|
Yıl: 24 |
|
Kasım
2003 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 3 Elde kalan
tezkere - GÜNDEM Demokrasinin
Yolu ABden Değil, Mücadeleden Geçer! ARİF BENOL Sendikaların
krizi ancak devrimci önderliğin inşasıyla aşılabilir
MAVİ MAYIS Özelleştirmelere
karşı işçiler haykırıyor: "Fabrikalar
kalemiz" FUAT KARAN Türkiye ve dünya işçi
hareketinden haberler FUAT KARAN Söyleşi: Seda Giyimde
işçi kıyımı
MÜCAHİT YILMAZ YÖK ve işgale
karşı öğrenciler alanlardaydı NEHİR GÜLEN UİB-DE (LIT-CI) Bolivya
Deklerasyonu UİB-DE Bolivyayı sarsan
ayaklanma MURAT YAKIN İşçi Cephesi Iraka asker gönderme tezkeresinin parlamentoda
kabulünü isteyen güçlere göre, Iraka askerin gitmemesi durumunda Türkiye kendisini direk
olarak ilgilendiren Irak sürecinin dışında kalacak ve bu
durumda Türkiyenin bölünmesine bile yol açabilecek bir tehlikeye gereken
müdahalenin yapılması zorlaşacaktı. Ordu, Genelkurmay
Başkanı aracılığıyla birinci elden bu
anlayışını sürekli olarak empoze etti. Asker gönderme
kararının zorunlu olduğunu iddia eden Hilmi Özköke göre
birinci tezkerenin parlamentoya takılması Türkiye için büyük bir
hata ve kayıp oldu. Çıkarları gereği Irakta olması
gereken Türkiye eğer ilk tezkereyle ABDye olumlu yanıt verse,
zahmetsiz şekilde Irak masasında yerini alacaktı. Bu
iddianın sahibi Genelkurmay Başkanı Özköke göre ilk
fırsatı kaçıran Türkiye, hem çıkarları gereği
asker gönderme konusunda ABDye olumlu yanıt vermek hem de artık
riski daha fazla olan bir adım atmak noktasına gelmişti. Bu
nedenle asker gönderme kararı parlamentoda kabul edildiğinde kimse
Türk askerinin ABD istemediği için Iraka gidemeyeceğini hesaba
katmadı. Tezkerenin elde
kalışı Oysa
gelinen noktada ABD, "müttefik" Türkiyeye
biçtiği yardımcı role bölgenin hassas durumu nedeniyle bu
aşamada ihtiyaç duymadığını açıkladı. Bu
gelişme ordu ve hükümet üzerinde soğuk duş etkisi yaptı.
Iraka göndermek üzere askeri birliklerini hazırlayan Türkiye bir anda
yeniden sürecin dışında kalmış oldu. Konuyla ilgili
hükümet ve ordu sözcüleri ayrı tellerden çaldı. Abdullah Gül kararı,
ABD ile birlikte uyum içinde aldıklarını söylerken Recep
Tayyip Erdoğan, Türkiyenin Iraka asker gönderme heveslisi
olmadığını açıkladı. Hilmi Özkök ise Türk
askerinin Irakta olması gerektiği tezine devam etti ve neler
oluyor, bilmiyoruz... sözleriyle duyduğu kaygıyı dile
getirdi. Bu farklı açıklamalar sadece Türk tarafında
değil ABD tarafında da kendini gösterdi. Türk askerinin Irakta
olmaması gerektiğini söyleyenden elinde tezkeresi olan Türkiyeyi
Iraka almamanın rezalet olduğunu söyleyene kadar bi dizi ABDlinin
açıklaması basında yer aldı. Ne ABDnin ne de Türkiyenin
Irak hakkında tek ve berrak bir plan/programa sahip
olmadığı ortada. Türkiyenin Irak başta olmak üzere
bölgeye ilişkin politikası bir yana fiili hareket planı ABDye
göbekten bağlı durumda. ABDye rağmen ve ondan bağımsız bir Ortadoğu
stratejisine sahip olmayan/olamayan Türkiyenin, ABDnin emperyalist
işgal ve sömürge politikaları ekseninde hareket edişini
İsrail merkezli bir Ortadoğu kavrayışı içinde
olduğunu söyleyerek tamamlamak gerekir. Sonuç olarak Türk tarafı
kanını dökmekten kendisini alıkoyan nedenleri korku ve
endişeyle izliyor ve Sam amcanın şapkasından çıkacak
şeyin bir Kürt devleti olmasının kabusunu görüyor... ABD ve Türk tarafında bunlar
yaşanırken Irak Geçici Yönetim Konseyi
Başkanlığının ve Talabani/Barzani önderliğindeki
Kürtlerin kesin karşı duruşu bir yana, Irak halkının
yeni bir işgalciye ve özellikle de komşu Türkiyeye
sabrının olmadığını haftalardır
basın-yayın yoluyla zaten izliyoruz. Bu karşı
çıkışlar TBMMden Iraka asker gönderme kararı
çıkmasından önce başladı ve ABDnin Türk askerine ihtiyaç
olmadığını ima etmesi ve peşinden AKP hükümetinin
bu imayı dikkate alarak asker gönderme kararını askıya
aldığını açıklaması ile yerini zafer
şarkılarına bıraktı. Diğer yandan Türk hükümeti
ve ordusu Irak tarafından gelen açıklamalara sert yanıtlar
vermeyi ihmal etmedi. Bu karşılıklı atışmalar
neticesinde asker daha kışlasından çıkmadan diplomatik
alanda savaş başlamıştı ama sonuç olarak
kışlasında kalan Türk askeri oldu... Türkiyenin ulusal/bölgesel
çıkarları Türkiyenin ulusal/bölgesel
çıkarları gereği Irakın işgaline doğrudan
müdahil olmak zorunda olduğu iddiasında şu gerekçeler
başrolü oynadı: PKK/KADEKin -başta Kandil Dağında
bulundurduğu 5 bin kişilik silahlı güçle birlikte- bölgedeki varlığı.
Başını Talabani ve Barzani güçlerinin çektiği Kürtlerin
Kuzey Irakta bağımsız bir Kürt devleti kurma girişimleri
ve bu doğrultuda Iraktaki karışık durumdan ayrıca yararlanma
isteğinde oldukları düşüncesi. Musul ve Kerkük başta
olmak üzere Irakın zengin petrol kaynaklarının üzerinde
bulunuyor oluşunun bölge/çevre ülkelerinin ve büyük emperyalist güçlerin
Irakı direk müdahale alanları içine katma girişimleri.
Büyüyen Çin ekonomisinin, bölgede gittikçe güçlenme eğiliminde olan
Rusyanın, AB çerçevesinde Fransa-Almanya ittifakının ve
olası diğer güç merkezlerinin gelişim dinamiklerinin önüne
askeri, siyasi ve ekonomik bariyerler yerleştirme ve bütün bir
Ortadoğuyu kontrol etme amacında olan ABDnin bu çerçevede
müttefik Türkiyeye biçtiği yardımcı rol. Özellikle bu son gerekçenin
"yükselen Türkiye" retoriğinin en önemli argümanını
oluşturduğunu unutmamak gerekir. Öyle ki tekelci medya
patronlarının gazete ve televizyonlarında boy gösteren kanaat
oluşturucu/gündem yaratıcı köşe yazarlarının/yorumcuların
Ortadoğu başta olmak üzere ABD güçleriyle dünyanın dört bir
yanına seferler düzenlemeyi biricik politik strateji olarak
sunmalarının temel argümanı bu gerekçeye dayanmaktadır.
Bu anlayış 11 Eylül sonrası ABD emperyalizminin yeni
saldırgan/işgalci/yayılmacı politikasının
ifadesi olan önleyci vuruş doktirinin Türk dış
politikasına adapte edilişinin bir özetidir. Sömürü ve işgal
cephesine karşı Irak direnişiyle bütünleşmek için
mücadeleye Bu politik doktrinin ABD
emperyalizminin elinde patladığı ve büyük emperyalist
öğütücüyü dahi bataklığa sürüklediği
düşünüldüğünde bu politik doktrini kendine referans alma hevesinde
olan Türkiyenin, figüran olduğu bir filmde başrol oynama hevesini pahalıya
ödeyeceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Türkiyenin sömürü ve
işgal cephesini oluşturan güçlerinin (başını
TÜSİADın çektiği büyük sermaye, ordu üst kademesi, hükümet ve
asker-sivil bürokratik eliti..) bu nedenle Türkiye işçi sınıfını
ve emekçilerini bir intihara doğru sürüklediğini söylüyoruz. Ne
yazık ki bu intihar girişimi, siyonist İsrailin Filistini
işgaliyle birlikte ele alındığında bütün bir
Ortadoğuyu kendileriyle birlikte uçuruma doğru sürükleme
potansiyeli taşıyor... Iraka asker gönderme kararının
şimdilik rafa kalkmış olması herşeye rağmen çok
önemli bir gelişme. Ama bir gerçeği görmek zorundayız: asker
gönderme kararı gibi, kararın rafa kaldırılmış
olması da ABD emperyalizminin isteği doğrultusunda oldu. İşçi
ve emekçi kitlelerin yürüttüğü mücadele, sömürü ve işgal cephesine
geri adım attırmadı. Ve işgal devam ediyor. Ve Irakta bir sömürge
yönetimi inşa etmeye çalışan emperyalist güçlerin
Ortadoğuda yeni işgal bölgeleri peşinde olduğunu
biliyoruz. Bu durumun Irakın işgalinde ve bölgede yaratacağı
yıkıcı gelişmeleri hesaba katarak yeni işgal
kararlarını beklemeden; işgale ve sömürüye karşı en
geniş işçi-emekçi cephesini oluşturma mücadelesine devam
etmeli ve bir gerçeği unutmamalıyız: Türk askerinin işgal
gücüne katılıp, katılmaması işin sadece bir
yanıdır. Asker gönderme kararının askıya
alınması ABD emperyalizminin öncülüğünde süren işgal ve
sömürgeleştirme saldırısını kesintiye
uğratmamıştır. Türkiye işçi sınıfı,
emekçileri, devrimcileri, sosyalistleri ve tüm savaş
karşıtları, karşıtlıklarını Türkiye
ekseninden çıkarmak; milliyetçi, ulusalcı, etnik, bölgeci
sınırları aşan bir şekilde enternasyonalist bir
temelde, uluslararası birlik ve beraberlik çizgisinde
buluşmalıdır. Irakta emperyalist işgal güçlerine
karşı direniş her geçen gün büyüyerek devam ediyor... Hep
birlikte direnişle bütünleşmeye doğru ısrarlı
yürüyüşümüze devam edelim... Demokrasinin yolu ABden değil, mücadeleden geçer! Arif Benol Avrupa Birliğine (AB) tam
üyelik müzakerelerine başlayabilmek için Türkiyenin önüne konulmuş
bir çok ödev var. Kamuoyuna, uyum yasaları adıyla yansıyan
düzenlemelerin arka planında bu zorunlu ödevler bulunuyor. Diğer
bir deyişle iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda yasal mevzuat
AB standartlarına uygun hale getiriliyor. Yaygaracı medya
borazanları bu uygunlaştırma sürecinin memleketin makus
talihini yenebilmesinin biricik yolu olduğunu vaaz ediyorlar. Bir yandan Osmanlının son
demlerinde başlayan batılılaşma hedefi, bir yanda
muasır medeniyetler seviyesine ulaşma derken bitmeyen bir
maratonun hani neredeyse son metrelerine girdik gibi bir havaya sokulmuş
durumdayız, topumuz birden... Rejim
demokratikleşmiyor aksine askeri vesayet ve otokrasi artıyor Uygarlık, laiklik, medeniyet, çağdaşlama, Avrupa, Amerika derken postu, moderni artık birbirine karışmış askeri darbeler, muhtıralar, gözaltılar, işkenceler, işsizlik, açlık ve yoksulluklarla dolu kaç nesil yaşayıp geldik bugünlere; hesabını tutmak kimbilir kaç muhasebeci gerektirir. Şimdi, uyum içinde olalım diye özelleştirme (eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, herşey... bir avuç patrona satılıyor); yeni iş yasaları (daha çok çalışma, daha az ücret, daha zor emeklilik üstelik örgütlenme yasak, tatil yasak, iş arkadaşından borç para istemek yasak...); çok karlı şekilde satılacak orman arazileri, kızılçam, karaçam derken tümünü yerle bir edecekler; süper modern cezaevleri yapıyorlar (F tipi) her biri yüksek güvenlikli, AB standartlarında ve yüzlerce devrimci katlediliyor ve devam edip gidiyor bu muasırlaşma listesi, ama ne gam! Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) asker üyelerinin sayısını azalttık, artık siviller onlardan daha çok. Böylece rejim üzerinde ki askeri vesayet neredeyse kırıldı, kırılacak. Bu aldatmacalara kanmamak gerekir demeye dahi gerek yok... Hilmi Özkök, tüm medyaya tekmili birden hizada iken talimatlarını veriyor: Kıbrıs stratejik önemde, bırakmayız; Irakta olmalıyız, Kürlere göç açtırmayız; AKPyi izliyoruz, gerekeni yaparız; laiklikten ödün vermeyiz, türbanla öyle her yere girilmez... Muasırlaşma yolunda çok yollar katettik diyende, dinleyen de kendileri. İşçi sınıfının ve yoksul emekçi kitlelerin yaşamları her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Devlet İstatistik Enstitüsünün son Hane Halkı Araştırmasının sonuçları milyonlarca aç, yoksul ve işsiz emekçinin Türkiyede yaşadığını tüm çıplaklığıyla görmeyen gözlere soktu. En zengin yüzde 20 zenginliğin yarısını götürüyor. En fakir yüzde yirmi ise yüzde 5.3 ile yetinmek zorunda. Medya borazanlarına bakarsanız bu bir iyileşme, aradaki fark 11,3den 9,5 kata inmiş! Bir başka araştırma son Dünya Bankası raporu: Türkiyede ki sosyo-ekonomik tablonun kaygı verici olduğunu söylüyor (kuşkusuz öncelikle kendi emperyalist-kapitalist çıkarları için). Saldırılar bunlarla da sınırlı değil, boyutları sürekli genişliyor ve yoğunlaşıyor. Ama olsun, nasılsa türbanla her yere girilmiyor, çok sükür! Ne askerin postalı,
ne AKPnin takunyası! Oysa sermayenin gazetelerini
okuduğunuzda göreceksiniz ki memleketin en büyük sorunu milyonların
işsiz, yoksul, aç-biçare olması değil. En önemli mesele, 29
Ekim Cumhuriyet bayramı vesilesiyle Cumhurbaşkanı Sezerin
vereceği resepsiyona türbanlıların davet edilmemesi. AKPliler
çok üzülmüşler, bize reva mı demişler; ama başta büyük
generallerimiz ve iflah olmaz Atatürkçülerimiz, size az bile diye cevap
vermişler. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri
şimdi tavrını koymak durumunda imiş: 3,5 kilometrelik
bayrakların, göklerde uçan dev bayrakların neferi mi olacaklar
yoksa dini bütün, müslüman din kardeşiyiz cemaatinde mi yer alacaklar?
Devlet erkanının en üstünden, medya yorumcusu geçinen kafa
ütüleyicilere kadar tekmili birden şimdi bize bunu soruyor:
Cevabımız tereddütsüz; ne askerin postalı, ne AKPnin
takunyası, yaşasın işçi ve emekçilerin birlik ve
mücadelesi olacaktır. Bazı
yaşanaları unutmayalım: Askeri cuntanın 17
yaşındaki çocukları asmasının üzerinden kaç yıl
geçti. Cunta zindanlarında yok edilen, sakat bırakılan
insanlar buharlaştı mı? Patronlar örgütü TÜSİAD ile
birlikte işçilerin, emekçilerin yüzbinlercesinin grevini,
direnişini engelleyerek ekmeğinden eden, boyun eğmek
istemeyeni zindanlara taşıyan, emek örgütlerini parçalayan ordu
nerede? İlhan Selçuklar bunları unutmuş olabilir ama bizler
unutmadık. Bu nedenle orduyu sokakta kalmış beş
yaşında, korumasız zavallı yetim çocuk diye bize
yutturmaya çalışmasınlar. (İ. Selçuk köşesinde
şöyle yazmış: Türkiyede Cumhuriyet emperyalizme
karşı bir Kurtuluş Savaşıyla kuruldu; İslam
dünyasında tek laik ve demokratik ülkeyiz; asker Kıbrıs
karekatında görevini başarıyla yaptı; 1990lı
yıllarda yine emperyalizmin Anadoluda destek verdiği
bölücülüğe dayalı iç savaş girişimine karşı
gerekeni yerine getirdi. Asker bu halkın gözbebeğidir. Peki, bu
ordunun 312 generali niçin bir dinci gazeteye dava açmak zorunda
kalsın?.. Ülkenin askeri, devletin yargıcına başvuruyor;
medyanın saldırısından korunmak için sokaktaki adam gibi
davranıyor... Mahkemeye sıradan vatandaş gibi başvuran bu
asker çamur içindeki medyada darbe yapacak diye her
Allahın günü suçlanıyor... 13/11/2003 Cumhuriyet) İşte
bu asker-polis rejiminin, askeri vesayetin, halkı böcek gibi görmenin ve
en nihayetinde açık darbe
çığırtkanlığının ta kendisidir. Selçukun
kuşkusu olmasın gösterdiği öcülerden daha az öcü değil
kendileri ve öcünün alternatifi de ordu değildir... AKP işçi düşmanıdır! Diğer yanda AKP hükümetinin işçi ve
emekçilerin en büyük düşmanlarından biri olduğunu görmek için
10 aylık hükümet döneminde yaptıkları yeter:
özelleştirmelere tam gaz devam, yeni iş yasası, işgale
tam katılım, işçiye-memura-emekliye zam yok ama
öğrenciler dahil hepsine istemediği kadar dayak... AKP hükümetini
şeriatçı olarak tanımlamak ve bu nedenle ona karşı
mücadele etmek büyük bir yanılgıdır. AKP kapitalist bir
burjuva partisidir. Geleneksel olarak orta ve küçük ölçekli işletme
sahipleri, taşra burjuvazisi, Anadolu küçük esnafı ve geleneksel
muhafazakar kesimlerin bir kısmı tabanını
oluşturmaktadır. Ama 3 Kasımda aldığı oylar
bunun ötesindedir. Kitleler düzeyinde, çürüyen geçmiş burjuva partilere
ve liderlerine (solunda alternatif olamaması nedeniyle) alternatif
olarak görülmüş ve çaresiz, arayış içindeki geniş
yığınlar için bir umut olmuştur. Tek başına
hükümet olma başarısının ardından hükümet
olmanın tüm olanaklarını uzun süre kullanabilmek, burjuva
siyasetinin nicedir boşalmış merkezini doldurmak ve müslüman
demokrat bir anlayışla uzun süreli bir yaşam için yüzünü
(Refah Parti, Saadet Partisi ve 28 Şubat süreciyle birlikte edinilen
deneyimlerle birlikte) ABye, dolayısıyla büyük sermayeye
(emperyalist-kapitalist sisteme) tam olarak çevirmiş bir partidir.
AKPnin şeriatçılığı bu saaten sonra ancak
çocukları korkutmak için işe yarar... AKPye öcü olduğu için
değil, işçi-emekçi düşmanı gerici bir hükümet olduğu
için karşıyız. AB yolunda
ilerleyen Türkiyenin demokratikleştiğini söyleyenler yalan
söylüyor. Bonapartist rejim (asker-polis rejimi) tüm heybetiyle ortada
duruyor. Kağıt üzerindeki düzenlemelerle Türkiyeye demokrasi
gelmeyeceğini biliyoruz. Tarih boyunca kimse başındaki
ceberrut devleti ve şiddet rejimlerini bu yolla dönüştüremedi.
Bugünde patronlar ve bir avuç asker-sivil bürokrat için
değil, işçiler, emekçiler ve tüm ezilen-sömürülen kesimler için
demokrasinin yolu mücadeleden geçiyor. Kuşkusuz bu mücadele çok zor ve
çetrefilli olmaktadır. Günde beş kez kimi zaman Hilmi Özkök, kimi
zaman Sezer, kimi zaman Alemdaroğlu kimi zamanda Tayyip Erdoğan ve
yarın başkaları aba altından sopa göstermeye devam
edeceklerdir. Düne kadar MGK bünyesinde faaliyet gösteren, psikolojik harp
yöntemleriyle tüm muhalif kesimlere karşı savaş sürdüren
birimlerin yerini bugün toplumla iletişim adı altında
(TİB gibi) valilere bağlı çalışacak psikolojik harp
daireleri almaktadır. Dün yaptıkları gibi bugünde
yıldırma, suçlama, karalama, korkutma, provakosyon dahil her tür
yöntemle işçi-emekçi muhalefetini ve sol muhalafeti parçalamaya
çalışacaklardır. Şunu unutmamalıyız:
Demokrasinin yolu ne ordudan, ne AKPden ne de ABden geçmez, sınıf
mücadelesinden geçer! Ve Türkiyede demokrasi için devrim gerekir... Sendikaların krizi,
ancak devrimci önderliğin
inşasıyla aşılabilir İnsanlığın
tarihi sınıf mücadelesinin tarihidir. K.Marx
Mavi Mayıs Sınıflı
toplumların çıkmasından bu yana köleler efendilerine, serfler
lordlara, proleterler de kapitalistlere karşı mücadele
etmişlerdir. Ancak tek farkla, kapitalist toplumdaki
sınıflı ayrım tüm bu sınıflı
toplumlardakinden çok daha belirgindir. Burjuva sınıfı çok
daha örgütlüdür. O sebeple, proleterler sınıfsız, sömürüsüz
bir dünyanın kurulması için çok daha örgütlü mücadele etmek
zorundadır. İşçi
sınıfının çalışma koşullarını,
iş saatlerini, ücretlerini, insanca yaşamak için gerekli
standartlarını düzeltmeye yönelik mücadeleleri ekonomik olduğu
kadar politiktir de aslında. Kaldı ki kapitalist sistemde en
doğal haklarımız için bile mücadele etmek ve bu sebeple
politik bir zeminde hareket etmek durumundayız. Sendikaların kurulması bu tarihsel süreçte, sermayenin egemenliğinin artması ve işçi sınıfının toplumsal kölelik koşullarının ağırlaşmasının yanı sıra, işçi sınıfının ortak bir çabayla ve örgütlü bir şekilde mücadele verme bilinçlerine denk düşer. Ve sendikal mücadele çizgimiz, işçi sınıfının dünya ölçeğinde yeniden örgütlenme süreçlerinden ve bununla paralel olarak devrimci partinin inşası ve politik hattıyla bütünleştirilmesi mücadelelerinden bağımsız oluşturulamaz. Sendikalar
Troçkinin de ifade etmiş olduğu gibi; kapitalizmin genişleme döneminde işçi
sınıfının maddi ve yaşam düzeyini yükseltme ve
politik haklarını savunma görevini üstlenirken, kapitalizmin çürüme
çağında ise devrimci mücadeleye doğru evrilme ya da işçi
sınıfı üzerindeki sömürünün
yoğunlaştırılması görevini üstlenme
zorunluluğuyla karşı karşıya
kalmışlardır. Ancak bu evrede bile, yani işçi sınıfının
haklarını savunma işlevini yitirdiğinde bile işçi
sınıfı bu aygıtı bırakmamıştır.
Çünkü işçi sınıfı bir yenisini bulana kadar kötü de olsa
eski aygıtını bir kenara bırakmaz. Bugün
dikkate almamız gereken en önemli husus bugün sendikaların sendika
bürokrasisinin kontrolünde olmasıdır. Bu nedenle sendikalarda
bürokrasiye ve onların statükolarına karşı mücadele
hayati önemdedir. Sendikalarda işçi denetimi bürokrasinin
panzehiridir. Sendikalarda mücadele ederken net ve açık bir program
temelinde hareket etmeliyiz. Bir kısım işçinin taleplerini
değil, top yekun işçi sınıfının çıkarlarını
savunmalıyız. Sendikalardaki bir diğer talebimiz de devletten
tam bağımsızlık olmalıdır. Bugün
sendikal hareketin ciddi bir gerileme içinde olduğu açıktır.
Ama bu gerilemenin aşılması sendikalarda mücadelenin terk
edilmesiyle değil, aksine buralarda örgütlenerek mümkün olabilir.
Şunu unutmamalıyız, sendikal krizin aşılması
devrimci önderlik sorunundan bağımsız ele alınamaz.
Devrimci Troçkistlerin görevi; devrimci önderliğin inşası
çalışmalarını, işçi hareketi ve buna bağlı
olarak da işçi sınıfının yegane kitle örgütleri olan
sendikaların içinde de sabırla sürdürmektir. *Esneklik uygulamasını tümden
reddediyoruz. *Herkese kıdem süresi
sınırlaması getirmeden, sözleşme ayrımı
yapmadan, iş yeri çalışan sayısı gözetmeden ve
sektör ayrımı yapmadan iş güvencesi; işten atılmalar
yasaklansın, aynı haklar göçmen işçiler içinde eşit
şekilde geçerli olsun. *İşler hiçbir ücret ve hak kesintisi
olmaksızın tüm çalışanlara
paylaştırılsın, haftalık çalışma süresi 35
saatle sınırlandırılsın. *Herkese insanca yaşamaya yetecek düzeyde ücret
garantisi; zarar ettiğini öne süren iş yerlerinin defterleri
işçi denetimine açılsın. Kiriz var, para yok bahanesine
karşı dış borçlar ödenmesin, bütçe yok
açıklamalarına karşı askeri harcamalar
kısılsın, batık bankalar için değil, emekçiler için
bütçe. *Çalışma süresi işçilerin kendilerine
ve ailelerine yeterince zaman ayırmalarına olanak verecek
şekilde düzenlensin. *Sigortasız, kayıt dışı
çalıştırma ve çocuk emeğinin sömürüsü yasaklansın,
tüm işçi ve emekçilere aileleri ile birlikte sigorta ve sosyal güvence
sağlansın. *Tüm işçiler ve emekçiler için
sendikalaşma hakkı, örgütlenme önündeki engeller
kaldırılsın. *Sendikalaşmayı engelleyen ve tüm
işçi haklarını gasp eden özelleştirmeler
yasaklansın. *Patronun çıkarı lehine keyfi hale
getirilen taşeron uygulamasına, yeni mevcut sözleşme türlerine
hayır İşçi ve işyeri devrine hayır. *Kazanılmış hakları yok sayan,
saldırıyı genelleştirip yoğunlaştırarak
hakları daha da geriletip yok etmek isteyen yeni iş yasa
tasarısı geri çekilene kadar mücadele. *İşçilerin
haklarının düzenlenmesi için mücadele eden ve bu çerçevede birlik
ve mücadele çağrısı yapan ve mücadeleyi
saldırının mimarları ve işbirlikçileri olan
patronlara, hükümete ve sendika bürokrasisine karşı mücadele için
birleşmeye... Özelleştirmelere karşı
işçiler haykırıyor:
Fabrikalar kalemiz
Fuat KaranAKP
hükümeti, işçi sınıfına ve emekçi halka karşı
saldırılarını hergün biraz daha arttırıyor.
Sermayenin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilen bu
saldırıların bir ayağını da özelleştirmeler
oluşturuyor. Hükümet, kısaca KİT adı verilen devlete ait
işletmeleri yangından mal kaçırırcasına
satıyor. Haraç mezat satılan görece daha küçük işletmelerden
sonra, şimdi sıra dev fabrikalara geldi (Tüpraş, Tekel,
Petkim, Erdemir vb...). Özelleştirme
İdaresi son olarak 24 Ekim tarihinde iki dev şirketi, Tekel ve
Tüpraşı satışa çıkardı. Tekele British
American Tobacco, Japan Tobacco, Philip Morris gibi dev çokuluslu tekeller
talip olurken, Tüpraşa da çoğu yabancı yaklaşık 10
firma talip oldu. Bu rağbet, hükümetlerin zarar ediyorlar
yalanlarının aksine, şirketlerin gerçek değerini gözler
önüne seriyor. Örneğin Türkiye dünya sigara pazarında 8.
sırada yer alıyor. Özelleştirme saldırısına karşı
işçilerin mücadelesi de yükseliyor. Fabrikalar bazında başlayan
mücadeleler, çeşitli işletmelerdeki işçilerin ve çeşitli
sendikaların birlikte mücadelesine doğru ilerliyor. Mücadele hala
yeterince güçlü değil. En büyük sorun ise, sendika bürokrasisinin,
özellikle de Türk-İşin, aslında özelleştirmeleri kabul
etmiş durumda olması. Bu nedenle Türk-İş yönetimi
mücadelelere destek vermiyor ya da günü kurtarmak adına yapılan
eylemlerle kitlenin öfkesini boşaltmaya çalışıyor.
İşçiler bir yandan hükümetin saldırılarına
karşı mücadele ederken diğer yandan sendika bürokrasisiyle de
mücadele etmek zorunda kaldılar, kalıyorlar. Bugün mücadelenin
yeterince kitleselleşemediği ve hükümetler üzerinde baskı
oluşturamadığı açıktır. Özelleştirilen
işletmelerdeki işçiler, özellikle Türk-İş üzerinde bir
baskı yaratarak işçi sınıfının diğer
kesimlerini de harekete geçiren bir birleşik mücadeleyi
zorlamalıdırlar. Aksi takdirde kazanımların
korunması ve özelleştirmelerin engellenmesi mümkün değildir.
Bu nedenle Türk-İş yönetimini Genel Grev için zorlamak
gerekmektedir. Hükümete geri adım attırmanın yolu genel
grevden geçmektedir. Özelleştirilmesi gündemde
olan çeşitli fabrikalardaki işçiler, Ekim ayı boyunca
özelleştirmelere karşı birçok eylemler gerçekleştirdiler. Bakırköy Sümerbank işçileri
fabrikalarını terketmiyorlar
08
Ekim 2003 tarihinde Bakırköy
Sümerbank Fabrikasında toplan işçiler, aileleri ve onlara
desteğe gelen Beykoz Deri Kundura Fabrikası, Cevizli Tekel
Fabrikası ve Telekom işçileri fabrikanın sahil
kapısına kadar yürüdüler. Sık sık Yaşasın
Sınıf Dayanışması sloganının atıldığı
eyleme ayrıca, TEKSİFin çeşitli şubeleri,
Hava-İş, Belediye-İş, Tek Gıda-İş,
Deri-İş, Haber-İş ve çeşitli partiler destek
verdiler. Yaklaşık 1500 kişilik kitle, özelleştirmelere,
hükümete, ABDnin Irakı işgaline ve Türk-İş
bürokrasisine karşı öfkeyi çeşitli sloganlarla
haykırdı. İşçiler fabrikalarının kaleleri
olduğunu söyleyerek ve peşkeş çekilmesine izin
vermeyeceklerinin sözünü vererek eyleme son verdiler. 14
Ekimde 300 işçi arkadaşlarının emekli edilmesine sessiz
kalan sendika yönetimini protesto eden Cevizli TEKEL
işçileri 16 Ekimde Tek Gıda-İş Genel Merkezini
bastılar ve sendikayı özelleştirmeyi durdurmak için
çabalamamakla ve diğer sendikalarla birlik oluşturmaya
çalışmamakla suçladılar. 21
Ekim 2003te Sümer Holdinge
bağlı 7 işletmenin satışa sunulacak olması
nedeniyle Başta Beykoz Deri Kundura ve Sümerbank Bakırköy
Fabrikasının işçileri, Ocak ayından bu yana bilinçli
olarak iş verilmeyen fabrikalarında gece gündüz nöbet tutmaya başladılar.
20 Ekimde Beykoz Deri Fabrikası önünde toplanan
işçilere, Tekel İçki Fabrikası ve Sümerbank Bakırköy
Fabrikası işçileri ve Deri-İş, Tümtis,
Kristal-İş, Petrol-İş, Hava-İş, Teksif,
Limter-İş, TMMOB ve çeşitli partiler destek verdiler. Yaklaşık 600 kişiden
oluşan kitle, özelleştirmeleri protesto etti. İşçiler,
Türk-İş bürokrasisini de yuhaladılar. 21 Ekim günü TEKEL işçileri ve onlara destek veren Bakırköy
Sümerbank ve Beykoz Deri Kundura işçileri, Perpa yanındaki AKP il
binası önünde kitlesel bir basın açıklaması
gerçekleştirdiler. Polis, 16 otobüsle yola çıkan Cevizli TEKEL
işçilerinin alana gelişini engelledi. İşçiler,
oturma eylemi yaparak bunu protesto ettiler.
Alana gelen işçiler ise, Fabrikalar kalemiz,
hırsızlara vermeyiz, Şalter inecek, ampül sönecek
sloganlarıylayla hükümeti protesto ettiler. İşçiler
ayrıca Türk-İşi protesto ettikten sonra oturma eylemi yapan
Cevizli TEKEL işçilerine desteğe gittiler. 23 Ekim 2003
Petrol-İş ve Tek Gıda-iş özelleştirmeye
karşı ortak mücadele etmeye karar verdiler. 24 Ekim 2003te
TÜPRAŞ İşçileri ülke çapında iş
bıraktılar. TÜPRAŞ İzmit, Aliağa, Mersin,
Batman ve Kırıkkale rafinelerinde gerçekleşen eyleme
işçiler kitlesel olarak katıldılar. İzmitte D-100 Karayolunu
trafiğe kapatan işçilere İGSAŞ İşçileri de
destek verdiler. İşçiler, Hükümet istifa sloganı ile TÜPRAŞ idare
binasına doğru yürüyüşe geçtiler. İzmir Aliağada
iş bırakan işçilere 3000 PETKİM işçisi de destek
verdi. Ürün sevkiyatını durduran işçiler, kitlesel bir
basın açıklaması gerçekleştirdiler. Kırıkkale
Rafinerisinde çalışan Petrol-İş üyesi 750 işçi
oturma eylemi gerçekleştirdiler. Batman Rafinerisinde ise 550 işçi eylem
yaptı. Özelleştirmelere
karşı mücadeleler önümüzdeki günlerde daha da
yaygınlaşacak. Özelleştirmeler gerçekleşse de
gerçekleşmese de sermayenin saldırılarına karşı
mücadeleyi sürdürmek gerektiği gerçeğini unutmadan bu mücadelelerde
işçilerle birlikte omuz omuza mücadele etmeliyiz. Türkiye ve dünya
işçi hareketinden...
Derleyen: Fuat Karan
Eskişehir Paşabahçe işçilerinin direnişi 2.
ayında
Daha önce Çimse-İş üyesi olan Eskişehir Paşabahçe Cam Fabrikası işçileri, sendikanın işveren temsilcisi gibi çalışmasından ve Şişecamın 15 fabrikasının 13ünde Kristal-İş Sendikasının örgütlü olmasından dolayı 8 Eylülde Kristal-İş sendikasına üye oldular. Kararın ardından 300ü taşeron 50si kadrolu olmak üzere 350 işçi işten atıldı. Yasal hakları olan sendika seçme hakkını kullanamayan işçiler, iki aydır hem patronlara hem de Çimse-İş sendikasına karşı direnişlerini inatla sürdürüyorlar. İşçilerin bazıları kapatılan Beykoz Paşabahçe Fabrikasından Eskişehire gönderilmişler. Şimdi ikinci kez direniştiler; yani patron aynı, şehir farklı. Çimse-İş
sendikası işverenle birlikte atılacak işçileri
belirliyor. Doğal olarak patronlar da Çimse-İşi örnek sendika
olarak gösteriyorlar. Patronlar, Türk-İşe bağlı iki
sendika arasında gerilim yaratarak işçilerin örgütlülüğünü
zayıflatmak ve daha da önemlisi taşeronlaştırmayı
yaygınlaştırmak istiyorlar. Patronlar, direnişe
doğrudan müdahale ediyor ve işçileri ikna etmeye
çalışıyorlar. Bunu başaramadıkları noktada
jandarmanın teröründen faydalanıyorlar. Bu arada İş
Bankasının ortaklarından olan CHP, işçilere hiçbir
destek vermeyerek patronların partisi olduğunu bir kez daha
gösteriyor. Bu
tehditin farkındaki diğer cam işçileride Eskişehir
Şişecam işçilerini bu mücadelede yalnız
bırakmıyorlar. 7 Ekimde 50 cam işçisi Mersinden gelerek
Eskişehir işçilerine destek verdiler. Şişecam işçileri, 10 Ekimde tüm Türkiyede İş Bankası
şubelerine giderek çalışmaları yavaşlattılar. 16 Ekimde İş
Bankasının Leventteki genel merkezine yürüdüler ve baskılara
boyun eğmeyeceklerini açıkladılar. Eskişehir, Gebze,
Lüleburgaz ve Topkapıdaki fabrikalardan gelen yaklaşık 1500
işçi 4.Levent Metro Durağında birleştiler.
İşçilere Yalıköy maden işçileri, İşmer
işçileri, Bakırköy Sümerbank işçileri ve bazı şube
ve sendika merkezleri de destek verdiler. İşçilerin patronla
görüşmesi polisler tarafından engellendi. 24 Ekimde ise, Türk-İş
Genel Merkezine geldiler ve Türk-İş yönetiminden direnişi
desteklemesini istediler. Sağlık
Emekçileri İş Bıraktı
Sağlık emekçileri,
sağlık hakkı, iş güvencesi ve insanca yaşayacak
ücret talepleriyle 5 Kasım Çarşamba günü iş
bıraktılar. İstanbul Sağlık Platformu oluşturan
SES, Tabib Odası, Diş Hekimleri Odası, Eczacılar
Odası, Veteriner Hekimler Odası ve Çağdaş Eczacılar
Derneği, DİSK, KESK, Türk-İş, Hak-İş, TMMOB ve
HAYADın desteklediği eylem tüm ülke çapında gerçekleştirildi.
Eylemle ilgili bilgi veren İTO Başkanı Gencay Gürsoy,
Amacımız halkı mağdur etmek değil, halk için
yapıyoruz dedi. Sağlık çalışanlarının
ücretlerinin yükseltilmesini ve sağlık alanındaki
yanlış politikalardan vazgeçilmesini istediklerini söyleyen Gürsoy,
Sağlık Bakanı Recep Akdağın hastayı
müşteri olarak gören anlayışına karşı olduklarını
dile getirdi. Gürsoy, Biz sağlığın eşit,
ulaşılabilir ve ücretsiz olmasını istiyoruz dedi. KESKten başbakana faks
Kamu Yönetimi Temel Kanununun
Bakanlar Kurulunda imzaya açılmasının ardından harekete
geçen kamu emekçileri, Sermayeye köle olmayacağız diyerek birçok
ilde basın açıklamaları yaptılar. Başbakana faks
çeken kamu emekçileri, Kamu Yönetimi Reformu, Personel Rejimi ve Yerel
Yönetimler ile ilgili yasal düzenlemelerin geri çekilmesini istediler. Ankaralı
kamu emekçileri, Kızılay Postanesi önünde yaptıkları
eylemde sık sık Kamusal alanın talanına hayır!,
Tasfiye yasası geri çekilsin!, Sermayeye köle
olmayacağız!, Talana karşı genel grev, genel
direniş! sloganlarını attılar. Tüm-Bel-Sen üyesi belediye işçileri maaşları
için yürüdüler
KESKe bağlı Tüm
Bel-Sen üyesi kamu emekçileri, ödenmeyen maaşları için
Kadıköyden Ankaraya yürüdüler. Üzerlerinde Ödenmeyen
maaşlarımız için yürüyoruz yazılı önlükler giyen
yaklaşık 100 Tüm Bel-Sen üyesi, Göztepeye kadar yürüdükten sonra
burada araçlara binerek Kartala hareket ettiler. Eylemlerine Ankarada devam
eden işçiler, hükümetin maaşlarının ödeneceği
yönünde garanti vermesi üzerine eylemlerini sona erdirdiler. PTT Bahçelievler
işçileri bıraktı
PTT Bahçelievler Posta
Dağıtım Merkezinde çalışan taşeron
işçilerin, ücretlerinin yükseltilerek zamanında ödenmesi ve
Takım Sözleşmesi imzalanması talepleriyle 18 Ekimde iş
bıraktılar. İşyerinde
çalışan 215 taşeron işçinin katıldığı
eyleme Haber-İş 1 nolu şube yönetici ve üyeleri ile Haber-Sen
yöneticileri de destek verdi. Yaklaşık 290 milyon lira ücret alan
işçiler ayrıca Takım Sözleşmesinde yer alan şu
talepleri sundular: Kadrolu işçilere hizmet veren servisler ile
yemekhaneyi kullanmak, aylık yol parası ödenmesi, işyeri
hekimi uygulamasından faydalanmak, kıdem ve ihbar
tazminatının verilmesi, işçinin görev yerinin kendi
rızası dışında değiştirilmemesi, hafta ve
genel tatillerden yararlanmak, çalışma saatlerinin kadrolu işçilerle
aynı olması... Takım
Sözleşmesi nedir? 4857 sayılı
İş Yasası / Madde 16: Birden çok işçinin meydana
getirdiği bir takımı temsilen bu işçilerden birinin,
takım kılavuzu sıfatıyla işverenle
yaptığı sözleşmeye takım sözleşmesi denir.
Takım sözleşmesinin, oluşturulacak iş sözleşmeleri
için hangi süre kararlaştırılmış olursa olsun,
yazılı yapılması gerekir. Sözleşmede her
işçinin kimliği ve alacağı ücret ayrı ayrı
gösterilir. Takım sözleşmesinde isimleri yazılı
işçilerden her birinin işe başlamasıyla, o işçi ile
işveren arasında takım sözleşmesinde belirlenen
şartlarda bir iş sözleşmesi yapılmış
sayılır. Ancak takım sözleşmesi hakkında Borçlar
Kanununun 110. maddesi hükmü de uygulanır. İşe
başlamasıyla iş sözleşmesi kurulan işçilere
ücretlerini işveren veya işveren vekili her birine ayrı
ayrı ödemek zorundadır. Takım kılavuzu için takıma
dahil işçilerin ücretlerinden işe aracılık veya benzeri
bir nedenle kesinti yapılamaz. Diyarbakır Özel İdare Müdürlüğünde grevDiyarbakır
Valiliğine bağlı Özel İdare Müdürlüğü işçileri
sıfır zam dayatmasına karşı greve
çıktılar.
İşçiler, Türk-İş ile hükümet arasında kamu
kesimi için kararlaştırılan zam oranını talep
ediyor. Çukurova Tekstilde
işçi kıyımı
Mehmet
Emin Karamemete ait Çukurova Tekstilde çalışan 600 işçiye
çıkış verildi. Teksif Sendikası Tarsus Şubesinin
sessiz kalması üzerine işçiler bir komite kurarak direnişe
geçtiler. Sendika Şube Başkanının kardeşinin
taşeron sahibi olması nedeniyle direnişe sessiz kalmasına
rağmen, işçiler, sendikayı yoketmek ve taşeronlaşmak
isteyen işverene karşı, haklarını korumak için mücadele
etmeye kararlılar. Teknik Emprime işçileri
örgütleniyor
Kıraçta kurulu Teknik
Empirme işçileri, DİSK/Tekstil Sendikasında örgütlendiler.
Bunu öğrenen patron fabrikada
sendikalaşma nedeniyle 22 işçiyi işten çıkardı. Bunun
üzerine işçiler fabrika bahçesinde eylem yaptılar. Patron bu
olaylar üzerine jandarmayı çağırdı. İşçiler
daha önce de baskılara karşı fabrika bahçesinde
alkışlarla toplanma, yemek boykotu gibi eylemleri hayata geçirmişlerdi.
Sendikaya üye oldular işten
atıldılar
Çanakkalenin Eceabat
ilçesinde kurulu Alman tekstil firması Ebatekste çalışan 22
işçi, TEKSİF Sendikasına üye oldukları için işten
atıldılar. Çalışma koşullarının çok kötü
olması nedeniyle örgütlenen işçiler,
sendikalştıkları için işten atıldılar ve daha
da kötüsü ağır baskılara maruz kaldılar. Kıvanç Tekstil sendikalaşma
mücadelesi veriyor
İşçiler, kötü
çalışma koşullarına tepki göstererek DİSK Tekstil
Sendikası BOSSA Şubesinde örgütlenmeye karar verdiler.
Sendikalaşma çalışmasını öğrenen işveren
ise, Kıvanç Tekstile 16 tane taşeron soktu. Ayrıca yedi
işçinin işine son verdi. Baskılara rağmen, işçiler
sendikalaşma da kararlı olduklarını yaptıkları
eylemlerle gösteriyorlar. Pamuklu dokuma işçileri
direnişte
TEKSİF Sendikasına
üye oldukları için zorla ücretsiz izne çıkartılan Pamuklu
Dokuma Fabrikası işçileri, yaptıkları eylemle patronu
protesto ettiler. İşçilerin ailelerinin de
katıldığı eylem sendika, siyasi parti ve kitle
örgütlerinin desteğiyle mitinge dönüştü. İşçiler,
sık sık Vur vur inlesin Yırcalı dinlesin, Ekmek yoksa
barış da yok! sloganları attılar. Sendikalaşma
mücadelesi veren Tan Kauççuk işçilerine jandarma saldırdı
Sendikalaştıkları için işten
atılan ve direnişe geçen Tan Kauççuk işçileri, jandarma
tarafından fabrika önünden uzaklaştırılmaya
çalışılıyor. İşçiler yasal haklarını
kullanırken jandarmanın sert müdahalesiyle
karşılaştılar. Patronun koruması gibi davranan
jandarmalar birçok işçiyi gözaltına alındılar. Tuzla Yazaki fabrikasında
direniş
Çoğu
bayan 600 işçinin çalıştığı Yazaki
Fabrikası, bazen işçilerin 16 saat
çalıştığı çalışma koşulları
ağır bir fabrika. Fabrikanın Gemlike taşınacak
olması nedeniyle eğitime gelen 50 işçinin koşulları
çok ağır bulup geri dönmesiyle fabrikadaki işçiler iş
bıraktılar. Direnişin sonucunda patron ücretlere zam yapmayı
ve fazla mesaileri 3 saatle sınırlamayı kabul etti. Tez-Koop İş Sendikasında olağanüstü genel
kurul yapıldı
Tez-Koop-İş
sendikası eski genel sekreteri Faruk Üstün, Tez-Koop-İş genel
başkanı olmak için başkan Sadık Özbene karşı
seçime girdi ve kaybetti. Bunun ardından Tez-Koop-İş 2. Nolu Şube
Başkanı Hulisi Uğurcan, Faruk Üstünü yeniden
Tez-Koop-İş 2. Nolu şubede başkan seçtirmek için
olağanüstü kongreye gitti. Bu olaylar sonucunda, Başkanlar
Kurulunda Hulisi Uğurcan ve Faruk Üstün ihraç istemiyle Disiplin Kuruluna sevk edildi. Buna
rağmen 25 Ekimde 2.Nolu şube olağanüstü kongreye gitti. 44
Delegenin katılmadığı genel kurula
katılımın düşük olması olağanüstü genel kurulu
geçersiz kıldı. Tez-koop-İş şubat 2004 tarihinde
olağan genel kurulaa gidecek. İtalyada genel grev
İtalyada CGIL, CISL ve UIL sendikalarının çağrısıyla, 11 milyona yakın işçi ve emekçi genel greve çıktı. Emekçiler, Silvio Berlusconi liderliğindeki hükümetin sözde emeklilik reformunu protesto etti. Sabah erken saatlerden itibaren, işletmelerde en az dört saatlik iş durdurma ile gerçekleşen genel grevin etkisi, gün boyunca bütün ülkede hissedildi. Başkent Roma, Napoli, Milan gibi büyük kentlerde ise günlük hayat tam anlamıyla felç oldu. Belediye otobüsleri, tramvaylar, taksiler çalışmadı. Kamu daireleri açılmadı. Öğretmenler greve çıkarak, dersleri boykot etti. Aileler de çocuklarını okula göndermedi. Ülkedeki bütün okullar kapalı kaldı. Çeşitli sendikalara üye 11 milyon işçi ve emekçinin katıldığı, halkın çoğunluğu tarafından desteklenen grev çerçevesinde, ulusal havayolu şirketi olan Alitaliada sefere çıkmadı. Toplam 150 uçuş iptal edildi ve bundan 25 bin yolcu etkilendi. Ülkenin en büyük tekellerinden biri olan Fiatta işçiler işbırakarak gösteri ve yürüyüşlere katıldılar. Grev öncesinde Fiat patronlarının işçileri tehdit etmesi sonuç vermedi. İtalyada geçtiğimiz nisan ayında da ülke çapında milyonlarca emekçinin katıldığı gösteriler yapılmıştı. 2008 yılından itibaren geçerli olmak üzere yapılmak istenen değişikliklere göre, çalışanların emekli olabilmeleri için, emeklilik sigortasına en az 40 yıl prim ödemeleri isteniyor. Bu süre, şu anda 35 yıl. Bu şartı yerine getiremeyen çalışanların emeklilik yaşının, 57den 65e çıkarılması planlanıyor. Hükümet bu yolla, emekçinin cebinden 10 milyar Euro gelir elde etmeyi amaçlıyor. Lübnanda da grev
Ülke çapında yapılan
genel greve onbinlerce işçi ve emekçi katıldı. Başkent
Beyrutta toplanan 5000e yakın Lübnanlı, hükümetin yoksulluk ve
sefalet politikalarını protesto etti. Grev ve gösterilerde; kamu
emekçilerinin ücretlerinin artırılması ve vergi yükünün
emekçilerin sırtına yıkılmasının önlenmesi
talep edildi. Genel greve kamu ve özel okullar, Lübnan Üniversitesi ve
bazı özel üniversiteler, bankalar, Beyrut limanı işçileri,
havaalanları ve pek çok özel sektör işletmesinden işçiler
katıldı. Taksi şoförleri ve sosyal güvenlik emekçileri de,
genel greve tam destek verdi. Beyrut sokaklarında düzenlenen protesto
eylemine; İlerici Sosyalist Parti, Hizbullah, Lübnan Komünist Partisi,
Lübnan İşçi Partisi ve Lübnan Demokratik Partisi destek verdi. Seda Giyimde işçi
kıyımı Mücahit
Yılmaz Seda
Giyim, Anadolu yakasında Sultançiftliği Taşdelen bölgesinde
bulunan bir tekstil fabrikası. Fabrikada gömlek üretimi yapılıyor.
Fason üretim yapan fabrika, üretiminin neredeyse tamamını ihraç
ediyor. İşlerin genelde yoğun olmasından dolayı,
fabrikada üretim neredeyse 24 saat devam ediyor. İşletme; kesim,
dikimhane ve depo bölümlerinden oluşuyor. Temizlik, güvenlik gibi
işler ise taşeron şirketlerce yapılıyor. Fabrikada
yaklaşık 350 işçi çalışıyor. İşyerinde
sigorta ve servis var. Çalışanların büyük bir kısmı
Sultanbeyli ve civarında oturuyor. Ortalama ücretler 300-350 milyon
civarında. İşçiler işyerindeki mesailerle ücretlerini
biraz olsun düzeltebiliyorlar. Patron
bazen keyfi olarak bu mesaileri ödemiyor. Örneğin Şubat 2000deki
ekonomik krizin ardından patron mesaileri sabah 08:00-20:00 arasına
çekti ve fazla mesaileri ödemeyeceğini söyledi. İşçilerden
krizi aşmak bahanesi ile fedakarlık isterken, onların
nasıl geçindiklerini hiç umursamayan patronun önerisini kabul etmeyen
yaklaşık 80 işçinin işine son verildi. Yukarıda
da bahsettiğimiz gibi, bu işyerinin en önemli özelliği
çalışma saatlerinin çok uzun olması. Öyle ki, özellikle finish
bölümü olmak üzere, işçiler haftada iki gün veya üç gün boyunca
fabrikadan hiç çıkmadan çalışıyorlar. Bu öldürücü
mesailer aslında Seda Giyim çalışanlarının
geçimlerini sağlamalarının yegane aracı. Bu nedenle,
nefret de etseler, hayatlarını da tüketseler evlerine biraz daha
para getirebilmek için bu sefalet koşulları kabul ediyorlar. Seda
Giyim işvereni, sözde işçilerden şikayet olduğu için
fazla mesaileri geçen ay kaldırdı. Bunun bir yalan
olduğu ortada. İşleri azaldığı için mesaileri
kesen patron, yaklaşık 50 işçinin de işine son verdi.
Mesailerinin kalkması ile geçinemeyeceklerini anlayan birçok işçi
de istifa ettiler. Bizler sefalet ücretleriyle yaşarken, her gün
çalışarak zenginliklerine zenginlik kattığımız
patronlar, en ufak bir krizde veya işlerinin azalması durumunda
bizleri kapının önüne koyuyorlar. Kardan pay vermiyorlar, ama
zararın hesabını bize kesiyorlar. Seda Giyim patronunun iki
yönlü amacı var. Birincisi, işler düştüğü için maliyetlerini
düşürmek ve faturayı çalışanlara çıkarmak. İkincisi
ise, işletmeyi parça parça alt işverenlere devrederek, hem
sigortasız çalışmayı sağlamak hem de iş
güvencesini engellemek. Bu yöntemlerle karlarına kar katmak, biz
emekçileri daha fazla bölmek ve daha kolay sömürmek istiyorlar. Zaten
işçi düşmanı AKP hükümetinin yaptığı yasalar da
onların işini kolaylaştırıyor. Mesailerin kalkması
nedeniyle Seda Giyimden ayrılmak zorunda kalan bir işçi ve Enka
Tekstilden bir işçi ile sohbet ettik: İşçi Cephesi: Neden
işten ayrıldın? E.:
İşten ayrıldım, çünkü mesailerin kesilmesi ile geçinme
şansım kalmadı. Daha önceden geçimimi fazla mesailer sayesinde
sağlıyordum. Şimdi fazla mesaileri kestiler;
çalışsam da aynı, çalışmasam da aynı. Bari
çalışmadan aç kalayım, en azından ezilmemiş olurum.
260 milyon lira maaş alıyorum. 2 çocuğum var, ayda 70 milyon
lira sadece kira ödüyorum. Bu
maaşla yaşamam mümkün değil. Vasıfsız olduğum
için çok zor iş bulabiliyorum, bulduklarımda da ücretler çok
düşük. Konfeksiyonda çalışmak istemiyorum, bu yaştan
sonra ortacı olamam. Makinacı olunca iş bulmak daha kolay,
ücretler de daha iyi ama paketlemedeysen veya ortacıysan
vasıfsızsın. Sonuçta çalışma koşulların
çok daha ağır. H.: Çuval
fabrikalarında koşullar daha iyi. Sabah 08:00den gece 24:00e
kadar çalışıyoruz. 500
milyon lira ücret alıyoruz. Çuvalda sabah 08:00den
akşam 08:00e çalışıyorlar 500, milyon alıyorlar. E.: Kurtköy, Pendik, Dudullu, Samandıra, Gebze
civarında büyük fabrikalar var, onlara girmek lazım. Fakat oralara
girmek içinde torpil lazım. Örneğin bizim fabrikanın yanında
Arçelik fabrikası var, koşulları bizden daha iyi. Fakat
eğitim istiyorlar. Bizse ilkokulu zor bitirebildik. Okul mu okuduk,
inşaatında mı çalıştık, bilmiyorum. Körpe bir
binada okumaya çalıştık, okul hayatımız o binaya
tuğla taşımakla geçti.
H.: Konfeksiyonda koşullar çok ağır ve
sürekli haklarımıza el koyuyorlar. Mesela Enka Teksilde
çalışıyordum. Patronun iki tane büyük atölyesi var, sürekli de
iş alıyor. Fakat para ödemeye gelince sürekli geciktiriyor. Yine
paralarımızı 15 gün geciktirdi. Bir arkadaşımız
askere gidecekti para istedik. Tamam yarın 50 milyon lira vereceğim
dedi. Ertesi gün saat 11:00de odasına gittik, 12:00de gelin dedi. Tekrar gittik, kaçmış. Muhasebeciyi
sıkıştırınca patrona telefon etti. Önce para yok
dedi sonra 30 milyon verdi. Biz odadan çıkmadık, patron gelinceye
kadar bekledik. Geldiğinde siz hala gitmediniz mi dedi. Bizde 50 milyon
sözü verdin, almadan çıkmayız dedik. Paydosta herkesin gözü önünde
tartıştığımız için horozlandı ve ben size
gebe miyim dedi? Biz bastırdık ve paramızı aldık.
İşten çıktığımızı söyledik, bu sefer
peşimizden koşup yalakalık yapmaya başladı. Ama biz
işi bıraktık ve o da yetiştirmesi gereken işlerin
derdine düştü. E.: Tamam
haksızlığa karşı mücadele etmek lazım, ama
işsiz kalınca kim bizim çocuklarımıza bakacak? Bize
mücadelemizde güç verebilecek bir güç var mı? Bence yok. O yüzden
mücadele etmek kolay değil. İşçi Cephesi: Elbette mücadele kolay değil. Ama
mücadele etmeden patronların hak verdiği görülmüş mü? Onlar
hep açlar, hep daha fazlasını istiyorlar. Ama böyle bir güç var
mı diye sorarsan, bizce var. Biz bilmesek de patronlar o gücü biliyor ve
ondan korkuyorlar. O da işçi sınıfının gücü.
Eğer biz çalışmazsak, patronlar nasıl para
kazanabilirler? Örneğin, Bolivyada madenlerin özelleşmesine
karşı madencilerin mücadelesi hükümeti devirdi. İşçiler
parlamentoyu işgal ettiler, ordu bile müdahale edemedi. Ama 80e
yakın kardeşimiz bu mücadelelerde şehit oldular. Keza 1989
yılında Zonguldak işçileri yürüdüğünde burjuva hükümeti
onbinlerce askeri karşısına dikmek zorunda kaldı,
hükümeti koruyabilmek için. Bugün de Türkiyenin birçok fabrikasında
işçiler hakları için örgütleniyor ve mücadele ediyorlar. Mesela
Colinsde, Eskişehir Şişecamda, Beykoz Kundurada,
Tüpraşda, Bakırköy Sümerbankda vb... Belki bu mücadeleleri
birleştiremiyoruz. Ama birgün bu da gerçekleşecek. Yeter ki
sabırla örgütlenelim. H.: Daha
önce Hasanpaşada Asteks Tekstilde çalışıyordum.
Şerefsiz bir patronumuz vardı. Fabrikada yaklaşık 350
işçi çalışıyordu. Harıl harıl iş
yetiştirmeye çalışıyorduk. Bağırıp
çağırmaya ve bize hakaret etmeye başladı. Bir anda makina
bölümü boşaldı. Tüm işçiler alkışlarla bahçeye
çıktık. Bu kez patronun oğulları ve yalaka müdürler
işi başlatmamız için yalvarmaya başladılar. Patron
gelmeden olmaz dedik. Patron geldi özür diledi ve biz de yeniden
makinalarımızın başına döndük... İşçi Cephesi: Türkiye
ve dünyanın birçok bölgesinde işçiler işten atılmaya ve
sefalete itilmeye devam ediliyor. Örneğin dünyanın en büyük
firmalarından Sony 20 bin işçiyi işten çıkarma kararı
aldı. Bugün Seda Giyimden 50 işçi, işten atıldı.
Seda Giyim ne bir ilktir ne de son olacaktır. Biz örgütsüz
olduğumuz sürece sömürülmeye ve patronların işleri bitince
kapının önüne konulmaya devam edeceğiz. Örgütlenir ve sömürüye
karşı mücadele edersek ancak bunu engelleyebiliriz... Yöke ve işgale
karşı öğrenciler alanlardaydı
Nehir Gülen Her sene olduğu gibi bu 6 Kasımda da binlerce öğrenci 12 Eylül cuntasının üniversitelerdeki ayağı YÖKe, onun uzantısı YEKe ve de işgale karşı Türkiyenin birçok bölgesinde alanlardaydı. Bu yıl ki eylemlerde Ankarada çatışmalar, İstanbul da ise hareketin parçalılığı dikkati çekiyordu. YÖKün kuruluşunun 22. yılında başta Ankara ve İstanbul olmak üzere birçok ilde eylemler gerçekleşti. Polis boş durma çay getir
Kortejin
başında Koordinasyonun yeraldığı yaklaşık
1000 kişilik öğrenci grubu saat 11de Ankara Üniversitesi Cebeci
Kampüsunndan Kızılaya doğru yürüyüşe geçtiler.
Yürüyüş sırasında Eğitim-Sen de korteje
katıldı. Ziya Gökalp Caddesinde barikat kuran polis, kortejin
geçişine izin vermedi. Bunun
üzerine kitle oturma eylemine geçti. Bu sırada kitle polisin tutumunu
eleştiren sloganlar atmaya başladı. Bu
sloganlardan biri de Polis Boş Durma Çay Getir di. Polisin ortamı
terörize etmesiyle kortejin önünde olan ve ana kortejle mesafeyi
açmış olan grup polisin müdahalesiyle çatışmaya girdi.
Taş ve sopalarla polisle çatışmaya giren öğrenciler,
yaklaşık 2 saat boyunca polise karşı direndiler.
Çatışmalar sırasında 30 öğrenci ve Çevik Kuvvet
Şube Müdürünün de aralarında yer aldığı on polis
yaralandı. Yüzlerce polisin şuursuzca attığı gaz
bombalarından öğrenciler zehirlendi. Birçok polis
arabasının camları kırıldı. Daha sonra çatışmalar
Sıhhıyeye kadar yayıldı. Kitle tekrar Ziya Gökalp
Caddesinde toplanmaya başladı ve yeniden çatışma
çıktı. Takviye ekiplerin bölgeye gelmesinin ardından polisler
Allah Allah nidaları ile öğrencilerin üzerine yürüyerek
saldırdılar. Bu sırada bir grup sivil de önce
alkışlarla öğrencileri protesto ettiler ardından fiili
saldırıya geçtiler. Eğitim-Sen üyelerinin müdahalesi ile bu
grup durduruldu. Olayların
yatışmasından sonra Eğitim-Sen önünde toplanan kamu
emekçileri ve öğretmenler, YÖKü ve öğrencilere yönelik polis
saldırısını protesto ettiler. TMMOB Başkanı
Kaya Güvenç, KESK Başkanı Sami Evren, Eğitim-Sen Genel
Sekreteri Emirali Şimşek, Öv-Der Başkanı Enver Önder de
polis barikatının önüne geldi. Polisin açıklamayı engellemek istemesi
gerginlik yarattı. Bu arada öğrenciler Kolejde buluşarak
oturma eylemine başladılar. Kamu emekçileri, açıklamanın
ardından CHPli milletvekilleriyle birlikte oturma eylemine desteğe
gittiler. Polisin uzaktan seyrettiği eylem, kitlenin
dağılmasıyla sona erdi. İstanbulda 6 ayrı eylem
Öğrenci
hareketindeki dağınıklık ve bir de buna eşlik eden
politik gruplar ve partiler arası rekabet nedeniyle böylesi bir tarihsel
mücadele günü İstanbulda soluk geçti. İstanbulda biri Taksim
Meydanında, 5i polisin ablukaya aldığı Beyazıt
Meydanında olmak üzere 6 ayrı eylem gerçekleşti. Koordinasyon
kendine eylem alanı olarak Ankarayı seçmişti; bazı
gruplarda tüm güçleriyle Ankaraya gittiler. Bir grup öğrenci de
Taksimde basın açıklaması yaptı. ÖDP İstanbul
Üniversitesi içinde kalmayı tercih etti. Meydanda ilk YÖK protestosunu
TKPli öğrenciler yaptı. Daha sonra Özgür Düşünce ve
Eğitim Hakları Derneği üyesi
bir grup sloganlarla YÖK'ü protesto etti. DEHAP İstanbul Gençlik
Kolları üyeleri, Özgür Gençlik ve DÖB de Laleli'de toplandılar.
Buradan yürüyüşe geçtiler. Beyazıt Meydanında üniversiteden
çıkanlarla yaklaşık 1500 kişilik bir kitle toplandı.
Bunlara Laleliden gelen kitle de katıldı. İşçi Cephesi,
Marksist Tutum, İşçi Mücadelesi, ESP, Öğrenci Konseyleri,
Alınteri, 68liler Vakfı ve diğer gruplar İşgali
değil, direnişi destekle pankartının arkasından
Meydana girdi. Grupların pankart açmama kararı olmasına
rağmen birçok grup dövizlerle ortak kararı çiğnemekten geri
durmadı. Biz, İşçi Cephesi okurları da alana
İstanbul Üniversitesi içinden girdik. Ana taleplerimiz; YÖKün tüm
sonuçlarıyla birlikte lağvedilmesi, YEK tasarısının
geri çekilmesiydi. Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçerde
İstanbul Üniversitesi önünde basın açıklaması yaptı.
Günün son eylemini ise Emek Gençliği, Ekim Gençliği, Kaldıraç
okuru öğrenciler yaptı. Öğrencileri
saldırılara karşı birleştirecek, ortak taleplerle
harekete geçirecek bir eylem birliği olmadan öğrencilerin
mücadelesinin başarılı olması mümkün değildir.
İstanbulda gerçekleşen eylemlerdeki dağınıklık
öğrenci hareketinin gücünü zayıflatmakta hatta demoralize etmektedir.
Bu durumun tersine çevirilmesi acil bir görev olarak önümüzde
durmaktadır. Diğer illerde de birçok eylem geçekleşti
Hatay Mustafa Kemal Üniversitesinde
gerçekleştirilen YÖK protestosunda özel güvenlik görevlileri
öğrencilere silah çekti. Üniversite idaresinin dış
kapıları kapatması üzerine dışarda kalan
öğrenciler ile içerde kalan öğrenciler sloganlarla
kapıları kırarak buluştular. Kahrolsun YÖK
sloganlarıyla içeriye giren öğrencilere silah çeken görevliler,
havaya ateş açtı. Ateşe sloganlarla karşılık
veren öğrenciler, basın açıklaması yaptı. Çukurova Üniversitesi Adana
Kampüsünde gerçekleşen 6 Kasım eyleminde, YÖK ve YEK
protestosunun yanısıra, Rektör Yalçın Kekeçin istifası
talebi ön plana çıktı. Eyleme yaklaşık 1000 öğrenci
katıldı. Öğrenciler, saat 12.15te Fen Edebiyat Fakültesi
önünde toplanarak, baskıları protesto ettiler. Kütüphane ve Atatürk
Anıt Parkı önünden geçerek Rektörlüke yürüdüler. Tuncelide
YÖKe karşı basın açıklaması yapmak isteyen
öğrencilere polislerin saldırması sonucu birçok kişi
yaralandı ve gözaltına alındı. Tuncelide Tunceli Gençlik
Komisyonunun çağrısı ile Yeraltı
Çarşısının üstünde yaklaşık 1000 öğrenci
bir araya gelerek YÖKe karşı basın açıklaması
yapmak istedi. Sık sık YÖKe hayır sloganlarını
atan öğrencilere polis saldırdı. Coplu saldırı
sonucu birçok kişi feci şekilde dövüldü. Dicle Üniversitesi (DÜ)
öğrencileri 750 kişinin katılımıyla Fen Edebiyat
Fakültesi önünde yaptıkları basın açıklamasıyla
YÖKü protesto etti. DÜ Öğrenci Derneğinin yanısıra
Eğitim-Sen ve SES Diyarbakır Şubeleri de destek verdiler. İzmirdeki
YÖK karşıtı eylem, 13.00de Konak Meydanında
yapıldı. Eyleme KESKe bağlı sendikalar ve siyasi
partiler de destek verdi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi önünde toplanan
yaklaşık 500 öğrenci de, kampüs içindeki fakülteleri gezip,
hazırlık sınıfları önünde açıklama
yaptılar. Mersin Üniversitesinde,
YEKe, YÖKe ve işgale hayır sloganıyla 12.00de Fen
Edebiyat Fakültesi önünde yaklaşık
150 öğrenci toplandı. Antalya Akdeniz Üniversitesi
Kampüsünde yer alan merkezi derslikler önünde toplanan 200
öğrenci de YÖKü ve YEKi protesto ettiler. Muğla Üniversitesinde,
rektörlük tarafından üniversitenin dört bir yanına, eyleme
katılacaklar hakkında soruşturma
başlatılacağı yönünde yazılar asılmasına
rağmen, Öğrenci Sarayı Yemekhanesinde bir araya gelen 120
öğrenci YÖKü protesto etti. Isparta Süleyman Demirel
Üniversitesinde yapılan YÖK karşıtı eyleme 100e
yakın öğrenci katıldı. Kocaelide
Belediye İşhanı önünde toplanan öğrenciler,
Yaşasın parasız, bilimsel, demokratik, anadilde eğitim
pankartı açarak Merkez Kampüse yürüdü. Harran Üniversitesi
ögrencilerinden oluşan yaklaşık 150 kişi basın
açıklaması yaptılar. Açıklamanın ardından
öğrenciler, şehir merkezinde kısa bir yürüyüş eylemi
gerçekleştirdiler. Edirnede öğrenciler ve eğitimciler Ayşekadın Kampüsü önünde yaptıkları eylemle YÖKü protesto ettiler. Çanakkalede 18
Mart Üniversitesi Anafartalar Kampüsünde de eylem yapıldı. Bursa Uludağ Üniversitesinde üniversite kütüphanesi önünde toplanan öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti üyeleri Mediko Sosyal binasına yürüdüler. Samsunda Kurupelit Kampüsü Eğitim Fakültesi önünde
toplanan öğrenciler, polis tarafından engellenince toplu olarak
Fen-Edebiyat Fakültesi önüne geldiler. Vanda Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencileri
öğle saatlerinde 500 öğrencinin katıldığı bir
basın açıklaması ile YÖKü protesto ettiler. Vanda
bir diğer protesto da lise ve dershane öğrencileri tarafından
gerçekleştirildi. Elazığda
yaklaşık 100 kişi, Postane Meydanında basın açıklaması
yaptılar. Sivasta ise
Ne AKP, Ne YÖK, Üniversiteler bizimle özgürleşecek pankartı
arkasında toplanan yaklaşık 200 öğrenci bir basın
açıklaması gerçekleştirdi. Adıyamanda 70 kadar lise üniversite ve dershane öğrencisi YÖKü protesto etti. Antepte yapılan basın açıklamasında YÖK ve AKP politikaları protesto edildi. Antep Üniversitesi içindeki eyleme ise polis müdahale etti. Buna rağmen öğrenciler rektörlüğe kadar yürüdüler. Malatyada İnönü Üniversitesi öğrencileri Üniversite
duraklarında basın açıklaması yaptılar.
Uluslararası İşçi
Birliği Dördüncü Enternasyonal (LITCI) Bildirisi
Bolivyalı
emekçilerin emperyalizme ve onun katil ajanlarına karşı
mücadelesini sonunda kadar destekliyoruz ! |