|
Yıl: 27 |
|
Mayıs 2006 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 27 Hedef işçi sınıfını ve Kürt halkını
sindirmek - İşçi Cephesi Hepimiz eşitmişiz... Pekiyi,
ya Kürtler? - Fuat Karan Irkçılık ve şovenizmin intikam
dili - Arif Benol Kapitalizm zehir kusuyor - Yılmaz
Uğur 1 Mayıs’ın doğuşu - Şahin
Yıldırım 1 Mayıs’ta Alanlara - İşçi Cephesi 1 Mayıs coşkuyla kutlandı
- Nergis Çayır Sosyal Güven(siz)lik Yasa
Tasarısı - Jiyan Fabrikalardan – OKUYUCU MEKTUPLARI
Türkiye’de sendikal hareketin
durumu - Nergis Çayır ETA ateşkes ilan etti: Hangi sonun başlangıcı? - Yusuf Barman Terörle Mücadele Yasa Tasarısı Gündemde Hedef işçi
sınıfını ve Kürt halkını sindirmek İşçi Cephesi Egemen sınıflar yüzlerce
yıldır işçi ve emekçileri sömürerek devasa zenginlikler elde etti. Sermaye
sınıfı yükseldikçe işçi sınıfı ve emekçiler daha da kötü yaşam koşullarına
itildi. Bugün 18 ve 19. yüzyıl İngiltere’sinin vahşi sömürü koşullarıyla
benzer koşullar altında olduğumuzu söylemek abartı değil. Son 200 yıl boyunca
işçi sınıfı ve emekçi kitleler dünyanın dört bir yanında mücadelelerle
kazanımlar elde etti. Son 20 yıldır bu kazanılmış hak ve özgürlüklerin,
dünyanın her yanında, olağanüstü bir karşı-devrimci saldırıyla gasp edilmesi
gerçeği, sınıf mücadelesini, 200 yıl önceki koşullara taşımakta. Sınıf
mücadelesi içinde yitirdiğimiz, sahip olamadığımız her hak ve özgürlük bugün,
dünyada ve ülkelerde, yeni tiranlar yaratıyor. Güçlü olanın oyunun kuralını
belirlediği; kuralları istediği şekilde eğip büktüğü; güçlü olduğu için haklı
da olduğu bir düzen bu. Öyle ki egemen olan, güçlü olduğu için, hem çocukları
katledebiliyor hem de sorumluluğun katledilen çocukların anne-babalarında
olduğunu iddia edebiliyor. Diyarbakır’da yaşları ilkokul sıralarında oturmaya
ancak yeten çocuklar, “devletin temel
düzenine saldırdıkları” iddiasıyla canlarından oldu. Yüzlercesi
gözaltında işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 80 çocuk tutuklanarak 9,5
ile 24 yıl arasında değişen ağır hapis istemiyle mahkemeye sevk edildi.
Cumhurbaşkanı Sezer, “özgürlüğün sınırı
var” diyerek kendince bir sınır çiziyor! Başbakan Erdoğan, “güvenlik
güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa gereğini yapacak (…) anne-babalar
yarın ağlamanız boş yere olur” diyerek sopayı gösteriyor. Şemdinli’de askerin kitapevine bomba atması
özgürlüğün sınırları içinde. Bunu protesto etmek ise “terörün propagandasını
yapmak.” Başbakan Erdoğan, Şemdinli halkının tanıklığını kabul etmediğini
söyleyerek bunu ilan ediyor. Sadece Türkiye’de değil bütün
dünyada egemen sınıfların en çok kızdığı şey verdikleri özgürlüğün “sıradan” insanlarca (işçi sınıfı ve
emekçi kitlelerce) kullanılmak istenmesi. Sermayenin hükümeti AKP, Avrupa
Birliği yolunda göstermelik “demokratik
adımlar” attı. Bu göstermelik demokratik adımların baskı ve şiddet
rejiminin niteliğinde en küçük bir değişiklik yaratmayacağını defalarca
belirttik. Yapılmak istenen, AB ülkelerinde de olduğu gibi baskı ve şiddeti
maskelemek, açık ve görünür olmaktan çıkartıp yeni sömürü koşullarına uygun
hale getirmekten ibaret. Nitekim bu göstermelik adımların hiçbir pratik karşılığı
olmadı. Sendikalaşma hakkından, toplantı ve gösteri gibi en temel demokratik
haklara kadar hepsi asker-polis gücüyle ezildi. Kullanılmasına bir türlü izin
verilmese de kağıt üzerinde var olan kimi hakların varlığına asker-polis gücü
sürekli karşı çıktı. Devletin silahlı güçleri her fırsatta demokratik
özgürlüklerin ellerini kollarını bağladığını ilan etti. Kapkaç, hırsızlık,
gasp gibi adi suçlardaki artışla demokratik özgürlüklerin genişlemesi
arasında yalancı bir bağ kurdu; hak ve özgürlük karşıtı bir propagandaya
girişti. Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesini “terör” zeminine indiren
ve “terörün” demokratik özgürlüklerden beslendiği yalanını medya marifetiyle
yaygınlaştıran asker-polis gücü istediği sonucu elde etti. Şemdinli
iddianamesi ile aradığı fırsatı bulan asker karşı atağa geçti ve AKP
hükümetini istediği köşeye sıkıştırdı. Aldığı askeri darbe sonucu AKP
hükümetinin, moda deyimle kimyası bozuldu. MGK çizgisinde emir-komutaya bağlı
olduğuna dair içtima veren AKP hükümeti, “Terörle Mücadele Yasası’nda
Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa Tasarısı"nı meclis gündemine ivedilikle
soktu. Bu yasa sadece Kürt halkını
değil tüm işçi sınıfını, emekçileri zapt-u rap altına alma yasası. “Terör” bahane edilerek şovenizm ve ırkçılık
pohpohlanıyor. Sermaye düzeni, işçi sınıfının ve tüm emekçi kitlelerin
hayatını kökünden belirleyecek olan Genel Sağlık Sigorta Yasası’nı uygulamak
üzere. İMF asgari ücreti dahi yüksek buluyor. İşsizlik sürekli artıyor.
Ücretler düşüyor. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanmak emekçiler için
bir ayrıcalık haline geliyor. İşçi sınıfı, emekçi kitleler ve Kürt halkı bu
baskı ve sömürü koşullarına karşı -bugün için birleşik ve örgütlü olmasa da-
mücadele ediyor. İşte asıl hedef bu:
Kürt halkı üzerinden toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerine yönelik
baskı koşullarının yasal zeminini hazırlayarak mücadeleleri şimdiden boğarak
birleşik ve örgütlü hale gelmesini engellemek. Hak ve özgürlükler için
mücadeleyi “terörizm” olarak yaftalamak. Ülkeyi olağanüstü koşullara
taşıyarak bir sıkıyönetim işleyişi yaratmak. Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun, Savcı Sarıkaya’yı meslekten ihraç ederken kullandığı dil;
CHP Genel Başkanı Baykal’ın kullandığı dil, burjuva medyanın dili; Mustafa
Koç’un dili… hepsinin Genelkurmay’ın kullandığı dil ile akrabalığı var. 12
Eylül Darbe Anayasası ile gücüne güç katarak adeta dokunulmaz olan MGK’nın
gücünün bir göstergesi bunlar. Kuşkusuz bu güç ve dokunulmazlık büyük
sermayenin onayında, kapitalist devletin hizmetindedir. Meclis Başkanı
Arınç’ın, “rejim sorunu değil, rejimin
sahibi olma tartışması var” açıklaması bu zemine oturuyor. AKP hükümeti
ve diğerleri, TSK ile doğrudan karşı karşıya gelme gücünü bulamadıkları için
kolaylıkla inkar edebilecekleri yuvarlak konuşmalarla yol almaya çalışıyor.
Başbakan Erdoğan’ın verdiği tekmilin hemen ardından, egemenliğin bugün olmasa
da gelecekte milletin olacağını ve ülkeyi sevme tekelinin kimsede olmadığını
söylemesinin anlamı bu. Böylesine sinik ve ikiyüzlü bir politika izleyen AKP
hükümeti işçi sınıfının, Kürt halkının ve emekçi kitlelerin temsilcisi
olamaz. AKP hükümeti çözüm olmadığı gibi bu baskı ve şiddet düzeninin
sürdürücüsüdür. İşçi sınıfının, Kürt halkının ve emekçilerin, hak ve
özgürlükleri için mücadele etmek dışında seçeneği yok. Pekiyi,
ya Kürtler? Fuat Karan Bu yıl Newroz kutlamalarının kitlesel ve daha da önemlisi
olaysız geçmesi nedeniyle istediği propaganda ve şiddet ortamını bulamayan
devletin gizli ve açık silahlı güçleri, kendi varlıklarını meşrulaştıracak
şiddet ortamını yaratmak için bir kez daha sahneye çıktılar. Muş kırsalında
14 HPG gerillası öldürüldü. Diyarbakır’a gelen cenazelere Kürt halkı kitlesel
olarak sahip çıktı. Devlet güçlerinin provakatif müdahalesi sonucunda olaylar
büyüdü ve kitlesel “serhıldan”lar
birçok ile yayıldı. Detaylarını daha önceki sayımızda da yazdığımız olayların
bilançosu Kürt halkı için ağırdı. 2-7 Nisan tarihleri arasında çoğunluğu
çocuk 13 kişi öldürüldü. Bunlar arasında 3-12 yaş arası çocuklar vardı. Bir
kısmının olaylarla yakından uzaktan ilişkisi yoktu. 200’ü çocuk olmak üzere
563 kişi gözaltına alındı. Yüzlerce insan tartaklandı, işkence gördü. Evler
ve işyerleri basıldı. Kürt
Halkı Evlatlarına Sahip Çıkıyor Devletin resmi ağızları, öldürülen “terörist” cenazelerine sahip çıkanların terör örgütüne destek olduğunu açıklıyordu. Burjuva basını cenazelere sahip çıkanları suçluyordu. Kapanan kepenkler, boykot edilen okullar hep PKK’nin işiydi. Halkın evlatlarına sahip çıkmasını hiç kimse kabullenemiyordu. Oysa aynı basın organları Filistinli bir direnişçiye sahip çıkan halktan övgüyle bahsedebiliyordu. Gerçek şu ki burjuva devletin ve burjuva basının “terörist“ olarak ifşa ettiği gerillalar, Kürt halkının evlatları. Kiminin oğlu, kızı; kiminin amcası, teyzesi, dayısı, halası, kardeşi; kiminin ablası ya da ağabeyi... Yani o halkın bir parçası. Yani onlar için “terörist” olan Kürt halkı için özgürlük savaşçısı. Ve bu yüzden kızlarına, oğullarına, kardeşlerine sahip çıkıyorlar. O yüzden onların cenazelerini kitlesel olarak sahipleniyorlar. Her ölen Türk askeri gibi, her gerillanın da bir ailesi var ve her Türk ailesine düşen ateş Kürt ailesine de düşüyor. Samsun’daki öfke, Diyarbakır’da Batman’da da öfke. Bu yüzden Kürt halkı evlatlarına ya da savaşçılarına sahip çıkıyor. Onları törenle uğurluyor. Aynı Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da ve diğer ülkelerde olduğu gibi... Neden Çocuklar Önde? Abdullah, İsmail, Serhat ve diğerleri...Minicik bedenleri küçük yaşta kurşunla ve ölümle tanıştı. Onlar bu devleti korumak için Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurşunlarıyla toprağa düşen ne ilk çocuklardı, ne de son olacaklar. Diyarbakır olayları sırasında Başbakan Tayyip Erdoğan “Çocuklar da analar da vurulur” diyerek bu katliamı ve bundan sonra olacakları onayladı. Kısacası bu insanları öldürenler ve öldürme emrini verenler belli... Oysa çok yakın bir süre önce Fransa hükümeti günlerce süren ayaklanmaları ve işgalleri neredeyse hiç kurşun atmadan bastırmayı başarmıştı. Yani devlet kan istiyordu ve minicik çocukların bedeninden sızan kan bu öfkenin diyetiydi. Burjuva basın şunu soruyordu; bu çocukların orada ne işi vardı? “Terör örgütü bu çocukları öne sürüyordu.” Peki gerçekten bu çocuklar neden oradaydı? Aslında cevabı çok açık bir soru bu. Kimi meraktan evinin önündeydi, kimi de bunu da bir oyun sanıyordu. Çoğunluğu ise baskıcı devlete karşı öfke doluydu. Devlet bu çocukların rejimi yıkma girişimini öldürücü mermiler ve bombalarla karşıladı. O çocukları oraya kimse sürmüyordu, hatta neredeyse hiçbir aile çocuklarının orada olmasını istemez. Köylerinden, evlerinden zorla sürülmüş bu çocuklar kendi dillerini konuşamayan çocuklardır. Babaları, ablaları, ağabeyleri dağlarda çarpışan ya da şehit olmuş çocuklar. Köyleri yakılan, yıkılan dışkı yedirilen, tecavüze uğrayan, katledilen bir halkın çocuklarıdır. Onlar oyuncak tabancaların değil gerçek tabancaların ve mermilerin arasında büyüdüler. Onlar küçük yaşta ölümü ve şiddeti gördüler. Yaşıtları parkları ve türlü türlü oyuncağı görürken, onlar panzerleri, tankları, keleşleri, bombaları yani asker postallarını gördüler. Diğer çocuklar bahçesinde kuzuların otladığı güneşli mutlu ailelerin resmini çizerken defterine, Kürt çocukları yakılan evlerini çiğneyen asker postallarını çizdiler. Onlar için güneş dağdan inen ablası, ağabeyi, kardeşi, dayısıydı. Güneşi getirecek de onlardı. Bu çocuklar köylerinden sürüldü. Şehirde yokluk içinde yaşamaya zorlandı. İş yok, aş yok. Küçük yaşta karın tokluğuna çalıştırıldılar. Ölmemek için mücadele etmek zorundaydılar. Bu çocuklar için bu yoksulluğun ve ezilmişliğin gerçek nedeni asker postalı ve onun simgelediği devletti. Yani bu çocuklar aynı Filistin’de olduğu gibi öfkeyle büyüdüler. Kendilerini yok etmeye geldiğini düşündükleri işgalci İsrail ordusunun panzerlerine taş atan Filistinli çocuklar gibi kendilerini korumak için taş attılar. Onların öfkesi on yıllardır imha edilmeye çalışılan bir halkın öfkesidir. Devletin şiddeti sürdüğü sürece, hiçbir hakları tanınmadığı sürece bu çocuklar kendilerini korumak için taş atmaya devam edecekler. Türk Emekçileri, Kürt Emekçilerinin
Yanına Baskıcı devletin istediği kışkırtma ortamı oluştu. Mahallelerden, okullara ve işyerlerine her yerde Kürtlere dönük bir öfke oluştu. Bu şoven dalgayı saldırılar izledi. Devrimci, öncü bir işçi bu şovenist dalga karşısında bırakın bir Kürt emekçisini savunmayı kendi hakkını bile savunamaz oldu. Çünkü greve çıkan bir işçiye de, hakkını arayana da patron “Kürt” dedi, “terörist” dedi ve işçileri bölmeye, mücadeleyi durdurmaya çalıştı. Devrimci işçilere düşen görev burjuvazinin yalanlarını ortaya çıkarmak ve işçilerin birliğini sağlamaktır. Ancak şu unutulmamalı, başka bir halkı ezen bir halk asla özgür olamaz. Yani Türkiyeli emekçiler Kürt kardeşlerinin en temel demokratik haklarını savunmadığı sürece Türkiye emekçileri asla özgürleşemeyecektir. Sınıf bilinçli işçiler öncelikle Kürt halkının dil hakkı olmak üzere tüm kültürel demokratik haklarını savunmalıdır. Ayrıca Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı konusunu onların özgür iradesine bırakmalıdır. Biz komünistler, sınıfsız ve devletsiz bir toplum için mücadele ederiz. Bu anlamıyla kapitalist sistemin yarattığı her tür sınıfsal, ulusal ayrımı yok ederek, özgür, eşit bir dünya için mücadele ederiz. Bir devletin kaderini tayin hakkı bu taleple çelişkili gibi görülebilir. Buradaki esas düşünce ezilen, kendi devletini kurmasına izin verilmemiş bir halka kendi özgür iradesini ifade etmesini sağlamaktır. Komünist bir dünya emekçi halkların gönüllü birliğiyle oluşturulabilir. Zorla değil. Kürt emekçileri ancak bu şekilde toplumsal kurtuluş mücadelesine çekebiliriz. Onları milliyetçilikle suçlayarak değil. İşyerlerinde, mahallelerimizde, okullarımızda Kürt kardeşlerimizi her tür ayrımcılığa, aşağılamaya karşı savunmalıyız. Onların dilleriyle, lehçeleriyle alay edenleri uyarmalı ve bu tür ortamlardan uzak durmalıyız. Diğer işçilere Kürt emekçilerinin yaşadığı baskıları anlatmalıyız ve onlara şunu sormalıyız: “eğer tersi bir durum olsaydı ve Kürtler bu ülkede çoğunluk olsaydı ve size Türkçe konuşmayı yasaklasalardı. Size, siz aslında Türk değil, siz ova Kürdüsünüz deselerdi ve buna karşı gelenleri de işkenceden geçirselerdi veya öldürselerdi, köylerinizi yakıp yıksalardı; siz ne yapardınız?” diye soralım. Emin olun buna karşı savaşırız diyeceklerdi. Bugün Türkiye ve dünyada emekçilerin ayrıma değil birliğe ihtiyacı vardır. Bu nedenle mücadelelerimizi birleştirmek için uğraşmalıyız. Kürt halkının özgürlük taleplerini, emekçilerin özgürlük talepleriyle birleştirebildiğimiz gün burjuvazinin kaçacak delik arayacağı gündür. Bu nedenle Kürt, Türk, Laz, Çingene, Çerkez, Ermeni demeden haklarımızı savunmak için mücadele edelim ve Sosyalizmin kızıl bayrağı altında birleşelim. Diyarbakır Katliamının Sorumluları
Yargılansın! Sınır Ötesi Operasyonlar Durdurulsun! Boşaltılan Köyler Yeniden Açılsın! Koruculuk lağvedilsin! Ana dilde eğitim Hakkı! DTP’nin Diyarbakır Raporundan Notlar · Kurşunlar göğüs ve baş gibi öldürücü kısımlara isabet etti. · Yaralıların çoğunda hala hayati tehlike var. · İlk gün dışında kitle hedeflenerek mermi sıkıldı, aşırı derece gözyaşartıcı bomba kullanıldı. · Polis ara sokaklara girerek insanları darp etti, binaların içerisinde şiddet uyguladı. · Yüzlerce işyerinin camları kırıldı, tahrip edildi ve hatta soyuldu. · 5 Nisan gününe kadar gözaltına alınan 563 kişiden 200’ü 12-18 yaş grubu çocuktu. · Gözaltına alınanlara işkence yapıldı. · Cenazeler günlerce morgda kaldı, aileler aşağılandı, dayak yedi, gözaltına alındı. · Ağır yaralılar hastaneye kaldırılmadan saatlerce keyfi olarak bekletildi. Irkçılık ve şovenizmin intikam dili Arif Benol Dili, dini, ırkı, mezhebi ne
olursa olsun bütün işçi ve emekçiler sınıf kardeşliğiyle birbirine bağlıdır. Türkçe,
Kürtçe, Rumca, Ermenice konuşmamız; Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Rum, Ermeni ya
da Arap olmamız; Alevi, Sünni, Ortodoks, Protestan ya da bir başka mezhebe
bağlı olmamız; Müslüman ya da Hıristiyan olmamız; siyah ya da beyaz olmamız
sınıf kardeşliğimizi engellemez. Dünyanın bütün işçi ve emekçilerinin çıkarı
ortaktır. “İşçilerin vatanı yoktur”
sözü bu sınıf kardeşliğini evrensel düzeyde ifade eder. Burjuva sınıfın en çok
korktuğu şey tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin işçi sınıfının önderliğinde
tek bir güç olarak bir araya gelmesidir. Bunu engellemek isteyen egemenler
sömürü düzenlerini devam ettirmek için işçi ve emekçileri birbirlerine düşman
edecek yalanlar üretirler. Bu yalanlar nedeniyle aynı sınıfa mensup işçi ve
emekçiler emperyalist-kapitalist güçlerin kasaları dolsun diye savaş
meydanlarında birbirlerinin canlarını alırlar. Dökülen her kan, akıtılan her
gözyaşı sınıf kardeşliğini zedeler. Bunu en iyi bilen egemenlerdir. Bu
nedenle yerine göre vatan-millet, yerine göre din-kitap diyerek işçi sınıfının
ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadelesini bölmeye çalışırlar. Bilinçli
ve örgütlü olmayan işçi sınıfı hareketi egemenlerin bu yalanlarına kolaylıkla
kanar. Sınıf mücadelesinin ve sınıf kardeşliğinin yerini düşmanlık alır.
Vatan, millet, dil, din, mezhep, ırk gibi unsurlar egemen sınıfın kendi
burjuva-kapitalist çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandığı araçlardır.
Hiçbir işçi-emekçi farklı millete, dine, mezhebe sahip olduğu için birbirinin
düşmanı olmaz. Fransız bir madenciyle, Iraklı, Şilili, Türk ve Kürt bir
madencinin çıkarları aynıdır, ortaktır. Irkçılık ve şovenizm işçi ve emekçilerin düşmanıdır Egemenler sınıf kardeşliğini
bozmak için en çok milliyetçi-faşist siyasi ideolojileri kullanır. Irkçılık
ve şovenizmi körükleyen egemenler; işsizliği, yoksulluğu, eğitim ve sağlık
hizmetlerinden yoksunluğu bu şekilde perdelemeye çalışır. Hatta ücretlerin
düşüklüğü, sigortasız ve uzun çalışma, işsizlik ve yoksulluk burjuva
kapitalist sömürü düzeninden değil de devlet o gün kimi düşman ve yabancı
olarak mimlediyse onun yüzündenmiş gibi gösterilir. Bir dönem bütün bunların
nedeni Komünizm ilan edilmişti. Sonra “bölücü Kürtler” her şeyin sorumlusu
ilan edildi. En sonunda hepsine “terör ve terörist” deyip ömürlük bir düşman
icat ettiler. Bunların hepsi işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen ve sömürülen
tüm kesimlerin birlik ve mücadelesini engellemek için yaratılmış
yalanlardır. Bugün Türkiye’de en fazla
istismar Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin sınıf mücadelesinde bir araya gelmesinin
engellenmesi için yapılmaktadır. 20 yılı aşkın süredir devam eden savaş
neticesi 35 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Halen hayatlar
yitirilmekte, akan kan ve gözyaşı üzerinden ırkçılık ve şovenizmin intikam
dili her gün yeniden bilenmektedir. Ölen Türk askerlerinin cenazelerinde, “kanları yerde kalmayacak, intikamları
alınacak” yeminleri edilmektedir. “Hukuk
devleti” içinde görev tanımları yapılmış generaller, valiler ve diğer
devlet erkanı “intikam” sözleri
vermekte, adeta “kamu” adına bir “görevi” yerine getirmekten değil,
kişisel bir hesabı görmekten bahsetmektedirler. Genelkurmay Başkanı şahsi
işini görüyormuş gibi “biz tarafız” açıklaması
yapabilmektedir. Toplum taraf olmaya zorlanmakta, propaganda makinesi bu
intikamı yaymak için sürekli çalışmaktadır. Asker-polisin görevi intikam
almak, taraf olmak, şahsi hesap sürmek değildir. Ama böyledir. Ve bu anlayış
başta burjuva siyasi partiler olmak üzere geniş bir kabul görmektedir. Genelkurmay
Başkanı “sözde vatandaşlar” icat
edebilmekte; Başbakan Erdoğan, “Şemdinli
halkının tanıklığını kabul etmiyorum” diyebilmekte; CHP Genel Başkanı
Baykal yüzde 6,5 oyu olan, her seçimde milyonlarca oy alan Kürt partisini
terörist ilan ederek hedef gösterebilmekte; medya asker-polis gücünün basın
bürosu gibi çalışabilmektedir. Dünya işçi sınıfının,
emekçilerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin çıkarları ortaktır. Irkçılık
ve şovenizm emperyalist-kapitalist düzenin politikasıdır. Bu politika kin ve
düşmanlık yaratmak, kan ve gözyaşı dökmek dışında hiçbir işe yaramaz. Her
durumda akan kan ve gözyaşı işçi ve emekçilerin olur. Irkçılığa ve şovenizme
karşı mücadele bütün insanlığın esenliğini kendi kurtuluşu olarak önüne koyan
işçi sınıfının önderliğinde olabilir. Enternasyonalist, birleşik, devrimci ve
sosyalist bir işçi hareketi ırkçılığa ve şovenizme karşı tek mücadele
yöntemidir. Irkçılığı ve şovenizmi alt etmek, sermayenin planlarını boşa çıkarmak
için kökeni, dini, dili, mezhebi ne olursa olsun her işçi-emekçi
fabrikasında, işyerinde İşçilerin Birliği,
Halkların Kardeşliği temelinde, Irkçılığa
ve Şovenizme Karşı sınıf temelinde örgütlenmeli, sınıf temelinde mücadele
etmelidir. Yılmaz Uğur Tuzla’nın Orhanlı beldesinde bir ihbar sonucu ortaya çıkarılan yüzlerce zehirli varilde yapılan incelemeler sonucu kanserojen fenol maddesi taşıdığı ortaya çıktı. Bu olay üzerine açıklama yapan Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, gömülü varillerin oksitlenip toprağı kirletmiş olabileceğini ve bu kirliliğin yeraltı sularına karışma olasılığı olduğunu vurguladı ve böyle bir olayın milyonlarca insanın hayatını hiçe sayıp tehlikeye attığını, faillerinin cezasız kalmayacağını söyledi. Hep Aynı Senaryo Bakan
Pepe, zehirli varilleri gömen firmayı tespit ettiklerini ancak ismini açıklayamayacağını
da ekledi. Ancak haftalar sonra bu olayın failinin Eczacıbaşı ve Mustafa
Nevzat firmalarına ilaç üreten Ünifar A.Ş. olduğu açıklandı. Savcılığa suç
duyurusunda bulunuldu ve jandarma tarafından Ünifar’a göstermelik bir arama
yapıldı. Savcılık, 2 yıllık yasanın yürürlülük süresinin dolmadığı
gerekçesiyle “görevsizlik” kararıyla geri çevirdi. Bu
olayla ilgili TCK’nun 181. maddesinin uygulanması gerekiyor ancak bu yasanın
yürürlülük tarihi 12 Ekim 2006. Bu nedenle kapitalistler ceza almayacaklar ve
her zamanki gibi yaptıkları yanlarına kar kalacak. AKP Hükümeti Sermayenin Hizmetinde Bakan
Pepe varillerin ortaya çıkmasından sonra itiraflara başlıyor; bazı firmaların
yeraltı suyunu boşaltıp, kuyuya ağır metal içeren kanserojen madde enjekte
ettiğini ve Türkiye’de sanayi atıklarının yüzde 90’ının arıtılmadan doğaya
verildiğini söylüyor. İstanbul Sanayi Odası da yılda 2 milyon ton zehirli
atık üretildiğini ve bunun sadece yüzde 10’unun yakılarak imha edildiğini
söylüyor. Her bir varilin imha edilmesinin bedeli 2 bin YTL. Bakan
Pepe bu kadarla da yetinmiyor. Orhanlı Belediyesini suçluyor ve “eğer bir
sorumluluğu varsa cezasını çeker. Tuzla değil ama böyle bir belde belediye
başkanı benim partimde olmamalı” açıklamasında bulunuyor. Sanki 3,5
yıldır iktidar olan ve çevre yasasını 2 yıl erteleyen kendi partisi değilmiş
gibi. Tuzla’da
bulunan zehirli varillere ilişkin haberlerin ardından, bir hafta içinde
Tuzla, Gebze, Dil ovası ve Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde 262 varil daha
tespit edildi. Peki bu varillerin hesabını kim verecek? Bunların suçluları
bulunacak mı? Elbette hayır. Ülke zehirli atık çöplüğüne dönmüş ama bundan
hükümetin haberi yok. Daha doğrusu var da göz yumuyorlar. Kocaelili
sanayiciler Kocaeli valisine boşuna mı Mercedes aldılar? Zaten patronların
dini de imanı da para. Çevre, insan sağlığı gibi şeyler onların kitabında
yazmaz. Kar getiren her yol onlara mubahtır. Şimdi
de yeni Çevre Yasası dedikleri göstermelik bir yasayı çıkarttılar. Ama bu
yasa da tam bir fiyasko. Hiç de Bakan Pepe’nin açıkladığı trilyonluk para
cezaları yok. Çevreyi kirleten en fazla 30 bin YTL ödeyecek. Yani caydırıcı
hiçbir yönü yok. Sermaye,
işçileri vahşice sömürüyor, yetmiyor patronların ihmaliyle işçilerin sakat
kalmasına ve hatta ölmesine neden oluyor, şimdi de toplu katliamlara neden
olacak kirli atıklarla doğayı kirletiyor. İşçilerin, emekçilerin ve tüm
duyarlı insanların bu felakete dur demesi gerekiyor. Aksi halde yakında yaşayacak bir çevremiz bile
kalmayacak. Şahin Yıldırım 1890 yılından beri 1 Mayıs
işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kutlanıyor. 1886'da Amerika'nın
Chicago kentinde 40 bin işçi, 8 saatlik çalışma saati talebiyle kitlesel bir
greve gitti. Bu grevden ürken patronlar karşı saldırıya geçti ve meydana
gelen olaylarda polisler işçilerin üzerine ateş açarak 4 işçiyi katletti,
çoğunu da yaraladı. Bu kitlesel eylemden ve burjuvazinin saldırısından sonra,
8 saatlik işgünü talebinin desteklenmesi için 1 Mayıs'ın her yıl "birlik, mücadele ve dayanışma"
günü olarak kutlanmasına karar verildi. 1 Mayıs'ın doğuşuna kaynak
olarak McCormik fabrikasında patlayan olaylar, sonrasındaki kitlesel grev ve
patronların işçi katliamı gösterilir. Ancak 1 Mayıs'ın doğuşunu hazırlayan
sebepler, işçi sınıfının 8 saatlik işgünü talebi için gerçekleştirdiği irili
ufaklı eylemlerle, çatışmalarla örülmüştür. 1886'da yaşanan en büyük çatışma
da bardağı taşıran son damla olmuştur. 1830-1847 yılları arasında
İngiltere’de 8 saatlik işgünü için çeşitli işçi eylemleri görülür. İşgününün
sınırlanmasına ilişkin önlemler ilk defa bu ülkede gerçekleşmek zorunda
kalır. Fransa'da 1848 devrim yıllarının önemli konularından biri de budur.
Nitekim devrimin ertesinde burjuvazi Paris'te çalışma süresini 11 saatten 10
saate indirmek zorunda kalır. 8 saatlik işgünü talebinin ilkeleşmesi ve bu
amaçla eylem gerçekleştirilmesi fikri, Amerika'ya Avrupalı göçmenler
tarafından taşınmıştır. Amerika'da 8 saatlik işgünü için mücadele,
sendikalaşma çabalarıyla iç içe girmiştir. 1868'de, işçilerden gelen
baskılar altında, Amerikan hükümeti kamu kesiminde 8 saatlik işgününü benimsemek
zorunda kalır. Bu gelişme aynı kuralın tüm sektörlere yaygınlaştırılması
yolundaki mücadelelere güç katar. 1884'de Chicago'da toplanan
AFL’nin (Amerikan İş Federasyonu) 4. kongresinde, 8 saatlik işgünü hedefinin
1 Mayıs 1886 tarihinden itibaren gerçekleştirilmesi için mücadele edilmesi
kararı alınır. Böylece, 1 Mayıs günü işçi sınıfı mücadeleleri tarihi içinde
ilk defa yer almış olur. Chicago kongresinde alınan
kararlar, Amerikan işçi hareketinde derin yankılar uyandırır. 1885 yılı boyunca
yoğun propagandalarla harekete geçen Amerikan işçilerinin ortaya koydukları
eylemler, 1886 yılı 1 Mayıs'ı yaklaştıkça hararetlenir. 1 Mayıs 1886'da
Amerikan işçileri tek bir slogan etrafında birleşmişlerdir: "Bugünden
itibaren hiçbir işçi günde sekiz saatten fazla çalışmayacaktır. Sekiz saat
çalışma! Sekiz saat dinlenme! Sekiz saat eğitim!". 28 Nisan 1886'dan itibaren,
Chicago'da Milwaukee'de eylemler başlar. Gösterilerin kapsamından dehşete
düşen burjuvazi, eylemci işçilere ateş açtırır ve 8 işçi öldürülür. Bunun
üzerine Chicago işçileri, 1 Mayıs 1886'da bir grev başlatırlar. McCormick
tarım fabrikalarının patronları 1400 işçiyi sokağa atarak yerlerine grev
kırıcı işçileri yerleştirirler. Grevciler, 3 Mayıs günü,
"sarı" olarak nitelendirdikleri işçileri protesto etmek için
fabrika çıkışında toplanırlar. Polis oradadır. Çatışma başlar. Polis
kurşunlarıyla 6 işçi ölür, 50 kadarı yaralanır. 15 bin kişilik işçi
topluluğu, konuşmaları dinledikten sonra dağılırken polislerin arasına düşen
bir bomba, 8 kişinin ölümüne ve 60 kişinin yaralanmasına neden olur. Bunun
üzerine polis, toplu kalabalık üzerine yoğun ateş açar. Burjuvazi ve
hükümeti, bu olayları işçi liderlerini tutuklatma yolunda değerlendirir.
Tutuklananlardan sekizi hakkında dava açılır. Bombayı kimin attığına dair
kesin bir delil bulunamamış olmasına rağmen, yargılanan işçi önderlerinden
yedisi ölüm cezasına ve sekizi ömür boyu hapse mahkûm edildiler. Ölüm
cezasına mahkûm edilenlerin dördü (Parsons, Spies, Fisher ve Engel), 11 Kasım
1887'de burjuvazinin cellatları tarafından idam edildiler. Emperyalist işgallere Rejimin baskı ve şiddet
uygulamalarına karşı 1 Mayıs’ta Alanlara İşçi Cephesi Bundan 120 yıl
önce uzun ve kötü çalışma koşullarına karşı Amerika’da, Şikago’lu tekstil
işçilerinin önderliğinde başlayan 8 saatlik işgünü mücadelesi, grev ve
mitingler sonucunda kazanımla sonuçlanmıştı. Bu mücadelenin bir sonucu
olarak, 1889 yılında Uluslararası İşçi Birliği (II. Enternasyonal) 1 Mayıs’ı
uluslararası işçi sınıfının birlik,
dayanışma ve mücadele günü olarak ilan etti. Aradan geçen on yıllar
boyunca dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı ve emekçiler birlik, dayanışma
ve mücadele günü olarak 1 Mayısları kutladılar. Ve şimdi yeni bir 1 Mayıs’a
hazırlanıyoruz. Sömürü, işgal, baskı ve şiddet her yerde… saldırılar
artarak devam ediyor… Dünyada ve
Türkiye’de sermayenin işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik saldırısı
artarak devam ediyor. Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin kitlesel boyutlara
ulaştığı; emperyalist işgalin, sömürünün ve saldırganlığın arttığı bu
süreçte, uluslararası işçi sınıfının daha çok birlik ve dayanışmaya ihtiyacı
var. Ortadoğu halkları,
zengin enerji kaynaklarına sahip olmak suçmuş gibi bedelini kan ve gözyaşı
ile ödüyor. ABD emperyalizmi, dünya çapında egemenliğini güçlendirmek, enerji
kaynaklarına sahip olmak için zora, şiddete ve işgale başvurmaktan
çekinmiyor. Afganistan, Filistin ve Irak kanıyor; emekçi yoksul halkların
yaşadığı acılar, insanlık tarihine kara bir leke gibi düşüyor. ABD
emperyalizmi şimdi de Suriye ve İran’ı hedef göstererek, bölgede yeni
çatışmalara zemin hazırlıyor. Sermaye güçleri
dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ucuz iş gücü ve daha fazla kâr peşinde.
Patronlar kârlarına kâr katmak için işçileri sömürecek, baskı altına alacak,
esnek çalıştıracak yasal düzenlemeleri gerçekleştiriyor. Hükümetler de bu
sömürüye uygun yasalar çıkararak sermayeye hizmet ediyor. Patronların kârları büyüdükçe yoksulluk ve işsizlik de
aynı oranda büyüyor AKP hükümeti her
vesileyle ekonomide “büyüme”
olduğunu açıklıyor. Ama kimin için? Bunu açıklamıyor ama her şey ortada!
Toplumun çoğunluğunu oluşturan işçiler, emekçiler ve tüm yoksul kitleler bu “büyüme”den yararlanabiliyor mu? Kapitalist
ekonomiye yoksulların ve milyarderlerin ekonomisi olarak bakacaksak, ikisi de
büyümekte. İşçi sınıfını sömüren bir avuç kapitalist, zenginleşerek dünya
milyarderleri sıralamasında yerini alırken, Türkiye işçi sınıfı ise Avrupa
ülkeleri arasında işsizlik ve yoksulluk sıralamasında en sonlardaki yerini
alıyor. Patronlar sadece işçi ve emekçileri değil bu hayatta varolan her şeyi
sonuna kadar tüketme, çürütme haklarını kendilerinde görüyor. Son olarak
İstanbul Tuzla’da ortaya çıkan zehirli varillerin çok büyük bir ilaç
firmasına ait olduğu açığa çıktı. Atıklar bulunan varillerle sınırlı değil ve
sadece tek bir patron değil birçoğu çevreyi kirletmenin ucuz çekiciliğini
kullanmakta. Hükümet ve belediyeler ise bu patronlara kolaylık sağlamak
dışında bir iş daha yapıyorlar: milyarder patronların mutluluğunu, açlık ve
yoksulluk içinde yaşayanların mutluluğu gibi göstermeye çalışmak… AKP hükümeti işçi ve emekçi düşmanıdır! AKP hükümeti işçi sınıfından ve
emekçi kitlelerden aldığı oylarla iktidara geldi. Hükümetin ilk üç yıllık
icraatlarına işçi düşmanı saldırılar damgasını vurdu. AKP hükümeti,
patronların işçileri daha fazla ve esnek çalıştırabileceği Yeni İş Yasası’nı çıkartarak, işçi
sınıfının 120 yıl önce mücadele ederek kazanmış olduğu 8 saatlik iş gününü 9
saate yükseltti. Emeklilik yaşını
kadınlarda 58, erkeklerde 60 yaşa çıkarmakla yetinmeyerek Genel Sağlık
Sigortası aldatmacasıyla da emekliliği kademeli olarak 68 yıla, prim gününü
de 9 bin güne çıkarmak istiyor. Kısacası hükümet sermaye için, devleti
küçültme adı altında başta eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik olmak üzere kamu
hizmetleri tasfiye ederek paralı hale getirmenin yollarını yasallaştırmakta. 18 milyon kişinin
yoksul olduğunu açıklayan Türkiye İstatistik Kurumu, şimdi de 1 milyon 700
bin civarında işsizin iş bulmaktan umudunu yitirdiğini belirlemiş. TÜİK işin
kolayını bulmuş, bu işsizleri umutsuz vaka olarak tespit etmiş ve işsizlik
kategorisinden çıkarmış. Ne güzel, ne kolay değil mi! Böylece işsizlerin sayısı
resmi rakamlara göre bir çırpıda düşmüş olacak. Hükümet de başarılı olduğu
yalanını zırvalamaya devam edecek. Oysa işsizlik düşmüyor, artıyor. Hükümet
güneşi balçıkla sıvayamayacak… Kürt halkına yönelik baskı ve şiddet son bulmuyor… Bir yandan işçi sınıfının
kazanımlarına saldıran burjuvazi, diğer yandan ise Kürt halkına karşı imha
politikalarına hız verdi. Devlet, Şemdinli’de suçüstü yakalandı. Suçu
organize edenler TSK’nın “büyük anıt”larıydı. Sekiz ay önce Diyarbakır’da
Kürt sorununu lafta da olsa kabul eden hükümet, devletin kışkırtmasıyla
büyüyen Diyarbakır olayları sonrası bizzat başbakan Erdoğan’ın ağzından,
kadınları ve çocukları hedef göstererek iki yüzlü politikası bir kez daha
göstermiş oldu. Diyarbakır olaylarıyla birlikte
milliyetçiliği, ırkçılığı ve şovenizmi palazlandırmak isteyen sermaye düzeninin
asıl hedefi, Kürt halkı üzerinden toplumun tüm ezilen ve sömürülen
kesimlerine yönelik baskı koşullarının yasal zeminini hazırlamaktır. Nitekim
elimiz kolumuz bağlı diye sızlanıp duran asker-polis gücünün doğrudan baskı
ve yönlendirmesiyle Yeni Terörle Mücadele Yasa Tasarısı derhal gündeme
sokuldu. Elinin kolunun bağlı olduğunu söylemesine rağmen Diyarbakır’da
içinde çocuklarında olduğu 13 kişiyi öldüren kolluk kuvvetinin eli kolu
çözüldüğünde neler yapabileceğini biliyoruz. Yaşadıklarımızı henüz unutmadık!
Kürt-Türk, Alevi-Sünni ayrımına gitmeden kitlesel bir 1 Mayıs’ın
yaratılmasının, sermayenin provokasyonlarına yanıt olacağının bilincindeyiz.
Bu yüzden 1 Mayıs alanında halkların kardeşliği sloganını haykırmalıyız. Ne patron, ne sendika ağası… İşçi sınıfının birlik ve mücadelesi İşçi sınıfına pervazsızca
saldırılarının arttığı bir dönemde, sendikaların başına çöreklenmiş
bürokratlar kıllarını kıpırdatmaz durumda. İşçi sınıfının birlik ve dayanışmaya
en acil şekilde ihtiyaç duyduğu bu süreçte dahi, Türk-İş Sendika
Konfederasyon’un başındaki bürokratlar, işçileri özenle bir araya getirmemek
adına 1 Mayıs’ı ayrı ayrı kutlama niyetlerini açık ettiler. 1 Mayıs’ı kapalı
salonlara hapsetmek istediler. Sahtekarlıklarını gizlemek içinde, “biz
işçimizin burnunun kanamasını istemiyoruz” dediler. Bu niyet ve
sahtekarlıkları geçmişte çok denediler, ama tutmadı, bugünde tutmayacaktır.
Bu ihanet çizgisini görüyor ve mahkum ediyoruz. İşçilerin haklarını savunmak
yerine patronlara değnek olanlar işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin gerçek
temsilcisi olamazlar. Bugün işçi sınıfının örgütsüzlüğünden
ve dağınıklığından yararlanan emperyalist-kapitalist güçler, saldırılarını
arttırmaya devam edecektir. Buna karşın işçi sınıfı sermayeye dur diyebilecek
bir güce sahip. Kazanılmış hakları korumanın ve yeni hak ve özgürlükler elde
etmenin yolunu, 100 yıldan daha uzun süre önce mücadele eden işçi sınıfı,
emekçiler ve sendikalar göstermişti. Bugünde Ortadoğu’dan Avrupa’ya, Latin
Amerika’dan Asya’ya kadar işçi sınıfı ve emekçi halklar verdikleri kavgayla,
gösterdikleri direnişle, bedeller ödeyerek bu mücadele gücünü göstermeye
devam ediyorlar… ve geleceğimizi ancak böyle kazanabiliriz; ve 1 Mayısların
anlamı da budur. İşçi sınıfı, Kürt halkı, tüm ezilen ve sömürülen kesimler birlik ve
mücadele için 1 Mayıs’a… 1 Mayıs'ı kutsal bir tören olmaktan
çıkartıp gerçek anlamını vermek isteyen her işçi, işçi sınıfının yeni bir
yükselişinin mimarı olmak isteyen her devrimci, önüne tek bir hedef
koymalıdır: tüm gücüyle işçi sınıfına kenetlenmek, fabrika ve işyerleri
temelinde örgütlenmek, kök salmak ve sonsuz bir sabırla mücadele etmek… İşçi sınıfının köhnemiş kapitalist
düzenden hiçbir beklentisi olamaz. Büyük ama içi boş laflar etmek kolaydır.
Sendika ağaları ve sahte kurtarıcılar bunu çok iyi becerir. Oysa önümüzde çok
zor bir görev var: tüm saldırılara, baskı ve şiddet uygulamalarına karşı
yılmamak; en küçük hak ve özgürlüklerimiz için dahi iğneyle kuyu kazmaktan
çekinmemek; bir duvarcı ustasının titizliği ve sabrıyla tuğlaları yükseltmek.
Evet, bugün bu sabır ve inançla bir tuğla daha koymak için 1 Mayıs alanlarını
doldurmaya, mücadeleye, birlik ve beraberliğe... Ücretler azaltılmadan, iş
saatleri düşürülsün. Haftalık çalışma saati 35 olsun! Mevcut işler, bütün
işçiler arasında paylaştırılsın! Özelleştirmelere hayır! Özelleştirilen işletmeler
yeniden millileştirilsin! KİT’lerde işçi denetimi! Genel Sağlık Sigortası
aldatmacasına hayır! Kürt halkına anadilde eğitim başta olmak üzere,
emekçilerin, kadınların, gençlerin tüm demokratik, siyasi hak ve özgürlükleri
tanınsın! Kürtler ve
tüm halklar için kendi kaderini tayin hakkı! Irak'ta
emperyalist işgale son! Emperyalizm
Ortadoğu’dan Dışarı! Yaşasın
İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği! Yaşasın 4. Enternasyonal! Yaşasın Proletarya
Enternasyonalizmi! Nergis Çayır Birlik, mücadele ve dayanışma
günü olan 1 Mayıs çalışma günü olmasına ve tüm engellemelere rağmen tüm
dünyada ve Türkiye’de coşkuyla kutlandı. Geçen yıl Türkiye’de 52 ilde
kutlanan 1 Mayıs bu yıl 40 ilde kutlandı. Bazı illerde güvenlik gerekçesiyle
devlet 1 Mayıs kutlanmalarına izin vermedi. İstanbul’daki kutlamalar üç
ayrı yerde yapıldı. Kartal meydanında Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP)
düzenlediği mitinge yaklaşık 3 bin kişi ve Tepebaşı’nda İşçi Partisi’nin (İP)
düzenlediği mitinge de yaklaşık 400 kişi katıldı. En büyük miting ise Kadıköy’de
yapıldı. İşçilerin ağırlıkta olduğu mitinge 25-30 bin civarında katılım oldu.
Sendikalar geçen yıllara göre daha düzenliydi. Miting önceki yılların aksine
herkesin alana girmesinden sonra başlatıldı. Daha önceki yıllarda kitlenin
çoğu miting alanına girmeden kutlamalar başlatılıyor ve kitle meydana
girmeden de miting bitirilmiş oluyordu. Bu anlamda alana tüm kortejlerin
girmesinin beklenmesi olumlu oldu. Miting çok coşkulu geçti. Miting alanına
gelemeyen bazı bölgelerdeki işçiler ise öğlen yemeğinde, davul-zurnalı
kutlamalar gerçekleştirdiler. Burjuva medya her yıl olduğu
gibi bu yılda büyük bir coşkuyla kutlanan 1 Mayıs’ı çarpıtarak verdi. İstanbul’daki
katılımı 7-8 bin diye gösteren, küçük bir kaç olayı abartarak yine kan
döküldü diye sunan burjuva medya “olaylı 1 Mayıs” çarpıtmasından vazgeçmedi. Kuşkusuz
bunu yapmalarının nedeni kitleleri sindirip, katılımlarını engellemek. Her yıl
olduğu gibi bu yılda başarılı olamadılar çünkü burjuva medya günler
öncesinden kavga görüntülerini televizyon ekranlarından, gazete sayfalarından
yansıtmasına ve üstelik mitingin hafta içine gelmesine rağmen katılımın büyük
ve mitingin coşkulu geçmesini engelleyemedi. Her yıl olduğu gibi bu yılda
polis 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen işçi sınıfına ve emekçilere saldırdı.
Polisin amacı açık. İşçi ve emekçileri yıldırmak, korkutmak, sindirmek… bu
baskı ve şiddet uygulamaları kabul edilemez ve işçi sınıfını, emekçileri 1
Mayısları kutlamaktan alıkoyamaz. Her günümüz 1 Mayıs’ta olduğu gibi birlik,
mücadele ve dayanışma günü olsun. Sosyal
Güven(siz)lik Yasa Tasarısı Jiyan İMF’nin emirlerini yerine
getirmek için sermaye ve medya patronları tarafından iktidara getirilen AKP
hükümeti kendisine verilen görevleri yerine getirmeye devam ediyor. Son
olarak meclisten geçirilen sosyal güven(siz)lik yasası ile kimlerin hükümeti
olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bu yasaya CHP dahil tüm muhalif partiler
neredeyse hiç ses çıkarmazlarken, sendika bürokratları göstermelik bir emekçi
referandumu yapmakla yetindiler ve bu referandum’da 2.5 milyon kişi yasaya
“hayır” dedi. Sendika ağaları bunun ötesine geçmek istemediler. Yasa ile neler
değişiyor? Gelin hep birlikte bu yasayı
mercek altına alalım, bakalım yasa bizlere ne getiriyor? Öncelikle emeklilik
yaşı, kademeli olarak arttırılarak 2007’den itibaren 2041’e kadar 68’e
yükseltiliyor. Prim ödeme gün sayısı da aynı şekilde her yıl yüz gün olmak
sureti ile 9000 güne çıkartılıyor. Yani yirmi beş yılı aşkın bir süre
kesintisiz çalışmamız gerekecek. Diyelim çok iyimser bir gözle baktık ve
yirmi beş yıl çalıştık. Emekli olduk mu? Hayır! Bu defa da yaş sorunu engel.
68 yaşı bekleyeceğiz Türkiye koşullarında bu mümkün mü? Başbakanın devrim
dediği yasayı irdelemeğe devam edelim. Genel Sağlık Sigortası yasası ile
Sosyal Sigortalar Yasası’nın dikkat etmemizi gerektiren bazı bölümleri şöyle;
Bizce, en büyük tehlike bazı
emekçilerin durumun önemini tam olarak kavramamaları. Bu durumun kendilerini
fazla etkilemeyeceğini düşünmeleri... Çünkü yasa 2007’den itibaren kademeli
olarak uygulanacak. Evet, belki durum şimdilik böyle gözüküyor. Ama bizim
çocuklarımız, onlar geleceğin emekçileri, onların geleceğine ipotek koymaya
hiç kimsenin hakkı yok! Bizler onların geleceğini bugünden korumak ve onların
haklarını kollamak zorundayız. Emekli-Sandığı,
SSK ve Bağkur’a veda Yıllardır emeklilerin kara gün
dostu olan, aylıklarını temin etme dışında tedavilerinden, düğün harcamaları
ya da cenazelerine değin onları yalnız bırakmayan üç dev kurum Meclis’te
kabul edilen yasayla tarihin sayfalarında yerini aldı. Kamu ve özel sektör
çalışanlarının sosyal güvenlikte farklı muamele görmesine yol açan Emekli
Sandığı, SSK ve BAĞ-KUR‘u kapatarak yerine Sosyal Güvenlik Kurumu’nu (SGK)
oluşturan yasa Meclis’te AKP oylarıyla kabul edildi. Yasaya tepkiler... TBMM’ de görüşülen Sosyal
Güvenlik Reformu’nun geri çekilmesini sağlamak amacıyla DİSK, KESK, TMMOB,
TTB ve Halkevleri üyeleri, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Yasası’nı protesto etmek için Kızılay’dan TBMM’ye kadar zincir halinde
yürüdü. ‘’Zincir eylemi‘’ sırasında
polis kitleye saldırdı. Eylemciler, öğle saatlerinde
Kızılay Süleyman Sırrı Sokak’ta toplandı. ‘’Sosyal
güvenlik yasasına yüzde 99.4 hayır‘’, ‘’Halktan
geçmeyen yasa, meclisten geçecek mi?‘’ yazılı dövizler taşıyan
eylemciler, tek sıra halinde zincir oluşturarak Mithatpaşa, Meşrutiyet
caddeleri ve Atatürk Bulvarı güzergahından geçerek, TBMM’ ye yürüyüşe
geçtiler. Bu tür eylemler hükümete ve
patronlara geri adım attıramaz. Sendikacılar da bunu çok iyi biliyorlar. Ancak
bir şeyler yapıyormuş gibi gözükmek için böyle eylemler örgütlüyorlar. Oysa
ellerinde gerçek bir silah var: Genel Grev! Ancak bunu kullanmak
istemiyorlar. Biz emekçiler grev silahını kullanmak için mücadele etmeliyiz.
Sermayenin ve İMF’nin isteklerini emir telakki eden bu işçi düşmanı hükümete
emekçiler gereken cevabı meydanlarda verecektir. Ve bu hükümet işçi düşmanı
diğer hükümetler gibi yaptıklarının hesabını vermek zorundadır. Hizmet-Kargo Hazırlıksız yakalandık İki ay gecikmeli olarak yüzde
on zam aldık. Geçmişte olduğu gibi bu yıl da düşük zam aldık. Bu durum işçiler arasında
huzursuzluk yarattı. Bu da yetmiyormuş gibi geride kalan iki aylık zam farklarımızı
da vermeyeceklerini duyduk. Kimi arkadaşlar tek tek gidip
müdürle zamlarının arttırılmasını isteseler de olmadı, olumsuz cevap aldılar. Birkaç arkadaş karar alıp hep
birlikte konuşmak istedik, şef de müdüre iletti. Genel müdür ve yardımcısı
geldi. Bizler zamlarımızın düşük olduğunu ve ihtiyaçlarımızı karşılamadığını
söyledik. Müdür işlerin iyi gitmediğini, şirketin zarar ettiğini söyleyerek
bizleri kandırmaya devam etti, oysa daha iki ay önce şirkete yeni araçlar
alındı ve yeni ihaleler aldıklarını biliyorduk, bunları dile getirdik. Fakat
türlü bahanelerle bizleri susturmaya çalıştı. Bir arkadaş “devletin verdiği
zamla sizin verdiğiniz zam arasında çok fark var” dedi. Bunun üzerine müdür
“asgari ücretten fazla maaş veriyoruz, beğenmiyorsanız maaşlarınızı başbakana
götürün düzeltsin” dedi. Karşılıklı birkaç konuşmadan sonra tartışma
dağınıklaştı. Müdür de konuyu daha da dağıtarak “nerelisin? hangi takımı
tutuyorsun?” diyerek saçma sorularla geçiştirdi. Anlaşıldı ki bunlardan ek zam
alamayacağız. Çünkü daha öncesinde bir araya gelip konuşmamış, toplantıda
neler talep edeceğimizi tartışmamıştık. Böylece bir zam dönemi de geçip
gitti. Biz işçiler bir araya gelip
sorunlarımızı konuşup ve bunlar üzerinde örgütlenmezsek daha çok zam dönemi
bu şekilde geçip gidecektir. Bir İşçi Tekstil Birleşen işçiler yenilmez... Sözleşme yasal sürecin sonuna
doğru giderken, patron var olan bütün gücünü kullanıyor. İşçilerin hassas
olduğu parasal konuyu çok iyi bilen patron, bunu kullanmaya başladı. İlk
başta avansları yatırmadı. Bunun karşısında sabreden işçiler aynı gecikmenin
“aylık ücretlerde olursa gereken neyse yapalım” diyorlardı. Avanslar on gün
gecikmeyle yatırıldı. Bunun üzerine işçilerle bir
toplantı kararı alındı. Toplantıda ayın beşinde aylık ücretler yatmazsa o
akşam iş çıkışı alkışlarla dışarı çıkacağız, aynı akşam bir toplantı
yapılacak dendi. Ayın beşi geldi aylıklar o gün yatırılmadı. Alınan karar
uygulandı. Hepimiz alkışlayarak dışarı çıktık. Toplantının yapılacağı yere
gittik. Toplantının gündemi, eylem çeşitleri ve kaç gün süreceği tartışıldı.
İlk başta eylemin aylıklar yatana kadar yapılacağı kararı alındı. Daha sonra eylem çeşitleri
konusunda bazı öneriler geldi. Üretimi yavaşlatma, basın açıklaması ve fabrikaların önünde
alkışlayarak yürümek gibi. Ama temsilciler nedense bu önerilere pek sıcak
bakmadılar. Onlar daha çok fabrika içinde alkışlı eylemden yanaydılar. Çoğu
işçinin ısrarına rağmen, temsilciler fabrika içindeki alkışlı eylemde
direttiler. Bu doğrultuda karar alındı. Eylem bir hafta sürdü. Sendikacıların
araya girmesiyle eylem sona erdi. Bu süreçte patron, müdür ve
ustaların baskıları daha da arttı. Eylem sürecinde ön plana çıkan 35 işçiyi
tespit eden patron, bir hafta sonra üst katı yeniden faaliyete geçirip bu 35
kişiyi üst kata aldı. İşçileri üst kata alarak, alt kattaki çalışan işçilere
gözdağı vermeye çalışan patron baskılara devam ediyor. Patronun bütün bu baskı ve
bölme girişimleri işe yaramayınca bir önceki sözleşmede yaptığı para politikasını uyguladı.
Patronun bunu yaparken sendikacılarla işbirliği yaptığı açık. Bu durum bir
şekilde sendikacılar tarafından bizlere açıklandı. Patronla en son yaptıkları
toplantıyı işçilere açıklayan sendikacılar, “patronun son söylediği ilk 6 ay yüzde 4, ikinci altı ay yüzde 3 ve
bir sonraki sene enflasyona göre zam” dediler; biz de onlara
inebileceğimiz son noktayı söyledik, “yüzde
15’den yüzde 10’a ve her altı ay için, artı 3 ikramiye.” Bunun üzerine patronun, “fabrikayı kapatırım” demesi üzerine
sendikacılar da “madem öyle o zaman
tazminatları konuşalım” diyor ve patronun tamam demesi üzerine
sendikacılar bu konuyu son bir defa işçilere aktaracağını söylüyor. Bunun
üzerine konuyu bize aktaran sendikacılar yaptıkları son görüşmede her şey
bitti havası yaratarak, işçileri tazminata odakladılar. Patron ayrıca “tazminatları iki seneye yayacağını
söyledi” ve sendika avukatı patron adına hiç bir mal varlığı olmadığını
ekledi. Aynı avukat bundan bir ay önce
patron makinelerini götürmeye çalıştığında işçiler buna engel olma kararı alıp, iş yavaşlattılar.
Bizi caydırmak için gelen avukat “arkadaşlar
makineler patronun istediği yere götürür, buna bir şey yapamayız” demesi
üzerine bir işçi arkadaşımız “makineler
giderse tazminatlarımız ne olacak?” diye sormuştu. Aynı avukat o gün “burası büyük bir şirket, birçok mal
varlığı ve gayrimenkulu var. Kapatırsa sizlerin tazminatını bir taksitle
yasal olarak vermek zorundadır” demişti. Aynı işçi arkadaşımız avukatın kendisine |