|
Yıl: 27 |
|
Mart 2006 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 25 Hükümetin zorlu
sınavı İŞÇİ CEPHESİ Karikatür krizi ŞAHİN YILDIRIM Diyarbakır, Tunceli...
Unutmayalım, unutturmayalım ARİF BENOL Halkına Lan... diyen
Başbakan, Defol! FUAT KARAN DİSK 39 yaşında NERGİS ÇAYIR İzmir Mitingi NERGİS ÇAYIR Kadın
istihdamını artırma zirveleri ve sömürü ÖYKÜ TANIR Konyada linç girişimi ÖYKÜ TANIR Yaşasın 8 Mart
Dünya Kadın Emekçiler günü İŞÇİ CEPHESİ 8 Mart kutlaması NERGİS ÇAYIR İnsanlar neden silah
taşır? JİYAN Bu düzende patronlara kar,
yoksullara sefalet düşüyor UĞUR YILMAZ Emek Güncesi OYA ŞEN Fabrikalardan
OKUYUCU MEKTUPLARI Hamas Filistini nereye
götürüyor? ARİF
BENOL Hükümetin
zorlu sınavı İşçi Cephesi AKP hükümeti için üç
yıldır dikensiz bir gül bahçesi gibi sorunsuzca süren iktidar
günlerinde bir dönemece gelinmiş görünüyor. TÜSIAD burjuvazisinin ve
emperyalizmin alternatifsiz seçeneği olarak rüzgarı arkasına
alan, koalisyonlar dönemine son vererek ve mecliste ciddiye alınabilecek
bir muhalefetle neredeyse hiç karşılaşmaksızın
iktidarını sağlamlaştıran AKP hükümeti, üç yıl
sonra ilk kez açık bir sınanma sürecinden geçiyor. Bu hassas dönem,
başta başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, hükümet
üyelerini giderek saldırganlaştırıyor, aslında
oturmuş bir partiden çok, bir koalisyon görüntüsü veren AKPnin
zayıf yanlarını gözler önüne seriyor. Hükümet, halen enflasyondaki
düşüşten hareketle ekonomik bir mucizeyi pazarlamaya devam ediyor.
Oysa rakamlar ve göstergeler tam tersini söylüyor. Türkiye ekonomisinin
sorunlu alt yapısı hiçbir dönüşüme
uğramadığı gibi, son iki yıl içinde ekonomik
göstergeler çok daha kırılgan hale gelmiş durumda. AKP hükümetinin Müslüman
liberalleri, ekonomi üzerindeki faiz yükünü artırmakla kalmadı, son
üç yılda, ülkenin kısa vadeli borçlarını 16 milyar
dolardan, 40 milyar dolara çıkarttı. Yalnızca 15-24 yaş
arası gençlerin kentlerdeki işsizlik oranı yüzde 22.1e
fırladı. Cari açık ise şimdiden ulusal gelirin 6.4üne
ulaştı. Maliye bakanı Unakıtana göre ise Türkiyenin dünyada giderek büyüyen bir
cazibe merkezine dönüşmekte olduğu düşünülürse korkacak
hiçbir şey yok. Oysa cari açık ve giderek artan oranda borçlanmak büyük
bir sorun, çünkü süslü ekonomik terimleri bir yana bırakırsak, bu
durum, koymadan almaktan,
başka bir anlama gelmiyor. IMF ve Dünya
Bankasının Türkiyedeki cari açığın tehlikeli
boyutlara ulaştığını bugün bas bas
bağırıyor olması nedensiz değil. Öte yandan bu
durum, emperyalist dış sermaye karşısında boynu
kıldan ince hale gelmiş Türkiye burjuvazisinin, Ortadoğuda
bir bataklığa saplanmış durumdaki emperyalizmin daha
aktif bir biçimde taşeronluğuna soyunma
olasılığını gündeme getiriyor. Bu nokta hükümetin
dış politikada en zorlandığı alan. İrana
karşı gerçekleştirilecek emperyalist saldırı
sırasında Türkiyenin üstlenmesi beklenen rol, hükümetin Filistin
seçimlerinin galibi olan HAMAS temsilcilerini kabul ederken yaşanan
yalpalamalar, bu durumun en açık kanıtları. Son dönemde
gerçekleştirilen özelleştirme ihalelerinin sonuçları,
ardı ardına açıklanan yolsuzluk raporları ve sermaye
açısından AB rüzgarının hız kaybetmekte olduğu
izlenimi karşısında, egemen TÜSIAD burjuvazisi Türk
dış siyasetinin son 50 yılına damgasını
vurmuş olan, asla tek bir ata
oynamama çizgisini kararlılıkla sürdürmekte. TÜSIAD sermayesi, Türkiyedeki
rejimin kırmızı çizgileri ve özellikle de Ortadoğudaki
gelişmeler söz konusu olduğunda, geri dönüşsüz ve
alternatifsiz politikaların riskleri karşısında AKPye
balans ayarı yapma ihtiyacını giderek daha fazla hissetmekte.
Geçen ay içinde hem maliye bakanı Kemal Unakıtan hem de devlet
bakanı Kürşad Tüzmen hakkında ortaya atılan yolsuzluk
iddiaları tartışmaları, Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer ve TÜSIAD temsilcileri ile Başbakan Erdoğan
arasındaki gerilimin bir kez daha açığa çıkmasına
yol açtı. Zira TÜSIAD için yaşamsal
bir anlam taşıyan AB ile bütünleşme hedefi son dönemde giderek
AKP hükümetinin projelerinde ikinci plana itilmekte. Ortadoğuda ABD
emperyalizminin politik taşeronluğuna soyunmak, körfez sermayesinin
önünü açmak son aylarda AKP hükümetinin öncelikli siyasetine dönüşmüş
gözüküyor. Hükümet bu yolla hem politik ve ekonomik açıdan hayal
kırıklığına uğramış geleneksel
tabanı ile siyasi bağını güçlendirme
arayışında hem de emperyalizmin mevcut desteğini
kalıcı hale getirme uğraşında. AKP hükümetinin halen en büyük
güvencesi, emperyalizmin ve burjuvazinin alternatifsiz hükümeti olduğuna
inanması. Ne var ki, hükümet bu kez her zamankinden daha zorlu ve hassas
bir evreye girmiş bulunuyor. Türkiye işçi
sınıfı, çok ağır bir ekonomik karşı devrim
ile kuşatılmakta. Büyük bedeller ödeyerek kazanılmış
politik ve ekonomik mevziler, Müslüman demokrat AKP Hükümetinin şevkle
uyguladığı yeni liberal politikalarla talan ediliyor. Ekonomik mucize
palavralarının aksine ülke emperyalizmin elinde bir oyuncağa,
bir enkaza dönüşüyor. Bu kara bulutları dağıtmak mümkün.
Zira giderek azgınlaşmakta olan sömürü koşulları,
devrimci bir alternatifin oluşmasının imkanlarını da
sunmakta. Yeter ki, ülkeyi devrimci bir programla yeniden inşa
edebilecek tek güç olan işçi sınıfı karşı
konulmaz ağırlığıyla ayağa kalksın.
Karanlığa mahkum değiliz
Emperyalistlerin Yeni Yol
Haritası: Karikatür Krizi Şahin Yıldırım ABDnin öncülüğünde emperyalist sermayenin çıkarları uğruna Ortadoğu halkları için çizdikleri yol haritasına uygun saldırı stratejileri geliştiriyor. Emperyalist devletlerin amaçları, bu bölgedeki zenginlik kaynakları kendi kontrolleri altına almak. ABD, Irak işgalinden
sonra saldıracakları ülkeleri açıklamıştı,
(İran ve Suriye). ABD Irak işgalinden sonra İrana
saldıracağını söylüyor ve bunun için de her zamanki
uydurma gerekçeleri, saldırı nedeni olarak ileri sürüyor. Ve
İranın uranyum zenginleştirme faaliyetine son vermesini
isteyen bu ikiyüzlü emperyalistler, İsrail devletinin bölgede
silahlanmasına göz yumuyorlar. ABD, Irak işgalinde
batağa saplanmış durumda ve dünya kamuoyunda desteğini
yitirmekte. Bu nedenle Avrupalı emperyalist devletleri bundan sonraki
saldırılarına ortak etmedikçe, başarı
şansının zor olduğunun da bilincinde. İrana saldırmak
için öncelikle BM çatısı altındaki ülkelerin de bu
saldırıya destek vermelerini istemesi bundan. Özellikle Irak
işgaline destek vermeyen Almanya ve Fransa, Iran konusunda ABDnin
yanında saf tutmuş durumda. İşte Ortadoğuda
gelişmekte olan bu olayların paralelinde bir de Danimarkada
Jyllands-posten adında yayınlanan bir gazetede, ifade
özgürlüğü adı altında İslam dininin peygamberinin
karikatürleri yayınlandı. Ve devamında dünyanın
çeşitli ülkelerinde Müslümanların öfkesi infial boyutuna
ulaştı. Günlerce süren protesto gösterileri, yürüyüşler,
boykot kampanyası, belli elçilik binalarının yakılması
ve onlarla ifade edilebilecek ölü sayısı söz konusu oldu. İslam ülkelerinde bu
tepkilere neden olan Muhammedin karikatürleri ilk olarak geçtiğimiz
Eylül ayında Danimarkada bir gazetede
yayınlanmıştı. Şubat ayında karikatürlerin bu
kez birkaç Avrupalı gazete tarafından neredeyse sabır taşırma şeklinde
peş peşe yayınlaması olayların fitilini de birlikte
ateşlemiş oldu. Emperyalist sermaye
çevrelerinin medyayı da kullanarak karikatürlerin yayınlanması
hem Müslümanları çileden çıkarma hem de Avrupalıları medeniyet elden gidiyor diye
telaşlandırıp yanında yer alma zeminini
hazırlıyor. İşte karikatür
krizinin sonuçları en çok buna hizmet edebilir. Karikatürlerden beklenen neydi? Bilindiği gibi ABD 11
Eylül sonrası dünyaya terörle
savaş kampanyası başlattı. ABD kendisine düşman
olarak Usame Bin Ladin üzerinden Ortadoğuda yaşayan Müslüman
halkı terörist olarak hedef
göstermeye girişti. İspanya ve İngilteredeki metrolarda
patlayan bombaların sorumlularının
Müslüman kökenli oluşlarını kullanan emperyalistler, bu sayede
bütün Müslümanların dünya için tehdit oluşturduğu
kanısını bilerek öne çıkardılar. Şimdilerde de
başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok yerde yabancılara -göçmenlere özellikle de Müslümanlara
karşı kampanyalar düzenleyerek, demokrasi
dersi adı altında aba altından sopa gösterilmekte. Emperyalist yöneticilerin bu
siyasetleri, aslında aynı sınıfın üyeleri olan,
farklı dinlere mensup işçileri ve emekçileri bir birine düşman
etmekten başka bir şeye hizmet etmiyor. İşte bu ortamda karikatür krizi bu siyasetin tuzu
biberi oldu. Medeniyetler çatışmasına mı gidiyoruz? Ortaya çıkan ve
körüklenen bu tablo doğal olarak Samuel Huntingtonun ileriye
sürdüğü medeniyetler
çatışmasını akla getiriyor. Pekiyi nedir medeniyetler çatışması?
Emperyalizmin ideologları Sovyetler Birliğinin
dağılmasıyla birlikte sınıf mücadelesinin tarihe
karıştığını, tarihin artık
sınıflar savaşımı olarak açıklanamayacağı
tezini ileri sürerek kendine göre tarihin sonunu ilan etmekteydiler. Emperyalist ideologlarına
göre tarih farklı uygarlıklar arasında cereyan edecek ve
savaşlar biçiminde gelişecek. Sovyetler Birliğinin
yıkılmasıyla dünya tek kutuplu bir imparatorluk düzenine
geçti. Bir yandan batı
demokrasileri diğer tarafta ise bu uygarlığın
dışında kalanlar ve varlığı ile onları
tehdit edenler. Hatırlanacağı
gibi 11 Eylül saldırısından sonra ABD yönetimi bu
gelişmeyi uygarlığımıza
ve uygar yaşam tarzımıza yönelik bir saldırı
biçiminde açıkladı. Öyle görünüyor ki bir tarafta medeni batı dünyası diğer
tarafta ise ortaçağ dünyasına sıkışıp
kalmış olanlar var, ABD ve taraftarlarına göre. Dini gerici
akımların batı
dünyası, Müslüman dünyaya
karşı haçlı seferine girişmektedir tezi de aynı
zehirli fikirleri halklar arasına yaymakta. Yoksul halklar için oldukça tehlikeli
olan bu siyaset, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin tüm
girişimlerine rağmen dünya ölçeğinde cereyan edecek halklar
arasındaki boğazlaşmalar düzeyinden şimdilik
uzaktır. Fakat emperyalizmin medeniyetler
çatışması adı altında hedeflediği tam da
budur. Sonuç olarak karikatür krizinden zarar görecek
olanlar hangi din ve milliyetten olursa olsunlar işçiler, emekçiler ve
ezilen halklardır. Dolayısıyla medeniyetler çatışması tezinin altında
sahnelenmek istenen emekçileri ve yoksul halkları birbirine
düşmanlaştırmaktır. Emperyalist ideologlar bu
yolla sınıf çelişkilerinin üstünü örterek
emperyalist-kapitalistlerin çıkarlarını güvence altına
almayı hedeflemektedir. İşçi sınıfı bu
tuzağa düşmemeli. İşçi sınıfı
emperyalist-kapitalist düzene karşı enternasyonal
bayrağını sınıf mücadelesi yoluyla tüm dünyada
yükseltmeyi hedeflemelidir. Diyarbakır Kulp / Tunceli Gökçek Mirik Unutmayalım, Unutturmayalım Arif Benol Balıkların
hafızasının çok zayıf olduğu söylenir. Bu nedenle çabuk
unutan insanlar için balık hafızasına sahip denir. Netice
itibariyle bir balığın zayıf hafızalı
olması ya da bir insanın çok unutkan olması dünyanın sonu
değildir. Diğer yandan bir toplumun hafızasız
olması, yaşananların aynı hızla toplumun ortak hafızasından
silinip gitmesi, çok hayati sorunlara yol açar. Kuşkusuz toplumlar
yaşadıklarını durup dururken unutmazlar. Genellikle
iktidar sahibi egemen güçlerin bir marifetidir toplumun ortak
hafızasını silip, yok etmek. O ortak hafıza ki işe
yaramaz binlerce değersiz, geçici, gündelik malzeme ile doldurup bir
paçavra haline getirilmek istenir egemenlerce; çünkü yönetenlerin yönetmek
için en çok ihtiyaç duyduğu şey hatırlamayan bir toplumdur.
Burjuva kapitalist sömürü düzeni dünyanın dört bir yanında toplumun
gerçek ortak hafızasını parçalayıp, yerine baskı ve
sömürü düzeninin vahşetini örten binlerce işe yaramaz malzeme
doldurma marifeti sayesinde ayakta durmayı başarır. Sömür, katlet, yalanlarla unuttur
Bazen insanlar unutsa da
toprak unutulanı kusuverir bir gün; ve her şey gün yüzüne
fışkırıverir. Diyarbakırın Kulp ilçesine
bağlı Alacaköyde, 1993 yılında kaybolan 11 kişiye
ait olduğu yapılan DNA incelemeleri sonucu açığa
çıkan insan kemiklerin bulunması kapandı sayılan bir
davanın yeniden açılmasını sağladı. Söz konusu
11 kişi, 9 Ekim 1993 günü bölgede görevli Bolu Jandarma Tugayı
mensubu askerlerce gözaltına alınmışlar, en son 11
Kasım tarihinde görülmüşler, bu süre boyunca elleri bağlı
olarak bölge jandarma kuvvetlerinin gözetiminde kalmışlar ve sonrasında
kendilerinden bir daha haber alınamamıştı.
Tutuklandıktan sonra kaybolan 11 kişinin -Mehmet Salih Akdeniz,
Celil Aydoğdu, Behçet Tutus, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Bahri
Şimşek, Mehmetşah Atala, Turan Demir, Abdo Yamuk, Nusreddin
Yerlikaya ve Ümit Taş- yakınlarının girişimleri
sonuç vermemiş ve olayın hemen devamında binlerce başka
köy gibi söz konusu köy de boşaltılıp 2001 yılına
kadar da yerleşime kapatılmış ve yasak bölge ilan
edilmişti. Yakınlarının
peşini bırakmak istemeyen dokuz kişi olayın takipçisi
olarak tüm içi hukuk yollarına başvurmuş ama
savcılık takipsizlik kararı vererek davayı unutturmak
istemişti. İç hukuk yolları tıkanan kayıp
yakınlarının 29 Mayıs 1997 tarihinden sonra Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) açtıkları dava 31
Mayıs 2001 yılında sonuçlanmış ve Türkiye kayıp
yakınlarına 2 milyon mark ödemeye mahkum edilmişti.
Kayıplarının takipçisi olan köylüler ise dava süresince ölümle
tehdit dahil her türlü baskı ve şiddete maruz kalmış,
tutuklanmış, yıldırılmak istenmiş ama
yollarından dönmemişlerdi. Köye Dönüş Projesi kapsamında
köylerine dönme imkanı bulan bu insanlar katledilmiş
yakınlarının izlerini sürerek 3 Kasım 2004 tarihinde
kemiklerine ulaşmış ve İHD
aracılığıyla İstanbul Adli Tıp Kurumuna
gönderilen numuneler üzerinden gerçekleştirilen DNA testleri acı
gerçeğin kesin şekilde ortaya çıkmasını
sağlamıştı. Kemikleri bulan köylülerin bölge
savcısını haberdar etmelerine rağmen bölge savcısı
tarafından kemiklerin inceleme için köylüler tarafından
toplanıp getirilmesinin istenmesi devletin olaya
bakışının gerçek özetidir. Söz konusu bölgede 2003
yılının eylül ayında yol çalışmasında
çalışan işçiler tarafından bulunan insan kemiklerinin
bölge savcısına bildirilmesinin sonuçsuz kaldığı
düşünülürse devletin olayı örtbas etme niyeti daha da net olarak
açığa çıkacaktır. İmha, inkar, iftira
Gelinen noktada bu 11
kişinin katledildiği açık bir şekilde ortaya
çıkmış durumda. General Yavuz Ertürk komutasında hareket
eden 2 bin 500 kişilik Bolu Jandarma Tugayı olayın failleri.
Bu tugayın bölgede başka bir çok operasyonu daha
gerçekleştirdiği, birçok kayıp vakasının
arkasında bu tugayın operasyonlarının
yattığı bir sır değil. Örneğin aynı
tugayın Tunceli merkeze bağlı Gökçek Köyü Mirik
mezrasında 23-24 Eylül 1994 tarihinde yaptığı askeri
operasyon sonrasında söz konusu mezrada yaşayan Işık ve
Serin ailelerinden 7 kişi kayıp oldu. Yine aynı operasyon
döneminde Tuncelide 1994 yılında toplam 16 köylü kayıp
oldu. Bu kişiler halen kayıp. Bu kayıplar bölgede ki binlerce
kayıptan sadece bir kısmı. Kayıplar konusunda devletin
tutumu ise suçu PKKye atarak işin içinden sıyrılmak
şeklinde. Kayıp ve öldürme olaylarına maruz kalan bu
insanların birçoğunun sabıkası dahi olmayan, tek
suçları o bölgede yaşayan Kürt olmakla sınırlı olan
insanlardan oluştuğu da bir başka gerçek. Toplu mezarlar üzerine yükselen Avrupa Birliği
Şemdinlide gün
ortasında, yüzlerce şahidin gözleri önünde bombayı kitapevine
atan ve peşinden halkın üzerine kurşun yağdıran
subaylara kahraman diyen bir rejim söz konusu olan. Bombayı atan subaya
sahip çıkan ama bombadan da PKKyi sorumlu tutan bu rejim kuşkusuz
pişkindir ve ortaya çıkan kayıplara ait toplu mezarların
suçunu da PKKye atması normaldir. Dün Diyarbakır ve Tuncelide ve
bugün Şemdinlide iş başında olan aynı baskı ve
şiddet rejimi güçleridir. Bu baskı ve şiddet
rejimini üzerine bir çelik yelek gibi giyen burjuvazi toplu mezarlar üzerine
bir AB inşa etme yolunda. ABnin bir özgürlük ve demokrasi projesi
değil, sömürü ve şiddeti derinleştirme projesi olduğunu
bilenler için bunda şaşıracak bir yan yok. Hukuk sonucu
değil, yağmur ve heyelanlar sonucu ortaya çıkan toplu mezarlar
söz konusu. AİHMin verdiği para cezaları özgürlük ve
demokrasi getirir mi? Başta Kürt halkı olmak üzere ezilen ve
sömürülen tüm kesimler bilmek durumunda: failler hesap vermedikçe asla adil,
eşit ve özgür bir dünya olmayacak
Halkına Lan diyen Başbakan,
Defol !
Fuat Karan Vatandaş: Öldük, bittik
sayın Başbakan'ım. Hangi yüzle geldin buraya? Bu
konuşmanın geçtiği iki kişiden biri, Başbakan ve AKP
genel başkanı Recep Tayip Erdoğan hazretleri. Diğeri ise,
mahsulünün karşılığını alamadığı
için tepkisini gösteren bir çiftçi. Yer Mersin. Bu başbakanın ne ilk, ne de son argosu. O,
Kasımpaşalı edasıyla yoksul halkı
aşağılamaya, sindirmeye çalışmaya devam edecek. O
yoksul emekçi halka baktığında onları ezilecek bir böcek
ya da daha iyimser halde sadece çalıştırılacak bir köle
olarak gören burjuva sınıfının bakış
açısıyla yaklaşıyor Mersinli çiftçiye. Aslında tüm
emekçi halka böyle bakıyor. Argolar Kurtlar Vadisinin sahnelerinden
kopup geliyor. Ne de olsa milliyetçilik denen yıkıcı
ideolojiyle zehirlenen bu halk bu argoyu da tutar diye düşünüyor.
Milliyetçi, tarikatçı, mafya ve patron karesinden bu halk haz duyar diye
düşünüyor. Ve Tayyip efendi de gücünü yoksul bir emekçinin üzerinde
gösteriyor. Elbette birileri de onu alkışlıyor. Sesini
birazcık çıkaranı da aşağılıyorlar, hatta
her tür saldırıyı reva görüyorlar. Örneğin, Tayyip
karikatürlerinden gazete ve dergilere davalar açılıyor ve hatta
büyük para cezaları verilebiliyor. Peki
Tayyip efendi bu cüreti nereden alıyor? Elbette, neredeyse ülkedeki tek
siyasi güç olarak kalmasından alıyor. Yolsuzluklar her gün
artıyor. İşsizlik, yoksulluk her gün daha fazla artıyor.
Ücretler düşüyor, çalışma saatleri uzuyor. Tüm bu gerici
saldırıların arkasındaki ise Tayyip Efendi ve
hempaları var. Buna karşı dur diyecek bir muhalefet
odağı, bir işçi emekçi seçeneği yok, bu yüzden rahatça
atıyor kesiyor. Tayyip efendi ve hempaları yalanlarla şimdilik
halkı uyutuyorlar. Ama bu aşağılık tüccarlar
şunu unutmamalı emekçi halk bu yaptıklarını hiç
unutmayacak. Burjuvazinin tüm uşaklarından, asalak hükümetlerinden
ve burjuvazinin kendisinden kurtulmak için, örgütlenmemiz ve işçi ve
emekçilerin kendi alternatiflerini oluşturmalıyız. Başbakana Yumurta Atan Halkevcilere Tutuklama Başbakanın
Mersinde bir çiftçiyi aşağılamasının ardından
toplanan bir grup halkevleri üyesi, başbakana yumurta attılar. Bu
olayın ardından dokuz protestocu gözaltına alındı.
Yumurta atmanın suç olması bir tartışma konusu. Buna
rağmen gözaltına alınan dokuz kişiden 5i
çıktıkları mahkemece tutuklandılar. Tutuklama gerekçesi
ise, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet; görevli
memura, devlet büyüklerine hakaret; kamu görevlisine görevinden dolayı
hakaret; kamu görevlisine görevini yaptırmamak için direnmek
suçlamalarıyla 6 yıldan 13 yıla kadar hapis cezası
istemiyle tutuklandılar. Esasında
bu ceza hükümetin ikiyüzlülüğünün de göstergesidir. Bir yandan AB ve
demokrasi palavraları atanlar, en ufak bir protestoda bile
tahammülsüzler ve her kim onlara karşı muhalefet etse ona
karşı her tür muameleyi reva görüyorlar. Bir yumurta için 13
yıl ceza. Peki atılan yumurta Unakıtan yumurtalarından
olsa ceza daha da mı ağır olurdu. Ne de olsa Unakıtanın
malı devletin malı sayılır. Tutuklu
halkevleri üyeleri hemen serbest bırakılsın! Nergis Çayır Türk-İş yönetiminin
Amerikancı sendikal politikalar izlemeye başlaması, mücadele
eden işçileri yalnız bırakması, sermayeden, devletten ve
işverenlerden bağımsız bir tutum izlememesi sonucu,
Türk-İş içinde bir grup sendikadan oluşan muhalefet
oluştu. Bunların büyük bir çoğunluğu TİP (Türkiye
İşçi Partisi) üyesiydi. DİSKin
kurulmasının ana nedeni, Türk-İş yönetiminin bir
bölümüyle DİSKi kuran sendikalar arasındaki görüş
ayrılığıdır. Bu görüş
ayrılıkları sonucunda, Türk-İşten kopmaya yol açan
olay 1966da Paşabahçe cam işçilerinin grevi oldu. Grevci
işçiler karşı olmasına rağmen Türk-İş
yönetimi TİSK ile anlaşarak grevi bitirmek istedi. Buna tepki
olarak Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş,
Basın-İş, Tez Büro-İşle birlikte bir grev
destekleme komitesi kurdular ve grev sürdü. Türk-İş yönetim
kurulu ise, sendikacılık
prensip ve disiplinini ısrarla çiğnedikleri gerekçesiyle bu
sendikaları geçici olarak ihraç etti. Bir araya gelen bu sendika
yöneticileri Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşmasını
(SEDA) oluşturdular. 1967lere gelindiğinde, Türk-İşte
sendikal demokrasi kesinlikle işlemez duruma gelmişti.
İşte bu koşullarda bu sendikalar Türk-İşten
ayrılarak 13 Şubat 1967de DİSKi kurdular. DİSK,
Türk-İşe karşı körü körüne bir çıkış
olmamıştır. Türk-İşin sınıf uzlaşmacı
tavrına karşı radikal bir çıkış olmuştur.
DİSK, kuruluşunda sömürüyü sınırlamayı ve sömürüyü
ortadan kaldırmayı hedeflediğini açıklıyordu. 1068-71 Dönemi ve 1516 Haziran Olayları Bu dönem işçi
hareketlerinin hızlandığı ve
yoğunlaştığı bir dönem oldu. Uyanan ve bilinçlenen
işçiler, işyerlerinde sınıf uzlaşmacı
sendikacılık çemberini kırmayı başardılar. DİSKte
örgütlenmeye başladılar. DİSKin bu
hızlı gelişmesi başta Türk-İş olmak üzere
çeşitli çevreleri, işveren kuruluşlarını, devlet ve
hükümet içindeki bazı odakları huzursuz ediyordu. Bu
gelişmenin önüne geçilmesi için 274 sayılı sendikalar ve 275
sayılı toplusözleşme, grev ve lokavt kanunlarıyla
Türk-İş dışındaki sendikaları geriletip, olanaklarının
daraltılması gündeme geldi. Yasa değişikliğinin özü
ise yetki konusunda DİSKin önünü kesecek şartlar getirmekten
geçiyordu. DİSK yönetim kurulu 3 Haziran 1970 günü
yaptığı toplantıda anayasal direniş kararı
aldı. 12 Haziranda genel başkan Kemal Türkler bir basın
toplantısıyla kamuoyunu uyardı. 14 Haziran gününde sendika
yöneticilerini ve diğer temsilcileri toplantıya
çağırdı. 15, 16 ve 17 Haziran günleri DİSKin düzenlemek
istediği yürüyüş ve mitinge izin verilmedi. 15 Haziran 1970 Pazartesi
sabahı, 100 binin üstünde işçi İstanbul, Gebze ve
İzmitte iş bırakarak meydanlara döküldüler.
İşçilerin üstüne ordu, polis gönderildi. Üç işçi öldü. Olaylar
daha da tırmandı. DİSK başkanı
Kemal Türkler sokaklara dökülen işçilere sakin olmaları yönünde bir
konuşma yaptı. İşçilerin evlerine dönmelerini istedi.
İşçi hareketinin daha da ilerlemesi için değil, önünün
kesilmesi için bütün gücünü kullandı. Sendika bürokrasisinden güç alan
burjuvazi de, hükümete baskı yaparak sıkıyönetim ilan
edilmesini sağladı, grevler yasaklandı. Sıkıyönetim
desteğinden yararlanan patronlar, DİSKli işçileri işten
çıkarmaya başladı. 15-16 Haziran eylemlerinden
dokuz ay sonra, 12 Mart 1971 darbesi oldu. Darbenin amacı işçi
sınıfının örgütlerini baltalamak, ekonomik, demokratik
haklarını gasp etmek idi. Sıkıyönetim ilan edildi. 14
Ekim 1973 yılında sıkıyönetim kaldırıldı.
1 Mayıs 1976 yılında İstanbul o yılların en
yığınsal gösterisine sahne oldu. 1 Mayıs 1977ye daha
görkemli hazırlık yapılıyordu. 500 bin emekçi vardı.
37 emekçi üzerlerine açılan ateş sonucu öldürüldü. Bu gerekçe ile
1978 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. 22 Temmuz 1980de
Maden-İş genel başkanı Kemal Türkler evinin önünde silahla
vurularak öldürüldü. Cenaze töreni çok kalabalık oldu. 12 Eylül 1980 askeri
darbesinin ardından sendikal haklar büyük ölçüde
kısıtlandı. Türk-İş dışındaki konfederasyonlar,
DİSK ile birlikte 28 sendika kapatıldı. 12 Eylül darbesinin
ardından 1989 bahar eylemleri sessizliğe gömülen işçi
hareketinin yeniden dirilişinin simgesi oldu. 1991 yılında
DİSKin kapatılması kararı kaldırıldı ve
yöneticileri beraat etti. Böylece DİSK 12 yıllık bir aradan
sonra tekrar faaliyete başladı. 1992 de yapılan genel kurulda
Kemal Nebioğlu genel başkanlığa, Süleyman Çelebide genel
sekreterliğe getirildi. 1994te yapılan genel kurulda Rıdvan
Budak genel başkanlığa getirildi. Rıdvan Budaktan sonra
ise hala Genel Başkanlığı Süleyman Çelebi sürdürüyor. 1992de DİSKin yeniden
açılmasıyla birlikte 1980 öncesinde olduğu gibi mücadeleci
niteliğini kaybetmiş, bugün işçi sınıfının
çıkarlarının yanına sermayenin çıkarlarını
da koyarak uzlaşmacı bir sendika haline gelmiştir.
DİSKin kuruluşunda geçmişte desteği olan devrimciler
bugün sendikalardan birer birer atılıyor. Sendika bürokratları
kendilerine muhalif olacak kimseyi istemiyorlar. Geçmişi geri getiremeyiz
ama bu tarihi yazanlarda alınteriyle geçinen, hepsinin de
sorumluluğu olan insanlardı. Onlar bu mücadeleleri başararak
bizlere örnek oldular. Şimdi bizim elimizde onlarca yıllık
tarih birikimi var. Bu mücadele birikimiyle sendikaları işçilerin
mücadele örgütü yapmak için örgütlenelim, bürokratları
sendikalarımızdan defedelim. Sendikalarda işçi denetimi! Nergis Çayır DİSK, İzmitte yoksulluğa ve adaletsizliğe
hayır mitingi düzenledi. On bine yakın katılım oldu.
Katılımın çok olması da istenen bir durum değildi.
Miting önce bir hafta ertelendi. Otobüsler işyerlerinden kalktı,
üyelerinin dışında kimseyi mitinge götürmek istemediler.
Mitingde Süleyman Çelebi yaptığı konuşmada değişen dünyayı
algılamaya çalıştıklarını ve örgütü
değişen ihtiyaçlar karşısında yeniden inşa
etmeye koyulduklarını belirtti. İşçileri dünya
değişiyor edebiyatıyla oyalamaya çalışıyorlar.
Değişen nedir? Sermaye karlarına kâr katıyor,
işçiler ise sefalete sürükleniyor. Onlar değişen dünyayı
algılayamamaya devam etsinler, atı alan dereyi geçiyor.
Sözleşmeler tıkanmış durumda, işverenler sıfır
zam öneriyor. Çelebi mitingde bunun için hiçbir şey söylemedi. Hükümet
eleştirisinden başka bir şey bilmiyor. Hükümeti tek
başına eleştirmek yetmiyor. Üretimden gelen gücünle hükümeti
sarsabilirsin. Bunu bizden daha iyi biliyorlar, ama tercih meselesi, dostlar
alışverişte görsün. Kadın
İstihdamını Artırma Zirveleri ve Sömürü Öykü Tanır İşsizlik,
taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma,
sağlık güvencesinin ortadan kalkması biz işçileri her gün
köleleştiren yasaların çıkması sermayenin içinde
bulunduğu krizi aşmasına yetmiyor. Sermaye krizini aşmak
için kendini yeniden yapılandırmanın araçlarını
tartışıyor, işverenlerin sendikalarıyla,
dernekleriyle. Önce Türkiye İşverenler Sendikası
Konfederasyonu'nun (TİSK) düzenlediği 10-11 Şubat 2006'da
"Kadın İstihdamı Zirvesi" ile; ardından 13
Şubat 2006'da, bu zirvenin uluslararası ayağı olan ve Dünya Girişimci
İş Kadınları Derneği FCEMin yürütme kurulunun da
katıldığı "Dünya Kadın Girişimcilik
Forumu" ile. Türkiye'deki 68 kadın
derneği, Hak-İş, DİSK ve Türk-İş gibi sendika
konfederasyonlarının genel başkanları, İstanbul
Conrad Otele TİSK'in düzenlediği Kadın İstihdamı
Zirvesi'ne konuşmacı olarak katıldı. TİSK
Başkanı Tuğrul Kudatgobilik zirvenin amacının yüzde
22lik kadın istihdamını iki kat arttırmak,
kadınların işgücü piyasasına girmeleri için gerekli
ortamın sağlanmasının, istihdamın önündeki
engellerin kaldırılmasının gerekliliğini
hedeflediklerini söyledi. Fakat işçileri sokağa atan,
sendikasızlaştıran, emekçi kadınları ucuz
işgücü olarak görerek her geçen gün biraz daha sömüren sermayenin
nasıl bir istihdamdan bahsettiği çok açık! Zirvenin asıl
amacı kadın emeğinin daha fazla sömürülmesinin bir
arayışı. Zirve, kadın emeğini sömürecek yeni
patronlar yaratmayı hedefliyor. Peki kendilerini işçilerin
temsilcisi olarak gören sendika başkanları nasıl bir hedefle
bu zirvede yer alıyor. Bu sorunu cevabı da çok açık;
tıpkı işçilerin daha fazla sömürülmesine neden olan
sözleşmeleri imzaladıkları gibi sermaye ile uzlaşarak
bürokrasilerini güçlendiriyorlar. Patron yalakası sendika
bürokratları, sömürüye karşı çıkmak yerine
"toplumsal barış ve uzlaşma" adında uyduruk
politikalarla sermayenin ekmeğine yağ sürüyor. Oysa bugün Türkiye'de
AB uyum yasalarıyla sendikalaşmanın önüne sürekli engeller
çıkarılıyor; sendikalaşma adeta yasaklanıyor.
Sendikaların bugün üstlenecekleri rol patronlarla işbirlikçilik
yerine, sendikalaşmanın önündeki engelleri yıkmak, esnek
çalışmaların önüne geçebilecek politikaları üretmek
olmalı. Kadın dernekleri ise; emekçi kadınları daha fazla
sömürecek yeni kadın patronlar yaratarak nasıl bir eşitlik
umuyorlar. Daha geçen ay 5 kadın işçi fabrikada çıkan
yangında katledildi. Üstelik öldürülen kadınların 3'ünün
iş yasasına göre orada bulunması dahi yasaktı. İş
güvenliğinin sağlanmadığı yeni fabrikalar, buralarda
ücretli köle gibi çalıştırılan kadın işçiler
kimlerle eşit! Sınıf kardeşi olan erkek emekçilerle mi?
Yoksa sermayeyi temsil eden kadın patronlarla mı? Sermaye zirveleriyle,
yasalarıyla kendi krizini aşmaya çalışırken,
işçi sınıfı içinde bulunduğu krizleri kadınıyla-erkeğiyle
güçlü sınıf seferberlikleri oluşturarak aşmaya
çalışmalı. Örgütlü sermaye güçlerine karşı;
işçi sınıfının örgütlenebileceği güçlü,
devrimci parti kurmalı. Öykü Tanır Konya'da karikatür protestosu
yürüyüşünde bir kadın gazeteci, başı açık
olduğu için kendilerini tahrik ettiği gerekçesiyle göstericiler
tarafından saldırıya uğradı. Olay anında
güvenlik güçleri saldırganlara karşı hiçbir müdahalede bulunmadı.
Sabah Gazetesi Muhabiri Aliye Çetinkaya'ya başı açık
olduğu için saldırdıkları öne sürülen Halil Yılmaz
ve Yakup Kaya, savcıya ifade verdi. Savcı iki zanlıyı
tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. Bu hukuki karar,
saldırıyı da güvenlik güçlerinin taraflı tutumunu da
apaçık destekliyor. Bu olay, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü
tartışırken Türkiye'de dinin kadınların üzerinde
nasıl bir baskı oluşturduğuna iyi bir örnek. İslami
şartlara göre giyinmeyen kadınlar neredeyse her gün, tacize
uğruyor. Üstelik devletin güvenlik güçleri ve hukuk mekanizması bu
davranışları destekler nitelikte tutumlar sergiliyor.
Kadın olarak linçlerle, dayaklarla hergün şiddete maruz
kalıyoruz. Bu baskılara karşı vereceğimiz
mücadelemizi bize baskı yaratan her alanda, erkek egemen kapitalist
sisteme karşı; onun tüm kurumlarını hedef alarak
yürütmeliyiz. Cinsiyet
ayrımına, şiddete son! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü İşçi Cephesi
8 Mart Dünya Emekçi
Kadınlar Gününü daha iyi anlayabilmek için bugünü yaratan emekçi
kadınların mücadelelerini daha iyi kavramak gerekir. 148 yıl
önce, 1857de New Yorkta 40.000 tekstil işçisi kadın,
çalışma saatlerinin düşürülmesi ve eşit işe
eşit ücret talepleriyle grev başlattı. 8 Mart'ta grev
sırasında güvenlik güçlerinin çıkardığı
yangında 129 kadın işçi öldürüldü. 1910 yılında
Danimarkada II. Enternasyonale bağlı Uluslararası Kadın
Konferansında, 17 ülkeden 100 kadın delege, ölen kadın
işçilerin anısına 8 Mart'ı Dünya Emekçi Kadınlar
Günü olarak kabul etti. Sömürüye, baskılara karşı emekçi
kadınların mücadelelerini simgeleyen bir gün olarak. Ancak işçi sınıfının ve
ezilen tüm kesimlerin mücadelelerinin önünü kesmeye çalışan
burjuvazi, 1977 yılında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününden,
emekçi kadınları çıkararak içini boşaltmaya girişti.
8 Martı burjuva kadın ile emekçi kadının aynı
zeminde, çarpıtılmış bir düşmana,
"erkeklere" karşı mücadele edeceği bir gün olarak
ortaya koydu. Bugün, burjuva kadın dernekleri bir yandan ortak
kadın mücadelesinden bahsederken, diğer yandan da sahibi
oldukları işyerlerinde çalıştırdıkları
kadınları daha fazla nasıl ezebileceklerinin
hesabını yapıyorlar. Bu nasıl ortaklık!
Böylesi bir sapma, gücümüzü bölerek mücadelemizin zayıflamasına
neden oluyor. Oysa, mücadelenin emekçi kadınlar için asıl
hedefi; erkek egemen kapitalist sistemi yok etmektir! Birkaç
yıldır farklı zaman ve yerlerde yapılan 8 Mart gösterileri,
mücadelenin parçalanmasına neden olurken, burjuvazinin
saçtığı zehirin etkisini de gösteriyor. Sömürü ve Şiddet Her Yerde
Hiçbir iş garantisi ve sosyal güvencemiz
olmadan, sigortasız, esnek çalışma sisteminde köle gibi
çalıştırılan biz emekçi kadınlar, her gün biraz daha
yoksulaşıyoruz. Fabrikalarımızda hiçbir can
güvenliğimiz olmadan, çalıştırılıyoruz.
İş kazalarıyla sakatlanıp, hayatımızı
kaybedenler de bizleriz. Daha 3 ay önce Bursa'da bir fabrikada çıkan
yangında 5 kadın işçi yanarak can verdi. Üstelik can
verenlerden biri hamileydi ve iş kanununa göre
çalıştırılmaması gerekirdi... AKP hükümeti ve sözde
muhalefet partileri, çıkardıkları yasalarla
haklarımıza her gün biraz daha darbe vuruyorlar.
Özelleştirmelere karşı işlerine, ekmeklerine sahip
çıkmak isteyen, daha iyi koşullarda çalışabilmek için
sendikalaşmaya çalışan biz işçiler,
hakkımızı alamadan sokağa atılıyoruz. İçinde yaşadığımız
bu baskı ve sömürü düzenini yaratan kapitalizm, bu baskıları
en çok yaşayansa biz emekçi kadınlarız.
Ağırlaşan ekonomik koşullarla birlikte erkeğe göre
daha fazla ezilen biz kadınlar, işçi sınıfının
kapitalizme karşı mücadelesi içinde daha fazla yer almak
zorundayız. İşten ilk atılanlar da, ücretleri en çok düşürülenler
de biziz! Biz, kadın ve emekçi olduğumuz için çifte sömürüye maruz
kalıyoruz. Bugün Türkiyede çocuk sahibi olduğumuzda,
işyerlerimizde çocuklarımızın bakımını
üstlenecek ne kreş var, ne de çocuklarımızı emzirmemiz
için bize ayrılan odalar. Çoğunlukla hiçbir sağlık
güvencemiz olmadan
çalıştırıldığımızdan
çocuklarımızı hastalıklarla ve yokluklarla büyütmeye
çalışıyoruz. Bizler evimizde, ev işlerinin tüm
sorumluluklarını üstlenmek zorunda bırakılırken,
işyerlerimizde en zor ve kötü şartlarda çalıştırılıyoruz. Hayatın her alanında
kadınların kendini var etme mücadelesi, erkeklerden daha fazla
olmalıdır. Çünkü kadınların karşısına
toplumsal hayatta da çeşitli kurumlar çıkar; aile ve devlet gibi. Özellikle
şiddet konusunda bu iki kurumda kadınlara özel baskılar
yaşatır. Aile içi şiddeti hala yüzyıllar önceki
şekliyle yaşamaktayız. Türkiyede her üç kadından birinin
yaşamı boyuca dövüldüğü bir gerçek. Birçok kadın,
kocası ya da sevgilisi tarafından cinsel ilişkiye
zorlanıyor. Töre cinayetleri de yaşadığımız
topraklarda hala yaşanmakta olan en yıkıcı örnek olarak
karşımızda duruyor. Tüm bunlara karşı devletin
yaptırımları caydırıcılık bile
taşımıyor. Dahası devletin kendisi kadına dönük
şiddeti besliyor, destekliyor. Hakkını arayan emekçi
kadınlar dövülüyor, yerlerde sürülüyor, tutuklanıyor.
İşkencelere taciz ve tecavüz ekleniyor. En son devrimci bir
kadın emekçi olan Sevda Aydın, bu sömürü düzenine karşı
mücadele ederken, burjuva devletin güvenlik güçlerince kaçırıldı
ve tecavüze uğradı. Bu, kapitalist devletin ne ilk
saldırısı ne de sonuncusu olacak. Ancak cinsel
kimliğimizle bizi aşağılamaya, ezmeye çalışan
bu düzen korkumuzu değil, öfkemizi arttırıyor. Emekçi
kadınlar, bu saldırıların hesabını soracaklar. Sözde "demokrasi" adına
yapılan emperyalist işgaller, Ortadoğu'yu kan gölüne
çeviriyor. ABD ve işbirlikçileri, Afganistan'da ve Irak'ta yaşayan
halkları, işkenceler ve zulümlerle tüm dünyanın gözü önünde
köleleştirmeye, yok etmeye çalışıyor. Yarın
İran için bu tehdit söz konusu. Filistin'de yıllardır yaşanan
İsrail zulmü de aynı saldırının bir parçası.
Kadınlar, bu savaşlarda hem cinsel tacize, tecavüze uğruyor,
hem de çocuklarını, eşlerini kaybetmenin
acısını yaşıyor. İşgallere karşı
mücadeleler devam ettikçe, savaşan, özgürlükleri uğruna ölen de
aynı kadınlar. Emekçi
Kadınlar Sömürüye Karşı Mücadelede En Önde
Kadınlar, yüzyıllardır tüm
baskılara ve sömürüye karşı toplumsal mücadelelerde her zaman
ezilenlerin yanında yer almış, özgürlüklerinin peşine
düşmüşlerdir. Örneğin, Fransız Devriminde ön saflarda
onlar vardı. 1871de kurulan Paris Komününde çocuk
yuvalarının kurulması için örgütlü mücadele etmişlerdi.
Ekim Devriminin başarıya ulaşmasında en çok mücadele
edenler ve devrimden sonra haklarının peşinde koşanlar
yine kadınlardı. Yaşadığımız
tüm bu problemler toplumun sınıflara bölünmesiyle başlar;
çözümleri de ancak sınıfların ortadan kalkmasıyla
mümkündür. Kapitalizm yıkılmadıkça kadınların
eşitlik mücadelesi için gereken koşullar asla sağlanamaz. Dil,
din, ırk, cinsiyet farkı gözetmeden birleşik mücadelemizi
örgütlemek ve sınıfsız, sömürüsüz, eşit bir dünyayı
kurmak mümkün. Yaratacağımız alanlarda kapitalizme
karşı sonuna kadar mücadele ederken, aynı zamanda kadın
olarak kendi örgütlerimizde de yansımalarını bulan cinsel
ayrımcılığa karşı sonuna kadar mücadele
etmeliyiz. İşçi sınıfının en büyük görevi
sınıflı toplumu yok ederken her tür
ayrımcılığı da yok etmektir. Toplumsal patlamalara ve emperyalizme
karşı direnişlere yön verecek ve onları birer devrimci
sürece dönüştürecek olan devrimci dünya partisinin inşası en
acil ihtiyacımız. Tüm dünya işçilerini birleştirerek,
kadın ve erkek, tüm insanlığın kurtuluşunu
sağlayacak bir dünyayı kurmak için bugünden mücadeleye
başlayalım. Kadınıyla
erkeğiyle sınıf olarak bir bütünüz; sömürüye karşı mücadelemiz
de bir bütün olmalı. Eşit, güzel yarınlar için;
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz! Tüm işyerlerinde negatif
ayrımcılığa son! Eşit işe eşit ücret!
İşyerlerinde
doğum öncesi ve sonrası ikişer ay ücretli izin! Her
işyerine kreş ve emzirme odası! Cinsel
şiddet cezalandırılsın! Her mahalleye kadın
sığınma evi! Töre
şiddetine uğrayan kadınlar koruma altına
alınsın! 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü Kutlandı Nergis Çayır Bu yıl 8 Mart hafta
içine, Çarşamba gününe denk geldiği için kutlamaların
çoğunluğu 4-5 Mart günlerinde yapıldı. Bu iki boyunca üç
ayrı miting düzenlendi. 4 Mart Cumartesi günü Emekçi
Kadınlar Derneği (EKD) Kadıköyde miting düzenledi.
Yaklaşık 800 kişilik bir katılım oldu. 5 Mart Pazar günü
Kadıköyde yapılan mitinge ise 5 bin kadın katıldı.
Geçen yıla oranla katılım düşüktü. Mitinge
Türk-İşe bağlı Teksif sendikasında örgütlü olan ve
174 gündür mücadelede bulunana Serna-Serel işçileri de
katıldı. DİSK sendikasında katılım azdı.
Bunların dışında hiçbir sendika yoktu. Kadın
kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve siyasi partili kadınlar
katıldı. Her yıl olduğu gibi Kürt kadınlar
kalabalık ve coşkuluydu. Kadınların talepleri pankartlara
ve sloganlara yansıdı. Sendikaların ise hiçbir
hazırlık yapmadıkları ortadaydı. Beyazıt meydanında
yapılan mitinge 24 sivil toplum kuruluşu, dernek katıldı.
14:00da başlayan mitinge yaklaşık bin kişi
katıldı. Meydanda katılımcılardan çok polis
vardı. Mitinge kadın katılım sayısı da oldukça
azdı. Erkeklerin ağırlıkta olduğu bir miting oldu. Mitinglerin ayrı
olmasının nedeni, geçen yıllardaki mitinglere erkeklerin
alınmayışı gerekçe oldu. Gerekçesi ne olursa olsun
işçi sınıfının en önemli günleri olan 8 Mart ve 1
Mayıs gibi mücadele günlerinin ayrı ayrı kutlanması en
çok burjuvazinin işine yarar. Tek ve güçlü bir miting işçi
sınıfına güç verir. Jiyan İnsanlar neden silah
taşır? Gün geçmiyor ki silahla meydana gelen bir öldürme ya da
yaralama meydana gelmesin. Futbol maçları sonrası sözüm ona
sevinenlerin silahlarından çıkan kurşunlarla ölen,
yaralanıp sakat kalan bir çok insan var. Benzer şekilde
düğünlerde havaya sıkılan kurşunlarla nice insan
hayatını kaybediyor. Bu durumda silahın tehlikelerini
insanların bilmiyor olması mümkün mü? Bunları bilen insanların
buna rağmen evlerinde silah bulundurarak en azından kendi
ailelerini potansiyel bir tehlike içine soktuklarını bilmemeleri,
bunun farkında olmamaları nasıl açıklanabilir? O
silahın bir gün bütün hayatlarını yıkabileceğini
düşünemiyorlar mı? Kuşkusuz silah, kullanılma amacına,
şekline ve kullananına bağlı olarak üzerine çok
konuşulacak bir şey. Ama en önemli özelliği tarih boyunca bir
güç ve iktidar simgesi olması. Devlet işleyişinde
işçi ve emekçiler söz konusu olduğunda genellikle zafiyet
baş gösterir. Bir iş yerinde çalışıyorsunuzdur.
Sigortanız yoktur, iş güvenliğiniz yoktur ve bir gün patron
sizi keyfince kapı dışarı koyar. Bunların hepsi
suçtur aslında. Sizde haklı olarak, hakkınız için hukuk
yoluna başvurursunuz ama sonunuz genellikle hüsran olur.
Hakkınızı alamazsınız hem de haksız duruma
düşürürler sizi. Bunun üzerine sizin gibi haklarını elde
edemeyenlerle birlikte hak arayışına girersiniz. Bu kez de
polisi ve jandarmasıyla suçluları yakalayacak olan devleti
karşınızda bulursunuz. Haklarını arayan, ekonomik, demokratik,
kültürel ve siyasal taleplerini dile getiren işçilere, emekçilere,
öğrencilere, Kürtlere öldüresiye dayak atılır. Diğer
yanda ise memlekette mafya cinayetleri artar, kapkaç olayları
çoğalır ve insanlar kendilerini güvende hissedemeyerek bireysel
koruma derdine düşer. Korunma içgüdüsü de bireylerin
silahlanmasına kapı açan nedenlerden biridir. Oysa
silahlanmanın tehlikelerini ve sonuçlarını çevremizde
görmekteyiz. Bu olaylardan biri de bulunduğum çevrede yaşandı.
Evinde silah bulunduran bir ailenin on iki yaşındaki
kızları bu silahtan çıkan merminin kafasına gelmesi
sonucu yaşamını yitirdi. Bunun bir intihar mı, yoksa bir
kaza mı olduğu anlaşılamadı! Sebep ne olursa olsun
bir hayat söndü. Silahı evde bulunduran baba ise herhangi bir ceza
almadı. Çünkü evin on altı yaşındaki büyük oğlu, ''silah benimdi'' dedi. Bir olayda Trabzon' da
yaşandı. Pazar ayini sırasında ayini yöneten din
adamı on altı yaşındaki bir çocuk tarafından
öldürüldü. Bu olay bize hiçte şaşırtıcı gelmedi. O
çocuğu kim bu olaya azmettirdi? Kurtlar Vadisi dizisindeki cinayetleri
gören çocuklar ve gençler Polat Alemdar olmaya özeniyor. Şiddetin kol
gezdiği ülkede mafya babalarının itibar gördüğü,
silahın gücünün adeta kutsandığı çok açık. Bu
ortamda öncelikle çocuklarımızı korumamız gerekiyor.
Kapitalist düzen her gün televizyon yoluyla evlerimize kadar girip,
hayatımızı kontrol etmeye çalışıyor. Küçücük
yaşlarda eline oyuncak silah verilen çocuk büyüğünce gerçek silah
ediniyor. Bu silahlar düğünlerde havaya ateş edilerek, asker
uğurlamalarında ya da maçlardan sonra sağa sola rast gele
ateş edilerek birçok insanın yaşamını söndürüyor. Ruhsatlı ya da
ruhsatsız ayrımı yapmadan bütün silahların yok edilmesi,
ülkelerin silahlanmaya son vermesi talebimizdir. Dünyada insanlar
açlıktan ölürken silaha ayrılan bu paraların insanlar için
kullanılması halinde sağlık, eğitim ve açlık
gibi birçok sorununun çözüme kavuşacağı kesindir. Bunun içinde yasaların
adil olması, insanların paylaşımının adil
olması gerekiyor. İşsiz gezen bunca insan varken, insanlar
yerinden yurdundan edilmiş büyük kentlerde yaşam savaşı
veriyorken, neden hırsızlık, neden kapkaç çoğalıyor
demenin bir anlamı yok. İşsizliğe çare bulmak, gençleri
kahve köşelerinden kurtarmak gerekiyor. Bunun içinde eşit ve adil
bir üretim ve bölüşüm düzenine gerek var. Mücadelenin, birlik ve
beraberliğin, işçi ve emekçilerin örgütlü gücünün
olmadığı yer ve zamanlarda bireysel silahlanma olmuştur
ve olacaktır. Tarih boyunca tek başına kurtuluş arayan
çok olmuştur ama bu asla kalıcı bir çözüm getirmeyecektir.
Kavganın, sömürünün, açlığın olmadığı;
barış ve adalet dolu bir dünya işçi
sınıfının, emekçilerin ve ezilen ve sömürülen tüm
kesimlerin mücadelesiyle gerçeklik kazanabilir. Sınıfsız,
sınırsız ve sömürüsüz bir dünya arzusuyla mücadeleyi yükseltelim. Bu Düzende Patronlara
Yüksek Kâr, Yoksullara Sefalet
Düşüyor |