|
Yıl: 27 |
|
Şubat 2006 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 24 Patronuna, faşistine
karşı... Sınıf mücadelesi İŞÇİ CEPHESİ Ağca ve faşist
hareket FUAT KARAN Ortak adres: Nevşehir BASINDAN İtlaf edilmesi gereken
hayvanlar değil, kapitalizmdir ŞAHİN YILDIRIM DİSK: Koç için
sokağa çıkarız! Ya asgari ücret için? ŞAHİN YILDIRIM Özay Tekstilde 5 kadın
işçi katledildi ÖYKÜ TANIR Emek Güncesi ŞAHİN YILDIRIM Fabrikalardan OKUYUCU
MEKTUPLARI Filistin seçimlerinde
zafer Hamasın JİYAN Şili seçimleri ve Latin
Amerikada sol dalga MURAT YAKIN Ant kapitalizmi CRISTINA MAS Bolivyada işçi ve
enekçi seçeneği Rosa Lüksemburg (1871-1919) NERGİS ÇAYIR Patronuna, faşistine karşı Sınıf mücadelesi! İşçi Cephesi
Her şeyi devletten
beklememek gerekir diye
gündelik dilimize yerleşmiş bir ifade var. Bu
ifade ne hikmetse asıl muhatapları yerine hep işçi
sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik olarak söylenir. Sanki
işçi ve emekçileri devlet beslemekteymiş gibi bol keseden laflar
edilir. Oysa devletten vergi indirimi alan, batan bankaları kurtarılan,
borçları ertelenen, indirilen, affedilen daima sermaye sahibi
patronlardır. Hazine arazilerini patronlara bedavaya peşkeş
çeken devlet örneğin bir göz oda gecekonduda yaşam mücadelesi veren
emekçi ailelerin başına o evleri -hazine arazisi işgal edildi
diye- yıkar; üstelik vatan-millet adına yapar bunu. Böyle bir
devlete kim inanır, kim güvenir? Tabii ki tuzu kuru olanlar. Yani
patronlar ve işbirlikçileri. Oysa işçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve sömürülen tüm
kesimler hayatta kalmak için büyük bir mücadele veriyor. En
küçük ihtiyaçları için dahi uzun saatler çalışmaları
gerekiyor. Asgari ücret 380 YTL. Bu ücretle 2 milyon 696 bin kişi
çalışıyor. Diğer bir ifadeyle SSKya kayıtlı 6
milyon 181 bin sigortalının yüzde 43,6sı. Herhangi bir sosyal
güvenlik sistemine bağlı olmadan kayıt dışı
olarak çalışan 5 milyon işçi emekçi var. Bunların
çoğunluğu asgari ücretin bile altında maaşlara
çalışmak zorunda. Bütün bunlar hayatta kalmak için verilen
mücadelenin özeti. İşçi ve emekçiler en acımasız
sömürüler karşısında yaşamaya çalışıyor.
Üstelik daima daha iyi, daha adil ve eşit bir dünya için verilen
mücadelenin başını çekiyorlar. Ama onlar ne geçmişte
alkışlandılar ne de bugün alkışlanmaktalar. Çünkü bu
işçi sınıfının ve emekçilerin düzeni değil. Şimdi her şeyi ondan beklemememizin gerektiği bu devletin,
derin yanları bir bir ortaya dökülüyor. Derin devlet,
anlayacağınız adı üstünde derin mevzuları
barındırıyor. Yok böyle bir şey diyen de var. Ama siyaset
sahnesine demirlemiş kimi zatı muhteremler -Süleyman Demirel,
Ecevit vs. gibi- aksini söylemekte. Vardır derin devlet diyorlar. Kuşkusuz bunlar malumun ilanı
olmaktan öte anlam taşımayan açıklamalar. Derin devlet vardır. Vardır olmasına ama niçin
ve kime karşı vardır, bunu anlamalı bir. Tabii ki
başta işçi sınıfına ve emekçilere karşı
olmak üzere tüm muhalif kesimlerin zapt-u rap altına alınması
için. İkincisi derin devlet
dediğimiz kiminle işini görür diye sormalıyız: işte
bu noktada sahneye Abdi İpekçi cinayeti ve Papa suikastı ile
meşhur ama cürümleri kesinlikle bunla sınırlı olmayan
Mehmet Ali Ağca ve diğer tetikçi faşist arkadaşları
Abdullah Çatlılar, Haluk Kırcılar gelir. Hak ve özgürlük için
yola çıkan; eşit, adil, sömürüsüz bir dünya için mücadele veren
işçi ve emekçileri katleden, baskı ve şiddet rejiminin
baş tacı ettiği bu faşist katillerdir; işçi ve
öğrenci mitinglerine saldıran, grevdeki işçileri tarayıp
bombalayan, direnen ve mücadele edenleri kaçırıp boğazlayan
yine bu faşist katillerdir. Ne zaman böylesi bir faşist saldırı ve katliam
gerçekleşse devletin açıklaması hazırdır: münferit bir olay! Eğer
olay devletin bu yalanı yediremeyeceği kadar açıksa diğer
açıklama devreye girer: lokal bir
olay! Eğer bu açıklama da yetersiz kalacak gibi ise o zaman
devlet devreye her zaman tutan açıklamasını sokar: bazı kişiler devleti kullanarak
amacını aşan işler yapmışlar! Susurluk bu
şekilde açıklanmadı mı? Şemdinli bombalaması bu
sözlerle açıklanmıyor mu? Devlet her zaman pisliğinin üzerini örtecek
bir yol bulur! Peki ama bu pislikler gerçekten örtülüyor mu ya da devlet
gerçekten de pisliğini örtme telaşı içinde mi? Meclis
kürsüsünden zamanın başbakanı Çiller, bizim için kurşun atanda, yiyende derken bu faşist
katilleri vatan kurtarıcı olarak ilan etmişti. Meclis içinde
ya da dışında BBPden MHPye, AKPden DYPye kadar halen
işçi ve emekçilerin, devrimcilerin ve sosyalistlerin katilleri başkanlık,
milletvekilliği yapmakta. Mehmet Ali Ağcanın
yanlışlıkla salıverilmesi bu durumda doğal
değil mi? Haluk Kırcıda böyle salıverilmişti.
Baskı ve şiddet rejimi, sömürü düzenini devam ettirmek için her
türlü diktatörlük yöntemini kullanmaktan çekinmez. Ağcalar,
Kırcılar, Çatlılar bu kapitalist sömürü düzeninin
ayrılmaz parçalarıdır. Daima işçi sınıfına
ve emekçi kitlelere karşı kullanılırlar ve daima
kullanılmaya hazır şekilde tutulurlar. Sivil toplumcular, sol liberaller, insan hakları savunucuları ve
nice benzerleri Ağca gibi katillerin cezalarını çekmesini
istiyor ve devletin bunlardan temizlenmesini talep ediyor. İşçi
sınıfına, emekçilere, devrimcilere ve sosyalistlere
karşı işlenen suçlar cezasız kalmamalıdır.
Ağca ve benzeri faşistler cezalarını çekmelidir. Bu
konuda hem fikiriz. Ama gerçek ve kalıcı bir çözüm elde edebilmek
için işçi sınıfının ve emekçilerin birlik ve
beraberlik içinde örgütlü bir güç olması gerekir. İşçi
sınıfı ve emekçiler çözümü burjuva-liberal kişi ve
kurumlara havale etmemelidir. Çünkü devletin Ağca gibilerden
temizlenmesi için bizzat devletin kendisinin temizlenmesi gerekmekte. Bu ise
asla baskı ve şiddet rejimiyle bütünleşmiş burjuva
partileri aracılığıyla olamaz; ya da onların
oluşturduğu bir meclis bunları çözemez; ya da onlarla emir,
komuta ve fikir birliği içinde olan yasama ve yargı bu sürecin
çözüm mercii olamaz; ve tabii ki ordu ve polis gücü asla ve asla çözüm
sürecinin içinde düşünülemez. Tek bir gerçek var:
saflarımızı belirlemek, sınıfımızın
tek bir yumruk olabilmesi için örgütlenmek, adil ve eşit bir dünya için
sömürü düzeninin patronuna, faşistine karşı ayrımsız
şekilde sınıf mücadelesi vermek
Ağcalar
canlarımızı çok yaktı, ve yenileri yakmaya da devam
edecek; ama bilmeliyiz ki onlar patron değil figüran. Dün
başkaları vardı, bugün onlar var, yarın da diğer
tetikçiler gelecek. Ta ki işçi sınıfı ve emekçiler kendi
kaderlerini kendi ellerine alıncaya kadar
Fuat Karan Mehmet Ali Ağcanın mahkeme kararıyla
serbest bırakılmasının ardından başlayan
tartışma uzun süre ülke gündemini meşgul etti. Neredeyse tüm
burjuva medya kuruluşları Ağcanın bir katil
olduğunu deklare ettiler, hatta Ağcayı lanetlediler. Oysa bu
medya kuruluşlarının patronları ve onlar gibi yüzlerce patron,
bu katilleri finanse etmişlerdi. Ağca bir tetikçidir ve 70li yıllarda MHP
içinde örgütlenmiş yüzlerce faşist katilden biridir. Ağca ve
diğer ülkücü katiller, Ülkü ocakları ve MHP içerisinde
yetişmişler, devletin istihbaratı tarafından komondo
kamplarında eğitilmişlerdir. Bu katiller, işçi hareketine
ve sol harekete dönük yüzlerce saldırının failleridir. Yani,
Ağcanın Abdi İpekçiyi vurması münferit bir olay
değildir. Burjuva düzenin ezenler lehine sürmesi için bu faşistler
örgütlenmiş ve emek hareketinin üzerine
salınmışlardır. Bu nedenle Ağca ve arkadaşları
her yaptıkları eylemden sonra korunmuş, elini kolunu sallayarak
cezaevinden kaçırılmıştır. Örneğin Abdi İpekçi cinayetinin failleri Mehmet
Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Yalçın Özbey ve Mehmet
Şener ülkücüdür ve 80 öncesindeki cinayetlerin birçoğu bu isimler
tarafından işlenmiş ya da bunlar tarafından yönlendirilmiştir.
Vatan için emekçileri katledenlerin bir kısmı 80 darbesinden sonra
mafya ve işadamı olurken, diğer bir kısmı kimi zaman
Ermenilere kimi zaman Kürtlere vatan için kurşun sıkmaya devam ettiler.
Vatan için kurşun atarken kimi zaman uyuşturucuyla, kimi zaman
kumarla, kimi zaman silah kaçakçılığıyla ceplerini
doldurdular. Soğuk
Savaş ve Faşist Çeteler İkinci dünya savaşının ardından
dünyanın yaklaşık üçte birinde burjuvazi
mülksüzleştirilmişti. Dünya esas olarak iki kutba bölünmüştü. Bir
yanda SSCBnin başını çektiği Varşova Paktı,
diğer yanda ABDnin başını çektiği emperyalist blok.
Komünizm tehditine karşı burjuva devletler, gizli servislere veya
üst düzey güvenlik görevlilerine bağlı yarı sivil, yarı
askeri çeteler kurmaya başladılar. Gladio, kontrgerilla gibi
isimlerle anılan bu çetelerin militanları özellikle milliyetçi
faşist partilerin içerisinden seçilir ve emekçi halka dönük
saldırılarda kullanılırlar. Gladio resmi olarak ilk kez 3 mayıs 1988de
İtalyanın Peteona köyünde bir aracın bagajında patlayan
bombayla ortaya çıktı. Patlamanın ardından yapılan
operasyonlar İtalyan gizli servisi SİSMİye kadar uzandı
ve bir işçi iktidarı tehditine karşı İtalyan ve
Amerikan gizli servislerinin gizli bir örgüt oluşturdukları ortaya
çıktı. Burjuvazi
Faşist Hareketi Sahneye Sürdü 70li yılların sonuna doğru Türkiyede
önemli bir ekonomik ve siyasi kriz mevcuttu. Mevcut durumdan hoşnutsuz
işçi ve emekçiler örgütlenmekte ve devrimci hareketlere doğru
yaklaşmaktaydı. Türkiyede işçilerden, emekçilerden yana bir
hükümet olasılığı hergün daha fazla gündeme gelmekteydi.
Ayrıca bölgede de ciddi rejim değişiklikleri
gerçekleşiyordu. Bir yandan İran Devrimiyle, Şahın
devrilmesi ve Mollaların iktidara gelmesi, öte yandan Sovyet
birliklerinin Afganistanı işgal ederek bir rejim
değişikliğine neden olması, emperyalist devletler
arasındaki dengeyi bozdu. İşçi sınıfı grev ve eylemlerle
ülkeyi sarsıyor, fabrika ve sendikaları kontrol ediyordu. Devrimci
gençler okullarda ve mahallelerde etkilerini hergün daha fazla
arttırıyordu. İşçi sınıfı ve emekçi
halkın yükselen mücadelesi burjuvazinin sömürü düzenini tehdit ediyordu.
İşçi sınıfının iktidarı tehdidi
karşısında, burjuvazi, iktidarını korumak için
MHPyi ve ona bağlı ülkücü çeteleri kullanmaya başladı. MHP, emperyalist devletlerin ve yerli burjuvazinin
soğuk savaş için Türkiyede örgütlediği bir savaş ve
operasyon partisiydi. Ve kontgerillayla (Özel harp) içiçe geçmişti.
MHPnin tabanını oluşturan ve eylemlerde kullanılan
gençlerin büyük çoğunluğu muhafazakar, yoksul Orta Anadolu kökenli
ailelerden gelen genellikle az eğitimli kişilerdi. Büyük
şehirlerde ise lümpen kesimlerdi. Bu MHPli gençler 12 Mart Muhtırasından
önce komando kamplarında eğitim aldılar ve sola
karşı silahlandırıldılar. Bu eğitimlere emperyalist
devletlerin gizli servisleri de destek verdi. Daha sonra da katliamlara
giriştiler.. 70li yılların sonuna doğru burjuvazinin
krizi ve işçi sınıfının örgütlülüğü, toplumu
devrim ve karşı devrim seçeneklerine doğru sürükledi.
İşçi iktidarı tehditine karşı burjuvazi,
faşizmi kullanmaya hazırlandı. Troçkinin deyişiyle Faşizm,
proletaryanın hemen üstünde yer alan ve onun saflarına itilmenin
korkusu içinde yaşayan sınıfları ayağa
kaldırır; resmi hükümetin arkasına saklanarak onları
örgütler, askerileştirir ve faturayı finans kapitale gönderir Türkiyede
burjuvazi de aynı yolu izler. Milliyetçi Cephe hükümetinin arkasına
saklanıp küçük-burjuva, lümpen kesimleri örgütleyip askerleştirdi. MHP içerisinden çıkan faşist çeteler okullara,
mahallelere, grevlere saldırdı. Yüzlerce, binlerece insanı
katletti ve 12 Eylül darbesinin yolunu açtı. İşte, Ağca,
Çatlı, Haluk Kırcı, Oral Çelik, Ömer Ay, Muhsin
Yazıcıoğlu vb. faşist katiller bu örgütlenmelerin
içerisinden çıkmış tetikçilerdir. Burjuvazinin katilleri ülkeyi kan gölüne çevirdiler. 1
Mayıs 1977de mitinge katılan yüzbinlerce emekcinin üzerine
kurşun yağdırıldı. 37 kişi şehit oldu. 16
Martta İstanbul üniversitesinde sol görüşlü 100 kadar öğrencinin
üzerine bomba atıldı ve 7 öğrenci katledildi. Bombayı
İstanbula getiren ülkücü Abdullah Çatlıdır. 16 Mart
katliamından 8 gün sonra Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan
Öz öldürüldü. Öz, kontrgerillayla ilgili belgelere
ulaşmıştı ve dava açmaya hazırlanmaktaydı.
(Özün katili İbrahim Çiftçi Türkeşin ölümünün ardından MHP
başkan adayı oldu!) 11 Temmuzda öğretim görevlisi Doç. Dr.
Bedrettin Cömert öldürüldü. İnfaz emrini verenler bugünkü BBP genel
Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve MHPnin üst düzey
yöneticilerinden Ramiz Ongundur. 10 Ağutosta Ankara Balgatta solcuların
gittiği bir kahve tarandı ve 5 kişi öldürüldü. 15
Ağustosta Ankara Bahçelievlerde 7 TİPli genç evlerinde
vahşice katledildi (Katliamın faili vatan için kan döken Haluk
Kırcıdır. Suç ortağıda Abdullah Çatlı). 3,5
ay sonra da Abdi İpekçi öldürüldü. Aralık 1978de
Kahramanmaraşta 100den fazla insan katledildi, solculara ve Alevilere
ait evler, dükkanlar yakıldı, yıkıldı,
yağmalandı. Haluk Kırcı, Ahmet
Ercüment Gedikli, Ünal Osmanağaoğlu, Bünyamin Adanalı, Mustafa
Korkmaz, Hüseyin Yıldız, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Mustafa
Demir, Remzi Çayır, İsmail Ufuk, Mehmet Gürses, Hayri Kuşçu,
ve Tuncay Terekli Kahramanmaraş katliamından hemen sonra kentten
ayrılan ve olayın failleri olan ülkücülerdir. Benzer bir katliam Çorumda gerçekleştirildi. Sivas ve
Malatyada da katliam girişimleri oldu. 12 Eylülden 1,5 ay önce
DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler katledildi. Akla hemen gelen bu katliamlar ve daha yüzlercesi ülkücü
çeteler tarafından gerçekleştirildi. Çoğunda Çatlı,
Kırcı, Ağca gibi isimler yer aldı. Hepsinin emirleri
geçmişin katili bugünün milletvekili olan MHPli (bugün kimisi DYPli
ANAPlı) siyasetçiler tarafından verildi. Ve ne hikmetse bu
katliamların suçluları yakalanamadı ya da yakalananlar hemen
serbest bırakıldı. Çünkü tüm eylemlerde MGKdan MİTe ve
emniyete tüm güvenlik birimlerinin parmağı vardı. Çünkü bu
organizasyonları oluşturan güç, emperyalizmin savaş makinesi
NATOydu... 12
Eylülün Ardından Faşist çetelerin katliamları ve
provakasyonları askeri cuntanın istediği müdahale ortamını
yarattı. Bu durumu fırsat bilen burjuvazi, cuntaya yönetime el
koyması için çağrıda bulundu. Askeri cunta Kenan Evrenin
komutasında yönetime el koydu. Cunta ülkedeki tüm örgütlü güçleri imha
etmeye girişti. Tabandaki bir kısım ülkücü
yargılandı, hatta hüküm giydi ancak sol örgütler ve işçi
hareketi ezilmesine rağmen faşist çetelerin görevi
bitmemiştir. Kontrgerillanın tasfiye edilmesi gibi bir şey söz
konusu değildir. Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Haluk Kırcı
vb. katiller 80 sonrasında da kullanılmaya devam edildiler.
Onların bu kez görevi Asalayı imha etmekti. Ermeni liderlere
suikastler düzenlendi, Marsilyada Ermeni anıtı bombalandı,
yine vatan için. Aynı çeteler 80lerin sonlarına doğru PKKya
karşı kullanılmaya başlandı. MGKnın
isteğiyle, Mehmet Ağar ve emekli Korkut Ekeni göreve
çağırıldı. Korkut Eken kontrgerillayı yeniden
güçlendirdi. Yakılan her köyde, infaz edilen her kürt köylüsünde, faili
meçhul cinayetlerde bu çeteler görev aldı. Cezaevlerinde islamcı
olan ülkücülerin bir kısmı BBPyi kurarken diğer bir
kısmı Türk Hizbullahını kurdu. Bu Hizbullah, Kürt
halkına dönük bir dizi kanlı saldırıyı organize
etti. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok
cinayetlerinin sanıklarının neredeyse tamamı eski ülkücü,
yeni islamcılardır. Devlet her zaman bu çeteleri yönlendirmesine
rağmen, asla varlıklarını kabul etmez. Sonuç
·
Hepsi
ülkücüdür ve MHP içerisinde örgütlenmişlerdir. Bir işçi iktidarına
karşı burjuva diktatörlüğünün tetikçiliğini
yapmışlardır. Hepsinin yerli ve yabancı istihbarat
örgütleri ile bağlantıları vardır. Yurtiçinde,
yurtdışında, cezaevlerinde devlet tarafından
korunmuş ve silahlandırılmışlardır. ·
Hepsinin
mafyayla bağlantısı vardır ya da mafyadırlar. Her
tür gayri meşru işin içinde olmalarına rağmen devlet
tarafından korunmaktadırlar. ·
Rejim 83ten
sonra yeniden parlamenter sisteme dönse de, devletin baskıcı
karakterinden dolayı bu faşist çetelerden (kontrgerilla) asla vazgeçmez.
(Eskiyen ya da yorulan bazı yüzler infaz edilir ve yerlerini yenileri
alır.) Önce Ermeni meselesi, daha sonra da Kürt halkının
mücadelesi bu çetelerin varlık nedenlerinin bahanesi olur. Sonuç olarak başta işçi sınıfı
olmak üzere yoksul emekçi halkın ve ezilen tüm kesimlerin birleşik
ve örgütlü mücadelesiyle MGK, içişleri bakanları, MİT
mensupları, emniyet müdürleri yargılanabilir ve JİT,
JİTEM, Özel Harp Dairesi gibi kontrgerilla odakları tasfiye
edilebilir. Can Dündar
21-01-2006 Milliyet Nevşehir bağlantısı 5'liyi birleştiren bir
başka ortak adres ise Nevşehir... Ağca dosyasında
Malatya'dan başlayan bütün yollar Nevşehir'e çıkıyor.
Abdullah Çatlı, Nevşehir doğumlu... İkinci
Başkanı olduğu Ülkü Yolu Derneği'nin Genel Merkezi'ni de
Nevşehir'e taşımış. Halen Nevşehir
mezarlığında yatıyor. Ağca, Kartal askeri
cezaevinden kaçırıldıktan sonra Oral Çelik tarafından
Ankara üzerinden Nevşehir'e götürüldü. Nevşehir Emniyeti'ndeki sürpriz isim
Şahin o dönem 20'li
yaşlarında bir komiserdi. Mehmet Ali Ağca ile Abdullah
Çatlı'nın birbirine çok yakın tarihlerde sahte pasaport aldıkları
Nevşehir Emniyet Müdürlüğündeki görevinden 15 yıl sonra
aynı Çatlı'yla göbek atarken belgelenecek ve yine
Çatlı'nın adının karıştığı çete
davasında 1 numaralı sanık olacaktı. Yeri gelmişken
Şahin'in Nevşehir'deki görevinden sonra Özel Tim'in kurucuları
arasında yer aldığını, Genelkurmay'ın Özel
Harekât Dairesi'nde çalıştığını, Almanya'da
komando ve Amerika'da anti-terör kursları gördüğünü, Susurluk
davasından tahliye edildiğinde hapishane kapısında yine
ülkücülerce karşılandığını da
hatırlatalım. Papa suikastından sonra Mehmet Ali
Ağca'nın yurtdışında olduğu
anlaşılınca herkes Ağca'nın nasıl pasaport
alabildiğini merak etti. Nasıl kurtuldular? MEHMET ALİ AĞCA: İpekçi
suikastından idamla yargılanırken 1979 yılında
ülkenin en iyi korunan askeri cezaevinden kaçırıldı. Bu
kaçırmada devlet görevlilerinden yardım gördüğü ortaya
çıktı. Papa'ya suikasttan 19 yıl İtalyan hapishanelerinde
yattıktan sonra Türkiye'ye getirildi. 5.5 yıl yattıktan sonra
10 yıl daha yatması beklenirken salıverildi. ABDULLAH ÇATLI:
Bedrettin Cömert suikastıyla ilgili olarak aranırken Ağustos
1978'de Sakarya'da yakalandı, 48 saat sonra serbest
bırakıldı. Şubat 1982'de bu kez MHP davasından
aranırken Zürih'te, Mehmet Şener'le birlikte sahte pasaportla
yakalandı, yine 48 saat sonra salıverildi. 1990'da
İsviçre'deki cezaevinden firar etti. Türkiye'de serbestçe
dolaştı. Susurluk'ta bir polis şefi ve DYP milletvekili ile
aynı arabada yolculuk yaparken kaza sonucu öldü. Üzerinden dönemin
İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın imzasını
taşıyan silah taşıma belgesi ve yeşil pasaport
çıktı. ORAL ÇELİK: 1985'te
İsviçre'de Çatlı ve Şener'le birlikte yakalandı. 10 gün
sonra serbest bırakıldı. 1986'da bu kez Fransa'da
uyuşturucudan yakalandı. Uyuşturucu ticaretinden bir süre
Fransa'da sonra İtalya'da hapis yattı. En son İsviçre'de
yargılandı. Meral Çatlı'ya göre "Abdullah
Çatlı'nın ikna etmesi üzerine" 1996'da,
yargılanacağını bile bile Türkiye'ye dönmek istedi.
Döndükten sonra Malatya'da süren cinayet davasında "Dosyada bir
evrakın kaybolması üzerine" tahliyesine karar verildi.
İpekçi davasında kendisini teşhis eden tanık, tehdit
edilmesi ve koruma talebinin İçişleri Bakanlığı'nca
karşılanmaması nedeniyle ifadesini değiştirdi.
Çelik, 3 ay yattıktan sonra yüzünde gülücükler ve milliyetçi sloganlarla
tahliye edildi. Malatyaspor Başkanı ve işadamı oldu. YALÇIN ÖZBEY:
Ağca'nın "İpekçi'yi öldüren isim" diye
tanıttığı Özbey, Almanya'ya kaçtı. 1993'te uyuşturucudan
yakalandı ve yattı. Tutuklu iken kendisine koruma ve yeni kimlik
verilirse önemli bilgiler açıklayacağını söyledi. Bunun
üzerine bir İçişleri Bakanlığı görevlisi 1995'te
kendisiyle hapiste görüştü. Bu görüşmeye ait teyp bantları
daha sonra Oral Çelik'in yargılandığı İpekçi
davasında mahkemece istendi; bantların imha edildiği söylendi.
Özbey, bir süre sonra Brüksel'de bir tren istasyonunda yeniden yakalandı.
Ama Türkiye'nin iade talebi gecikince Belçika, İnterpol'ün
aradığı Özbey'i 24 saat içinde serbest bıraktı.
Halen Brükselde ticaretle uğraştığı
sanılıyor. İtlaf edilmesi gereken hayvanlar değil, kapitalizmdir Şahin
Yıldırım Türkiye yeni yıla
kuş gribinden dört kişinin yaşamını yitirmesiyle
girdi. Onlarca kişi kuş gribi teşhisiyle tedavi altına
alındı. Ekim 2005 tarihinde Manyasta görülen kuş gribi AKP
hükümeti tarafından sessizce geçiştirilmeye
çalışıldı; çünkü hükümet halkın
sağlığına yönelik tedbirler almak yerine beyaz et sektöründeki
patronların zarar görmemesi için, patronların reklâmına
soyunmuştu. Kuş gribinden
yaşamını yitiren Koçyiğit ailesine sağlık
yetkilileri öncelikle zatüre teşhisi koydu. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek
kuş gribi salgını olduğundan bahsedenlere
işgüzar diye saldırdı. Hükümet öncelikle kuş gribine
karşı önlemler almak ve bu konularda halkı bilgilendirmek
yerine, Ekim 2005 tarihinden bu yana kuş gribini gizlemeye
çalıştı. Fakat artan ölümler ve kitlelerin baskısı
hükümeti kış uykusundan uyandırdı. Uykudan uyanan hükümet
her zamanki gibi her şey kontrol
altında, ilaç ve aşı konusunda herhangi bir
sıkıntımız yok dedi. Her zamanki gibi yalan
söylediler. Hükümet gerekli hazırlıkları yapmış ve
gerekli önlemleri almış ise dört çocuğun ölümü nasıl
açıklanabilir? Bizce bu ölümler ne hükümetin
ne de her yönüyle çürümeye yüz tutmuş düzenden beslenenlerin umurunda.
Onlar boyalı basının karşısında kendilerini
aklama yarışına girerler, hatta ölümlerden sorumlu
olmadıklarını kanıtlamak için suçu o bölgede
yaşayanların eğitimsizliğine fatura ederler. Böylece hem
hükümet hem de düzen aklanmış olacak. Çünkü suçlu bulunmuştur.
AKP hükümeti bir avuç tavuk şirketinin çıkarlarını
korumak için milyonlarca yoksul halkın emekçinin oynamaktan çekinmiyor.
Onca zamandır, hastalığın gizlenmesinin sebebi de bu.
Bizim nasıl yaşadığımızın, hatta
yaşayıp yaşamadığımızın sömürücüler
için hiçbir önemi yok. Onların tek dürtüleri kârları. AKP Kuş Gribi Aşısı Üreten Enstitüyü Kapattı AKP hükümeti tarafından
2004 yılında elektrik
faturası yüksek geldiği gerekçesiyle Manisa Aşı
Üretim Enstitüsü kapatıldı. Enstitüde çalışanlar,
işletmenin kapatılmaması durumunda Ekim 2005 ortasında
Manyasta kuş gribine yakalanan kanatlıdan üretilecek virüsle Vandaki
kuş gribinin önüne geçilmesinin mümkün olabileceğini belirttiler.
Sadece hayvanlara değil insanlar için de aşı üretebilecek
özellikte olan Enstitü, dünyada 8-10 benzer aşı üretim merkezinden
birisiydi. Bu Enstitünün kapanması var olan aşı
ihtiyacının uluslararası tekel olan Rochedan
karşılanması anlamına geliyor. AKP Hükümeti insan
sağlığını hiçe sayarak sadece Türkiyedeki
patronların değil uluslararası patronların da
çıkarlarını gözetmekte ve kollamakta. Hastanelere Sansür Sağlık
Bakanlığı, İl Sağlık Müdürlükleri ile devlet
hastanelerine kuş gribi konusunda sansür çağrısı
yaptı. Bakanlık, ihbarların
tamamı il ve ilçe tarım müdürlüklerine yönlendirilecektir
dedi. Ayrıca bakanlık Tarım Bakanlığı
tarafından bir bölgede kuş gribinin varlığına
ilişkin bir açıklama yapılmadan ve hayvan sağlığı
karantinası uygulamasına geçilmeden hiçbir vakanın olası
kuş gribi olarak değerlendirilmemesini istedi. Koçyiğit
ailesinin fertleri işte bu mantığın yüzünden
yaşamlarını yitirdiler. Ölenlerin sorumlusu bu düzen ve bu
düzenden beslenenlerdir. Sağlık Sistemi Düzenin Aynasıdır Kuş gribinin ortaya
çıktığı bölgelerdeki (Van, Ağrı)
sağlık hizmetlerinin durumu içler acısı. Vanda 160 adet
olması gereken sağlık ocağı sayısının
52 pratisyen ve uzman hekim sayısı 303. Hekim başına 3
bin 200 kişi düşüyor. Oysa İtalyada hekim başına
166, Yunanistanda 227, Almanyada 277 kişi düşmekte. Vanda ebe
başına 4 bin kişi düşüyor. Ağrıda olması
gereken sağlık ocağı 39. 39 sağlık
ocağının sadece 13ünde doktor, 4 sağlık
ocağında ise hiç personel bulunmamakta. (Bu veriler Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçiler
Sendikasından [SES] alındı.) Acaba bu bölgede
sağlık hizmetinin böyle olmasının nedeni o bölgede
yaşayanların eğitimsizliklerinden mi kaynaklanıyor? Yoksa
hükümetlerin bilinçli olarak yoksul halkın sağlık
hakkından mahrum etmelerinden mi? Dostlar alışverişte görsün Hükümet göstermelik olsa da
kuş gribine karşı nasıl
çalıştığını halka TV ekranlarında
göstermeyi ihmal etmedi. Öncelikle itlaf çalışmalarına
katılan beyaz giysili çalışanların kanatlı hayvanlar
nasıl canlı canlı itlaf ettiklerini gördük. Çünkü hükümet
zamanında önlem almadığı için bugün apar topar
hayvanları itlaf ettiriyor. AKP hükümeti bu olayda da olduğu gibi
siyasi bütün olaylara tüccar mantığıyla bakmakta. Yani kâr-zarar.
Dün fabrikaları özelleştirilerek işçileri işsiz
bırakan zihniyetin ürünleri, bugün sağlık sistemini
ticarileştirerek parası olana sağlık hizmeti, parası
olmayana öl seçeneği sunmakta. İşte kapitalist sistemini
mantığı bu. Devletin güvenliği söz konusu olduğunda
hiçbir harcamadan kaçınmayan, bankaların içini boşaltan ve
bunun faturasını (70 Milyar Dolar) yoksul halka
çıkartmasını bilen, yabancı patronların
yatırım yapmaları için tüm yasal düzenlemeleri yapan, vergi
kolaylığı, yer tahsisi gibi hizmetlerde kusur işlemeyen
(Hyundai patronlarına sunulan arsalar ki beğenilmedi) hükümet,
Manisadaki aşı üretim enstitünü elektrik borcundan dolayı
kapatmayı kâr-zarar hesabına dayanarak yapmakta. Sonuç olarak, sağlık
kurumlarını ticarileştirerek herkese eşit, nitelikli ve
ulaşılabilir, parasız sağlık hizmeti verilmesini
engelleyen, kamu sağlık kurumların kapatan, koruyucu
sağlık hizmetlerini tasfiye eden, sağlık emekçilerinin
güvencesiz çalışmaya mahkûm eden, sağlıkta dönüşüm
projesi adı altında sağlık hakkını paranın
egemenliğine tabii kılan AKP hükümeti kapitalistlerin emrindedir.
Bugün yaşanan kuş gribi sorunu göçmen kuşların
getirdiği bir virüs değildir. Kuş gribi kapitalizmin bir
ürünüdür. Doğal olarak itlaf edilmesi gereken kanatlı hayvanlar
değil (çünkü onların hiçbir suçu yok) kapitalist düzendir. DİSK: Koç için sokağa çıkarız! Ya asgari ücret için? Şahin
Yıldırım TÜSİAD Yüksek
İstişare Kurulu (YİK) Başkanı patron Mustafa Koç,
Van Rektörü Yücel Aşkına reva
görülen muamele üzerine hükümetin tutumunu eleştirdi. TÜSİAD,
iki aydır tutuklu bulunan Yücel Aşkına reva görülen muameleye tepki göstermek için neden iki ay
bekledi? Tayyip Erdoğanın, Koçun açıklamalrı
sonrası Anayasal suç
işliyor, soruşturulması gerekir diye çıkış
yapmasıyla yargının harekete geçip, Koçun sözlerini
incelemeye alması üzerine, hükümet ile TÜSİAD arasında da gerginlik başladı. Bu
arada hiç vakit kaybetmeyen DİSK Genel Başkanı Süleyman
Çelebi, gerekirse eyleme geçeriz
diyerek, hükümeti uyardı. Patron Koça sahip
çıktığını açıkladı. Süleyman Çelebi bu
vesileyle büyük patronlara, DİSKin öncülük ettiği parti
girişimi çalışmalarıyla ilgili mesaj verme
amacını taşıyor olmasın? Büyük sermayenin
işçi sınıfına topyekun saldırıya geçtiği bir
süreçteyiz. Asgari ücrete yapılan zam bir tüp almaya bile yetmiyor.
Böylesi koşullarda işçilerin en temel talepleri konusunda dahi
eyleme geçmekte zorlanan bir sendikal önderlik var. Devlet her fırsatta
işçilerin eylem ve örgütlenme özgürlüklerini baskı altına
almayı amaçlıyor. Bu duruma rağmen diğer sendika
bürokrasileri gibi genelde eylemsizliği tercih eden DİSK
başkanı Çelebi, işçilerle ilgili olarak bile hükümeti
böylesine yüksek sesle uyarmazken (hatta çoğu zaman sesini dahi
çıkarmazken) Koç için sesini yükseltiyor. Üstelik Türkiyenin en büyük
patronlarından biri için, BEKO fabrikasında işçileri
taşeron çalıştıran ve her üç ayda bir işçi
çıkaran bir patron için hiç zaman kaybetmeksizin harekete geçiyor ve
destek açıklaması yapıyor bu işçi lideri sendikacı!
Acaba TÜSİAD
üyesi olduğu patronlar şöyle bir çağrıda bulunur mu?
Sendikalaştıkları için işçileri işten atmayın
ki işçiler adliye koridorlarında perişan olmasın. Tabii
ki TÜSİAD böyle bir açıklama yapmaz. Uluslararası
sermayeye uyum sağlamak için devleti (AB yoluyla) yeniden
yapılandırmanın çabası içinde olan patronlar, ne zamandan
beri ilerici oldu? Sahi bu TÜSİAD değil mi kölelik
yasalarının, İşçi kıyımlarının,
esnekleşmenin, özelleştirmelerin,
taşeronlaştırmanın, sendikal yasakların
arkasındaki güç? DİSKin bu tutumunun ideolojik arka planında toplumsal barış ve
uzlaşı denilen burjuva ideolojik zemin var. DİSK,
sınıf mücadelesinin yerine, toplumsal
barışı veya
çağdaş sendikacılıkı koymak istiyor. Dolayısıyla,
işçi sınıfının toplumsal dönüşümdeki öncü
rolünü hasıraltı edip, böylece patronlara bel bağlıyor.
Kaçınılmaz olarak bu ideolojik duruştan da mücadele
değil, işbirlikçilik ürüyor. İşçi
sınıfını zehirleyen bu ideolojik saldırıya
karşı, işçi sınıfının çıkarlarını
savunan tüm dostlar uyanık olmalıdır. Özay
Tekstilde 5 kadın işçi katledildi Öykü Tanır Bursa Organize Sanayi
Bölgesinde, Lokman Özay'ın sahibi olduğu, Özay Grup Tekstil
İthalat ve İhracat Fabrikası'nda 29 Aralık 2005'te gece
saat 02.30'da çıkan yangında, görevleri bittiği halde mesaiye
bırakılan 15 yaşındaki Ayşe Denizdalan, 21
yaşındaki Gülden Çiçek, 16 yaşındaki Sadife Düdüş, 3
aylık hamile 32 yaşındaki Sevgi Sesli ve 27
yaşındaki Necla Özveren yanarak can verdiler. Yangının sebebi hala
tartışılıyor; ancak fabrikada bu gibi kazalara
karşı herhangi bir güvenlik sisteminin bulunmayışı
tartışılmaz bir gerçeklik olarak apaçık ortada. Her
yıl binlerce işçi iş kazaları nedeniyle ya
hayatlarından oluyor ya da bir daha çalışamayacak duruma geliyor.
İş kazası mı? Cinayet mi? Yaşadığımız
dünyada hangi şartlarda
çalıştırıldığımız, can
güvenliğimizin ne kadar kontrol altında olduğu yaşanan
son olayda, Bursa'daki bir yatak fabrikasında çıkan yangında
iyice gözler önüne seriliyor. Can güvenliğimiz olmadığı
gibi; iş güvenliğimiz de yok. Söz konusu fabrikanın usulsüz
işçi çalıştırdığı belirlendi. Sigortasız
çalıştırılan işçiler ve mesai ihlalleri Sigortasız
çalıştırma, her geçen gün artan bir sorun. İşçi ve
emekçiler işsizliğe, asgari ücretin altında
çalışmaya, hiçbir iş güvenliğinin olmadığı
çalışma sistemine boyun eğmeye zorlanıyor. Kayıt
dışı çalıştırma ve çok uzun mesailer
sıradan uygulama, üstelik maaşlar düzenli ödenmiyor. Tüm bunlara
karşı örgütlenmeyi engellemek için her türlü baskı da mevcut.
29 Aralık 2005'te Bursa'da bir yatak fabrikasında çıkan
yangında hayatını kaybeden 5 kadın işçi bu
koşulların bedelini en ağır ödeyenlerden oldu. Özay Grup
Tekstil İthalat ve İhracat Fabrikası'nda çıkan
yangında hayatlarını kaybeden Sadife Düdüş ile Ayşe
Denizdalan'ın 1 yıldan uzun bir süredir fabrikada sigortasız
çalıştırıldıkları ortaya çıktı. Ancak
fabrika sahibi Lokman Özay'ın, bu iki kişinin sigorta
bildirgelerini, ölümlerinden 4 gün sonra; 2 Ocak 2006 günü Bursa SSK Bölge
Müdürlüğü'ne teslim ettiği tespit edildi. İşe giriş
tarihleri 2 Aralık 2005 olarak gösterilen işçilerin bildirgelerine,
yangın sonrası gazetelerde çıkan
fotoğraflarının renkli fotokopiyle çoğaltılıp
yapıştırıldığı öğrenildi. SSK
yetkilileri de bu tür olaylarda suçlu olduğu anlaşılan
işverenlere her bir kişi için en fazla iki asgari ücret
tutarında ceza yazdıklarını söyledi. 12 aydan uzun bir
süre çalıştıkları bilinen iki işçi için verilecek
olan ceza, en fazla iki aylık asgari ücret tutarı! Bu nasıl
adalet? Toplam 150 işçinin çalıştığı fabrikada,
işçiler sigortasız iken işyerinin sigortalı olması,
işçilerin hayatına verilen değeri de gözler önüne seriyor... Lokman Özay'ın yaptığı usulsüzlük bunlarla da kalmıyor: Yangında hayatını kaybeden 15 yaşındaki Ayşe Denizdalan, 16 yaşındaki Sadife Düdüşün ve 3 aylık hamile Sevgi Sesli'nin fazla mesaiye bırakılmaları İş Yasası'na göre yasak. Buna göre; 15 yaşını doldurmuş çocuk işçiler ve hamile kadın işçiler 8 saatten fazla çalıştırılamazlar. Fakat denetim mekanizmasının kötü çalıştırılması ve verilen cezaların caydırıcılığının olmaması gibi sistemin açıklarını kullanan patronlar kimbilir daha kaç çocuğu ve hamile kadını kurban edecekler?... 29 Aralık 2005'te yaşananlar birçok başka işyerinde de yaşanıyor: fabrikada olabilecek kazalara karşı önceden hiç bir önlem alınmayışı, sigortasız çalıştırılan işçiler, mesaiye bırakılan çocuklar ve hamile işçiler gerçeği çok yaygın. SSK Bursa Sigorta İl Müdürlüğü, -Türkiyenin dört bir yanında ki benzer örneklerde olduğu gibi- bu fabrikayı denetlemediğinden, bu suçların her birinden fabrika sahibi kadar suçludur ve yargılanmalıdır. Evet, yukarıda anlatılan gerçekler yalnızca sözü edilen fabrikada değil, bugün Türkiyede pek çok işyerinde yaşananların bir örneği. Devletin denetim mekanizmalarındaki kokuşmuşluk ve aslında devletin her bir organının kime hizmet ettiği tüm çıplaklığıyla ortada. Ve görülüyor ki örgütlülüğümüze sahip çıkmazsak, sigortasız, sendikasız ve her türlü iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırılmamıza karşı mücadele etmezsek, yarınımızın daha karanlık olacağı kesin. Örgütlülüğümüz tek gücümüz! SSK Bursa
Sigorta İl Müdürlüğü başkanı görevden alınsın,
yargılansın! Fabrika
sahibi Lokman Özay tutuklansın! Sendikasız,
sigortasız çalışmaya son! Çekyat Fabrikasında
Yangın: 4 İşçi Öldü Ağır çalışma
koşulları, düşük ücret, uzun mesailer, kayıt
dışı ve sigortasız çalıştırma çok
yaygın bir uygulama. Bu yetmezmiş gibi fabrika ve atölyelerde en
asgari çalışma önlemleri dahi alınmıyor. Gözünü para
hırsı bürümüş patronlar adeta fabrika ve atölyelerde
işçilerin hayatlarıyla kumar oynuyor. Bunların bir sonucu
olarak son günlerde meydana gelen fabrika yangınlarında çok
sayıda işçi hayatını kaybetti. Son yangın ise bir
çekyat fabrikasında meydana geldi ve 4 işçi yanarak ve dumandan
zehirlenerek öldü. Bir binanın bodrum katında faaliyet gösteren
imalathanede süngerlerin tutuşması sonucu
çıktığı öne sürülen yangın kısa sürede
binayı sardı. Dışarı çıkamayan işçiler
yangının söndürülememesi sonucu içerde mahzur kaldı.
Yangın söndürüldüğünde ise 2 işçi yanarak, 2 işçi
zehirlenerek hayatını çoktan kaybetmiş oldu. Yeni Bir İş Cinayeti
Daha: 3 İşçi Öldü
Şahin Yıldırım İsrailde Otobüs Şoförleri Grevde. Dan Otobüs
Şoförleri Sendikası pazartesi sabahı, firmanın Tel Avivi
Bat Yama bağlayan tüm hatlarında greve başladı. Ordu
radyosunun verdiği habere göre 250 güzergahı kapsayan grev
önümüzdeki pazartesiye kadar devam edecek. Şirket, greve cevap olarak
emeklileri belli bir miktar ücret karşılığında
çalıştıracağını, böylelikle otobüs seferlerinin
devam etmesini sağlayacağını iddia etti. Şoförler,
maaşlarının artırılmasını ve
çalışma koşullarının düzeltilmesini talep ediyor ve
bir çözüm bulunmadığı takdirde yeniden greve gidebileceklerini
söylüyorlar. Tahran Bugün Otobüs İşçilerinin Yanındaydı. Tahran
otobüs işçileri bugün (Cumartesi) araçlarının camlarında,
tutuklu sendika lideri Mansur Osanlunun posterleri asılı ve tüm
gün farları açık trafiğe çıkarak bir protesto eylemi
gerçekleştirdiler. Hatta bazı otobüslerde, Bağımsız bir sendika kurulmalı dövizleri
asılıydı. Görgü tanıklarına göre, insanlar
otobüslere el sallıyorlar, şoförlerle sohbet ediyor ve
alkışlarla destekliyorlardı. Özel araç sürücüleri de eyleme
katıldılar. Bir görgü tanığının ifadesiyle Tahran, işçilerin
yanındaydı ve rejime karşı koydu. Güvenlik
güçlerinin ve otobüs şirketinin güvenlik biriminin (Herasat) otobüslerin
hareket etmesini engellemeye ve Osanlunun posterlerini indirmeye
çalışması sırasında arbede çıktı. Üç
şoför, Javad Kefayati, Seyyed Reza Nematipoor ve Mohammad Namaanipoor
gözaltına alındılar; ancak daha sonra serbest
bırakıldılar. Fakat, 7. Bölgeden Hossein Şahsavari ve
ismi tespit edilemeyen başka bir şoför hala gözaltında
tutulmakta. Eylemde Tahranın 10
ulaşım bölgesinin tamamından işçiler yer aldı.
Özellikle 4. 5. ve 9. Bölgelerden katılım yoğundu. 5.
Bölgede protestocuları sindirmek amacıyla rejimin Özel Birimi
(Yegane Vizhe) konuşlandırılmıştı. Bu arada,
gözünden ameliyat olacak iken 22 Aralıkta tutuklanan Mansur Osanlunun
gözünün durumu hakkında endişeler artmakta. Osanlu, gözündeki
hasarı 2005 Mayısında otobüs işçileri
sendikasının bir toplantısına devletçe kurulan ve
yönetilen İslami
Çalışma Konseyleri ve İşçilerin
Evinin haydutlarınca gerçekleştirilen vahşice
saldırı sırasında almıştı.
İşçiler, taleplerine destek olması ve Osanlu ile gözaltındaki
bütün diğer işçilerin derhal serbest bırakılması
için uluslararası emek örgütlerine ve insan hakları
kuruluşlarına acil eylem çağrısında bulunuyorlar.
Şili Bakır Grevinde Taşeron İşçiler Polisle
Çatıştı. Dünyanın en büyük bakır
üreticisi Şilide ücret artışı talebiyle yapılan
grev sürerken işçiler ve polis çatıştı. Rancagua kentinde
iki yönetici yaralandı ve 42 kişi de gözaltına
alındı. Şilinin devlete ait bakır şirketi
Codelcoda çalışan 28 bin sözleşmeli (taşeron]
işçinin ülke çapında bir greve katılacağı
açıklanmıştı. Bakır fiyatlarının dünya
pazarında rekor seviyelere tırmanmasıyla işçiler bu
artışın ücretlere 960 dolarlık bir ikramiyeyle
yansımasını talep etmiş ve grev de bu şekilde
gündeme gelmişti. Sayıları 14 bini bulan sendikalı
işçilerin açıklamasına göre, grevciler aynı zamanda daha
iyi bir işgünü süresi ve maaşlarda artış da istiyor.
Hükümetse işçilere ikramiye verilmeyeceği konusunda ısrar
ederken çalışma koşullarının düzeltilmesi için
hazırlık yapıldığını açıklıyor.
Polise dayalı kaynaklara göre grevciler normal işçilerin dünyanın en büyük yer altı
madeni olan El Teniente madenine ulaşmasını engellemeye
çalıştı. Yine polis kaynaklarının
açıklamalarına göre bir otobüsü kaçırmaya çalışan
altı gösterici tutuklandı. Bunun ardından 200 işçiden
oluşan bir grubun tutuklanan işçilerin serbest
bırakılması için karakola gitmesi üzerine çatışma
çıktı. Taşeron işçiler adına konuşan bir
temsilci hükümetin polis saldırısını engellemesini
istedi. Taşeron işçilerin koordinatörü Danilo Jorquera, Biz sadece barışçıl bir
gösteri yapmak istedik dedi. Grev tam da Şili başkanlık
seçimlerinin iki hafta öncesine denk geldi. Grevin bakır üretimi
üzerindeki etkisinin ne olacağıysa henüz belirsiz. Eylem Yapan Filistinli İşçilerin Üzerine Ateş
Açıldı. Daha iyi yaşam koşulları ve daha
yüksek ücret talebiyle, Gazze Şeridinde eylem yapan Filistinli
işçilerin üzerine, Filistin polisinin ateş açması sonucu dört
işçi yaralandı. Polisin eyleme müdahale etmesiyle başlayan
olaylarda, işçiler taş atarak kendilerini savunurken; polis
işçilerin üzerine ateş açtı. Batı Şeriada ise üç
Filistinli, İsrail askerlerinin yaptığı gece
baskınıyla tutuklandı. Nablus kasabasında yapılan
baskın sırasında Filistinlilerin; kendilerini savunmak
amacıyla İsrail askerlerinin üzerine yanıcı madde
attığı bildirildi. Olayda yaralanan olmadı. Pazartesi
günü Batı Şerianın Tul Karem kasabasında, şehrin
doğusuna petrol taşıyan İsrail askerlerinin geçtikleri
yola Filistinliler tarafından molotof kokteylleri atıldı.
Askerler molotof kokteyli atmakta olan göstericilerin üzerine ateş
açtı. Göstericiler yara almadan olay yerinden uzaklaştı. Bir
başka olayda ise, İsrail askeri kaynaklarının
bildirdiğine göre üç Mısırlı, Mısır
sınırından İsrail'e girmeye çalışırken
İsrail askerleri tarafından tutuklandı. Başbakanın
müjde anlayışı. Başbakan
Tayip Erdoğan yeni yılda ilk müjdesini emeklilere verdi. 2006
yılından başlayarak emeklilerin vergi iade fişi
toplamalarına gerek olmadığını;
maaşlarının yüzde 4ünün vergi iade tutarı olarak her ay
maaşlarına ekleneceğini söyledi. Düne kadar emekliler vergi
iadelerinin tamamını verdiklerinde karşılık olarak
maaşlarının yüzde 5ini alıyorlardı.
Başbakanın müjde dediği emeklilerin maaşlarından
yüzde 1 çalmak oldu. Bunun parasal karşılığı ise 867
milyon YTL (867 trilyon lira). Başbakan akbabalar gibi emeklilerin
cebine göz dikmiş durumda. Emeklilerin fiş toplamayacak olması
ise ayrıca vergi kaçakçılığının da önünü
açmış olacak. Böylece esnaftan alınan vergi düşecek ve
fatura yine işçi ve emekçilere kesilecek. Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şeyiz İşyerinde telafi
çalışmasına karşı olduğumuzu hep
söylemiştik. Ramazan bayramında temsilciler işçilere sormadan
arife günü yerine bir cumartesi günü borç ödemek için
çalıştırdılar. Bu durumu daha sonra işçi arkadaşlarla
tartıştık. Yaptığımız tartışma
sonucu bir hesap çıkardık. Arife günü saat 08.00den öğlen
13.00e kadar 5 saat yapar. Normal günlük saatimiz 2 YTL yapıyor. Bu
durumda 2 YTLden 5 saat çalıştığımızda, 5x2=10
YTL yapıyor. Cumartesi ise, yüzde 50li olduğundan 15 YTL yapar.
Yaptığımız hesap sonucu kişi başı 5 YTL
zarardayız. Bundan ders çıkarıp kurban bayramında
aynı olayı yaşamamak için hazırlık yapmıştık.
O süreç içinde bu hesabı temsilcilere de söyledik. Temsilciler ise biz bunu biliyoruz dediler, yani
bile bile kabul etmişler. Biz de bir daha tekrarlamaması için
temsilciyi uyarmıştık. Temsilciler de tamam demişlerdi. Kurban Bayramı geldi
çattı. İşveren kendine göre hesabını
yapmıştı. Bayram arifesi yerine cumartesi günü bizleri
çalıştırmaktı hesabı. Bunun içinde temsilcilere bir
hafta önceden haber verilmişti. Temsilcilerinde bunu kabul ettikleri
daha sonradan anlaşıldı. Temsilciler bunu bizlere söylemeden
komitede tartışmayı uygun görmüşler. Her hafta
çarşamba akşamı toplanan komite yine çarşamba
toplandı. Gündem yapıp tartıştık. Gündem arife günü
için telafi çalışması
yapılmalı mı, yapılmamalı mı? idi.
Komitede temsilciler, usta başı ve işçiler vardı. Bu
arada komitede bulunan bir siyasi çevreden bir sözleşmeyi takip komitesi
önerisi geldi. Öneri sahipleri, usta başı ve temsilcilerden böyle
bir komite oluşturuldu. Biz bu komitenin doğru
olmadığını çünkü bu sözleşmeyi takip komitesine
katılanların hem işçiler tarafından güvenilmeyen
kişiler olması hem de işçiler adına sözleşme takibi
olamayacağını söyledik. Tartışma
sırasında temsilcilerin tutumu bizlere telafi
çalıştırmasını kabul ettirme yönündeydi. Bunu ustabaşı
da destekliyordu. Zaman ilerledikçe siyasi çevreden olan işçiler de net
bir tavır sergilemeyip dolaylı yoldan telafi
çalışmasını desteklemiş oldular. Bahane olarak da
işçilere 9 gün tatilin cazip geleceğini, bunun için herkesin telafi
çalışmasını kabul edeceğini öner sürüyorlardı.
Bütün bu konuşmalar sonuncunda bizde fikrimizi söyledik. Temsilcilerin
telafiyi önceden işverenle konuşup kabul ettikleri komite
tartışmasından rahatlıkla anlaşılıyordu.
Temsilciler bunu bizim üzerimizden yapmayı hesaplıyorlardı. Biz ise daha önceden bunun hesabını yapmıştık. Bunun için hazırdık. Sonunda söz hakkını biz aldık. Daha önceden hazırladığımız hesabı söyledik. Kesinlikle karşıyız dedik. Ve komiteden net bir karar çıkmadı. S |