Yıl: 26

Kasım 2005

 

 

Yeni Dönem Sayı: 21

 

3 Ekim’i tersine çevirelim – GÜNDEM

Pakistan’da deprem değil, kapitalizm öldürüyor – YILMAZ UĞUR

İnsanlığın virüsü kapitalizmdir – ŞAHİN YILDIRIM

Yoksullara yüklen, “kriteri” yakala – ŞAHİN YILDIRIM

Rektöre yapılan “komplo” mu? – JİYAN

Yeni ÖSYM ve Eğitim Sistemi – DENİZ NAZ

Türkiye’nin askeri sermayesi: OYAK – ŞAHİN YILDIRIM

Kamu çalışanları sözleşmeye zorlanıyor – FUAT KARAN

DİSK yeni “sol” arayışlar içinde – NERGİS ÇAYIR

Emek güncesi – MAVİ MAYIS

Fabrikalardan... – OKUYUCU MEKTUPLARI

Irak: İşgal altında referandum – MURAT YAKIN

Yeni bir evreye doğru – İŞÇİ CEPHESİ

 

 

 

3 Ekim’i tersine çevirelim:

Kaybeden burjuvazi, kazanan proletarya olsun…

 

 

İşçi Cephesi

 

Artık her şey çok açık. Gizli kapaklı iş kalmadı. Eskiden de yalancılar, ikiyüzlüler, hain ve işbirlikçiler şimdiki kadar çoktu. Ama yalanlar süslenir, saklanır, yeri geldiğinde inkar edilirdi. Çünkü o zamanlar başbakanlar, “ben pazarlamacıyım, memleketi pazarlıyorum” deme noktasına henüz gelmemişti. Pazarlama işleri el altından, gizli kapaklı, mümkünse “raconuna uydurularak” yapılırdı. İş saklanamaz hale geldiğinde ise zat-ı muhteremler, “verdiysem ben verdim, size ne kardeşim?” çıkışlarıyla durumu kurtarmaya çalışırlardı. Biliyoruz, izliyoruz şimdi babalar gibi satma dönemi. Yani artık marifet saklamak da, inkar etmek de değil insanlarının gözlerinin içine baka baka yalanları şiir gibi söylemekte.

 

Bizde gelenektir, büyük oranda işçinin, emekçinin, yoksul halk kitlelerinin oylarıyla seçilenler bir anda büyük adam olurlar ve mazbatalarını alır almaz da, oy aldıkları işçi ve emekçileri azarlayıp, adamdan saymamaya başlarlar. Cumhurbaşkanından başbakanına, milletvekilinden müsteşarına, valisinden emniyet müdürüne, önüne gelen tarafından sürekli şeklide azarlanan emekçi halka “sen anlamazsın denir” ve boyundan büyük işlere karışmaması öğütlenir. Çünkü onlara göre işçiler, emekçiler kendi başlarına karar veremezler. Karar vermeye kalkarlarsa başlarına türlü belaları musallat ederler. Öyle ya bunca sömürüye, baskıya, hak ve özgürlük ihlaline, işsizlik ve yoksulluğa rağmen on yıllardır bunları yaratan aynı patron partilerine oy verip, burjuva hükümetlerin kurulmasını sağlayan kitlelerin yarın ne yapacağına güven olur mu?

 

İşçinin AB umudu bir arayıştır

 

Nitekim baskıdan, zulümden, işsizlikten, yoksulluktan bunalmış, bıkmış olan geniş emekçi kesimlere anlatılan AB masalı önceleri çok hoştu. Kuşkusuz insanlar aptal oldukları için değil, umutsuz ve alternatifsiz oldukları için bu masala inanmak istediler. Burjuvazinin gazete ve televizyonları da bu masalları sürekli pompaladı. İşsizlik var, AB gelecek bitecek; asgari ücret düşük, AB gelecek yükselecek; sendikalaşma yok, AB gelecek örgütlü toplum olacağız; sağlık-eğitim rezil durumda, AB gelecek herkese hastane-okul… kısaca iş, aş ve özgürlük AB ile gelecek dendi. Sonuçta, umutsuzluğun çaresizliğin yarattığı daha iyi bir hayat beklentisinden dolayı, büyük bir kitlesel AB desteği söz konusu oldu. Sonuçta da dendi ki, nüfusun yüzde 70-80’i AB’yi destekliyor.

 

Ama gelin görün ki masal daha ilk sayfalarında umutsuzluğa, umutsuzluk da öfkeye dönüşmeye başladı. AB’ye uyumlu olacağız diye yapılan özelleştirmeler sonucu çalışanların yarısı işlerini kaybetti. Özelleştirilen işyerlerinde her 3 kişiden 2’si sendikasından oldu. İş güvencesine inanıp sendikaya üye olmak isteyen on binlerce işçi-emekçi işinden atıldı. Yeni iş yasası ile eski ağır çalışma koşulları bile mumla aranır hale geldi. Taşeron çalışma her sektörde yaygınlaştırılarak adeta örgütlü toplumun dibine dinamit döşendi. Asgari ücretinin yükselmesini bekleyenlere İMF, Türkiye’de asgari ücret yüksek dedi. Patronlar bölgesel asgari ücret önerileri getirdi. Rahat emeklilik ve insanca yaşama umudu taşıyanlara Dünya Bankası, emeklilik yaşı Türkiye’de çok düşük yükselsin, AB standartlarına gelsin diye buyurdu; yani önce 58-60’a çıkarılmış emeklilik yaşında yeni hedef 65 olacak. Eğitim, sağlık, belediye hizmetleri hızla özelleştirilmeye devam ediyor. Kır proletaryası ve geniş köylü kitleleri AB uyum yasaları ortada tarım bırakmadığı için milyonlardan oluşan aç ve susuz bir işsiz kitle haline geldi. Kuşkusuz bir avuç patron ve tuzu kuru üst sınıflar için güzel şeyler oldu. Ama işçi sınıfı ve emekçi yoksul halk için değil. AB eksenli yeni-liberal kapitalist saldırı arttıkça işçi ve emekçiler için koşullar daha da kötüleşecektir.

 

AB: emperyalist sömürü projesi

 

Burada şaşırtıcı bir şey var mı? Avrupa Birliği (AB) projesi bir emperyalist sömürü projesidir. Bu nedenle hem AB ülkelerindeki hem de dünyanın diğer bölgelerindeki işçi sınıfı ve emekçiler için AB’yi cennet mekan ilan edip, kurtuluş olarak sunanların tamamı maksatlıdır, yalan söylemektedir. AB’nin amacı sömürüyü yoğunlaştırıp kâr oranları yükseltmek ve bunu yaparken işçi sınıfının tüm geçmiş kazanımlarını gasp etmek, politik ve örgütsel olarak da işçi sınıfının mevzilerini parçalamaktır. Nitekim AB ülkelerinde yükselen emeklilik yaşı, düşen emekli aylıkları, kısılan ve çeşitli şartlara bağlanan işsizlik sigortası, artan işsizlik, düşen ücretler, eğitim ve sağlık gibi sosyal haklarda yapılan kesintiler de bu amaca hizmet etmektedir. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa işçi sınıfında artan hoşnutsuzluklar da bu durumun bir sonucudur.

 

3 Ekim patronların zaferi

 

İşte Recep Tayip Erdoğan bu Avrupa’nın birliğine Türkiye’yi sokmak için müzakere tarihi aldığı için, 4 Ekim günü, adeta bir zafer kazanmış komutan edasıyla kurmayları Gül ve Babacan ile birlikte tarihe geçtiğine emin halde kutlamaları kabul etti. Tayip Erdoğan’ın ilan ettiği zaferi uzun süredir bekleyen patronlar ise kutlamalara katılmakta gecikmedi. Koç, “Bu dev bir kurumsal adım. Tabii önümüzde uzun bir yol var. Bu yolda AB'ye düşen, uzun dönemli çıkarlarını doğru tahlil etmektir. Türkiye'ye düşense sağladığı muazzam ilerlemeyi sürdürmek, kazanımlarını sağlamlaştırmaktır'' derken Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, ''Türkiye'nin de Avrupa'nın da yolu açık olsun” ve Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, ''Artık Türkiye, politikada, ekonomide ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında, bir çağdaşlık projesinin içinde yer almıştır. Bu alanlardaki dönüşümler sağlandıkça toplumun refahı yükselecek, mutluluğu artacaktır'' dedi.

 

Yukarıda sıraladık, işçi sınıfı ve emekçiler için, üstelik sadece Türkiye’de değil AB ülkelerinde de bu proje büyük ekonomik ve siyasi kayıplara yol açıyor. Burada işçiler ve emekçiler için yükselecek bir refah ya da artacak bir mutluluk yok. Çağdaşlık bu işin safsatası. Ama tam da bu nedenle birliğin patronlarca alkışlanması son derece doğal. Patronlar ve hükümetleri emperyalist bir sömürü projesini geniş halk kesimlerine birer kurutuluş reçetesi gibi sunma gayretinden ödün vermek istemiyorlar.

 

AB’den medet uman işçi sendikaları ve sol partilere hayır

 

Brüksel’de, 17 Aralık 2004’de, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında müzakerelerin başlaması için 3 Ekim tarihini alan başbakan Recep Tayip Erdoğan bunu bir zafer olarak sunmuştu. 3 Ekim tarihinde Türkiye’nin müzakerelere başlamasını da aynı şekilde bir zafer olarak sundu ve patronlar da bunu bir zafer olarak alkışladılar. Pekiyi ama işçi sendikaları, örneğin DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi sendika konfederasyonları niçin AB’yi bir kurtuluş, bir ilerilik olarak kabul ediyor? Benzer şekilde ÖDP, DEHAP ve yeni kurulan DTH gibi “sol”, işçi ve emekçi yanlısı olduğunu söyleyen partiler AB’den ne umuyorlar? Kendi dinamikleriyle, özgücüyle hak ve özgürlüklerini alamayacağına inandıkları kitleler için kırıntılar toplamayı! İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Mücadele ile elde edilmeyen hiçbir hak kalıcı ve gerçekçi olmadı, olamaz. İşçi sınıfının tarihe karıştığını, artık geniş toplumsal kesimlerin ortak çıkarlar temelinde bir araya geldiği yeni bir dönemin söz konusu olduğunu ve kendilerini -en hafif ifade ile- ideolojik-politik olarak kapitalizmin insanileştirilmesine adadığını söyleyen sendika ve partiler aslında kapitalizmin sömürüsüne hizmet etmektedir. İnsani bir kapitalizm olamayacağı gibi, kapitalizmin reformlar yoluyla işçi ve emekçiler için dönüştürülmesi de söz konusu olamaz. Bu ancak dün Stalinizmin ve sosyal demokrasinin tüm dünyada işçi sınıfını emperyalist-kapitalist sistem içinde tutup, sömürüye boyun eğmesine yol açan durumuna uygun bir rol olabilir.

 

Sömürü ve baskı düzeni devam etsin diyenlere hayır

 

Diğer yandan AB’ye karşı çıktığını söyleyen ama işçi ve emekçi kesimlerin sömürülmesine ve başta Kürt halkı olmak üzere halkların ve bütün ezilen kesimlerin üzerindeki ayrımcılığa ve baskıya aldırış etmeyen, hatta bu şiddetin ideolojik, politik ve örgütsel bir parçası ve uygulayıcısı olan –İP, MHP, BBP, CHP gibi…- parti, sendika ve kesimler ise milliyetçi, faşist politika ve tutumlarıyla sürmekte olan sömürü ve baskı düzeninin değişmeden olduğu gibi devam etmesini isteyen, statükonun değişmesini istemeyen güçlerdir. Değişmesini istemedikleri düzen işkencenin sistematik şekilde işlediği, halkları kendi kaderlerini tayin etmek hakkından mahrum eden, emekçi halkın aç ve açıkta yaşamaya mahkum edildiği, en basit sendikal hakkın bile kullanılmasının lüks sayıldığı, 4 milyona yakın açlık içinde, 17 milyonu aşkın yoksulluk içinde emekçinin yaşamaya devam ettiği, asgari ücretin açlık sınırının yarısı olduğu, her dört kişiden birinin işsiz olduğu bir düzendir. Evet AB’ye hayır diyoruz ama bu hayır, bu düzen olduğu gibi devam etsin demek değildir; aksine bu düzen, işçi ve emekçiler ve ezilen ve sömürülen en geniş kesimler adına dönüştürülmelidir. Bunun yolu Türkiye ve Avrupalı işçi ve emekçilerin ortak düşman kapitalizme karşı birleşik enternasyonalist bir mücadele hattını örmesi ve kendi devrimci işçi partisini inşa etmekle mümkün olacaktır.

 

Müsamereye son vermek için mücadeleye

 

Aslında bir yandan da yaşadığımız bir müsamere. 3 Ekim’in ardından Türkiye’ye gelen AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, TBMM’de orta şekerli kahvesini içtikten sonra açmış ağzını, yummuş gözünü ve demiş ki; ''Siyaset bir sanattır. Ortak bir belge üzerinde anlaşma arandığı zaman bilerek bazı boşluklar bırakılır. Sonra onlar doldurulur, herkes memnun olur. Biz sözümüzü tuttuk ve müzakereleri başlattık. Şimdi Türkiye'nin de sözünü tutması zamanı. Hükümet üyelerinden de bu konuda teminat aldım. Ek protokolü meclis onayından geçirmesi, ondan sonra protokolü tam olarak uygulamaya koyması gerekiyor Bu konunun halledileceğini söylediler. Türkiye sözünü tutacak, protokol onaylanacak ve uygulamaya geçilecek. Serbest dolaşıma gelince o zamanki şartlara bakılır. Günü geldiğinde o zaman Avrupa'nın işgücü piyasasına bakılıp belki de serbest dolaşım konusundaki bu erteleme, kalıcı hale gelebilir.'' İşte mesele bu kadar basit. Bu anlatım önce 17 Aralık 2004’de, sonra 3 Ekim 2005’de büyük zaferler kazandığını söyleyenlerin anlattığı masalların güzel bir özeti. Aslında AB ekseninde 40 yıldır aynı masalı dinliyoruz. Oysa bu masalları dinlemek yerine işçi sınıfı ve emekçiler olarak kendi mücadele öykümüzü tarihe yazmamızın zamanıdır.

 

 

 

 

 

Pakistan da deprem değil kapitalizm öldürüyor

 

 

Yılmaz Uğur

 

Pakistan da 7.6 büyüklüğünde deprem oldu. Merkez üssü Keşmir bölgesinde olan depremde ölenlerin resmi olarak sayısı 53 bin 182 kişi olarak açıklandı. Depremde 3 milyon kişinin evsiz kaldığı söyleniyor. Binlerce insanın ise halen yıkılan binaların altında olduğu ve çıkarılamadığı da belirtiliyor. Kurtarma çalışmalarının yapılması yolların çamurlu olmasından dolayı mümkün olmuyor. Yolların düzeltilmesi için bir kuruş harcamayan Pakistan devleti her yıl milyarlarca doları (özellikle de bölgede Hindistan devletiyle silahlanma rekabeti içinde olmaları nedeniyle) silahlanmaya ayırıyor. Bölgeye ancak helikopterle yardım ulaşabiliyor ama yeterli helikopter olmayınca yardımlar yerine ulaşamıyor.

Irak’ın işgal edilmesi için her türlü askeri yardımlarını esirgemeyen emperyalist/kapitalist ülkeler, deprem bölgelerine yardım yapılması için helikopterlerini esirgemekteler.

 

Hep aynı senaryo

 

Bugün Pakistan da deprem, dün ABD’de Katrina kasırgası ve başta Endonezya olmak üzere Orta Asya’yı etkisi altına alan tusunami, ayrıca Türkiye ve İran’daki depremler ve benzerleri... Doğal afetlerin yaşanması sonucunda yaşamlarını yitirenler yoksul bölgelerde yaşayan işçiler, emekçi ve yoksul kitlelerdi. Çünkü dünya kapitalist sömürü düzeni bütün ülkelerde aynı hattı izlemekte. Doğal afetlerde, özellikle de depremlerde karşılaştığımız bir başka sorun ise yıkılan binaların içinde devlete ait kamu binalarının büyük zarar görmesi. Kamu binaları, okullar, hastaneler, devlet daireleri vb. dolayısıyla milyonlarca Pakistanlıyı veya diğer ülkelerde yaşanan doğal afetlerin sonucunda aynı görüntüleri görebiliriz. Bu yaşanan doğal afetlerin sonucundaki ölümlerin sebebi doğal afetler mi, yoksa insan yaşamını hiçe sayan, tek amacı daha fazla kâr elde etme arzusundaki bir avuç kapitalist mi? Bizce ikincisi çünkü kapitalist düzen içinde yaşamanın ağır faturası daima yoksulların payına düşüyor.

 

Dostlar alışverişte görsün

 

Emperyalist/Kapitalist ülkelerin liderleri basında göstermelik olarak yardımlarda bulunacaklarını duyurdular. Yapılan yardımlar zaten yeterli değil. Hükümetler kameralar karşısında Pakistan halkının yanında olduklarını söylediler ve sonra ortadan yok oldular. Böylece Pakistanlı yoksul kitleler kışın soğuğuyla baş başa bırakıldılar. Burada amaç Pakistan halkı için yapılan yardımları şova mı dönüştürmek, yoksa kalıcı çözümler mi bulmak? Bugün devlet yetkililerinin yaptıkları şovdan başka bir şey değil, zaten kalıcı çözümleri bunlardan beklemek hayal olur.

 

Pakistan, ABD’nin Asya’daki en önemli müttefiklerinden birisi. 2001 yılından beri ABD, Pakistan’a yardım adı altında her yıl milyarlarca dolar aktarıyor. Askeri harcamalar için 2 milyar doları Müşerrefe hibe eden ABD, deprem zedelere yardım için 100 bin doları uygun görüyor. Üstelik deprem zedelere 260 bin çadır, 2 milyon battaniye gerekirken. Göndermiyorlar çünkü bu malzemeler dünyanın dört bir yanından emperyalist işgalcilerin düzenlemekte olduğu operasyonlar için gerekli. Bu yüzden şu ana kadar ancak 30 bin çadır, 130 bin battaniye verildi. Malzemeler işgaller için gönderiliyor. Bu arada vazgeçilmez müttefik Pakistan halkı biraz üşüyebilir diye düşünülüyor!

 

Türkiyeli kapitalistler de diğer ülkelerdeki kapitalistler gibi yaşanan doğal afetlerde fırsatçılığı kollamakta, aynı akbabalar gibi. Türkiye’de kapitalistler iftar sofralarında “Müslüman Pakistan” halkı için bir yandan göstermelik dayanışmalarda bulunurken, bir yandan da içten içe yaşanan depreme seviniyorlar. Çünkü Pakistan’daki depremin, Pakistanlı kapitalistleri özellikle tekstil sektöründe zayıflatacağını ve Türkiyeli kapitalistlerin bu süreçte satışlarının arttıracağını hesap ederek ellerini ovuşturmalarına fırsat veriyor.

 

Dünyada 2005 yılı için silahlanmaya harcanacak paranın 1 trilyon doları bulması beklenirken, Pakistanlı deprem zedelerin acil ihtiyacı olan 300 milyon dolar. Sonuç olarak, Pakistanlı deprem zedeler ve yoksul kitleler kapitalist dünya düzeninde kaderlerine terkedilmiş durumdalar. Pakistanlı yoksul emekçiler başta olmak üzere yaşanan doğal afetlerin sonucunda kitlesel kıyıma maruz kalmamak için yoksul kitlelerin en büyük toplumsal afeti olan kapitalist sistemle hesaplaşması her zamankinden daha acildir.

 

 

 

 

 

İnsanlığın virüsü kapitalizmdir,

onun da panzehiri sosyalizmdir

 

 

Şahin Yıldırım

 

Kuş gribi Asya ülkelerinin ardından Türkiye’yi de etkisi altına aldı. Balıkesir’in Manyas ilçesindeki bir çiftlikte bulunan hindilerin nedeni bilinmeyen bir nedenle peş peşe ölümleri üzerine yapılan incelemelerde, hindilerin kuş gribinden dolayı öldükleri belirlendi. Yetkililer Manyas’ta görülen hastalığın yayılmaması için, bölgedeki tüm kanatlı hayvanlar itlaf etmeye başladı. Bunun sonucunda milyonlarca yoksul kitlenin ucuz olduğu için sofrasında yiyebildiği tavuk eti tedirginliği yaşandı.

 

Bilim adamları insanların dikkatli olması gerektiği uyarısında bulunurken, hükümet üyeleri ise sık sık tavuk etinin yenebileceğini söylüyor. Hükümetin kaygısı insanların sağlığı değil, bir avuç tavuk patronunun zarar etmesini önlemek. Kuş gribi tavuk satışlarındaki tüketimi yavaşlatmış olsa da daha sonraki süreçte kesilmiş tavukların tekrardan tüketicilere sunulması tehlikesi var. Çünkü bunun hiçbir şekilde denetiminin yapılmadığı, her türlü kaçak etin girişinin rahatlıkla yapıldığı hafızalarımızdan silinmedi; deli dana eti, radyasyonlu çay vb. örnekleri hatırlayalım.

 

Oysa sağlıklı yaşamak temel bir hak ve kapitalist düzen bunun önündeki en büyük engel. Patronların zarar etmeye başlamaları, hükümetin acilen olaya müdahale etmesine neden oldu. Başbakandan, Tarım ve Köy işleri bakanına kadar tüm yetkililer her şeyin kontrol altında olduğundan, tavuk eti yemenin bir sakıncası olmadığından, virüsün iyi pişirilmiş ette yaşamayacağından bahsettiler. Ama olayların tartışıldığı gün Meclis mutfak mönüsünden tavuklu yemekleri çıkartmıştı. Ayrıca konuyla ilgili bakanın katıldığı bir haber programında bakana sunulan iyi pişmiş tavuğu yememek için direnmesi ise işin cabası.

 

Kuş Gribi Roche’u uçurdu

 

Kuş gribi olarak adlandırılan H5N1 virüsü insanlar arasında bir salgın hastalığına yol açtı. Bu salgın hastalıktan korunmak ve tedbir almak isteyen ülkeler, hastalık karşısında etkili olduğu bilinen ve tek üreticisi emperyalist tekel Roche firması olan ilacı almak zorunda. Roche’un ürettiği Tamiflu ilacına yoğun bir talep oldu. Kuş gribinin farklı ülkelere yayılmasını önlemek amacıyla hükümetler yoğun bir şekilde ilaç talebinde bulundular. Hükümetlerin bu davranışı insan sağlığına önem verdiklerinden dolayı değil, kendi çıkarlarının korunması için önlem alma ihtiyacından kaynaklanıyor.

 

Bu talebi tek başına karşılayamayacağını bilen bilim adamları ilacı başka şirketlerinde üretmesi ve satması için baskı yapıyor olmasına rağmen, Roche firması bunu kabul etmiyor. İlacın üretim ve dağıtım patentini elinde bulunduran Roche buna dayanarak pastadan kimsenin yararlanmasını istemiyor. Kutusu 60 dolar olan Roche’un ürettiği bu ilacı yoksul kitlelerin almasına zaten olanak yok. Virüsün insan sağlığına ne denli tehdit oluşturacağı, ne Roche firmasının ne de onun gibi diğer kapitalistlerin umurunda. 

 

 

 

 

Yoksullara yüklen, kriteri yakala

 

 

Şahin Yıldırım

 

AKP hükümeti 2006 yılı bütçesini Maliye Bakanı ishal olduğu için hastanede açıkladı. Hükümet, 2006 bütçesinde Maastricht kriterlerini (AB’ye üye ülkelerin bütçe açığının gayri safi yurtiçi hâsılasına (GSYİH) oranının yüzde 3’ü geçmemesini öngörüyor) yakalayacağını belirtti. Bunun anlamı gittikçe büyüyen bütçe açığının kapatılması için yeni vergilerin yoksul kitlelere yüklenmesi. Başka bir anlamı yok.

 

Devlete vergi veren kurumların içinde en fazla vergi veren KİT’lerin özelleştirmeler yoluyla yağmalanması vergi gelirlerinde büyük oranda düşüne neden olacak. Dolayısıyla hükümetin oluşacak vergi kaybının kapatılması için başvuracağı yollar belli; zamlar, KDV, ÖTV, motorlu taşıtlar vergisi vb. dolaylı vergilerin arttırılması. Bu durumda işçi ve emekçileri bol zamlı ve vergili yeni bir yıl bekliyor.

 

Bütçe kimin hizmetine gidiyor?

 

Eski bütçede 97 kuruluşun gelir gideri bir arada veriliyordu. Hükümet, yeni bütçedeki kuruluş sayısını 164’e çıkarttı. BDDK, SPK, RTÜK, Kamu İhale Kanunu ve benzerleriyle böylece 67 kalem daha bütçeye eklenmiş oldu. Bu da zaten hizmet vermeyen hükümetlerin bundan sonra hiç hizmet vermeyecekleri anlamına geliyor.

 

Bütçede yapılan açıklamaya göre, 2006 yılı bütçe giderleri yaklaşık 174 milyar YTL iken, gelir 156 milyar YTL olarak açıklandı. Ayrıca bütçenin yüzde 30’u faize gidiyor. 2005 yılı bütçesinde 57 milyar YTL olarak ayrılan faiz giderleri, 2006 yılı bütçesinde 46 milyar YTL’ye düşürülmüş gibi görünse de bütçede en büyük paya sahip. 2006 yılında faizlerin düşürülmüş olmasına rağmen kitlelere gidecek hizmete dönük dişe dokunur bir kalem gözükmüyor.

 

Hükümet, en basitinden temel hak olan eğitim ve sağlığa ayrılması gereken payın düşük seviyelerde tutulması, tamamen bu kurumların tasfiye edilmesini hedefliyor. Devlet okullarına öğretmen ücretleri dışında kaynak aktarılmazken, özel okullar çeşitli vergi indirimi vb. teşviklerle desteklenmekte. Keza sağlıkta da aynı sorun yanşanmakta.

 

Sonuç olarak hükümet bütçeyi bir avuç asalağın ihtiyacına göre hazırlamış. Sosyal güvenlik prim borçları olanların affediliyor olması işçi ve emekçilerin sırtına daha da fazla yük bineceği anlamına geliyor. Hükümet açıkladığı bütçede ne işsizlere iş olanağı, ne emeklilere yaşam standardı, ne de sağlıklı bir çevre hizmetine bütçe ayırmadı.

 

Bu bütçe tamamen işçi ve emekçilere yeni yükler getiren bir bütçe. Hâlbuki bu bütçenin oluşmasındaki en önemli kaynak işçiler, emekçiler ve yoksul kitleler. Ama unutmayalım ki bütün bu adaletsizliklerin kaynağı kapitalist düzendir ve kapitalist düzen içinde her şey patronların ve işbirlikçilerinin çıkarlarına göre düzenlenir. Haklarımız ve özgürlüğümüz için kapitalizme, patronlara ve onun hükümetlerine karşı mücadeleye devam. 

 

 

 

 

Rektöre yapılan komplo mu?

 

 

Jiyan

 

Van, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Yücel Aşkın'ın tutuklanması bir anda Türkiye’nin siyasi gündemini belirledi. Türkiye'de bir rektör ilk defa cezaevine konuldu. Bu kararın ardından YÖK, üniversitelerin medreseleştirilmek istendiğini öne sürdü. Hükümet ise bunu inkar ederek sorunun hukuki olduğunu iddia etti.

 

Yücel Aşkın'ın tutuklanmasının ardından sorun, laik ve anti-laik kavgasına döndürülmeye çalışıldı. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın hakkında 5 Nisan 2005 tarihinde Van Cumhuriyet Savcılığı’nca çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak, tehdit ve baskı ile ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik suçlarından soruşturma başlatılmıştı. İspanyol Exponsion firmasından 25 milyon dolarlık tıbbi malzeme alımıyla ilgili hakkında suçlamalar yapıldı. Prof. Yücel Aşkın, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun; delillerin yok edilmesi, gizlenmesi veya değiştirilmesine ilişkin 100. Maddesine dayanılarak tutuklandı.

 

Komplo mu?

 

YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Yücel Aşkın'a komplo düzenlendiğini öne sürerek AKP iktidarının üniversiteleri sindirmeyi amaçladığını ve kadrolaşmaya çabaladığını öne sürdü. Rektörler ve öğretim görevlileri hükümeti anti-laiklikle suçladı. Bu arada YÖK Genel Kurulu 21 Ekimde ''Yüksek Disiplin Kurulu'' sıfatıyla yaptığı toplantıda başbakanlık müsteşarı Ömer Dinçer’in, intihal (bilimsel hırsızlık) yaptığı gerekçesiyle bundan böyle üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışamayacağına karar verdi. Oysa Ömer Dinçer'in bilimsel hırsızlık yaptığı iddiası aylardır bilinen bir durumdu. YÖK'ün bu durumu AKP’den intikam almakta kullanması ilginçti. Halbuki bu durum daha önceden gündeme gelmiş, Ömer Dinçer'in bilimsel hırsızlık yapması görmezden gelinmişti.

 

Ülkede bir çok olumsuzluk olurken kılı bile kıpırdamayan rektörler, kendilerinden birine zarar geldiğinde adeta ayaklandılar ve Van'a giderek Rektör Yücel Aşkın'ı cezaevinde ziyaret ettiler. Çok demokrat(!) rektörlerin ve öğretim görevlilerinin cezaevine gitmeden önce Van’da ziyaret ettikleri yerlere dikkatinizi çekmek istiyoruz. YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç'in başkanlığındaki öğretim görevlileri ve rektörler ilk olarak vali Niyazi Tanılır'ı ve Kolordu komutanı ve askeri birliği neden ziyaret ettiler? Anlamak çok güç! Rektörlerin demokrasi anlayışı bu olsa gerek.

 

Ne YÖK ne AKP, hak ve özgürlükler için her ikisine karşı daima mücadele

 

Aynı rektörler, Van Yüzüncü Yıl öğrencileri ana dilde öğrenim istedikleri gerekçesiyle okuldan uzaklaştırıldığında dilsiz ve sağırdılar. Bu öğrenciler mahkemede beraat ettikleri halde okullarına dönemediler ve öğrenim görme hakları ellerinden alındı. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde 2 bine yakın öğrenci çeşitli sebeplerden soruşturmalık oldu. Öyle komik sebepler vardı ki mesela halay çektikleri için okuldan uzaklaştırılan öğrenciler oldu.

 

Rektörler ve öğretim görevlileri bu ülkede yargısız infazlar yapılırken, bu ülke karakollarında, kışlalarında insanlara işkence yapılırken, emekçilerin vergileriyle kurulan fabrikalar sermayeye peşkeş çekilirken, demokratik haklar kısıtlanırken, bir halk katledilirken de tepki göstermediler. Onlar bunu göstermediler ama şimdi demokrasi havariliğine soyunuyorlar.

 

Van’da gerçekleşen olaylar askeri-bürokratik kastla AKP hükümeti arasındaki çekişmenin bir yansımasıdır. Rektörler baskıcı, otoriter devletin simgesi durumundadır. Diğer taraftaki AKP ise emekçi düşmanı bir hükümettir. Patronlar için çalışmakta, emekçilere saldırmakta ve üniversiteleri de kendi çiftliği haline getirmek istemektedir. Biz bu kavganın tarafı değiliz. Aksine her ikisine de karşı mücadele ediyoruz. Çünkü her ikisinin de bu köhne düzenin yaşaması için çabaladığını biliyoruz. Bu ülkeye demokrasi ne rektörlerin yalancı gözyaşlarıyla, ne de hükümetin AB palavralarıyla gelecek. Bu ülkeye demokrasi işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesiyle gelecek.

 

 

Kaymazların davasına yine polis saldırdı

 

21 Kasım 2005 günü Mardin ili Kızıltepe ilçesinde polisler tarafından infaz edilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın davası sürüyor. Polisler aleyhine açılan yargısız infaz davası  güvenlik gerekçesi ile Mardin’den Eskişehir’e alındı. (Yargılanan polisler halen görevlerine devam etmektedir!) İlki 20 Temmuz’da görülen davayı izlemeye gelenlere Bozöyük ve Eskişehir’de faşist gruplar saldırmış, polis seyirci kalmıştı. 2. duruşmayı izleyenlere de benzer sorunlar çıkarıldı. Eskişehir girişinde polis barikatı ile karşılaşıldı. Daha sonra polisin saldırısı sonucu 12 kişi gözaltına alındı. Suçluları yargılanana dek bu davanın takipçisi olacağız.

 

 

 

 

 

 

Yeni ÖSYM ve Eğitim Sistemi

 

 

Deniz Naz

 

Değişen ÖSYM sistemi, bu sene de öğrencileri dershaneye milyarlarca lira para ödemeye zorluyor. Bu sene, hayatımızı belirleyecek sınav diğer seneler gibi olmayacak. Çünkü bu sene sistem tamamen değiştirildi ve hiç de adil olmayan bir yöntemle eski yıllardan daha da kötü hale getirildi. Yeni sistemle neler değişecek:

 

  • Sınav 2 ayrı bölümden ve tek oturumdan oluşacak.

 

  • Sözel, sayısal ya da eşit ağırlık öğrencileri, o dersleri okusun okumasın, fen bilimleri, matematik-geometri, edebiyat derslerinden tam olarak 120 net çıkaramazlarsa 2. bölüm işe yaramayacak.

 

  • 2. bölüme gelince, bu bölümde her öğrenci okuduğu bölüme göre cevaplayacak. Örneğin, sözel bölümü öğrencisi Edebiyat-Sosyal sorularını cevaplamak zorunda. Diğer bölümdeki sorular yarar sağlamayacak.

 

  • Açık öğretime gitmek isteyenlerin 120, 2 yıllık okumak isteyenlerin 160 ve 4 yıllık okumak isteyenlerin ise 180 soruya doğru cevap vermesi gerekecek.

 

Bu sistemin en çok dershanelere faydası olacak. Daha önce öğrenciler evde çalışarak da başarabiliyorlardı. Ama sınav gittikçe zorlaşıyor. Yüzbinlerce öğrenciden pek azı üniversiteli olabilecek. Dershanelerde daha çok test çözmeyi ve daha iyi kavratmayı vaat ederek öğrencileri çekecek. Eğitim sistemi öğrenciler bir at gibi yarışa hazırlarken birileri de bunun üzerinden para kazanacak. Ancak eğitim sistemi öyle bir hal almış ki, yoksul öğrencilerin üniversiteye girmesini engellemeye çalışıyorlar. Geleceğimizi etkileyen yaklaşık 3 saatlik sınavla hayatımızı daha da zorlaştırıyorlar. Bu eğitim sistemini tüm toplum için yararlı hale getirmek için;

 

  • ÖSYM sınavı kaldırılmalı, öğrencilerin yeteneklerine göre bölümlere gitmeleri sağlanmalı (Özel yetenek sınavı gibi.)

 

  • Parasız eğitime geçilmeli. ÖSYM sınavı olmayacağından dershanede verilecek bilgi okulda verilmeli.

 

  • Ezberci eğitime bir son verilip, yaratıcı ve deneysel eğitime başlanmalı.

 

  • Eğitimin ardından devlet herkese iş ve iş güvencesi sağlamalıdır.

 

Ancak kapitalistler bu hakları bize kendiliğinden vermezler. Bu nedenle haklarımızı almak için örgütlenmeli, mücadele etmeliyiz. Daha iyi bir eğitim mücadelesi, yeni bir toplum yaratma projesinden bağımsız değildir. Bugün öğrenci, yarın işçi ya da işsiz olarak işçi sınıfının bir parçası olacağız. Okullardaki mücadelemiz sınıf mücadelesinin bir parçası olmalıdır. 3 saatlik bir sınavın hayatımızı değiştirmesi için değil, sömürüsüz bir dünya için mücadele etmeliyiz.

 

 

 

 

 

 

Türkiye’nin askeri sermayesi: OYAK

 

 

Şahin Yıldırım

 

AKP hükümeti özelleştirmelere hız vereceğini açıkladığı tarihten bu yana 20 milyar dolar tutarında devlete ait işletmeyi yerli ve/veya yabancı sermayeye peşkeş çekti.

           

Özellikle de sermayenin iştahını kabartan Telekom, TÜPRAŞ, Erdemir satıldı. Daha sonra ise sırada THY, Milli Piyango, PETKİM gibi işletmeler var. Başbakan burjuvazinin çıkarlarını arttırmak için cansiperane bir tutum içinde. Sadece başbakan mı? Hayır. Maliye Bakanı ve tüm kabine üyeleri canla başla burjuvaziyi memnun etmek için, gece gündüz demeden ülkeyi pazarlamakla görevliler. Hatta maliye bakanı ‘gerekirse pijamayla görüşmelere gideceğini’ açıklayarak burjuvaziden şimdilik tam not aldı.

           

Peki başbakan “ben ülkemi pazarlamayla mükellefim” diyerek neyi, kime pazarlıyor? Tabiî ki işçilerin ve emekçilerin vergileriyle oluşturulan KİT’leri yerli ve yabancı sermayeye pazarlıyor. Bu özelleştirmelerden şunu biliyoruz ki sermaye çevreleri ucuza aldıkları fabrikalardan çok büyük kârlar elde edecekler. Peki, özelleştirmeden dolayı işçiler ve emekçilere ne düşüyor? İşsizlik, yoksulluk, örgütsüzlük...

           

Hükümet en son Erdemir fabrikasını ‘Türkiye’nin gözbebeği’ ordunun kurmuş olduğu Ordu Yardımlaşma Kurumu’na (OYAK) yüzde 46’lık hisse karşılığında 2.77 Milyar dolara sattı. OYAK böylece demir-çelik sektöründe tekel konumuna ulaştı. Ayrıca burjuva medya, OYAK’ın, Erdemir ihalesini kazanmasını “yerli” sermayenin “yabancı” sermayeye karşı zaferi olarak propaganda etti. (Erdemir’in “yabancıya” gitmemesi bir başarı olarak sunulmakta.) Burada amaç işçi ve emekçilerin bilincini bulandırmak, özelleştirme saldırısını sorunsuzca yaşama geçirmektir. OYAK’ın, Erdemir ihalesini kazanması bir başka gerçeği tekrardan gündeme getirdi. Generallerin denetimindeki bir büyük sermaye grubu olan OYAK’ın, kapitalist ekonomi içerisinde tuttuğu yer ve sahip olduğu mali kaynaklar. Bu konuya değineceğiz.

 

OYAK: Generallerin sömürü aracı

 

OYAK, alt rütbeli subayların bir girişimi olarak başlayan 1960 darbesinin ardından gündeme geldi. Çünkü ABD emperyalizmi ordunun içindeki alt rütbeli subaylarının özellikle SSCB ile ilişkilenmelerinden çekinmekteydi. Böylece ordunun subay kademesini burjuvalaştırmak için OYAK hayata geçirildi. Buradaki amaç, subayların asgari seviyedeki yaşam standardının bir üst sınıfa çıkarılması hedefiydi. Çünkü subayların işçi sınıfına yakın yaşam koşullarında yaşamasının ordu içinde “sol” ve/veya anti-emperyalist fikirlerin zemin bulmasını kolaylaştıracağından korkuluyordu. Bundan da en çok ABD rahatsız olacaktı.

           

1 Mart 1961 tarihinde 205 sayılı yasa ile “emeklilik ve yardımlaşma kurumu” olarak kurulan OYAK’a, Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur’dan farklı şirket olma hakkı tanımıştır. Böylece OYAK bir sigorta sandığı görünümü altında dev bir holdinge dönüşmüştür.

 

Benzer şekilde Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) kuruluşu da dernekler kanununa göre düzenlenmiştir. Oysa bugünkü yasalara göre derneklerin siyaset yapmaları yasaktır. Ancak burjuva devletin yasaları (TÜSİAD’a) ayrıcalıklı olarak siyaset yapma hakkını tanımıştır. Bir yanda Emeklilik ve Yardımlaşma Kurum’undan holdingleşmeye giden OYAK, diğer yanda sözüm ona siyaset yapma yasağı olan TÜSİAD örnekleri devletin gerçek güçlerini de göstermektedir.

 

OYAK üyeleri daimi üye sıfatıyla Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarıdır. Geçici üye sıfatında olanlar ise yedek subaylardır. OYAK’ın yönetimini ve denetimini sağlayan kurullar askeriyeden emekli olmuş komutanlar ve generallerdir. OYAK kendini tanımlarken “ordu ayrı, OYAK ayrı; biz sivil bir kurumuz” yalanıyla gerçeği örtmeye çalışıyor. Aksine OYAK’ın yönetim yapısı tümüyle generallerden oluşmaktadır. (AKP’li Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da OYAK Genel Kurul üyesidir, Erdemir’i OYAK’a satan adam!)

 

11-17 Ekim 2005 tarihli Aktüel dergisinde OYAK ile ilgili yapılan söyleşide İsmet Akça, OYAK’ın işleyişini şöyle aktarıyor; “OYAK üç temel organdan oluşuyor. Temsilciler Kurulu, Genel Kurul, Yönetim Kurulu. Temsilciler Kurulu 50 ile 100 üyeden oluşuyor. Bu sayı daimi üye adedi esas alınarak belirlenir. Tamamı askerdir. Genel Kurul 40 kişidir ve bunlardan sadece 9’u sivildir. Yönetim Kurulu’nda 7 üye vardır, bunlardan üçü askerdir, dört sivil ise yasada belirtilen özel bir komite tarafından seçilir. Yasaya göre Yönetim Kurulu’da üç asker, dört sivil bulunmalıdır. Fakat 1976’dan beri Özel Komite’nin seçtiği dört kişiden biri mutlaka asker olmakta, dolayısıyla Yönetim Kurulu dört askerden, üç sivilden oluşmaktadır. Genel müdür ise her zaman profesyonel-sivil bir yönetici olmaktadır” şeklinde aktarıyor...

 

OYAK’ın oluşmasında mali ayrıcalıklar

 

Burjuva devletin yasaları işçilerden, emekçi halktan topladığı vergileri burjuvaziye aktarır. Burjuvazi vergi ödemez. Hükümetler belli dönemlerde vergi afları çıkartarak sermayeye nefes aldırır. (Örneğin önümüzdeki günlerde patronların birikmiş SSK ve Bağ-Kur prim afları gündeme gelecek.) OYAK’ın da her şeyden önce vergi muafiyeti var. OYAK’ı diğer sermaye gruplarından ayıran vergi kaçakçılığını yasal olarak yapmasıdır. OYAK yasal statüsünden kaynaklı olarak vergi muafiyetine sahiptir. OYAK, Kurumlar Vergisi ve Gider Vergisinden de muaftır. Dahası OYAK, yapılan bağışlardan ya da kestiği aidatlardan gelir vergisi ödemez (Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bütün subay ve astsubayların ücretlerinin yüzde 10’u, yedek subayların ücretlerinin de yüzde 5’i kesilir.) Böylece OYAK yasal olarak vergi kaçakçılığı yapan bir sermaye grubudur. OYAK’ın bu şekilde büyümesi ister istemez diğer sermaye gruplarını da rahatsız etmektedir. Otomotivden çimentoya, enerjiden finansa, gıdadan da son olarak da demir-çelik sektörüne kadar geniş bir alanda gelişimine devam etmektedir.

 

OYAK’ın diğer şirketleri

 

OYAK’ın çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren işletme sayısı 30’a ulaşmış durumda. Başlıca işletmeleri OYAK Renault, OYAK Bank, OYAK İnşaat altı ilde çimento fabrikaları, OYAK Beton, AXA OYAK Holding, OYAK Yatırım ve Menkul Değerler, OYAK Emeklilik, OYAK Ankerbank, Halk Leasing, Tam Gıda, Eti Pazarlama, OYAK Konut İnşaat, OYAK Pazarlama, Oytaş, OYAK Savunma ve Güvenlik Sistemleri, OYAK Enerji, OYAK Teknoloji, OYAK Kağıt Ambalaj vb. şekilde bu liste daha da uzatılabilir. Üstelik bu şirketlerin önemli bir kısmı faaliyet gösterdiği sektörlerde en önde gelen ve en kârlı şirketler durumundadır. Ordu 45 yılda dev bir sermaye grubuna dönüştü. Ordunun iktidardaki siyasi payı büyüdükçe, OYAK’ın ekonomideki payı da büyüyor.

           

OYAK, Erdemir ihalesi sürecinde kendisini “milli sermaye” diye pazarladı. Ama gerçek tam tersinedir. OYAK, Almanya da kurulu “OYAK Ankerbank” üzerinden Alman mali sermayesiyle; STEAG şirketine ait İskenderun barajındaki yüzde 49 payıyla Alman sanayi sermayesiyle kaynaşmış durumda. OYAK, Renault fabrikaları ve Renault otomobillerinin Türkiye satışını yapan MAIS üzerinden Fransız sanayi sermayesiyle; AXA OYAK sigortacılık üzerinden Fransız mali sermayesiyle kaynaşmıştır. OYAK’ın ayrıca İngiliz, İspanya sermayesiyle ilişkileri bulunmaktadır. Ayrıca OYAK, ABD’li Lastik Şirketi Goodyear’ın da kırk yıllık ortağıdır.

 

Görüldüğü gibi OYAK çoktan Avrupa sermayesiyle birleşmek anlamında AB’ne girmiş durumda. Sonuç olarak generaller Erdemir sürecinde ortaya çıkmadılar. OYAK 45 yıllık bir süredir kapitalist ekonomi içinde yerini ve safını belirlemiş durumda. Ordunun artık ülkenin “milli meselelerini” göz önünde bulundurarak değil, sermayesini artırmak yönünde tutum ve siyaset belirlediği ve dev bir şirkete dönüştüğü oranda da bu politikasını daha da derinleştireceği açıktır.

 

 

 

Kamu çalışanları sözleşmeli çalışmaya zorlanıyor

 

Fuat Karan

 

Ücretlerin düşmesi, çalışma saatlerinin uzaması, esnek çalışma, sosyal güvenliğin tasfiyesi, yaygınlaşan işsizlik, özelleştirmeler... Dergimizin daha önceki sayılarında “neoliberal karşı devrim” olarak tarif ettiğimiz bu süreç, işçi sınıfından güçlü bir tepki görmeksizin devam ediyor. Bu planlı saldırılar, kamu sektöründe de bir dizi sözde reform tasarısını beraberinde getiriyor. Kamuya ait işletmeleri özelleştiren hükümet, Kamu Personel Rejim Yasası ile kamu çalışanlarını esnek, güvencesiz bir çalışma ortamına doğru sürüklüyor. Amaç, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi.

 

Bu yasa geçtikten sonra 1 milyon kamu emekçisi sözleşmeli personel haline gelecek. Üst düzey bürokratlar, polisler, din görevlileri, denetim görevlileri ve öğretmenler dışında diğer devlet çalışanları, başta sağlık çalışanları olmak üzere, sözleşmeli hale gelecek. Memur veya sözleşmeli personel olabilmek için ülke çapında yapılacak merkezi sınavda başarılı olmak gerekiyor. Başarılı olanlar işe başlamadan yazılı bir sözleşme imzalayacaklar. İlk defa memur olacaklar 1 yıl aday memur olarak çalışacaklar. 2006 yılı için belirlenen personelin yüzde 80’i işe alınacak. Yaklaşık 66 bin personel alınması bekleniyor.

 

Düzenlemenin ardından işe başlayacak sözleşmeliler, memur, sözleşmeli personel, geçici personel, diğer kamu görevlileri ve işçiler olarak bölünecekler. Yıl sonunda performansa göre ödül verilecek. Denetimi yapacak olanlar ise amirler. Amirler, “iyi, pekiyi, orta ve kötü” notlarını verecekler. Haftalık çalışma saati 40 saat olacak. Yıllık izinler ilk 5 yıl için 15 işgünü, 6 yıldan 15 yıla kadar 20 işgünü ve 15 yıldan fazla olanlar için de 25 işgünü olacak. Ayrıca tüm ödemelerden gelir ve damga vergisi kesintisi yapılacak.

 

Amaç Ne?

 

Bu yasa tasarısı, çok yönlü bir saldırının parçası. Birincisi, kamu sektöründe çalışan işçileri örgütsüzleşmeyi hedefliyor. En ufak bir mücadele ve hak arama çabası sözleşmenin feshi ile sonuçlanacak. Ya da amirlerin keyfi denetimine bırakılacaklar. Amir performansı değerlendirecek. İkincisi, kamu emekçilerinin, mücadelelerle kazandıkları ücret ve sosyal haklarını tırpanlamayı hedefliyor. Sözleşmeli personeller daha düşük ücretle çalışacak, birçok sosyal haktan mahrum olacak. Üçüncüsü, kamu sektöründe özelleştirmelerin önünü açmayı ve tüm kamu kurumlarını özelleştirerek paralı hale getirmeyi hedefliyor. Sağlıktan eğitime her tür kamu hizmeti özel sektöre devredilecek ve paralı hale gelecek.

 

Kamu Personel Rejim Yasasını durdurabilecek güce işçi sınıfı sahip. Sermayeye ve onun gerici yasalarına karşı birleşik bir seferberlik bu saldırıyı durdurabilir. Ancak sınıf güçleri dağınık. Kamu emekçilerinin sendikaları 3 konfederasyona bölünmüş durumda. Kamu emekçilerinin mücadelesine önemli bir güç kazandıran KESK güç kaybediyor. Koltuk kavgalarını, tabandan kopuk eylem çizgisi izliyor. Bir de hükümetin KESK’e bağlı sendikalara dönük saldırısı bu tabloya ekleniyor. Eğitim-Sen’in kapatılması davası gibi... İşçi sınıfına dönük saldırılar her gün yoğunlaşıyor. Sendika bürokratlarından bağımsız bir taban hareketi birleşik mücadele hattını örebilir. Özelleştirmelere, sendikasızlaştırmaya, tenkisatlara karşı bu birliği yaratmak için örgütlenelim.

 

 



 

 

DİSK yeni “sol” arayışlar içinde

 

 

Nergis Çayır

 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 14-15 Ekim’de, Bolu Koru Otel’de ‘solda yeni arayışlar’ adıyla sempozyum düzenledi. Burjuva basını toplantıyı, “DİSK yeni sol parti kuruyor” diye yansıttı. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ise, “hayır biz sol parti kurmuyoruz, ama solu birleştirecek bir platform açmak istiyoruz” dedi. Toplantının katılımcıları ağırlıklı olarak liberal ve Kemalist-ulusalcı akademisyen ve yazarlardan oluştu. (Zekeriya Temizel, Bülent Tanla, Yalçın Doğan, Derya Sazak Can Dündar, Tarık Akan, Ece Temelkuran, Aydın Engin vb…) Toplantıya yaklaşık 60 kişi katıldı.

 

DİSK’in böyle bir toplantıya ev sahipliği yapmasının nedeni sadece Süleyman Çelebi’nin kendisini bu yolla meclise taşıması olarak algılamak eksik ve yanıltıcı olur. Burjuvazi siyasal düzenin devam ettirebilmesi için, kitleleri yanıltmak için, “sağ” veya “sol parti”leri kitlelerin önüne seçenek olarak sunar. Kitleler de bu seçeneklerden kendilerine yakın buldukları partiyi desteklerler. Aslında bu “sağ-sol” partiler düzenin partileridir; bu partiler mevcut düzene yani kapitalistlere hizmet ederler. Burjuvazi için bugüne kadar “sol” kesim olarak nitelenen yoksulların kontrol edilmesi CHP gibi partiler aracılığıyla gerçekleşiyordu, çünkü CHP gibi partiler emek söylemleriyle yoksulların kendilerini ifade edebilmelerinde bir alan gibi gösteriliyordu. CHP ve benzeri partilerin son dönem politikalarıyla bu göstermelik işlevlerini yüklenmekten uzaklaştıklarını düşünen burjuvazi şimdi yoksulların tepkilerini kontrol edebilecek yeni arayışlar içinde ve bu iş için şimdilik en öne çıkan DİSK gibi görünüyor.

 

Toplantının gündemi

 

Toplantıda ‘sol alternatif siyaset’ tartışıldı. Ne hikmetse DİSK işçilerin, emekçilerin sorunlarını çözeceği yeni bir arayışın içine girmekten bahsediyor. Ama toplantıya sorunları yaşayan işçileri, emekçileri çağırmıyor. DİSK’in toplantıya çağırdığı konuşmacılara bakılırsa amaçladığı sol bir platformun kime hizmet edeceği belli görünüyor. Sendikalar bu tür arayışlara giriyorlar ama sermayenin ekonomik ve siyasal saldırılarına yani kapitalizme karşı mücadele etmekten uzak duruyorlar. Bu da onların sözlerini, çağrılarını işçi ve emekçiler açısından “şüpheli kılıyor.” Özelleştirmelere, sosyal güvenliğin tasfiyesi yasalarına karşı işçi ve emekçileri kararlı bir mücadeleye hazırlamaları gerekirken, sendikaların başın çöreklenmiş bu bürokratların başka hesaplarla çeşitli arayışlar için mücadele ettiklerini görüyoruz.

 

Tabii ki işçiler-emekçiler, sendika bürokratlarının duyarsızlıklarını, patronlarla uzlaşarak kendilerini nasıl sattıklarını çok daha iyi bilir. İşçi ve emekçiler kendileri için böyle bir toplantıdan, böylesi bir anlayış söz konusu olduğu sürece olumlu bir sonuç çıkmayacağını da gayet iyi biliyor. DİSK, sosyalist çevreleri bu toplantıya çağırmadı. Ama fabrikalarda devrimcilerin üzerinden siyaset izliyor. Mitingleri onların üzerinden kalabalık gösteriyor. Ne hikmetse böyle bir toplantıdan ise devrimcileri uzak tutuyor. Maksat ortada; eleştiren, ayak bağı olan kimse olsun istemiyorlar. Devrimciler de bu durumdan iyi bir ders çıkarmalı, sendika bürokratlarının oyunlarına ve çıkarlarına alet olmamalıdır.

 

DİSK sendikasının amacı nedir?

 

DİSK’li bürokratlar son seçimlere kadar CHP’nin yanındaydı. CHP, seçim döneminde Süleyman Çelebi’nin adaylığını kabul etmeyince çıkarları ters düştü. Ve gidecekleri bir parti olmadığı için şimdi solda yeni bir arayış içine girdik diyorlar. Oysa şu anki savundukları görüşler ne CHP’den ne de SHP’den farklı değil. DİSK sendikasının bu hazırlıkları da boşuna değil. 2007’de genel seçim yapılacak, buna hazırlık yapma niyetindeler. Biz sendikaların siyaset yapmasına karşı değiliz, ama burjuva siyaset değil. DİSK’in bu çıkışını fırsat bilen Emeğin Partisi emekçileri partisine çağırıyor. Çağırmayla işçiler partiye gelselerdi şimdiye kadar Türkiye’de devrim olmuştu.

 

Evet, bugün işçi sınıfının çıkarlarını savunacak, onları örgütleyecek bir partiye ihtiyaç var. Ama bu DİSK’in girişiminde bulunduğu gibi bir parti değil. İşçi sınıfının acil sorunlarını önüne koyan ve bunlar için mücadele eden ve bu kapitalist düzenle hiçbir ilişkisi olmayan bir partiye ihtiyaç var. İşçi sınıfı adına hareket eden bu işbirlikçi-uzlaşmacı bürokratik anlayışlar yeni bir ‘sol çözüm’ bulsalar da yalnız kalacaklar. Çünkü tabana dayanmayan, AB uygulamalarına evet diyen, ileriliği sol liberalizm ile sınırlı, hayata sınıf mücadelesi açısından, işçi ve emekçiler ekseninden değil de sivil toplum ve yurttaşlık anlayışı içinden bakan küçük burjuva eğilimler tarihte hep yalnız kalmışlardır.

&