Yıl: 27

Şubat 2006

 

 

Yeni Dönem Sayı: 24

 

Patronuna, faşistine karşı... Sınıf mücadelesi – İŞÇİ CEPHESİ

Ağca ve faşist hareket – FUAT KARAN

Ortak adres: Nevşehir – BASINDAN

İtlaf edilmesi gereken hayvanlar değil, kapitalizmdir – ŞAHİN YILDIRIM

DİSK: Koç için sokağa çıkarız! Ya asgari ücret için? – ŞAHİN YILDIRIM

Özay Tekstil’de 5 kadın işçi katledildi – ÖYKÜ TANIR

Emek Güncesi – ŞAHİN YILDIRIM

Fabrikalardan – OKUYUCU MEKTUPLARI

Filistin seçimlerinde zafer Hamas’ın – JİYAN

Şili seçimleri ve Latin Amerika’da “sol” dalga – MURAT YAKIN

“Ant” kapitalizmi – CRISTINA MAS

Bolivya’da işçi ve enekçi seçeneği

Rosa Lüksemburg (1871-1919) – NERGİS ÇAYIR

 

 

 

Patronuna, faşistine karşı… Sınıf mücadelesi!

 

 

İşçi Cephesi

 

“Her şeyi devletten beklememek gerekir” diye gündelik dilimize yerleşmiş bir ifade var. Bu ifade ne hikmetse asıl muhatapları yerine hep işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik olarak söylenir. Sanki işçi ve emekçileri devlet beslemekteymiş gibi bol keseden laflar edilir. Oysa devletten vergi indirimi alan, batan bankaları kurtarılan, borçları ertelenen, indirilen, affedilen daima sermaye sahibi patronlardır. Hazine arazilerini patronlara bedavaya peşkeş çeken devlet örneğin bir göz oda gecekonduda yaşam mücadelesi veren emekçi ailelerin başına o evleri -hazine arazisi işgal edildi diye- yıkar; üstelik vatan-millet adına yapar bunu. Böyle bir devlete kim inanır, kim güvenir? Tabii ki tuzu kuru olanlar. Yani patronlar ve işbirlikçileri.

 

Oysa işçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve sömürülen tüm kesimler hayatta kalmak için büyük bir mücadele veriyor. En küçük ihtiyaçları için dahi uzun saatler çalışmaları gerekiyor. Asgari ücret 380 YTL. Bu ücretle 2 milyon 696 bin kişi çalışıyor. Diğer bir ifadeyle SSK’ya kayıtlı 6 milyon 181 bin sigortalının yüzde 43,6’sı. Herhangi bir sosyal güvenlik sistemine bağlı olmadan kayıt dışı olarak çalışan 5 milyon işçi emekçi var. Bunların çoğunluğu asgari ücretin bile altında maaşlara çalışmak zorunda. Bütün bunlar hayatta kalmak için verilen mücadelenin özeti. İşçi ve emekçiler en acımasız sömürüler karşısında yaşamaya çalışıyor. Üstelik daima daha iyi, daha adil ve eşit bir dünya için verilen mücadelenin başını çekiyorlar. Ama onlar ne geçmişte alkışlandılar ne de bugün alkışlanmaktalar. Çünkü bu işçi sınıfının ve emekçilerin düzeni değil.

 

Şimdi her şeyi ondan beklemememizin gerektiği bu devletin, “derin” yanları bir bir ortaya dökülüyor. “Derin devlet”, anlayacağınız adı üstünde derin mevzuları barındırıyor. Yok böyle bir şey diyen de var. Ama siyaset sahnesine demirlemiş kimi zatı muhteremler -Süleyman Demirel, Ecevit vs. gibi- aksini söylemekte. Vardır “derin devlet” diyorlar. Kuşkusuz bunlar malumun ilanı olmaktan öte anlam taşımayan açıklamalar. “Derin devlet” vardır. Vardır olmasına ama niçin ve kime karşı vardır, bunu anlamalı bir. Tabii ki başta işçi sınıfına ve emekçilere karşı olmak üzere tüm muhalif kesimlerin zapt-u rap altına alınması için. İkincisi “derin devlet” dediğimiz kiminle işini görür diye sormalıyız: işte bu noktada sahneye Abdi İpekçi cinayeti ve Papa suikastı ile meşhur ama cürümleri kesinlikle bunla sınırlı olmayan Mehmet Ali Ağca ve diğer tetikçi faşist arkadaşları Abdullah Çatlılar, Haluk Kırcılar gelir. Hak ve özgürlük için yola çıkan; eşit, adil, sömürüsüz bir dünya için mücadele veren işçi ve emekçileri katleden, baskı ve şiddet rejiminin baş tacı ettiği bu faşist katillerdir; işçi ve öğrenci mitinglerine saldıran, grevdeki işçileri tarayıp bombalayan, direnen ve mücadele edenleri kaçırıp boğazlayan yine bu faşist katillerdir.

 

Ne zaman böylesi bir faşist saldırı ve katliam gerçekleşse devletin açıklaması hazırdır: “münferit bir olay!” Eğer olay devletin bu yalanı yediremeyeceği kadar açıksa diğer açıklama devreye girer: “lokal bir olay!” Eğer bu açıklama da yetersiz kalacak gibi ise o zaman devlet devreye her zaman tutan açıklamasını sokar: “bazı kişiler devleti kullanarak amacını aşan işler yapmışlar!” Susurluk bu şekilde açıklanmadı mı? Şemdinli bombalaması bu sözlerle açıklanmıyor mu? Devlet her zaman pisliğinin üzerini örtecek bir yol bulur! Peki ama bu pislikler gerçekten örtülüyor mu ya da devlet gerçekten de pisliğini örtme telaşı içinde mi? Meclis kürsüsünden zamanın başbakanı Çiller, “bizim için kurşun atanda, yiyende” derken bu faşist katilleri vatan kurtarıcı olarak ilan etmişti. Meclis içinde ya da dışında BBP’den MHP’ye, AKP’den DYP’ye kadar halen işçi ve emekçilerin, devrimcilerin ve sosyalistlerin katilleri başkanlık, milletvekilliği yapmakta. Mehmet Ali Ağca’nın yanlışlıkla salıverilmesi bu durumda doğal değil mi? Haluk Kırcı’da böyle salıverilmişti. Baskı ve şiddet rejimi, sömürü düzenini devam ettirmek için her türlü diktatörlük yöntemini kullanmaktan çekinmez. Ağcalar, Kırcılar, Çatlılar bu kapitalist sömürü düzeninin ayrılmaz parçalarıdır. Daima işçi sınıfına ve emekçi kitlelere karşı kullanılırlar ve daima kullanılmaya hazır şekilde tutulurlar.

 

Sivil toplumcular, sol liberaller, insan hakları savunucuları ve nice benzerleri Ağca gibi katillerin cezalarını çekmesini istiyor ve devletin bunlardan temizlenmesini talep ediyor. İşçi sınıfına, emekçilere, devrimcilere ve sosyalistlere karşı işlenen suçlar cezasız kalmamalıdır. Ağca ve benzeri faşistler cezalarını çekmelidir. Bu konuda hem fikiriz. Ama gerçek ve kalıcı bir çözüm elde edebilmek için işçi sınıfının ve emekçilerin birlik ve beraberlik içinde örgütlü bir güç olması gerekir. İşçi sınıfı ve emekçiler çözümü burjuva-liberal kişi ve kurumlara havale etmemelidir. Çünkü devletin Ağca gibilerden temizlenmesi için bizzat devletin kendisinin temizlenmesi gerekmekte. Bu ise asla baskı ve şiddet rejimiyle bütünleşmiş burjuva partileri aracılığıyla olamaz; ya da onların oluşturduğu bir meclis bunları çözemez; ya da onlarla emir, komuta ve fikir birliği içinde olan yasama ve yargı bu sürecin çözüm mercii olamaz; ve tabii ki ordu ve polis gücü asla ve asla çözüm sürecinin içinde düşünülemez. Tek bir gerçek var: saflarımızı belirlemek, sınıfımızın tek bir yumruk olabilmesi için örgütlenmek, adil ve eşit bir dünya için sömürü düzeninin patronuna, faşistine karşı ayrımsız şekilde sınıf mücadelesi vermek… Ağcalar canlarımızı çok yaktı, ve yenileri yakmaya da devam edecek; ama bilmeliyiz ki onlar patron değil figüran. Dün başkaları vardı, bugün onlar var, yarın da diğer tetikçiler gelecek. Ta ki işçi sınıfı ve emekçiler kendi kaderlerini kendi ellerine alıncaya kadar…

 

 

 

Ağca ve faşist hareket

 

Fuat Karan

 

Mehmet Ali Ağca’nın mahkeme kararıyla serbest bırakılmasının ardından başlayan tartışma uzun süre ülke gündemini meşgul etti. Neredeyse tüm burjuva medya kuruluşları Ağca’nın bir katil olduğunu deklare ettiler, hatta Ağca’yı lanetlediler. Oysa bu medya kuruluşlarının patronları ve onlar gibi yüzlerce patron, bu katilleri finanse etmişlerdi.

 

Ağca bir tetikçidir ve 70’li yıllarda MHP içinde örgütlenmiş yüzlerce faşist katilden biridir. Ağca ve diğer ülkücü katiller, Ülkü ocakları ve MHP içerisinde yetişmişler, devletin istihbaratı tarafından komondo kamplarında eğitilmişlerdir. Bu katiller, işçi hareketine ve sol harekete dönük yüzlerce saldırının failleridir. Yani, Ağca’nın Abdi İpekçi’yi vurması münferit bir olay değildir. Burjuva düzenin ezenler lehine sürmesi için bu faşistler örgütlenmiş ve emek hareketinin üzerine salınmışlardır. Bu nedenle Ağca ve arkadaşları her yaptıkları eylemden sonra korunmuş, elini kolunu sallayarak cezaevinden kaçırılmıştır.

 

Örneğin Abdi İpekçi cinayetinin failleri Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Yalçın Özbey ve Mehmet Şener ülkücüdür ve 80 öncesindeki cinayetlerin birçoğu bu isimler tarafından işlenmiş ya da bunlar tarafından yönlendirilmiştir. Vatan için emekçileri katledenlerin bir kısmı 80 darbesinden sonra mafya ve işadamı olurken, diğer bir kısmı kimi zaman Ermenilere kimi zaman Kürtlere “vatan için“ kurşun sıkmaya devam ettiler. Vatan için kurşun atarken kimi zaman uyuşturucuyla, kimi zaman kumarla, kimi zaman silah kaçakçılığıyla ceplerini doldurdular. 

 

Soğuk Savaş ve Faşist Çeteler

 

İkinci dünya savaşının ardından dünyanın yaklaşık üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirilmişti. Dünya esas olarak iki kutba bölünmüştü. Bir yanda SSCB’nin başını çektiği Varşova Paktı, diğer yanda ABD’nin başını çektiği emperyalist blok. Komünizm tehditine karşı burjuva devletler, gizli servislere veya üst düzey güvenlik görevlilerine bağlı yarı sivil, yarı askeri çeteler kurmaya başladılar. Gladio, kontrgerilla gibi isimlerle anılan bu çetelerin militanları özellikle milliyetçi faşist partilerin içerisinden seçilir ve emekçi halka dönük saldırılarda kullanılırlar.

 

Gladio resmi olarak ilk kez 3 mayıs 1988’de İtalya’nın Peteona köyünde bir aracın bagajında patlayan bombayla ortaya çıktı. Patlamanın ardından yapılan operasyonlar İtalyan gizli servisi SİSMİ’ye kadar uzandı ve bir işçi iktidarı tehditine karşı İtalyan ve Amerikan gizli servislerinin gizli bir örgüt oluşturdukları ortaya çıktı.

 

Burjuvazi Faşist Hareketi Sahneye Sürdü

 

70’li yılların sonuna doğru Türkiye’de önemli bir ekonomik ve siyasi kriz mevcuttu. Mevcut durumdan hoşnutsuz işçi ve emekçiler örgütlenmekte ve devrimci hareketlere doğru yaklaşmaktaydı. Türkiye’de işçilerden, emekçilerden yana bir hükümet olasılığı hergün daha fazla gündeme gelmekteydi. Ayrıca bölgede de ciddi rejim değişiklikleri gerçekleşiyordu. Bir yandan İran Devrimi’yle, Şah’ın devrilmesi ve Mollaların iktidara gelmesi, öte yandan Sovyet birliklerinin Afganistan’ı işgal ederek bir rejim değişikliğine neden olması, emperyalist devletler arasındaki dengeyi bozdu.

 

İşçi sınıfı grev ve eylemlerle ülkeyi sarsıyor, fabrika ve sendikaları kontrol ediyordu. Devrimci gençler okullarda ve mahallelerde etkilerini hergün daha fazla arttırıyordu. İşçi sınıfı ve emekçi halkın yükselen mücadelesi burjuvazinin sömürü düzenini tehdit ediyordu. İşçi sınıfının iktidarı tehdidi karşısında, burjuvazi, iktidarını korumak için MHP’yi ve ona bağlı ülkücü çeteleri kullanmaya başladı.

 

MHP, emperyalist devletlerin ve yerli burjuvazinin soğuk savaş için Türkiye’de örgütlediği bir savaş ve operasyon partisiydi. Ve kontgerillayla (Özel harp) içiçe geçmişti. MHP’nin tabanını oluşturan ve eylemlerde kullanılan gençlerin büyük çoğunluğu muhafazakar, yoksul Orta Anadolu kökenli ailelerden gelen genellikle az eğitimli kişilerdi. Büyük şehirlerde ise lümpen kesimlerdi. Bu MHP’li gençler 12 Mart Muhtırası’ndan önce “komando” kamplarında eğitim aldılar ve sola karşı silahlandırıldılar. Bu eğitimlere emperyalist devletlerin gizli servisleri de destek verdi. Daha sonra da katliamlara giriştiler..

 

70’li yılların sonuna doğru burjuvazinin krizi ve işçi sınıfının örgütlülüğü, toplumu devrim ve karşı devrim seçeneklerine doğru sürükledi. İşçi iktidarı tehditine karşı burjuvazi, faşizmi kullanmaya hazırlandı. Troçki’nin deyişiyle “Faşizm, proletaryanın hemen üstünde yer alan ve onun saflarına itilmenin korkusu içinde yaşayan sınıfları ayağa kaldırır; resmi hükümetin arkasına saklanarak onları örgütler, askerileştirir ve faturayı finans kapitale gönderir” Türkiye’de burjuvazi de aynı yolu izler. Milliyetçi Cephe hükümetinin arkasına saklanıp küçük-burjuva, lümpen kesimleri örgütleyip askerleştirdi.

 

MHP içerisinden çıkan faşist çeteler okullara, mahallelere, grevlere saldırdı. Yüzlerce, binlerece insanı katletti ve 12 Eylül darbesinin yolunu açtı. İşte, Ağca, Çatlı, Haluk Kırcı, Oral Çelik, Ömer Ay, Muhsin Yazıcıoğlu vb. faşist katiller bu örgütlenmelerin içerisinden çıkmış tetikçilerdir.

 

Burjuvazinin katilleri ülkeyi kan gölüne çevirdiler. 1 Mayıs 1977’de mitinge katılan yüzbinlerce emekcinin üzerine kurşun yağdırıldı. 37 kişi şehit oldu. 16 Martta İstanbul üniversitesinde sol görüşlü 100 kadar öğrencinin üzerine bomba atıldı ve 7 öğrenci katledildi. Bombayı İstanbul’a getiren ülkücü Abdullah Çatlı’dır. 16 Mart katliamından 8 gün sonra Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz öldürüldü. Öz, kontrgerillayla ilgili belgelere ulaşmıştı ve dava açmaya hazırlanmaktaydı. (Öz’ün katili İbrahim Çiftçi Türkeş’in ölümünün ardından MHP başkan adayı oldu!) 11 Temmuz’da öğretim görevlisi Doç. Dr. Bedrettin Cömert öldürüldü. İnfaz emrini verenler bugünkü BBP genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve MHP‘nin üst düzey yöneticilerinden Ramiz Ongun’dur. 10 Ağutosta Ankara Balgat’ta solcuların gittiği bir kahve tarandı ve 5 kişi öldürüldü. 15 Ağustos’ta Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li genç evlerinde vahşice katledildi (Katliamın faili vatan için kan döken Haluk Kırcı’dır. Suç ortağı’da Abdullah Çatlı). 3,5 ay sonra da Abdi İpekçi öldürüldü. Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta 100’den fazla insan katledildi, solculara ve Alevilere ait evler, dükkanlar yakıldı, yıkıldı, yağmalandı. Haluk Kırcı, Ahmet Ercüment Gedikli, Ünal Osmanağaoğlu, Bünyamin Adanalı, Mustafa Korkmaz, Hüseyin Yıldız, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Mustafa Demir, Remzi Çayır, İsmail Ufuk, Mehmet Gürses, Hayri Kuşçu, ve Tuncay Terekli Kahramanmaraş katliamından hemen sonra kentten ayrılan ve olayın failleri olan ülkücülerdir. Benzer bir katliam Çorum’da gerçekleştirildi. Sivas ve Malatya’da da katliam girişimleri oldu. 12 Eylül’den 1,5 ay önce DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler katledildi.

 

Akla hemen gelen bu katliamlar ve daha yüzlercesi ülkücü çeteler tarafından gerçekleştirildi. Çoğunda Çatlı, Kırcı, Ağca gibi isimler yer aldı. Hepsinin emirleri geçmişin katili bugünün milletvekili olan MHP’li (bugün kimisi DYP’li ANAP’lı) siyasetçiler tarafından verildi. Ve ne hikmetse bu katliamların suçluları yakalanamadı ya da yakalananlar hemen serbest bırakıldı. Çünkü tüm eylemlerde MGK’dan MİT’e ve emniyete tüm güvenlik birimlerinin parmağı vardı. Çünkü bu organizasyonları oluşturan güç, emperyalizmin savaş makinesi NATO’ydu...

 

12 Eylül’ün Ardından

 

Faşist çetelerin katliamları ve provakasyonları askeri cuntanın istediği müdahale ortamını yarattı. Bu durumu fırsat bilen burjuvazi, cuntaya yönetime el koyması için çağrıda bulundu. Askeri cunta Kenan Evren’in komutasında yönetime el koydu. Cunta ülkedeki tüm örgütlü güçleri imha etmeye girişti.

 

Tabandaki bir kısım ülkücü yargılandı, hatta hüküm giydi ancak sol örgütler ve işçi hareketi ezilmesine rağmen faşist çetelerin görevi bitmemiştir. Kontrgerillanın tasfiye edilmesi gibi bir şey söz konusu değildir. Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Haluk Kırcı vb. katiller 80 sonrasında da kullanılmaya devam edildiler. Onların bu kez görevi Asala’yı imha etmekti. Ermeni liderlere suikastler düzenlendi, Marsilya’da Ermeni anıtı bombalandı, yine vatan için. Aynı çeteler 80’lerin sonlarına doğru PKK’ya karşı kullanılmaya başlandı. MGK’nın isteğiyle, Mehmet Ağar ve emekli Korkut Eken’i göreve çağırıldı. Korkut Eken kontrgerillayı yeniden güçlendirdi. Yakılan her köyde, infaz edilen her kürt köylüsünde, faili meçhul cinayetlerde bu çeteler görev aldı. Cezaevlerinde islamcı olan ülkücülerin bir kısmı BBP’yi kurarken diğer bir kısmı “Türk Hizbullahı”nı kurdu. Bu Hizbullah, Kürt halkına dönük bir dizi kanlı saldırıyı organize etti. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok cinayetlerinin sanıklarının neredeyse tamamı eski ülkücü, yeni islamcılardır. Devlet her zaman bu çeteleri yönlendirmesine rağmen, asla varlıklarını kabul etmez.

 

Sonuç

 

  • Ağca, Çatlı, Haluk Kırcı, Oral Çelik gibi bir dizi tetikçi ülkücü, yakın tarihin neredeyse tüm katliamlarında yer almış katillerdir. Bu katillerin tüm eylemleri devletin bilgisinde gerçekleştirilmiştir. Bugün demokrasi masalları atan burjuvalar, bu katilleri dün finanse eden patronlardır. İhtiyaç olduğu sürece de beslemeye devam edeceklerdir.

·         Hepsi ülkücüdür ve MHP içerisinde örgütlenmişlerdir. Bir işçi iktidarına karşı burjuva diktatörlüğünün tetikçiliğini yapmışlardır. Hepsinin yerli ve yabancı istihbarat örgütleri ile bağlantıları vardır. Yurtiçinde, yurtdışında, cezaevlerinde devlet tarafından korunmuş ve silahlandırılmışlardır.

·         Hepsinin mafyayla bağlantısı vardır ya da mafyadırlar. Her tür gayri meşru işin içinde olmalarına rağmen devlet tarafından korunmaktadırlar.

·         Rejim 83’ten sonra yeniden parlamenter sisteme dönse de, devletin baskıcı karakterinden dolayı bu faşist çetelerden (kontrgerilla) asla vazgeçmez. (Eskiyen ya da yorulan bazı yüzler infaz edilir ve yerlerini yenileri alır.) Önce Ermeni meselesi, daha sonra da Kürt halkının mücadelesi bu çetelerin varlık nedenlerinin bahanesi olur.

 

Sonuç olarak başta işçi sınıfı olmak üzere yoksul emekçi halkın ve ezilen tüm kesimlerin birleşik ve örgütlü mücadelesiyle MGK, içişleri bakanları, MİT mensupları, emniyet müdürleri yargılanabilir ve JİT, JİTEM, Özel Harp Dairesi gibi kontrgerilla odakları tasfiye edilebilir.

 

 

 

 

Ortak adres Nevşehir

 

 

Can Dündar 21-01-2006 Milliyet

 

Nevşehir bağlantısı

 

5'liyi birleştiren bir başka ortak adres ise Nevşehir... Ağca dosyasında Malatya'dan başlayan bütün yollar Nevşehir'e çıkıyor. Abdullah Çatlı, Nevşehir doğumlu... İkinci Başkanı olduğu Ülkü Yolu Derneği'nin Genel Merkezi'ni de Nevşehir'e taşımış. Halen Nevşehir mezarlığında yatıyor. Ağca, Kartal askeri cezaevinden kaçırıldıktan sonra Oral Çelik tarafından Ankara üzerinden Nevşehir'e götürüldü.
80 öncesinin silahlı eylemlerinde katliam sanığı olarak mahkûm olan Haluk Kırcı ve Ömer Ay’da Nevşehir nüfusuna kayıtlı... Asıl önemlisi: İpekçi cinayetinde adı geçen 5 ülkücüden 4'ünün pasaportu da “Nevşehir Emniyet Müdürlüğü” damgası taşıyor.

 

Nevşehir Emniyeti'ndeki sürpriz isim


İpekçi'nin ardından ayrıntılı bir inceleme yapan ve bulgularını 1982 yılı sonunda Cumhuriyet gazetesinde yazan Uğur Mumcu, "Ağca Dosyası"nda Nevşehir'in önemini şöyle anlatıyordu:
"Ağca'ya pasaport veren yer Nevşehir Emniyet'i... İpekçi cinayetinin planlayıcılarından Mehmet Şener'e pasaport veren yer de aynı: Nevşehir Emniyet'i... Ağca'nın arkadaşı Ömer Ay'ın sahte pasaportu da Nevşehir Emniyeti'nden sağlanmış. Ömer Bağcı'ya pasaport veren yer? Orası da Nevşehir Emniyet'i... Ya Abdullah Çatlı'ya..? Yine Nevşehir Emniyet'i... Peki kim bunların Nevşehir Emniyet'indeki bağlantıları? Kim...? Kim...? Kim...?" Uğur Mumcu bu sorunun yanıtını bulamadan öldürüldü. Ancak yıllar sonra Susurluk skandalı patladığında ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı. Bir sünnet düğününde çekilen fotoğrafta, o dönem Kırmızı Bülten'le aranmakta olan Abdullah Çatlı, Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin'le karşılıklı göbek atıyordu. Sonradan Susurluk davasında "çete oluşturmak"tan yargılanan Şahin, Meclis Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede özgeçmişini anlatırken başta önemsiz görünen şu bilgiyi verdi: "12 Eylül'den önce, 1982'ye kadar Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nde çalıştım."

 

Şahin o dönem 20'li yaşlarında bir komiserdi. Mehmet Ali Ağca ile Abdullah Çatlı'nın birbirine çok yakın tarihlerde sahte pasaport aldıkları Nevşehir Emniyet Müdürlüğündeki görevinden 15 yıl sonra aynı Çatlı'yla göbek atarken belgelenecek ve yine Çatlı'nın adının karıştığı çete davasında 1 numaralı sanık olacaktı. Yeri gelmişken Şahin'in Nevşehir'deki görevinden sonra Özel Tim'in kurucuları arasında yer aldığını, Genelkurmay'ın Özel Harekât Dairesi'nde çalıştığını, Almanya'da komando ve Amerika'da anti-terör kursları gördüğünü, Susurluk davasından tahliye edildiğinde hapishane kapısında yine ülkücülerce karşılandığını da hatırlatalım. Papa suikastından sonra Mehmet Ali Ağca'nın yurtdışında olduğu anlaşılınca herkes Ağca'nın nasıl pasaport alabildiğini merak etti.
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün araştırmasında pasaportun Abdullah Çatlı tarafından Nevşehir Emniyet'inden aldığı belirtiliyordu. İşte o günlerde ancak filmlerde rastlanabilecek bir gelişme oldu: Nevşehir Emniyeti'nde bir yangın çıktı. Hem de pasaport bölümünde... Bütün kayıtlar o yangında kül olup gitti.

 

Nasıl kurtuldular?

 

MEHMET ALİ AĞCA: İpekçi suikastından idamla yargılanırken 1979 yılında ülkenin en iyi korunan askeri cezaevinden kaçırıldı. Bu kaçırmada devlet görevlilerinden yardım gördüğü ortaya çıktı. Papa'ya suikasttan 19 yıl İtalyan hapishanelerinde yattıktan sonra Türkiye'ye getirildi. 5.5 yıl yattıktan sonra 10 yıl daha yatması beklenirken salıverildi.

ABDULLAH ÇATLI: Bedrettin Cömert suikastıyla ilgili olarak aranırken Ağustos 1978'de Sakarya'da yakalandı, 48 saat sonra serbest bırakıldı. Şubat 1982'de bu kez MHP davasından aranırken Zürih'te, Mehmet Şener'le birlikte sahte pasaportla yakalandı, yine 48 saat sonra salıverildi. 1990'da İsviçre'deki cezaevinden firar etti. Türkiye'de serbestçe dolaştı. Susurluk'ta bir polis şefi ve DYP milletvekili ile aynı arabada yolculuk yaparken kaza sonucu öldü. Üzerinden dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın imzasını taşıyan silah taşıma belgesi ve yeşil pasaport çıktı.
MEHMET ŞENER: Şubat 1982'de Çatlı'yla birlikte Zürih'te yakalandı. Uğur Mumcu, "Şener iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır, yitirilen her saniye önemli" diye yazdı ama değil saniyeler, aylar geçti, Şener yargılandı ve "delil yetersizliğinden" serbest bırakıldı. İpekçi cinayetini azmettirmekten 20 yıl arandıktan sonra 1999'da gıyabi tutukluluğu zamanaşımı gerekçesiyle kaldırıldı. Yargılanmaktan kurtulmuş oldu.

ORAL ÇELİK: 1985'te İsviçre'de Çatlı ve Şener'le birlikte yakalandı. 10 gün sonra serbest bırakıldı. 1986'da bu kez Fransa'da uyuşturucudan yakalandı. Uyuşturucu ticaretinden bir süre Fransa'da sonra İtalya'da hapis yattı. En son İsviçre'de yargılandı. Meral Çatlı'ya göre "Abdullah Çatlı'nın ikna etmesi üzerine" 1996'da, yargılanacağını bile bile Türkiye'ye dönmek istedi. Döndükten sonra Malatya'da süren cinayet davasında "Dosyada bir evrakın kaybolması üzerine" tahliyesine karar verildi. İpekçi davasında kendisini teşhis eden tanık, tehdit edilmesi ve koruma talebinin İçişleri Bakanlığı'nca karşılanmaması nedeniyle ifadesini değiştirdi. Çelik, 3 ay yattıktan sonra yüzünde gülücükler ve milliyetçi sloganlarla tahliye edildi. Malatyaspor Başkanı ve işadamı oldu.

YALÇIN ÖZBEY: Ağca'nın "İpekçi'yi öldüren isim" diye tanıttığı Özbey, Almanya'ya kaçtı. 1993'te uyuşturucudan yakalandı ve yattı. Tutuklu iken kendisine koruma ve yeni kimlik verilirse önemli bilgiler açıklayacağını söyledi. Bunun üzerine bir İçişleri Bakanlığı görevlisi 1995'te kendisiyle hapiste görüştü. Bu görüşmeye ait teyp bantları daha sonra Oral Çelik'in yargılandığı İpekçi davasında mahkemece istendi; bantların imha edildiği söylendi. Özbey, bir süre sonra Brüksel'de bir tren istasyonunda yeniden yakalandı. Ama Türkiye'nin iade talebi gecikince Belçika, İnterpol'ün aradığı Özbey'i 24 saat içinde serbest bıraktı. Halen Brüksel’de ticaretle uğraştığı sanılıyor.

 

 

 

 

İtlaf edilmesi gereken hayvanlar değil, kapitalizmdir

 

 

Şahin Yıldırım

 

Türkiye yeni yıla kuş gribinden dört kişinin yaşamını yitirmesiyle girdi. Onlarca kişi kuş gribi teşhisiyle tedavi altına alındı. Ekim 2005 tarihinde Manyas’ta görülen kuş gribi AKP hükümeti tarafından sessizce geçiştirilmeye çalışıldı; çünkü hükümet halkın sağlığına yönelik tedbirler almak yerine beyaz et sektöründeki patronların zarar görmemesi için, patronların reklâmına soyunmuştu.

 

Kuş gribinden yaşamını yitiren Koçyiğit ailesine sağlık yetkilileri öncelikle zatüre teşhisi koydu. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek “kuş gribi salgını” olduğundan bahsedenlere “işgüzar” diye saldırdı. Hükümet öncelikle kuş gribine karşı önlemler almak ve bu konularda halkı bilgilendirmek yerine, Ekim 2005 tarihinden bu yana kuş gribini gizlemeye çalıştı. Fakat artan ölümler ve kitlelerin baskısı hükümeti kış uykusundan uyandırdı. Uykudan uyanan hükümet her zamanki gibi “her şey kontrol altında, ilaç ve aşı konusunda herhangi bir sıkıntımız yok” dedi. Her zamanki gibi yalan söylediler. Hükümet gerekli hazırlıkları yapmış ve gerekli önlemleri almış ise dört çocuğun ölümü nasıl açıklanabilir?

 

Bizce bu ölümler ne hükümetin ne de her yönüyle çürümeye yüz tutmuş düzenden beslenenlerin umurunda. Onlar boyalı basının karşısında kendilerini aklama yarışına girerler, hatta ölümlerden sorumlu olmadıklarını kanıtlamak için suçu o bölgede yaşayanların eğitimsizliğine fatura ederler. Böylece hem hükümet hem de düzen aklanmış olacak. Çünkü suçlu bulunmuştur. AKP hükümeti bir avuç tavuk şirketinin çıkarlarını korumak için milyonlarca yoksul halkın emekçinin oynamaktan çekinmiyor. Onca zamandır, hastalığın gizlenmesinin sebebi de bu. Bizim nasıl yaşadığımızın, hatta yaşayıp yaşamadığımızın sömürücüler için hiçbir önemi yok. Onların tek dürtüleri kârları.

 

AKP Kuş Gribi Aşısı Üreten Enstitüyü Kapattı

 

AKP hükümeti tarafından 2004 yılında “elektrik faturası yüksek geldiği” gerekçesiyle Manisa Aşı Üretim Enstitüsü kapatıldı. Enstitüde çalışanlar, işletmenin kapatılmaması durumunda Ekim 2005 ortasında Manyas’ta kuş gribine yakalanan kanatlıdan üretilecek virüsle Van’daki kuş gribinin önüne geçilmesinin mümkün olabileceğini belirttiler. Sadece hayvanlara değil insanlar için de aşı üretebilecek özellikte olan Enstitü, dünyada 8-10 benzer aşı üretim merkezinden birisiydi. Bu Enstitünün kapanması var olan aşı ihtiyacının uluslararası tekel olan Roche’dan karşılanması anlamına geliyor.

AKP Hükümeti insan sağlığını hiçe sayarak sadece Türkiye’deki patronların değil uluslararası patronların da çıkarlarını gözetmekte ve kollamakta.

 

Hastanelere Sansür

 

Sağlık Bakanlığı, İl Sağlık Müdürlükleri ile devlet hastanelerine kuş gribi konusunda sansür çağrısı yaptı. Bakanlık, “ihbarların tamamı il ve ilçe tarım müdürlüklerine yönlendirilecektir” dedi. Ayrıca bakanlık “Tarım Bakanlığı tarafından bir bölgede kuş gribinin varlığına ilişkin bir açıklama yapılmadan ve hayvan sağlığı karantinası uygulamasına geçilmeden hiçbir vakanın olası kuş gribi olarak değerlendirilmemesini” istedi. Koçyiğit ailesinin fertleri işte bu mantığın yüzünden yaşamlarını yitirdiler. Ölenlerin sorumlusu bu düzen ve bu düzenden beslenenlerdir.

 

Sağlık Sistemi Düzenin Aynasıdır

 

Kuş gribinin ortaya çıktığı bölgelerdeki (Van, Ağrı) sağlık hizmetlerinin durumu içler acısı. Van’da 160 adet olması gereken sağlık ocağı sayısının 52 pratisyen ve uzman hekim sayısı 303. Hekim başına 3 bin 200 kişi düşüyor. Oysa İtalya’da hekim başına 166, Yunanistan’da 227, Almanya’da 277 kişi düşmekte. Van’da ebe başına 4 bin kişi düşüyor. Ağrı’da olması gereken sağlık ocağı 39. 39 sağlık ocağının sadece 13’ünde doktor, 4 sağlık ocağında ise hiç personel bulunmamakta. (Bu veriler Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçiler Sendikası’ndan [SES] alındı.) Acaba bu bölgede sağlık hizmetinin böyle olmasının nedeni o bölgede yaşayanların eğitimsizliklerinden mi kaynaklanıyor? Yoksa hükümetlerin bilinçli olarak yoksul halkın sağlık hakkından mahrum etmelerinden mi?

 

Dostlar alışverişte görsün

 

Hükümet göstermelik olsa da kuş gribine karşı nasıl çalıştığını halka TV ekranlarında göstermeyi ihmal etmedi. Öncelikle itlaf çalışmalarına katılan beyaz giysili çalışanların kanatlı hayvanlar nasıl canlı canlı itlaf ettiklerini gördük. Çünkü hükümet zamanında önlem almadığı için bugün apar topar hayvanları itlaf ettiriyor. AKP hükümeti bu olayda da olduğu gibi siyasi bütün olaylara tüccar mantığıyla bakmakta. Yani kâr-zarar. Dün fabrikaları özelleştirilerek işçileri işsiz bırakan zihniyetin ürünleri, bugün sağlık sistemini ticarileştirerek parası olana sağlık hizmeti, parası olmayana öl seçeneği sunmakta. İşte kapitalist sistemini mantığı bu. Devletin güvenliği söz konusu olduğunda hiçbir harcamadan kaçınmayan, bankaların içini boşaltan ve bunun faturasını (70 Milyar Dolar) yoksul halka çıkartmasını bilen, yabancı patronların yatırım yapmaları için tüm yasal düzenlemeleri yapan, vergi kolaylığı, yer tahsisi gibi hizmetlerde kusur işlemeyen (Hyundai patronlarına sunulan arsalar ki beğenilmedi) hükümet, Manisa’daki aşı üretim enstitünü elektrik borcundan dolayı kapatmayı kâr-zarar hesabına dayanarak yapmakta.

 

Sonuç olarak, sağlık kurumlarını ticarileştirerek herkese eşit, nitelikli ve ulaşılabilir, parasız sağlık hizmeti verilmesini engelleyen, kamu sağlık kurumların kapatan, koruyucu sağlık hizmetlerini tasfiye eden, sağlık emekçilerinin güvencesiz çalışmaya mahkûm eden, sağlıkta dönüşüm projesi adı altında sağlık hakkını paranın egemenliğine tabii kılan AKP hükümeti kapitalistlerin emrindedir. Bugün yaşanan kuş gribi sorunu göçmen kuşların getirdiği bir virüs değildir. Kuş gribi kapitalizmin bir ürünüdür. Doğal olarak itlaf edilmesi gereken kanatlı hayvanlar değil (çünkü onların hiçbir suçu yok) kapitalist düzendir. 

 

 

 

 

DİSK: Koç için sokağa çıkarız!

Ya asgari ücret için?

 

 

Şahin Yıldırım

 

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı patron Mustafa Koç, Van Rektörü Yücel Aşkın’a “reva görülen muamele” üzerine hükümetin tutumunu eleştirdi. TÜSİAD, iki aydır tutuklu bulunan Yücel Aşkın’a “reva görülen muameleye” tepki göstermek için neden iki ay bekledi? Tayyip Erdoğan’ın, Koç’un açıklamalrı sonrası “Anayasal suç işliyor, soruşturulması gerekir” diye çıkış yapmasıyla yargının harekete geçip, Koç’un sözlerini incelemeye alması üzerine, hükümet ile TÜSİAD arasında da “gerginlik” başladı. Bu arada hiç vakit kaybetmeyen DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, “gerekirse eyleme geçeriz” diyerek, hükümeti uyardı. Patron Koç’a sahip çıktığını açıkladı. Süleyman Çelebi bu vesileyle büyük patronlara, DİSK’in öncülük ettiği parti girişimi çalışmalarıyla ilgili mesaj verme amacını taşıyor olmasın?

 

Büyük sermayenin işçi sınıfına topyekun saldırıya geçtiği bir süreçteyiz. Asgari ücrete yapılan zam bir tüp almaya bile yetmiyor. Böylesi koşullarda işçilerin en temel talepleri konusunda dahi eyleme geçmekte zorlanan bir sendikal önderlik var. Devlet her fırsatta işçilerin eylem ve örgütlenme özgürlüklerini baskı altına almayı amaçlıyor. Bu duruma rağmen diğer sendika bürokrasileri gibi genelde eylemsizliği tercih eden DİSK başkanı Çelebi, işçilerle ilgili olarak bile hükümeti böylesine yüksek sesle uyarmazken (hatta çoğu zaman sesini dahi çıkarmazken) Koç için sesini yükseltiyor. Üstelik Türkiye’nin en büyük patronlarından biri için, BEKO fabrikasında işçileri taşeron çalıştıran ve her üç ayda bir işçi çıkaran bir patron için hiç zaman kaybetmeksizin harekete geçiyor ve destek açıklaması yapıyor bu işçi lideri sendikacı!


Bu ne yaman çelişki! Bir patrona en büyük ve güçlü siyasi destek bir sendikadan, kendisine işçi temsilcisi diyen bir bürokrattan geliyor. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, sendikal örgütlenme ve yasaklara, özelleştirme saldırısına maruzken -ki Koç Holding ve onun bir numaralı ismi Mustafa Koç özelleştirmelerin kaymağından en büyük payı ( TÜPRAŞ) alanların başında geliyor. Ancak, “demokratikleşmeyi” sermayeye bırakan sınıf işbirlikçi bir sendikal anlayış, elbette ki TÜSİAD’ı da “demokratik” bulur ve ardına düşer. TÜSİAD’ın öncülük ettiği Avrupa Birlikçi burjuva programa yedeklenir. İşçi sınıfını da bu programın arkasına yamamak için hiçbir fırsatı kaçırmaz. DİSK’in şimdi yaptığı da budur.


DİSK’in ilericilik misyonu yüklediği TÜSİAD patronları büyük keyfi içindeydiler, 12 Eylül askeri darbesi döneminde DİSK yöneticileri idam istemiyle yargılanırken, öyle değil mi? Hatta Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Nadir aynen şöyle demişti: “yirmi yıldır onlar (işçiler) güldü, biz ağladık! Şimdi gülme sırası bizde.” 2 Eylül’de askeri darbeyi tezgahlayan ve alkışlarla karşılayan patronlar değil mi? Evet, söyledikleri yüzünden “fikir suçlusu” pozisyonuna düşen Mustafa Koç’un dedesi Vehbi Koç, 12 Eylül’ün ilk haftası içinde “sendikaların yokluğu istismar edilmemeli” diye demeç verdi. O demecin yayınladığı gün Arçelik’te fabrika yöneticileri DİSK’li işçi temsilcileri çağırıp şöyle dediler: “siz istifa edip gidiyor musunuz, yoksa askere haber verelim mi?” Böyle bir anlayış ne zamandan beri işçi dostu oldu veya ilerici oluyor?

 

Acaba TÜSİAD üyesi olduğu patronlar şöyle bir çağrıda bulunur mu? Sendikalaştıkları için işçileri işten atmayın ki işçiler adliye koridorlarında perişan olmasın. Tabii ki TÜSİAD böyle bir açıklama yapmaz.

Uluslararası sermayeye uyum sağlamak için devleti (AB yoluyla) yeniden yapılandırmanın çabası içinde olan patronlar, ne zamandan beri ilerici oldu? Sahi bu TÜSİAD değil mi kölelik yasalarının, İşçi kıyımlarının, esnekleşmenin, özelleştirmelerin, taşeronlaştırmanın, sendikal yasakların arkasındaki güç? DİSK’in bu tutumunun ideolojik arka planında “toplumsal barış ve uzlaşı” denilen burjuva ideolojik zemin var. DİSK, sınıf mücadelesinin yerine, “toplumsal barış”ı veya “çağdaş sendikacılık”ı koymak istiyor. Dolayısıyla, işçi sınıfının toplumsal dönüşümdeki öncü rolünü hasıraltı edip, böylece patronlara bel bağlıyor. Kaçınılmaz olarak bu ideolojik duruştan da mücadele değil, işbirlikçilik ürüyor. İşçi sınıfını zehirleyen bu ideolojik saldırıya karşı, işçi sınıfının çıkarlarını savunan tüm dostlar uyanık olmalıdır.

 

 

 

 

Özay Tekstil’de 5 kadın işçi katledildi

 

 

Öykü Tanır

 

Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde, Lokman Özay'ın sahibi olduğu, Özay Grup Tekstil İthalat ve İhracat Fabrikası'nda 29 Aralık 2005'te gece saat 02.30'da çıkan yangında, görevleri bittiği halde mesaiye bırakılan 15 yaşındaki Ayşe Denizdalan, 21 yaşındaki Gülden Çiçek, 16 yaşındaki Sadife Düdüş, 3 aylık hamile 32 yaşındaki Sevgi Sesli ve 27 yaşındaki Necla Özveren yanarak can verdiler.

 

Yangının sebebi hala tartışılıyor; ancak fabrikada bu gibi kazalara karşı herhangi bir güvenlik sisteminin bulunmayışı tartışılmaz bir gerçeklik olarak apaçık ortada. Her yıl binlerce işçi iş kazaları nedeniyle ya hayatlarından oluyor ya da bir daha çalışamayacak duruma geliyor. İş kazası mı? Cinayet mi? Yaşadığımız dünyada hangi şartlarda çalıştırıldığımız, can güvenliğimizin ne kadar kontrol altında olduğu yaşanan son olayda, Bursa'daki bir yatak fabrikasında çıkan yangında iyice gözler önüne seriliyor. Can güvenliğimiz olmadığı gibi; iş güvenliğimiz de yok. Söz konusu fabrikanın usulsüz işçi çalıştırdığı belirlendi.

 

Sigortasız çalıştırılan işçiler ve mesai ihlalleri

 

Sigortasız çalıştırma, her geçen gün artan bir sorun. İşçi ve emekçiler işsizliğe, asgari ücretin altında çalışmaya, hiçbir iş güvenliğinin olmadığı çalışma sistemine boyun eğmeye zorlanıyor. Kayıt dışı çalıştırma ve çok uzun mesailer sıradan uygulama, üstelik maaşlar düzenli ödenmiyor. Tüm bunlara karşı örgütlenmeyi engellemek için her türlü baskı da mevcut. 29 Aralık 2005'te Bursa'da bir yatak fabrikasında çıkan yangında hayatını kaybeden 5 kadın işçi bu koşulların bedelini en ağır ödeyenlerden oldu. Özay Grup Tekstil İthalat ve İhracat Fabrikası'nda çıkan yangında hayatlarını kaybeden Sadife Düdüş ile Ayşe Denizdalan'ın 1 yıldan uzun bir süredir fabrikada sigortasız çalıştırıldıkları ortaya çıktı. Ancak fabrika sahibi Lokman Özay'ın, bu iki kişinin sigorta bildirgelerini, ölümlerinden 4 gün sonra; 2 Ocak 2006 günü Bursa SSK Bölge Müdürlüğü'ne teslim ettiği tespit edildi. İşe giriş tarihleri 2 Aralık 2005 olarak gösterilen işçilerin bildirgelerine, yangın sonrası gazetelerde çıkan fotoğraflarının renkli fotokopiyle çoğaltılıp yapıştırıldığı öğrenildi. SSK yetkilileri de bu tür olaylarda suçlu olduğu anlaşılan işverenlere her bir kişi için en fazla iki asgari ücret tutarında ceza yazdıklarını söyledi. 12 aydan uzun bir süre çalıştıkları bilinen iki işçi için verilecek olan ceza, en fazla iki aylık asgari ücret tutarı! Bu nasıl adalet? Toplam 150 işçinin çalıştığı fabrikada, işçiler sigortasız iken işyerinin sigortalı olması, işçilerin hayatına verilen değeri de gözler önüne seriyor...

 

Lokman Özay'ın yaptığı usulsüzlük bunlarla da kalmıyor: Yangında hayatını kaybeden 15 yaşındaki Ayşe Denizdalan, 16 yaşındaki Sadife Düdüş’ün ve 3 aylık hamile Sevgi Sesli'nin fazla mesaiye bırakılmaları İş Yasası'na göre yasak. Buna göre; 15 yaşını doldurmuş çocuk işçiler ve hamile kadın işçiler 8 saatten fazla çalıştırılamazlar. Fakat denetim mekanizmasının kötü çalıştırılması ve verilen cezaların caydırıcılığının olmaması gibi sistemin açıklarını kullanan patronlar kimbilir daha kaç çocuğu ve hamile kadını kurban edecekler?... 29 Aralık 2005'te yaşananlar birçok başka işyerinde de yaşanıyor: fabrikada olabilecek kazalara karşı önceden hiç bir önlem alınmayışı, sigortasız çalıştırılan işçiler, mesaiye bırakılan çocuklar ve hamile işçiler gerçeği çok yaygın. SSK Bursa Sigorta İl Müdürlüğü, -Türkiye’nin dört bir yanında ki benzer örneklerde olduğu gibi- bu fabrikayı denetlemediğinden, bu suçların her birinden fabrika sahibi kadar suçludur ve yargılanmalıdır. Evet, yukarıda anlatılan gerçekler yalnızca sözü edilen fabrikada değil, bugün Türkiye’de pek çok işyerinde yaşananların bir örneği. Devletin denetim mekanizmalarındaki kokuşmuşluk ve aslında devletin her bir organının kime hizmet ettiği tüm çıplaklığıyla ortada. Ve görülüyor ki örgütlülüğümüze sahip çıkmazsak, sigortasız, sendikasız ve her türlü iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırılmamıza karşı mücadele etmezsek, yarınımızın daha karanlık olacağı kesin. Örgütlülüğümüz tek gücümüz!

 

SSK Bursa Sigorta İl Müdürlüğü başkanı görevden alınsın, yargılansın!

Fabrika sahibi Lokman Özay tutuklansın!

Sendikasız, sigortasız çalışmaya son!

 

 

Çekyat Fabrikasında Yangın: 4 İşçi Öldü

 

Ağır çalışma koşulları, düşük ücret, uzun mesailer, kayıt dışı ve sigortasız çalıştırma çok yaygın bir uygulama. Bu yetmezmiş gibi fabrika ve atölyelerde en asgari çalışma önlemleri dahi alınmıyor. Gözünü para hırsı bürümüş patronlar adeta fabrika ve atölyelerde işçilerin hayatlarıyla kumar oynuyor. Bunların bir sonucu olarak son günlerde meydana gelen fabrika yangınlarında çok sayıda işçi hayatını kaybetti. Son yangın ise bir çekyat fabrikasında meydana geldi ve 4 işçi yanarak ve dumandan zehirlenerek öldü. Bir binanın bodrum katında faaliyet gösteren imalathanede süngerlerin tutuşması sonucu çıktığı öne sürülen yangın kısa sürede binayı sardı. Dışarı çıkamayan işçiler yangının söndürülememesi sonucu içerde mahzur kaldı. Yangın söndürüldüğünde ise 2 işçi yanarak, 2 işçi zehirlenerek hayatını çoktan kaybetmiş oldu.  

 

 

Yeni Bir İş Cinayeti Daha: 3 İşçi Öldü  

 

İkitelli'de bir kâğıt ambalaj fabrikasında çıkan yangında üç kişi yaşamını yitirdi. Geçtiğimiz günlerde Bursa'da yatak fabrikasında çıkan yangında da 5 kadın işçi yaşamını yitirmişti. İkitelli Organize Sanayi Bölgesi'ndeki Elif Ambalaj Oluklu Mukavva Sanayi Ticaret Limited Şirketi'nde dün 15.00 sıralarında belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı. Kısa sürede büyüyerek fabrikayı saran yangın Sefaköy ve Kocasinan itfaiye gruplarının müdahalesi sonucu çevredeki diğer fabrikalara sıçramadan kontrol altına alındı. Fabrikada araştırma yapan itfaiye ekipleri içeride üç kişinin cesedine ulaştı. Cesetlerin işçiler Eyüp Koca ve Hüseyin Şahintürk'le şoför Ahmet Sezgin'e ait olduğu belirlendi. Yaklaşık 2 saat süren yangın sonucu çatısında çökmeler meydana gelen fabrika kullanılamaz hale geldi. Geçtiğimiz günlerde Bursa'da yatak fabrikasında çıkan yangında da 5 kadın işçi yaşamını yitirmişti.

 

 

 

Emek Güncesi

 

 

Şahin Yıldırım

 

İsrail’de Otobüs Şoförleri Grevde. Dan Otobüs Şoförleri Sendikası pazartesi sabahı, firmanın Tel Aviv’i Bat Yam’a bağlayan tüm hatlarında greve başladı. Ordu radyosunun verdiği habere göre 250 güzergahı kapsayan grev önümüzdeki pazartesiye kadar devam edecek. Şirket, greve cevap olarak emeklileri belli bir miktar ücret karşılığında çalıştıracağını, böylelikle otobüs seferlerinin devam etmesini sağlayacağını iddia etti. Şoförler, maaşlarının artırılmasını ve çalışma koşullarının düzeltilmesini talep ediyor ve bir çözüm bulunmadığı takdirde yeniden greve gidebileceklerini söylüyorlar.

 

Tahran Bugün Otobüs İşçilerinin Yanındaydı. Tahran otobüs işçileri bugün (Cumartesi) araçlarının camlarında, tutuklu sendika lideri Mansur Osanlu’nun posterleri asılı ve tüm gün farları açık trafiğe çıkarak bir protesto eylemi gerçekleştirdiler. Hatta bazı otobüslerde, “Bağımsız bir sendika kurulmalı” dövizleri asılıydı. Görgü tanıklarına göre, insanlar otobüslere el sallıyorlar, şoförlerle sohbet ediyor ve alkışlarla destekliyorlardı. Özel araç sürücüleri de eyleme katıldılar. Bir görgü tanığının ifadesiyle “Tahran, işçilerin yanındaydı ve rejime karşı koydu”. Güvenlik güçlerinin ve otobüs şirketinin güvenlik biriminin (Herasat) otobüslerin hareket etmesini engellemeye ve Osanlu’nun posterlerini indirmeye çalışması sırasında arbede çıktı. Üç şoför, Javad Kefayati, Seyyed Reza Nematipoor ve Mohammad Namaanipoor gözaltına alındılar; ancak daha sonra serbest bırakıldılar. Fakat, 7. Bölge’den Hossein Şahsavari ve ismi tespit edilemeyen başka bir şoför hala gözaltında tutulmakta.

 

Eylemde Tahran’ın 10 ulaşım bölgesinin tamamından işçiler yer aldı. Özellikle 4. 5. ve 9. Bölge’lerden katılım yoğundu. 5. Bölge’de protestocuları sindirmek amacıyla rejimin Özel Birim’i (Yegane Vizhe) konuşlandırılmıştı. Bu arada, gözünden ameliyat olacak iken 22 Aralık’ta tutuklanan Mansur Osanlu’nun gözünün durumu hakkında endişeler artmakta. Osanlu, gözündeki hasarı 2005 Mayıs’ında otobüs işçileri sendikasının bir toplantısına devletçe kurulan ve yönetilen “İslami Çalışma Konseyleri” ve “İşçilerin Evi”nin haydutlarınca gerçekleştirilen vahşice saldırı sırasında almıştı. İşçiler, taleplerine destek olması ve Osanlu ile gözaltındaki bütün diğer işçilerin derhal serbest bırakılması için uluslararası emek örgütlerine ve insan hakları kuruluşlarına acil eylem çağrısında bulunuyorlar.


Lütfen protesto mektuplarınızı İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’a (ahmadinejad@president.ir) gönderiniz

 

Şili Bakır Grevinde Taşeron İşçiler Polisle Çatıştı. Dünyanın en büyük bakır üreticisi Şili’de ücret artışı talebiyle yapılan grev sürerken işçiler ve polis çatıştı. Rancagua kentinde iki yönetici yaralandı ve 42 kişi de gözaltına alındı. Şili’nin devlete ait bakır şirketi Codelco’da çalışan 28 bin sözleşmeli (taşeron] işçinin ülke çapında bir greve katılacağı açıklanmıştı. Bakır fiyatlarının dünya pazarında rekor seviyelere tırmanmasıyla işçiler bu artışın ücretlere 960 dolarlık bir ikramiyeyle yansımasını talep etmiş ve grev de bu şekilde gündeme gelmişti. Sayıları 14 bini bulan sendikalı işçilerin açıklamasına göre, grevciler aynı zamanda daha iyi bir işgünü süresi ve maaşlarda artış da istiyor. Hükümetse işçilere ikramiye verilmeyeceği konusunda ısrar ederken çalışma koşullarının düzeltilmesi için hazırlık yapıldığını açıklıyor. Polise dayalı kaynaklara göre grevciler “normal işçilerin” dünyanın en büyük yer altı madeni olan El Teniente madenine ulaşmasını engellemeye çalıştı. Yine polis kaynaklarının açıklamalarına göre bir otobüsü kaçırmaya çalışan altı gösterici tutuklandı. Bunun ardından 200 işçiden oluşan bir grubun tutuklanan işçilerin serbest bırakılması için karakola gitmesi üzerine çatışma çıktı. Taşeron işçiler adına konuşan bir temsilci hükümetin polis saldırısını engellemesini istedi. Taşeron işçilerin koordinatörü Danilo Jorquera, “Biz sadece barışçıl bir gösteri yapmak istedik” dedi. Grev tam da Şili başkanlık seçimlerinin iki hafta öncesine denk geldi. Grevin bakır üretimi üzerindeki etkisinin ne olacağıysa henüz belirsiz.

 

Eylem Yapan Filistinli İşçilerin Üzerine Ateş Açıldı. Daha iyi yaşam koşulları ve daha yüksek ücret talebiyle, Gazze Şeridi’nde eylem yapan Filistinli işçilerin üzerine, Filistin polisinin ateş açması sonucu dört işçi yaralandı. Polisin eyleme müdahale etmesiyle başlayan olaylarda, işçiler taş atarak kendilerini savunurken; polis işçilerin üzerine ateş açtı. Batı Şeria’da ise üç Filistinli, İsrail askerlerinin yaptığı gece baskınıyla tutuklandı. Nablus kasabasında yapılan baskın sırasında Filistinliler’in; kendilerini savunmak amacıyla İsrail askerlerinin üzerine yanıcı madde attığı bildirildi. Olayda yaralanan olmadı. Pazartesi günü Batı Şeria’nın Tul Karem kasabasında, şehrin doğusuna petrol taşıyan İsrail askerlerinin geçtikleri yola Filistinliler tarafından molotof kokteylleri atıldı. Askerler molotof kokteyli atmakta olan göstericilerin üzerine ateş açtı. Göstericiler yara almadan olay yerinden uzaklaştı. Bir başka olayda ise, İsrail askeri kaynaklarının bildirdiğine göre üç Mısırlı, Mısır sınırından İsrail'e girmeye çalışırken İsrail askerleri tarafından tutuklandı. 

 

Başbakanın müjde anlayışı. Başbakan Tayip Erdoğan yeni yılda ilk müjdesini emeklilere verdi. 2006 yılından başlayarak emeklilerin vergi iade fişi toplamalarına gerek olmadığını; maaşlarının yüzde 4’ünün vergi iade tutarı olarak her ay maaşlarına ekleneceğini söyledi. Düne kadar emekliler vergi iadelerinin tamamını verdiklerinde karşılık olarak maaşlarının yüzde 5’ini alıyorlardı. Başbakanın müjde dediği emeklilerin maaşlarından yüzde 1 çalmak oldu. Bunun parasal karşılığı ise 867 milyon YTL (867 trilyon lira). Başbakan akbabalar gibi emeklilerin cebine göz dikmiş durumda. Emeklilerin fiş toplamayacak olması ise ayrıca vergi kaçakçılığının da önünü açmış olacak. Böylece esnaftan alınan vergi düşecek ve fatura yine işçi ve emekçilere kesilecek.

 

 

 


Fabrikalardan...

 

 

Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şeyiz

      

İşyerinde telafi çalışmasına karşı olduğumuzu hep söylemiştik. Ramazan bayramında temsilciler işçilere sormadan arife günü yerine bir cumartesi günü borç ödemek için çalıştırdılar. Bu durumu daha sonra işçi arkadaşlarla tartıştık. Yaptığımız tartışma sonucu bir hesap çıkardık. Arife günü saat 08.00’den öğlen 13.00’e kadar 5 saat yapar. Normal günlük saatimiz 2 YTL yapıyor. Bu durumda 2 YTL’den 5 saat çalıştığımızda, 5x2=10 YTL yapıyor. Cumartesi ise, yüzde 50’li olduğundan 15 YTL yapar. Yaptığımız hesap sonucu kişi başı 5 YTL zarardayız. Bundan ders çıkarıp kurban bayramında aynı olayı yaşamamak için hazırlık yapmıştık. O süreç içinde bu hesabı temsilcilere de söyledik. Temsilciler ise “biz bunu biliyoruz” dediler, yani bile bile kabul etmişler. Biz de bir daha tekrarlamaması için temsilciyi uyarmıştık. Temsilciler de “tamam” demişlerdi.

 

Kurban Bayramı geldi çattı. İşveren kendine göre hesabını yapmıştı. Bayram arifesi yerine cumartesi günü bizleri çalıştırmaktı hesabı. Bunun içinde temsilcilere bir hafta önceden haber verilmişti. Temsilcilerinde bunu kabul ettikleri daha sonradan anlaşıldı. Temsilciler bunu bizlere söylemeden komitede tartışmayı uygun görmüşler. Her hafta çarşamba akşamı toplanan komite yine çarşamba toplandı. Gündem yapıp tartıştık. Gündem arife günü için telafi çalışması “yapılmalı mı, yapılmamalı mı?” idi. Komitede temsilciler, usta başı ve işçiler vardı. Bu arada komitede bulunan bir siyasi çevreden bir sözleşmeyi takip komitesi önerisi geldi. Öneri sahipleri, usta başı ve temsilcilerden böyle bir komite oluşturuldu. Biz bu komitenin doğru olmadığını çünkü bu sözleşmeyi takip komitesine katılanların hem işçiler tarafından güvenilmeyen kişiler olması hem de işçiler adına sözleşme takibi olamayacağını söyledik.

 

Tartışma sırasında temsilcilerin tutumu bizlere telafi çalıştırmasını kabul ettirme yönündeydi. Bunu ustabaşı da destekliyordu. Zaman ilerledikçe siyasi çevreden olan işçiler de net bir tavır sergilemeyip dolaylı yoldan telafi çalışmasını desteklemiş oldular. Bahane olarak da işçilere 9 gün tatilin cazip geleceğini, bunun için herkesin telafi çalışmasını kabul edeceğini öner sürüyorlardı. Bütün bu konuşmalar sonuncunda bizde fikrimizi söyledik. Temsilcilerin telafiyi önceden işverenle konuşup kabul ettikleri komite tartışmasından rahatlıkla anlaşılıyordu. Temsilciler bunu bizim üzerimizden yapmayı hesaplıyorlardı.

 

Biz ise daha önceden bunun hesabını yapmıştık. Bunun için hazırdık. Sonunda söz hakkını biz aldık. Daha önceden hazırladığımız hesabı söyledik. Kesinlikle karşıyız dedik. Ve komiteden net bir karar çıkmadı. S