oluyor.

 

Bu taktikleri daha da ileriye götüren müdürler işçilerin en ufak sorunuyla bile ilgilenir görünmeye başladılar. Işçilere, “bundan sonra en ufak bir sorununuz olursa hiç çekinmeden bize gelin beraber halledelim” diyorlar. Yine müdürler işçilere, “bizde zamanında sendikayla uğraştık, bizde solcuyuz karşı değiliz böyle şeylere” diyorlar… Bir yandan da işçilere hemşericilik, toprakçılık yapıyorlar, “biz de şuralıyız, buralıyız, Aleviyiz vs.” diyorlar.

 

Işyerinde de çoğu işçi arkadaşımız Alevi olduğu için müdürlerin bu söylediklerinde  samimi olduklarını sanıyorlar. Birçok işçi arkadaş şimdi en ufak bir sorunun müdürlere söylemeye başladı. Oysa müdürler bu söz ve davranışlarında samimi değil. Bunlar maksatlı taktikler. Eğer işçi a