|
Yıl: 26 |
|
Ekim 2005 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 20 İç savaşa doğru mu? ARİF BENOL 6-7 Eylül olayları NERGIS ÇAYIR Eylül Ayı JİYAN Katrina değil, ırkçılık kasırgası YILMAZ UĞUR İş Güvencesi Yasası örgütlenme özgürlüğü
sağlıyor mu? ŞAHİN YILDIRIM En iyi işçiler yönetir: TÜPRAŞı da, ülkeyi
de, dünyayı da - ARİF BENOL Emekliler toplu sözleşme istiyor OYA ŞEN Emek
güncesi FUAT KARAN
Fabrikalardan... OKUYUCU MEKTUPLARI Ekim Devrimi ve Ulusal Sorun FUAT KARAN İşçi
Cephesi 21 Martta Mersinde düzenlenen Newroz şenlikleri
sırasında iki çocuğun bayrak yaktığı suçlamasıyla
başlatılan Türk kökenli şovenist seferberlik, 7 Nisanda
Trabzonda bildiri dağıtan TAYADlıların linç edilme
girişimiyle sürdükten sonra, Batmanda cenazeye katılan sivil
Kürtlerin üzerine ateş açılması, 4 Eylülde Bilecikte Kürt
göstericilerin linç edilmesi noktasına kadar ulaştı. Bu
noktadan sonra da özellikle bazı sol çevrelerde durum, Türkiyenin bir
Türk-Kürt çatışmasına, üstelik bir iç savaşa
sürüklendiği, ya da sürüklenmek istendiği yolunda yorumlandı.
Buradan hareketle de Aydınlar Bildirisi ve özünde PKKye silah
bıraktırmaya yönelik sözde barış girişimi
doğdu, bu girişimi yetersiz bulan veya özüne karşı olan
kesimler de iç savaşın başka yöntemlerle engellenmesi ya da
önlenmesi görüşünü ortaya attılar. Öncelikle şunu belirtelim: İşçi
Cephesi olarak biz, herhangi bir iç savaş girişimi karşısındaki
devrimci politikanın, saldırıyı başlatan rejim
güçleriyle uzlaşma ya da barış temelinde değil, işçi
sınıfının ve emekçi halkların bu tip bir saldırıya
karşı politik ve örgütsel hazırlığının
gerçekleştirilmesi anlayışı doğrultusunda
geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz. İşçi
sınıfı mücadelelerinin tarihi, burjuvazinin ve gerici rejimin
hiç bir açık savaş saldırısının uzlaşma ya
da tavizlerle geçiştirilemeyeceğini ve bu tip bir politikanın
eninde sonunda emekçi kitlelerin tahribiyle sonuçlanacağını
defalarca göstermiştir. Gerçek barış ancak proletaryanın
ve sömürülen yığınların politik ve örgütsel zaferiyle ve
onların iktidarı altında olanaklıdır. Bununla birlikte, biz Türkiyede faşizmin
yükselmekte olduğundan hareketle varılan iç savaş
olasılığı tespitlerine de katılmıyoruz. Çünkü,
her şeyden önce, mevcut asker-polis rejimi, onu yeni ve daha gerici
(askeri diktatörlük ya da faşizm) bir arayışa yöneltecek herhangi
bir dağılma ya da çökme emaresi göstermiyor. PKKnin
başlatmış olduğu aktif savunma çizgisi, ne fiilen
rejimin arkasında duran silahlı kuvvetleri dağıtabilecek
güçte (en azından bugün için), ne de PKKnin politikası, bizzat
önderi Öcalanın ifadeleriyle, rejimi yıkmaya yönelik. Tam tersine
Öcalan, rejim içi bir barışçıl çözüm yaratma çabasında.
Öte yandan işçi ve emekçi yığınlar arasında da
rejimin devrimci bir yolla aşılmasına yönelik bir seferberlik
de söz konusu değil, tam tersine sendikalar ve emekçi
yığınlar içinde politik etkiye sahip hemen tüm partiler
rejimin saflarında toplanmış durumda. Bir faşist seferberlikte, geçici olarak bile olsa
en büyük rolü oynayan küçük burjuva yığınlarda da rejimden
kopuş belirtisi gözlemlenmiyor. Tarım alanında bazı köylü
kesimleri yeni liberal politikalardan darbe yemiş olmakla birlikte,
genel olarak küçük burjuvazi AKP hükümetinin yakalamış olduğu
görece ve konjonktürel ekonomik istikrardan hoşnut durumda ve bu
durumlarının bozulmasını istemiyor. Bunun özellikle kent
orta sınıfları için geçerli olması daha da önemli, çünkü
faşizmin asıl kitlesini bu kesimler oluşturmakta ve iktidar sorunu
sonuç itibariyle kentlerde çözümlenmektedir. Rejimin stratejisi O zaman olanları nasıl açıklamak
gerekir? Rejim açısından bakacak olursak, Güney Kürdistandaki federasyon
oluşumunun Türkiyedeki iktidar odaklarını son derece ürküttüğü,
bu gelişmenin Kuzeye sıçramasını engelleyecek yeni
arayışlara ittiği ortada. Buna yönelik iki strateji söz
konusu: birincisi, elbette klasik imha çizgisi. Öcalan PKKnin silahlı
mücadelesini ne denli savunma diye adlandırırsa
adlandırsın, gerillaları ne denli on, on beş genç diye
tanımlarsa tanımlasın, rejim kendi silahlı kuvvetlerinin
dışında gelişebilecek herhangi bir odağı
anında imha etme anlayışı üzerine kurulmuş durumda.
Saddamın imha edemediği peşmergelerin liderlerinden birinin
Irak devletinin, diğerinin ise Irak Kürt Federasyonunun
başkanı haline geldiklerini pekala görüyor. Ama sadece silahlı
PKK gerillaları değil, Kürt yığınlarının
arasında yaygınlaşabilecek bir federasyon eğilimine de
tavizsiz yaklaşıyor, ve ne denli barışçıl olsa da
hiç bir kitle seferberliğine izin vermemeye çalışıyor,
hele intifada türünden serhıldanlara, hiç. Rejimin ikinci stratejisi ise Türkiyenin bir an önce
Avrupa Birliğine girerek onun, mevcut ulusal sınırları
değişmez olarak kabul eden anayasal koruması ve desteği
altına sığınmak. Bu da tuhaf bir çelişki ortaya
çıkarıyor: gerek Türkiyede Kürtlerin ulusal ve etnik
haklarını talep eden Kürt ulusalcıları, gerekse
onları yarın ayrılıkçı olmasınlar diye bu
haklarından mümkün olduğunca yoksun bırakmak isteyen
burjuvazi, kendi çıkarlarını ABye katılımda
arıyorlar. Bizce rejimin AB hakkında yaptığı yorum,
Kürt ulusalcılarınkinden çok daha gerçekçi. Dolayısıyla
da AB taraftarı Öcalan, AB yanlısı başbakanlara ve
şimdi Tayyip Erdoğana ne kadar mektup yazarsa yazsın hiçbir
yanıt alamayacak, Erdoğan da Diyarbakırda gönül
rahatlığıyla Kürt sorunundan söz edecek ama rejimin imha ve
ABnin asimilasyon ve/veya entegrasyon politikasından asla taviz
vermeyecektir. PKKnin kaygısı, şovenlerin amacı Kürt kitlelerinin en basit demokratik
girişimlerine rejimin sürekli bir biçimde baskı ve imha
politikasıyla yanıt veriyor. Bu kitleler arasında onlarca
yıldan beri politik ve örgütsel açılardan kök salmış,
üstelik şimdi programını iyice reformistleştirip mevcut
rejim içinde çıkışlar aramaya koyulmuş olan PKKde
belirli bir tepki yaratmış ve asgari düzeyde (ya da elinden
geldiği kadarıyla) tekrardan bir silahlı savunma çizgisi
geliştirmesinde etkili olmuş olabilir. Bununla birlikte mevcut
çatışmaların ardında başka etmenlerin
yattığı da görülebilmekte. PKKnin, Iraktaki Kürt federasyonu
olgusundan ve ABDnin bölgede Güney Kürdistandaki gelişmeyi engelleyecek
herhangi bir Türk operasyonuna karşı çıkmasından hem
kaygılandığını hem de bu durumdan yararlanmak
istediğini söylemek olanaklı. PKK kaygılanıyor, zira federasyon
eğilimi Kuzey kesimlerinde de kaçınılmaz bir sempati
yaratıyor ve Barzani ve Talabani tipi yeni önderliklerin
doğmasına zemin hazırlıyor. Bu tip bir gelişme
elbette Öcalan önderliğinin aşılması anlamına
gelecek ve PKKyi ya 1970lerin sonlarında diğer sol ve
ulusalcı Kürt hareketlerine uyguladığı terör
politikasına yöneltecek ya da politik sahnenin arka planına
itecektir. Bu yüzden de PKK Kürt kitlelerinin ulusalcı nabzını
elinde tutabilmek için silahlı eylemden demokratik gösterilere kadar her
yöntemi uygulamaya çalışıyor. Ama öte yandan bu
yararlanılabilir bir durumdur da, zira her ne kadar askeri savunma
çizgisi PKKnin düzenli bir savaş verme isteğinden kaynaklanmasa ve
barış gösterileri devrimci bir seferberliğin stratejisini
oluşturmasa da, bütün bu eylemlilikler PKKyi Türkiyenin yanı
sıra Avrupanın ve ABDnin gündemine sokabilecek, onu bir terörist
örgüt olmaktan çıkarıp kurumsal politika aşamasına
geçmesine yardımcı olabilecektir. Aydınların, belediye
başkanlarının, eski politik Kürt simalarının
barış elçisi kesilmelerine ses çıkarmaması, tam tersine
bunların çoğalmasını ve daha etkili olmasını
istemesi de buradan kaynaklanıyor. Kürtlere yönelik sivil şoven
saldırıların ve linç eylemlerinin ardında olan (tabii hep
rejimin müsamahası altında) BBP ve MHP gibi faşist partilerin
bütün kaygısı ise, verili durumdan yararlanarak özellikle AKPye kaptırdıkları
küçük burjuva kesimleri ve oyları geri kazanmak. Kürt
düşmanlığından, anti-komünist eğilimlerden
yararlanarak, belirli grupları harekete geçirmeye, çeteleştirmeye,
güç gösterisinde bulunmaya, AKPyi vatan haini gibi göstermeye,
kısacası milliyetçi, şoven ve ırkçı temellerde
propaganda yapmaya çalışıyorlar. Bu faaliyetlerini
kuşkusuz seçimler yaklaştıkça daha da
yoğunlaştırma eğilimi içine gireceklerdir. Bununla
birlikte onların bu hareketliliği küçük burjuvazinin kitlesel bir
faşist seferberliği karakteri taşımıyor, zira
yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu kesimler henüz ne rejimden ne
de AKP hükümetinden kopup yeni ve daha radikal önderlikler arama veya yaratma
eğilimi içindeler. Çıkış var mı? Bugün Türkiyede rejimin karşısındaki en
büyük sorun hiç kuşkusuz Kürt ulusal sorunu, ve hatta bu rejimle bir
anlaşmaya varmaya çalışan PKKye rağmen böyle. Bununla
birlikte, ABD emperyalizminin bölgedeki fiili varlığı ve
Türkiyedeki asker-polis rejimi sürdüğü sürece bu sorunun çözümü
olanaklı olmayacak, baskı, imha, asimilasyon ve entegrasyon
politikaları sürecek, üstelik ABye katılım ile bu politikalar
dünya ölçeğinde bir meşruiyet kazanacaktır.
Dolayısıyla sorunun çözümünü Iraktaki anti-emperyalist
direnişle dayanışmakta, AB karşısında Avrupa
proletaryasıyla bütünleşmekte ve Türkiyedeki Bonapartist rejimin
devrimci aşılmasında aramak gerekiyor. Türk ve Kürt
proletaryasını ve emekçi yığınlarının
ortak seferberliğini gerçekleştirecek, bu birliği zedeleyen
her türden silahlı ve silahsız reformizmi teşhir edip
aşabilecek, UKTH (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı)
mücadelesini devrimci sınıf çizgisinde örgütleyebilecek, bir bütün
olarak proletaryanın ve emekçi halkların önündeki temel
sorunları programlaştırabilecek bir çizgi bu. Görev bu
çizginin örgütlenmesinde yatıyor. Nergis Çayır 6-7
Eylül olayları aslında servetin ve sermayenin el
değiştirmesidir. Yani sermayenin Türkleştirilmesi- millileştirilmesidir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Osmanlılık üst
kimlik olarak kullanılırdı. Ama imparatorluğun
parçalanmasının hızlandığı süreçte İttihat
ve Terakki de, Osmanlılık yerine Türk milliyetçiliğine
sarıldı. Devletin temel politikası servetin gayrimüslim
azınlıklardan alınıp Türklere geçmesi, sermayenin
aynı şekilde gayrimüslimlerden Türklere geçmesini
sağlamaktı. Servetin
ve sermayenin el değiştirmesi çoğunlukla hiç de dostane ve
barışçı olmayan yollarla gerçekleşti. Ermeni tehciri de
bir yerde servet ve sermayenin el değiştirmesiydi. İkinci
dünya savaşı yıllarında çıkarılan Varlık
Vergisi Kanunu ve onun uygulama biçimi izlenen politikanın devamıydı. Ve 6-7 Eylül
olaylarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Olayların nedeni neydi? Kimi
hedef alıyordu? Menderes
hükümeti iktidardaydı. O dönemde de Kıbrıs Türklerindir
sloganı ile gerici-faşistlerin ve basınında
kışkırtmasıyla sesler yükselmeye
başlamıştı. Olaylara Atatürkün Selanikteki evine
atılan bomba bahane olmuştu. Daha sonradan ortaya çıkan
bombayı Türkiyenin Selanik Konsolosluğu tedarik etmişti.
Atatürkün evine bomba atıldığını sanan halk
İstanbuldaki Rumlara ve yanı sıra Ermenilere
saldırmıştı. Dükkanlar yağmalanmış, evler
talan edilmiş, tecavüz gerçekleşmiş ve cinayetler
işlenmişti. Taksimden Tünele kadar her yer tahrip edilmiş,
yağmalanmış, mağazalar, dükkanlar, kilise ve arka sokaklarda
da saldırılmayan ev kalmamıştı. Kıbrıs
Türktür Türk kalacaktır / ya Kıbrıs, ya Atina, yoksa Madam
Katina diye bağırarak İstiklal caddesini yağmalama
sonucu tümsekler haline getirmişlerdi. Olayların sonucunda 37
kişi hayatını kaybetmiş, 200 kadına tecavüz
edilmiş, bir rahip diri diri yakılmış, onlarca insan linç
edilmişti. Olaylar sonrası pek çok gayrimüslim ülkeyi terk etmek zorunda
kalmıştı. O güne kadar birbiriyle komşu olanlar gayrimüslimlerin
evini taşlayıp, tecavüz edip,
yağmalamışlardı. Olaylardan
günlerce önce İstanbuldaki gayrimüslimlere ilişkin envanter
çalışmasının devlet tarafından yapılmış
olması, yani saldırılacak kişilerin önceden resmi
kanallarca tespit edilmiş olması tabloyu açıkça ortaya
koyuyor. Özel Harp Dairesinde görev yapmış Emekli Orgeneral Sabri
Yirmibeşoğlunun, Tempo dergisinin 9-11 Haziran 1991 tarihli 24.
sayısında yaptığı bir mülakatında şu
satırları okuyoruz: bak ben sana bir örnek daha vereyim.
1974 Kıbrıs Harekatı. Eğer Özel Harekat Dairesi(ÖHD)
olmasaydı, o harekat, yani iki harekat da o kadar
başarılı olmayabilirdi? Harekat başlamadan önce ÖHD
devredeydi. Adaya bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında ÖHD
elemanları gönderildi. Ve bu arkadaşlarımız, adadaki
sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler.
Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül
olaylarını ele al. Pardon paşam, anlamadım.
6-7 Eylül olayları mı? Tabii. 6-7 Eylül de bir Özel Harp
işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı
6-7 Eylül 2005 sergisine
saldırı 6-7
Eylül 1955 yılında o dönemi inceleyen savcı yaşanan
olayların fotoğraflarını yıllarca saklamak durumunda
kaldı. Bu döneme tanıklık yapacak resimlerini öldükten sonra
yayınlaması şartıyla Tarih Vakfına verdi.
Savcının ölmesinden sonra Tarih Vakfının Beyoğlunda
düzenlediği 6-7 Eylül resim sergisi MHPlilerin
saldırısına uğradı. Türkiye Türktür, Türk kalacak
sloganlarıyla resimleri yırtarak, yumurtaya buladılar. Acaba
1955 yılında yaşanan bu olayların resimleri neden
faşistleri tedirgin etmişti? Faşistler resimleri yırtarak
yaşanmış bir tarihi olayı hafızalarımızdan
silebileceklerini mi sanıyorlar? Konferans yapıldı Mayıs
ayında Boğaziçi Üniversitesinde yapılması planlanan,
İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri; Bilimsel
Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları adlı Konferans hükümetin sert
açıklamalarından sonra ertelenmişti. Eylül ayında tekrar
planlanan konferans bu kez konferans yapılmadan mahkeme tarafından
yapılması engellendi. Konuşmacıların neler
konuşacakları belli değilken mahkemenin böyle bir karar
alması başlı başına siyasi bir tutumdur. Bu durum AB
sürecinde hükümetin hak ve özgürlüklerin arttığı bir süreçtir
demesinin ne kadar inandırıcı olduğunu gösteriyor.
Konferans daha sonra Dolapderedeki Bilgi Üniversitesinde yapıldı.
Davetiyesi olanlar toplantıya katılabildiler. Toplantı
sürerken dışarıda yine beklenilen tepki gelişti. MHP ve
İşçi Partililerden oluşan küçük bir grup öfkelerini kustular.
Halktan katılım olmadı. Faşist saldırganlar zayıf kaldıkları için bir
şey yapamadılar. Toplantıdan bir kaç gün sonra Hukukçular
Birliği Derneği 17 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu.
Sonuçta konferans yapıldı. İmparatorluğun Son Döneminde
Osmanlı Ermenileri; Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları ana
başlığı altında Ermeni
sorunu tartışıldı. Ama ülke bölünmedi? Dün Ermeni, Rum
Bugün Kürtler
Düşman Yapılmak İsteniyor Burjuva
devlet önce bu topraklarda yaşayan gayrimüslimlere saldırarak
ellerindeki servetlerine el koydu. Bugün aynı devlet Kürt halkını yok sayarak imha
politikası izlemekte ve Kürt halkının en demokratik haklarını
dahi tanımamakta. Devlet Diyarbakırda yapılacak mitingi
ertelerken Ankaradaki MHPnin mitingine izin vererek gerçek niyetini
gösterdi. Son günlerde Kürtlere karşı yaşanan
saldırılar bunu göstermektedir. Ordu Kürdistanda savaşı
devam ettiriyor. Batı da ise milliyetçi faşistlerin harekete
geçmelerini salık vererek halkı kışkırtmaya
çalışıyor. Bozöyükte yaşananları gündem
gazetesinden saat be saat okumak yeterlidir. Basında bu
kışkırtmaları destekler yayınlar yaptı. Bunun
sonucunda Düzcenin Akçakoca ilçesinde öldürülen Kürt işçinin durumu
milliyetçi-faşistlerin sadece Rum ve Ermenilere değil, Kürtlere de,
Alevilere de kısacası bu topraklarda yaşayan kendilerinden
saymadıkları herkese karşı aynı tutum
sergilediklerini gösteriyor. Kendisini
sol diye nitelendiren Türk Solu adlı dergi yaşanan olayların
ardından ırkçılık yaparak Türklere, Kürtlerle konuşmayın çünkü öz Türkçeniz bozuluyor.
Yemeklerini yemeyin çünkü Türkün yemek kültürü kayboluyor.
Dükkanlarından alışveriş yapmayın çünkü paranız
PKKye gidiyor. Kürtlerle, Alevilerin bulunduğunuz yere göç etmesine
izin vermeyin çünkü köy kültürünü Türke empoze ediyorlar şeklinde
ırkçı, faşist bir çağrı yaptı. Bunları her
bulunduğumuz ortamda teşhir etmeliyiz. Bir de sol adına
bunları yapıyorlar. Zaten toplumda sola duyulan güvensizliği
daha da arttırıyorlar. Ama ne kendileri sol ne de
yaptıklarının sol ile bir ilişkisi var. Halklar Kardeştir, Düşman
Kapitalist Kâr Düzenidir Halklar
arasında düşmanlık tohumlarını eken de, bu
tohumların meyvelerini toplayan da kapitalist düzendir.
Düşmanlığın temelinde sömürü düzeni vardır.
Kardeşlik ve barış için halkların kardeşliği
gereklidir. Çünkü kapitalist düzen halkların kardeşliğinden
çekindiği için kendi çıkarları gereği halkları
birbirine kışkırtır. Jiyan Eylül
kelimesi, yani eylül ayı, bana çocukluğumdan beri hüznü
çağrıştırır. Sizce sebepsiz mi ? 1 Eylül 1939, 2.
Dünya Savaşı'nın başlangıcı... Her ne kadar BM,
barış günü ilan etse de sonuç değişmiyor. Yine bu
ayın içerisinde, 6-7 Eylülde, Türkiyede yaşayan gayrimüslimlere
yapılan saldırının yıldönümü. 6-7 Eylülde
İstanbul'da birçok gayrimüslimin evi, işyeri tahrip edilmiş,
malları yağmalanmış, ibadet yerleri, kiliseler, havralar
yakılmıştı. Yine 11 Eylülde, Amerika'nın
desteğiyle Şili'de faşist Bunta Pino Pinoche önderliğinde
darbe yapıldı ve halkçı Allende hükümeti devrildi. Onbinlerce
insan tutuklandı, öldürüldü... Daha
yakın tarihte, Eylül ayında, Sovyetler Birliğine
karşı Amerikan emperyalizminin besleyip büyüttüğü Usame Bin
Ladinin örgütü El-Kaide, ABDde İkiz Kuleleri yerle bir etmişti.
Yine 4 Eylül 2005de Bozhöyük'te Kürtlere yapılan linç girişimi,
ülkücü faşistlerin belediye başkanının da desteklemesiyle
yolcu otobüslerine saldırmaları, otobüslerle birlikte insanların
diri diri yakılmaya çalışılması... Her ne kadar provokasyon
halkın hassasiyeti diye yansıtılmaya çalışılsa
da hiç de öyle değildi. Planlı bir linç girişimi uygulamaya
konuldu. İlginçtir bu olaydan 1-2 gün önce Almanya'nın Köln
şehrinde 13üncüsü yapılan ''Kürt Festivali'' çok kalabalık
geçmişti. Ardından Kürt kurumlarına dönük saldırılar
arttı. Almanyada ''Özgür Politika'' gazetesine ve Mezopotamya Haber
Ajansı'na yapılan baskınlar ve baskınların
ardından bu kurumların kapatılması, Almanya'da burjuva
demokrasisinin gerçek yüzünü gösteriyor. Yani yine Eylülde... Ülkemize
gelince 12 Eylül 1980de Kenan Evren önderliğinde askeri darbe
gerçekleştirildi. İşçi sınıfının ve yoksul
halkın yükselen mücadelesinden korkan burjuvazi, orduyu göreve
çağırmış ve CIAnin desteğiyle gerçekleşen bir
darbeyle emekten yana tüm kesimler büyük bir darbe almıştı.
Gazeteler, dergiler, sendikalar, partiler kapatılmış, insanlar
sokaklarda infaz edilmiş, gözaltında öldürülerek
kaybedilmiştir. İşçi sınıfının
örgütlülüğüne karşı yapılan bu darbe sonucunda: *1
milyon 683 bin kişi fişlendi. *650
bin kişi gözaltına alındı. *210
bin davada 230 bin kişi yargılandı. *7
bin kişi için idam cezası istendi. *517
kişiye idam cezası verildi. *İdam
cezası verilenlerden 50 kişi asılarak idam edildi. *171
kişinin işkencede öldüğü belgelendi. *Diyarbakır
zindanında ölüm oruçlarında dönemin önder kadrolarından Ali
Çiçek, Hayri Durmuş. Kemal Pirinde aralarında bulunduğu 14
kişi ölüm oruçlarında hayatını kaybetti. 12 Eylül Mitingi Yasaklandı 12
Eylül darbesini protesto etmek ve suçluları teşhir etmek için
78liler Vakfının Kadıköy Meydanında yapmak
istediği miting, DİSKin bu protestoya Kürtler de katılacak
diyerek mitinge katılmaktan vazgeçmesinin ardından iptal edildi.
DİSK bu provakatif davranışın sorumlusudur. Oysa
12 Eylül darbesinden en çok zarar gören kurumların başında
DİSK gelir. O günden beri kendini hala toparlayamamıştır.
Bu kadar olumsuzluktan sonra Eylülde hüzünlenmemek elde değil,
yanılıyor muyum? Son
olarak tabu olarak görülen Ermeni
sorunu üzerine bilim insanlarının katılımıyla
24-25 Eylül tarihlerinde bir toplantı gerçekleştirildi.
Toplantı sonucunda ülke bölünmedi. Bu konferansa da yine İşçi
partisi, faşist MHP ve BBPliler saldırdılar. Bu
milliyetçi-faşist unsurlar katılımcılara sözlü tacizde
bulunup, yumurta ve domates atarak gerçek yüzlerini bir kez daha gözler önüne
serdiler. Katrina değil, ırkçılık kasırgası Yılmaz Uğur ABDnin
Meksika Körfezi kıyılarını vuran ve 3 eyalette etkili
olan Katrina kasırgası ülke tarihinin en büyük felaketi olarak
nitelendirildi. Bu
felakette (bunlar resmi rakamlar) yüzlerce insan hayatını kaybetti.
273 bin 600 kişi evsiz kaldı ve bu insanlar çevredeki 16 eyalete
yerleştirildi. Katrina 235 kilometrekarelik alana hasar verdi. New
Orleans kentinin yüzde 80i sular altında kaldı. Yoksulların
ve siyahların yaşadığı New Orleans şehrinde ise
felaketten sonra neden onbinlerce insanın kentte kalmasının
cevabı oldukça açık! Kalanların ceplerindeki bozukluklar ve
birkaç dolar onları kentten götürmeye yetmedi. Çünkü bu insanları
kasırgadan önce ırkçılık,
yatırımsızlık, endüstrileşememe ve yoksulluk
vurmuştur. Irkçılık felaketi Felaket;
ırkçılık, yok sayılmanın ve yetersizliğin
sonucu olarak doğdu. Katrina kasırgası
acımasızlığı ve yozlaşmayı körükledi.
Tehlike içinde kalan New Orleanslılardan, felaketzedelere yapılan
muamele ve medyanın kurbanları sunuş biçimi hep ırk üzerinden
şekillendi. Vali ölümle pençeleşen insanlara
fırtınanın durması için dua edin çözümünü önerdi.
Açlıktan telef olan insanların süper marketten yiyecek bir
şeyler alması, medyaya yağmacılık olarak
taşındı. Ayrıca
siyah hakları savunucusu Randall Robinsonun yerel gazetede çıkan
yazısında New Orleanstaki kasırga kurbanı
siyahların yaşamlarını sürdürebilmek için cesetleri
yemeye başladığı yönünde haberler geldiğini öne
sürdü. Felaketin
sorumlusu ABD hükümetinin açıklamalarına göre 2 yıl boyunca birçok
insan evsiz kalacak ve yeniden yapılandırma
çalışmaları ise önümüzdeki yaza kadar başlamayacak. ABDnin
bu ırkçı tutumuna karşı bölgede bazı silahlı
guruplar da ABD güvenlik güçlerine karşı harekete geçti.
Silahlı guruplarla girişilen çatışmalarda 6 kişi
hayatını kaybetti. New
Orleanstaki Finansal Times muhabirine konuşan bir polis ise; Bize
cesetleri toplamamız yolunda bir emir verilmedi. Yüzüyorlarsa
aşağı itilmeleri söylendi, zaten onları koyacak bir yerde
yok şeklinde bir açıklama yaptı. Özgürlükler
ülkesi olarak bilinen ABDnin yöneticileri tarafından yoksullara ve
siyahlara uygulanan bu ırkçı yaklaşım felaketin ta
kendisidir. Ama uygulanan bu siyaset bir gün yöneticilerin felaketine
dönüşebilir ve işte ABD o zaman özgür bir ülke olabilir. Katrina
kasırgası, Amerikanın şahsında, emperyalist sömürü
ve barbarlığın yarattığı tabloyu bütün
açıklığı ile gösterirken, insanlığın
karşısına ya barbarlık içinde yok oluş, ya sosyalizm
seçeneğini bir kez daha çıkarttı. örgütlenme özgürlüğü
sağlıyor mu? Şahin
Yıldırım Türk-İş
Sendikasının yaptığı araştırmaya göre,
Türk-İşe bağlı sendikalara üye oldukları
gerekçesiyle bir buçuk yılda 15 bine yakın işçi işten
atıldı. Bu yazı yazıldığında günlük gazetelerde
her gün sendikaya üye oldukları için işten atılan
işçilerin haberlerini okuyabiliriz. 15 bin işçi işten
atılırken sendikalar ne yaptı? Türk-İş
sendikası sağ olsun, varolsun bu araştırmayı yapmış,
başka da kayda değer bir gelişme yok. Bunlara
hayıflanmak bizim işimiz değil ama yine de gerçekler
bilinmeli. İşten atılan işçilerin büyük bölümü
özelleştirme sonucu işten çıkarılan işçilerdir.
Bugün araştırma yaparak, sendikalı sayısı
düşüyor diyerek hayıflanan bürokratların ne kadar samimi
olduklarını özelleştirilen işyerlerini savunurken gördük.
Atılmaların yoğun olduğu bir diğer büyük kesimi de
sanayinin can damarı olan metal sektörü. Türk-Metal üyesi 1800
işçi, Petrol-İş üyesi 298 işçi, Deri-İş üyesi
488 işçi işten atılmış. bunlar 2004 yılı
verileri. 2005
yılı ilk yarı verileri daha fazla. Sözde sendikal
örgütlenmenin sağlanması için getirilen iş güvencesi,
uygulamada işlemez duruma getirilmiş durumda. Sendikaların
örgütlendiği işyerlerinde yoğun işten çıkarmalar
yaşanıyor. İşverenler, mahkemece işe iade verilse
bile, zaten düşük olan tazminatları ödemeyi tercih ederek
işçileri işe almıyorlar. Ya da mahkeme aylarca sürüp
işçilerin aleyhinde sonuçlanıyor. Sendika
bürokratları yeni çıkarılan iş güvencesi yasasına
balıklama atlamışlardı. Hatta yasanın oluşma
sürecine işçi sendikalarının başkanları fiilen
katılmışlardı. Bu yasaların geçmesi için devlet ve
patronlara yardımcı olmuşlardı. Şimdi sendika
bürokratlarının bu ahkam kesmeleri inandırıcı
değildir. Çünkü işçi sınıfına her geçen gün
saldırılar artıyor. Sendika bürokratlarının
umurlarında bile değil. Sonuç ortada, sendika bürokratları
koltuklarını kaybetmekten ve işçilerden gelecek
aidatların kesilmesinden korkuyorlar. Türk-İş Başkanlar
Kurulu yapıldı 14
Eylülde Türk-İş Başkanlar Kurulu toplandı.
Toplantıda özelleştirmelere karşı mücadele ve işçi
haklarına yönelik saldırılar, tazminatların fona
devredilmesi, şu anda mecliste olan Sosyal Güvenlik Yasası,
asgari ücretin bölgelere göre düzenlenmesi vb. konular tartışıldı.
Eylemsizliği açıkça savunan birkaç sendikanın (Türk Harb-İş, Türkiye
Maden-İş, Yol-İş) dışında, sendika
bürokratları her zaman ki gibi mangalda kül bırakmadılar.
Tabanın da mücadeleye hazır olduğunu sözlerine eklediler. Pek
iyi geriye ne kaldı? Sendikalar mücadele etmek istiyor, taban da
hazır. Hazır olmayan neydi? Daha ne bekleniyor? Belli ki sendika
bürokratları özelleştirmeler bittikten ve bir tek sendika üyesi
işçi kalmadıktan sonra eylem yapacak. Toplantının
sonunda Emek Platformunu toplantıya çağırmak,
işyerlerinde bildiri okumak ve 3 Ekimden sonra salon
toplantıları düzenlemek kararı alındı. 3 Ekimde
malum (hepimizin bildiği )AB müzakerelerine başlamak için karar
günü. Devlet elinden gelse bütün devlet işlerini 3 Ekimden sonraya
bırakacak. Nikah günü almaya gidenlere de 3 Ekimden sonra gelin diyecek.
Sendika bürokratları istemeden yapmak zorunda kaldıkları
göstermelik eylemleri bile her zaman erteleyecek bir tarih buluyorlar. 3 Ekim
olmasaydı emin olalım ki yine ileri bir tarihe erteleyeceklerdi.
Zaten bu pasif, üretimden gelen güce dayanmayan eylemlilikleri ertelemeden de
yapsalar ne değişecek? Yapılan eylemlikler dostlar bizi
alışverişte görsün mantığıyla
yapılıyor. Tek bildikleri yol bu. Sendika bürokratlarının
izlemiş oldukları siyaset işçi sınıfının
güvenini sarsmış sermayenin işini kolaylaştırmıştır.
Sermaye cephesi de bu bilinçle işçi sınıfına daha yoğun
saldırmakta. Bugün
işçi sınıfının bu saldırıları geri
püskürtecek gücü var. Ama bu gücü sendika bürokratları işçi
sınıfının hafızasını silerek,
işçileri pasifize ederek bulandırmış durumda.
İşçi sınıfı tekrardan var olan haklarını
koruyup, yeni kazanımlar elde etmek için mücadeleye geçebilir. Bu
mücadeleye müdahale edebilecek ve işçileri sendika
bürokratlarının zehirlemesinden koruyacak örgütlenmelere ihtiyaç
var. TÜPRAŞı da, ülkeyi
de, dünyayı da
Arif Benol Son
1,5 yıllık net satışı 17.4 milyar YTL
(yaklaşık 13 milyar dolar), 2005 yılı ilk
yarısı net kârı 292 milyon YTL (yaklaşık 216 milyon
dolar) olan, 5 bin 200 kişinin çalıştığı
Türkiyenin en büyük kuruluşu TÜPRAŞın yüzde 51
oranındaki hissesinin satışı için açılan ihaleyi 4
milyar 140 milyon dolarla en yüksek teklifi veren Koç-Shell Ortak
Girişim Grubu kazandı. (Shell şimdilik küçük hissedar. Lakin
bu emperyalist dev şirketin hissesinin küçüklüğü bizleri
yanıltmamalı. İşlevinin büyüklüğünü göreceğiz
) Özelleştirme
sonrası IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giorgianni,
Özelleştirme İdaresi (ÖİB) Başkanı Metin Kilciyi
tebrik ederken, İMF ile aynı duyguları paylaşmayan
çoğunluğun eleştirilerine karşı, her şeyi
babalar gibi satmakla meşhur Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, TÜPRAŞı Koç mu daha iyi
yönetir, biz mi? açıklamasıyla özelleştirmeyi savundu.
Kuşkusuz TÜPRAŞı ne kendisi, ne de Koç iyi yönetir; en iyi
işçiler yönetir. Üstelik sadece TÜPRAŞı değil, ülkeyi
de. Son
bir yıl içinde 16.2 milyar dolarlık özelleştirme yaparak büyük
bir başarı sağladıklarını iddia eden
Unakıtan, 2005 yılı içinde bu miktarın daha da
artacağını belirtiyor. Büyük bir zafer kazanmış
komutan edasıyla böbürlenen Maliye Bakanı Unakıtan oysa mart
ayında şirketin yüzde 14.76'sının 446 milyon dolara
İsrailli milyarder Sami Ofere satışını onaylamıştı.
Bu durumda Ofer 6 ayda durduğu yerde 752 milyon dolar kâr etmiş,
bir başka deyişle Unakıtan maliyeyi 752 milyar dolar zarara
sokmuş oldu. Hatırlayalım, eğer Petrol-İş
sendikası dava açıp ihaleyi iptal ettirmemiş olsaydı
TÜPRAŞ'ın yüzde 65 hissesi, Ekim 2003de, 1 milyar 302 milyon
dolara, paravan Efremov Kautschuk adlı şirkete
satılmış olacaktı. Şimdi
ülkeyi yönetmeye aday olmuş AKP hükümetinin Maliye Bakanının,
Koç mu daha iyi yönetir, biz mi? açıklaması
bu durumda ne anlama geliyor? TÜPRAŞı bile yönetmekten aciz isen
Türkiyenin maliyesinin başında ne işin var?, Neden her
şeyi bilen adam edasıyla ülkeyi yönetme haddini kendinde görüyorsun?,
Seni oraya kim iyi yönetir? sorusuna cevap ver diye mi diktiler?
sorularını bu şahsa yöneltmenin bir anlamı var mı?
Her şeye rağmen Unakıtana kızmamalı. Hatta bilenen
bir gerçeği bu açıklıkla ifade ettiği için
ödüllendirmeli. Açıklamasının anlamı şu: Maliyeyi
de, ülkeyi de patronlar yönetiyor; yani Koçlar, Sabancılar,
İMFler, DBler, ABler vs
Kendisine kızanlara adamın
dediği bu. Türkiyenin borcu 250 milyar dolar,
30 tane TÜPRAŞın satılması gerekiyor
Türkiyenin
en büyük kuruluşu TÜPRAŞın toplam değeri, yüzde 51inin
satışı sonrasında oluşan fiyatla, 8,1 milyar dolar
oldu. 250 milyar dolar borcu olan Türkiyenin bu durumda 30 tane TÜPRAŞ
satması gerekiyor, mevcut borcunu kapatabilmesi için. Oysa Türkiyede
sadece bir tane TÜPRAŞ var. PETKİM, ERDEMİR gibi bütün
şirketlerini bir araya getirirsen belki dört-beş TÜPRAŞ
parası toplarsın. Bu da borcunun birkaç aylık faizini ödemeye
yetebilir. Bütün
bu satış fiyatları ve piyasa değerleri çerçevesinde
yaşanan üçkağıtlar sadece yağmanın
boyutlarını göstermesi bakımından önemli. İyi ya da
kötü fiyat; değerinin altında ya da üstünde satış
işçi sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin gündemi
olamaz. Özelleştirmenin her türüne, özelleştirilen kuruluşun
stratejik olup olmamasına bakmaksızın, hayır diyoruz.
Özelleştirmeler yasaklanmalıdır. Özelleştirilen
kuruluşlar işçilerin denetim ve yönetiminde
millileştirilmelidir. Çünkü biliyoruz ki özelleştirme daha fazla
işsizlik, yoksulluk, açlık, örgütsüzlük anlamına gelmekte.
Bırakalım fiyatlar, değerler sağ-sol liberalleri,
milliyetçi-ulusalcı sözüm ona vatanseverleri
meşgul ededursun. Liberaller en iyi fiyat ve mümkünse daha fazla
yabancı sermaye peşinde koşarken, ulusalcılar
özelleştirilen kamu kuruluşlarının hepsini OYAKın
alması için gırtlaklarını yırtsın. OYAK
alamadığında da tek
teselli nedeni sayılabilecek olan noktalarını, bir büyük
ulusal kuruluşun (TÜPRAŞın), hiç değilse bir
yabancı sermaye grubunun eline geçmemiş olması
saysınlar. Koç yukarı, işçi
sınıfı nereye? Türkiye
nüfusunun yüzde 4.8i açmış, ne gam! Dünya Bankası'nın
yayımladığı Dünya Gelişim Raporu 2006 verilerine
göre bunun anlamı günlük 1 doların altında bir gelirle
yaşamak. Anlayacağımız dile çevirirsek ayda 40 YTLden
daha az bir gelire sahip olmak. Daha açık ifade edelim; Türkiyede bu
verilere göre 3,5 milyon insan aç! Sadece yoksul ya da işsiz değil,
mutlak şekilde aç! Mustafa Koç, TÜPRAŞı aldıktan sonra
dünyanın en büyük 500 şirketi içindeki yerlerini 389dan 200'lü
sıralara çıkaracaklarını ilan etmiş. Türkiye 90 ülke
içinde nüfusu günde 1 doların altında yaşamak zorunda olan
ülkeler içinde 54üncü sırada. Ayrıca aynı verilere göre 17
milyon insan Türkiyede günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamak
zorunda. Koçun dünyanın en büyük 200üncü şirketi olma hevesiyle hedef
belirlediği Türkiye Koç sayesinde aç ve yoksul insanların
yaşadığı bir ülke olmaktan kurtulabilecek mi? Rahmi
Koç, TÜPRAŞa yüksek fiyat
vermediniz mi? sorusuna petrol
fiyatlarının yüksek devam etme olasılıkları
hesaplandı. Çünkü petrolün varili 60 dolarken TÜPRAŞa gelir
farklı olur, 70 dolara çıkınca değişir. Tüm bunlara
bakıp TÜPRAŞa karar verdik diye cevap verirken acaba hangi
memleket sevgisiyle hesap yapmakta! Koç Enerji Grubu Başkanı Erol
Memioğlu ihale sonrasında, Koç
ülkesine ne kadar güvendiğini bir kez daha gösterdi'' diye
açıklama yaparken herhalde bunu kastetmekteydi. Alanın da,
satanın da, karşı çıkar görünenin de vatan-millet
edebiyatı yapmasında bir gariplik yok mu? Kıbrısı
vermeyiz diye naralar atarak memleket sevgisinde başa güreşen ATO
başkanı Sinan Aygün türünden adamların Erdemiri almak için
kuyruğa girmesinde bir aldatma hissetmiyor musunuz? Yabancıya
gideceğine, bana gelsin diyen bu adamların bu ülkede işçi
sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin aşı,
işi, örgütlülüğüyle ilgili -yanlışlıkla bile olsa-
tek bir olumlu sözü mevcut mu? Daha dün asgari ücret fazla diyenler, bölgesel
asgari ücret önerenler sözüm ona memleket sevgisinden çıldıran ATO
başkanı ve türünden adamlar değil miydi? Öyleyse tek ve temel
amacı işçi sınıfının ve emekçi yoksul
kitlelerin çıkarlarını savunmak ve bunun için mücadele etmek
olan sendikaların TÜPRAŞın, Erdemirin
özelleştirilmesine karşı ulusal
çıkar dışında tek bir işçi
sınıfı temelli politik talebe sahip olmaması ne anlama geliyor?
Sendika bürokrasisi
özelleştirmelere karşı bildiri okuyup, salon
toplantısı yapmayı öneriyor Türk-İş
başkanı Kılıç, söz
konusu özelleştirmelerden elde edilecek gelirlerin yatırım,
eğitim ya da sağlık harcamaları için
kullanılmayacağını, satış gelirlerinin faiz
ödemelerine gideceğine dikkat çekmiş! Bak sen! Eğitim ve
sağlık zaten büyük oranda özelleşti, yatırım
dediğin ise ne zaman işçi sınıfına, emekçilere yansıdı
ki? Öyleyse Kılıç bize hangi masalı anlatıyor? Neden yüz
binlerce üyesini özelleştirmeye karşı meydanlara
çağırmıyor? Hangi güç yüz binlerce işçinin muhalefetine
karşı durabilir? Kılıç
başkanlığındaki Türk-İş ne yapıyor; aynen
şunu: Öte yandan
Türk-İş, özelleştirmeler ile sosyal güvenlik alanındaki
hak kayıpları başta olmak üzere, çalışanların
diğer önemli sorunlarına ilişkin tepkilerini ortaya koymak ve kamuoyunu duyarlı hale getirmek
amacıyla 19 Eylül'de Emek Platformu'nu toplantıya
çağıracak. Bağlı sendikaların örgütlü olduğu tüm işyerlerinde de 26 Eylül'de Türk-İş'in
hazırladığı bildiriler
okunacak. Türk-İş önderliğinde, 3 Ekim sonrasında ise
bölgesel düzeyde salon
toplantıları düzenlenecek. Evet,
atı alan Üsküdarı geçmiş, beyefendiler kamuoyunu duyarlı
hale getirmek için bildiri okuyup, salon toplantıları
yapacaklarmış! (Öylesine gönülsüzler ki salon
toplantılarını bile 3 Ekim sonrasına ertelediler.)
İşte işbirlikçi-hain sendika bürokrasisine bir örnek. TÜPRAŞ'ın, TELEKOM'un,
PETKİM'in, ERDEMİR'in, enerjimizin, madenlerimizin,
limanlarımızın satışı ülkemizin
geleceğinin, çocuklarımızın yarınlarının
satışıdır.'' diyen bu işbirlikçi-hain
bürokrasinin önerebildiği tek şey bildiri okuyup, salon
toplantısı yapmakla sınırlıyken kendilerini
başka nasıl tarif edebiliriz ki? TÜPRAŞı da, ülkeyi de en
iyi işçiler yönetir İşçi
sınıfı ve emekçiler ne Koçun dünyanın en büyük
şirketleri basamaklarını tırmanmasının koltuk
değneği, ne Sinan Aygün türü adamların ucuz
palavralarının şakşakçısı, ne de işbirlikçi-hain
sendika bürokratlarının sınıf düşmanı
tezgahlarında piyon olmamalıdır. TÜPRAŞda da, Erdemirde
de işçi sınıfının ve emekçilerin sadece tek bir
çıkarı vardır; o da kendi sınıf
çıkarıdır. İşçi ve emekçilerin çıkarı bu
ülkenin alınteri dökerek yaşayan tüm insanlarının ortak
çıkarı demektir. Ve bu asla özelleştirmeler yoluyla
sağlanmaz. TÜPRAŞı da, ülkeyi de en iyi işçi ve
emekçiler yönetir. Emekliler toplu sözleşme istiyor Oya Şen Diske
bağlı Emekli-Sen üyesi 200ü aşkın emekli, Cuma günü
Ankarada Anıttepe Parkında buluştu. Buradan pankartlarla
Çalışma Bakanlığına kadar sloganlar eşliğinde
yürüdüler. Bakanlığa sözleşme taslağını
sundular. Emeklilerin
talepleri şunlar; hükümetle toplusözleşme masasına oturmak,
TÜFE alacaklarının hemen ödenmesi, yılda 2 ikramiye, taban
ücretin 750 YTL olarak belirlenmesi, 1 ton kömür ve yarım ton odun parası
ödenmesi, yarım aylık tutarında hastalık
yardımı, 500 YTL ölüm yardımı vb. Emekli-Sen üyeleri bu
talepleri için yürüdüler. Polisin
slogan atmalarına ve yola inmelerini engelleme girişimlerine
rağmen, kaldırıma sığmadıklarını
belirterek yola inen emekliler, sözleşme hakkımız söke söke
alırız sloganlarıyla yürüdü. Emekliler hükümeti, emeklilerin
taleplerini içeren taslak metnini dikkate alıp sorunların çözümü
için adım atmaya çağırdılar. Hazırlayan: Fuat Karan Coca Cola
İşçilerinin Mücadelesi Sürüyor Nakliyat-İş
sendikasına üye oldukları için işten
atılan Coca Cola işçilerinin direnişi 140. gününe
yaklaştı. İşçiler Coca Cola işverenini protesto
etmek için, 22 Eylül günü Altunizade Kavşağı'ndan Coca Cola
Türkiye Genel Müdürlüğü'ne kadar yürüdüler. "Yaşasın
Coca Cola Direnişimiz, Atılan İşçiler Geri
Alınsın, İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek,
Yaşasın İşçilerin Birliği" yazan pankart ve
dövizler taşıyan işçiler, ayrıca "Cola İçen
Bush Olsun, Coca Cola İşçisi Köle Değildir, Direne Direne
Kazanacağız" sloganlarını attılar. Coca
Cola Türkiye Genel Müdürlüğü önüne gelindiğinde
Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza
Küçükosmanoğlu tarafından bir açıklama yapıldı. Coca
Cola işçileri mücadeleyi büyütmekte kararlılar. Mücadelenin
kazanılması diğer işyerlerinin, özellikle de
çalışmaya devam eden sendikalı işçilerin Coca Cola
işçilerinin mücadelesine destek vermesiyle mümkün olacaktır. Migrosta Lokavt Kararı Tez-Kop-İş
Sendikasının Migros ve Şok perakende satış
mağazalarında çalışan 6 bin üyesi adına, toplam 416
satış mağazasında grev kararı alması üzerine,
Migros işvereni de bütün bu işyerlerini kapsamak üzere lokavt
kararı alacağını açıkladı. 2822
sayılı yasa işverenlere bu hakkı tanıyor. Migros
işvereni, lokavt kararını uygulayabilmesi zor. Çünkü yüzlerce
mağazayı kapatmaya cesaret edemez. Migros,
Koç grubunun bir şirketi. Koç dünyanın en büyük
şirketlerinden. Koç bilindiği üzere son olarak da
TÜPRAŞı 4 milyar 140 milyon dolara aldı. Peki emekçilere
gelince neden haklarını vermekten kaçıyor? 400-450 YTL.lik
sefalet ücretlerini işçilere layık görüyor? Çünkü Migros ve
diğer tüm şirketler emekçileri sömürerek zenginleşiyor, dünya
devi oluyor. Serna-Seral İşçilerinin Grevi Sürüyor Yaklaşık
16 ay önce kötü çalışma koşullarına karşı
Teksif Bakırköy şubesinde örgütlenen Serna işçileri, patronun
2 yıl zam vermedikten sonra teklif ettiği yüzde 3 oranında
zamma karşı 16 Eylülde greve çıktılar. Patron da 19
Eylülde lokavt ilan etti. Grevin
ardından işçiler fabrikanın önünde sabah 8den akşam 8e
nöbet tutmaya başladılar. Geceleri de bir grup işçi fabrika
önünde bekliyor. Ancak kapı önünde bekleyen çevik kuvvet işçilerin
grev çadırı kurmasına izin vermiyor. Serna
patronu aynı Turkuaz fabrikasında olduğu gibi fabrikayı
kapatabilir. Çünkü bölgedeki tekstil işverenleri
sendikalaşmayı engelleme yönünde kararlılar. Bu yüzden
fabrikayı da kapatabilirler. Mücadelenin başarısı grevin
yaygınlaştırılabilmesi ile mümkün. Bostancıdaki
fabrikada direnen işçileri destekleyelim. İleri İşçileri Davayı Kazandılar Sendikalı
oldukları için işten atılan İleri Deri işçileri,
işe iade davasını kazandılar. Mahkeme işçilerin
işe iade edilmelerine ve dört aylık ücretleriyle, diğer
haklarının verilmesine karar verdi. İşveren işçileri
geri almazsa yaklaşık 1 yıllık ücret
karşılığı olan sendikal tazminatlarını
ödemek zorunda kalacak Erdemir İşçileri TEM Otoyolunu Trafiğe Kapattı Erdemirin
özelleştirmesine karşı mücadele eden işçiler,
İstanbul-Ankara TEM Otoyolunun Bolu Dağı kesimini
trafiğe kapadılar. Hükümet aleyhine slogan atan işçiler, uzun
süre trafiği kestikten sonra polisin müdahalesiyle yolun bir hattı
ulaşıma açıldı. Erdemir işçileri eylemin
ardından araç konvoyu oluşturarak Kdz. Ereğliye gittiler.
Eylem sonucunda uzun trafik kuyrukları oluştu. 26
Eylülde Erdemirle ilgili teklifler verildi. Nihai görüşmeler ise Ekim
ayının ilk haftasında başlayacak. Erdemirde ön
yeterlilik alan firmalar şunlar: Arcelor S.A. (Lüksemburg),
Azovstal-Metinvest Ortak Girişim Grubu (Ukrayna), Corus Group PLC
(İngiltere), Ereğli Ortak Girişim Grubu (Aralarında Kibar
Holding, Borusan Holding, İÇDAŞ, Turkon Holding, Murat Denizcilik
ve Diler Holding gibi pek çok firma yer alıyor), Koç Holding A.Ş,
LebGoK-Oskol Ortak Girişim Grubu (Rusya), Mittal Steel Company N.V.
(İngiltere), NLMK-Open Joint Stock Company Novolipetsk Iron and Stell
Corporation (Rusya), Nurol-Limak-Özaltın-Alkol Pazarlama Ortak
Girişim Grubu, OYAK, Posco (Güney Kore), Severstal (Rusya), Zorlu
Holding A.Ş. Satıştan önce fabrika içinde de bazı değişikler gerçekleşiyor. Teşvikli ya da zorlayarak emekli ederek işçi sayısı azaltılmaya çalışılıyor. Özelleştirme öncesi 2 bin 500 yüz işçi çıkartılacağı iddia ediliyor. Bu arada bazı müdürlüklerde sona erdiriliy |