|
Yıl: 27 |
|
Haziran 2006 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 28 Demokratik
hakların savunusunu işçi sınıfı üstlenmelidir - İşçi
Cephesi
Rejimin saldırıları
karşısında bir Birleşik İşçi Cephesi olanaklı mı? - İşçi Cephesi Cumhurbaşkanlığı
ve rejim – Arif Benol
Dalgalanmanın faturası işçi ve emekçilere - Şahin Yıldırım Yeni
TMY, askere ve polise öldürme yetkisi veriyor -
Nergis Çayır
İTÜ’de faşist saldırı - Öykü Tanır Çevre Yasası çevremizi
kurtaracak mı? - Uğur Yılmaz Sosyal Güven(siz)lik
Yasasına Cumhurbaşkanından onay - Jiyan Fabrikalardan – OKUYUCU MEKTUPLARI
İran: Emperyalist tehditlere
son! - UİB-DE Brezilya’da yeni bir önderliğe
doğru - Murat Yakın Bolivya’da millileştirme ve
sınırlılıkları – Arif Benol Laik-faşist kampın anti-demokratik
komplolarına, Kürt halkı üzerindeki katliam planlarına karşı Demokratik hakların
savunusunu işçi sınıfı üstlenmelidir İşçi Cephesi
Danıştay üyelerine yönelik
silahlı saldırı bir üyenin ölümüne, dördünün de yaralanmasına yol açtı. Saldırının
ardından “ulusalcı-laik” kesimler AKP hükümetini peşinen cinayetin
azmettiricisi ilan etti. Bu kesimlere göre tetikçinin İslamcı bir fanatik
olduğu kesindi. AKP’li belediyelerin özellikle son dönemde giderek artan
haremlik-selamlık uygulamaları ve kimi bölgelerde içkiyi yasaklama
girişimleri bunun bir kanıtı sayıldı. Bunlara ek olarak laiklik ve türban
konularında başta Meclis Başkanı Arınç ve Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları
“ulusalcı-laik” kesimlere göre “laik cumhuriyet rejimi”ne yönelik açık bir başkaldırının
başladığının ilanıydı. “Ulusalcı-laik” kesimler Şemdinli İddianamesi’nde
Genelkurmay ikinci başkanı Büyükanıt’ın bir suç şebekesinin başı olarak
isminin geçmesini de şeriat düzeni kurmak isteyen AKP hükümetinin bir
girişimi olarak görmüştü. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a göre AKP hükümeti
Şemdinli İddianamesi ile orduya karşı bir darbe girişimi yapmıştı. Ve yine
Baykal’a göre şeriat devleti önündeki en büyük engel olan TSK, AKP tarafından
hedef seçilmişti. Bu nedenle bir Danıştay üyesinin ölümüyle sonuçlanan
saldırıyla, “şeriat devleti isteyen AKP” ilişkisi derhal kuruldu. Danıştay
üyesinin cenazesinde “katil başbakan”, “katil hükümet” sloganları eşliğinde
bakanlar yuhalanıp, kovalandı. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök halkın
hükümete karşı her gün benzer protestolar göstermesini istedi. Bugün de geçerli olan bu
senaryoya göre başını AKP hükümetinin çektiği radikal İslamcılar Türkiye’de
bir şeriat devleti kurmak istemekte ve başını Genelkurmay’ın çektiği
“ulusalcı-laik” kesimler ise bu şeriat devletinin kurulması önünde rejimin
koruyucusu durumunda. Cumhurbaşkanının, CHP’nin de içinde yer aldığı
“ulusalcı-laik” kesimler bu nedenle ordudan açıkça askeri bir darbeye kadar
her türlü tedbiri almasını istemekte. Bu noktada şunu tespit etmeliyiz: Erdoğan
hükümeti tek kelimeyle işçi-emekçi düşmanıdır. Bu hükümet sömürü yasalarını
çıkarmakta, özelleştirme uygulamalarını devreye sokmakta, sosyal güvenlik
sistemini parçalamakta, başta Kürt halkına yönelik baskı ve şiddet
uygulamaları dahil olmak üzere tüm demokratik hak ve özgürlüklerin
engellenmesini idare etmektedir. AKP, tabanının bir kesiminin talebi olan
türbanı çıkarları doğrultusunda fırsat buldukça “özgürlük” diyerek
pazarlamaktadır. Benzer şekilde ve nedenlerle AKP, hükümet ve belediye
imkanlarını kullanarak kendi yakın çevresi için kadrolaşma imkanları
yaratmaktadır. Bu nedenle AKP hükümeti ne mağdurdur ne de masum. Bunu en iyi
bilen ve yaşayan da gerçek mağdur ve masumlar olan işçi sınıfı, emekçi
kitleler ve Kürt halkıdır. Ama sormak gerekiyor: Genel Kurmay Başkanı Özkök,
Cumhurbaşkanı Sezer, CHP Genel Başkanı Baykal ve bir bütün olarak MGK rejimi
AKP’ye bu sınıf düşmanı politikalarından dolayı mı karşıdır? Hayır, MGK
rejimi bir baskı ve şiddet rejimidir ve kapitalist sömürünün en acımasız
şekilde sürdürülmesinin teminatı durumundadır. Kuşkusuz Türkiye’de şeriat
düzeni isteyen insanlar vardır ama bunlar küçük bir azınlıktır ve böylesi bir
hedefi gerçekleştirme güç ve kudretinden uzaktır. Şeriat Türkiye için güncel
bir sorun değildir. Buna rağmen böyle bir tehdit varmış gibi davrananlar
baskı ve şiddet rejimlerini meşru kılmak isteyenlerdir. Dolayısıyla AKP’nin
işçi-emekçi düşmanı bir hükümet olması ayrı bir şeydir, şeriat isteyen bir
hükümet olduğu iddiası başka bir şey. Birincisi doğru ama ikincisi yalandır,
bilinçli ve planlı bir abartıdır. Nitekim Danıştay saldırısının
tetikçisinin İslamcı değil “milliyetçi, vatansever, laik” sıfatların sahibi
bir kişi olduğunun açığa çıkması bu tabloyu doğrulamaktadır. Tetikçinin tespit
edilen suç ortaklarının kimisinin asker olması ve bu kişilerin Susurluk
bağlantılı kimi askerler ve polis şefleriyle de yakın ilişkili çıkması
tezgahın gerçek adresini göstermiştir. Üzerinde “vatansever, ulusalcı” parti
ve derneklerin üyelik kartlarını taşıyan bu tetikçinin Cumhuriyet gazetesine
de bombalı saldırıda bulunduğunun tespit edilmesi kurmaca kontrgerilla
eylemlerinin, psikolojik harp tezgahlarının bir yenisiyle karşı karşıya
olduğumuzun kanıtıdır. Kuşkusuz Danıştay’a ve Cumhuriyet gazetesine yapılan
saldırıların öncelikli hedefi AKP hükümetidir. “Türkiye’de Kürt sorunu
vardır, bu bizim sorunumuzdur ve çözmek de bizim sorumluluğumuzdur” açıklamasını
yapan Başbakan Erdoğan, Şemdinli bombalamasından sonra da olayı aydınlatıp,
tüm sorumluları açığa çıkacakları sözünü vermişti. Oysa Büyükanıt duvarına
toslayarak askeri muhtıra yiyen AKP hükümeti, Şemdinli savcısının meslekten
men edilmesine göz yumdu ve Şemdinli bombalaması PKK’nin eylemi değil, devlet
içi tezgahtır uyarısı yapan İstihbarat başkanını da görevden aldı. Bu
ikiyüzlü, kişiliksiz ve sinik politika AKP’nin köşeye sıkıştırılması ve tam
anlamıyla teslim alınıp istenen yola sokulması için gerekli ortamı sağladı. Hükümet büyük bir yıpratma
savaşıyla karşı karşıyadır. Bu yıpratma savaşının öncelikli hedefleri İran’ın
emperyalist işgaline Türkiye’nin ortak edilmesi, Ortadoğu’nun ABD
emperyalizmi önderliğinde sömürgeleştirilmesinde Irak tezkerisi benzeri
tersliklerin bir kez daha yaşanmasının önünün kesin şekilde kesilmesi, bu
anlamda müttefik Türkiye’nin “sürpriz” çıkışlarına son verilmesidir. ABD
emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türkiye’de bu operasyonları
“ulusalcı, vatansever, laik” geçinen kesimler yerine getirmektedir.
Bağımsızlık lafı edenler emperyalizme bağımlılığın teminatı durumundadır. ABD
başkanı Bush boşuna komünizm tehdidinden Türkiye’yi biz kurtardık demiyor.
Askeri darbelerin mimarları emperyalizmin işbirlikçileridir. İşçi sınıfı
hareketini, sol hareketi yok etmek adına İslamcılığı pompalayan, tarikatlara
örgütlenme imkanı veren, İmam Hatip okullarının sayısını arttıran, emekçi
halkı din ile uyutmak isteyen bizzat askeri darbeciler olmuştur. PKK’yi
bitirme adına Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Hizbullah adlı örgütü kuran da
aynı güçlerdir. Sovyetler Birliği’ne karşı Usame Bin Ladin’i, İran’a karşı
Saddam Hüseyin’i var edenler kendi yarattıkları şeytanlardan şimdi dünyayı
kurtardıklarını ilan ediyorlar. Türkiye’de yaşanmakta olan
sürecin anlamı da budur. Ama bu Türkiye’nin güncel anlamda bir askeri darbe
tehdidiyle karşı karşıya olduğu anlamına gelmemektedir. Kuşkusuz Türkiye’de
bir askeri darbe olma ihtimali bir şeriat kalkışmasından daha yüksektir. Ama
darbe bugün kime karşı yapılacaktır? Olmayan şeriata karşı mı? Örgütsüz,
dağınık ve büyük ölçüde zaten “ulusalcı-laik” ve/veya “liberal, AB’ci”
sendika ve partiler tarafından kuşatılmış işçi sınıfına karşı mı? Onyıllardır
her türlü katliama, baskı ve şiddet uygulamalarına maruz kalan Kürt halkına
karşı mı? İşçi sınıfına, emekçi kitlelere ve Kürt halkına yönelik her türlü
saldırı gündemde. Darbe MGK rejimine bugün yapamadığı neyi yapmayı
sağlayacak? Kuşkusuz MGK rejimi -bir anlamda kendi mevcudiyetinin en güçlü
nedenlerinden biri olan Kürt ulusal hareketi başta olmak üzere- mevcut
statükonun değişmesine karşı merkezi bir direnç göstermekte ve devlet
aygıtını bu doğrultuda kontrol edebilmektedir. Ayrıca bugünkü koşullar
altında burjuvazi için askeri bir darbe başta AB ile emperyalist-kapitalist
bütünleşme dahil birçok projesini rafa kaldırma anlamına gelecektir. Birçok
askeri darbenin siparişçisi TÜSİAD’ın şu an için bir askeri darbeye ihtiyacı
görünmüyor. Tam da bu nedenle TÜSİAD, sermayenin gerçeğini; erken seçim yok,
cumhurbaşkanlığı konusunda AKP söyleneni yapacak, ABD en önemli
müttefikimizdir diyerek belirledi. Cumhuriyet gazetesi TÜSİAD’ın bu
açıklamasını “gerçekçi” diyerek kabul etti. Kuşkusuz TÜSİAD, AKP dışında
daha diri, toplumsal desteği olan bir parti ve/veya lider alternatifine sahip
olduğunda onu devreye sokacaktır; ama bugün AKP, burjuvazi için -her şeye
rağmen- alternatifsizdir. CHP Genel Başkanı Baykal bu nedenle partisini bir
milli mutabakat hükümetine zemin oluşturacak uygunluğa getirmek için
“Mevlana” modelini devreye soktu. Sağcı-solcu, liberal-muhafazakar her
kesimi, AKP’yi ilk genel seçimlerde hükümetten indirmek için CHP’de bir araya
gelmeye çağırdı. Çünkü ne Ağar’ın DYP’si, ne Mumcu’nun ANAP’ı, ne de
Bahçeli’nin MHP’si tek başlarına AKP ile sandıkta mücadele edebilecek güce
sahip değiller. Bunu bildikleri için devletçi-milliyetçi-şovenist politika bu
partiler tarafından giderek daha fazla benimseniyor. İşçi sınıfı ve Kürt halkı bir
yandan TMY benzeri yasa ve uygulamalarla hak ve özgürlük alanlarında zapt-u
rap altına alınmaya; diğer yandan özelleştirme, yeni iş yasası, sosyal
güvenliğin tasfiyesi uygulamalarıyla katıksız bir sömürüye mahkum edilmeye
çalışılmakta. İşçi sınıfı ve Kürt halkı kendisini askerin postalı ile
şeriatın cübbesi arasına sıkıştırmaya çalışanlara karşı uyanık olmalı. Kürt
halkına yönelik imha politikası devlet-hükümet işbirliği içinde yürüyor.
Emekçi halka yönelik linç girişimleri devlet ve hükümetin izlediği milliyetçi
şovenist anlayışın bir ürünü. Askerin postalı özgürlükleri ortadan kaldırır,
örgütlülüğü parçalar, daha da acımasız bir sömürünün uygulanmasına olanak
tanır. Askeri darbeler hak ve özgürlük getirmez, hak ve özgürlükleri götürür.
Şeriat da işçi-emekçi düşmanı bir rejimdir. En temel hak ve özgürlükler dahi
böylesi rejimler tarafından un ufak edilir. İşçi örgütleri ve sendikalar
işçi sınıfını ve Kürt halkını, ya askeri darbe ya şeriat ikilemlerine
sürükleyen laik-faşist kampın anti-demokratik komplolarına ve Kürt halkı
üzerindeki katliam planlarına karşı ortak tutum almalıdır. İşçi sınıfı,
emekçiler ve Kürt halkının mücadelesi devam etmektedir. Tüm baskı ve şiddete,
sömürü ve saldırıya rağmen burjuvazi hak ve özgürlük mücadelesini
boğamamıştır. Sınıf hareketinin dağınık ve birleşik bir yapıya sahip olmaması
mücadelelerin istenen sonuçlara ulaşmasına çoğunlukla imkan vermemektedir.
Mücadelelerin birleştirilmesi, örgütlenme ve koordinasyonun sağlanması sınıf
hareketinin birleşik bir karaktere ulaşmasının en önemli koşuludur. Sınıf
hareketinin birlik, beraberlik ve dayanışma ruhu kuşkusuz bir kez daha
üzerine örtülmek istenen ölü toprağını savurup atacaktır. 5 Haziran 2006
Rejimin
saldırıları karşısında bir Birleşik İşçi Cephesi olanaklı mı? İşçi Cephesi
İşçi ve emekçi kitlelerin
kendilerine yönelik saldırılar karşısında ortak bir savunma hattı kurmaları,
her zaman her işçi örgütünün (sendikaların, partilerin) dile getirdiği bir
taleptir. Üstelik her işçinin sağduyusu, sınıfın parçalanmışlık durumunu
aşmak, saldırıları elbirliğiyle savuşturmak doğrultusundadır. Bununla
birlikte, sınıf mücadeleleri tarihine baktığımızda bu tip birliklerin,
bütünsel bir sınıf cephesinin, çok ender durumlarda ve o da geçici bir zaman
süresi içinde gerçekleşebildiğini görmekteyiz. Bunun nedeni, her ülkede işçi
sınıfının bütünsel bir yapı göstermeyip, toplumsal ve siyasi açılardan farklı
kesimlerden oluşması. Öyle ki, hükümetin, bir kesimin saldırı olarak
değerlendirdiği bir girişimi, başka bir sınıf kesimi tarafından “ilerici bir
reform” ya da kendisiyle ilgisiz bir uygulama olarak tanımlanabilmekte.
Tabii, farklı sınıf kesimlerini temsil eden parti ve sendikaların yönetim
kadrolarının siyasi ve toplumsal tercihleri de bu farklı değerlendirme ve
bilinç düzeyleri üzerinde etkili olabilmekte. Dolayısıyla da sınıfın
mücadele birliğine yönelik çağrıların, genel ve kaba birlik isteğinin
ötesinde somut bir içeriğinin ve amacının, ve herkesin üzerinde
anlaşabileceği net ve basit bir programının olması gerekir. Nitekim, devrimci
sosyalizmin 80 yıl kadar önce geliştirmiş olduğu Birleşik İşçi Cephesi (BİC)
taktiği, bu gerçeğin üzerinde temellenmiştir. Bu taktiğe en somut
ifadelerinden birini 1930’ların ortalarında Troçki vermiştir. Troçki,
Almanya’da yükselmekte olan Hitlerci faşist hareket karşısında,
reformist-devrimci ayrımı gözetmeksizin tüm işçi örgütlerini grevlerden parti
binalarına ve işçi yayınevlerine kadar bütün işçi eylemlerini ve merkezlerini
faşist çetelerin saldırılarına karşı ortak olarak savunmaya çağırmıştır. Faşizmim
işçi örgütlerinin arasındaki ayrımlara bakmaksızın sınıfın tümüne saldırdığı
bir dönemde, sınıfın ortak bir savunma hattı kurması zorunlu olmaktaydı. Ne
var ki, ne Stalinci Komünist Parti, ne de reformist Sosyal Demokrat Parti
böylesi bir birliğe yanaşmış, ve sonunda hepsi tek tek Hitlerci faşistlerce
ezilip parçalanmıştı. İşçi Cephesi
dergisi de benzer çağrıyı 1979 sonlarında yapmıştı. Üstelik sorun sadece MHP ve
Ülkü Ocakları temelli faşist çetelerin tüm ileri, solcu ve proleter
merkezlere ve eylemlere saldırısından, katliamlarından ibaret değildi. Dergi,
rejimin yaşamakta olduğu ağır kriz çerçevesinde yaklaşmakta olan askeri darbe
tehdidini zamanında tespit etmiş ve bu tehlikenin karşısında başta DİSK olmak
üzere tüm işçi örgütlerini ortak bir cephede toplanıp, darbeye bir Genel
Grevle karşılık vermek için hazırlanmaya çağırmıştı. Ne var ki, sol hareketin
devrim hayalleri kurduğu, DİSK’in ise sorunu parlamenter yollarla çözümleme
girişimlerinde bulunduğu bir dönemde, İşçi Cephesi kadar küçük bir
grubun çağrısı elbette yankısız kalmıştı. Ve sonunda Cunta, DİSK’i olduğu
gibi teslim alabilmiş, sol hareketi ise tankların ve postalların altında
paramparça etmişti. Aslında, Troçki’nin de dediği
gibi, işçi sınıfının devrimci partisi kitleler içinde önemlice bir desteğe
sahip olmadığı sürece, bu tip bir taktiği uygulamaya koyma yeteneğine sahip
olamaz. Kitle hareketinde belirli bir desteğe sahip olan reformist ve Stalinist
işçi önderlikleri ise, aktif bir mücadele çizgisine dayalı işçi cephesi
yerine, “demokratik” olarak tanımladıkları burjuva kesimlerle ittifaka
yönelip “Halk Cepheleri” kurma çabasına girişiyorlar. 1980 başlarında İşçi
Cephesi, faşist saldırılara ve olası bir askeri diktatörlüğe karşı bir
işçi cephesinin başını ancak DİSK gibi işçi hareketinin en aktif kesimini
bağrında toplamış olan bir örgütün çekebileceğini düşünüyor, DİSK’e bunu
kabul ettirme uğraşı veriyordu. Oysa DİSK önderliğinin sol sosyal demokrat
kesimi umudunu CHP’nin bir seçim başarısına bağlamış, TKP kanadı ise “barış
ve toplumsal ilerleme” sloganıyla benzer bir uzlaşmacı projeye soldan
kilitlenmişti. Bazı sendikaların başında bulunan Dev-Yol’cular ise, aynı halk
cepheci anlayışla, kendilerine bağlı ve işçi örgütleriyle ilgisi olmayan
“direniş komiteleri” kurma peşine düşmüş durumdaydılar. Tabii radikal solun
hemen her fraksiyonu da bu parçalanmışlığa ve işbirlikçiliğe destek vermek
istiyormuşçasına, kendi bağımsız ve “devrimci” sendikasını kurmaya
çabalıyordu. Sonucu biliyoruz: burjuvazi ve emperyalizm solun bu işbirliği
önerisini kabul etmedi ve askeri diktatörlüğü işbaşına getirdi. Bugün Türkiye çok farklı bir
süreçten geçmekte. İktidardaki liberal İslamcı parti çok güçlü bir parlamento
desteğine sahip. Parti içindeki çıkar çevrelerinin kendi aralarındaki
çekişmeler, İslamcı ideolojik kesimler arasındaki bölünmeler ya da diğer
sağcı-gerici parti ve kesimlerin kışkırtıcı müdahaleleri ne olursa olsun AKP
parti yapısını ve parlamento grubunu denetim altında tutma becerisini
gösterebiliyor. Bu açıdan herhangi bir hükümet yada parlamento krizinden söz
etmek olanaklı değil. Buna dayanarak da hükümet ABD ve AB emperyalizmlerinin
dayattığı bütün karşı devrimci “reformları” neredeyse itirazsız yasalaştırabiliyor.
Çalışma ve Sosyal Sigorta yasalarındaki işçi-emekçi karşıtı tüm değişikler,
hatta Terörle Mücadele Yasası’ndaki yeni değişiklikler işçi sınıfı üzerindeki
yoğun saldırının en son örnekleri. Buna karşılık rejim içinde
dalgalanmalar var. Bunu yaratan ise, işçi ve emekçi muhalefetinden çok, Kürt
halkının özgürlük mücadelesi. Bu mücadeleye karşı rejimin verdiği savaş,
devletin sivil ve askeri bürokrasisinin, güvenlik güçlerinin, mafyaların,
çetelerin yararlandığı bir ekonomik ve siyasi ortam yaratmış durumda. Kürt
sorununun çözümüne yönelik olarak atılabilecek herhangi bir adım, bu
çevrelerin ayrıcalıklı konumlarına ağır darbeler indireceğinden MGK’dan silah
taciri çetelere kadar bütün bu kesimlerin şiddetli direnişiyle karşılaşıyor.
Bu kesimler emperyalizmin Ortadoğu’daki egemenlik projesi çerçevesindeki bir
“çözüme” bile karşılar, çünkü bunlar savaştan, savaşta akan kandan
besleniyorlar. Dolayısıyla da rahatlıkla “anti-emperyalist, ulusalcı”
maskeler takınabiliyorlar. Kürt halkının mücadelesi ile emperyalizmin
talepleri arasına sıkışmış haldeki hükümetin her girişimine sadece siyasi
platformlarda değil, MGK ve Ordu ültimatomlarıyla, çete operasyonlarıyla,
kışkırtmalarla, cinayetlerle yanıt veriyorlar. Bu saldırılarına ideoloji ve
politik kılıf olarak da, AKP’nin İslamcı ideolojisine karşı “laik cumhuriyet”
söylemini geliştiriyorlar. AKP hükümetinin kendi seçmen tabanının küçük bir
kesimini memnun etmek için dile getirdiği ya da uygulamaya koyduğu her şeyi,
laik cumhuriyetin elde gitmesi, şeriatçı düzenin kurulması yolunda bir adım
olarak gösterip kendilerine kitle desteği yaratmaya çabalıyorlar. Dolayısıyla bugün işçi ve
emekçi yığınlar ile Kürt halkı ikili bir saldırı altında: bir yandan liberal
İslamcı hükümet, öte yandan MGK’sından CHP’sine ve çetelere kadar Türk
milliyetçisi akımlar, halk üzerinde vahşi bir Haçlı seferine girişmiş
durumdalar. Böylesine bir saldırı karşısında kuşkusuz gerekli olan, işçi ve
emekçi muhalefet ile Kürt özgürlük mücadelesinin birleşik bir yanıt
verebilmesi. Bunun koşulları var mı? Bu iki kesim arasında önderlik gücüne
sahip olan örgütlerin politikasından hareketle bu soruya olumlu bir yanıt
verebilmek ne yazık ki olanaklı değil. Kürt önderlikleri, başta PKK olmak
üzere, tüm stratejilerini rejimle pazarlık eksenine yerleştirmiş durumdalar.
Kürt halkına yönelik savaşın sürmesine ve onun tüm demokratik haklarının yok
sayılmasına dayalı asker-polis rejiminden kendini “demokratikleştirmesini”
istiyorlar. Üstelik bu stratejileri çerçevesinde ABD ve AB gibi emperyalist
merkezlerin egemenlik projelerine eklenebileceklerinin işaretlerini
veriyorlar. Kendini salt Kürdistan’ın değil, tüm Türkiye’nin partisi olarak
sunan bazı Kürt önderlikler ise, bir işçi-emekçi alternatifi yaratmak yerine,
halk cepheci uzlaşma politikalarıyla bu yenilgici stratejiye destek
veriyorlar. Oysa bu rejimin kendini demokratikleştirebilmesi doğasına aykırı,
olanaklı değil. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına sahip olabilmesi,
baskıcı ve asimilasyoncu, Türk milliyetçisi asker-polis rejiminin bir devrimle
tarih sahnesinden silinmesinden geçiyor. İşçi sınıfının en önemli kitle
örgütleri olan sendikaların yöneticileri ise, neredeyse bütünüyle “laik cumhuriyet”
sloganının arkasında, milliyetçi-ırkçı rejimin çevresinde kenetlenmiş
durumdalar. Hükümetin işçi ve emekçi yığınlara yönelik müthiş liberal
saldırısına yanıt geliştirmek, kitleleri bu karşı devrimci ekonomik ve
toplumsal saldırılar karşısında seferber etmek yerine, başörtüsü sorunuyla
uğraşarak MGK ile hükümet arasındaki çekişmede çetelerin yanında saf
tutuyorlar. Kendilerinden kitleler adına olumlu mücadele girişimleri
beklenebilecek KESK ve DİSK’in yöneticileri de rejimin kendi kendini
düzeltmesi stratejisi doğrultusunda tümüyle uzlaşmacı bir çizgi izlemekteler.
Öyle ki, patronların örgütü TÜSİAD hükümeti yetersizlikle eleştirdiğinde,
onları destekleyerek işçi ve emekçi yığınların sınıf bilincini iyiden iyiye
bulandırmaya yönelen sendika yöneticileri bile var. Bu bürokratların,
birleşik bir işçi cephesi oluşturmak doğrultusunda harekete geçmesini beklemek
ham bir hayalcilik olur. Üstelik böyle bir politikayı sendikalarda egemen
kılabilecek yapıda bir sol muhalefet de görünmüyor ortada. Devrimci sol
hareket kitle sendikaları içinde son derece zayıf. O halde işçi ve emekçi
yığınların mücadele birliğini sağlayabilmek için ne yapmak gerekiyor?
Kuşkusuz hükümetin ve rejimin saldırılarını teşhir etmeyi sürdürmek, bu
saldırıların niteliğini kitlelerin bilincinde açığa çıkarmak, mücadeleci öncü
kesimleri ülkeye demokrasinin ancak bir devrimle gelebileceğini gösteren
seferberlik programı etrafında örgütlemek, Kürdistan’daki özgürlük
mücadelesini ülkedeki işçi-emekçi devrimiyle ilişkilendiren her politik
girişimi desteklemek, bu temeller üzerinde sendikalar içinde devrimci bir sol
muhalefeti adım adım örerek gerici, milliyetçi ve uzlaşmacı sendika
bürokratlarına karşı politik bir mücadele vermek en başta gelen görevler. Bu
doğrultuda devrimci Marksist çevreler, olanaklı olan her yerde, imza
kampanyalarından salon toplantılarına, sendikal işbirliklerine kadar yayılabilecek
bir seferberlik alanında güç birliği yapabilirler ve yapmalıdırlar. Birleşik
işçi cephesinin ne kadar yararlı ve devrimci bir taktik olduğunu propaganda
etmek, bunun hayat bulabilmesine yetmez, tam tersine küçük devrimci çevreleri
boş bir lafazanlıkla zaman kaybetmeye iter. Önemli olan, bu tip bir taktiği
küçük ölçeklerde de olsa kitlelerin içinde somutlayabilmek, sınıfın
bilincinde daha geniş ölçekli seferberliklerin zeminini hazırlayabilmektir.
İşçi cephesi, propagandacı tekkelerin bir araya gelmesiyle değil, kitle
mücadelesinde daha geniş birlikteliklere ulaşmakla hayat bulur. Devrimci işçi
partisinin inşası da ancak bu tip bir çalışmayla olanaklıdır. Haziran 2006
Cumhurbaşkanlığı ve rejim
Yusuf Barman Devletin tepesinde
süregelmekte olan itişme, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşmasıyla birlikte
yoğunluk kazanmış durumda. Başbakan Erdoğan ve öbür AKP yetkilileri her
fırsatta yeni Cumhurbaşkanını mevcut Meclisin seçeceğini, bir erken seçime
gidilmeyeceğini tekrar ediyorlar. Onların bu ısrarı, AKP’nin Meclisteki
çoğunluğuna dayanarak kendilerinden birini, olasılıkla da Meclis başkanı
Bülent Arınç’ı veya hatta Başbakan Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı
koltuğuna oturtmak arzusunda olduğu biçiminde yorumlanıyor. Büyük olasılıkla
da bu yorum doğru, ya da en azından AKP üzerinde uzlaşmaya varılabilecek
“kendinden biri” konusunda eğilimini apaçık ortaya koyuyor. CHP ise yeni Cumhurbaşkanını
üç yıl önce seçilmiş olanın değil, halkın değişmiş olabilecek iradesini yansıtacak
yeni bir Meclisin seçmesini istiyor, ve bu gerekçeye dayanarak da erken genel
seçim talep ediyor. CHP’nin talebi bu içerikle sınırlı kalacak olsaydı, bunun
burjuva kurumları çerçevesinde demokratik bir tutum olduğunu söylemek
olanaklı olabilirdi. Ne var ki, Deniz Baykal’ın konuya ilişkin çizgisi AKP
iktidarı karşısındaki genel stratejisinin diğer ana öğelerini içeriyor. Ona
göre AKP, şimdilik asıl programını gizleyen Şeriatçı bir parti; şu anki amacı
devlet kurumlarını (yargıdan Silahlı Kuvvetlere kadar) yavaş yavaş ve
“içerden” ele geçirmek, Cumhurbaşkanlığına kendinden birini getirmesi de bu
taktiğinin bir uzantısı; bu nedenle de, AKP Mecliste çoğunluğu oluştursa
bile, bu olanak ona tanınmamalı. Pekiyi, Deniz Baykal bunu nasıl
engelleyecek? Erken genel seçim istemesi bir bakıma bu yüzden, ama verili koşullarda
yeni seçilecek Mecliste de AKP’nin, mutlak çoğunluk olmasa bile önemli bir
ağırlık oluşturacağını ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde söz sahibi olacağını
hissediyor. İşte tam bu yüzden de tavrını açıkça ortaya koyuyor ve “Bülent
Arınç, düşünceleri nedeniyle Cumhurbaşkanlığına seçilmemeli” diyor. Kuşkusuz Bülent Arınç, ve
elbette Tayyip Erdoğan, son derece tutucu, gerici, hatta burjuvazinin kabul
etmesi durumunda Şeriata dayalı bir devletin kurulmasını reddetmeyecek
politikacılar. Bununla birlikte burjuva demokrasisinin “bireylerin politik,
ideolojik, vs görüşlerinden ötürü yargılanamayacağı, mahkum edilemeyeceği ve
devlet kurumlarında görev almalarının engellenemeyeceği” ilkesi, burjuvazinin
bahşettiği değil, işçi ve emekçilerin dövüşe dövüşe elde ettikleri bir
kazanım. Dolayısıyla da, öznesi ister Arınç, ister Erdoğan olsun, işçi
sınıfının rejime kabul ettirmesi, titizlikle koruması gereken bir ilke bu.
Zira seçimlerle Meclise girmiş insanların, seçim dışı yöntemlerle devre dışı
bırakılması girişimi, burjuva demokrasisi çerçevesinde tek bir anlama gelir:
açık ya da gizli darbe. Deniz Baykal’ın güvendiği “merci” de bu: MGK ve Ordu.
Eğer Arınç’ı görüşlerinden ötürü Cumhurbaşkanlığından men edecek tek güç
varsa, o da ülkenin baskıcı rejiminin “bekçisi” olan Silahlı Kuvvetlerdir.
Baykal bu gücü devreye sokmaya çalışıyor. İşçi sınıfının bu tür darbeci
söylemlere ve girişimlere net bir biçimde karşı çıkması gerekiyor. Arınç ya
da Erdoğan’ın “politik sağlığı” bakımından değil, sınıf örgütlenmesinin ve
seferberliğinin olanaklı hale gelmesi, dünya ölçeğindeki demokratik
kazanımları Türkiye emekçilerinin bu ülkeye de taşıyabilmesi bakımından. Zira
her darbe, hatta darbe tehditi, emekçi halklar üzerindeki otoriter rejimin
baskılarını daha da güçlü hale getiriyor, diğer kazanımların da bir bir elden
gitmesine yol açıyor. Rejim krize
girer mi? Darbe girişimlerinin
önlenmesi, MGK’nın kitlelerin iradesi dışında ve üstünde, bu iradenin
karşısında egemen olmaya devam etmesini engelleme, asker-polis rejimine son
verme görevini Arınç ve Erdoğan gibi gerici politikacılara bırakmak ise tam
bir intihar olur. Çünkü bunlar burjuvazinin, işverenlerin sözcüleri, ve bu
devirde burjuvaların bizimki gibi geri ve emperyalizme bağımlı ülkelerde
demokratik hakları tesis etme yetenekleri yok. Çeşitli burjuva fraksiyonlar
kendi aralarında dalaştıklarında demokratik lafazanlıklar edebiliyorlar, ama
hepsinin birden toplu korkusu bu hakların işçi ve emekçi yığınların
mücadelesinde yeni açılımlar, yükselişler yaratabileceği; bu yüzden de
Türkiye de demokratik dönüşümün gerçekleşmesini burjuva partilerinden
beklemek hayal olur. Burjuva kesimler kendi
aralarındaki farklılıkları ve çelişkileri, seçimlerle olmazsa darbelerle ya
da emekçi halka karşı kurdukları uzlaşmalarla aşmaya çalışırlar. Nitekim AKP
ve Ordu, asker-polis rejiminin selameti açısından aralarında bir uzlaşma
arayışı içindeler. Bunun en iyi örneklerinden birini, Hürriyet gazetesinin 20
Mart tarihli baskısında yayımlanan “Gizli Anayasa” haberi veriyor. Kimsenin
yalanlamadığı bu habere göre “24 Ekim’de yapılan
Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında yenilenmiş son hali uygun bulunan
ve kamuoyunda "Gizli kırmızı anayasa" olarak bilinen Milli Güvenlik
Siyaset Belgesi (MGSB) Bakanlar Kurulu tarafından imzalanarak yürürlüğe
girmiş” durumda. Bu belgeye göre ülkenin “güvenliğini tehdit eden temel
unsurlar irtica, bölücülük ve aşırı sol” olarak belirleniyor; “tek devlet,
tek ulus, tek bayrak, tek dil” ilkeleri doğrultusunda hareket edileceği, ve
“İnkılap ilkelerinden taviz verilmeyeceği” kararına varılıyor. Açık
ki, AKP ile Ordu arasında, asker-polis rejimini güçlendirmeye yönelik bir
anlaşma söz konusu. Bu uzlaşma Cumhurbaşkanlığı seçiminde rejimin krize
düşmemesi için alınmış belirgin bir önleme benziyor. Ama sorun sadece
Cumhurbaşkanlığı seçimi değil. AKP’nin Meclisten geçirdiği Terörle Mücadele
Yasası da bu uzlaşmanın bir sonucu. Çünkü bu yasa doğrudan doğruya siyasi
otoriteyi, yani yasama (Meclis) ve yürütme (Hükümet) güçlerini devre dışı
bırakıyor, Orduyu ve Polisi onun yerine geçirip yargı gücünü kolluk
kuvvetlerine tabi kılıyor. Kısacası, demokrasi değil, baskıcı Asker-Polis
rejimi güçlendiriliyor. Bu baskı rejiminin gerçek
Yasama ve Yürütme gücü olan MGK’nın bir parçası olan, bu gücü yok etmek için
kılını kıpırdatmamanın yanı sıra onunla birlikte Gizli Anayasa imzalayıp
demokrasiye apaçık aykırı bir yasa çıkarabilen AKP hükümetinden, onun
Başbakanından, Meclis Başkanından demokrasiyi savunmaları beklenebilir mi?
Tam tersine, Asker-Polis rejimine, onun Baykal benzeri darbe kışkırtıcısı sözcülerine
karşı demokratik hakların, ancak Erdoğan-Arınç benzeri gericilere rağmen, AKP
gibi karşı devrimci bir partiye rağmen savunulması gerekiyor. Ve de şu apaçık
bir gerçek: Türkiye’de demokrasinin gerçekleşmesi için bir devrime ihtiyaç
var, çünkü bunun için MGK rejiminin ve 1982 Anayasasının ve tüm “gizli
anayasaların” yok edilmesi gerekiyor. MGK rejimine karşı emekçi halkın
demokratik iradesini ortaya koyabilecek bir Kurucu Meclis, ancak gene emekçi
kitlelerin seferberliğiyle olanaklı olacaktır. Bu devrimci dönüşümü
gerçekleştirebilecek, bundan yarar bekleyen başka hiçbir güç yok. 8 Mayıs 2006
Dalgalanmanın faturası
işçi ve emekçilere Şahin Yıldırım AKP hükümeti’nin üç buçuk yıllık
iktidar döneminde pembe tablolar çizip şu kadar büyüdük, enflasyon bu kadar
düştü, ekonomi iyi gidiyor yalanlarını piyasalardaki dalgalanmalar açığa
çıkardı. Türkiye’deki “ekonomik büyüme” aslında uluslararası sermayenin
“sıcak para” denilen girişine bağlanmış durumda. Uluslararası sermaye
elindeki parayla hangi ülkede daha fazla para kazanırım düşüncesiyle hareket
etmekte. Yani paradan para kazanma hareketi. Ekonomileri zayıf veya bağımlı
olan ülkeler uluslararası sermayeyi ülkelerine çekmek için bu çevrelere
güvence ve zemin hazırlamak durumundalar. Güvence ve zeminden kastımız
yabancı yatırımcılara büyük yağma ve vurgun olanakları sağlanmalı, yasal
düzenlemeler bu vurgunların önünü açmalıdır. Böylece çıkarlarına uygun zemini
bulan vurguncular yatırımlarının bir bölümünü Türkiye’ye kaydırırlar. Bu
girişlerle ekonomide yalancı bir bahar havasının yaşanması mümkün olur. Aksi
durumda “sıcak para” başka ülkelere kaçabilir. Ülkeye giriş yapan “sıcak
para” bazıları için ekonomide belli rahatlıklara yol açabilir. Tabii ki
bahsettiğimiz rahatlık işçi ve emekçilerin hayat seviyelerindeki rahatlık
değil. Ve bu rahatlama hiçbir zaman kalıcı olmaz. Çünkü hükümetlerin izlemiş
oldukları ekonomik program başta uluslararası sermaye ve onların işbirlikçisi
durumundaki tekelci sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yasal düzenlemeleri
hazırlamak zorunda. IMF’nin üç ayda bir hükümeti denetlemeye gelmesinin
nedeni programdan sapmamasını kontrol etmek. “Sıcak para”nın girişini
sağlayan hükümet bu vesileyle topluma pembe tablolar çizerek yoksul kitlelere
yalandan umutlar vaat etmekte. Hükümetin çizdiği bu tabloların hayatta hiçbir
karşılığı yok. Çünkü işçi ve emekçilerin yaşam standardıyla, çizilen pembe
tablolar arasında korkunç bir uçurum var. Dünya Bankası’nın hazırlatmış
olduğu rapora göre Türkiye’de patronların geliri ile işçi ve emekçilerin
geliri arasındaki fark 17 kat daha fazla. AKP’nin büyüyen ekonomisinde 18
milyon yoksul, 1 milyon aç insan bulunmakta. Uluslararası sermayenin mantığı
kârına kâr katmak. Hangi ülkede daha fazla para kazanma olanakları bulurlarsa
o ülkeye rotalarını çeviriyorlar. Piyasadaki dalgalanmaların nedeni Son haftalarda piyasalardaki
yaşanan dalgalanma başta Türkiye olmak üzere Asya borsalarında sarsıntılara
yol açtı. ABD ve Japon Merkez Bankalarının faiz artırımına gideceklerini
açıklamaları (paranın kokusunu alan) vurguncu sermayenin bir bölümünün
Türkiye’yi terk etmesine neden oldu. Ellerindeki hisse senetlerini satıp ucuz
dolar alan ve bu sayede bir vurgun daha yapan sermaye yeni vurgunlar için
başka ülkelere yelken açmış durumda. Bunun neticesinde ekonominin (pembe
tablo) dengeleri sarsıldı. Borsa düştü, döviz ve faizler yükseldi. AKP hükümeti yalanlarını
bastırmak için hemen saldırıya geçti. Dövizdeki yüzde 8 artışı devalüasyon
olarak değerlendirenleri “cahillikle” suçladı. Bununla yetinmeyen hükümet bu sarsıntıdan kendine siyasi rant
elde etmek için cumhurbaşkanının veto ettiği Genel Sağlık Sigortası ve Sosyal
Sigortaları Yasası’nı bu konuya bağlamaya çalıştı. Hatırlanacağı gibi bizler
bu hikâyeyi DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde yaşanan 2000-2001 krizlerinde de
gördük. Hükümet yaşanan krizin nedenini Hüsamettin Özkan’ın cumhurbaşkanına
anayasa kitapçığını atmasına bağlamıştı. Bizlerde buna İNANDIK! Ekonomideki dalgalanmaya birde
rakamlar gözüyle bakalım: “sıcak para”nın, Merkez Bankası’ndaki döviz
rezervinin 55 milyar dolar olduğu ifade ediliyor. Nisan 2005’te 34 milyar
dolar olan “sıcak para” 28 milyar dolar artışla, Mayıs 2006’da 63 milyar
dolara yükseliyor. Bir yılda artış gösteren “sıcak para”nın 22 milyar
dolarının hisse senedi, 6 milyar dolarının ise hazine iç borçlanma senedi
karşılığı giriş yaptığı belirtiliyor. Demek ki bu paranın tamamı bir anda
çekilse Merkez Bankası rezervi bu açığı karşılamaya yetmeyecek. Sonuç olarak yaşadığımız
kapitalist sistemin işleyiş mantığı bu. Bu mantığın zarar verdiği kesimler
ise işçiler, emekçiler ve yoksul kitleler. Ekonomideki yaşanan
dalgalanmalardan dahi vurgunlar yaparak zenginleşen sermaye gerisinde işçi ve
emekçilere vergiler ve zamlarla derinleşen bir sömürü bırakmakta. 31 Mayıs 2006
Yeni TMY, askere
ve polise öldürme yetkisi veriyor Nergis Çayır AKP hükümeti Terörle Mücadele
Yasa Tasarısı’nı (TMY) tatile girmeden çıkartmaya hazırlanıyor. Hükümet
TMY’de değişiklik yapılmasını yaklaşık bir yıl önce gündemine almıştı. CHP,
hükümete muhalefet etmek için yasa tasarının PKK lideri Abdullah Öcalan’a af
getireceği iddialarını dile getirdi. TMY aslında toplumun muhalif kesimlerini
sindirmeyi hedefleyen maddelerle doluyken CHP’nin konunun sadece 6. maddesini tartışması aslında hükümetin ve
ordu’nun isteklerine büyük olanak sağlamıştır. Bu yasayla yapılmak istenen ne? Terör suçunun alanı genişletiliyor,
polisin yetkisinin artması isteniyor. Yeni maddeler şöyle; Terör örgütüne üye
kazandırmak suç olarak tanımlandırılıyor ve 15 yıl hapis öngörülüyor.
Gösterilerde puşi ve maskeyle yüzünü kapatanlar 3 yıla kadar hapis isteniyor.
İntiharın terör amacıyla özendirilmesi cezanın ayrıca arttırılmasını
getiriyor. Ormanları terör amaçlı yakanların cezaları yüzde 50 oranında
arttırılacak. (Villa yapmak için yakanlara ceza yok!) Polis terör örgütlerine
yönelik operasyonlarda “teslim ol” emrine uymayanlara karşı silah
kullanabilecek. Gözaltındaki şüphelinin avukatıyla görüşme hakkı 24 saat
süreyle kısıtlanabilecek. Dağa ve şehirdeki eylemlere çocuklarını salan anne
babalara 5 yıl hapis cezası öngörülüyor. Hükümet bu yasayı
hazırlamalarına, “terör eylemlerinin,
kişi hak ve özgürlüklerinin kullanılması açısından bir tehdit oluşturduğu,
terör eylemlerinin, halkın korku ve paniğe kapılmasını toplumdaki siyasi,
ekonomik ve sosyal yapıların büyük ölçüde zarar görmesine yol açtığı vb.”
gerekçe olduğunu öne sürüyor. Terörü kim uyguluyor? Terörü burjuva devletin ta
kendisi uyguluyor. Bu terör baskı, şiddet, öldürme dahil her şeyi kapsıyor.
Daha geçen aylarda yapılan mahalle baskınlarında, polisler kapıları kırarak
evlere girmeye çalışıyor, insanları tutukluyordu. En son örnekte de
araçlarıyla dolaşmaya çıkan üç arkadaştan biri polis kurşunlarıyla öldürüldü.
Bu kişisel hak ve özgürlüklere müdahale değil mi? Terör suçlusu tanımının
genişletilmesiyle her birey fiilen terörist olarak ilan ediliyor. Baskı
güçlerinin bu tutumuyla halk arasında da insanların birbirine karşı güveni
azalıyor. İnsanlar otobüste, sokakta, durakta yanındaki insana suçlu olabilir
ihtimaliyle mesafeli bakıyor. Bu var olan yabancılaşmayı daha da arttırıyor. Bu yasa sadece Kürt halkına
değil işçileri, emekçileri, gençleri de baskı altına almak için çıkartılmak
istenen bir yasa. ABD emperyalizmi terörü bahane
ederek Irak’ta işgalini sürdürmeye devam ediyor. Türkiye’de de daha çok
demokrasiden, özgürlükten en çok bahsedilen bir dönemde terör bahanesiyle
düzen karşıtları daha fazla baskı altına alınmak isteniyor. TMY var olan uygulamalara
yasal kılıf arama gereğinden doğmuştur. Daha yasa çıkmadan Dersim’de Hüseyin
Aslan adlı demiryolu işçisi askerler tarafından öldürüldü. Baskı ve şiddet
yasa tanımıyor. Gücü olan yasayı koyuyor. Bugün işçilerin, emekçilerin,
Kürtlerin, yoksulların ve diğer emekçi kesimlerin güçlü örgütlenmeleri olabilseydi
burjuvazinin çıkarttığı tüm yasaları geri aldırabilmek daha güçlü bir
olasılık olabilirdi. Nitekim Kürt halkının sarı, kırmızı, yeşil renkteki puşileri yasak, takılması üç yıl
hapis cezası gerektiriyor ama buna rağmen Kürt halkı güçlü oldukları
mitinglerde puşilerini takıyor ve bu renklerden binlercesini görmek zor
olmuyor. Güçlü ve örgütlüysek hak ve özgürlüklerimizi koruyabilir ve
yenilerini kazanabiliriz… Kapitalist devlet terörüne
hayır. Terörle mücadele yasalarının hedefi belirsiz terör örgütleri değil,
işçi sınıfının mücadele örgütleridir… 30 Mayıs 2006
Öykü Tanır
İstanbul Teknik
Üniversitesi’nde her yıl düzenlenen öğrenci şenlikleri, bu yıl faşistlerin
provokasyonlarıyla sabote edildi. 9 Mayıs Salı günü İTÜ’de sol görüşlü öğrencelere linç girişimlerine varan
saldırılar yapıldı. Bu yıl 3-8 Mayıs tarihleri arasında
düzenlenen İTÜ öğrenci şenlikleri
başlamadan iki ay önceden itibaren; MHP ve Ülkü Ocakları ile bağlantılı
olduğu bilinen faşistler tarafından, İTÜ öğrencilerinin en çok kullandıkları
İnternet sitelerinden, şenliğin engellenmesine yönelik çağrılarda bulunuldu; 9
Mayıs Salı günü için, “Türk bayrağına sahip çıkmak için yürümek” gibi
söylemlerle “Bayrak Yürüyüşü” isimli bir eylem organize edildi. İTÜ öğrencilerini
de provoke ederek 9 Mayıs’ta yürüyüşe geçen faşistlerin bir kısmı da şenlik
alanının çevresinde, sloganlarla provokasyonlarına devam ederek üniversiteye
girmeye çalışan iki İTÜ öğrencisine saldırdı. Minibüse binen bir öğrenci
minibüsten indirilerek sopalarla dövüldü. Ardından üniversite dışındaki iki
İTÜ öğrencisi bıçaklanarak ağır yaralandı. Bu kişilerin daha önce
Bahçeköy Yurdu’nda öğrencilere uykularında saldıran, üniversite içinde bir
öğrenciyi tartaklayanlarla da aynı kişiler olduğu bilinmektedir. 9 Mayıs’ta İTÜ’de yaşanan
olaylar, aslında bir süredir Türkiye’de uygulanan politikaların bir devamı
niteliğinde. 2005 Newroz’undan beri gün be gün artan şovenizm propagandası
ile gerçekleştirilen eylemler; Trabzon’daki linç
girişiminde halkın faşistlerle birlikte aldığı tutum, Şemdinli
olayları ile birlikte özellikle Kürt halkına karşı sürdürülen saldırılar,
Kürt illerinde kadın, çocuk demeden öldürülen insanlar terör karşıtı hareket
adı altında meşrulaştırılırken; diğer bölgelerde sözde teröristlere karşı
Türk Bayrakları ile yollara dökülen “sözde” vatandaşlar… Tüm bu olaylarla işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin ortak
bir mücadelede buluşması engelleniyor. İşçi sınıfı; Kürt-Türk,
Terörist-Vatansever provokasyonlarıyla bölünüyor, parçalanıyor. Her geçen gün artarak kendini
gösteren neo-liberal saldırılar ile haklarını giderek kaybeden, yoksullaşan
Kürt-Türk işçiler, öğrenciler; lokal alanlarında mücadelelerini sürdürmeye
çalışıyor. Fakat; öğrenci hareketi uzun zamandır kitlelerle bağ kurmakta
zayıf kalıyor. Devrimci öğrenciler işçi sınıfıyla birlikte yürütecekleri
mücadelelerini kendi fakültelerindeki dar çevrelere sıkıştırıyorlar.
Dolayısıyla taleplerini, politikalarını sınıflarının bir parçası olan diğer
öğrencilere taşımakta zorlanıyorlar. Son zamanlarda üniversitelerde, paralı
eğitime, baskı ve şiddet ortamına karşı yürütülen mücadelelerde öğrencilerin
ortak mücadele edebilecekleri araçlar yaratılamıyor. Devrimci öğrencilerin, 9
mayıs provokasyonları gibi benzeri olaylara izin vermeyecekleri, sınıf
mücadelesinin talepleriyle örtüşen taleplerini diğer öğrencilerle paylaşacakları
ve ortak politikalarını uygulayacakları bir öğrenci birliği en acil ihtiyaç
olarak karşımızda! 1 Haziran 2006
Çevre
Yasası çevremizi kurtaracak mı? Uğur Yılmaz 11 yıldır TBMM raflarında bekleyen Çevre Yasası, Tansu
Çiller döneminde hazırlandı; Mesut Yılmaz döneminde yenilendi, ancak bir
türlü yasallaşmadı. En son Tuzla’da ortaya çıkan (ve kısa bir süre sonra da
Kıraç bölgesinde) zehirli varillerin Türkiye gündemine oturması ve yetkili
kurumların bu olayda parmağının olduğunun açığa çıkmasından dolayı gelen
tepkiler, AKP hükümetini istemeden de olsa bu yasayı meclisten geçirmek
zorunda bıraktı. İşte
Çevre Yasasının getirdikleri:
AKP hükümeti ve patronlar çevre düşmanı Çevre
Yasası’nı iki yıl mecliste bekleten AKP hükümetinin Çevre ve Orman Bakanı
Osman Pepe, Tuzla’daki zehirli varillerin ortaya çıkmasından sonra, “Türkiye’de
750 bin ton tehlikeli atığın sadece 30-35 bin tonu, bilemediniz 50 bin tonu
bertaraf ediliyor. 720 bin ton tehlikeli atık nereye gidiyor?” diye utanmadan sordu. Ayrıca Çevre
Yasasının görüşüleceği meclisteki ilk Genel Kurul toplantısına bile gitme
tenezzülünde bulunmadı. Nitekim zehirli varillerin ortaya çıkmasından sonra
hükümetin çevre yasasındaki değişikliklere bakıldığında bu zehirli atıkları
bertaraf edecek tesisleri kurmak için patronlara iki yıldan on yıla kadar
süre tanıdığı görülüyor. Bu süre içinde patronlar zehirli varilleri bugüne
kadar olduğu gibi istedikleri şekilde çevreye atabilecekler. AKP hükümetinin
çevre konusunda ne kadar duyarlı olduğu görülüyor. Daha
sonra her yerden varillerin çıkması
ve gelen tepkiler üzerine AKP hükümeti Çevre Yasası’nı çıkarmak zorunda
kaldı. Bakalım meclisten geçen bu yasa uygulamaya da geçecek mi? Konu
patronlar olunca iş değişiyor. AKP hükümeti çevre katliamına neden olan iş
adamının uzun süre adını bile açıklamaya cesaret edemedi. Çevre
katliamlarını önlemek göstermelik yasalarla olmaz. Ülkedeki bütün firmaların
çevreye zarar verebilecek atık miktarları belirlenmeli ve bu firmalara bu
atıkları bertaraf edebilecek tesisler kurulması şartı getirilmelidir. Çevreyi
kirleten fabrika patronlarına ağır para cezasıyla birlikte hapis cezası da
verilmelidir. 30 Mayıs 2006
Sosyal Güven(siz)lik Yasasına Cumhurbaşkanından onay Jiyan Mecliste AKP milletvekillerinin oyları ile kabul
edilen sosyal güven(siz)lik yasası cumhurbaşkanı tarafından da onaylandı.
Daha önce cumhurbaşkanının meclise iade ettiği yasa tasarısı, mecliste
görüşülerek bazı değişiklerden sonra cumhurbaşkanının onayına sunuldu.
Cumhurbaşkanı yeni şekliyle yasayı onayladı. Biz yasanın cumhurbaşkanı
tarafından reddediliş sürecini biraz detaylandırmak istiyoruz. Cumhurbaşkanı daha önce yasa
tasarısını neden onaylamadı? Cumhurbaşkanı basın sözcüsünün daha önceki
açıklamasında cumhurbaşkanının bu yasayı onaylamadığını, yasanın Türkiye
şartlarına uygun olmadığını, mecliste tekrar görüşülmesini istediğini
açıklamıştı. Daha doğrusu televizyon aracılığıyla cumhurbaşkanı basın
sözcüsünün açıklaması böyle yansıtılmıştı. Bu durum kamuoyuna ve özellikle de
sendikacılara umut vermişti. Acaba cumhurbaşkanı emekçilerden yana mı tavır
alıyor düşüncesini akıllara getirmişti. Tabii bizler, düzenin bekçilerinin işçiden,
emekçiden yana bir tavır alacağını zaten hiçbir zaman beklemeyiz. Bizim
düşüncelerimiz doğru çıktı. Çünkü cumhurbaşkanı yasanın özüne değil küçük
detaylarına kafa yoruyordu. Cumhurbaşkanlığı basın merkezinden yapılan
açıklamaya göre, yasa yayınlanmak üzere başbakanlığa gönderildi. Sezer' in
onayladığı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu, Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve SSK'nın
kaldırılarak Sosyal Güvenlik Kurumu'nun oluşturulmasını öngörüyor. Kanuna
göre kurumun en yüksek karar organı olan Yönetim Kurulu 10 üyeden oluşacak.
Bu 10 üyeyi hükümet atayacak. İşte cumhurbaşkanı Sezer bu atamanın hükümet
tarafından yapılmasını gerekçe göstererek yasayı TBMM’de görüşülmek üzere
iade etmişti. Meclis'te görüşülen yasa tasarısı, Meclis'te görüşülerek cumhurbaşkanının
istediği şekilde düzenlenip cumhurbaşkanının onayına tekrar sunuldu. Yasayı
yeni şekliyle onaylayan cumhurbaşkanı aslında işçileri memurları ve
emekçileri hiç de düşünmediğini göstermiş oldu. Daha öncede belirttiğimiz gibi bu yasa işçinin,
memurun emekli olmasını bir hayal ürünü haline getiriyor. Ve geleceğimizi
ipotek altına alıyor. Sendikalar bu duruma sessiz kalıyor. Durum çok ciddi. Sesimizi
yükseltmeliyiz. Sendikalarımızda, işyerlerimizde bu yasayla ilgili işçileri
bilgilendirerek bu yasanın işçilerden neler götürdüğünü açık şekilde
anlatmalı, yasa hakkında bilgilenmeliyiz. Bu yasa bu şekilde kabul edildi ama
bunun dönüşü mutlaka vardır. Bu dönüşü de bizim sınıf bilinciyle, sınıf
dayanışmasıyla gerçekleştireceğimiz iş yavaşlatma, gerekirse sendikaları da
zorlayarak şalter indirmeye kadar gidecek eylemler geliştirmemiz gerekli.
İşçiden yana olmayan yasalar kaldırılsın. Yaşanır bir ücret verilsin. Savaşa
değil eğitime, sağlığa bütçe ayrılsın. 25 Mayıs 2006 Tekstil Sözleşme ve son süreç Patronun “böl- parçala-yönet” politikası tuttu. Patron bizi bölerek 35
öncü işçiyi diğer işçilerden ayırmak için üst kata almıştı. İşçilerin
çoğunluğu ise alt kattaydı. Alt katı zayıf gören patron bu süreçte, müdürleri
ve ustaları kullanarak kendisine yakın işçilere, “burası kapanacak, gelin paranızı alın” dedi. Ayrıca bazı işçilere
de, “bu süreçte sizi bir süreliğine eve
gönderelim, daha sonra sizi çağırırız” diyen patron bazı işçilere de, biz
sizi depoya gönderiyoruz vaadinde bulundu. Patronun amacı açık:
örgütlülüğümüzü böyle bir süreçle tamamen zayıflatıp bitirmek istiyor. Patron
vaatte bulunup çıkarttığı hiçbir işçiye verdiği sözü tutmadı. Patronun
vaatlerine kanarak çıkan bazı işçileri ustalar dahil sorduğumuzda, bize
patronun ve müdürlerin yalanlarına kanmayın diyorlar. Patron bir yandan
bunları yaparken bir yandan da işçilerin en doğal hakkı olan fiş paraları,
avanslar ve aylıkları 50 gün hiçbir gerekçe göstermeden yatırmadı. Buna karşı daha önce
yaptığımız gibi yine alkışlı eylem başlattık. Daha sonra fabrikadan 300 metre
uzaklıktan her sabah inerek fabrikaya kadar alkışlı protestoyla yürüdük. Bir
hafta boyunca yaptığımız baskılar sonucunda sendikaya basın açıklaması
yaptırdık. Basın açıklamasını DİSK-Tekstil sekreteri Muharrem Kılıç yaptı.
Basın açıklamasında süreci anlatan Kılıç “amacımız
fabrika kapatmak değil, biz bu sorunları masada halletmek istiyoruz. Biz
grevi amaç olarak değil araç olarak kullanmak istiyoruz” dedi. Söz
arasında hep beraber, “baskılar bizi
yıldıramaz, grev hakkımızı söke söke alırız, işçilerin birliği sermayeyi
yenecek” sloganlar attık. Bunun yanı sıra dövizler de hazırlamıştık.
Dövizlerde “sadaka değil, sözleşme
istiyoruz; grev haktır, gasp edilmez” yazılıydı. Protestoyu alkışlarla
bitirdik. Bu arada alkışlı protestoların paralar yatana kadar devam etmesi
kararını aldık. Sendikanın yasal süreç çıkmazı Bu arada yasal süreç devam
ediyordu. Yapılan en son görüşmede uyuşmazlık kararı çıkmıştı. Arabulucu
sürecinde de bir sonuç alınamadı. Zaman iyice daralmıştı. Patron
saldırılarına gittikçe hız veriyordu. Bir yandan da makinelerin bir kısmını
dışarı gönderiyordu. Paraların yatmaması sonucunda biz üst kattaki arkadaşlar
üretimi tamamen durdurduk. Bir zaman sonra alt kattaki arkadaşlar da bize
katıldı. Bunu hazmetmeyen patron biz üst kattaki 31 işçiyi senelik izne
çıkartmak istedi. Hiç habersiz, sorgusuz sualsiz
bir baktık önümüze izin kâğıtları geldi. Toplanarak hep birlikte kesinlikle
böyle bir şey kabul etmeyeceğimizi söyleyip geri gönderdik. 3 saat sonra
patron bu sefer noter getirip tekrarlattı. İzini onaylatıp göndereceğini
söylüyordu. Bizlerse ne gerekiyorsa yapsın karşılığını verdik. Bunun üzerine
patron birkaç saat sonra yanımıza jandarmayla geldi. Jandarma kağıt üzerinde
formalite icabı yoklama yaparak gitti. İşçileri bir türlü ikna edemeyen
patron araya sendikayı ve temsilcileri sokarak ikna etmeye çalıştı. Jandarma
gittikten sonra temsilciler işçileri korkutarak, “eğer izine çıkmazsanız 25. maddeye tabi tutularak iş hakkınız fes
olur” dedi. Bunun üzerine baştemsilci eline kâğıt kalem alarak “izine çıkmak isteyen var mı?” diye
dolaşmaya başladı. Bu durumdan çekinen çoğunluğu bayan 16 arkadaş o gün
temsilciler tarafından zorlanarak izine çıkarıldılar. Geriye kalan 14 işçi
olarak çıkmamaya kararlıydık. Bunun üzerine ertesi gün
kapının önüne gelerek içeri girme karar aldık. Bu kararlığımızı gören patron
sabah kapının önüne jandarma çağırarak ve işyeri özel güvenliğini çoğaltarak
bizleri içeri almamaya çalıştı. Bizlerse her zaman ki gibi kantinin önünden
alkışlayarak kapının önüne kadar geldik ve güvenliğin engeline takıldık;
güvenlik aldığı talimat üzerine kimlikleri kontrol ederek alıyordu. İşçiler kimliklerini
çıkarmayıp işyeri giriş kartı göstererek, “biz
bu fabrikanın işçileriyiz işbaşı saati geldi, içeri girmemiz lazım” dedi.
Patron bizleri almamakta hayli kararlıydı. Bunun üzerine işçiler “ya hep beraber ya hiç birimiz”
sloganını atarak iyice kenetlendi. Bu arada sendikadan Muharrem Kılıç’da
oradaydı. İşçilerin kararlılığını gören Kılıç uzlaşmacı politikasını burada
da devam ettirdi: “Arkadaşlar bu bir
yasal zorunluluktur. Yasanın patrona tanıdığı bir haktır” dedi. Bunun
üzerine birçok işçi tepki göstererek,
“patron 50 gündür paramızı vermiyor. Peki, buna ne diyeceksiniz?” denmesi
üzerine Kılıç, “beni takmıyorsanız,
temsilcileri takmıyorsanız bildiğinizi yapın” demesi üzerine büyük bir
tepki gördü. Biz işçiler kararlılığımızı göstererek, güvenliği aşarak
bahçeden içeri girdik. Bizler patronun böyle bir
hakkının olduğunu biliyorduk, ama patron bunu yaparken yasal olarak izine çıkardığı
işçilerin o ayki aylıklarını ödemek zorundadır. Oysa bizdeki patron 50 gündür
hiçbir ödeme yapmamıştı. Bizler ise bizim içerdeki avans, aylık, erzak,
ikramiye ve fiş paraları yatmadan hiç kimse bizi buradan çıkaramaz dedik.
Dayatmamız sonucunda patron sendikacı aracılığıyla hemen o saatlerde paranın
bir kısmının yatacağını, geri kalanın da ertesi gün yatacağını söyledi.
Patron bizi bir gün önceden izine çıkartmıştı. Biz bunu kabul etmedik. İzinin
o andan itibaren sayılmasını dayattık. Ve o günden itibaren sayılacağına dair
izin kağıdı alarak durum değerlendirmesi için oradan ayrıldık. Bütün bunlar yaşanırken
patronun aylıkları yatırmaması sonucunda işçilerin 20 gün sonra yasal olarak
iş bırakma hakları doğuyordu. Bu süre bizim izne çıkarıldığımızın ertesi gün
dolacaktı. İzine çıkanlar olarak bizler, arkadaşlarımıza dışardan destek
verme kararı aldık. O gün onlar içerde iş bırakırken bizde öğlen yemeğine
kadar onlara destek verdik. Daha sonra oradan ayrıldık. Bizim ayrıldığımızı
fark eden patronun o akşama doğru üst katta çalıştığımız makineleri kapıya
yanaştırdığı haberine aldık. Hemen izine çıkan arkadaşlar olarak kapının
önünde soluk aldık. İçerdeki arkadaşlarımızda
hemen duruma müdahale edip, tedbir olarak hemen bir nöbet listesi hazırlamışlar.
Bu fabrikadan bu saatten sonra kesinlikle hiçbir mal ve malzeme çıkarmamak
için sırayla, belli aralıklarla vardiya usulü nöbet tutmaya başladık. Bütün bu yaşananlarda
sendikacıların ve temsilcilerin hiçbir tutum sergilememeleri tesadüf olamaz.
Belki patron ve sendikacılar bu fabrikada çalışan bütün işçileri çıkartıp,
imzalayacağı düşük bir sözleşmeyle yeniden sıfırdan işçi almak istiyor
olabilir. Patron ve sendikacılar bunu çok ustaca yapıyorlar. Sendikacıların
bu siyaseti işçilerin moralini çok bozuyor. Sendikacılar bırakın ücret
sendikacılığı yapmayı resmen patrona danışmanlık yapmakta. İşyerinde sınıf
sendikacılığını savunduğunu iddia eden çevrelerin halen sendikacılara umut
bağlaması kabul edilemez. Nasıl bir tutum içinde olduklarının umarız kısa bir
süre içinde farkına varırlar. Bizim bildiğimiz sınıf sendikacılığı işçilerin
çıkarlarını patronlardan ve sendika bürokratlarından bağımsız bir siyaset
izlemekle olur. Yoksa sendikacılardan belli kırıntılar beklemek hem siyasi
olarak hem de işçilere güven vermek açısından sakat bir tarzdır. Bizler
işçilerin ekonomik ve siyasi mücadelesinin birbirinden koparılarak
savunulamayacağı düşüncesindeyiz. İşçilerle bağ kuramayan, güven vermeyen bir
siyaset bunu sonucu olarak tabii ki “radikal” söylemlere başvurur. Ama iş
tutum almaya gelince bu “radikal” siyasetin sendikal bürokrasinin yanında saf
tutması bizi şaşırtmaz. Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz. Bir Grup İşçi Sözleşmenin son aşamasına
doğru Sözleşmenin son aşamasına
doğru gelinirken patron bütün kozlarını oynuyor. En son 31 işçiyi dayatma
sonucu senelik izine çıkardı. Fabrikada kalan işçilerin iki
aydır aylıkları ödenmiyor. Yasal olarak iş bırakma hakları vardı. Biz izine
çıkarılan işçiler o gün iş bırakan arkadaşlarımıza destek vermek için sabah erkenden
fabrikanın önüne gittik. Diğer işçi arkadaşlar her sabah olduğu gibi
alkışlarla içeri girdiler. İzine çıkanlar olarak gün boyu kapıda alkışlayarak
ıslık çalarak destek verdik. Patron saldırmaya devam ediyordu. Patron yasal olarak iş bırakan
işçilerin kendisine masraf çıkardığını düşünerek bütün işçileri 5 gün ücretli
izine çıkarttı. Gerekçe olarak servislerden ve yemekten tasarruf etmek için
böyle bir uygulama yaptığını söylüyordu. Böylece aradan bir gün sonra bütün
fabrikayı izine çıkarmış oldu. Mücadele etmek isteyen
arkadaşlarla böyle bir süreçte fabrikanın boş bırakılmaması gerektiğini düşündük.
Grev olasılığı olan işyerlerinde patronlar genellikle aynı yöntemi denerler.
İşçileri önce izine çıkarıp, sonra mümkün olduğu kadar makine ve malzemeleri
kaçırmaya çalışırlar. Yani fabrikanın içini boşaltmayı hedeflerler. Bunun bilincinde olan bizler o
akşam mutlaka bir toplantı yapılması için temsilcilere baskı yaptık. O akşam
bütün işçilerle toplantıya giderken fabrikanın önünde arkadaşları nöbetçi
bıraktık. Toplantıda durum değerlendirmesi yaparken nöbetçi arkadaşlardan
gelen telefonda, patronun fabrikaya tır sokarak malzemeleri çıkarmaya
çalıştığı haberi geldi. Hemen toplantıda bulunan bütün işçiler bir araba
tutarak fabrikanın önüne yığıldık. Patronun fabrikaya tırı getirerek mal
çıkarmaya çalıştığını gördük. Bütün işçi arkadaşlarla hemen kapıya yığıldık.
Kesinlikle buradan hiçbir şekilde en ufak bir mal çıkmayacak konusunda
kararlıydık. Kararlılığımızı gören patron her zaman olduğu gibi jandarmayı
çağırdı. Gelen jandarma patronun özel güvenliğiymiş gibi hemen üzerimize
yürüdü; “yaptığınız yasaya aykırıdır,
derhal dağılın yoksa zor kullanırım” tehdidinde bulundu. Bunun üzerine ne olursa olsun
bizler buradan bir şey çıkmasına izin vermemekte kararlıydık. Bu kararlılığımız
jandarmaya da geri adım attırdı. Bize geri adım attırmayacağını anlayan
jandarma, uzlaşmacı bir dille ikna etmeye çalıştı. Ama nafile, bizler
kararlıydık. Bütün bunlar yaşanırken sendikacılardan hiç kimse yoktu. Telefon
açan arkadaşlarımıza sendikacılar, “gelip
de ne yapabiliriz, gelmekle bir şey değişmez” dedi. Ve işçiler telefonu
kapattılar. Bunun üzerine sadece avukat geldi. Gelen avukat bizlere kesinlikle
hiçbir şekilde şiddet kullanılmaması konusunda uyarıda bulundu. |