|
Yıl: 27 |
|
Ağustos 2006 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 30 Lübnan: Ortadoğu’da
Emperyalist İşgalin Yeni Aşaması - İşçi Cephesi Sınır Ötesi Harekât Neyi
Hedefliyor? - Şahin
Yıldırım Milliyetçi
Histeri: Kurtlar Puslu Havayı Sever - Fuat Karan
Ölüm Orucu Direnişi -
Jiyan Sendikalaşma mücadelesinin
sorunları - Nergis
Çayır Fındık Üreticileri Eylemde
- Derya Deniz Fatih Belediye İşçileri
Ücret Zammında Anlaştı - Nergis
Çayır Bergama’dan sonra şimdi de Kışladağ’a zehir tesisi açıldı - Yılmaz Uğur 17 Ağustos Depreminin 7.
Yılı - Nergis
Çayır Fabrikalardan – Okuyucu mektupları Siyonizm’in Arap Halklarına
Karşı Yeni Bir Saldırısı - UİB-DE Katlinin 66. yılında
Troçki - Anma Lübnan: Ortadoğu’da Emperyalist İşgalin Yeni Aşaması İşçi Cephesi İsrail, 12 Temmuz tarihinde Hizbullah’ın
2 askerini esir almasını bahane ederek Lübnan’ı bombalamaya başladı. Geride
kalan 20 gün içinde İsrail saldırıları sonucu çoğu Lübnan’lı
575 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin 450’den fazlası sivil ve büyük bir
çoğunluğu da kadın ve çocuklardan oluşmakta. Enkaza dönen binaların
yıkıntıları altında kalanlarla ölenlerin sayısının 750’ye ulaşması söz
konusu. Son olarak İsrail saldırıları Lübnan’ın Kana kasabasını vurdu. Yine
çoğu kadın ve çocuk 56 kişi katledildi. Ayrıca on binlerce insan yerlerini
yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Saldırılar hız kesmeden, artarak devam
ediyor. Önümüzdeki günlerde Kana’daki gibi yeni katliamların yaşanması
kaçınılmaz görünüyor. Lübnan’ın bombalanmaya başlanmasından daha önce, Filistin’li direnişçilerin bir İsrail askerini esir almasını
bahane eden İsrail ordusu, 28 Haziran’da Gazze
Şeridi’ni yeniden işgal etmeye başladı. “Gazze’nin Hizbullahlaştırılmasına engel olmak adına” İsrail ordusu,
Gazze Şeridi’nde ağır hava saldırılarıyla yüzlerce
Filistinliyi öldürdü. Öteden beri özellikle Batı Şeria
ve Gazze’de İsrail’in uyguladığı baskı, şiddet ve
tecrit politikası bu dönemde daha da yoğunluk kazandı ve bölge halkı için tam
bir yıkım yarattı. Filistin’de Hamas’ı, Lübnan’da
da Hizbullah’ı kendi güvenliği için tehdit olarak
gören Siyonist İsrail devleti gerçekleştirdiği saldırıların “meşru müdafaa”
olduğunun iddia etmekte. Oysa terörist ve işgalci olan ve bölge halkı için
kan ve gözyaşı anlamına gelen Siyonist İsrail devletinin bizzat kendisi.
İşgalci Siyonist İsrail devleti ABD emperyalizminin bölgedeki jandarması
durumunda. Nitekim son Gazze işgali ve Lübnan’ın
bombalanması sonucu gerçekleşen katliamlar ve ortaya çıkan trajik manzara
karşısında hem İsrail hem de ABD aynı fütursuz tutumu takınmakta. Sorumluluğu
Hamas ve Hizbullah
örgütlerinin üzerine atan Siyonist İsrail ve emperyalist ABD devletleri her
durumda Suriye ve İran’ı da bu örgütlerin hamisi ilan etmekten geri durmuyor.
Bu durum emperyalizmin gerçek niyetlerini de açıkça ortaya koymakta. BM’in, Siyonist İsrail’e zaman kazandırma taktikleri ve
AB ülkelerinin göstermelik dahi olsa doğrudan Siyonist İsrail’i suçlamaya
yanaşmamaları ve adeta yok edilen Lübnan halkını sorumlu sayan açıklamaları
emperyalist-kapitalist dünyanın ikiyüzlülüğünü bir kez daha göstermekte. Başını ABD’nin çektiği emperyalist güçler Irak’ı işgal
ederken gerekçe Saddam’ın kimyasal silahlara sahip
olması ve El-Kaide örgütüne yataklık yaptığı iddiasıydı. Emperyalist yalan
makinelerinin propaganda çarkları çalıştı ve bu iddialara dayanarak Irak,
emperyalist güçler tarafından işgal edildi. Benzer şekilde Afganistan işgali
de Taliban rejimine dayandırılmıştı. Hem
Afganistan’a hem de Irak’a “demokrasi “ getireceğini vaaz edenlerin geride
kalan süre içinde bu ülke halklarına kan ve gözyaşı dışında bir şey
getirmediğine tüm dünya tanıklık etmekte. Sonradan ortaya kimyasal silahların
çıkmaması, Irak askeri yapısının birkaç hafta içinde çökmesi gibi gerçekler
ise tüm çıplaklığıyla ortada durmakta. Ve şimdi aynı yalan makinesinin çarkları yine dönüyor: Bu
kez, Filistin halkının iradesiyle işbaşına gelmiş Hamas’a,
Lübnan halkının büyük çoğunluğunun desteğine sahip olan Hizbullah’a
karşı çarklar işlemekte. Çünkü Hamas, El Fetih’in
aksine İsrail devletini tanımamakta direniyor. Hizbullah
ise sadece Lübnan’da değil tüm Ortadoğu bölgesinde ve yakın coğrafyada
Siyonist İsrail’e karşı en önemli direniş mevzilerinden birini temsil ediyor.
Bunun anlamı bu örgütlerin, başını ABD emperyalizminin çektiği işgalci
güçlerin “Büyük Ortadoğu Projesi” önünde de bir engel teşkil ediyor olması.
ABD dışişleri bakanı Rice’ın, yeni bir Ortadoğu’nun zamanı geldi
açıklamalarını tam bu noktada anmak gerekir. Bu nedenle Hamas,
Hizbullah ve arkalarındaki devletler olarak görülen
Suriye ve İran, Afganistan, Irak ve Lübnan’ın kaderine doğru sürüklenmek
istenmekte. Kuşkusuz bu sadece bu ülke halklarının değil başta Ortadoğu olmak
üzere tüm dünya emekçilerinin ve yoksul halklarının yenilgisi olacaktır. Bölge ülke yönetimlerinin büyük çoğunluğu başta Mısır,
Ürdün, Suudi Arabistan ve Kuveyt olmak üzere ABD ve emperyalizm yanlısı bir
politika izlemekte. Türkiye devleti ve hükümeti de bu koronun içinde yer
almakta. Üstelik diğer ülke yönetimlerinden farklı olarak Türkiye, İsrail’in
bölgedeki en önemli müttefiki olarak öne çıkmakta. ABD ile olan müttefiklik
de bu “ortaklığı” daha da güçlü kılıyor. Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in Gazze ve Lübnan’da yaptıklarına yönelik kimi eleştirel
açıklamalarına rağmen geçerli ve gerçek olan ilişki budur. Nitekim Türkiye,
Lübnan’da gerçekleşmesi olası bir uluslararası askeri gücün (işgali teminat
altına alma gücünün) içinde yer alma konusunda öne çıkmış durumda. Büyük
olasılıkla bir NATO şemsiyesi altında olacak bu askeri gücün başını TC
ordusunun çekmesi söz konusu. Türk Ordusu Irak
sınırında: içerde, dışarıda savaş… Diğer yandan sınıra yığdığı 250 bin askerle Kuzey Irak’ta
konuşlanmış PKK güçlerinin kendisine sınır ötesi operasyon yapma hakkı
doğurduğunu öne süren Türkiye, ABD’nin böylesi bir harekatı istemediği açık
olmasına rağmen meseleyi gündemde tutmaya devam ediyor. Başbakan Erdoğan ve
kurmayları bir yandan İsrail saldırılarını kınarken diğer yandan aynı
işgalci, saldırgan politikanın kendi hakkı olduğunu da yüksek sesle ifade
etmekten geri durmuyor. ABD emperyalizminin ayak izlerini izlemenin ve onun
gölgesinde yer almanın erdemlerini anlatma ve sahiplenme korosunda geniş bir
yelpaze mevcut. Akan kendi kanı olmayacaksa ve dökülen göz yaşları kendi
cebine girecek dolarlar, eurolar olacaksa varsın
kan da, göz yaşı da aksın… Her fırsatta yurtta ve dünyada barıştan bahseden
ama içerde Kürt halkına karşı savaşıp, dışarıda talan edilen topraklardan pay
kapma peşinde olanların tahtlarında oturabilecekleri sürenin sayılı olduğunu
da bilmeleri gerekir. Ve böylesi yönetimlerin peşinden giden halkların tarih
boyunca huzur ve zenginliğe asla ulaşamadıklarını, bilakis yıkım, kan ve
gözyaşının peşlerini bırakmadığını da unutmamaları gerekir. İşçi sınıfının ve
emekçi yoksul halkların Ortadoğusu Başını ABD emperyalizminin çektiği “demokrasi”nin ne menem bir şey olduğunu gördük. “İsrail’e Telin,
Filistin’e Destek” mitingleri düzenleyenlerin bizzat İsrail ile en yakın
ilişkileri kurduklarını hep birlikte yaşadık. Türkiye’de “Müslüman” bir hükümet
varken Irak’ın nasıl işgal edildiğini, Filistin’de kan ve göz yaşının nasıl
oluk gibi aktığını gördük. Ve şimdi bu büyük koro, “aman biz karışmayalım,
dönem duygusallık değil, hesap dönemi; aklımızı kullanalım, güçlünün yanında
yer alıp, kırıntılardan payımızı almaya bakalım” buyurmakta. Türkiye işçi
sınıfı, emekçiler ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilen ve sömürülenler
bir karar vermek zorunda: olanları uzaktan seyredip, avlarını parçalayanlara
alkış tutup, kalanlarla bir leş kargası gibi karnını doyurmayı mı seçecek?
Yoksa silkinip, ayağa kalkacak sömürücüye, işgalciye karşı insan olmayı mı?
İkinci yol bizim yolumuzdur. Bu yol; emperyalist-kapitalizme karşı,
anti-kapitalist ve anti-emperyalist temelde, enternasyonalist bir devrimci
mücadele yoludur. Siyonist İsrail devletine ve başını ABD’nin çektiği
emperyalist işgalcilere karşı işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların Ortadoğu’suna
sahip çıkmanın tam zamanıdır… 1 Ağustos 2006 Sınır Ötesi Harekât Neyi Hedefliyor? Şahin Yıldırım Bundan iki ay önce TSK, Kürdistan
sınır bölgelerine 250 bin asker sevk etti. Gerekçe PKK’ya karşı top yekûn bir
savaş başlatmak idi. Başta TSK olmak üzere hükümet ve muhalefet dağlarda
“birkaç çapulcu” dediği PKK gerillalarına karşı, bu kadar askeri sevk etmesi
gerçekçi mi? Bizce hayır. Neden mi? Çünkü başta ABD ve diğer emperyalist
ülkeler, Ortadoğu bölgesindeki zenginlik kaynaklarını, kendi denetimlerine
almak için planlamış oldukları Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) Irak’ı işgal
ederek hayata geçirmeye başlatmış oldular. Bilindiği gibi emperyalistlerin Ortadoğu’daki
jandarmalığını üstlenen ülke İsrail’dir. İsrail uzun süreden beri Filistin
halkına karşı zulüm etmektedir. Siyonist İsrail emperyalist yağmacılarla
birlikte BOP’u hayata geçirmek için Hamas ve Hizbullah’ın, iki
askerini kaçırmasını gerekçe gösteriyor. Aynı “bir Türk dünyaya bedeldir”
ırkçılığıyla, “bir İsrail askeri bütün Filistin’e bedeldir” diyen Siyonist
ideoloji arasında ne kadar da benzerlikler olduğunu gözlemlemek zor olmasa
gerek. İsrail başta ABD ve diğer emperyalist yağmacılarında desteği ve
elindeki gelişmiş teknolojik silahlarla, hem Filistin halkını hem de Lübnan
halkını bombalamaya başladı. AKP hükümeti 1 Mart
Tezkeresi’ni mi telafi ediyor? İsrail’in Lübnan’ı, Hizbullah’ı
gerekçe göstererek bombalamaya başlamasının ardından, AKP hükümeti başta
olmak üzeri, TSK ve diğer “şahinler” savaş çığırtkanlığına soyundular.
Erdoğan, bölgede yaşanan savaş ortamından yararlanmak için ABD’den görev
beklediğinin altını ısrarla çiziyor. Acaba bunun nedeni 1 Mart Tezkeresi’nde
ABD ile yıpranan ilişkilerin tekrardan düzelmesi ihtiyacı mı? Ya da ikinci bir İsrail olmak için mi çırpınıyor? Türkiye işçi sınıfı çıkarı olmadığı bir savaşa sürüklemek
isteniyor. Ne için mi? Yağmacı emperyalistlerin çıkarları için. Başbakan Erdoğan, bu savaşa Türkiye’yi sokmak için
kendisine gerekçe olarak PKK’nin son günlerdeki
saldırılarını gösteriyor. Topluma da bu mesaj verilmek isteniyor. Hükümetin
Kürt sorununa yaklaşımına bakılırsa savaş tam tamları çalmaya başlamış
görünüyor. Yani sınır ötesi harekâta onay verdiğini açıklıyor. Hükümet veya
TSK, bugüne kadar Kürt sorunun çözümü için çaba harcamış gibi, bugün bu
çabadan vazgeçtiğini açıklıyor. Bu tamamen aldatmacadır. Çünkü TSK, 1983 yılından bu yana “Balyoz”, “Sıcak Takip”,
“Murat” vb. gibi isimlerle 24 sınır ötesi operasyon düzenledi. Bu
operasyonların hiçbiri Kürt sorununu çözmediği gibi PKK’yi
de ortadan kaldırmadı. Kürt halkına baskı ve zulümden başka bir şey
getirmedi. Aslında hükümet veya TSK’nin sınır ötesi operasyon dediği,
başka bir ülkenin sınırına askeri bir operasyon düzenlemek. Peki, TSK başka
bir ülkenin sınırına hangi hak ve amaçla operasyon düzenlemek istiyor. Böyle
bir hakkı var mı? Yarın başka bir ülke, Türkiye’nin sınırına girmek isterse
ne olacak? O zaman “bir karış toprağı vermeyeceğiz” edebiyatı mı yapılacak? Türkiye burjuvazisi, hükümet ve TSK, başta Irak olmak
üzeri Ortadoğu’da sınırların yani haritaların yeniden çizilme olasılığından
ve bu fırsattan leş kargaları gibi yararlanarak Kuzey Irak’tan, Kerkük’ten
pay alma hevesindedir. Sınıra bu kadar askerin yığılmasının da asıl nedeni de
budur. Buna emperyalist yağmacıların ne kadar izin vereceği ise ayrı bir
sorundur. Ayrıca burada bir hatırlatma yapmakta yarar var. Birinci
körfez savaşında, Özal “bir koyup üç alacağız” diyerek ABD’nin yanında savaşa
katılmıştı. Bırakın üç almayı bu savaş Türkiye’yi yüz milyar dolar zarara
uğratmıştı. Burjuva hükümetler bu zararın faturasını yıllarca işçi ve
emekçilere ödettiler. Başbakan Erdoğan “bizim İsrail’den neyimiz eksik” diyerek
Kürt halkı başta olmak üzere tüm toplumda aslında bir savaş psikolojisi
yaratarak, kendi politikalarını bu zeminde uygulamak istiyor. Ve bu konuda
boyalı basın iş başında. Böyle bir ortam
neden yaratılmak isteniyor? Bu ortamın işçi sınıfına ne gibi zararları
olacak? Bilindiği gibi AKP hükümeti baştan beri işçi düşmanı bir
siyaset izliyor. Bu siyasetin sonucu hükümet kitlelerin gözünde bir yıpranma
sürecine girdi. Şimdi hem yaklaşan seçimleri de göz önünde bulundurarak hem
de ABD ile olan ilişkileri düzeltmek için bir hat izlemektedir. Yaşadığımız coğrafyadaki savaş, olayları izleyen sıradan
bir vatandaşa ne düşündürür? Öncelikli olarak, kendi ülkesini (bu aynı
zamanda kendisinin de zarar görmemesi demek) korumak. Bunun içinde dereyi geçerken
at değiştirmenin “atalarımıza göre” yanlış olacağından hareketle, hükümetin
izlemiş olduğu tüm işçi düşmanı siyasetine rağmen yine de hükümeti bu süreç
içinde savunma pozisyonuna girecektir. En azından bu süreç için. Bunun
bilincinde olan başta burjuvazi ve hükümet, böylesi ortamlardan yararlanarak
işçi sınıfına saldırıları daha da arttıracaktır. Ayrıca IMF, hükümete verdiği son talimatlarla; asgari
ücretin düşürülmesinden kıdem tazminatlarının kaldırılmasına, bölgesel asgari
ücrete geçilmesinden sağlıkta daha sıkı
tasarrufların yapılmasına kadar varan bir listenin hayata geçirilmesini
istemektedir. Bunun karşılığında İMF, Türkiye hükümetine 1,9 milyar dolarlık
krediyi serbest bırakmıştır. Hükümet bu krediyle bir süre daha pembe tablolar
çizmeye çalışacaktır. Ama nafile. Hükümet bu kredinin faturasını işçilere, emekçilere,
yoksullara ve Kürt halkına ödetmek istiyor. Nasıl mı? Tabii ki baskı ve
zulümle. İkinci olarak, bu savaş ortamında özellikle Terörle
Mücadele Yasası (TMY) çıkarılarak burjuva düzenine muhalif olan –özellikle de
sosyalist- tüm düşüncelere pranga vurma isteğidir. Bu, hakkını arayan, greve
çıkan, görüşünü ifade edene karşı çıkarılmış bir yasadır. Üçüncü olarak, patronlar bu savaşı kullanarak işlerinin
kötü olduğunu, maliyetlerin yüksekliğinden bahsedip işçilere altıncı ayın
zammını vermemeyi bir yol olarak deneyeceklerdir. Sınıf bilincine sahip olmayan
bir işçinin, patronun söylemlerini kabullenme olasılığı yüksektir. Burjuvazi
böylesi fırsatlardan yararlanarak işçileri daha fazla çalıştırarak kârına kâr
katacaktır. Sonuç olarak, hükümet ve TSK arasında ne kadar belli
konularda fikir ayrılıkları olsa da, konu işçi sınıfına ve Kürt halkına
yönelik saldırı, sömürü, baskı ve zulüm olunca aynı safta yer almaktan
kaçınmazlar. Bugün emperyalist yağmacılar kârlarına kâr katmak için
dünyayı talan ve yok etmekte sakınca görmüyorlar. Çünkü hayatı yok olan, ömür
boyu sakat kalan, onlar değil. Emperyalist- kapitalistler, işçi sınıfını ve
yoksul halkları kendi kirli siyasetleri sonucu bölüyorlar, parçalıyorlar ve
yok ediyorlar. Bu kirli siyasete dur diyebilecek ve bugün dünden daha acil
ihtiyaç duyulan bir dünya partisi olan enternasyonaldir. Bugün
emperyalistlerin ve işbirlikçi kapitalistlerin dünya arenasında böyle rahat
at koşturmalarının nedeni bu eksikliktendir. Tüm devrimci Marksistlerin
görevi bu ihtiyacı gidermek olmalıdır. 1 Ağustos 2006 Milliyetçi Histeri: Kurtlar Puslu Havayı
Sever
Fuat Karan Türkiye’nin gündemindeki en önemli konulardan biri Lübnan
ve Filistin’in işgali. Diğeri ise TC’nin saldırıları, PKK’nin
artan eylemleri ve sınıra asker kaydırılması. Birbiriyle bağlantısız gibi
görünen bu başlıklar aslında bölgedeki siyasal gelişmelerin bir sonucu. Bu
yazının konusu bu olayların detayları değil, dikkatimizi çekmek istediğimiz
konu, rejimin bu iç ve dış tehditleri gündeme getirerek toplumda panik havası
yaratması. Rejimin
sahipleri bu havadan ne umuyorlar? Birincisi, toplumda yarattıkları bu hava sayesinde güvenlik
güçlerine ve burjuvazinin baskıcı kanunlarına toplumun tepki göstermemesini,
hatta desteklemesini istiyorlar. Bu aslında gittikçe militaristleşen toplumda
askere ve polise olan ihtiyacın daha fazla olması anlamına geliyor. Yani
silaha olan yatırımın artması, sağlığa, eğitime vb ayrılan bütçenin daha da
azalması anlamına geliyor. Bu, işçi örgütleri başta olmak üzere, bütün
muhalefeti sindirmek anlamına geliyor. Terörle mücadele yasası bunun bir
ayağı. Ancak sadece bir ayağı. Saldırılar önümüzdeki günlerde daha da
artacak. İkincisi, toplumu daha fazla militarize
etmek, hatta hak arayanlara karşı yöneltmek için, bu havayı yaratıyorlar.
Trabzon’da, Adapazarın’da, İstanbul’da, daha yeni
Ordu’daki fındık mitinginde yaşanan linç eylemleri, aslında bilinçli bir
kışkırtmanın sonuçları. Toplumu gittikçe bu panik havasına sokanlar,
yarattıkları düşmana karşı azgınlaşmış faşistleri, emekçilerin üzerine
sürüyorlar. Üçüncüsü, bu hava ile, emperyalist devletlerle birlikte
bölgede yapacakları askeri müdahalelerin, yani emperyalizmin jandarmalığı
rolünü gerekçelendiriyorlar ve toplumu buna hazırlıyorlar. “Aman Kürt devleti
kurulacak, Suriye PKK’yi destekliyor, İran
şeriatçıları besliyor” vb. Bu tehditlere karşı ABD ile birlikte Ortadoğu’ya
kanlı demokrasi getireceğiz diyecekler. Dördüncüsü, bu
havayı yaratarak emekçileri bölüyorlar ve birbirlerine düşman ediyorlar. Asıl
amaç artan sömürü ve baskıları gizlemek. Böylece emekçi halkın yükselen
milliyetçi ve militarist dalganın etkisiyle sömürü düzenini unutup “iç ve dış
düşmanlara karşı” yönelmesini hedefliyorlar. Bu faşizan havadan bilinçli işçiler etkilenmemeli,
yaratılan panik havasına karşı, diğer işçileri bu saldırıların gerçek
nedenlerini anlatarak bilinçlendirmeli ve örgütlemeli. Gerçek düşmanın Kürt,
Arap, Ermeni emekçiler değil, halkları birbirine boğazlatan burjuvazi
olduğunu anlatmalıyız. Bu yüzden silahımızı, öfkemizi birbirimize değil,
burjuvaziye yöneltmeliyiz. Rejimin baskılarına karşı bugün daha fazla
örgütlülüğe ihtiyacımız var. Aksi takdirde yarınımız daha kötü olacak. 2 Ağustos 2006 Jiyan Ölüm orucu veya açlık grevi bir intihar biçimi değil; bir
protesto biçimidir. Kişi kendi iradesiyle bilinçli olarak yiyeceği
reddetmektedir. Ölüm orucu eylemi, ölümle sonuçlanmasa bile geriye dönüş
imkânsızlaşıyor. Önceleri bulantı, kusma, yatağa bağımlılık, bilinç
bozukluğu, baş dönmesi, düşük tansiyon, kalpte ritim bozuklukları, sindirim
sistemi ve idrar yollarında kanamalar ortaya çıkıyor. Süreç içinde bulanık
görme, işitmede azalma buna ekleniyor; müdahale gecikirse eylemcinin bilinci
tamamen kapanıyor ve koma hali başlıyor ve sonuç ne yazık ki ölüm. Ama temel
amaç hiçbir zaman ölüm değildir, olamaz da. Bir politik talebin gerçekleşmesi
için, devrimci tutsaklar bedenlerini ölüme yatırırlar. Bu talep kimi zaman
tek tip elbiseye, kimi zaman işkenceye, kimi zaman tecride vb. karşıdır. Açlık grevi ve ölüm orucu birçok ülkede bir protesto şekli
olarak uygulanmıştır. 1980’li yıllarda, Kürt özgürlük hareketi PKK’nın önder
kadrolarından çok sayıda militan, Diyarbakır zindanında baskılara, tek tip
giyimi ve bir çok olumsuzluğu protesto için ölüm orucu eylemini
gerçekleştirmiş, bunun sonucu olarak önder militan kadrosundan dördü şehit
düşmüştür. Yine 80’li yılların başında devrimci tutsaklar tek tipe ve
cezaevlerindeki baskılara karşı ölüm orucuna yatmışlardır. Bu mücadele
sürecinde 3 Dev-Sol ve bir TİKB militanı şehit düşmüştür. Başta analar olmak
üzere, toplumsal muhalefetin desteği ve yaygın protestolar hükümete geri adım
attırmıştır. Bu sürecin sonucunda örgütlenme olanakları yakalayan kimi
devrimci örgütler, ölüm orucunu ileriki dönemlerde kitlelerle bağ kurmanın
bir aracı olarak kullanmaya başlamışlardır. 1996 yıllarında cezaevlerinde F-tipi hücreleri ve
baskıları protesto etmek için ölüm oruçları gerçekleştirilmiş, bunun
sonucunda da 12 direnişçi şehit olmuştu. 19 Aralık 2000 yılında “hayata
dönüş” adı altında hapishanelere yönelik operasyonda 28 devrimci tutsak
yaşamını yitirmiş, sağ kalanlar ise işkence altında F-tipi hapishanelere
götürülmüşlerdir. Günümüzde, yani 2006 yılında da ölüm oruçları hala devam ediyor.
Ölümler 122’lere ulaştı. Kamuoyu ölümleri kanıksadı; daha da önemlisi
direnişin ardında geniş bir emekçi desteği mevcut değil. Bu durum mücadelenin
etkili olmasını engelliyor ve devrime adanmış bedenler, eriyerek bir bir şehit düşüyorlar. Bu duyarsızlık karşısında, cezaevlerinde ölüm oruçları
sürerken, cezaevi dışında da ölüm oruçlarına çeşitli eylemlerle destek
verenler bulunmakta. Eylemlerden biri de dışarıda ölüm orucunu sürdürmek.
İşte bu eylemcilerin arasında öyle bir ölüm orucu eylemcisi var ki, O, ölüm
orucunda olan bir çok eylemcinin avukatlığını yapan biri! İstanbul’dan Avukat
Behiç Aşçı. Behiç Aşçı
ölüm orucu direnişini tam 121 gündür sürdürüyor. Bir hukuk insanının bedenini
ölüme yatırması sanırız görülmüş bir şey değil, en azından ülkemiz için. Behiç Aşçı’yı bu eylemi yapmaya
götüren sebepler ise devletin cezaevlerinde siyasi tutuklulara karşı çok
acımasız bir tutum takınması ve adeta onlardan intikam alması. Burjuvazi,
F-tipi cezaevlerinde, cezaevi içinde ikinci cezaevi oluşturarak devrimci
tutsakları birbirinden soyutluyor, tek kişilik hücrelerde yalnızlaştırıyor,
bedenlerine ve düşüncelerine hükmetmeye çalışıyor, onları kişiliksizleştirmek
istiyor. İstanbul Şişli’de oturan Behiç Aşçı’nın evine destek
ziyaretleri sürüyor. Çeşitli kitle örgütleri, sanatçılar ve sendikalar,
destek ziyaretlerinde bulunuyor. Ziyaret saatleri 11.00 ile 15.00 arası,
akşam da 18.00 ile 21.00 arasında devam ediyor. Bu arada bazı sanatçılar İnternet’ten de canlı olarak izlenebilen tecridin ne
demek olduğunu anlatan bir oyun gerçekleştirdiler. Oyuna katılan sanatçılar
tecride 8 saat zor dayanabildiler. Biz devrimci Troçkistler,
bedenlerini eyleme yatıran tutsakların ve onları destekleyenlerin taleplerini
destekliyoruz. Burjuvazinin saldırılarına karşı onlarla birlikteyiz. Ancak
ölüm orucu eyleminin kendisinin bugün burjuvaziye geri adım attırması mümkün
değildir. Bu yüzden, hele dışarıda yapacak birçok şey varken, devrimcilerin
bedenlerini ölüme yatırmalarını doğru bulmuyoruz. Eğer amacımız işçi
sınıfının ve emekçi, yoksul halkın hak ve özgürlükleri için mücadele ise, her
koşulda sürdürülen mücadelenin bu kesimlerle buluşması temel hedef olmalıdır.
İşçi sınıfı ve emekçilerle buluşmayan bir talep burjuvaziye geri adım
attırmayacaktır. Sürdürülen mücadelelerin kitlelerden kopukluğunu aşabilmek
için, bu mücadelenin işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesiyle bağını
kurmak gerekir. Temmuz 2006 Sendikalaşma mücadelesinin sorunları Nergis Çayır Fabrikalardaki sendikal örgütlenmeler konusunda
devrimciler farklı yol ve yöntemler izleyerek örgütleniyorlar. Tabiî ki
elimizde hazır reçeteler yok. Ama sınıf mücadelesi tarihi bu konuda son
derece zengin deneyimlerle yüklü. Sendikaların, devrimci grupların ya da örgütsüz işçilerin yaşadığı farklı deneyimler var. Öte
yandan, her yerde ortak amaç sendika örgütlülüğünün geliştirilmesi olsa da,
mücadele yol ve yöntemleri, işyerleri, işkolları ve hatta bölgeler düzeyinde
önemli farklılıklar gösterebiliyor. Bu farklılıklar gerçekte mücadelelerin
zenginliği anlamına geliyor ve de bizim için önemli olan, bu farklı
deneyimlerden gerekli dersleri çıkarıp işçi sınıfının kolektif bilincine
katkıda bulunmak olmalı. Ama öte yandan, politik faaliyetinin eksenine sınıf
mücadelesini yerleştirmemiş, sınıfın gündelik yaşamından ve mücadelesinden
kopuk faaliyet yürüten pek çok akım ve grup da var. Bunların en önemli ortak
özelliklerinden birisi, işçi sınıfının ekonomik mücadelesini sistemli bir
biçimde küçü Türkiye’de sınıf hareketi son yıllarda belirli bir
durgunluk ve savunma döneminden geçmekte. İktidar,
ekonomik dalgalanmaları, savaşı vs gerekçe göstererek işçi ve emekçi karşıtı
pek çok yasa ve uygulamayı gündeme getirebilmekte. Buna, sendika
bürokratlarının hükümetle uzlaşmacı politikaları da eklendiğinde özellikle
büyük işletmelerdeki durgunluğun nedenleri anlaşılabilir. Bu, bu tip işyerlerinde
hiç mücadele olmadığı anlamına gelmiyor, ne var ki savunma eksenli çıkışlar
işyeri düzeyinde kalıyor ve hükümetin ve sendika bürokratlarının işbirliği ve
demagojisi sonucunda eritilebiliyor. Buna karşılık son dönemlerde, yoğun
sömürünün ve sendikal örgütsüzlüğün egemen olduğu küçük çaplı işyerlerinde sistematik
bir işçi-patron gerginliği ve savaşımı yaşanmakta. Bu tip işyerlerinde
sendikalaşma ve toplu sözleşme mücadelesinin başını genellikle bilinçli,
devrimci işçiler çekiyor. Ya da mücadele deneyimi
olmayan, olası gelişmeler karşısında hazırlıksız, kendiliğinden öne çıkan doğal
öncülerin başı çektiği irili ufaklı mücadeleler yaşanıyor. Son dönemlerde bu tip hareketliliklere çoğunlukla tekstil
ve metal sektörlerinde rastlanmakta. Ve ne yazık ki bu mücadelelerin çoğu
patron ve sendika bürokratlarının oluşturduğu bir engelle karşılaşıyor. Bunun
en son örneklerinden biri de Castleblair
işyerindeki direniş oldu. Toplu sözleşme sürecinde grev aşamasına gelinmiş
olmasına karşın, DİSK-Tekstil şube başkanı Muharrem Kılıç ve diğer sendika
bürokratlarının uzlaşmacı tutumu sonucunda grev kararı örgütlü bir biçimde
uygulamaya konmadı ve işçilerin mücadele birliği kırıldı. Sonuç elbette
yenilgi oldu. Son olarak Mito Metal, Has
Alüminyum, GU Metal vb. işyerlerindeki mücadelelerde de, benzer gelişmelere
rastlanmakta. İşçilerin şikâyeti hep aynı. İşçiler sendika bürokrasisine
ciddi eleştiriler yöneltiyorlar. Genel şikayet, sendikanın kimi şube ya da merkez yöneticilerinin mücadeleyi ilerletmek adına
hiçbir adım atmaması. GU işçilerinin 7-8 defa çadırları yıkılıyor. Sendika
bürokratları “yıkılabilir olur böyle şeyler, çadır kurmanıza, hatta işyerinin
önüne gelip gitmenize bile gerek yok, gidin başka yerlerde çalışın, slogan
atmanıza gerek yok” diyorlar. Mito işçilerinin
durumu da GU işçilerinden farklı değil. Bürokratların tavrının özcesi şu: “Siz bu işe karışmayın, biz sizin haklarınızı
ararız”. Onların ne kadar hak aradıkları, mücadelelerin sonucundan belli. Sendikalara ilişkin tavrımız Mücadelelerin önünde engel haline gelen bürokratlara bu
denli eleştirisel tutum almamızın nedeni, sendikal örgütlülüğe kuşkulu
yaklaşmamızdan kaynaklanmıyor. Tam tersine, bugün sendikalar işçi sınıfının
yegâne kitle örgütleridir ve işçilerin sınıf olarak örgütlenmelerinde ilk
bilinçli adımı oluşturur. İşçiler sendikayı genellikle ekonomik koşullarının
düzeltilmesinde önemli bir araç olarak görürler. Bu nedenle de gündelik
mücadelede devrimci sosyalistlerin en önemli görevlerinden biri de, işçilerin
bu adımı atmalarında onlara yardımcı olmak, bir sınıf örgütü olarak sendikanın
çatısı altında birleşmelerini sağlamaktır. Devrimci sosyalistler ve ileri işçiler elbette sendika
bürokrasisinin ne olduğunu, anı geldiğinde bürokratların en basit sözleşme
mücadelesinin bile önünde nasıl bir engel oluşturabileceklerini gayet iyi
bilirler. Ne var ki, sınıf mücadelesinde öncelikli olan, bürokratlara karşı
bu güvensizlik değil, işçilerin birliğini sağlamak olmalıdır. Bu nedenle de,
bürokratların haince tutumlarını bahane ederek sendikal örgütlenmeyi istemeyen,
sendikalara karşı düşmanlık eğilimlerini yaygınlaştıran anlayışlara karşı
tavır almak durumundayız. Bu anlayışlar esas itibariyle sınıfın birliğini,
dolayısıyla da mücadelesini engellemeye, kırmaya yönelik tutumlardır. Bizler
sendika bürokratlarının olası ihanetleri ile sendikal örgütlülüğün
gerekliliğini birbirinden dikkatle ayırabilmeli ve
bu gerçekleri tüm çıplaklığıyla işçilere anlatabilmeliyiz. Benzer bir başka eğilim de, kimi sosyalist akımların gene
sendika bürokratlarının haince uygulamalarını gerekçe göstererek, işçileri kitle
sendikalarında örgütlemeye çalışmak yerine kendi “bağı O halde önümüzdeki öncelikli görev, işçi sınıfını kitle
sendikalar bünyesinde toplayabilmek, mücadele birliğini sağlayabilmektir.
Ancak bu yöntemle sendikaların ve mücadelelerin başına çöreklenmiş bürokratlarına
karşı etkili bir mücadele verilebilir ve sendikaların yönetimine sınıfın
mücadele ruhunu te Nasıl örgütlenmeli? Örgütsüz ve özellikle küçük ölçekli işyerlerinde patrona
karşı mücadelenin örgütlenmesinde elbette işçilerin bilgilendirilmesi ve
birliğinin sağlanması bakımından zamana, ama iyi kullanılmış zamana ihtiyaç
vardır. Ama bazen saat çok hızlı ilerler ve kendimizi hazırlıksız olduğumuz bir
anda mücadelenin içinde buluruz. En önemli hazırlık ise işçilerin
bilgilendirilmesi ve kararlılık bilincinin geliştirilmesidir. Bu da en iyi
ifadesini işçilerin dikkatle örülmüş örgütlenmesinde bulur. Biz işyerlerinde
sendika öncesi hazırlığa yönelik olarak işçilerin komitelerde toplanmasının
en etkili yöntem olduğunu düşünüyoruz (komiteleri sadece grev, direniş
zamanında kurmak yeterli değildir, hazırlık döneminde de bu tip
örgütlenmelere ihtiyaç vardır). Elbette bu komitelerin işçilerin ortak
kararıyla seçecekleri ve onların güvendiği kişilerden oluşması gerekmektedir.
Herkesin, kendi başına buyruk davranmadan, birbirine sorarak, ikna ederek,
ortak kararlar çerçevesinde hareket etmesi mücadele birliğinin ve komiteye
olan güvenin korunması bakımından büyük önemi vardır. Bu hazırlık evresinin belirli bir aşamasında devrimci
işçinin görevi işyerinin sendikal örgütlenmesi sorununu işçilerin gündemine
getirmek olmalıdır. Ancak bu konuda da acele etmeden, dayatmalara girişmeden,
işçilerin büyük bir çoğunluğunun onayını almak zorunludur. Zira onların
kararı ve kararlılığı olmadan mücadeleye girişmek, daha baştan yenilgiyi
kabul etmek anlamına gelir. Aslında işçiler genellikle sendikalaşmaktan yana
tavır alırlar, ama önemli olan onların kendilerini bekleyen süreç hakkında
berrak bir bilince sahip olmaları ve örgütlülüklerini
sağlamlaştırabilmeleridir. Bu sağlandığında sendikaya üye olmak rahatlıkla
örgütlenebilir. Buna ilişkin gelenekselleşmiş olan yöntemlerle (çorba içmeye
gidiyoruz bahanesiyle grup grup işyerinden çıkıp
imzaya gitmek, vs) patronun haberi olmadan üyelik süreci tamamlanabilir. Görece
hızlı ilerleyen üyelik işlemlerinin ardından gelen süreç ise daha zahmetli
olmaktadır. Sendikalaşma sürecinde işçilere gerekli mücadele
bilincinin taşınması büyük öneme sahiptir. Onların, sendikanın tek başına,
işçilerin birliği, kararlılığı ve mücadelesi olmadan bir güce sahip
olamayacağını kavramaları ve kabul etmeleri, sendika bürokratlarının kritik
anlarda ayak sürüyebileceklerini, hatta mücadelenin önünde engel haline
dönüşebileceklerini bilmeleri gerekmektedir. Her şey işçinin kararlılığına ve
örgütlülüğüne bağlıdır. Bu iki unsur olmadığı sürece patron veya bürokrat her
an mücadelenin parçalanmasına ve yenilgiye yol açabilir. Dolayısıyla
bürokratlara yönelik kuşkunun sendika düşmanlığına dönüşmesine izin vermeden
mücadele birliğinin ve azminin korunabilmesi gerekmektedir. Bu mücadele sırasında, mücadelenin içinde yer almakla
birlikte asıl amacı sendika içinde mevki kapmak olan kişi ve akımlara
rastlandığını da unutmamamız gerekiyor. Bu tip eğilimler genellikle sendika
yöneticilerine karşı eleştirilerini salt onun yerine geçebilmek
için geliştirmekte, bir kez yönetime geldikten sonra da kendileri birer bürokrat
olarak davranmakta ve diğer ileri ve devrimci işçileri, patronların da
yardımıyla, sendikalardan ve işyerlerinden uzaklaştırmaya yönelmekteler.
Dolayısıyla sendikal bürokrasiye karşı mücadele de bireysel değil, örgütlü ve
politik bir düzlemde sürdürülmeli ve sendika içinde işçi kontrolünün
sağlanması gerçekleştirilebilmelidir. Sendika bürokratlarının taktikleri Bir işçi işe girerken patron onun hakkında ayrıntılı bir
inceleme yapar: işyerinde tanıdığı ki Sendika bürokratlarının da işçi kökenli olduklarını, ve
kendi aralarında örgütlü davrandıklarını, yönetim mevkilerini kendi
mallarıymışçasına aralarında paylaştıklarını unutmamamız gerekiyor. Bürokratlar
yönetici konumuna gelmeden önce işçilerle aynı sorunları yaşıyorlar ama
geldiklerinde otomatik olarak ücretleri yükseliyor, sosyal çevreleri değişiyor
ve işçilerle aynı ortamlarda bulunmaz hale geliyorlar. Fabrikaya ilk
geldiklerinde ilk uğradıkları kişiler artık işçiler değil, patron ve müdürler
oluyor. Eski kişiliklerini değiştirmeye yöneliyorlar. Mücadele kaçkını haline
geldiklerinde de, bu tavırlarına bahane olarak hükümetin işçi karşıtı
uygulamalarını ve bağlayıcı yasaları ileri sürüyorlar. Hatta işçilerin
mücadele kararlılıklarını suçlayarak işin içinden sıyrılmaya, dolambaçlı
yollara başvurarak görev ve sorumluluklarından kaçmaya çalışıyorlar. Pekiyi dürüst, sınıfından, onun mücadelesinden kopmayan
sendika yöneticisi olmaz mı? Elbette olur ve vardır. Bizim bu eleştirilerimiz
onlara değil, bürokratlaşmış yöneticilere yöneliktir. Dürüst, mücadeleci ve
devrimci sendika yönetici ve te Yönetimi ne denli hain bürokratlardan oluşursa oluşsun,
her sendikalaşmanın örgütlülükte bir ileri adım oluşturduğunu düşünüyoruz.
Ama işçileri bürokratların olası ihanetlerine karşı uyarmamanın da onlara
ihanet anlamına geleceğine inanıyoruz. Sendikaların sınıfın birlik ve
mücadele örgütleri olması, onların içinde taban inisiyatifinin ve işçi
demokrasisinin geliştirilebilmesine bağlıdır. Zaten devrimcilerin de işçi
sınıfının çıkarlarından başka makam, mevkii gibi çıkarları olamaz. Temmuz 2006 Derya Deniz On binlerce fındık üreticisi günlerdir eylemleriyle
Türkiye’nin gündemindeler. Üreticilerin öfkesinin odağında ise Erdoğan, Zapsu ve Fiskobirlik var. Son
olarak Ordu’da toplanan 100 bin aşkın kişi on saat boyunca şehirde hayatı
felç etti. Fiskobirlik’in açıklamadığı fiyatlar, 4,4 YTL
civarında idi. Tam da bu sırada başbakan bir açıklama yaptı ve “Fındık
bizim gündemimizde yoktur. Herhangi bir destek vermeyi düşünmüyoruz”
dedi. Bu açıklama fiyatın 2,9 YTL’ ye düşmesine neden oldu. Başbakan Erdoğan
yaklaşık bir ay sonra Ordu’da yaptığı bir diğer açıklamada, “Fındığı
Fiskobirlik’e verirken bana mı sordunuz da bedelini
bana soruyorsunuz? Fındığı kime verdiyseniz gidin paranızı ondan isteyin”
diyerek fiyatların maliyet fiyatı olan 2,5 YTL’ nin
de altına yani 1,4 YTL’ ye düşmesine neden oldu. İşte bu fiyat düşüşü üreticilerin öfkesinin patlamasına
neden oldu. Fındık üreticilerinin sorunları bununla sınırlı değil. MHP’li
kadroların oyuncağı olmuş Fiskobirlik, üreticilere
karşı duyarsız, tefecilik yapan tüccarlar, “alivre satış” (daha tarladayken
satın alma) yapan ihracatçılar, komisyoncular vs. hepsinden bıkmış
durumdalar. Ordu’da öne çıkan eylemler, Artvin, Trabzon, Giresun, Düzce,
Bartın, Kastamonu, Sinop, Rize, Samsun, Zonguldak, Sakarya’daki yaklaşık 8
milyon üreticinin ortak sorunu. Ayrıca Başbakan, Fiskobirlik’in
son Genel Kurul’unda istediği adayı seçtiremediği için kuruma kızgın. Bu
nedenle Fiskobirlik, hükümet kendisine karşı tavır
aldığı için köşeye sıkıştı. Üreticilere ödeme yapamadı. Bankalar Fiskobirlik’e kredi vermedi. Bu durumun bir sonucu olarak
12 Eylül tarihinde Genel Kurul toplama kararı alındı. Dünyada ki fındığın
yüzde 70’i Türkiye’de üretiliyor İlginç olan şu: Dünya fındık üretiminin yüzde 70’ini
üreten bir ülke de nasıl olur da üreticiler bu kadar mağdur olur? Nedeni
basit, üreticilerin sırtından kazanan asalak toptancılar bunun bir nedeni. Bu
asalaklardan biri de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
danışmanı Cüneyt Zapsu. Zapsu,
fındık ihracatta 3 dolar seviyesine düşmeli diyor. Bu durumda üretici malı 2
YTL’ den satmak durumunda, yani zararda. Başka kim kârlı? AB fındığın
fiyatının düşmesini istiyor, çünkü kendi patronlarına daha fazla kazandırmak
istiyor. Yani AB dayatıyor. Başka kim bu fiyatları dayatıyor? Dünya Bankası.
Ne diyor? Çiftçiyi destekleme, çiftçi ölsün diyor. Sözün kısası AB, İMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar büyük
burjuvazinin istekleri doğrultusunda tarım emekçilerini sefalete
sürüklüyorlar. Geçimini büyük ölçüde fındıktan sağlayan Karadenizli
üreticilerin öfkesi bu yüzden daha da büyüyor. Küçük üreticileri desteklemek
için FİSKOBİRLİK desteklenmeli. Ancak bu kooperatif bugün burjuva siyasilerin
kontrolünde. Burada yeniden fındık üreticilerinin kontrolü sağlanmalı ve
fiyatlar FİKOBİRLİK tarafından belirlenmelidir. Ordu’daki fındık üreticilerinin mücadelesi bugün hükümeti
zorlamaktadır. Nitekim hükümet ilk tepkilerini verdi; hemen Ordu İl Emniyet
Müdürü’nü eylemleri engelleyemediği gerekçesiyle görevinden aldı. Hükümetin
beklentisi komikti. Göstericiler trafiği kapadığı için insanlar mağdur olmuş!
Yüzbinlerce insanın eylem yaptığı bir anda
hükümetin böyle bir beklenti içinde olması aslında yaşadığı şoku göstermekte.
Yüzbinler ayağa kalktı ve hükümetin eli ayağına
dolaştı. Milyonlar ayağa kalktığında acaba hükümet ne yapacak? Milyonların
ayağa kalkması için, kalıcı ve gerçek kazanımlar için bu ve benzeri
mücadelelerin işçi sınıfının mücadelesiyle birleşmesi gerekir. Ancak
Ordu’daki eylemde mücadele eden devrimcilere dönük linç girişimi tehlikeli
bir provokasyondur. Eylemi destekleyen devrimciler alana güç verir, zarar
değil. Üreticiler güçlerini gerçek düşman olan burjuvaziye, onun hükümetine,
bürokratına yönlendirmelidir. 2 Ağustos 2006
Fatih Belediye İşçileri Ücret Zammında Anlaştı Nergis Çayır DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası ile Fatih Belediyesi
arasında 6 aydır devam eden toplusözleşme görüşmelerinin tıkanması nedeniyle
belediye işçileri 27 Temmuz tarihinde greve çıktı. Fatih Belediyesi’nde
yaklaşık 300 kadrolu, bin de taşeron işçi çalışıyor. Fatih Belediye Başkan’ı, belediye’ye ait resmi araçları
işe çıkarmak isteyerek grev kırıcılığı yapmaya çalıştı. Ama işçiler araçların
çıkmasına izin vermediler. Belediye taşeron işçilerini sendikalı işçilere
karşı kışkırtarak provokasyon yaratmak istediğinden dolayı sendika bu konuyla
ilgili olarak Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Toplam olarak Fatih Belediyesi’ne ait 7 bölgede grev
pankartı asıldı. Belediye Başkanı ikiyüzlü bir şekilde grevin 2. gününde
işçilerle tek tek tokalaşarak belediye binasına
girdi. Grev fiilen devam ediyordu. Ama işçiler Belediye Başkanı’nın gelmesini
bir yumuşamanın belirtisi olarak değerlendirdi. Grevci işçilere göre taşeron uygulaması yok iken grevler
yüksek bir sözleşmeyle biterdi. Ama şimdi çalışan bin tane taşeron işçi var.
Bu nedenle işçilerin pazarlık güçleri de zayıfladı. Grevin 5. günü akşam sözleşme imzalandı. Sözleşmenin
tıkanmasına neden olan ücret yüzde 6’ydı. Beş günlük grev sonucunda yüzde
10’la anlaşma sağlandı. İşçiler işbaşı yaptı. . Bergama’dan sonra şimdi de Kışladağ’a
zehir tesisi açıldı Uğur Yıllarca Türkiye'nin gündemine oturan Bergama köylülerinin
altın madenine karşı verdiği mücadelenin bir benzeri Uşak'ta başlıyor.
Profesör Dr. Al’ Osman Karababa’nın
bu açıklamasının tam aksine Kışladağ Altın
Madeni’nin açılışında konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler
ise, "Ege'nin en önemli
kaynaklarından birisi de altın. Zaten bizim taşımız toprağımız altın; bunun
farkına yeni varıyoruz. Biz bu noktada çok kararlıyız. Bu madenleri ve altını
son gramına kadar çıkarıp ekonominin hizmetine sunacağız. Çünkü ülkemizin bu
zenginliklere ihtiyacı var. Biz yeraltı zenginliklerinin fakir bekçileri
olmak istemiyoruz. Bunun içinde çok kararlı bir şekilde çalışmalarımızı
sürdüreceğiz. Türkiye'nin değişik bölgelerindeki tüm madenlerini son gramına
kadar çıkaracağız. Bunu önlemek için bir takım protestolarla suni
engellemelerle karşılaşabiliriz. Ancak biz onlardan hiçbir zaman
çekinmeyeceğiz. Biz öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak bakanlık ve hükümet
değiliz. Bu zenginliği insanımızın, Uşaklımızın ve Eşmelimizin hizmetine
sunmakta kararlıyız. Daha önce bunu Bergama’da yaptık” dedi. Kapitalistler kâr
için insan hayatını hiçe sayıyor Görüldüğü gibi sermayenin hükümeti de siyanürlü altın
aramaya karşı protesto gösterileri yapan Uşak halkını “biz kuru gürültüye pabuç bırakacak bakanlık ve hükümet değiliz”
diyerek uyarıyor ve “biz bu zenginliği
Uşaklımızın-Eşmelimizin hizmetlerine sunmakta kararlıyız” diyor. Bu ne
yüzsüzlüktür. Zenginlik diye bahsettiği altınları kapitalistler alacak. Zehri
de Uşak halkına kalacak. Yani bu zenginlik Uşak halkına ölümden başka bir şey
getirmeyecek. Örneğin tarihte Avrupalı emperyalistler yer altı madenleri
bol olan ülkeleri istila edip özellikle Meksika ve Peru‘da ki altın
madenlerini çıkarmak için, buradaki yerli halkı ölesiye çalıştırıp çıkarılan
altınları da kendi ülkelerine götürmediler mi? Geride ise bu ülkede ağır
çalışma koşullarından dolayı binlerce ölüden başka ne kaldı? Kapitalistler ve onların hükümeti Uşak’ta da yine aynı
taktiği uyguluyor. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarları gibi gösterip
katliamlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Kapitalistlerin dini imanı para,
bunun için her şey onlara mubah. Siyanürlü altın çıkararak insanları da
zehirleyebilirler, zehirli varilleri gömerek çevreyi ve canlıları da
katledebilirler. Ama bu barbar kapitalistlere dur demenin yolu Uşak halkının
ve altın madeninde çalışan işçilerin birlikte maden sahiplerine ve bu konuda
duyarlı herkesin hükümete karşı bu zehir tesisini kapattırabilecek güçlü ve
kararlı bir mücadelesinden geçiyor. Çevrenin bir bütün olduğunu ve Uşak’taki
kirliliğin sadece o bölgeyle sınırlı kalmayacağını bilmeliyiz. Bergama
halkının karalı mücadelesi örnek alınabilir. 31 Temmuz 2006 17 Ağustos Depreminin 7. Yılı: Görünen Köy Kılavuz İstemez Nergis Çayır 17
Ağustos 1999 yılında yaşanan depremin ardından 7 yıl geçti. Bugüne kadar ne
değişti? Göstermelik tutuklanan birkaç müteahhidin (onlar da şimdi dışarıda)
dışında! Diğer yandan bir de ölen ve kaybolan 40 bin insan var. Hükümet bir
ders çıkardı mı bu depremden? Sanmıyoruz. Depremden sonra inşaat sektörü
yaygın bir şekilde gelişti. İhaleler, arsalar hükümet yandaşlarına peşkeş
çekildi. Hükümet
deprem yönetmeliğine dikkat etmeden, hızlı bir şekilde, İstanbul’un tümünde
konutlar yaparak halka sattı. Oysa ki İstanbul deprem bölgesi. Çok katlı
binalar yerine depreme dayanıklı binalar inşa edilmeli. Belediyeler rüşvet
yiyerek çok katlı binaların yapılmasına göz yumuyor. Belediyelerin konut
yapıp sattığı bu kişiler dar gelirli ailelerden oluşuyor. Orta ve üst gelir
grubundaki halk ise banka kredisi alarak Ataşehir, Başakşehir vb. bölgelerdeki sitelerde konut sahibi olma
yoluna gitti. Hükümet ve belediyeler kısa vadeli çıkarlarını düşünerek bütün
bu sağlıksız yapılaşmaya göz yummakta. Şimdi de
bu çok katlı binalar belediyelerin dikkatini çekmezken deprem bahanesiyle
İstanbul’un birçok semtinde yıkım olacağı söyleniyor. Depremin olması
insanların canını yakarken buradan karlarına kâr katanlar hızlı bir çalışma
içindeler. tekstil Merhaba
Emekçi Arkadaşlar, Ben tekstil işçisiyim. 3 yıldır sendikalı bir işyerinde
çalışıyordum. İşveren örgütlülüğü bitirmek için sendika bürokratlarını yanına
alarak bizleri işten çıkarmak için elinden geleni yaptı. Maaşlarımızı
ödemediler. Sözleşme imzalayacağız diye bizleri oyaladılar. Bu karasızlık
ortamında işçiler birer birer işten ayrıldılar. Ve
son 18 arkadaş kaldık. Yasal olarak tutunacak bir dayanağımız kalmayınca da
bizler zorunlu olarak işten ayrılmak zorunda kaldık. Yaklaşık 3 hafta önce yeni bir işe girdim. Bu işyerinde 350
kişi çalışıyor ve sendika yok. Çalışma koşulları çok ağır. Performans sistemi
var. Saat başı adet veriliyor. Bu ağır çalışmanın karşılığı iki çeşit yemek
veriliyor. Sorgusuz sualsiz zorunlu mesai var. Sabahlara kadar çalışılıyor.
Kalmıyorum diye bir şansımız yok çünkü işçiler örgütsüz ve aralarında
güvensizlik var. Ama biz biliyoruz ki işçinin işçiden başka dostu yoktur.
Bu bozuk düzeni değiştirmek için güçlerimizi birleştirelim. Patronun can
damarı olan üretimi kullanırsak taleplerimizi yerine getirebiliriz.
Kaybedecek neyimiz var! Yeter ki mücadele edelim. Onurumuz için... Kahrolsun
kölelik düzeni! Yaşasın işçilerin birliği! Bir İşçi Bir
Mücadelenin Ardından Castleblair’de yaklaşık 3 yıl çalıştım. Bu süre
içerisinde sendikalı bir dönem yaşadık. İlk başta sendikaya çok inanmış ve
güvenmiştik. Ancak bu güvenin yerini ihanet ve çıkarcılık aldı. O dönem
duyarlı, bilinçli, sınıf mücadelesi içinde olan arkadaşlarımızla bir çalışma
içindeydik. Bizim amacımız eşit haklarımızı savunmak ve tüm işçilere aynı fikir
ve görüşte olmasalar da yalnızca sınıf mücadelesini onlara bir şekilde
anlatmaktı. Ancak bazı gerçekleri anlattığımız halde işçi arkadaşların bir
kısmı bizi dinlerken diğer bir kısmı ise bizi dinlemedi. Ve bazıları da
bizlere karşı çıkıp temsilcilerin peşinden gitti. Bu arkadaşlar isteyerek
veya istemeyerek hem kendilerine hem de diğer işçi arkadaşlara yarar değil
zarar getiren bir tutum almış oldular. Bunun suçluları sendikanın içinde
bulunan sendikacı Muharrem Kılıç ve onunla birlikte olan sendikanın çanak
yalayıcılarıdır. Hayat devam ediyor. Castleblair’den
ayrıldığımdan beri 3 işyeri değiştirdim. Maalesef işyerlerinde hayat çok zor.
İnsanlar çok bilinçsiz. İşçilerin çok büyük çoğunluğu kayıt dışı çalışıyor ve
fazla mesaiye zorlanıyorlar. Ancak bu insanlara haklarını anlatacak birileri
olmalı. Bu da bizim gibi sosyal yaşamı savunan ve mücadelesini veren
arkadaşların çoğalmasıyla olabilir. Bir İşçi İşten
Atılmak Kader Değil Altı yıldır çalıştığım fabrikada, izne çıkacağımız gün
saat 5.30’da personel şefi beni çağırdı. Odasına girince oturmamı söyledi.
Personel müdürü, “altı yıldır çalışıyorsun, evli misin? Bekar mısın? Çoluk
çocuk var mı? Neyse tazminatınla bir süre idare edersin” dedi. “Nasıl?” diye
sordum. İşime son verildiğini söylediler. “Neden?” diye sordum. Bir dosya
verdi. Hizmet akdi fesih bildirimi… Kağıtta son dönemdeki ihracatımızdaki
tıkanmalar ve işyerimizin satış imkanlarının daralması nedeniyle işçi
tensikatı zarureti doğmuştur diye yazılıydı. Personel müdürü ve fabrikanın avukatı, “okudun, her türlü
sosyal hakkını veriyoruz” dediler. Bende, “bunlar işten atılmama için gerekçe
mi? İşten atılmamın gerçek nedenini öğrenmek istiyorum” dedim. Avukat,
“burası patronun. İster alır, ister çıkarır. Bizi de çıkarabilirler.
Duymuşsundur diğer fabrikada müdürleri, şefleri de işten çıkardılar. Böyle
üzülme, iş bulursun” dedi. Ben de imza atmadan önce ne yapabilirim diye
düşündüm. İşyerimde tam bir örgütlülük yoktu. Çalıştığım bölümde beni seven,
dinleyen işçiler vardı ama bu yeterli olmuyordu. Çıkış kağıdını imzaladım.
Moralim çok bozuktu. Personel şefi, “servisle gidersin, arkadaşlarına söyleme
işten atıldığını” dedi. Çalıştığım bölüme gittim. Arkadaşlar merakla neredeydin
dediler. Ben de işten atıldığımı söyledim, şaşırdılar. Bant şefine gidip beni
neden işten attırdığını sordum. O da, “bana sormadılar, nasıl elemanımı bana
sormadan işine son verebilirler” dedi. Arkadaşlarla vedalaştım, duygulandım. Arkadaşlar “bilerek
seni işten çıkardılar, doğru konuşuyordun, haksızlık olunca kendini de, bizleri
de savunuyordun,” dediler. Çalıştığımız işten atılmak kader değil, patronların keyfi
davranmalarıdır. Bunu değiştirmek mümkündür. İşçilerin örgütlenmesi, siyasi
bilincin yükselmesi gerekli. İşçiler olmazsa patronlarda olmazdı. Patronlar
bir çivilerini atarken bile düşünürler ama işçi attıkları zaman düşünmezler.
Bunları öğrenmemizi ne patronlar ister ne devlet ne hükümet. Başımızı derde
sokacağımızı düşünen aileler de istemezler. Bunlara rağmen ısrarla, sabırla
öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz. Bir İşçi Çıkmak
Çözüm Değil Tuvalet ve su ihtiyacımız kısıtlandı. Bu da yetmezmiş gibi
düşük ücrete mahkum edildik. Bu baskılara karşı yaklaşık 20 kişi personel
müdürünün odasına gittik. Müdür, “Yasaklama yok. Sadece saat 16:30-17:30
arası tuvalete gidip gelen çok. Bunun üzerine böyle bir uygulama yaptık dedi.
Ama hepimiz biliyoruz ki tuvalet ve su gibi hayati ihtiyaçlarımız kısıtlandı.
Bu baskılara dayanamayan bazı arkadaşlar, mücadele etmek
yerine işten çıkmayı tercih ettiler, etmeye de devam ediyorlar. Fakat şu hiç
unutulmamalı, başka fabrikalara da gitsek benzer sorunlarla karşılaşacağız.
Ancak işçilerin birliği olursa patronun ve idarenin keyfi davranışlarını
engelleyebiliriz. Bir İşçi Yarın Biz Konuşacağız Bizim işyerinde her şey patronun kafasına göre
uygulanıyor. Yaklaşık 500 kişi çalışmasına rağmen yüzde 80’inin sigortası
yok. Patron kendine bir fabrika daha yaptı. Diğer fabrikaya taşınırken
sigortalı olanlara girdi-çıktı yapılmış. Nasıl yapılmış? Bilmiyoruz…
Arkadaşlara “imza attınız mı?” diye sorduğumuzda. Arkadaşlar, yok dediler.
Anlaşılan sahtekarlık yaparak imzayı kendileri atmış. Hasta olana izin vermezler, eve göndermezler, yemekhanede
sandalyenin üzerinde yatarsın. Haftada toplam 49 saat çalışıyoruz. Geçen bir
arkadaş lavaboda 10 dakika durdu diye yazıhaneye çağırıp tehditler
savurmuşlar, “biz içeri çekip adamı dövüyoruz, seni komalık ederiz” gibi
şeyler söylemişler. Bugünkü düzen işçiler üzerinde patronların istedikleri
şeyleri yapmasına ve söylemesine imkan veriyor. Bizler inanıyoruz ki sadece
işçilerin konuşacağı bir düzen olacak. Bir İşçi metal Denize
düşen yılana (patrona) sarılır Fabrikada geleneksel hale gelen deniz etkinliği var. Ama
ben buna bu sene ilk defa tanık oldum. Denize gitmeden haftalar önce işçiler
kendi arasında denize hangi tarihte gideceklerini konuşuyorlardı. Tarih
kesinlikleştikten sonra ise asıl sorun ortaya çıktı: Cumartesi günü iş günü
olduğu için çalışılmayacak olan gün patron tarafından mı karşılanacak, yoksa
işçiler bu sekiz saati borç olarak daha sonra mı ödeyecekler konusu
tartışılmaya başlandı. Bir işçi kendince inisiyatif kullanarak kimseye danışmadan
patronun yanına çıkıp, “biz cumartesi pazar denize gitmek istiyoruz.
Cumartesi gününün borç sayılmasını kabul ediyoruz, çalışır öderiz” demiş. Bu
olayı duyan işçiler bu konuşmayı yapan işçiye, “sen neden bizim adımıza
konuşuyorsun, biz cumartesinin borç sayılmasını istemiyoruz, senin bu işten
bir çıkarın mı var” diye sitem ettiler. İşçiler tepki göstermekte haklıydı, çünkü bu işçinin
gerçekten de bu işten bir çıkarı var. Bu işçi fabrikadaki patron
yalakalarından birisi ve hep patronun işine gelecek şekilde tavırlar
sergiliyor. Tabi patronda bunu karşılıksız bırakmıyor. Bu tartışmalardan
sonra bir grup işçi patronun yanına çıktı ve cumartesi gününün borç
sayılmamasını talep etti. Bunun üzerine patronda, “cumartesi günü giderseniz
sekiz saat borçlu olursunuz, işinize gelirse, ben sizi denize gidin diye
zorlamıyorum” dedi. Patronun bu tavrı işçileri denize gitmekten vazgeçirdi.
İşçilerin hepsi, “madem borçlu sayılacağız o zaman denize gitmeyiz” dediler.
Ertesi günde birkaç işçi daha bu konuyla ilgili konuşmak için patronun yanına
çıktılar. Patronla yapılan pazarlık sonucunda patron, “dört saat benden dört
saat sizden; bu son teklifim” dedi. Bu teklif de işçiler arasında bir
tartışma yarattı ve vardiyanın biri denize gitmeme kararı aldı ve o
vardiyadan bir kişi dışında denize giden olmadı. Denize toplam 20-25 işçi
gitti. İşçilerin özellikle borç olmaması için diretmelerinin
nedeni geçen yıllarda ki yaşadıkları sorunlardan kaynaklı. Geçen yıllarda
işçilerin denize gittiği haftadan sonra sürekli fazla mesai yaptıran patron
normalde 8 saat olan sürenin kat kat fazlasını
almış. İşçiler bu uygulamaya itiraz ettiklerinde ise, “denize giderken iyi de
çalışmaya gelince neden itiraz ediyorsunuz?” diye işçilere çıkışmış. Biz bu tür olaylarda patronun gerçek yüzünü daha net
görebiliyoruz. Sekiz saati işçilere çok gören patron, işçilerden çaldığı
saatlerin hesabını vermiyor. Sekiz saat borcu dört saate indirmemiz bir
kazanımdır ama önemli olan sadece yılda bir gün olan bir etkinlik için değil,
her gün yaşadığımız sorunlar üzerinde bir kazanım elde edebilmektir. Deniz
etkinliğinde gösterdiğimiz genel tepkiyi, temel sorunlar üzerinde de
gösterebilirsek (yemek, servis, maaş ve çalışma koşulları) ve istediğimizi
elde edebilirsek bizim için bunlar daha büyük kazanımlar olur. Bu kazanımları
elde edebilmek içinde daha bilinçli ve örgütlü davranmamız gerekiyor. Bundan
sonraki süreçte bunu sağlayacak koşullar yaratmalıyız. Bunun ilk koşulu
olarak işçiler arasında birbirine güveni ve işçilerin kendi sınıfının gücünün
farkına varmalarını sağlamak için çalışmalıyız. Bir işçi hizmet Bir Gün Sömürü Çarkı
Kırılacak Hizmet sektöründe çalıştığımız için çok uzun çalışma
saatlerine maruz kalıyoruz. Bu da yetmezmiş gibi senelik izinde olan
arkadaşlarımızın yerine de çalışmak zorunda kalıyoruz. Bu yoğun tempoya dayanacak gücü kalmayan bir arkadaşımız
beş senelik emeğinin karşılığını almaktan bile vazgeçip, patronla görüşmeye
gittiğinde patron her şeyin çözüleceğini, yeni bir sistem üzerinde çalıştıklarını
ve gerekli eleman takviyesini yapacağını söyleyip arkadaşımıza ertesi gün
öğlene kadar izin verip dinlenmesini söylemiş. Ama nereye kadar sürecek bu sistemle çalışmak? Zaten
yeteri kadar işçi çalıştırmıyorlar ve yeni arkadaşları işe almalarını
söylediğimiz zaman işlerin düşük olduğunu söylüyorlar. Oysa işlerin belli bir
standardın altına düşmediğini biz biliyoruz. Hep değişmeyen hikayeler ve
yerine getirilemeyen vaatler. İnanıyoruz ki bu düzen böyle gitmeyecek, bir gün sömürü
çarkı kırılacak. Bir İşçi |