Yıl: 26

Aralık 2005

 

 

Yeni Dönem Sayı: 22

 

Baskı ve şiddet rejimi Şemdinli’de – İŞÇİ CEPHESİ

Şemdinli’de AB standardı – ARİF BENOL

Hükümet ve ordu “Gizli Anayasa” onayladı – ŞAHİN YILDIRIM

Türban davası bitti mi? – NERGİS ÇAYIR

Kapitalist devletin neresine dokunsan pislik akıyor – YILMAZ UĞUR

Kuruluşunsan bugüne Emekli-Sen – OYA ŞEN

Özelleştirmeler ve sınıf mücadelesi – ARİF BENOL

Türk Telekom’un satışı iptal edilsin! – DERYA DENİZ

Serna grevi: Birleşen işçiler yenilmez – FUAT KARAN

Emek Güncesi – MAVİ MAYIS

Fabrikalardan – OKUYUCU MEKTUPLARI

Fransa’da “baldırı çıplaklar” isyanı – İŞÇİ CEPHESİ

 

 

Baskı ve şiddet rejimi Şemdinli’de

 

 

İşçi Cephesi

 

Şemdinli’de 9 Kasım tarihinde bir kitapevi bombalandı. Bombalama sonucu ölen ve yaralananlar oldu. Bombalamanın tanığı olan Şemdinli halkı anında tepki gösterdi ve tertipçileri suç aletleriyle birlikte yakaladı. Tertipçiler asker ve PKK itirafçısı çıktı. Olay bununla sınırlı kalmadı. Olay mahalline gelen asker-polis gücü –üstelik kaymakam, emniyet müdürü, alay komutanı ve savcının da orada bulunduğu sırada- Şemdinli halkının üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu ölen ve yaralananlar oldu. Bombayı atan itirafçı ve işbirlikçisi subaylar ve devamında halkın üzerine kurşun sıkıp öldüren asker önce serbest bırakıldı, sonrasında kamuoyu baskısı nedeniyle göstermelik birkaç tutuklama oldu. Bu arada Orgeneral Yaşar Büyükanıt bombacı katillerden birine, “Ben o çocuğu tanırım, iyi bir astsubaydı” diyerek kefil oldu. Öldürülen Kürtler ise F16’ların alçaktan uçuşları eşliğinde defnedildi.

 

Şemdinli: ne münferit ne de lokal, sistematik ve genel

 

Susurluk sonrası, “bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” gibi sözler edilmişti. Oysa her şey eskisi gibi kaldı. Şemdinli’ye gelinceye kadar baskı ve şiddet rejimi işledi. Kürt halkına karşı sürdürülen savaş her şeyi mubah hale getirdi. Tansu Çiller, “kurşun atan da, yiyen de bizdendir” demişti. Gizli operasyonlar, faili meçhul cinayetler, mafya ve çetelerin taşeron olarak kullanılması söz konusu oldu. Gündem gazetesinin bombalanması, Musa Anter gibi nice Kürt aydının, politikacısının, işçisinin, emekçisinin öldürülmesi bu sürecin bir ürünüydü. Milyonlarca Kürt bu baskı ve şiddet ortamında sürgün edildi; binlerce köy ve onlarca orman yakıldı; dağlar, tepeler bombalandı. Bombalanan, öldürülen, sürgün edilen, bok yedirilen, yediden yetmişe iliklerine kadar iğfal edilip, baskı ve şiddetle ezilen Kürt halkına karşı acımasız bir savaş sürüyor. Bu Türkiye’nin gerçek yüzüdür. Şemdinli bombalaması asker-polis rejimin bir ürünüdür. Susurluk gibi Şemdinli’de ne münferittir ne de lokal.

 

Devlete rağmen değil, bizzat devletin kendisi

 

Binlerce örnekte olduğu gibi Şemdinli örneğinde de, “devletin bekası, vatanın, milletin bölünmez bütünlüğü” adına kimi çevrelerin bu tür eylemlerde bulunduğu, devlet adına hareket ettiği açıklaması yapılıyor. Evet bu şekilde hareket edenleri tespit edelim, takipçisi olalım, suçları cezasız kalmasın. Ama baskı ve şiddeti doğal çalışma yöntemi haline getiren bizzat devletin kendisidir; ve mevcut baskı ve şiddet bu siyasal rejimin bir sonucudur. Bu nedenle rejimin copu hem Kürt halkının hem de Türkiye’nin diğer işçi ve emekçilerinin tepesine inmekte. Bugün Kürt halkına kurşun sıkanlar bir başka gün Kızılay meydanında kamu emekçilerinin üzerine panzer sürüyor. Ana muhalefet partisi, “Sosyal Demokrat” CHP rejimi sahipleniyor, Şemdinli olayının tanığı olan kendi milletvekilini partisinin olay araştırma komisyonuna bile almıyor. Sık sık orduyu göreve davet eden Deniz Baykal, “derin devletin” en baş savunucularından biri. Ve diğer burjuva partiler de baskı ve sömürünün nemasından yararlanma peşindeler. Kürt halkına ve emekçilere en yoğun saldırı ve baskıları, işçi ve emekçilerin siyasal, ekonomik, demokratik haklarının gaspını gerçekleştirme konusunda bu partiler birbiriyle yarışmakta. AKP hükümeti ise ömrünü uzatmak, hükümet olmanın avantajlarından yararlanmaya devam etmek peşinde. Bu nedenle Şemdinli olayı AKP için çözülecek değil kullanılacak bir konu. AKP sözcüleri biraz Kürtlere göz kırpacak, biraz kamuoyuna AB cilası çekecek ama esas olarak parçası ve hizmetlisi oldukları devletin ve rejimin kırmızı çizgilerini takip edecekler. Her fırsat bulduğunda başörtüsü, imam hatip vb. konuları insan hakları ihlali olarak sunan Erdoğan, başkent Ankara’da öğretmenleri polis panzerleriyle ezmeyi, kafalarını patlatmayı ise bir görev olarak görüyor. Bu ikiyüzlülüktür, burjuva politikası budur. AKP sermayeye hizmet ediyor ve sermayenin korunması için asker-polis rejimiyle bütünleşiyor. İşçi ve emekçi düşmanı bir hükümetin sermaye adına bunları yapması normal. AB’nin “demokrasi” söyleminin ise bir palavra olduğu zaten ortada.

 

Şemdinli’de Kürtler, Kızılay’da öğretmenler

 

Bu noktadan öteye gitmek ne bu partilerle, ne bu partilerin kurduğu parlamentolarla, ne de bu baskı ve şiddet rejimiyle mümkündür. AB’nin demokrasi ve ekonomik refah getirerek Türkiye’yi kurtaracağına inananlara Fransa iyi bir örnek. Dünyanın en refah ülkelerinden sayılan Belçika’da ise iki kişi birkaç gün önce donarak öldü. Bu refah ülkesinin başkentinde binlerce evsiz sokaklarda yaşam mücadelesi veriyor. Belçika’nın imkanları sokakta yaşayanları kurtarmaya yetmiyormuş! İşte Avrupa. Fransa ve Belçika’da yaşananlar yarı sömürge bir ülke olan Türkiye’de misliyle yaşanıyor. Buna dur demek için işçi sınıfı ve emekçiler kendi kaderlerini kendi ellerine almalıdır. Şemdinli’deki bombalamanın, Malatya’daki işkencenin, sokaklardaki linç girişimlerinin, Kızılay’da öğretmenlere uygulanan şiddetin son bulmasını istiyoruz. Baskı ve şiddeti uygulayan tüm kurumlar dağıtılıp yok edilmeli, sorumluları yaptıklarının cezasını ödemelidir. Kontrgerillanın yok edilmesi, MGK’nın tasfiyesi, faşist odakların dağıtılması bu doğrultuda bir ilk adımdır. Ancak bu kurumlar, bu anlayış, bu baskı ve şiddet rejimin bizzat kendisidir. Bu rejimin ilgası için işçi ve emekçilerin önderliğinde bir kurucu meclis; ve 12 Eylül Anayasası’nı ortadan kaldıracak, işçi ve emekçilerin önderliğinde yeni bir anayasanın oluşturulması. Bu mücadelelerin başarıya ulaşması için olmazsa olmaz şart ise devrimci işçi partisinin inşası.

 

 

 

 

Şemdinli’de AB standardı

 

 

Arif Benol

 

Türkiye siyasal rejimi çok merkezlidir ve sürekli kriz ile karakterize olur. Rejime öncelikle asker-polis gücü damgasını vurur. MGK, TSK, MİT gibi kurumlar seçilmiş sivil yönetimlerin üzerinde bir iktidar gücüne sahiptir. Ama sivil yönetimlerin sivillikleri de laftadır. Başta hükümet olmak üzere parlamento, Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanlığı dahil tüm sivil yapılar askerin-polisin belirleyici önceliğini kabul eder. Diğer yandan bu güç merkezleri tüm yetkileri ellerinde toplamak, iktidara nüfuz etmek için kendi aralarında sürekli bir savaş verir. Kendi içlerinde de bölünüp, parçalanmış olan bu güç merkezleri, bizimki gibi ülkelerde işçi sınıfının, emekçi kitlelerin ve Kürt halkı dahil tüm ezilen ve sömürülenlerin üzerinde sürekli bir baskı ve şiddet uygular.

 

Baskı ve şiddet rejimi

 

“Demokrasi” Türkiye gibi yarı sömürge -ve diğer sömürge- ülkeler için bir lüks olarak görülür. Çünkü tüm hain ve işbirlikçi karşı devrimci önderliklere rağmen burjuva demokrasi oyunu işçi sınıfının ve emekçilerin sisteme olan nefretini yok edemez ve onları tam bir boyunduruk altına alamaz. Sınıfın nefretinin demokratik mekanizmalar içinde sönümlendirilmesi burjuvazi için altından kalkamayacağı bir faturadır. Bizim ki gibi ülkelerde bizzat burjuvazinin kendisi “demokrasi” kurallarına uymaz, sık sık ihlal eder. Kuşkusuz sadece Türkiye’de değil, tüm kapitalist dünyada, ABD ve AB’de dahil olmak üzere- burjuva hukuku işçi sınıfı ve emekçi kitleler üzerinde bir sömürü ve baskı aracı olarak işler. Fransa’da “göçmenlere” karşı devletin uyguladığı baskı ve şiddet henüz çok taze. Belçika ve Alman devletleri de aynı yöntemi uygulamaktan çekinmediler. Bu nedenle Şemdinli olayını “hukuk dışılık” diye tanımlamak baştan kendimizi bir yalanın içine hapsetmek olacaktır. Burjuva hukuk sistemi Şemdinli’de Kürtlere ve Fransa’da “göçmenlere” karşı “gerektiğinde” aynı “yasal” baskı ve şiddeti uygulama hakkını burjuva devlete vermektedir.

 

“Hukuk dışılık” komedisi ve burjuva ikiyüzlülüğü

 

Bu konuda asker-polis rejiminin baskı ve şiddet karakterini gösterecek çok örnek var. Son aylarda meydana gelen linç olaylarını hatırlayalım. Gözü dönmüş milliyetçi-faşist güruhlar insanları güpegündüz linç etmeye kalktı. Linç edilmek istenenler -halkı galeyana getirmekten- tutuklandı. Linççilere vali, kaymakam, emniyet müdürü, belediye başkanı, milletvekili gibi sıfatları taşıyan kişilerce destek verildi, hiçbiri tutuklanmadı. Daha birkaç hafta önce Malatya’da devlete ait çocuk yurdunda uygulanan eziyet ortaya döküldü. Ne oldu? İş birkaç garibana havale edildi. Bunların dışında istifa eden, soruşturma gören, ceza alan olmadı. Burjuva medya “insanlık bitti” diye başlık atmıştı. Türkiye’de bu sorun bitti mi? Bitmedi, ama sesler kesildi. Kimse kendisini aldatmasın, zaten olay anında gösterilen tepkilerin nedeni insanlık, hak-hukuk falan değildi. Sermaye, hükümet ve medya tepki gösterir gibi yaptı, çünkü Avrupa Birliği yollarında olan Türkiye’de bu olaylar imajlarını bozuyor. AB ne der? Sermaye yatırıma gelir mi? Dertleri bu. Tabii bunun anlamı rejim, baskı ve şiddetinden vazgeçsin değil. Baskı ve şiddetin aynı AB’de, ABD’de ve benzeri diğer burjuva demokrasilerindeki gibi usturuplu şekilde işlemesini istiyorlar: güpegündüz ve açıkta değil, alacakaranlıkta ve sokak aralarında sinsice...

 

Katıksız sömürü, katıksız baskı ve şiddet

 

Burjuva kapitalist ikiyüzlülük Fransa’da, Belçika’da, Almanya’da “göçmenlere”, Ankara Kızılay’da öğretmenlere ve Şemdinli’de Kürtlere “AB standartları”nda baskı ve şiddet uyguluyor. Egemenler diyor ki; F16’lar cenazeleri taciz etsin, kitapevleri bombalansın, çocuklar işkence görsün, istismar edilsin, linç gündelik hayatın bir parçası olsun, asgari ücret açlık sınırının yarısı kadar olsun, özelleştirmeler hızlansın, her şey özelleştirilsin, emeklilik yaşı daha da artsın, Kürtler “dağ Türkü” olsun, bütün dünya Türk olsun, devleti yönetenler bin sene iktidar olsun, polis istediği kişiyi, istediği zaman dinlensin, gözaltına alsın, gerekirse dövsün, öldürsün ama kimse bir şey demesin, asker ne yaparsa hep doğru yapar, askere sual edilmesin, asker hesap sorsun, kimse askere hesap sormasın, patronlarımız dünyanın en zengin patronları olsun; her şeye rağmen işçinin, emekçinin, Kürtlerin sesi soluğu çıkmasın, kol kırılsın yen içinde kalsın. Şikayet etmediği, tepki göstermediği, ne olursa olsun isyan etmediği için dünyada örnek gösteriliyor Türkiye’nin işçisi, emekçisi. Ve Arjantinliye, Fransalıya benzemediği için övülüyor, patronlar ve hükümetleri tarafından. Kuşkusuz bu sermayenin dileği. Oysa işçiler, emekçiler tüm zorluklara rağmen haksızlığa, sömürüye, baskı ve şiddete karşı mücadele ediyorlar. Kapitalist sömürüye, emperyalist işgallere, baskı ve şiddet rejimlerine karşı işçi sınıfı ve emekçiler tüm ezilen ve sömürülen kesimler birlikte ve örgütlü bir sınıf mücadelesi vererek zincirlerinden kurtulacaktır.

 

 

 

 

Hükümet ve ordu “Gizli Anayasa” onayladı

 

 

Şahin Yıldırım

 

Ekim ayında toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) görüşülmesi iki kez ertelenen yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) onaylandı. AKP hükümeti AB’nin Uyum Yasaları çerçevesinde ordunun yetkilerini kısıtlama çabaları planlanırken MGSB’de iç güvenlikteki rolünü kuvvetlendirdiğini görüyoruz. MGK’da görüşülen MGSB yeniden güncelleştirildi ve yürürlüğe kondu. Basına “sızdırılan” bölümleri arasında yer alan “aşırı sağ’ın tehdit olmaktan çıkarılması” ve daha önce öncelikli tehdit olarak belirlenen “bölücü terör ve irtica”nın yanına yeni olarak “aşırı sol”un eklenmiş olması MGSB’nin işlevini ve çerçevesini ortaya koyan önemli verilerdir.

 

Burjuva devletin “gizli anayasası” olarak da bilinen MGSB’ye göre işçi sınıfının örgütlenme ve eylem hakkından, Kürt halkının en demokratik haklarına kadar her şeyin “iç güvenliği” tehdit ediyor fakat Trabzon’da, Bozöyük’de ve son olarak Rize’de yaşanan linç ve ırkçı-faşist saldırıları tehdit olarak algılamıyor. Böylece devlet son zamanlarda yaşanan bu saldırıları MGSB ile de desteklediğini ilan ediyor. Burjuva devletin nasıl bir sınıf karakterine sahip olduğu ortadadır.

 

Burjuvazi saldırılarına çok yönlü devam ediyor. Bir taraftan işsizlik, sefalet, açlık ve toplumsal çürümeler artarken, diğer taraftan da işçi ve emekçilerin içindeki öfke birikiyor. Bu biriken öfkeyi belli zamanlarda burjuvaziyi uyarmak için sendika bürokrasileri, belli zamanlarda “itibarlı” gazeteciler, belli zamanlarda patron örgütleri ve benzerleri “sosyal patlama” tehlikesi diyerek dile getiriyorlar.

 

Bu koşullara uygun olarak hazırlanan MGSB’de işsizliğin ulaştığı boyutlara vurgu yapılarak toplumsal hareketler de iç tehdit listesine alındı. Burjuva devlet işçi ve emekçi hareketlerini sistemi için tehdit olarak görüyor. Buna karşı da “teröre karşı önlemler” adı altında bir dizi önlem almak için düğmeye basıyor. Ceza Yasası ve Ceza İnfaz Yasası ile cezaların katlanması yetmiyormuş gibi, şimdi de Terörle Mücadele Yasası’nın daha da ağırlaştırılması gündemde.

 

Peki, devletin bu hazırlıklarının hedefinde kim var?

 

Tabii ki, Kürt-Türk demeden bütün işçiler, emekçiler ve yoksul kitleler. İşçiler haklarını aradığında patronlar tarafından terörist ilan ediliyor. Kürt halkının en demokratik taleplerine karşı devletin cevabı, baskı, inkar ve imha etme politikası. Hükümet ve askerler, Şemdinli ve Yüksekova’daki olayları incelemek için gerçekleştirdikleri “Terör ve Güvenlik Zirvesi”nde yaşanan olayların aydınlatılması için somut adımlar atmak yerine, “asayiş ve güvenlik” için daha fazla tedbirin alınması kararlaştırıldı. Askeri zanlıların yargılanması için yapılan eylemlerin “kanunsuz” ve “bölücü” ilan edildiği toplantıda bu tür eylemlere izin verilmeyeceği vurgusu yapılarak Kürt halkına gözdağı verilmek istendi.

 

Sonuç olarak, burjuva devletin MSGB’yi yenilemesinin bir nedeni de burjuvazinin hayat pahalılığı karşısında gittikçe yoksullaşan kitlelerden gelebilecek tepkilerden korkusudur. Bu tepkileri önlemek ve burjuva sistemine gelebilecek herhangi bir tehditten, özellikle de “aşırı solcu”lardan korunmak amacıyla baskıları ve sömürüyü arttırmak arzularıdır.

 

Bizce de burjuvazinin korkusu yersiz değil. Burjuvazi, yüzyıllardır işçileri, emekçileri ve yoksul kitleleri sömürmek, baskı altında tutmak için yasal veya gizli anayasalarla kitleleri yönetmeye çalışmaktadır. Burjuvazi işçi sınıfına karşı her gün yeni bir yasa çıkarmakta. İşçi sınıfı burjuvazinin bütün saldırılarını ve baskılarını geri püskürtebilecek bir güce sahiptir.

 

Bugün işçi sınıfı bu gücünü kullanabilecek ne morale ne güvene ne de gerçek anlamda devrimci bir işçi partisine sahiptir. Burjuvazi gittikçe saldırganlaşmaktadır. En son Eğitim- Sen’in düzenlediği mitinge arsızca saldırmasını da bu çerçevede ele almak gerekir. Bu saldırı aynı zamanda hak arayan tüm emekçilere de bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bu anlamda; gizli anlaşmalar iptal edilmeli ve belgeleri açıklanmalı; MHP, BBP gibi milliyetçi-faşist partiler ve kontrgerilla tarzı milliyetçi-faşist yapılar dağıtılmalı; MİT, JİTEM, MGK gibi baskı ve şiddet rejimini ayakta tutan kurumlar tasfiye edilmelidir. Bu talepler için önümüzdeki en acil sorun kendini dayatan devrimci işçi partisinin inşa sorunudur.

 

 

 

 

Türban davası bitti mi?

 

 

Nergis Çayır

 

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken Türban taktığı için derslere girmesine izin verilmeyen Leyla Şahin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) dava açtı. Leyla Şahin’in 1 Kasım 1998’de açtığı dava 7 yıl sürdü. 29 Haziran 2004’de mahkeme türban yasağı konusunda Türkiye’yi haklı buldu. Bunun üzerine Leyla Şahin temyiz başvurusunda bulundu. 10 Kasım 2005’te Büyük Daire ilk kararı onadı. Mahkeme Leyla Şahin’in itirazını kabul etmedi.

 

Leyla Şahin Avusturya’da yaşıyor. Çok pahalı bir üniversitede okudu ve kendi mesleği olan doktorluk görevini de yapmıyor. 7 yıl bir davayı sürdürmek, pahalı bir okulda okumak kolay olmasa gerek. Böyle bir davanın kazanılması için destek sunanların olduğu açık.

 

AİHM’de Türkiye aleyhine açılan ve sayıları yaklaşık 100’ü bulan türban davası var. Dışişleri Bakan’ı Abdullah Gül’ün eşi Hayrulnisa Gül’de türban nedeniyle AİHM’e dava açtı. Eşi hükümette görev aldıktan sonra davayı geri çekti.

 

AKP hükümeti ve türban

 

AKP iktidara gelmeden önce türban eylemleri camilerde, üniversiteler vb. yerlerde sıkça yaşanıyordu. AKP iktidara gelir gelmez bu eylemlilikler bıçak sırtı gibi birden bire kesildi. Bunun nedeni, bu sorunu yaşayanların bir bölümünün AKP hükümetinden beklentilerinin olması. Burjuva siyasetçiler ise hep ikiyüzlü davranıyor. Muhalefetteyken türbanı malzeme olarak öne çıkartıp, iktidardayken timsah gözyaşları döküyorlar.

 

Türkiye davayı kazandı. Ama hükümet yetkilileri üzüldüklerini belirttiler. Sanki davayı Leyla Şahin değil devlet kaybetmiş gibi ikiyüzlü davranıyorlar. Oysa üç yıldır iktidardalar. Meclis de çoğunluk ellerinde, istedikleri her değişikliği yapabilme güçleri var.

 

AİHM’in türban yasağıyla ilgili kararını manşetlerinden indirmeyen burjuva gazeteler, aynı gün tam sekiz davadan Türkiye’nin AİHM’de mahkum olduğundan tek satır bile söz etmediler.

 

AKP hükümetinin üç yıllık süreci değerlendirildiğinde hiçte masum değil. Helal gıda, içki yasağı, harem selamlık havuzlar vb. en son olarak da Ümraniye Belediye Başkanı’nın, Çanakkale Savaşı’nı çizgi film haline getirmesi (400 milyar liraya maloldu) ve bu yolla çocuklara ilahi güçlerin anlatılması. Kuran kursları, yatılı din eğitimi verilen okullar çoğalıyor. Bütün bunlar bilimsel düşünceye karşı gelişmelerdir.

 

Türban, AB karşısında hükümetin elini ayağını bağlamaması için arada bir öne çıkarılan malzeme olarak kalacak görünüyor.

 

Türban siyasal bir simge

 

Örgenciler türbanlı okula alınmadı diye kıyamet koparılıyor. Oysa hiç okula gidemeyen 6 milyon çocuk eğitim hizmetinden yararlanamıyor. Bunların yüzde 72,7’sini ise kız çocukları oluşturuyor. Zaten az olan eğitim almış kadın sayısına, bir de genel olarak erkeklerin isteği üzerine ve çevre baskısı nedeniyle örtülen türban nedeniyle okuyamayan kadınlar eklenince sayı daha da kabarıyor. Parası olan, cemaatlerden destek gören küçük bir azınlık yurtdışında okuyabiliyor. (Başbakanın çocukları bir patron tarafından ABD’de okutuluyor.) Küçük kız çocuklarına türban taktırılıyor. Daha sonra çıkıp bu kadınlar kendi isteği ile türban takıyor deniliyor. Kuşkusuz kendi isteği ile takan kadınlar vardır. Ama bu sayı azınlıkta kalmaktadır.

 

Kadınlar baskı, dayak, şiddet, töre cinayetleri vb. sorunlarla karşı karşıyadır. Türbanı öne çıkaran ve mücadelesini verenler, kendi yaşadıkları bu sorunlara sessiz kalıyorlar. Burada bilinçli bir tercih yapılıyor. Çünkü türban artık bir başörtüsü biçimi değil, siyasi simge haline gelmiştir. Siyasi duruşun, tavrın simgesidir. Türban kadınlara özgürlük getirebilir mi? Bizce getiremez çünkü kapitalist sömürüyü gizlemek, baskı ve şiddeti perdelemek için kullanılan bir simge haline getirilmiştir.

 

 

           

 

Kapitalist devletin neresine dokunsan

pislik akıyor

 

 

Yılmaz Uğur

 

Malatya’daki Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na (SHÇEK) bağlı çocuk yuvasında yaşanan şiddet görüntüleri bir anda burjuva medya tarafından “büyük habercilik” anonsları eşliğinde Türkiye’nin gündemine oturdu. Medya bu olayın üzerine gitti ve çocuklara atılan dayak görüntüleri haber programlarında sık sık yayınlandı. Toplumun bu olaya büyük bir tepki göstermesinin nedeni basının olayı iki hafta ekranda tutmasıydı. Bunu medya patronlarının AKP hükümetine diş göstermesi olarak algılayabiliriz. Yoksa bu ülkede insanları isyan ettirecek o kadar çok görüntü var ki bunu burjuva medya bilinçli olarak vermiyor. Bu yüzden medya sanki Malatya çocuk yuvasındaki olayları ilk defa yaşanıyormuş gibi gösteriyor.

 

Hâlbuki bu şiddet sahneleri hayatımızın her anında işyerlerinde, cezaevlerinde, hak arayışında var ve yaşıyoruz. Medya bu görüntüleri verirken her zamanki gibi yanıltıcı bilgi vermeyi de ihmal etmedi. Çünkü bu yuvada yaşanan olayların sorumlusu ilk olarak bakıcı kadınlar gösterildi. Ama bu çocuk yuvasının işletilmesinin devlet tarafından bir taşeron şirkete verildiği gizlendi. Taşeronlaşma sadece AKP’nin değil tüm burjuva hükümetlerin izlediği bir politika. Medya olayın bu kısmıyla ilgilenmek istemedi. Hükümet öncelikle kendini kurtarmak için bu olayda sorumluluklarının olmadığını, olayın “münferit” olduğunu söyledi. Tıpkı işkencenin de “münferit” olması gibi… Hatta devlet, olayı kamerayla çeken kişiye soruşturma açtı. Toplumda oluşan tepkiler ve düzenin pisliklerinin akması nedeniyle hükümet basın yayın organlarına mahkeme kararıyla yasak getirerek bu olayın yayınlanmasını engelledi. Hükümet yayın yasağı getirerek kitlelerin bu tepkisini şimdilik engellemiş oldu. Peki, sorun çözüldü mü? Hayır.

 

Hükümetin olaydan haberi vardı

 

Meclis İnsan Hakları Komisyon’u Başkanı Mehmet Elkatmış’ın dayak görüntülerinin yayınlanmasından önce ilgili bakanı sorguladıklarını açıklaması, hükümetin konudan haberdar olduğunu ortaya koydu. Çocuklara yönelik şiddete ilişkin olarak inceleme yapmak için Malatya’ya giden Elkatmış, 20 Ekim’de Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’yu komisyona davet ettiklerini belirterek, “biz bu olayın takibindeydik, 20 Ekim’de sayın bakanı komisyonumuza davet ettik, iki saat sorguladık” dedi.

 

Elkatmış, “neden daha önce Malatya’ya gelmediniz?” şeklindeki soruya ise “mecliste önemli konular görüşüyorduk” diyerek yanıt verdi. Elkatmış’ın önemli dediği konular ise herhalde SHÇEK’in taşeronlaşmasının önünü açacak olan yeni yasa tasarısı idi. Londra dönüşü gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan ise, Malatya’daki olay ile kurumun tamamen çöktüğünü ve yeni Sosyal Hizmetler Yasası’nın hazır olduğunu belirterek “köklü değişiklikler yapılacağını” söylemişti. Yani yapılacak olan SHÇEK’in verdiği tüm hizmetlerin özelleştirilmesi ve çocukların eğitimsizliğe ve dayağa karşı daha da savunmasız kalmasına neden olmak. Zaten burjuva düzeninden de bu beklenir.

 

Daha düşük ücret, daha çok iş

 

SHÇEK yetkilileri daha fazla kâr yapabilmek için çocuk bakımı ile ilgili uzman kişileri tercih etmiyorlar. Temizlik şirketinde çalışan taşeron işçiler yetkililer tarafından düşük bir ücret karşılığında yuvadaki çocuklara da bakıcılık yapıyorlar. Zaten ağır yaşam koşullarından bunalmış olan ve bu işin eğitimini almamış bu insanların başvurduğu yöntem ise şiddet oluyor. Bizler tabi ki bu şiddeti savunmuyoruz ama bunun asıl sorumlusu bu bakıcılar değildir. Asıl sorumlu düzenin kendisinden kaynaklanmaktadır.

 

Daha önce de İzmir’deki Barbaros Çocuk Köyü’nde meydana gelen taciz olayında yetkililer olaya sözde el koymuşlardı, değişen bir şey olmamıştı. Suçlu bulunan birkaç yönetici başka illere gönderilerek görevlendirilmişti. Bu olay şunu gösteriyor ki bu tür olaylar daha çok yaşanacak ve bu düzende devlet yetkililerinin bu olaylara köklü bir çözüm bulmasını beklemek hayalcilik olacak.

 

Futbolda, hapishanede, karakolda, sokakta, evde olsun gerçekleşen bütün şiddet ve işkence olaylarının uygulayıcısı ve tek sorumlusu kapitalist devlettir. Bu nedenle bu olayların hesabını vermesi gereken ve cezalandırılması gereken kapitalist devlettir.

 

 

 

 

Kuruluşundan bugüne Emekli-Sen

 

 

Oya Şen

 

DİSK’e bağlı Emekli-Sen sendikası 12 Temmuz 1995 yılında, 139 emekli tarafından bağımsız olarak kuruldu. Yaptığı ilk kongrede DİSK’e katılma kararı aldı. Türkiye genelinde 40 bin üyesi var. Kurucuları arasında 15-16 Haziranları, Kavel direnişini, 1977 1 Mayıs’ını, 1989 Bahar eylemlerini ve birçok mücadeleyi yaşamış işçi ve emekçiler bulunmakta.

 

Sendikanın kurulmasının birçok amacı var. Ama en önemlisi, “demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mücadelesinden emekli olunmaz” şiarıyla yola çıkmış olmaları. O günden bugüne yasallaşması ve tanınması için bir çok sokak eylemi yapıldı ve örgütlenmek için mücadele verildi. Aynı zamanda hukuki yollar denenerek davalar açıldı ve kazanıldı. Buna rağmen devlet iç düzenlemeyi yapmayarak, Emekli-Sen’in yasal olmadığını iddia etti. Ama diğer bir yandan da devletin birçok kurumu eylemlikler eylem için izin istendiğinde, izin vererek Emekli-Sen’i fiilen tanımış oldu. Bugün devlet Emekli-Sen sendikasının eylemliklerinden rahatsız olduğu için sendika adına yapılan başvuruları kabul etmiyor.

 

Emeklilerin genel durumu

 

Bugün Türkiye genelinde 7 milyon emekli var. Türkiye’de çalışanlar gibi emeklilerinde birçok sorunu bulunmakta. Siyasi olarak örgütsüzlük ve ekonomik sıkıntılar başta geliyor. Ortalama olarak bir işçi emeklisi 410 YTL ücret alıyor. Açlık sınırının 600 YTL olduğu bugünlerde emeklilerin bu şartlarda geçinmeleri bir mucize. Bu parayı da alabilmek için banka kuyruklarında ölenler oluyor. İşçi ve emekçiler “emekli olursam rahat ederim” diye düşünürken, İMF ve patronların sömürücü politikaları yüzünden iş bulabilen emekliler çalışmak zorunda bırakılıyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen mücadeleyle kazanılan haklar devlet tarafından yeni yasalar çıkarılarak (Sosyal Güvenlik Yasası gibi…) İMF ve patronlara peşkeş çekiliyor. Şimdi çalışanlar yeni çıkan yasaya göre mezarda emekliliği zor görecek durumda.

 

Emekliler kazanılmış haklarına sahip çıkarak mücadeleye devam ediyor. Son olarak da toplu sözleşme talebiyle bir kampanya başlatıldı. Emekli-Sen üyesi emeklilerin talepleri şunlar:

Açlık sınırının altında ücret değil, insanca yaşayacak ücret istiyoruz,

Hastanelerde itilip, kakılıp, horlanmak istemiyoruz,

Yargıtay kararıyla kazandığımız TÜFE alacaklarımızın derhal ödenmesini istiyoruz,

Tüm emekliler olarak iki maaş tutarında ikramiye, yakacak yardımı ve toplu taşıma araçlarından ücretsiz yararlanma hakkı istiyoruz,

10 yıldır kabul edilmeyen emekliler sendika yasamızın derhal kabul edilmesini istiyoruz, DİSK / Emekli-Sen olarak ücretlerimizin belirlenmesinde taraf olmak toplusözleşme yapmak istiyoruz.

 

DİSK’in tutumu

 

Emekli-Sen ilk kurulduğunda DİSK sahip çıkmıştı. Ama süreç içinde Emekli-Sen’in sürekli mücadelesinden ve ürettiği politikalardan rahatsız olduğu için DİSK destek vermemeye başladı. Emekli-Sen, bütün eylemliklerini DİSK ve bağlı sendikalarına haber verdiği halde hiçbir eylemliliğe ciddi anlamda katılım olmadı. Nitekim Ankara eylemine de 160 kişi katıldı. Emekli-Sen Genel Merkezi’de yaptığı uyarıyla eyleme pankart, afiş getirilmemesi uyarısı yaptı. Kampanyada toplanan imzalar meclise götürüldü ama emeklilere randevu verilmedi.

 

DİSK örgütlü olduğu işyerlerinde emekli olan üyelerini Emekli-Sen Sendikası’na yönlendiriyordu ve bunu tüzüğüne koymuştu. Son yapılan 12. kongresinde bu kararı değiştirerek emekli olan üyelerinin bulunduğu sendikalarda kalmalarını yol açan tüzük değişikliği yaptı. DİSK Sendikası, köklü mücadelelerden geçmiş ve deneyimleri olan Emekli-Sen üyesi emekli işçileri, genç üyeleriyle buluşturmak yerine, onları dışlamayı seçiyor.

 

Sonuç olarak geçmiş deneyimleri yaşamış, yaşları ortalama 60 olan Emekli-Sen üyeleri, “demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mücadelesinden emekli olunmaz” deyip mücadeleye devam ederek bugün genç işçi sınıfına önderlik etmeye, yol göstermeye ve deneyimlerini paylaşmaya devam ediyor.

 

 

 

 

Özelleştirmeler ve sınıf mücadelesi

 

 

Arif Benol

 

Özelleştirmeler, burjuvazinin işçi sınıfına ve emekçi yoksul kitlelere yönelik en önemli ve en kapsamlı saldırılarının başında gelmektedir. Özelleştirme saldırısı emperyalist-kapitalist yeni-liberal politikanın temel taşlarında biridir. Uluslararası burjuvazi dünya ekonomik krizine paralel olarak azalan kârlarını yükseltmek amacıyla özellikle 1970’lerin ortalarından başlayarak bu politikayı dünyanın birçok ülkesinde uygulamaya sokmuştur. 1980’li yıllarda 50’den fazla ülkede bu yeni-liberal politika işlemiştir. Günümüzde de onlarca ülkede işçi sınıfı ve emekçiler özelleştirme saldırısıyla karşı karşıyadır.

 

Türkiye’de de özelleştirmeler 12 Eylül Askeri Darbesi’ni önceleyen bir şekilde 24 Ocak Kararları ile gündeme geldi. Önce darbeciler, peşinden Özallı ANAP hükümetleri bu politikayı baş tacı yaptı. 1990’lı yıllarda iyice hız kazanan özelleştirme saldırısı Çiller-Karayalçın hükümetinin 1994 5 Nisan Kararları ile sonraki tüm hükümetlerin de temel politikası haline geldi. Son 25 yıldır artarak devam eden bu saldırılar sonucunda son olarak AKP hükümetinin yönetimi altında SEKA, TÜPRAŞ ve PETKİM gibi kuruluşlar da tamamen ya da kısmen özelleştirildi. Diğer bir ifadeyle son 25 yılın burjuva hükümetleri, özelleştirme politikası başta olmak üzere yeni-liberal politik yönelimleriyle dünya kapitalizmiyle tam bütünleşme çizgisini izlemektedir.

 

Burjuvazi için yeni-liberal politikalar düşen kârlarını yükseltmek için baskı ve sömürüyü arttırmak anlamına gelmektedir. Bu amaçla işçi sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin kazanımlarının gasp edilmesi, hak ve özgürlükler alanında kazanılmış mevzilere yönelik saldırıların gerçekleştirilmesi söz konusu olmaktadır. Ücretlerin düşmesi ve ödemelerin düzensizleşmesi, işyerlerinin kapanması, işsizliğin artması, çalışma şart ve koşullarının işçi ve emekçiler aleyhine ağırlaşması, sigortasız çalıştırma, sendikasızlaştırma, taşeron çalışmanın yaygınlaştırılması, bir bütün olarak sınıfın örgütsüz kılınması, eğitim, sağlık, ulaşım, barınma ve belediye hizmetleri gibi alanlarda parası olmayanın aç ve susuz, hasta ve sokakta kalmasına yol açacak uygulamaların gerçekleştirilmesi bu politikanın bir sonucu olmaktadır.

 

Saldırı artarak devam ediyor

 

Şimdiye dek özelleştirilen kuruluşlarda çalışanların ez az yarıya yakınının işini kaybetmiş olması bu gerçeği göstermektedir. Özelleştirilen çimento fabrikalarında çalışan 5400 işçiden 3028’i işten atılmıştır, bu çalışanların yüzde 56’sına denk gelmektedir. Et Balık Kurumu’nda çalışanların yüzde 80’i işinden atılmıştır, 867 işçiden 691’i kapı önüne konmuştur. HAVAŞ’ta 2256 işçinin 559’u, çalışanların yüzde 25’i işten atılmıştır. Petrol Ofisi’nde işçilerin yüzde 73’ü, yani çalışan 3800 işçiden 2780’i ve SEK’de çalışanların yüzde 64’ü, yani çalışan 1400 işçinin 900’ü özelleştirme sonucu işten atılmıştır. Özelleştirilen bu işyerlerinde sendikalaşma oranı yüzde 90’lardan yüzde 36’lara gerilemiş ve ücretler düşmüştür. Bu rakamlarında gösterdiği üzere özelleştirmeler yeni-liberal saldırılarda temel bir öneme sahiptir. 1996-2003 döneminde Türk-İş’e bağlı 9 sendikadan, -POAŞ, PETLAS, Keban, TZDK, çimento fabrikaları, Sümerbank ve liman işletmeleri başta olmak üzere- özelleştirme sonucu 3 bin 104 işçi işten atılmıştır. En çok işçi atılan kuruluşların başında ORÜS, Sümerbank ve çimento fabrikaları bulunmaktadır. Aynı dönemde SEKA’dan 832 işçi atılmıştır.

 

2000’li yıllarda gerçekleşen özelleştirmeler sonucu her yüz sendikalı işçiden 79’u işinden olmuş, toplamda bu sayı 22 bin 779 sendikalı işçiye ulaşmıştı. Maliye Bakanı Unakıtan’ın Dünya Bankası’na gönderdiği 20 Haziran 2005 tarihli mektupta özelleştirme saldırısının artarak devam edeceği belirtilmektedir. Unakıtan 2005-2009 döneminde içlerinde Tekel, SEKA’nın tüm şubeleri, PETKİM, TÜPRAŞ, TEDAŞ, THY, Türk Telekom’un da bulunduğu 21 KİT’i satacaklarını ilan etmiştir. Nitekim bu kuruluşların bazıları özelleştirildi. 2005 yılında yapılacak özelleştirmeler sonucu Tekel’den 1502, Telekom’dan 1175, TEDAŞ’dan 752, Şeker fabrikalarından 700 ve TÜPRAŞ’dan 325 olmak üzere toplamda 9 bin 381 işçinin çıkarılacağını söyleyen Unakıtan böylece 2003-2009 döneminde 29 bin işçinin işten atılacağını DB’ye iletmiştir.

 

Özelleştirme yalanları

 

Özelleştirmeler patronların ve işbirlikçilerinin iddia ettiği gibi devletin masraflarının azaltılması, kaliteli ve hızlı hizmet sağlanması, devlet kuruluşlarında yağma ve kadrolaşmanın durdurulması ya da zarar edenlerin kamuya yük olmaktan çıkarılması amacıyla yapılmamaktadır. Nitekim son olarak yüzde 50’den fazlası özelleştirilen TÜPRAŞ ve PETKİM gibi kuruluşlar zarar etmek ve verimsizlik bir yana, kâr eden ve verimliliği çok yüksek olan, dünya standartlarında mal üreten kuruluşlardır. Örneğin TÜPRAŞ’ın son 1,5 yıllık net satışı 17.4 milyar YTL (yaklaşık 13 milyar dolar) ve 2005 yılı ilk yarısı net kârı 292 milyon YTL (yaklaşık 216 milyon dolar) olmuştur. Nitekim özelleştirilen ya da özelleştirilme kapsamına alınan bir çok işletmenin durumu patronların iddia ettiği gibi verimsiz ve zarar da değil tam tersine TÜPRAŞ örneğinde ki şekildedir. Görüldüğü üzere özelleştirmeler bir ekonomik zorunluluk değil, ideolojik-politik bir tutumdur ve burjuvazinin tercihidir. Özelleştirilen işletmeler; et, balık, süt, yem, şeker, çimento, kömür, demiryolu ulaşımı, elektrik enerjisi, kimya, iletişim, haberleşme, posta, sağlık, eğitim, tarım gibi çok geniş bir sektörel dağılım göstermiştir. Özelleştirmenin sağlanması için birçok işletmeye yatırım yapılmamış, teknolojisi bilinçli olarak geri bıraktırılmış, kötü yönetilmesine, kalitesiz mal ve hizmet üretmesine göz yumulmuş, adeta insanların özelleştirmeleri yalvararak istemesine imkan veren bir ortam planlı şekilde oluşturulmuştur. Özelleştirmenin yapılamadığı kimi sektörlerde işletmeler tamamen tasfiye edilmiş ve dolaylı yollardan patronlara alan açılmıştır.

 

AKP hükümetinin öncesine kadar, 1990’lardan 2002’ye dek, Özal, Demirel, Çiller, Karayalçın, Erbakan, Yılmaz, Bahçeli ve Ecevit hükümetleri döneminde gerçekleştirilen özelleştirmeler sonucu sadece 7 milyar dolar civarında gelir sağlanmış buna mukabil KİT’lerde çalışan işçi sayısı 643 binden 385 bine kadar gerilemiştir. Görüldüğü üzere özelleştirmeler sonucu kamu malları bir avuç patronun mülkiyetine sunulmakta ve sonuçları daha fazla işsizlik, yoksulluk ve örgütsüzlük olmaktadır. Oysa patronlar KİT’lerin zarar ettiğini yalanını söylemekte ve bu zararların da bütçede kara delikler yarattığı iddiasıyla yalanlarını kuyruklu hale getirmektedir. Bütçe açıkları zarar ettiği söylenen KİT’lerden değil 250 milyar doları aşan borç ve faizlerinden kaynaklanmaktadır. Zarar eden ya da teknolojik olarak geri kalmış KİT’lere yatırım yaparak modernize etmeye para bulamayan hükümetlerin patronlar için her türlü özel teşvik ve desteği sunmak için daima para bulması bu durumun açıklamasıdır.

 

Özelleştirme yanlısı işçi sendikaları ve “sol” partiler

 

Özelleştirmelere karşı birçok işçi sendikası ve “sol parti” ikircikli, ikiyüzlü bir politika izlemektedir. Özelleştirmeler arasında tercih yapan işçi sendikaları, sol partiler olduğu gibi, iyi paraya satalım ya da yabancıya değil yerliye gitsin diyen sözüm ona “ulusalcı” işçi sendikaları ve “sol partiler”de mevcuttur. Öncelikle kamu kuruluşlarının yabancıya satılması kötü, yerliye satılması iyidir anlayışı çok yanlış ve ideolojik-politik olarak da bir çarpık anlayıştır. İster yerliye, ister yabancıya satılsın özelleştirme özelleştirmedir ve her iki durumda da sonuçları işçi ve emekçiler için aynıdır: yani işsizlik, yoksulluk ve örgütsüzlük… Son TÜPRAŞ ve PETKİM örneğinde olduğu gibi yabancılara gidecek özelleştirmeye karşı çıkıp, bunu da “vatan savunması” olarak ifade edenler ya kendi hesaplarına bu kuruluşlardan pay kapma peşinde olan çeşitli sermaye gruplarıdır (ATO ve TOBB gibi) ya da çeşitli sermaye grupları adına bu işin taşeronluğunu yapan komisyonculardır. İşçi sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin çıkarı sermaye grupları arasında seçim yapmak değil, her türden özelleştirmeye hayır diyerek devlet mülkiyetini, millileştirmeyi ve işçi denetimini savunmaktan geçer.

 

Özelleştirmeye hayır, KİT’lerde işçi denetimi ve millileştirme

 

Diğer yandan “devrimci Marksistler, özelleştirme sorununda, kapitalist devlet mülkiyeti ile kapitalist özel mülkiyet arasında bir taraf değildirler” diyerek meseleye bakan anlayışlarda vardır. Kuşkusuz kapitalist sistem içinde kapitalist devlet elinde bulunan kuruluşlar, kapitalist devlet mülkiyeti altındadır. Bununla birlikte özelleştirmeler sonucunda işçilerin yarısı işlerinden oluyorsa, sendikalılık oranı yüzde 90’lardan yüzde 30’lara düşüyorsa, taşeronlaştırma yaygın çalışma biçimi haline geliyor ve örgütsüzlük genelleşiyorsa, işyerleri kapanıyor, yoksulluk ve açlık derinleşiyorsa bu durum kapitalist de olsa devlet mülkiyetinin, kapitalist özel mülkiyetten daha fazla hak ve özgürlük alanı sağlayabildiğini gösterir.

 

Bu durumda işçi sınıfına ve emekçi yoksul kitlelere mücadele ve haklar açısından daha fazla alan sağladığı sürece her koşulda özelleştirmelere karşı mücadele etmek gerekir. Özelleştirmelere karşı mücadele ederken de “ha tek bir patronun elinde, ha da onun devletinin elinde, bir şey fark etmez” mantığıyla bakmaktan daha fazlası söylemek ve yapmak gerekir. Bu nedenle sınıf mücadelesinin dinamiklerini ve işçi sınıfının mücadele ve bilinç düzeylerini hesaba katarız. Nitekim temel savları, “devlet burjuva kapitalist devlet olduğundan, ha devlet mülkiyeti, ha özel mülkiyet, değişen bir şey yok” diyenlere karşı biz devrimci Troçkistler olarak özelleştirmelerin işçi sınıfı ve emekçi yığınların gerek ekonomik koşullarında, gerekse bilinç, örgütlenme ve mücadele olanaklarında büyük gerilemeler yaratacağını, uzun vadede ise sosyalist iktidarın ve merkezi planlamanın ekonomik temellerini zayıflatacağını söyleyerek özelleştirmelere karşı mücadeleyi ön plana çıkarmıştık. Bugün de bunu ifade etmeye devam ediyoruz. Çünkü devlete bağlı ve “verimsiz” olarak addedilen sanayi kuruluşlarının kapatılmasıyla birlikte düşünüldüğünde özelleştirmeler yalnızca kısa vadede tensikatların yaygınlaşması, iş olanaklarının daralması, işsizliğin ve yoksulluğun derinleşmesi, sendikasızlaştırmanın hızlandırılması anlamına gelmekle kalmayacak, ama aynı zamanda uzun vadede gelecekteki olası bir işçi-emekçi iktidarının girişeceği sosyalizmin inşası çabalarının ekonomik temellerini de bugünden tahrip etme işlevi görecektir.

 

KİT’lerin kapitalist özel mülkiyete geçmesini istemiyoruz ve hayır diyoruz; bu öncelikli bir sınıf politikasıdır. Ama KİT’lerin kapitalist devlet mülkiyetinin elinde olmasını ya da kalmasını da savunmuyor ve istemiyoruz, buna da hayır diyoruz; lakin bir kez daha ifade etmek gerekirse mevcut özelleştirme saldırısının işçi ve emekçiler üzerinde yarattığı büyük yıkımın kapitalist de olsa devlet mülkiyetinden özel mülkiyete geçiş sürecinde gerçekleşmesi mücadele düzeyleri arasında ayrım yapmamızı gerektirir. Kapitalizm koşullarında da olsa eğitim, sağlık, ulaşım, belediye hizmetleri, et, süt, şeker gibi kamusal mal ve hizmet üretimlerinin işçi sınıfı açısından birer kazanım ve mevzi anlamına, bir bilinç ve örgütlenme düzeyine denk geldiğini görmemiz gerekir. Kapitalist de olsa devlet mülkiyetinin genişliği, işçi sınıfı lehine mücadelenin ve kazanımların ileriliğini gösterir. Devlet mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçişte bir ilk adımdır.

 

Devrimci Troçkistler olarak özelleştirmelere karşı çıkarken mevcut olanı savunmakla sınırlı kalmak gibi bir hata da yapmamalıyız. Nasıl ki işçi ve emekçiler aleyhine tüm çalışma şart ve koşullarını esnek hale getiren yeni iş yasasına karşı çıktık ve önceki iş yasasındaki daha ileri hakları savunduk ama bununla da kendimizi sınırlamadık ve daha fazlasını talep ettik, aynı şekilde verimsiz, yağmaya açık, arpalık haline gelmiş, kalitesiz mal ve hizmet sunan KİT’lerin mevcut halleriyle devam etmesini de savunmuyoruz. Öncelikle ve özellikle KİT’lerde işçi denetimi talebini dile getiriyoruz.

 

Özelleştirmeler yasaklanmalıdır!

Özelleştirilen KİT’ler derhal millileştirilmelidir!

Tüm KİT’lerde işçi denetimi!

 

 

 

 

Türk Telekom'un satışı iptal edilsin!

 

 

Derya Deniz

 

Sermaye emrediyor, hükümet halkın vergileriyle kurulan kamu kuruluşlarını yok pahasına satıyor. “Zarar ediyor” diye neredeyse arsa parasının altında satılan işletmelerden sonra, geriye tekel konumundaki işletmeler kaldı. Bu işletmeler için de AKP’nin bahanesi hazır: “devlet işletmeci olmaz, devletin elindeki işletmeleri kâr da etse zarar de etse, parayı verene satacağız.” “Babalar gibi satarız.” Hiçbir hükümet bu kadar pervasız olmamıştı, emekçilerden korkusuna hiçbir hükümet bu kadar sermayeden yana olamamıştı… Başbakan daha da ileriye gitti. İşlerini, ekmeklerini, geleceklerini korumak için mücadele eden kamu işletmelerinin işçilerini “ideolojik davranmakla” suçladı.

 

Özelleştirilen işletmelerden biri de Türk Telekom. Elektirk Mühendisleri Odası’nın hazırladığı broşüre göre Türk Telekom, kredi kullanmayan, borcu olmayan, özkaynaklarıyla yetinen dünyadaki ender Telekom operatörlerinden biri. Hiç SKK ve vergi borcu bulunmuyor. 2000-2004 döneminde en fazla Kurumlar Vergisi ödeyen şirket durumunda. 2004 yılı cirosu 9 milyar YTL, net kârı 2,2 Milyar YTL. İletişim alanında çok önemli bir ağa ve kazanca sahip olan bu işletme, 01.07.05’te ihale ile satışa çıkarıldı. Sabit şebekenin büyüklüğü açısından dünyada 13. sırada olan Türk Telekom’un yüzde 55’lik çoğunluk hissesi 6 milyar 550 milyon dolara Lübnan asıllı, Suudi sermayesi destekli Hariri’ye satıldı. Böylece Telekom’un toplam değeri 12 milyar dolar haline geldi. Oysa mevcut temposu ile 10 yılda 25 milyar dolar kâr getiren Telekom’un, uzmanların değerlendirmelerine göre değeri 40 Milyar doların üzerinde. Yani ödenen para şirketin ancak 3 yıllık kârına denk geliyor. Üstelik Oger borcunu 5 taksitle ödeyecek. Elektrik Mühendisleri Odası ve Haber-Sen anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle özelleştirilmenin durdurulması için dava açtılar.

 

Özelleştirmeyi durdurmak isteyen işçiler de birçok eylem gerçekleştirdiler. Kasım ayı içerisinde Türk Telekom binasını işgal ettiler. Uzun saatler içeride kalan işçiler, polis zoruyla dışarı çıkarıldı. Özelleştirmeye izin vermeyeceklerini söyleyen işçiler, işçi-memur ayırmadan tüm işçileri saldırılara karşı mücadeleye çağırdılar. Başta sendikalar olmak üzere, tüm parti ve kuruluşları mücadelelerine destek olmaya davet ettiler.

 

Özelleştirmeler Karşı Mücadele

 

Türk Telekom’un satışı iptal edilmeli, Türk Telekom işçilerinin kontrolünde yeniden üretime başlamalıdır. Ne yabancı, ne de yerli sermayeye peşkeş çekilmemelidir. Bu işletme emekçilerin vergileri ile kurulmuştur. Tayyip’in kendi fabrikası değildir. Türk Telekom işçilerinin ve emekçi halkın malıdır.

 

Bizler için sorun ödenen paranın azlığı ya da yerli ya da yabancı sermayeye bu işletmelerin satılması değildir. Biz, özelleştirmenin kendisine karşıyız. Çünkü özelleştirmenin işsizlik getirdiğini, pahalılık getirdiğini biliyoruz. Çünkü özelleştirmenin emekçi halka dönük bir saldırı olduğunu gördük, görüyoruz. Çünkü Sümerbank işçilerinin fabrikalarından nasıl sökülüp atıldığını gördük. Etibank’ı gördük, SEKA’yı gördük, Et-Balık Kurumunu gördük. Buralarda yaşanan işten çıkarmaları, ücret düşürmelerini, hak gasplarını gördük. Şunu unutmamalıyız, özelleştirme işçi sınıfına dönük topyekün mücadelenin bir parçasıdır. Özelleştirme işçilere, emekçi halka zenginlik getirmez, aksine daha fazla sömürü ve sefalet getirir. Kim özelleştirme iyidir diyorsa yalan söylüyordur.

 

Özelleştirmelere karşı mücadele bitmemiştir. Özel sektöre satılan ve halen işleyen ya da kapatılan işletmeler işçilerin denetiminde yeniden millileştirilmelidir. Buralardan atılan işçiler geri alınmalıdır. Tüm ücret kayıpları, hak gaspları telafi edilmelidir. Mali defterler açılmalı ve her tür merkezi karar işçilerin denetimine sunulmalıdır. Millileştirmeleri gerçekleştirmek için emekçilerin bireşik mücadelesi zorunludur.

 

 

 

 

 

Serna Grevi:

Birleşen işçiler yenilmezler!

 

 

Fuat Karan

 

Bahardan kalma bir kış günü çıkıyoruz yola... İstanbul’un bir ucundan, diğerine doğru ilerliyor arabamız. İşçi arkadaşları topluyor, işe gider gibi. Ama bu kez gideceğimiz yer farklı...Grevci Serna işçileriyle dayanışmaya, kavgalarını kavgamız yapmaya gidiyoruz. Aramızda ilk defa grev gören işçiler var, greve çıkmaya hazırlanan işçiler var.

 

Bostancı köprüsünden geçiyoruz. Köprüden sonra 2. sokakta Serna fabrikası karşımıza çıkıyor. “Bu İşyerinde Grev Var” yazısını görüyoruz. Grevin onuru çadırı görüyoruz. Birkaç işçi çadırı düzenlemeye çalışıyorlar. Grevin 72. günü yazıyor bir kartonda. Patronun mülkünü koruyan polisler de fabrikanın önünde bekliyor. Emekleri için mücadele eden işçilerden neden bu kadar korkuyorsunuz? İlerliyoruz polislerin arasından. Grevci işçiler coşkuyla karşılıyor bizi. Onlar sınıf dostlarını tanımışlar. “Çadırı büyütüyoruz, diğer çadıra gitseniz daha iyi olur” diyor bir işçi. Polis çadıra müdahale etmesin diye uzaklaşıyoruz. 5 metre aşağıda bir sürpriz bekliyor bizi. Neredeyse küçük bir ev inşa edilmiş. Grev çadırı büyümüş bir ev olmuş. Bu çadır, birliğin, inancın, bilincin, direncin eseri. Polis çadırı yıkmış, işçileri gözaltına almış, durmamışlar. Gözaltındaki arkadaşlarını karakolun önünde soganlarla beklemişler. Ne polis, ne kanun dinlemişler. Her gün biraz daha büyütmüşler çadırı. Grev çadırı evleri olmuş, umutları, yarınları...

 

Onlarca grevci işçi karşılıyor bizi. Giriyoruz grev çadırına. Ortada bir soba, kenarda bir lavabo ve boydan boya bir oturma alanı. Üstelik üstte de oturacak, yatacak yerler var. Geceleri de nöbet bekliyor grevciler. Soba yanıyor, grev çayı demleniyor. Başlıyoruz sohbete Serna’da direnen işçi dostlarımızla. Grev öncesi süreci anlatıyorlar. 130 Kişi çalışıyor. Bunların arasında, ofis çalışanları ve şoförler de var. Patron dikimi fason olarak dışarıda yaptırıyor.

 

İşçilerin en yenisi 8-10 yıllık. Çok beklemişler koşullar düzelsin diye. Çok çalışmışlar, patron çok kazanmış ama işçiler için hiçbir şey değişmemiş. Örgütlenmeye, mücadele etmeye karar vermişler. Başta sınıf bilinci çok düşükmüş. Ama kavgada yetiştirmişler kendilerini. Önce bir komite oluşturmuşlar. Fabrika bir öz yönetim organıdır diyorlar bize. Bütün kararları birlikte alıyorlar. Gizli bir örgütlenme yapmışlar. İşveren açığa çıkaramamış örgütlenmeyi. Ve Türk-iş’e bağlı TEKSİF sendikasının Bakırköy Şubesine üye olmuşlar. İkinci sorun ise aileler olmuş. Mücadele etmelerini istememişler. Onlarda mücadeleyi destekleyen ailelerden bir aile komitesi oluşturmuşlar. Aile komitesi ev ev gezmiş aileleri ikna etmek için.

 

Çoğunluk sağlanmış, patron önce itiraz etmiş ve 4 işçiyi işten çıkarmış. İşçilerin birliği ve kararlılığı işverene geri adım attırmış. Hem sendikayı kabul etmiş hem de atılan işçileri geri almış. Ancak toplu sözleşmede yine sorun çıkmış. İşveren Serna işçilerinin ücret dışındaki tüm taleplerini kabul etmiş. Serna işçilerinin yüzde 30’luk zam isteğine yüzde 3 zam önerince, greve çıkmaktan başka bir yol kalmamış. Patronun satın alma tekliflerine, tehditlerine kulak asmamışlar ve 16 Eylül’de greve çıkmışlar. Grevdeki işçi sayısı 72. Geri kalanlar modelhane, ofis çalışanları. Patron da lokavt ilan etmiş.

 

Grev çadırı kurmuşlar, çevik kuvvet yıkmış. Direnmişler, 16 saat gözaltında kalmışlar. Yılmamışlar, çadırın grevin onuru olduğunun bilincindeler. Çadırın kararlılıklarının sembolü olduğunun farkındalar. Grev çadırı yeni iş kanununda yasak. Grevciler, “hak mücadeleyle alınır” diyorlar. Basın açıklamaları yapmışlar, imza kampanyaları düzenlemişler. Grevi maddi olarak desteklemek için kalem basmışlar. Ayrıca bir gece yapmayı planlıyorlar. Bu arada işçiler grevde bulundukları süre içinde sendikadan para alabilmek için Ankara’ya kadar gitmiş. Ankara’da sendika kişi başı aylık 300 YTL vaat etmiş ama İstanbul’a gelindiğinde bu para 225 YTL’ye düşmüş.

 

İşçiler mücadeleyi kaybedebiliriz ama sonuna kadar götüreceğiz diyorlar. Bunun sınıf mücadelesi olduğunun farkındalar. İşçi sınıfının nasıl politikleştirileceğini konuşuyoruz. Grevci işçiler, sendika bürokrasisine karşı nasıl mücadele edileceğini anlatıyor. Toplu sözleşme aşamasındaki fabrikadan arkadaşlarla deneyimlerini paylaşıyorlar. Onlara umut veriyorlar. İşverenin görüşmeye niyeti yok. Ama işçiler sonun kadar bu mücadeleyi götürmekte kararlılar. Tek istekleri diğer fabrikalardan işçilerin, emekçilerin, öğrencilerin, sendika ve partilerin onlara destek vermesi. Çünkü bu mücadele hepimizin diyorlar.

 

Umutla ayrılıyoruz fabrikadan. “Hoş geldiniz, yine bekleriz” diye haykırıyor grevci Serna işçileri. Hep birlikte yumruklarımızı sıkıyoruz ve haykırıyoruz: “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek”. Sanayi yankılanıyor sesimizden. Varız, varolacağız diyor grevci işçiler, patrona, polise... Yalnız değilsiniz diyoruz. Tekrar gelmek üzere grevci işçilerden ayrılıyoruz. Onlar birleşen işçilerin küçücük bir fabrikada neler yapabileceğini gösteriyor, görmek istemeyen gözlere...

 

Grev yeri: Prof. Ali Nihat Tarlan CD. Eryılmazlar Sok, No:11 İçerenköy. İrtibat tel: 0 212 582 12 55

 

 



Emek Güncesi

 

 

Derleyen: Mavi Mayıs

 

Coca Cola İşçileri Tazminatlarını Aldı

 

19 Mayıs'tan bu yana Coca Cola dağıtımını yapan, Trakya Nakliyat adlı taşeron firmada çalışan ve DİSK'e bağlı Nakliyat- İş Sendikası’na üye olunca işlerine son verilen 110 işçi, kararlı direnişleri sonucunda tazminatlarının ödenmesiyle direnişlerine son verdiler. Dudullu ve Yenibosna Coca Cola dağıtım şirketlerinde çalışan işçiler, 20 Mayıs' ta fabrikayı terk etmeme eylemine başlamış, daha sonraki süreçte polis işçilere biber gazıyla müdahale edince işçiler de Ümraniye Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuşlardı.

 

İşverenin işçilerin taleplerini karşılaması sonucu direnişe oybirliğiyle son verdiler. Kazanılan talepler: Tüm işçilerin kıdem ve ihbar tazminatları ödendi. İşçilere direniş süresince çalışmamalarından dolayı 4 aylık, sendikal tazminat olarak 14 aylık ücretleri tutarındaki tazminatları bir defada ve peşin olarak ödendi. İşçilerin işlerine geri dönmesi ise sağlanamadı. Buna rağmen kazanımları ile, işçi sınıfının örgütlü ve kararlı mücadelesinin kazanımlar getirdiğine örnek olması açısından önemlidir.

 

Kararlı Mücadele Kazanımla Sonuçlandı

 

Almanya´da Getrag firmasının çalışalanları verdikleri hukuk mücadelesini kazandılar. Ludwigsburg’ta bulunan Getrag Şubesi’nde yaklaşık 600 kişinin çalıştığı firma, BMW ve SMART araba markalarına şanzıman parçası üretiyor. 2008’e kadar Ludwigsburg şubesinin kapanacağını söyleyen firma yetkilileri kademeli olarak işçi çıkışlarını imzalayarak 109’a yakın işçinin çıkışını vermişti.


Bunun üzerine 40 işçi firmayı “sosyal plana uymadığı” gerekçesiyle Mart ayında firma hakkında İş Mahkemesi'nde dava açmıştı. Grupların firmayı ayrı ayrı verdiği mahkemede hazır bulunan firma yetkilileri, çıkış tazminatı olarak 6 bin Euro ek yaptılar. Ancak işçiler bu teklifi kabul etmeyip, kendi haklarını aralarında birlik oluşturarak hukuk mücadelesine devam kararı aldılar. İşçiler, baş vurdukları Ludwigsburg İş Mahkemesi tarafından haklı bulundu. Böylece Getrag işçileri mahkeme kararıyla işlerine geri döndüler.

 

Yunanistan' da Miting

 

Yunanistan’ın başkenti Atina’da onbinlerce kişi özelleştirmelerden işgale verilen desteğe kadar birçok hükümet politikasını protesto etti. Mücadeleci İşçi Sendikaları Birliği (PAME) tarafından düzenlenen mitinge işçi ve emekçi sendikalarının yanı sıra özel şirketlerde çalışanlar ve OLEYS sendikasına bağlı otel işçileri de 3 saat iş bırakma eylemine katıldı. Göçmen işçilerin de yer aldığı mitingde Fransa’daki isyana da değinilirken Filistin, Irak ve Suriye halkları ile dayanışma dile getirildi. Yunanistan’ın her yerinden katılımın olduğu mitingde yaklaşık 60 bin kişi yer aldı.

 

Mitingde, sermaye sahipleri, özelleştirmelerle işten atmalarla ve hak gaspları ile çalışma yasalarının değiştirilmesi ile geleceğimizi karartmaya çalışıyor. İzin vermeyecek, boyun bükmeyeceğiz. Sermayenin çıkarlarına karşı konmadıkça işçi çıkarları savunulamaz” denildi. Hükümetin işgallere destek vermesinin emperyalist saldırılara ortak olmak anlamına geldiğini söyleyen konuşmacılar, Irak ve Suriye halkı ile dayanışma içinde olduklarını söyledi. “Sermayenin halk karşıtı politikalarına hayır! İ