Yıl: 27

Mart 2006

 

Yeni Dönem Sayı: 25

 

Hükümetin zorlu sınavı – İŞÇİ CEPHESİ

Karikatür krizi – ŞAHİN YILDIRIM

Diyarbakır, Tunceli... Unutmayalım, unutturmayalım – ARİF BENOL

Halkına “Lan...” diyen Başbakan, Defol! – FUAT KARAN

DİSK 39 yaşında – NERGİS ÇAYIR

İzmir Mitingi – NERGİS ÇAYIR

Kadın istihdamını artırma zirveleri ve sömürü – ÖYKÜ TANIR

Konya’da linç girişimi – ÖYKÜ TANIR

Yaşasın 8 Mart Dünya Kadın Emekçiler günü – İŞÇİ CEPHESİ

8 Mart kutlaması – NERGİS ÇAYIR

İnsanlar neden silah taşır? – JİYAN

Bu düzende patronlara kar, yoksullara sefalet düşüyor – UĞUR YILMAZ

Emek Güncesi – OYA ŞEN

Fabrikalardan – OKUYUCU MEKTUPLARI

Hamas Filistin’i nereye götürüyor? – ARİF BENOL

 

 

 

 

AKP hükümeti üçüncü yılında:

 

Hükümetin zorlu sınavı

 

İşçi Cephesi

 

AKP hükümeti için üç yıldır dikensiz bir gül bahçesi gibi sorunsuzca süren iktidar günlerinde bir dönemece gelinmiş görünüyor. TÜSIAD burjuvazisinin ve emperyalizmin alternatifsiz seçeneği olarak rüzgarı arkasına alan, koalisyonlar dönemine son vererek ve mecliste ciddiye alınabilecek bir muhalefetle neredeyse hiç karşılaşmaksızın iktidarını sağlamlaştıran AKP hükümeti, üç yıl sonra ilk kez açık bir sınanma sürecinden geçiyor. Bu hassas dönem, başta başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, hükümet üyelerini giderek saldırganlaştırıyor, aslında oturmuş bir partiden çok, bir koalisyon görüntüsü veren AKP’nin zayıf yanlarını gözler önüne seriyor.

 

Hükümet, halen enflasyondaki düşüşten hareketle ekonomik bir mucizeyi pazarlamaya devam ediyor. Oysa rakamlar ve göstergeler tam tersini söylüyor. Türkiye ekonomisinin sorunlu alt yapısı hiçbir dönüşüme uğramadığı gibi, son iki yıl içinde ekonomik göstergeler çok daha kırılgan hale gelmiş durumda.

 

AKP hükümetinin Müslüman liberalleri, ekonomi üzerindeki faiz yükünü artırmakla kalmadı, son üç yılda, ülkenin kısa vadeli borçlarını 16 milyar dolardan, 40 milyar dolara çıkarttı. Yalnızca 15-24 yaş arası gençlerin kentlerdeki işsizlik oranı yüzde 22.1’e fırladı. Cari açık ise şimdiden ulusal gelirin 6.4’üne ulaştı. Maliye bakanı Unakıtan’a göre ise “Türkiye’nin dünyada giderek büyüyen bir cazibe merkezine dönüşmekte olduğu düşünülürse” korkacak hiçbir şey yok. Oysa cari açık ve giderek artan oranda borçlanmak büyük bir sorun, çünkü süslü ekonomik terimleri bir yana bırakırsak, bu durum, “koymadan almak”tan, başka bir anlama gelmiyor.

 

IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’deki cari açığın tehlikeli boyutlara ulaştığını bugün bas bas bağırıyor olması nedensiz değil. Öte yandan bu durum, emperyalist dış sermaye karşısında boynu kıldan ince hale gelmiş Türkiye burjuvazisinin, Ortadoğu’da bir bataklığa saplanmış durumdaki emperyalizmin daha aktif bir biçimde taşeronluğuna soyunma olasılığını gündeme getiriyor.

Bu nokta hükümetin dış politikada en zorlandığı alan. İran’a karşı gerçekleştirilecek emperyalist saldırı sırasında Türkiye’nin üstlenmesi beklenen rol, hükümetin Filistin seçimlerinin galibi olan HAMAS temsilcilerini kabul ederken yaşanan yalpalamalar, bu durumun en açık kanıtları.

 

Son dönemde gerçekleştirilen özelleştirme ihalelerinin sonuçları, ardı ardına açıklanan yolsuzluk raporları ve sermaye açısından AB rüzgarının hız kaybetmekte olduğu izlenimi karşısında, egemen TÜSIAD burjuvazisi Türk dış siyasetinin son 50 yılına damgasını vurmuş olan, “asla tek bir ata oynamama“ çizgisini kararlılıkla sürdürmekte.

 

TÜSIAD sermayesi, Türkiye’deki rejimin kırmızı çizgileri ve özellikle de Ortadoğu’daki gelişmeler söz konusu olduğunda, geri dönüşsüz ve alternatifsiz politikaların riskleri karşısında AKP’ye balans ayarı yapma ihtiyacını giderek daha fazla hissetmekte. Geçen ay içinde hem maliye bakanı Kemal Unakıtan hem de devlet bakanı Kürşad Tüzmen hakkında ortaya atılan yolsuzluk iddiaları tartışmaları, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve TÜSIAD temsilcileri ile Başbakan Erdoğan arasındaki gerilimin bir kez daha açığa çıkmasına yol açtı.

 

Zira TÜSIAD için yaşamsal bir anlam taşıyan AB ile bütünleşme hedefi son dönemde giderek AKP hükümetinin projelerinde ikinci plana itilmekte. Ortadoğu’da ABD emperyalizminin politik taşeronluğuna soyunmak, körfez sermayesinin önünü açmak son aylarda AKP hükümetinin öncelikli siyasetine dönüşmüş gözüküyor. Hükümet bu yolla hem politik ve ekonomik açıdan hayal kırıklığına uğramış geleneksel tabanı ile siyasi bağını güçlendirme arayışında hem de emperyalizmin mevcut desteğini kalıcı hale getirme uğraşında.

 

AKP hükümetinin halen en büyük güvencesi, emperyalizmin ve burjuvazinin alternatifsiz hükümeti olduğuna inanması. Ne var ki, hükümet bu kez her zamankinden daha zorlu ve hassas bir evreye girmiş bulunuyor.

 

Türkiye işçi sınıfı, çok ağır bir ekonomik karşı devrim ile kuşatılmakta. Büyük bedeller ödeyerek kazanılmış politik ve ekonomik mevziler, Müslüman demokrat AKP Hükümeti’nin şevkle uyguladığı yeni liberal politikalarla talan ediliyor. “Ekonomik mucize” palavralarının aksine ülke emperyalizmin elinde bir oyuncağa, bir enkaza dönüşüyor. Bu kara bulutları dağıtmak mümkün. Zira giderek azgınlaşmakta olan sömürü koşulları, devrimci bir alternatifin oluşmasının imkanlarını da sunmakta. Yeter ki, ülkeyi devrimci bir programla yeniden inşa edebilecek tek güç olan işçi sınıfı karşı konulmaz ağırlığıyla ayağa kalksın. Karanlığa mahkum değiliz…

 

 

 

 

Emperyalistlerin Yeni Yol Haritası:

“Karikatür Krizi”

 

 

Şahin Yıldırım

 

ABD’nin öncülüğünde emperyalist sermayenin çıkarları uğruna Ortadoğu halkları için çizdikleri yol haritasına uygun saldırı stratejileri geliştiriyor. Emperyalist devletlerin amaçları, bu bölgedeki zenginlik kaynakları kendi kontrolleri altına almak.

 

ABD, Irak işgalinden sonra saldıracakları ülkeleri açıklamıştı, (İran ve Suriye). ABD Irak işgalinden sonra İran’a saldıracağını söylüyor ve bunun için de her zamanki uydurma gerekçeleri, saldırı nedeni olarak ileri sürüyor. Ve İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetine son vermesini isteyen bu ikiyüzlü emperyalistler, İsrail devletinin bölgede silahlanmasına göz yumuyorlar.

 

ABD, Irak işgalinde batağa saplanmış durumda ve dünya kamuoyunda desteğini yitirmekte. Bu nedenle Avrupalı emperyalist devletleri bundan sonraki saldırılarına ortak etmedikçe, başarı şansının zor olduğunun da bilincinde.

 

İran’a saldırmak için öncelikle BM çatısı altındaki ülkelerin de bu saldırıya destek vermelerini istemesi bundan. Özellikle Irak işgaline “destek” vermeyen Almanya ve Fransa, Iran konusunda ABD’nin yanında saf tutmuş durumda. İşte Ortadoğu’da gelişmekte olan bu olayların paralelinde bir de Danimarka’da Jyllands-posten adında yayınlanan bir gazetede, ifade özgürlüğü adı altında İslam dininin peygamberinin karikatürleri yayınlandı. Ve devamında dünyanın çeşitli ülkelerinde Müslümanların öfkesi infial boyutuna ulaştı. Günlerce süren protesto gösterileri, yürüyüşler, boykot kampanyası, belli elçilik binalarının yakılması ve onlarla ifade edilebilecek ölü sayısı söz konusu oldu.

 

İslam ülkelerinde bu tepkilere neden olan Muhammed’in karikatürleri ilk olarak geçtiğimiz Eylül ayında Danimarka’da bir gazetede yayınlanmıştı. Şubat ayında karikatürlerin bu kez birkaç Avrupalı gazete tarafından neredeyse “sabır taşırma” şeklinde peş peşe yayınlaması olayların fitilini de birlikte ateşlemiş oldu.

 

Emperyalist sermaye çevrelerinin medyayı da kullanarak karikatürlerin yayınlanması hem Müslümanları çileden çıkarma hem de Avrupalıları “medeniyet elden gidiyor” diye telaşlandırıp yanında yer alma zeminini hazırlıyor. İşte “karikatür krizi”nin sonuçları en çok buna hizmet edebilir.

 

Karikatürlerden beklenen neydi?

 

Bilindiği gibi ABD 11 Eylül sonrası dünyaya “terörle savaş” kampanyası başlattı. ABD kendisine düşman olarak Usame Bin Ladin üzerinden Ortadoğu’da yaşayan Müslüman halkı “terörist” olarak hedef göstermeye girişti. İspanya ve İngiltere’deki metrolarda patlayan bombaların “sorumlularının” Müslüman kökenli oluşlarını kullanan emperyalistler, bu sayede bütün Müslümanların dünya için tehdit oluşturduğu kanısını bilerek öne çıkardılar. Şimdilerde de başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok yerde “yabancılara -göçmenlere” özellikle de Müslümanlara karşı kampanyalar düzenleyerek, “demokrasi” dersi adı altında aba altından sopa gösterilmekte.

 

Emperyalist yöneticilerin bu siyasetleri, aslında aynı sınıfın üyeleri olan, farklı dinlere mensup işçileri ve emekçileri bir birine düşman etmekten başka bir şeye hizmet etmiyor. İşte bu ortamda “karikatür krizi” bu siyasetin tuzu biberi oldu.

 

“Medeniyetler çatışması”na mı gidiyoruz?

 

Ortaya çıkan ve körüklenen bu tablo doğal olarak Samuel Huntington’un ileriye sürdüğü “medeniyetler çatışması”nı akla getiriyor. Pekiyi nedir “medeniyetler çatışması?” Emperyalizmin ideologları Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte sınıf mücadelesinin tarihe karıştığını, tarihin artık sınıflar savaşımı olarak açıklanamayacağı tezini ileri sürerek kendine göre tarihin sonunu ilan etmekteydiler.

 

Emperyalist ideologlarına göre tarih farklı uygarlıklar arasında cereyan edecek ve savaşlar biçiminde gelişecek. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla dünya tek kutuplu bir imparatorluk düzenine geçti. Bir yandan “batı demokrasileri” diğer tarafta ise bu uygarlığın dışında kalanlar ve varlığı ile onları tehdit edenler.

 

Hatırlanacağı gibi 11 Eylül saldırısından sonra ABD yönetimi bu gelişmeyi “uygarlığımıza ve uygar yaşam tarzımıza yönelik bir saldırı” biçiminde açıkladı. Öyle görünüyor ki bir tarafta “medeni batı dünyası” diğer tarafta ise ortaçağ dünyasına sıkışıp kalmış olanlar var, ABD ve taraftarlarına göre.

 

Dini gerici akımların “batı dünyası”, “Müslüman dünyaya karşı haçlı seferine” girişmektedir tezi de aynı zehirli fikirleri halklar arasına yaymakta. Yoksul halklar için oldukça tehlikeli olan bu siyaset, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin tüm girişimlerine rağmen dünya ölçeğinde cereyan edecek halklar arasındaki boğazlaşmalar düzeyinden şimdilik uzaktır. Fakat emperyalizmin “medeniyetler çatışması” adı altında hedeflediği tam da budur.

 

Sonuç olarak “karikatür krizi”nden zarar görecek olanlar hangi din ve milliyetten olursa olsunlar işçiler, emekçiler ve ezilen halklardır. Dolayısıyla “medeniyetler çatışması” tezinin altında sahnelenmek istenen emekçileri ve yoksul halkları birbirine düşmanlaştırmaktır.

 

Emperyalist ideologlar bu yolla sınıf çelişkilerinin üstünü örterek emperyalist-kapitalistlerin çıkarlarını güvence altına almayı hedeflemektedir. İşçi sınıfı bu tuzağa düşmemeli. İşçi sınıfı emperyalist-kapitalist düzene karşı enternasyonal bayrağını sınıf mücadelesi yoluyla tüm dünyada yükseltmeyi hedeflemelidir.

 

 

 

 

Diyarbakır Kulp / Tunceli Gökçek Mirik

 

Unutmayalım, Unutturmayalım…

 

 

Arif Benol

 

Balıkların hafızasının çok zayıf olduğu söylenir. Bu nedenle çabuk unutan insanlar için balık hafızasına sahip denir. Netice itibariyle bir balığın zayıf hafızalı olması ya da bir insanın çok unutkan olması dünyanın sonu değildir. Diğer yandan bir toplumun hafızasız olması, yaşananların aynı hızla toplumun ortak hafızasından silinip gitmesi, çok hayati sorunlara yol açar. Kuşkusuz toplumlar yaşadıklarını durup dururken unutmazlar. Genellikle iktidar sahibi egemen güçlerin bir marifetidir toplumun ortak hafızasını silip, yok etmek. O ortak hafıza ki işe yaramaz binlerce değersiz, geçici, gündelik malzeme ile doldurup bir paçavra haline getirilmek istenir egemenlerce; çünkü yönetenlerin yönetmek için en çok ihtiyaç duyduğu şey hatırlamayan bir toplumdur. Burjuva kapitalist sömürü düzeni dünyanın dört bir yanında toplumun gerçek ortak hafızasını parçalayıp, yerine baskı ve sömürü düzeninin vahşetini örten binlerce işe yaramaz malzeme doldurma marifeti sayesinde ayakta durmayı başarır.

 

Sömür, katlet, yalanlarla unuttur…

 

Bazen insanlar unutsa da toprak unutulanı kusuverir bir gün; ve her şey gün yüzüne fışkırıverir. Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Alacaköy’de, 1993 yılında kaybolan 11 kişiye ait olduğu yapılan DNA incelemeleri sonucu açığa çıkan insan kemiklerin bulunması “kapandı” sayılan bir davanın yeniden açılmasını sağladı. Söz konusu 11 kişi, 9 Ekim 1993 günü bölgede görevli Bolu Jandarma Tugayı mensubu askerlerce gözaltına alınmışlar, en son 11 Kasım tarihinde görülmüşler, bu süre boyunca elleri bağlı olarak bölge jandarma kuvvetlerinin gözetiminde kalmışlar ve sonrasında kendilerinden bir daha haber alınamamıştı. Tutuklandıktan sonra kaybolan 11 kişinin -Mehmet Salih Akdeniz, Celil Aydoğdu, Behçet Tutus, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Bahri Şimşek, Mehmetşah Atala, Turan Demir, Abdo Yamuk, Nusreddin Yerlikaya ve Ümit Taş- yakınlarının girişimleri sonuç vermemiş ve olayın hemen devamında binlerce başka köy gibi söz konusu köy de boşaltılıp 2001 yılına kadar da yerleşime kapatılmış ve yasak bölge ilan edilmişti.

 

Yakınlarının peşini bırakmak istemeyen dokuz kişi olayın takipçisi olarak tüm içi hukuk yollarına başvurmuş ama savcılık takipsizlik kararı vererek davayı unutturmak istemişti. İç hukuk yolları tıkanan kayıp yakınlarının 29 Mayıs 1997 tarihinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtıkları dava 31 Mayıs 2001 yılında sonuçlanmış ve Türkiye kayıp yakınlarına 2 milyon mark ödemeye mahkum edilmişti. Kayıplarının takipçisi olan köylüler ise dava süresince ölümle tehdit dahil her türlü baskı ve şiddete maruz kalmış, tutuklanmış, yıldırılmak istenmiş ama yollarından dönmemişlerdi. Köye Dönüş Projesi kapsamında köylerine dönme imkanı bulan bu insanlar katledilmiş yakınlarının izlerini sürerek 3 Kasım 2004 tarihinde kemiklerine ulaşmış ve İHD aracılığıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilen numuneler üzerinden gerçekleştirilen DNA testleri acı gerçeğin kesin şekilde ortaya çıkmasını sağlamıştı. Kemikleri bulan köylülerin bölge savcısını haberdar etmelerine rağmen bölge savcısı tarafından kemiklerin inceleme için köylüler tarafından toplanıp getirilmesinin istenmesi devletin olaya bakışının gerçek özetidir. Söz konusu bölgede 2003 yılının eylül ayında yol çalışmasında çalışan işçiler tarafından bulunan insan kemiklerinin bölge savcısına bildirilmesinin sonuçsuz kaldığı düşünülürse devletin olayı örtbas etme niyeti daha da net olarak açığa çıkacaktır.

 

İmha, inkar, iftira…

 

Gelinen noktada bu 11 kişinin katledildiği açık bir şekilde ortaya çıkmış durumda. General Yavuz Ertürk komutasında hareket eden 2 bin 500 kişilik Bolu Jandarma Tugayı olayın failleri. Bu tugayın bölgede başka bir çok operasyonu daha gerçekleştirdiği, birçok kayıp vakasının arkasında bu tugayın operasyonlarının yattığı bir sır değil. Örneğin aynı tugayın Tunceli merkeze bağlı Gökçek Köyü Mirik mezrasında 23-24 Eylül 1994 tarihinde yaptığı askeri operasyon sonrasında söz konusu mezrada yaşayan Işık ve Serin ailelerinden 7 kişi “kayıp” oldu. Yine aynı operasyon döneminde Tunceli’de 1994 yılında toplam 16 köylü “kayıp” oldu. Bu kişiler halen kayıp. Bu kayıplar bölgede ki binlerce kayıptan sadece bir kısmı. Kayıplar konusunda devletin tutumu ise suçu PKK’ye atarak işin içinden sıyrılmak şeklinde. Kayıp ve öldürme olaylarına maruz kalan bu insanların birçoğunun sabıkası dahi olmayan, tek suçları o bölgede yaşayan Kürt olmakla sınırlı olan insanlardan oluştuğu da bir başka gerçek.

 

Toplu mezarlar üzerine yükselen Avrupa Birliği…

 

Şemdinli’de gün ortasında, yüzlerce şahidin gözleri önünde bombayı kitapevine atan ve peşinden halkın üzerine kurşun yağdıran subaylara kahraman diyen bir rejim söz konusu olan. Bombayı atan subaya sahip çıkan ama bombadan da PKK’yi sorumlu tutan bu rejim kuşkusuz pişkindir ve ortaya çıkan kayıplara ait toplu mezarların suçunu da PKK’ye atması normaldir. Dün Diyarbakır ve Tunceli’de ve bugün Şemdinli’de iş başında olan aynı baskı ve şiddet rejimi güçleridir.

 

Bu baskı ve şiddet rejimini üzerine bir çelik yelek gibi giyen burjuvazi toplu mezarlar üzerine bir AB inşa etme yolunda. AB’nin bir özgürlük ve demokrasi projesi değil, sömürü ve şiddeti derinleştirme projesi olduğunu bilenler için bunda şaşıracak bir yan yok. “Hukuk” sonucu değil, yağmur ve heyelanlar sonucu ortaya çıkan toplu mezarlar söz konusu. AİHM’in verdiği para cezaları özgürlük ve demokrasi getirir mi? Başta Kürt halkı olmak üzere ezilen ve sömürülen tüm kesimler bilmek durumunda: failler hesap vermedikçe asla adil, eşit ve özgür bir dünya olmayacak…

 

 

 

Halkına “Lan” diyen Başbakan, Defol !

 

 

Fuat Karan

 

Vatandaş: Öldük, bittik sayın Başbakan'ım. Hangi yüzle geldin buraya?
Başbakan: Böyle bağırılmaz ki, terbiyesizlik yapma.
Vatandaş: Terbiyesizlik yapmıyorum. Lütfen bana hakaret etmeyin.
Başbakan: Artistlik yapma, edepsizlik yapma.
Vatandaş: Artistlik yapmıyorum, ben sanatçı değilim.
Başbakan: Sanatçısın, çok iyi sanatçısın.
Vatandaş: Tarım Bakanımızın Anayasa'yı ihlal ettiğini biliyor musunuz?
Başbakan: Lan bana Anayasa'yı öğretme. Terbiyesizlik yapma. Lan terbiyesizlik yapma.
Vatandaş: Lan mı?
Başbakan: Evet.
Vatandaş: Lan mı? Canın sağ olsun.
Başbakan: Şu anda çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?
Vatandaş: Ne zaman?
Başbakan: Şimdi.
Vatandaş: Benim mahsulüm öldükten sonra mı? İki senedir anamız ağlıyor.
Başbakan: Hadi ananı al git buradan.
Vatandaş: Lan diye hitap etme. Ayıp be...
 

 

Bu konuşmanın geçtiği iki kişiden biri, Başbakan ve AKP genel başkanı Recep Tayip Erdoğan hazretleri. Diğeri ise, mahsulünün karşılığını alamadığı için tepkisini gösteren bir çiftçi. Yer Mersin.

 

Bu başbakanın ne ilk, ne de son argosu. O, Kasımpaşalı edasıyla yoksul halkı aşağılamaya, sindirmeye çalışmaya devam edecek. O yoksul emekçi halka baktığında onları ezilecek bir böcek ya da daha iyimser halde sadece çalıştırılacak bir köle olarak gören burjuva sınıfının bakış açısıyla yaklaşıyor Mersin’li çiftçiye. Aslında tüm emekçi halka böyle bakıyor. Argolar Kurtlar Vadisi’nin sahnelerinden kopup geliyor. Ne de olsa milliyetçilik denen yıkıcı ideolojiyle zehirlenen bu halk bu argoyu da tutar diye düşünüyor. Milliyetçi, tarikatçı, mafya ve patron karesinden bu halk haz duyar diye düşünüyor. Ve Tayyip efendi de gücünü yoksul bir emekçinin üzerinde gösteriyor. Elbette birileri de onu alkışlıyor. Sesini birazcık çıkaranı da aşağılıyorlar, hatta her tür saldırıyı reva görüyorlar. Örneğin, Tayyip karikatürlerinden gazete ve dergilere davalar açılıyor ve hatta büyük para cezaları verilebiliyor.

 

Peki Tayyip efendi bu cüreti nereden alıyor? Elbette, neredeyse ülkedeki tek siyasi güç olarak kalmasından alıyor. Yolsuzluklar her gün artıyor. İşsizlik, yoksulluk her gün daha fazla artıyor. Ücretler düşüyor, çalışma saatleri uzuyor. Tüm bu gerici saldırıların arkasındaki ise Tayyip Efendi ve hempaları var. Buna karşı dur diyecek bir muhalefet odağı, bir işçi emekçi seçeneği yok, bu yüzden rahatça atıyor kesiyor. Tayyip efendi ve hempaları yalanlarla şimdilik halkı uyutuyorlar. Ama bu aşağılık tüccarlar şunu unutmamalı emekçi halk bu yaptıklarını hiç unutmayacak. Burjuvazinin tüm uşaklarından, asalak hükümetlerinden ve burjuvazinin kendisinden kurtulmak için, örgütlenmemiz ve işçi ve emekçilerin kendi alternatiflerini oluşturmalıyız.

 

Başbakana Yumurta Atan Halkevcilere Tutuklama

 

Başbakanın Mersin’de bir çiftçiyi aşağılamasının ardından toplanan bir grup halkevleri üyesi, başbakana yumurta attılar. Bu olayın ardından dokuz protestocu gözaltına alındı. Yumurta atmanın suç olması bir tartışma konusu. Buna rağmen gözaltına alınan dokuz kişiden 5’i çıktıkları mahkemece tutuklandılar. Tutuklama gerekçesi ise, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet; görevli memura, devlet büyüklerine hakaret; kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret; kamu görevlisine görevini yaptırmamak için direnmek suçlamalarıyla 6 yıldan 13 yıla kadar hapis cezası istemiyle tutuklandılar.

 

Esasında bu ceza hükümetin ikiyüzlülüğünün de göstergesidir. Bir yandan AB ve demokrasi palavraları atanlar, en ufak bir protestoda bile tahammülsüzler ve her kim onlara karşı muhalefet etse ona karşı her tür muameleyi reva görüyorlar. Bir yumurta için 13 yıl ceza. Peki atılan yumurta Unakıtan yumurtalarından olsa ceza daha da mı ağır olurdu. Ne de olsa Unakıtan’ın malı devletin malı sayılır.

 

Tutuklu halkevleri üyeleri hemen serbest bırakılsın!

 

 



DİSK 39 Yaşında

 

Nergis Çayır

 

Türk-İş yönetiminin Amerikancı sendikal politikalar izlemeye başlaması, mücadele eden işçileri yalnız bırakması, sermayeden, devletten ve işverenlerden bağımsız bir tutum izlememesi sonucu, Türk-İş içinde bir grup sendikadan oluşan muhalefet oluştu. Bunların büyük bir çoğunluğu TİP (Türkiye İşçi Partisi) üyesiydi.

 

DİSK’in kurulmasının ana nedeni, Türk-İş yönetiminin bir bölümüyle DİSK’i kuran sendikalar arasındaki görüş ayrılığıdır. Bu görüş ayrılıkları sonucunda, Türk-İş’ten kopmaya yol açan olay 1966’da Paşabahçe cam işçilerinin grevi oldu. Grevci işçiler karşı olmasına rağmen Türk-İş yönetimi TİSK ile anlaşarak grevi bitirmek istedi. Buna tepki olarak Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Tez Büro-İş’le birlikte bir grev destekleme komitesi kurdular ve grev sürdü.

 

Türk-İş yönetim kurulu ise, “sendikacılık prensip ve disiplinini ısrarla çiğnedikleri” gerekçesiyle bu sendikaları geçici olarak ihraç etti. Bir araya gelen bu sendika yöneticileri Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması’nı (SEDA) oluşturdular. 1967’lere gelindiğinde, Türk-İş’te sendikal demokrasi kesinlikle işlemez duruma gelmişti. İşte bu koşullarda bu sendikalar Türk-İş’ten ayrılarak 13 Şubat 1967’de DİSK’i kurdular. DİSK, Türk-İş’e karşı körü körüne bir çıkış olmamıştır. Türk-İş’in sınıf uzlaşmacı tavrına karşı radikal bir çıkış olmuştur. DİSK, kuruluşunda sömürüyü sınırlamayı ve sömürüyü ortadan kaldırmayı hedeflediğini açıklıyordu.

 

1068-71 Dönemi ve 15–16 Haziran Olayları

 

Bu dönem işçi hareketlerinin hızlandığı ve yoğunlaştığı bir dönem oldu. Uyanan ve bilinçlenen işçiler, işyerlerinde sınıf uzlaşmacı sendikacılık çemberini kırmayı başardılar. DİSK’te örgütlenmeye başladılar.

 

DİSK’in bu hızlı gelişmesi başta Türk-İş olmak üzere çeşitli çevreleri, işveren kuruluşlarını, devlet ve hükümet içindeki bazı odakları huzursuz ediyordu. Bu gelişmenin önüne geçilmesi için 274 sayılı sendikalar ve 275 sayılı toplusözleşme, grev ve lokavt kanunlarıyla Türk-İş dışındaki sendikaları geriletip, olanaklarının daraltılması gündeme geldi. Yasa değişikliğinin özü ise yetki konusunda DİSK’in önünü kesecek şartlar getirmekten geçiyordu. DİSK yönetim kurulu 3 Haziran 1970 günü yaptığı toplantıda anayasal direniş kararı aldı. 12 Haziran’da genel başkan Kemal Türkler bir basın toplantısıyla kamuoyunu uyardı. 14 Haziran gününde sendika yöneticilerini ve diğer temsilcileri toplantıya çağırdı. 15, 16 ve 17 Haziran günleri DİSK’in düzenlemek istediği yürüyüş ve mitinge izin verilmedi.

 

15 Haziran 1970 Pazartesi sabahı, 100 binin üstünde işçi İstanbul, Gebze ve İzmit’te iş bırakarak meydanlara döküldüler. İşçilerin üstüne ordu, polis gönderildi. Üç işçi öldü. Olaylar daha da tırmandı.

DİSK başkanı Kemal Türkler sokaklara dökülen işçilere sakin olmaları yönünde bir konuşma yaptı. İşçilerin evlerine dönmelerini istedi. İşçi hareketinin daha da ilerlemesi için değil, önünün kesilmesi için bütün gücünü kullandı. Sendika bürokrasisinden güç alan burjuvazi de, hükümete baskı yaparak sıkıyönetim ilan edilmesini sağladı, grevler yasaklandı. Sıkıyönetim desteğinden yararlanan patronlar, DİSK’li işçileri işten çıkarmaya başladı.

 

15-16 Haziran eylemlerinden dokuz ay sonra, 12 Mart 1971 darbesi oldu. Darbenin amacı işçi sınıfının örgütlerini baltalamak, ekonomik, demokratik haklarını gasp etmek idi. Sıkıyönetim ilan edildi. 14 Ekim 1973 yılında sıkıyönetim kaldırıldı. 1 Mayıs 1976 yılında İstanbul o yılların en yığınsal gösterisine sahne oldu. 1 Mayıs 1977’ye daha görkemli hazırlık yapılıyordu. 500 bin emekçi vardı. 37 emekçi üzerlerine açılan ateş sonucu öldürüldü. Bu gerekçe ile 1978 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. 22 Temmuz 1980’de Maden-İş genel başkanı Kemal Türkler evinin önünde silahla vurularak öldürüldü. Cenaze töreni çok kalabalık oldu.

 

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından sendikal haklar büyük ölçüde kısıtlandı. Türk-İş dışındaki konfederasyonlar, DİSK ile birlikte 28 sendika kapatıldı. 12 Eylül darbesinin ardından 1989 bahar eylemleri sessizliğe gömülen işçi hareketinin yeniden dirilişinin simgesi oldu. 1991 yılında DİSK’in kapatılması kararı kaldırıldı ve yöneticileri beraat etti. Böylece DİSK 12 yıllık bir aradan sonra tekrar faaliyete başladı. 1992 de yapılan genel kurulda Kemal Nebioğlu genel başkanlığa, Süleyman Çelebi’de genel sekreterliğe getirildi. 1994’te yapılan genel kurulda Rıdvan Budak genel başkanlığa getirildi. Rıdvan Budak’tan sonra ise hala Genel Başkan’lığı Süleyman Çelebi sürdürüyor.

 

1992’de DİSK’in yeniden açılmasıyla birlikte 1980 öncesinde olduğu gibi mücadeleci niteliğini kaybetmiş, bugün işçi sınıfının çıkarlarının yanına sermayenin çıkarlarını da koyarak uzlaşmacı bir sendika haline gelmiştir. DİSK’in kuruluşunda geçmişte desteği olan devrimciler bugün sendikalardan birer birer atılıyor. Sendika bürokratları kendilerine muhalif olacak kimseyi istemiyorlar.

 

Geçmişi geri getiremeyiz ama bu tarihi yazanlarda alınteriyle geçinen, hepsinin de sorumluluğu olan insanlardı. Onlar bu mücadeleleri başararak bizlere örnek oldular. Şimdi bizim elimizde onlarca yıllık tarih birikimi var. Bu mücadele birikimiyle sendikaları işçilerin mücadele örgütü yapmak için örgütlenelim, bürokratları sendikalarımızdan defedelim. Sendikalarda işçi denetimi!

 

 

 

 

 

İzmit Mitingi

 

Nergis Çayır

 

DİSK, İzmit’te “yoksulluğa ve adaletsizliğe hayır” mitingi düzenledi. On bine yakın katılım oldu. Katılımın çok olması da istenen bir durum değildi. Miting önce bir hafta ertelendi. Otobüsler işyerlerinden kalktı, üyelerinin dışında kimseyi mitinge götürmek istemediler. Mitingde Süleyman Çelebi yaptığı konuşmada “değişen dünyayı algılamaya çalıştıklarını ve örgütü değişen ihtiyaçlar karşısında yeniden inşa etmeye koyulduklarını” belirtti. İşçileri dünya değişiyor edebiyatıyla oyalamaya çalışıyorlar. Değişen nedir? Sermaye karlarına kâr katıyor, işçiler ise sefalete sürükleniyor. Onlar değişen dünyayı algılayamamaya devam etsinler, atı alan dereyi geçiyor. Sözleşmeler tıkanmış durumda, işverenler sıfır zam öneriyor. Çelebi mitingde bunun için hiçbir şey söylemedi. Hükümet eleştirisinden başka bir şey bilmiyor. Hükümeti tek başına eleştirmek yetmiyor. Üretimden gelen gücünle hükümeti sarsabilirsin. Bunu bizden daha iyi biliyorlar, ama tercih meselesi, dostlar alışverişte görsün.

 

 

 

 

Kadın İstihdamını Artırma Zirveleri ve Sömürü

 

 

Öykü Tanır

 

İşsizlik, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, sağlık güvencesinin ortadan kalkması biz işçileri her gün köleleştiren yasaların çıkması sermayenin içinde bulunduğu krizi aşmasına yetmiyor. Sermaye krizini aşmak için kendini yeniden yapılandırmanın araçlarını tartışıyor, işverenlerin sendikalarıyla, dernekleriyle. Önce Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu'nun (TİSK) düzenlediği 10-11 Şubat 2006'da "Kadın İstihdamı Zirvesi" ile; ardından 13 Şubat 2006'da, bu zirvenin uluslararası ayağı olan ve ıÜüDünya Girişimci İş Kadınları Derneği FCEM’in yürütme kurulu’nun da katıldığı "Dünya Kadın Girişimcilik Forumu" ile.

 

Türkiye'deki 68 kadın derneği, Hak-İş, DİSK ve Türk-İş gibi sendika konfederasyonlarının genel başkanları, İstanbul Conrad Otel’e TİSK'in düzenlediği Kadın İstihdamı Zirvesi'ne konuşmacı olarak katıldı. TİSK Başkanı Tuğrul Kudatgobilik zirvenin amacının yüzde 22’lik kadın istihdamını iki kat arttırmak, kadınların işgücü piyasasına girmeleri için gerekli ortamın sağlanmasının, istihdamın önündeki engellerin kaldırılmasının gerekliliğini hedeflediklerini söyledi. Fakat işçileri sokağa atan, sendikasızlaştıran, emekçi kadınları ucuz işgücü olarak görerek her geçen gün biraz daha sömüren sermayenin nasıl bir istihdamdan bahsettiği çok açık! Zirvenin asıl amacı kadın emeğinin daha fazla sömürülmesinin bir arayışı. Zirve, kadın emeğini sömürecek yeni patronlar yaratmayı hedefliyor. Peki kendilerini işçilerin temsilcisi olarak gören sendika başkanları nasıl bir hedefle bu zirvede yer alıyor. Bu sorunu cevabı da çok açık; tıpkı işçilerin daha fazla sömürülmesine neden olan sözleşmeleri imzaladıkları gibi sermaye ile uzlaşarak bürokrasilerini güçlendiriyorlar. Patron yalakası sendika bürokratları, sömürüye karşı çıkmak yerine "toplumsal barış ve uzlaşma" adında uyduruk politikalarla sermayenin ekmeğine yağ sürüyor. Oysa bugün Türkiye'de AB uyum yasalarıyla sendikalaşmanın önüne sürekli engeller çıkarılıyor; sendikalaşma adeta yasaklanıyor. Sendikaların bugün üstlenecekleri rol patronlarla işbirlikçilik yerine, sendikalaşmanın önündeki engelleri yıkmak, esnek çalışmaların önüne geçebilecek politikaları üretmek olmalı. Kadın dernekleri ise; emekçi kadınları daha fazla sömürecek yeni kadın patronlar yaratarak nasıl bir eşitlik umuyorlar. Daha geçen ay 5 kadın işçi fabrikada çıkan yangında katledildi. Üstelik öldürülen kadınların 3'ünün iş yasasına göre orada bulunması dahi yasaktı. İş güvenliğinin sağlanmadığı yeni fabrikalar, buralarda ücretli köle gibi çalıştırılan kadın işçiler kimlerle eşit! Sınıf kardeşi olan erkek emekçilerle mi? Yoksa sermayeyi temsil eden kadın patronlarla mı?

 

Sermaye zirveleriyle, yasalarıyla kendi krizini aşmaya çalışırken, işçi sınıfı içinde bulunduğu krizleri kadınıyla-erkeğiyle güçlü sınıf seferberlikleri oluşturarak aşmaya çalışmalı. Örgütlü sermaye güçlerine karşı; işçi sınıfının örgütlenebileceği güçlü, devrimci parti kurmalı.

 

 

 

 

Konya'da Linç Girişimi

 

Öykü Tanır

 

Konya'da karikatür protestosu yürüyüşünde bir kadın gazeteci, başı açık olduğu için kendilerini tahrik ettiği gerekçesiyle göstericiler tarafından saldırıya uğradı. Olay anında güvenlik güçleri saldırganlara karşı hiçbir müdahalede bulunmadı. Sabah Gazetesi Muhabiri Aliye Çetinkaya'ya başı açık olduğu için saldırdıkları öne sürülen Halil Yılmaz ve Yakup Kaya, savcıya ifade verdi. Savcı iki zanlıyı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. Bu hukuki karar, saldırıyı da güvenlik güçlerinin taraflı tutumunu da apaçık destekliyor. Bu olay, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü tartışırken Türkiye'de dinin kadınların üzerinde nasıl bir baskı oluşturduğuna iyi bir örnek. İslami şartlara göre giyinmeyen kadınlar neredeyse her gün, tacize uğruyor. Üstelik devletin güvenlik güçleri ve hukuk mekanizması bu davranışları destekler nitelikte tutumlar sergiliyor. Kadın olarak linçlerle, dayaklarla hergün şiddete maruz kalıyoruz. Bu baskılara karşı vereceğimiz mücadelemizi bize baskı yaratan her alanda, erkek egemen kapitalist sisteme karşı; onun tüm kurumlarını hedef alarak yürütmeliyiz.

 

Cinsiyet ayrımına, şiddete son!

 

 

 

 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

 

İşçi Cephesi

 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü daha iyi anlayabilmek için bugünü yaratan emekçi kadınların mücadelelerini daha iyi kavramak gerekir. 148 yıl önce, 1857’de New York’ta 40.000 tekstil işçisi kadın, çalışma saatlerinin düşürülmesi ve eşit işe eşit ücret talepleriyle grev başlattı. 8 Mart'ta grev sırasında güvenlik güçlerinin çıkardığı yangında 129 kadın işçi öldürüldü. 1910 yılında Danimarka’da II. Enternasyonal’e bağlı Uluslararası Kadın Konferansında, 17 ülkeden 100 kadın delege, ölen kadın işçilerin anısına 8 Mart'ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul etti. Sömürüye, baskılara karşı emekçi kadınların mücadelelerini simgeleyen bir gün olarak.

 

Ancak işçi sınıfının ve ezilen tüm kesimlerin mücadelelerinin önünü kesmeye çalışan burjuvazi, 1977 yılında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününden, emekçi kadınları çıkararak içini boşaltmaya girişti. 8 Martı burjuva kadın ile emekçi kadının aynı zeminde, çarpıtılmış bir düşmana, "erkeklere" karşı mücadele edeceği bir gün olarak ortaya koydu. Bugün, burjuva kadın dernekleri bir yandan ortak kadın mücadelesinden bahsederken, diğer yandan da sahibi oldukları işyerlerinde çalıştırdıkları kadınları daha fazla nasıl ezebileceklerinin hesabını yapıyorlar. Bu nasıl ortaklık! Böylesi bir sapma, gücümüzü bölerek mücadelemizin zayıflamasına neden oluyor. Oysa, mücadelenin emekçi kadınlar için asıl hedefi; erkek egemen kapitalist sistemi yok etmektir! Birkaç yıldır farklı zaman ve yerlerde yapılan 8 Mart gösterileri, mücadelenin parçalanmasına neden olurken, burjuvazinin saçtığı zehirin etkisini de gösteriyor.

 

Sömürü ve Şiddet Her Yerde

 

Hiçbir iş garantisi ve sosyal güvencemiz olmadan, sigortasız, esnek çalışma sisteminde köle gibi çalıştırılan biz emekçi kadınlar, her gün biraz daha yoksulaşıyoruz. Fabrikalarımızda hiçbir can güvenliğimiz olmadan, çalıştırılıyoruz. İş kazalarıyla sakatlanıp, hayatımızı kaybedenler de bizleriz. Daha 3 ay önce Bursa'da bir fabrikada çıkan yangında 5 kadın işçi yanarak can verdi. Üstelik can verenlerden biri hamileydi ve iş kanununa göre çalıştırılmaması gerekirdi... AKP hükümeti ve sözde muhalefet partileri, çıkardıkları yasalarla haklarımıza her gün biraz daha darbe vuruyorlar. Özelleştirmelere karşı işlerine, ekmeklerine sahip çıkmak isteyen, daha iyi koşullarda çalışabilmek için sendikalaşmaya çalışan biz işçiler, hakkımızı alamadan sokağa atılıyoruz.

 

İçinde yaşadığımız bu baskı ve sömürü düzenini yaratan kapitalizm, bu baskıları en çok yaşayansa biz emekçi kadınlarız. Ağırlaşan ekonomik koşullarla birlikte erkeğe göre daha fazla ezilen biz kadınlar, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi içinde daha fazla yer almak zorundayız. İşten ilk atılanlar da, ücretleri en çok düşürülenler de biziz! Biz, kadın ve emekçi olduğumuz için çifte sömürüye maruz kalıyoruz. Bugün Türkiye’de çocuk sahibi olduğumuzda, işyerlerimizde çocuklarımızın bakımını üstlenecek ne kreş var, ne de çocuklarımızı emzirmemiz için bize ayrılan odalar. Çoğunlukla hiçbir sağlık güvencemiz olmadan çalıştırıldığımızdan çocuklarımızı hastalıklarla ve yokluklarla büyütmeye çalışıyoruz. Bizler evimizde, ev işlerinin tüm sorumluluklarını üstlenmek zorunda bırakılırken, işyerlerimizde en zor ve kötü şartlarda çalıştırılıyoruz.

 

Hayatın her alanında kadınların kendini var etme mücadelesi, erkeklerden daha fazla olmalıdır. Çünkü kadınların karşısına toplumsal hayatta da çeşitli kurumlar çıkar; aile ve devlet gibi. Özellikle şiddet konusunda bu iki kurumda kadınlara özel baskılar yaşatır. Aile içi şiddeti hala yüzyıllar önceki şekliyle yaşamaktayız. Türkiye’de her üç kadından birinin yaşamı boyuca dövüldüğü bir gerçek. Birçok kadın, kocası ya da sevgilisi tarafından cinsel ilişkiye zorlanıyor. Töre cinayetleri de yaşadığımız topraklarda hala yaşanmakta olan en yıkıcı örnek olarak karşımızda duruyor. Tüm bunlara karşı devletin yaptırımları caydırıcılık bile taşımıyor. Dahası devletin kendisi kadına dönük şiddeti besliyor, destekliyor. Hakkını arayan emekçi kadınlar dövülüyor, yerlerde sürülüyor, tutuklanıyor. İşkencelere taciz ve tecavüz ekleniyor. En son devrimci bir kadın emekçi olan Sevda Aydın, bu sömürü düzenine karşı mücadele ederken, burjuva devletin güvenlik güçlerince kaçırıldı ve tecavüze uğradı. Bu, kapitalist devletin ne ilk saldırısı ne de sonuncusu olacak. Ancak cinsel kimliğimizle bizi aşağılamaya, ezmeye çalışan bu düzen korkumuzu değil, öfkemizi arttırıyor. Emekçi kadınlar, bu saldırıların hesabını soracaklar.

 

Sözde "demokrasi" adına yapılan emperyalist işgaller, Ortadoğu'yu kan gölüne çeviriyor. ABD ve işbirlikçileri, Afganistan'da ve Irak'ta yaşayan halkları, işkenceler ve zulümlerle tüm dünyanın gözü önünde köleleştirmeye, yok etmeye çalışıyor. Yarın İran için bu tehdit söz konusu. Filistin'de yıllardır yaşanan İsrail zulmü de aynı saldırının bir parçası. Kadınlar, bu savaşlarda hem cinsel tacize, tecavüze uğruyor, hem de çocuklarını, eşlerini kaybetmenin acısını yaşıyor. İşgallere karşı mücadeleler devam ettikçe, savaşan, özgürlükleri uğruna ölen de aynı kadınlar.

 

Emekçi Kadınlar Sömürüye Karşı Mücadelede En Önde

 

Kadınlar, yüzyıllardır tüm baskılara ve sömürüye karşı toplumsal mücadelelerde her zaman ezilenlerin yanında yer almış, özgürlüklerinin peşine düşmüşlerdir. Örneğin, Fransız Devriminde ön saflarda onlar vardı. 1871’de kurulan Paris Komünü’nde çocuk yuvalarının kurulması için örgütlü mücadele etmişlerdi. Ekim Devrimi’nin başarıya ulaşmasında en çok mücadele edenler ve devrimden sonra haklarının peşinde koşanlar yine kadınlardı.

 

Yaşadığımız tüm bu problemler toplumun sınıflara bölünmesiyle başlar; çözümleri de ancak sınıfların ortadan kalkmasıyla mümkündür. Kapitalizm yıkılmadıkça kadınların eşitlik mücadelesi için gereken koşullar asla sağlanamaz. Dil, din, ırk, cinsiyet farkı gözetmeden birleşik mücadelemizi örgütlemek ve sınıfsız, sömürüsüz, eşit bir dünyayı kurmak mümkün. Yaratacağımız alanlarda kapitalizme karşı sonuna kadar mücadele ederken, aynı zamanda kadın olarak kendi örgütlerimizde de yansımalarını bulan cinsel ayrımcılığa karşı sonuna kadar mücadele etmeliyiz. İşçi sınıfının en büyük görevi sınıflı toplumu yok ederken her tür ayrımcılığı da yok etmektir.

 

Toplumsal patlamalara ve emperyalizme karşı direnişlere yön verecek ve onları birer devrimci sürece dönüştürecek olan devrimci dünya partisinin inşası en acil ihtiyacımız. Tüm dünya işçilerini birleştirerek, kadın ve erkek, tüm insanlığın kurtuluşunu sağlayacak bir dünyayı kurmak için bugünden mücadeleye başlayalım. ıÜüKadınıyla erkeğiyle sınıf olarak bir bütünüz; sömürüye karşı mücadelemiz de bir bütün olmalı. Eşit, güzel yarınlar için; Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

 

Tüm işyerlerinde negatif ayrımcılığa son! Eşit işe eşit ücret!

İşyerlerinde doğum öncesi ve sonrası ikişer ay ücretli izin!

Her işyerine kreş ve emzirme odası!

Cinsel şiddet cezalandırılsın! Her mahalleye kadın sığınma evi!

Töre şiddetine uğrayan kadınlar koruma altına alınsın!

 

 

 

 

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü Kutlandı

 

Nergis Çayır

 

Bu yıl 8 Mart hafta içine, Çarşamba gününe denk geldiği için kutlamaların çoğunluğu 4-5 Mart günlerinde yapıldı. Bu iki boyunca üç ayrı miting düzenlendi.

 

4 Mart Cumartesi günü Emekçi Kadınlar Derneği (EKD) Kadıköy’de miting düzenledi. Yaklaşık 800 kişilik bir katılım oldu.

 

5 Mart Pazar günü Kadıköy’de yapılan mitinge ise 5 bin kadın katıldı. Geçen yıla oranla katılım düşüktü. Mitinge Türk-İş’e bağlı Teksif sendikasında örgütlü olan ve 174 gündür mücadelede bulunana Serna-Serel işçileri de katıldı. DİSK sendikasında katılım azdı. Bunların dışında hiçbir sendika yoktu. Kadın kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve siyasi partili kadınlar katıldı. Her yıl olduğu gibi Kürt kadınlar kalabalık ve coşkuluydu. Kadınların talepleri pankartlara ve sloganlara yansıdı. Sendikaların ise hiçbir hazırlık yapmadıkları ortadaydı.

 

Beyazıt meydanında yapılan mitinge 24 sivil toplum kuruluşu, dernek katıldı. 14:00’da başlayan mitinge yaklaşık bin kişi katıldı. Meydanda katılımcılardan çok polis vardı. Mitinge kadın katılım sayısı da oldukça azdı. Erkeklerin ağırlıkta olduğu bir miting oldu.

 

Mitinglerin ayrı olmasının nedeni, geçen yıllardaki mitinglere erkeklerin alınmayışı gerekçe oldu. Gerekçesi ne olursa olsun işçi sınıfının en önemli günleri olan 8 Mart ve 1 Mayıs gibi mücadele günlerinin ayrı ayrı kutlanması en çok burjuvazinin işine yarar. Tek ve güçlü bir miting işçi sınıfına güç verir.

 

 

 

 

İnsanlar neden silah taşır?

 

Jiyan

 

İnsanlar neden silah taşır? Gün geçmiyor ki silahla meydana gelen bir öldürme ya da yaralama meydana gelmesin. Futbol maçları sonrası sözüm ona sevinenlerin silahlarından çıkan kurşunlarla ölen, yaralanıp sakat kalan bir çok insan var. Benzer şekilde düğünlerde havaya sıkılan kurşunlarla nice insan hayatını kaybediyor. Bu durumda silahın tehlikelerini insanların bilmiyor olması mümkün mü? Bunları bilen insanların buna rağmen evlerinde silah bulundurarak en azından kendi ailelerini potansiyel bir tehlike içine soktuklarını bilmemeleri, bunun farkında olmamaları nasıl açıklanabilir? O silahın bir gün bütün hayatlarını yıkabileceğini düşünemiyorlar mı? Kuşkusuz silah, kullanılma amacına, şekline ve kullananına bağlı olarak üzerine çok konuşulacak bir şey. Ama en önemli özelliği tarih boyunca bir güç ve iktidar simgesi olması.

 

Devlet işleyişinde işçi ve emekçiler söz konusu olduğunda genellikle “zafiyet” baş gösterir. Bir iş yerinde çalışıyorsunuzdur. Sigortanız yoktur, iş güvenliğiniz yoktur ve bir gün patron sizi keyfince kapı dışarı koyar. Bunların hepsi suçtur aslında. Sizde haklı olarak, hakkınız için hukuk yoluna başvurursunuz ama sonunuz genellikle hüsran olur. Hakkınızı alamazsınız hem de haksız duruma düşürürler sizi. Bunun üzerine sizin gibi haklarını elde edemeyenlerle birlikte hak arayışına girersiniz. Bu kez de polisi ve jandarmasıyla suçluları yakalayacak olan devleti karşınızda bulursunuz. Haklarını arayan, ekonomik, demokratik, kültürel ve siyasal taleplerini dile getiren işçilere, emekçilere, öğrencilere, Kürtlere öldüresiye dayak atılır. Diğer yanda ise memlekette mafya cinayetleri artar, kapkaç olayları çoğalır ve insanlar kendilerini güvende hissedemeyerek bireysel koruma derdine düşer.

 

Korunma içgüdüsü de bireylerin silahlanmasına kapı açan nedenlerden biridir. Oysa silahlanmanın tehlikelerini ve sonuçlarını çevremizde görmekteyiz. Bu olaylardan biri de bulunduğum çevrede yaşandı. Evinde silah bulunduran bir ailenin on iki yaşındaki kızları bu silahtan çıkan merminin kafasına gelmesi sonucu yaşamını yitirdi. Bunun bir intihar mı, yoksa bir kaza mı olduğu anlaşılamadı! Sebep ne olursa olsun bir hayat söndü. Silahı evde bulunduran baba ise herhangi bir ceza almadı. Çünkü evin on altı yaşındaki büyük oğlu, ''silah benimdi'' dedi.

 

Bir olayda Trabzon' da yaşandı. Pazar ayini sırasında ayini yöneten din adamı on altı yaşındaki bir çocuk tarafından öldürüldü. Bu olay bize hiçte şaşırtıcı gelmedi. O çocuğu kim bu olaya azmettirdi? Kurtlar Vadisi dizisindeki cinayetleri gören çocuklar ve gençler Polat Alemdar olmaya özeniyor. Şiddetin kol gezdiği ülkede mafya babalarının itibar gördüğü, silahın gücünün adeta kutsandığı çok açık. Bu ortamda öncelikle çocuklarımızı korumamız gerekiyor. Kapitalist düzen her gün televizyon yoluyla evlerimize kadar girip, hayatımızı kontrol etmeye çalışıyor. Küçücük yaşlarda eline oyuncak silah verilen çocuk büyüğünce gerçek silah ediniyor. Bu silahlar düğünlerde havaya ateş edilerek, asker uğurlamalarında ya da maçlardan sonra sağa sola rast gele ateş edilerek birçok insanın yaşamını söndürüyor.

 

Ruhsatlı ya da ruhsatsız ayrımı yapmadan bütün silahların yok edilmesi, ülkelerin silahlanmaya son vermesi talebimizdir. Dünyada insanlar açlıktan ölürken silaha ayrılan bu paraların insanlar için kullanılması halinde sağlık, eğitim ve açlık gibi birçok sorununun çözüme kavuşacağı kesindir.

 

Bunun içinde yasaların adil olması, insanların paylaşımının adil olması gerekiyor. İşsiz gezen bunca insan varken, insanlar yerinden yurdundan edilmiş büyük kentlerde yaşam savaşı veriyorken, neden hırsızlık, neden kapkaç çoğalıyor demenin bir anlamı yok. İşsizliğe çare bulmak, gençleri kahve köşelerinden kurtarmak gerekiyor. Bunun içinde eşit ve adil bir üretim ve bölüşüm düzenine gerek var.

 

Mücadelenin, birlik ve beraberliğin, işçi ve emekçilerin örgütlü gücünün olmadığı yer ve zamanlarda bireysel silahlanma olmuştur ve olacaktır. Tarih boyunca tek başına kurtuluş arayan çok olmuştur ama bu asla kalıcı bir çözüm getirmeyecektir. Kavganın, sömürünün, açlığın olmadığı; barış ve adalet dolu bir dünya işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin mücadelesiyle gerçeklik kazanabilir. Sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya arzusuyla mücadeleyi yükseltelim.

 

 

 

 

Bu Düzende Patronlara Yüksek Kâr,

Yoksullara Sefalet Düşüyor