Yıl: 27

Ağustos 2006

 

Yeni Dönem Sayı: 30

 

 

Lübnan: Ortadoğu’da Emperyalist İşgalin Yeni Aşaması - İşçi Cephesi

Sınır Ötesi Harekât Neyi Hedefliyor? - Şahin Yıldırım

Milliyetçi Histeri: Kurtlar Puslu Havayı Sever - Fuat Karan

Ölüm Orucu Direnişi - Jiyan

Sendikalaşma mücadelesinin sorunları - Nergis Çayır

Fındık Üreticileri Eylemde - Derya Deniz

Fatih Belediye İşçileri Ücret Zammında Anlaştı - Nergis Çayır

Bergama’dan sonra şimdi de Kışladağ’a zehir tesisi açıldı - Yılmaz Uğur

17 Ağustos Depreminin 7. Yılı - Nergis Çayır

FabrikalardanOkuyucu mektupları

Siyonizm’in Arap Halklarına Karşı Yeni Bir Saldırısı - UİB-DE

Katlinin 66. yılında Troçki - Anma

 

 

 

 

 

 

Lübnan: Ortadoğu’da Emperyalist İşgalin Yeni Aşaması

 

 

İşçi Cephesi

 

İsrail, 12 Temmuz tarihinde Hizbullah’ın 2 askerini esir almasını bahane ederek Lübnan’ı bombalamaya başladı. Geride kalan 20 gün içinde İsrail saldırıları sonucu çoğu Lübnan’lı 575 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin 450’den fazlası sivil ve büyük bir çoğunluğu da kadın ve çocuklardan oluşmakta. Enkaza dönen binaların yıkıntıları altında kalanlarla ölenlerin sayısının 750’ye ulaşması söz konusu. Son olarak İsrail saldırıları Lübnan’ın Kana kasabasını vurdu. Yine çoğu kadın ve çocuk 56 kişi katledildi. Ayrıca on binlerce insan yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Saldırılar hız kesmeden, artarak devam ediyor. Önümüzdeki günlerde Kana’daki gibi yeni katliamların yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

 

Lübnan’ın bombalanmaya başlanmasından daha önce, Filistin’li direnişçilerin bir İsrail askerini esir almasını bahane eden İsrail ordusu, 28 Haziran’da Gazze Şeridi’ni yeniden işgal etmeye başladı. “Gazze’nin Hizbullahlaştırılmasına engel olmak adına” İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde ağır hava saldırılarıyla yüzlerce Filistinliyi öldürdü. Öteden beri özellikle Batı Şeria ve Gazze’de İsrail’in uyguladığı baskı, şiddet ve tecrit politikası bu dönemde daha da yoğunluk kazandı ve bölge halkı için tam bir yıkım yarattı.

 

Filistin’de Hamas’ı, Lübnan’da da Hizbullah’ı kendi güvenliği için tehdit olarak gören Siyonist İsrail devleti gerçekleştirdiği saldırıların “meşru müdafaa” olduğunun iddia etmekte. Oysa terörist ve işgalci olan ve bölge halkı için kan ve gözyaşı anlamına gelen Siyonist İsrail devletinin bizzat kendisi. İşgalci Siyonist İsrail devleti ABD emperyalizminin bölgedeki jandarması durumunda. Nitekim son Gazze işgali ve Lübnan’ın bombalanması sonucu gerçekleşen katliamlar ve ortaya çıkan trajik manzara karşısında hem İsrail hem de ABD aynı fütursuz tutumu takınmakta. Sorumluluğu Hamas ve Hizbullah örgütlerinin üzerine atan Siyonist İsrail ve emperyalist ABD devletleri her durumda Suriye ve İran’ı da bu örgütlerin hamisi ilan etmekten geri durmuyor. Bu durum emperyalizmin gerçek niyetlerini de açıkça ortaya koymakta. BM’in, Siyonist İsrail’e zaman kazandırma taktikleri ve AB ülkelerinin göstermelik dahi olsa doğrudan Siyonist İsrail’i suçlamaya yanaşmamaları ve adeta yok edilen Lübnan halkını sorumlu sayan açıklamaları emperyalist-kapitalist dünyanın ikiyüzlülüğünü bir kez daha göstermekte.

 

Başını ABD’nin çektiği emperyalist güçler Irak’ı işgal ederken gerekçe Saddam’ın kimyasal silahlara sahip olması ve El-Kaide örgütüne yataklık yaptığı iddiasıydı. Emperyalist yalan makinelerinin propaganda çarkları çalıştı ve bu iddialara dayanarak Irak, emperyalist güçler tarafından işgal edildi. Benzer şekilde Afganistan işgali de Taliban rejimine dayandırılmıştı. Hem Afganistan’a hem de Irak’a “demokrasi “ getireceğini vaaz edenlerin geride kalan süre içinde bu ülke halklarına kan ve gözyaşı dışında bir şey getirmediğine tüm dünya tanıklık etmekte. Sonradan ortaya kimyasal silahların çıkmaması, Irak askeri yapısının birkaç hafta içinde çökmesi gibi gerçekler ise tüm çıplaklığıyla ortada durmakta.

 

Ve şimdi aynı yalan makinesinin çarkları yine dönüyor: Bu kez, Filistin halkının iradesiyle işbaşına gelmiş Hamas’a, Lübnan halkının büyük çoğunluğunun desteğine sahip olan Hizbullah’a karşı çarklar işlemekte. Çünkü Hamas, El Fetih’in aksine İsrail devletini tanımamakta direniyor. Hizbullah ise sadece Lübnan’da değil tüm Ortadoğu bölgesinde ve yakın coğrafyada Siyonist İsrail’e karşı en önemli direniş mevzilerinden birini temsil ediyor. Bunun anlamı bu örgütlerin, başını ABD emperyalizminin çektiği işgalci güçlerin “Büyük Ortadoğu Projesi” önünde de bir engel teşkil ediyor olması. ABD dışişleri bakanı Rice’ın, yeni bir Ortadoğu’nun zamanı geldi açıklamalarını tam bu noktada anmak gerekir. Bu nedenle Hamas, Hizbullah ve arkalarındaki devletler olarak görülen Suriye ve İran, Afganistan, Irak ve Lübnan’ın kaderine doğru sürüklenmek istenmekte. Kuşkusuz bu sadece bu ülke halklarının değil başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünya emekçilerinin ve yoksul halklarının yenilgisi olacaktır.

 

Bölge ülke yönetimlerinin büyük çoğunluğu başta Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Kuveyt olmak üzere ABD ve emperyalizm yanlısı bir politika izlemekte. Türkiye devleti ve hükümeti de bu koronun içinde yer almakta. Üstelik diğer ülke yönetimlerinden farklı olarak Türkiye, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki olarak öne çıkmakta. ABD ile olan müttefiklik de bu “ortaklığı” daha da güçlü kılıyor. Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in Gazze ve Lübnan’da yaptıklarına yönelik kimi eleştirel açıklamalarına rağmen geçerli ve gerçek olan ilişki budur. Nitekim Türkiye, Lübnan’da gerçekleşmesi olası bir uluslararası askeri gücün (işgali teminat altına alma gücünün) içinde yer alma konusunda öne çıkmış durumda. Büyük olasılıkla bir NATO şemsiyesi altında olacak bu askeri gücün başını TC ordusunun çekmesi söz konusu.

 

Türk Ordusu Irak sınırında: içerde, dışarıda savaş…

 

Diğer yandan sınıra yığdığı 250 bin askerle Kuzey Irak’ta konuşlanmış PKK güçlerinin kendisine sınır ötesi operasyon yapma hakkı doğurduğunu öne süren Türkiye, ABD’nin böylesi bir harekatı istemediği açık olmasına rağmen meseleyi gündemde tutmaya devam ediyor. Başbakan Erdoğan ve kurmayları bir yandan İsrail saldırılarını kınarken diğer yandan aynı işgalci, saldırgan politikanın kendi hakkı olduğunu da yüksek sesle ifade etmekten geri durmuyor. ABD emperyalizminin ayak izlerini izlemenin ve onun gölgesinde yer almanın erdemlerini anlatma ve sahiplenme korosunda geniş bir yelpaze mevcut. Akan kendi kanı olmayacaksa ve dökülen göz yaşları kendi cebine girecek dolarlar, eurolar olacaksa varsın kan da, göz yaşı da aksın… Her fırsatta yurtta ve dünyada barıştan bahseden ama içerde Kürt halkına karşı savaşıp, dışarıda talan edilen topraklardan pay kapma peşinde olanların tahtlarında oturabilecekleri sürenin sayılı olduğunu da bilmeleri gerekir. Ve böylesi yönetimlerin peşinden giden halkların tarih boyunca huzur ve zenginliğe asla ulaşamadıklarını, bilakis yıkım, kan ve gözyaşının peşlerini bırakmadığını da unutmamaları gerekir.

 

İşçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların Ortadoğusu

 

Başını ABD emperyalizminin çektiği “demokrasi”nin ne menem bir şey olduğunu gördük. “İsrail’e Telin, Filistin’e Destek” mitingleri düzenleyenlerin bizzat İsrail ile en yakın ilişkileri kurduklarını hep birlikte yaşadık. Türkiye’de “Müslüman” bir hükümet varken Irak’ın nasıl işgal edildiğini, Filistin’de kan ve göz yaşının nasıl oluk gibi aktığını gördük. Ve şimdi bu büyük koro, “aman biz karışmayalım, dönem duygusallık değil, hesap dönemi; aklımızı kullanalım, güçlünün yanında yer alıp, kırıntılardan payımızı almaya bakalım” buyurmakta. Türkiye işçi sınıfı, emekçiler ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilen ve sömürülenler bir karar vermek zorunda: olanları uzaktan seyredip, avlarını parçalayanlara alkış tutup, kalanlarla bir leş kargası gibi karnını doyurmayı mı seçecek? Yoksa silkinip, ayağa kalkacak sömürücüye, işgalciye karşı insan olmayı mı? İkinci yol bizim yolumuzdur. Bu yol; emperyalist-kapitalizme karşı, anti-kapitalist ve anti-emperyalist temelde, enternasyonalist bir devrimci mücadele yoludur. Siyonist İsrail devletine ve başını ABD’nin çektiği emperyalist işgalcilere karşı işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların Ortadoğu’suna sahip çıkmanın tam zamanıdır…

 

1 Ağustos 2006

 

 

 

 

Sınır Ötesi Harekât Neyi Hedefliyor?

 

 

Şahin Yıldırım

 

Bundan iki ay önce TSK, Kürdistan sınır bölgelerine 250 bin asker sevk etti. Gerekçe PKK’ya karşı top yekûn bir savaş başlatmak idi. Başta TSK olmak üzere hükümet ve muhalefet dağlarda “birkaç çapulcu” dediği PKK gerillalarına karşı, bu kadar askeri sevk etmesi gerçekçi mi? Bizce hayır. Neden mi? Çünkü başta ABD ve diğer emperyalist ülkeler, Ortadoğu bölgesindeki zenginlik kaynaklarını, kendi denetimlerine almak için planlamış oldukları Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) Irak’ı işgal ederek hayata geçirmeye başlatmış oldular.

 

Bilindiği gibi emperyalistlerin Ortadoğu’daki jandarmalığını üstlenen ülke İsrail’dir. İsrail uzun süreden beri Filistin halkına karşı zulüm etmektedir. Siyonist İsrail emperyalist yağmacılarla birlikte BOP’u hayata geçirmek için Hamas ve Hizbullah’ın, iki askerini kaçırmasını gerekçe gösteriyor. Aynı “bir Türk dünyaya bedeldir” ırkçılığıyla, “bir İsrail askeri bütün Filistin’e bedeldir” diyen Siyonist ideoloji arasında ne kadar da benzerlikler olduğunu gözlemlemek zor olmasa gerek. İsrail başta ABD ve diğer emperyalist yağmacılarında desteği ve elindeki gelişmiş teknolojik silahlarla, hem Filistin halkını hem de Lübnan halkını bombalamaya başladı.

 

AKP hükümeti 1 Mart Tezkeresi’ni mi telafi ediyor?

 

İsrail’in Lübnan’ı, Hizbullah’ı gerekçe göstererek bombalamaya başlamasının ardından, AKP hükümeti başta olmak üzeri, TSK ve diğer “şahinler” savaş çığırtkanlığına soyundular. Erdoğan, bölgede yaşanan savaş ortamından yararlanmak için ABD’den görev beklediğinin altını ısrarla çiziyor. Acaba bunun nedeni 1 Mart Tezkeresi’nde ABD ile yıpranan ilişkilerin tekrardan düzelmesi ihtiyacı mı? Ya da ikinci bir İsrail olmak için mi çırpınıyor?

 

Türkiye işçi sınıfı çıkarı olmadığı bir savaşa sürüklemek isteniyor. Ne için mi? Yağmacı emperyalistlerin çıkarları için.

 

Başbakan Erdoğan, bu savaşa Türkiye’yi sokmak için kendisine gerekçe olarak PKK’nin son günlerdeki saldırılarını gösteriyor. Topluma da bu mesaj verilmek isteniyor. Hükümetin Kürt sorununa yaklaşımına bakılırsa savaş tam tamları çalmaya başlamış görünüyor. Yani sınır ötesi harekâta onay verdiğini açıklıyor. Hükümet veya TSK, bugüne kadar Kürt sorunun çözümü için çaba harcamış gibi, bugün bu çabadan vazgeçtiğini açıklıyor. Bu tamamen aldatmacadır.

 

Çünkü TSK, 1983 yılından bu yana “Balyoz”, “Sıcak Takip”, “Murat” vb. gibi isimlerle 24 sınır ötesi operasyon düzenledi. Bu operasyonların hiçbiri Kürt sorununu çözmediği gibi PKK’yi de ortadan kaldırmadı. Kürt halkına baskı ve zulümden başka bir şey getirmedi.

 

Aslında hükümet veya TSK’nin sınır ötesi operasyon dediği, başka bir ülkenin sınırına askeri bir operasyon düzenlemek. Peki, TSK başka bir ülkenin sınırına hangi hak ve amaçla operasyon düzenlemek istiyor. Böyle bir hakkı var mı?

 

Yarın başka bir ülke, Türkiye’nin sınırına girmek isterse ne olacak? O zaman “bir karış toprağı vermeyeceğiz” edebiyatı mı yapılacak?

 

Türkiye burjuvazisi, hükümet ve TSK, başta Irak olmak üzeri Ortadoğu’da sınırların yani haritaların yeniden çizilme olasılığından ve bu fırsattan leş kargaları gibi yararlanarak Kuzey Irak’tan, Kerkük’ten pay alma hevesindedir. Sınıra bu kadar askerin yığılmasının da asıl nedeni de budur. Buna emperyalist yağmacıların ne kadar izin vereceği ise ayrı bir sorundur.

 

Ayrıca burada bir hatırlatma yapmakta yarar var. Birinci körfez savaşında, Özal “bir koyup üç alacağız” diyerek ABD’nin yanında savaşa katılmıştı. Bırakın üç almayı bu savaş Türkiye’yi yüz milyar dolar zarara uğratmıştı. Burjuva hükümetler bu zararın faturasını yıllarca işçi ve emekçilere ödettiler.

 

Başbakan Erdoğan “bizim İsrail’den neyimiz eksik” diyerek Kürt halkı başta olmak üzere tüm toplumda aslında bir savaş psikolojisi yaratarak, kendi politikalarını bu zeminde uygulamak istiyor. Ve bu konuda boyalı basın iş başında.

 

Böyle bir ortam neden yaratılmak isteniyor? Bu ortamın işçi sınıfına ne gibi zararları olacak?

 

Bilindiği gibi AKP hükümeti baştan beri işçi düşmanı bir siyaset izliyor. Bu siyasetin sonucu hükümet kitlelerin gözünde bir yıpranma sürecine girdi. Şimdi hem yaklaşan seçimleri de göz önünde bulundurarak hem de ABD ile olan ilişkileri düzeltmek için bir hat izlemektedir.

 

Yaşadığımız coğrafyadaki savaş, olayları izleyen sıradan bir vatandaşa ne düşündürür? Öncelikli olarak, kendi ülkesini (bu aynı zamanda kendisinin de zarar görmemesi demek) korumak. Bunun içinde dereyi geçerken at değiştirmenin “atalarımıza göre” yanlış olacağından hareketle, hükümetin izlemiş olduğu tüm işçi düşmanı siyasetine rağmen yine de hükümeti bu süreç içinde savunma pozisyonuna girecektir. En azından bu süreç için. Bunun bilincinde olan başta burjuvazi ve hükümet, böylesi ortamlardan yararlanarak işçi sınıfına saldırıları daha da arttıracaktır.

 

Ayrıca IMF, hükümete verdiği son talimatlarla; asgari ücretin düşürülmesinden kıdem tazminatlarının kaldırılmasına, bölgesel asgari ücrete geçilmesinden sağlıkta daha sıkı tasarrufların yapılmasına kadar varan bir listenin hayata geçirilmesini istemektedir. Bunun karşılığında İMF, Türkiye hükümetine 1,9 milyar dolarlık krediyi serbest bırakmıştır. Hükümet bu krediyle bir süre daha pembe tablolar çizmeye çalışacaktır. Ama nafile.

 

Hükümet bu kredinin faturasını işçilere, emekçilere, yoksullara ve Kürt halkına ödetmek istiyor. Nasıl mı? Tabii ki baskı ve zulümle.

 

İkinci olarak, bu savaş ortamında özellikle Terörle Mücadele Yasası (TMY) çıkarılarak burjuva düzenine muhalif olan –özellikle de sosyalist- tüm düşüncelere pranga vurma isteğidir. Bu, hakkını arayan, greve çıkan, görüşünü ifade edene karşı çıkarılmış bir yasadır.

 

Üçüncü olarak, patronlar bu savaşı kullanarak işlerinin kötü olduğunu, maliyetlerin yüksekliğinden bahsedip işçilere altıncı ayın zammını vermemeyi bir yol olarak deneyeceklerdir. Sınıf bilincine sahip olmayan bir işçinin, patronun söylemlerini kabullenme olasılığı yüksektir. Burjuvazi böylesi fırsatlardan yararlanarak işçileri daha fazla çalıştırarak kârına kâr katacaktır.

 

Sonuç olarak, hükümet ve TSK arasında ne kadar belli konularda fikir ayrılıkları olsa da, konu işçi sınıfına ve Kürt halkına yönelik saldırı, sömürü, baskı ve zulüm olunca aynı safta yer almaktan kaçınmazlar.

 

Bugün emperyalist yağmacılar kârlarına kâr katmak için dünyayı talan ve yok etmekte sakınca görmüyorlar. Çünkü hayatı yok olan, ömür boyu sakat kalan, onlar değil. Emperyalist- kapitalistler, işçi sınıfını ve yoksul halkları kendi kirli siyasetleri sonucu bölüyorlar, parçalıyorlar ve yok ediyorlar. Bu kirli siyasete dur diyebilecek ve bugün dünden daha acil ihtiyaç duyulan bir dünya partisi olan enternasyonaldir. Bugün emperyalistlerin ve işbirlikçi kapitalistlerin dünya arenasında böyle rahat at koşturmalarının nedeni bu eksikliktendir. Tüm devrimci Marksistlerin görevi bu ihtiyacı gidermek olmalıdır.

 

1 Ağustos 2006

 

 

 

 

Milliyetçi Histeri: Kurtlar Puslu Havayı Sever

 

 

Fuat Karan

 

Türkiye’nin gündemindeki en önemli konulardan biri Lübnan ve Filistin’in işgali. Diğeri ise TC’nin saldırıları, PKK’nin artan eylemleri ve sınıra asker kaydırılması. Birbiriyle bağlantısız gibi görünen bu başlıklar aslında bölgedeki siyasal gelişmelerin bir sonucu. Bu yazının konusu bu olayların detayları değil, dikkatimizi çekmek istediğimiz konu, rejimin bu iç ve dış tehditleri gündeme getirerek toplumda panik havası yaratması.

 

Rejimin sahipleri bu havadan ne umuyorlar?

 

Birincisi, toplumda yarattıkları bu hava sayesinde güvenlik güçlerine ve burjuvazinin baskıcı kanunlarına toplumun tepki göstermemesini, hatta desteklemesini istiyorlar. Bu aslında gittikçe militaristleşen toplumda askere ve polise olan ihtiyacın daha fazla olması anlamına geliyor. Yani silaha olan yatırımın artması, sağlığa, eğitime vb ayrılan bütçenin daha da azalması anlamına geliyor. Bu, işçi örgütleri başta olmak üzere, bütün muhalefeti sindirmek anlamına geliyor. Terörle mücadele yasası bunun bir ayağı. Ancak sadece bir ayağı. Saldırılar önümüzdeki günlerde daha da artacak.

 

İkincisi, toplumu daha fazla militarize etmek, hatta hak arayanlara karşı yöneltmek için, bu havayı yaratıyorlar. Trabzon’da, Adapazarın’da, İstanbul’da, daha yeni Ordu’daki fındık mitinginde yaşanan linç eylemleri, aslında bilinçli bir kışkırtmanın sonuçları. Toplumu gittikçe bu panik havasına sokanlar, yarattıkları düşmana karşı azgınlaşmış faşistleri, emekçilerin üzerine sürüyorlar.

 

Üçüncüsü, bu hava ile, emperyalist devletlerle birlikte bölgede yapacakları askeri müdahalelerin, yani emperyalizmin jandarmalığı rolünü gerekçelendiriyorlar ve toplumu buna hazırlıyorlar. “Aman Kürt devleti kurulacak, Suriye PKK’yi destekliyor, İran şeriatçıları besliyor” vb. Bu tehditlere karşı ABD ile birlikte Ortadoğu’ya kanlı demokrasi getireceğiz diyecekler.

 

Dördüncüsü, bu havayı yaratarak emekçileri bölüyorlar ve birbirlerine düşman ediyorlar. Asıl amaç artan sömürü ve baskıları gizlemek. Böylece emekçi halkın yükselen milliyetçi ve militarist dalganın etkisiyle sömürü düzenini unutup “iç ve dış düşmanlara karşı” yönelmesini hedefliyorlar.

 

Bu faşizan havadan bilinçli işçiler etkilenmemeli, yaratılan panik havasına karşı, diğer işçileri bu saldırıların gerçek nedenlerini anlatarak bilinçlendirmeli ve örgütlemeli. Gerçek düşmanın Kürt, Arap, Ermeni emekçiler değil, halkları birbirine boğazlatan burjuvazi olduğunu anlatmalıyız. Bu yüzden silahımızı, öfkemizi birbirimize değil, burjuvaziye yöneltmeliyiz. Rejimin baskılarına karşı bugün daha fazla örgütlülüğe ihtiyacımız var. Aksi takdirde yarınımız daha kötü olacak.

 

2 Ağustos 2006

 

 

 

 

Ölüm Orucu Direnişi

 

Jiyan

 

Ölüm orucu veya açlık grevi bir intihar biçimi değil; bir protesto biçimidir. Kişi kendi iradesiyle bilinçli olarak yiyeceği reddetmektedir. Ölüm orucu eylemi, ölümle sonuçlanmasa bile geriye dönüş imkânsızlaşıyor. Önceleri bulantı, kusma, yatağa bağımlılık, bilinç bozukluğu, baş dönmesi, düşük tansiyon, kalpte ritim bozuklukları, sindirim sistemi ve idrar yollarında kanamalar ortaya çıkıyor. Süreç içinde bulanık görme, işitmede azalma buna ekleniyor; müdahale gecikirse eylemcinin bilinci tamamen kapanıyor ve koma hali başlıyor ve sonuç ne yazık ki ölüm. Ama temel amaç hiçbir zaman ölüm değildir, olamaz da. Bir politik talebin gerçekleşmesi için, devrimci tutsaklar bedenlerini ölüme yatırırlar. Bu talep kimi zaman tek tip elbiseye, kimi zaman işkenceye, kimi zaman tecride vb. karşıdır.

 

Açlık grevi ve ölüm orucu birçok ülkede bir protesto şekli olarak uygulanmıştır. 1980’li yıllarda, Kürt özgürlük hareketi PKK’nın önder kadrolarından çok sayıda militan, Diyarbakır zindanında baskılara, tek tip giyimi ve bir çok olumsuzluğu protesto için ölüm orucu eylemini gerçekleştirmiş, bunun sonucu olarak önder militan kadrosundan dördü şehit düşmüştür. Yine 80’li yılların başında devrimci tutsaklar tek tipe ve cezaevlerindeki baskılara karşı ölüm orucuna yatmışlardır. Bu mücadele sürecinde 3 Dev-Sol ve bir TİKB militanı şehit düşmüştür. Başta analar olmak üzere, toplumsal muhalefetin desteği ve yaygın protestolar hükümete geri adım attırmıştır. Bu sürecin sonucunda örgütlenme olanakları yakalayan kimi devrimci örgütler, ölüm orucunu ileriki dönemlerde kitlelerle bağ kurmanın bir aracı olarak kullanmaya başlamışlardır.

 

1996 yıllarında cezaevlerinde F-tipi hücreleri ve baskıları protesto etmek için ölüm oruçları gerçekleştirilmiş, bunun sonucunda da 12 direnişçi şehit olmuştu. 19 Aralık 2000 yılında “hayata dönüş” adı altında hapishanelere yönelik operasyonda 28 devrimci tutsak yaşamını yitirmiş, sağ kalanlar ise işkence altında F-tipi hapishanelere götürülmüşlerdir. Günümüzde, yani 2006 yılında da ölüm oruçları hala devam ediyor. Ölümler 122’lere ulaştı. Kamuoyu ölümleri kanıksadı; daha da önemlisi direnişin ardında geniş bir emekçi desteği mevcut değil. Bu durum mücadelenin etkili olmasını engelliyor ve devrime adanmış bedenler, eriyerek bir bir şehit düşüyorlar.

 

Bu duyarsızlık karşısında, cezaevlerinde ölüm oruçları sürerken, cezaevi dışında da ölüm oruçlarına çeşitli eylemlerle destek verenler bulunmakta. Eylemlerden biri de dışarıda ölüm orucunu sürdürmek. İşte bu eylemcilerin arasında öyle bir ölüm orucu eylemcisi var ki, O, ölüm orucunda olan bir çok eylemcinin avukatlığını yapan biri! İstanbul’dan Avukat Behiç Aşçı. Behiç Aşçı ölüm orucu direnişini tam 121 gündür sürdürüyor. Bir hukuk insanının bedenini ölüme yatırması sanırız görülmüş bir şey değil, en azından ülkemiz için. Behiç Aşçı’yı bu eylemi yapmaya götüren sebepler ise devletin cezaevlerinde siyasi tutuklulara karşı çok acımasız bir tutum takınması ve adeta onlardan intikam alması. Burjuvazi, F-tipi cezaevlerinde, cezaevi içinde ikinci cezaevi oluşturarak devrimci tutsakları birbirinden soyutluyor, tek kişilik hücrelerde yalnızlaştırıyor, bedenlerine ve düşüncelerine hükmetmeye çalışıyor, onları kişiliksizleştirmek istiyor.

 

İstanbul Şişli’de oturan Behiç Aşçı’nın evine destek ziyaretleri sürüyor. Çeşitli kitle örgütleri, sanatçılar ve sendikalar, destek ziyaretlerinde bulunuyor. Ziyaret saatleri 11.00 ile 15.00 arası, akşam da 18.00 ile 21.00 arasında devam ediyor. Bu arada bazı sanatçılar İnternet’ten de canlı olarak izlenebilen tecridin ne demek olduğunu anlatan bir oyun gerçekleştirdiler. Oyuna katılan sanatçılar tecride 8 saat zor dayanabildiler.

 

Biz devrimci Troçkistler, bedenlerini eyleme yatıran tutsakların ve onları destekleyenlerin taleplerini destekliyoruz. Burjuvazinin saldırılarına karşı onlarla birlikteyiz. Ancak ölüm orucu eyleminin kendisinin bugün burjuvaziye geri adım attırması mümkün değildir. Bu yüzden, hele dışarıda yapacak birçok şey varken, devrimcilerin bedenlerini ölüme yatırmalarını doğru bulmuyoruz. Eğer amacımız işçi sınıfının ve emekçi, yoksul halkın hak ve özgürlükleri için mücadele ise, her koşulda sürdürülen mücadelenin bu kesimlerle buluşması temel hedef olmalıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerle buluşmayan bir talep burjuvaziye geri adım attırmayacaktır. Sürdürülen mücadelelerin kitlelerden kopukluğunu aşabilmek için, bu mücadelenin işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesiyle bağını kurmak gerekir.

 

Temmuz 2006

 

 

 

Sendikalaşma mücadelesinin sorunları

 

 

Nergis Çayır

 

Fabrikalardaki sendikal örgütlenmeler konusunda devrimciler farklı yol ve yöntemler izleyerek örgütleniyorlar. Tabiî ki elimizde hazır reçeteler yok. Ama sınıf mücadelesi tarihi bu konuda son derece zengin deneyimlerle yüklü. Sendikaların, devrimci grupların ya da örgütsüz işçilerin yaşadığı farklı deneyimler var. Öte yandan, her yerde ortak amaç sendika örgütlülüğünün geliştirilmesi olsa da, mücadele yol ve yöntemleri, işyerleri, işkolları ve hatta bölgeler düzeyinde önemli farklılıklar gösterebiliyor. Bu farklılıklar gerçekte mücadelelerin zenginliği anlamına geliyor ve de bizim için önemli olan, bu farklı deneyimlerden gerekli dersleri çıkarıp işçi sınıfının kolektif bilincine katkıda bulunmak olmalı.

 

Ama öte yandan, politik faaliyetinin eksenine sınıf mücadelesini yerleştirmemiş, sınıfın gündelik yaşamından ve mücadelesinden kopuk faaliyet yürüten pek çok akım ve grup da var. Bunların en önemli ortak özelliklerinden birisi, işçi sınıfının ekonomik mücadelesini sistemli bir biçimde küçümsemektir. Oysa politik durağanlık, kısmi istikrar ya da baskı dönemlerinde işçiler gündelik yaşamlarını ekonomik talepler ve kısmi, hatta yerel mücadeleler çerçevesinde örgütlerler. Devrimcilerin böylesi dönemlerdeki görevi bu mücadelenin içinde yer almak, kısmi ve ekonomik taleplere örgütlü biçimler kazandırarak politik bilincin gelişmesine yardımcı olmaktır. Buna karşılık işçilerin ekonomik mücadelesini küçümseyenler, onların kısmi ve ekonomik talepleri ile politik hedefler arasındaki köprüyü de kuramazlar. Yaptıkları tek şey, işçi sınıfına yukardan politik şiarlar dayatmaya çalışmak olur ve böylece kendilerini sınıfın yerine koyarak onun adına hareket eder konumuna düşerler.

 

Türkiye’de sınıf hareketi son yıllarda belirli bir durgunluk ve savunma döneminden geçmekte. İktidar, ekonomik dalgalanmaları, savaşı vs gerekçe göstererek işçi ve emekçi karşıtı pek çok yasa ve uygulamayı gündeme getirebilmekte. Buna, sendika bürokratlarının hükümetle uzlaşmacı politikaları da eklendiğinde özellikle büyük işletmelerdeki durgunluğun nedenleri anlaşılabilir. Bu, bu tip işyerlerinde hiç mücadele olmadığı anlamına gelmiyor, ne var ki savunma eksenli çıkışlar işyeri düzeyinde kalıyor ve hükümetin ve sendika bürokratlarının işbirliği ve demagojisi sonucunda eritilebiliyor. Buna karşılık son dönemlerde, yoğun sömürünün ve sendikal örgütsüzlüğün egemen olduğu küçük çaplı işyerlerinde sistematik bir işçi-patron gerginliği ve savaşımı yaşanmakta. Bu tip işyerlerinde sendikalaşma ve toplu sözleşme mücadelesinin başını genellikle bilinçli, devrimci işçiler çekiyor. Ya da mücadele deneyimi olmayan, olası gelişmeler karşısında hazırlıksız, kendiliğinden öne çıkan doğal öncülerin başı çektiği irili ufaklı mücadeleler yaşanıyor.

 

Son dönemlerde bu tip hareketliliklere çoğunlukla tekstil ve metal sektörlerinde rastlanmakta. Ve ne yazık ki bu mücadelelerin çoğu patron ve sendika bürokratlarının oluşturduğu bir engelle karşılaşıyor. Bunun en son örneklerinden biri de Castleblair işyerindeki direniş oldu. Toplu sözleşme sürecinde grev aşamasına gelinmiş olmasına karşın, DİSK-Tekstil şube başkanı Muharrem Kılıç ve diğer sendika bürokratlarının uzlaşmacı tutumu sonucunda grev kararı örgütlü bir biçimde uygulamaya konmadı ve işçilerin mücadele birliği kırıldı. Sonuç elbette yenilgi oldu.

 

Son olarak Mito Metal, Has Alüminyum, GU Metal vb. işyerlerindeki mücadelelerde de, benzer gelişmelere rastlanmakta. İşçilerin şikâyeti hep aynı. İşçiler sendika bürokrasisine ciddi eleştiriler yöneltiyorlar. Genel şikayet, sendikanın kimi şube ya da merkez yöneticilerinin mücadeleyi ilerletmek adına hiçbir adım atmaması. GU işçilerinin 7-8 defa çadırları yıkılıyor. Sendika bürokratları “yıkılabilir olur böyle şeyler, çadır kurmanıza, hatta işyerinin önüne gelip gitmenize bile gerek yok, gidin başka yerlerde çalışın, slogan atmanıza gerek yok” diyorlar. Mito işçilerinin durumu da GU işçilerinden farklı değil. Bürokratların tavrının özcesi şu: “Siz bu işe karışmayın, biz sizin haklarınızı ararız”. Onların ne kadar hak aradıkları, mücadelelerin sonucundan belli.

 

Sendikalara ilişkin tavrımız

 

Mücadelelerin önünde engel haline gelen bürokratlara bu denli eleştirisel tutum almamızın nedeni, sendikal örgütlülüğe kuşkulu yaklaşmamızdan kaynaklanmıyor. Tam tersine, bugün sendikalar işçi sınıfının yegâne kitle örgütleridir ve işçilerin sınıf olarak örgütlenmelerinde ilk bilinçli adımı oluşturur. İşçiler sendikayı genellikle ekonomik koşullarının düzeltilmesinde önemli bir araç olarak görürler. Bu nedenle de gündelik mücadelede devrimci sosyalistlerin en önemli görevlerinden biri de, işçilerin bu adımı atmalarında onlara yardımcı olmak, bir sınıf örgütü olarak sendikanın çatısı altında birleşmelerini sağlamaktır.

 

Devrimci sosyalistler ve ileri işçiler elbette sendika bürokrasisinin ne olduğunu, anı geldiğinde bürokratların en basit sözleşme mücadelesinin bile önünde nasıl bir engel oluşturabileceklerini gayet iyi bilirler. Ne var ki, sınıf mücadelesinde öncelikli olan, bürokratlara karşı bu güvensizlik değil, işçilerin birliğini sağlamak olmalıdır. Bu nedenle de, bürokratların haince tutumlarını bahane ederek sendikal örgütlenmeyi istemeyen, sendikalara karşı düşmanlık eğilimlerini yaygınlaştıran anlayışlara karşı tavır almak durumundayız. Bu anlayışlar esas itibariyle sınıfın birliğini, dolayısıyla da mücadelesini engellemeye, kırmaya yönelik tutumlardır. Bizler sendika bürokratlarının olası ihanetleri ile sendikal örgütlülüğün gerekliliğini birbirinden dikkatle ayırabilmeli ve bu gerçekleri tüm çıplaklığıyla işçilere anlatabilmeliyiz.

 

Benzer bir başka eğilim de, kimi sosyalist akımların gene sendika bürokratlarının haince uygulamalarını gerekçe göstererek, işçileri kitle sendikalarında örgütlemeye çalışmak yerine kendi “bağımsız ve devrimci” sendikalarını kurmaları olmakta. Tekstil-Sen, Dokuma-İş gibi sendikalar bunların örnekleri. Bu eğilimler de son tahlilde sınıf mücadelesinin bölünmesi, kitle sendikalarının bürokratların eline teslim edilmesi anlamına gelmekte. Oysa devrimcilerin görevi, mücadeleyi bu yöntemle parçalamak değil, kitleleri aynı sınıf örgütlenmeleri içinde birleştirebilmek olmalıdır. Ayrı sendikalar kurmanın işçi sınıfının gücünü böleceğini bu nedenle bütün sendikaların işkolu ayrımı, işçi, memur ayrımı gözetmeden birleşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

 

O halde önümüzdeki öncelikli görev, işçi sınıfını kitle sendikalar bünyesinde toplayabilmek, mücadele birliğini sağlayabilmektir. Ancak bu yöntemle sendikaların ve mücadelelerin başına çöreklenmiş bürokratlarına karşı etkili bir mücadele verilebilir ve sendikaların yönetimine sınıfın mücadele ruhunu temsil eden işçilerin gelmesi sağlanabilir. Bu iki görevi birleştirmenin zor olsa da olanaklı olduğunu düşünüyoruz.

  

Nasıl örgütlenmeli?

 

Örgütsüz ve özellikle küçük ölçekli işyerlerinde patrona karşı mücadelenin örgütlenmesinde elbette işçilerin bilgilendirilmesi ve birliğinin sağlanması bakımından zamana, ama iyi kullanılmış zamana ihtiyaç vardır. Ama bazen saat çok hızlı ilerler ve kendimizi hazırlıksız olduğumuz bir anda mücadelenin içinde buluruz. En önemli hazırlık ise işçilerin bilgilendirilmesi ve kararlılık bilincinin geliştirilmesidir. Bu da en iyi ifadesini işçilerin dikkatle örülmüş örgütlenmesinde bulur. Biz işyerlerinde sendika öncesi hazırlığa yönelik olarak işçilerin komitelerde toplanmasının en etkili yöntem olduğunu düşünüyoruz (komiteleri sadece grev, direniş zamanında kurmak yeterli değildir, hazırlık döneminde de bu tip örgütlenmelere ihtiyaç vardır). Elbette bu komitelerin işçilerin ortak kararıyla seçecekleri ve onların güvendiği kişilerden oluşması gerekmektedir. Herkesin, kendi başına buyruk davranmadan, birbirine sorarak, ikna ederek, ortak kararlar çerçevesinde hareket etmesi mücadele birliğinin ve komiteye olan güvenin korunması bakımından büyük önemi vardır.

 

Bu hazırlık evresinin belirli bir aşamasında devrimci işçinin görevi işyerinin sendikal örgütlenmesi sorununu işçilerin gündemine getirmek olmalıdır. Ancak bu konuda da acele etmeden, dayatmalara girişmeden, işçilerin büyük bir çoğunluğunun onayını almak zorunludur. Zira onların kararı ve kararlılığı olmadan mücadeleye girişmek, daha baştan yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Aslında işçiler genellikle sendikalaşmaktan yana tavır alırlar, ama önemli olan onların kendilerini bekleyen süreç hakkında berrak bir bilince sahip olmaları ve örgütlülüklerini sağlamlaştırabilmeleridir. Bu sağlandığında sendikaya üye olmak rahatlıkla örgütlenebilir. Buna ilişkin gelenekselleşmiş olan yöntemlerle (çorba içmeye gidiyoruz bahanesiyle grup grup işyerinden çıkıp imzaya gitmek, vs) patronun haberi olmadan üyelik süreci tamamlanabilir. Görece hızlı ilerleyen üyelik işlemlerinin ardından gelen süreç ise daha zahmetli olmaktadır.

 

Sendikalaşma sürecinde işçilere gerekli mücadele bilincinin taşınması büyük öneme sahiptir. Onların, sendikanın tek başına, işçilerin birliği, kararlılığı ve mücadelesi olmadan bir güce sahip olamayacağını kavramaları ve kabul etmeleri, sendika bürokratlarının kritik anlarda ayak sürüyebileceklerini, hatta mücadelenin önünde engel haline dönüşebileceklerini bilmeleri gerekmektedir. Her şey işçinin kararlılığına ve örgütlülüğüne bağlıdır. Bu iki unsur olmadığı sürece patron veya bürokrat her an mücadelenin parçalanmasına ve yenilgiye yol açabilir. Dolayısıyla bürokratlara yönelik kuşkunun sendika düşmanlığına dönüşmesine izin vermeden mücadele birliğinin ve azminin korunabilmesi gerekmektedir.

 

Bu mücadele sırasında, mücadelenin içinde yer almakla birlikte asıl amacı sendika içinde mevki kapmak olan kişi ve akımlara rastlandığını da unutmamamız gerekiyor. Bu tip eğilimler genellikle sendika yöneticilerine karşı eleştirilerini salt onun yerine geçebilmek için geliştirmekte, bir kez yönetime geldikten sonra da kendileri birer bürokrat olarak davranmakta ve diğer ileri ve devrimci işçileri, patronların da yardımıyla, sendikalardan ve işyerlerinden uzaklaştırmaya yönelmekteler. Dolayısıyla sendikal bürokrasiye karşı mücadele de bireysel değil, örgütlü ve politik bir düzlemde sürdürülmeli ve sendika içinde işçi kontrolünün sağlanması gerçekleştirilebilmelidir.

 

Sendika bürokratlarının taktikleri

 

Bir işçi işe girerken patron onun hakkında ayrıntılı bir inceleme yapar: işyerinde tanıdığı kimse var mı, Öz geçmişi nedir, sicil kâğıdında neler vardır, nerede oturmaktadır, vs. Sendika bürokratları da yönetime getirmek istedikleri kişileri kendi yöntemleriyle ehlileştirip, kendi yandaşları haline getirmeye çalışırlar. Uygulamalarını eleştirenleri ise dışlamaya yönelirler. Daha sendikalaşma anında bile bürokratlar, bütün işçilerle hitap etmekle birlikte kendilerine en yakın işçileri seçip haber ağı oluşturarak kimlerin ne düşündüğünü öğrenmek isterler.

 

Sendika bürokratlarının da işçi kökenli olduklarını, ve kendi aralarında örgütlü davrandıklarını, yönetim mevkilerini kendi mallarıymışçasına aralarında paylaştıklarını unutmamamız gerekiyor. Bürokratlar yönetici konumuna gelmeden önce işçilerle aynı sorunları yaşıyorlar ama geldiklerinde otomatik olarak ücretleri yükseliyor, sosyal çevreleri değişiyor ve işçilerle aynı ortamlarda bulunmaz hale geliyorlar. Fabrikaya ilk geldiklerinde ilk uğradıkları kişiler artık işçiler değil, patron ve müdürler oluyor. Eski kişiliklerini değiştirmeye yöneliyorlar. Mücadele kaçkını haline geldiklerinde de, bu tavırlarına bahane olarak hükümetin işçi karşıtı uygulamalarını ve bağlayıcı yasaları ileri sürüyorlar. Hatta işçilerin mücadele kararlılıklarını suçlayarak işin içinden sıyrılmaya, dolambaçlı yollara başvurarak görev ve sorumluluklarından kaçmaya çalışıyorlar.

 

Pekiyi dürüst, sınıfından, onun mücadelesinden kopmayan sendika yöneticisi olmaz mı? Elbette olur ve vardır. Bizim bu eleştirilerimiz onlara değil, bürokratlaşmış yöneticilere yöneliktir. Dürüst, mücadeleci ve devrimci sendika yönetici ve temsilcilerinin bir görevi de, sendikaların bürokrasiden arındırılması ve sendikalarda işçi inisiyatifinin ve denetiminin sağlanması olmalıdır. Sendikalarda işçi demokrasisinin geliştirilebilmesi için tarihi bir sorumluluk göstererek, mevki, ve makam kaygısı duymadan bunların işçilerin gerçek birlik ve mücadele örgütleri haline dönüştürebilmemiz gerekmektedir.

 

Yönetimi ne denli hain bürokratlardan oluşursa oluşsun, her sendikalaşmanın örgütlülükte bir ileri adım oluşturduğunu düşünüyoruz. Ama işçileri bürokratların olası ihanetlerine karşı uyarmamanın da onlara ihanet anlamına geleceğine inanıyoruz. Sendikaların sınıfın birlik ve mücadele örgütleri olması, onların içinde taban inisiyatifinin ve işçi demokrasisinin geliştirilebilmesine bağlıdır. Zaten devrimcilerin de işçi sınıfının çıkarlarından başka makam, mevkii gibi çıkarları olamaz.

 

Temmuz 2006

 

 

 

Fındık Üreticileri Eylemde

 

Derya Deniz

 

On binlerce fındık üreticisi günlerdir eylemleriyle Türkiye’nin gündemindeler. Üreticilerin öfkesinin odağında ise Erdoğan, Zapsu ve Fiskobirlik var. Son olarak Ordu’da toplanan 100 bin aşkın kişi on saat boyunca şehirde hayatı felç etti.

 

Fiskobirlik’in açıklamadığı fiyatlar, 4,4 YTL civarında idi. Tam da bu sırada başbakan bir açıklama yaptı ve “Fındık bizim gündemimizde yoktur. Herhangi bir destek vermeyi düşünmüyoruz” dedi. Bu açıklama fiyatın 2,9 YTL’ ye düşmesine neden oldu. Başbakan Erdoğan yaklaşık bir ay sonra Ordu’da yaptığı bir diğer açıklamada, “Fındığı Fiskobirlik’e verirken bana mı sordunuz da bedelini bana soruyorsunuz? Fındığı kime verdiyseniz gidin paranızı ondan isteyin” diyerek fiyatların maliyet fiyatı olan 2,5 YTL’ nin de altına yani 1,4 YTL’ ye düşmesine neden oldu.

 

İşte bu fiyat düşüşü üreticilerin öfkesinin patlamasına neden oldu. Fındık üreticilerinin sorunları bununla sınırlı değil. MHP’li kadroların oyuncağı olmuş Fiskobirlik, üreticilere karşı duyarsız, tefecilik yapan tüccarlar, “alivre satış” (daha tarladayken satın alma) yapan ihracatçılar, komisyoncular vs. hepsinden bıkmış durumdalar. Ordu’da öne çıkan eylemler, Artvin, Trabzon, Giresun, Düzce, Bartın, Kastamonu, Sinop, Rize, Samsun, Zonguldak, Sakarya’daki yaklaşık 8 milyon üreticinin ortak sorunu. Ayrıca Başbakan, Fiskobirlik’in son Genel Kurul’unda istediği adayı seçtiremediği için kuruma kızgın. Bu nedenle Fiskobirlik, hükümet kendisine karşı tavır aldığı için köşeye sıkıştı. Üreticilere ödeme yapamadı. Bankalar Fiskobirlik’e kredi vermedi. Bu durumun bir sonucu olarak 12 Eylül tarihinde Genel Kurul toplama kararı alındı.

 

Dünyada ki fındığın yüzde 70’i Türkiye’de üretiliyor

 

İlginç olan şu: Dünya fındık üretiminin yüzde 70’ini üreten bir ülke de nasıl olur da üreticiler bu kadar mağdur olur? Nedeni basit, üreticilerin sırtından kazanan asalak toptancılar bunun bir nedeni. Bu asalaklardan biri de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Cüneyt Zapsu. Zapsu, fındık ihracatta 3 dolar seviyesine düşmeli diyor. Bu durumda üretici malı 2 YTL’ den satmak durumunda, yani zararda. Başka kim kârlı? AB fındığın fiyatının düşmesini istiyor, çünkü kendi patronlarına daha fazla kazandırmak istiyor. Yani AB dayatıyor. Başka kim bu fiyatları dayatıyor? Dünya Bankası. Ne diyor? Çiftçiyi destekleme, çiftçi ölsün diyor.

 

Sözün kısası AB, İMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar büyük burjuvazinin istekleri doğrultusunda tarım emekçilerini sefalete sürüklüyorlar. Geçimini büyük ölçüde fındıktan sağlayan Karadenizli üreticilerin öfkesi bu yüzden daha da büyüyor. Küçük üreticileri desteklemek için FİSKOBİRLİK desteklenmeli. Ancak bu kooperatif bugün burjuva siyasilerin kontrolünde. Burada yeniden fındık üreticilerinin kontrolü sağlanmalı ve fiyatlar FİKOBİRLİK tarafından belirlenmelidir.

 

Ordu’daki fındık üreticilerinin mücadelesi bugün hükümeti zorlamaktadır. Nitekim hükümet ilk tepkilerini verdi; hemen Ordu İl Emniyet Müdürü’nü eylemleri engelleyemediği gerekçesiyle görevinden aldı. Hükümetin beklentisi komikti. Göstericiler trafiği kapadığı için insanlar mağdur olmuş! Yüzbinlerce insanın eylem yaptığı bir anda hükümetin böyle bir beklenti içinde olması aslında yaşadığı şoku göstermekte. Yüzbinler ayağa kalktı ve hükümetin eli ayağına dolaştı. Milyonlar ayağa kalktığında acaba hükümet ne yapacak? Milyonların ayağa kalkması için, kalıcı ve gerçek kazanımlar için bu ve benzeri mücadelelerin işçi sınıfının mücadelesiyle birleşmesi gerekir. Ancak Ordu’daki eylemde mücadele eden devrimcilere dönük linç girişimi tehlikeli bir provokasyondur. Eylemi destekleyen devrimciler alana güç verir, zarar değil. Üreticiler güçlerini gerçek düşman olan burjuvaziye, onun hükümetine, bürokratına yönlendirmelidir.

 

2 Ağustos 2006

 

 

Fatih Belediye İşçileri Ücret Zammında Anlaştı

 

 

Nergis Çayır

 

DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası ile Fatih Belediyesi arasında 6 aydır devam eden toplusözleşme görüşmelerinin tıkanması nedeniyle belediye işçileri 27 Temmuz tarihinde greve çıktı. Fatih Belediyesi’nde yaklaşık 300 kadrolu, bin de taşeron işçi çalışıyor.

 

Fatih Belediye Başkan’ı, belediye’ye ait resmi araçları işe çıkarmak isteyerek grev kırıcılığı yapmaya çalıştı. Ama işçiler araçların çıkmasına izin vermediler. Belediye taşeron işçilerini sendikalı işçilere karşı kışkırtarak provokasyon yaratmak istediğinden dolayı sendika bu konuyla ilgili olarak Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

 

Toplam olarak Fatih Belediyesi’ne ait 7 bölgede grev pankartı asıldı.

 

Belediye Başkanı ikiyüzlü bir şekilde grevin 2. gününde işçilerle tek tek tokalaşarak belediye binasına girdi. Grev fiilen devam ediyordu. Ama işçiler Belediye Başkanı’nın gelmesini bir yumuşamanın belirtisi olarak değerlendirdi.

 

Grevci işçilere göre taşeron uygulaması yok iken grevler yüksek bir sözleşmeyle biterdi. Ama şimdi çalışan bin tane taşeron işçi var. Bu nedenle işçilerin pazarlık güçleri de zayıfladı.

 

Grevin 5. günü akşam sözleşme imzalandı. Sözleşmenin tıkanmasına neden olan ücret yüzde 6’ydı. Beş günlük grev sonucunda yüzde 10’la anlaşma sağlandı. İşçiler işbaşı yaptı.

 

            .

 

 

Bergama’dan sonra şimdi de Kışladağ’a zehir tesisi açıldı

 

 

Uğur Yılmaz

 

Yıllarca Türkiye'nin gündemine oturan Bergama köylülerinin altın madenine karşı verdiği mücadelenin bir benzeri Uşak'ta başlıyor.


27 Haziran'da Eşme ve köylerinden 1000’e yakın vatandaş "şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, nefes darlığı, bacak ve kollarda uyuşma ve ishal" belirtileriyle sağlık merkezlerine başvurdu. Yetkililerin suya kanalizasyon karışmış olabileceği yolundaki açıklamalarına rağmen "Elele Hareketi" sözcüleri, olayın siyanür zehirlenmesinden kaynaklandığını savundu. İzmir Tabip Odası'nda bir basın toplantısı düzenleyen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa şu açıklamayı yaptı: "Ekiplerimiz 29 ve 30 Haziran'da zehirlenen bazı yurttaşlardan kan örnekleri aldı. Eşme Kaymakamlığı tarafından el konulan 8 tüp kanın dışındaki 9 kişiye ait kan örneklerinde siyanür tahlili yaptırıldı. () Tahlil sonuçlarına göre; belirtilerin bir su kaynağından oluşan enfeksiyon olmadığını gördük. Siyanür zehirlenmesi ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaktadır. () Bu siyanür değerleri normalden çok daha yüksektir. () Kışladağ Altın Madeni ve Kimya Tesisleri'nde dünyanın en barbar ve ilkel yöntemi olarak bilinen 'siyanür yığın liçi' yöntemi uygulanmaktadır. Bu yöntemde her zaman havaya serbest siyanürün karışacağı bilinmektedir. () Yetkililer bir an önce tedbir almalıdır."

 

Profesör Dr. Al’ Osman Karababa’nın bu açıklamasının tam aksine Kışladağ Altın Madeni’nin açılışında konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler ise, "Ege'nin en önemli kaynaklarından birisi de altın. Zaten bizim taşımız toprağımız altın; bunun farkına yeni varıyoruz. Biz bu noktada çok kararlıyız. Bu madenleri ve altını son gramına kadar çıkarıp ekonominin hizmetine sunacağız. Çünkü ülkemizin bu zenginliklere ihtiyacı var. Biz yeraltı zenginliklerinin fakir bekçileri olmak istemiyoruz. Bunun içinde çok kararlı bir şekilde çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Türkiye'nin değişik bölgelerindeki tüm madenlerini son gramına kadar çıkaracağız. Bunu önlemek için bir takım protestolarla suni engellemelerle karşılaşabiliriz. Ancak biz onlardan hiçbir zaman çekinmeyeceğiz. Biz öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak bakanlık ve hükümet değiliz. Bu zenginliği insanımızın, Uşaklımızın ve Eşmelimizin hizmetine sunmakta kararlıyız. Daha önce bunu Bergama’da yaptık” dedi.

 

Kapitalistler kâr için insan hayatını hiçe sayıyor

 

Görüldüğü gibi sermayenin hükümeti de siyanürlü altın aramaya karşı protesto gösterileri yapan Uşak halkını “biz kuru gürültüye pabuç bırakacak bakanlık ve hükümet değiliz” diyerek uyarıyor ve “biz bu zenginliği Uşaklımızın-Eşmelimizin hizmetlerine sunmakta kararlıyız” diyor. Bu ne yüzsüzlüktür. Zenginlik diye bahsettiği altınları kapitalistler alacak. Zehri de Uşak halkına kalacak. Yani bu zenginlik Uşak halkına ölümden başka bir şey getirmeyecek.

 

Örneğin tarihte Avrupalı emperyalistler yer altı madenleri bol olan ülkeleri istila edip özellikle Meksika ve Peru‘da ki altın madenlerini çıkarmak için, buradaki yerli halkı ölesiye çalıştırıp çıkarılan altınları da kendi ülkelerine götürmediler mi? Geride ise bu ülkede ağır çalışma koşullarından dolayı binlerce ölüden başka ne kaldı?

 

Kapitalistler ve onların hükümeti Uşak’ta da yine aynı taktiği uyguluyor. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarları gibi gösterip katliamlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Kapitalistlerin dini imanı para, bunun için her şey onlara mubah. Siyanürlü altın çıkararak insanları da zehirleyebilirler, zehirli varilleri gömerek çevreyi ve canlıları da katledebilirler. Ama bu barbar kapitalistlere dur demenin yolu Uşak halkının ve altın madeninde çalışan işçilerin birlikte maden sahiplerine ve bu konuda duyarlı herkesin hükümete karşı bu zehir tesisini kapattırabilecek güçlü ve kararlı bir mücadelesinden geçiyor. Çevrenin bir bütün olduğunu ve Uşak’taki kirliliğin sadece o bölgeyle sınırlı kalmayacağını bilmeliyiz. Bergama halkının karalı mücadelesi örnek alınabilir.

 

31 Temmuz 2006

 

 

 

17 Ağustos Depreminin 7. Yılı:

 

Görünen Köy Kılavuz İstemez

 

Nergis Çayır

 

17 Ağustos 1999 yılında yaşanan depremin ardından 7 yıl geçti. Bugüne kadar ne değişti? Göstermelik tutuklanan birkaç müteahhidin (onlar da şimdi dışarıda) dışında! Diğer yandan bir de ölen ve kaybolan 40 bin insan var. Hükümet bir ders çıkardı mı bu depremden? Sanmıyoruz. Depremden sonra inşaat sektörü yaygın bir şekilde gelişti. İhaleler, arsalar hükümet yandaşlarına peşkeş çekildi.

 

Hükümet deprem yönetmeliğine dikkat etmeden, hızlı bir şekilde, İstanbul’un tümünde konutlar yaparak halka sattı. Oysa ki İstanbul deprem bölgesi. Çok katlı binalar yerine depreme dayanıklı binalar inşa edilmeli. Belediyeler rüşvet yiyerek çok katlı binaların yapılmasına göz yumuyor. Belediyelerin konut yapıp sattığı bu kişiler dar gelirli ailelerden oluşuyor. Orta ve üst gelir grubundaki halk ise banka kredisi alarak Ataşehir, Başakşehir vb. bölgelerdeki sitelerde konut sahibi olma yoluna gitti. Hükümet ve belediyeler kısa vadeli çıkarlarını düşünerek bütün bu sağlıksız yapılaşmaya göz yummakta.

 

Şimdi de bu çok katlı binalar belediyelerin dikkatini çekmezken deprem bahanesiyle İstanbul’un birçok semtinde yıkım olacağı söyleniyor. Depremin olması insanların canını yakarken buradan karlarına kâr katanlar hızlı bir çalışma içindeler.

 

 

 

Okur mektupları

 

tekstil

 

Merhaba Emekçi Arkadaşlar,

 

Ben tekstil işçisiyim. 3 yıldır sendikalı bir işyerinde çalışıyordum. İşveren örgütlülüğü bitirmek için sendika bürokratlarını yanına alarak bizleri işten çıkarmak için elinden geleni yaptı. Maaşlarımızı ödemediler. Sözleşme imzalayacağız diye bizleri oyaladılar. Bu karasızlık ortamında işçiler birer birer işten ayrıldılar. Ve son 18 arkadaş kaldık. Yasal olarak tutunacak bir dayanağımız kalmayınca da bizler zorunlu olarak işten ayrılmak zorunda kaldık.

 

Yaklaşık 3 hafta önce yeni bir işe girdim. Bu işyerinde 350 kişi çalışıyor ve sendika yok. Çalışma koşulları çok ağır. Performans sistemi var. Saat başı adet veriliyor. Bu ağır çalışmanın karşılığı iki çeşit yemek veriliyor. Sorgusuz sualsiz zorunlu mesai var. Sabahlara kadar çalışılıyor. Kalmıyorum diye bir şansımız yok çünkü işçiler örgütsüz ve aralarında güvensizlik var.

 

Ama biz biliyoruz ki işçinin işçiden başka dostu yoktur. Bu bozuk düzeni değiştirmek için güçlerimizi birleştirelim. Patronun can damarı olan üretimi kullanırsak taleplerimizi yerine getirebiliriz. Kaybedecek neyimiz var! Yeter ki mücadele edelim. Onurumuz için... Kahrolsun kölelik düzeni! Yaşasın işçilerin birliği!

 

Bir İşçi

 

 

Bir Mücadelenin Ardından

 

Castleblair’de yaklaşık 3 yıl çalıştım. Bu süre içerisinde sendikalı bir dönem yaşadık. İlk başta sendikaya çok inanmış ve güvenmiştik. Ancak bu güvenin yerini ihanet ve çıkarcılık aldı. O dönem duyarlı, bilinçli, sınıf mücadelesi içinde olan arkadaşlarımızla bir çalışma içindeydik. Bizim amacımız eşit haklarımızı savunmak ve tüm işçilere aynı fikir ve görüşte olmasalar da yalnızca sınıf mücadelesini onlara bir şekilde anlatmaktı. Ancak bazı gerçekleri anlattığımız halde işçi arkadaşların bir kısmı bizi dinlerken diğer bir kısmı ise bizi dinlemedi. Ve bazıları da bizlere karşı çıkıp temsilcilerin peşinden gitti. Bu arkadaşlar isteyerek veya istemeyerek hem kendilerine hem de diğer işçi arkadaşlara yarar değil zarar getiren bir tutum almış oldular. Bunun suçluları sendikanın içinde bulunan sendikacı Muharrem Kılıç ve onunla birlikte olan sendikanın çanak yalayıcılarıdır.

 

Hayat devam ediyor. Castleblair’den ayrıldığımdan beri 3 işyeri değiştirdim. Maalesef işyerlerinde hayat çok zor. İnsanlar çok bilinçsiz. İşçilerin çok büyük çoğunluğu kayıt dışı çalışıyor ve fazla mesaiye zorlanıyorlar. Ancak bu insanlara haklarını anlatacak birileri olmalı. Bu da bizim gibi sosyal yaşamı savunan ve mücadelesini veren arkadaşların çoğalmasıyla olabilir.

 

Bir İşçi

 

 

İşten Atılmak Kader Değil

 

Altı yıldır çalıştığım fabrikada, izne çıkacağımız gün saat 5.30’da personel şefi beni çağırdı. Odasına girince oturmamı söyledi. Personel müdürü, “altı yıldır çalışıyorsun, evli misin? Bekar mısın? Çoluk çocuk var mı? Neyse tazminatınla bir süre idare edersin” dedi. “Nasıl?” diye sordum. İşime son verildiğini söylediler. “Neden?” diye sordum. Bir dosya verdi. Hizmet akdi fesih bildirimi… Kağıtta son dönemdeki ihracatımızdaki tıkanmalar ve işyerimizin satış imkanlarının daralması nedeniyle işçi tensikatı zarureti doğmuştur diye yazılıydı.

           

Personel müdürü ve fabrikanın avukatı, “okudun, her türlü sosyal hakkını veriyoruz” dediler. Bende, “bunlar işten atılmama için gerekçe mi? İşten atılmamın gerçek nedenini öğrenmek istiyorum” dedim. Avukat, “burası patronun. İster alır, ister çıkarır. Bizi de çıkarabilirler. Duymuşsundur diğer fabrikada müdürleri, şefleri de işten çıkardılar. Böyle üzülme, iş bulursun” dedi. Ben de imza atmadan önce ne yapabilirim diye düşündüm. İşyerimde tam bir örgütlülük yoktu. Çalıştığım bölümde beni seven, dinleyen işçiler vardı ama bu yeterli olmuyordu. Çıkış kağıdını imzaladım. Moralim çok bozuktu. Personel şefi, “servisle gidersin, arkadaşlarına söyleme işten atıldığını” dedi.

           

Çalıştığım bölüme gittim. Arkadaşlar merakla neredeydin dediler. Ben de işten atıldığımı söyledim, şaşırdılar. Bant şefine gidip beni neden işten attırdığını sordum. O da, “bana sormadılar, nasıl elemanımı bana sormadan işine son verebilirler” dedi.

           

Arkadaşlarla vedalaştım, duygulandım. Arkadaşlar “bilerek seni işten çıkardılar, doğru konuşuyordun, haksızlık olunca kendini de, bizleri de savunuyordun,” dediler.

           

Çalıştığımız işten atılmak kader değil, patronların keyfi davranmalarıdır. Bunu değiştirmek mümkündür. İşçilerin örgütlenmesi, siyasi bilincin yükselmesi gerekli. İşçiler olmazsa patronlarda olmazdı. Patronlar bir çivilerini atarken bile düşünürler ama işçi attıkları zaman düşünmezler. Bunları öğrenmemizi ne patronlar ister ne devlet ne hükümet. Başımızı derde sokacağımızı düşünen aileler de istemezler. Bunlara rağmen ısrarla, sabırla öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz.

 

Bir İşçi

             

 

Çıkmak Çözüm Değil

 

Tuvalet ve su ihtiyacımız kısıtlandı. Bu da yetmezmiş gibi düşük ücrete mahkum edildik. Bu baskılara karşı yaklaşık 20 kişi personel müdürünün odasına gittik. Müdür, “Yasaklama yok. Sadece saat 16:30-17:30 arası tuvalete gidip gelen çok. Bunun üzerine böyle bir uygulama yaptık dedi. Ama hepimiz biliyoruz ki tuvalet ve su gibi hayati ihtiyaçlarımız kısıtlandı.

 

Bu baskılara dayanamayan bazı arkadaşlar, mücadele etmek yerine işten çıkmayı tercih ettiler, etmeye de devam ediyorlar. Fakat şu hiç unutulmamalı, başka fabrikalara da gitsek benzer sorunlarla karşılaşacağız. Ancak işçilerin birliği olursa patronun ve idarenin keyfi davranışlarını engelleyebiliriz.

 

Bir İşçi

 

 

Yarın Biz Konuşacağız

 

Bizim işyerinde her şey patronun kafasına göre uygulanıyor. Yaklaşık 500 kişi çalışmasına rağmen yüzde 80’inin sigortası yok. Patron kendine bir fabrika daha yaptı. Diğer fabrikaya taşınırken sigortalı olanlara girdi-çıktı yapılmış. Nasıl yapılmış? Bilmiyoruz… Arkadaşlara “imza attınız mı?” diye sorduğumuzda. Arkadaşlar, yok dediler. Anlaşılan sahtekarlık yaparak imzayı kendileri atmış.

 

Hasta olana izin vermezler, eve göndermezler, yemekhanede sandalyenin üzerinde yatarsın. Haftada toplam 49 saat çalışıyoruz. Geçen bir arkadaş lavaboda 10 dakika durdu diye yazıhaneye çağırıp tehditler savurmuşlar, “biz içeri çekip adamı dövüyoruz, seni komalık ederiz” gibi şeyler söylemişler.

 

Bugünkü düzen işçiler üzerinde patronların istedikleri şeyleri yapmasına ve söylemesine imkan veriyor. Bizler inanıyoruz ki sadece işçilerin konuşacağı bir düzen olacak.

 

Bir İşçi

 

 

metal

 

Denize düşen yılana (patrona) sarılır

 

Fabrikada geleneksel hale gelen deniz etkinliği var. Ama ben buna bu sene ilk defa tanık oldum. Denize gitmeden haftalar önce işçiler kendi arasında denize hangi tarihte gideceklerini konuşuyorlardı. Tarih kesinlikleştikten sonra ise asıl sorun ortaya çıktı: Cumartesi günü iş günü olduğu için çalışılmayacak olan gün patron tarafından mı karşılanacak, yoksa işçiler bu sekiz saati borç olarak daha sonra mı ödeyecekler konusu tartışılmaya başlandı.

 

Bir işçi kendince inisiyatif kullanarak kimseye danışmadan patronun yanına çıkıp, “biz cumartesi pazar denize gitmek istiyoruz. Cumartesi gününün borç sayılmasını kabul ediyoruz, çalışır öderiz” demiş. Bu olayı duyan işçiler bu konuşmayı yapan işçiye, “sen neden bizim adımıza konuşuyorsun, biz cumartesinin borç sayılmasını istemiyoruz, senin bu işten bir çıkarın mı var” diye sitem ettiler.

 

İşçiler tepki göstermekte haklıydı, çünkü bu işçinin gerçekten de bu işten bir çıkarı var. Bu işçi fabrikadaki patron yalakalarından birisi ve hep patronun işine gelecek şekilde tavırlar sergiliyor. Tabi patronda bunu karşılıksız bırakmıyor. Bu tartışmalardan sonra bir grup işçi patronun yanına çıktı ve cumartesi gününün borç sayılmamasını talep etti. Bunun üzerine patronda, “cumartesi günü giderseniz sekiz saat borçlu olursunuz, işinize gelirse, ben sizi denize gidin diye zorlamıyorum” dedi.

 

Patronun bu tavrı işçileri denize gitmekten vazgeçirdi. İşçilerin hepsi, “madem borçlu sayılacağız o zaman denize gitmeyiz” dediler. Ertesi günde birkaç işçi daha bu konuyla ilgili konuşmak için patronun yanına çıktılar. Patronla yapılan pazarlık sonucunda patron, “dört saat benden dört saat sizden; bu son teklifim” dedi. Bu teklif de işçiler arasında bir tartışma yarattı ve vardiyanın biri denize gitmeme kararı aldı ve o vardiyadan bir kişi dışında denize giden olmadı. Denize toplam 20-25 işçi gitti.

 

İşçilerin özellikle borç olmaması için diretmelerinin nedeni geçen yıllarda ki yaşadıkları sorunlardan kaynaklı. Geçen yıllarda işçilerin denize gittiği haftadan sonra sürekli fazla mesai yaptıran patron normalde 8 saat olan sürenin kat kat fazlasını almış. İşçiler bu uygulamaya itiraz ettiklerinde ise, “denize giderken iyi de çalışmaya gelince neden itiraz ediyorsunuz?” diye işçilere çıkışmış.

 

Biz bu tür olaylarda patronun gerçek yüzünü daha net görebiliyoruz. Sekiz saati işçilere çok gören patron, işçilerden çaldığı saatlerin hesabını vermiyor. Sekiz saat borcu dört saate indirmemiz bir kazanımdır ama önemli olan sadece yılda bir gün olan bir etkinlik için değil, her gün yaşadığımız sorunlar üzerinde bir kazanım elde edebilmektir. Deniz etkinliğinde gösterdiğimiz genel tepkiyi, temel sorunlar üzerinde de gösterebilirsek (yemek, servis, maaş ve çalışma koşulları) ve istediğimizi elde edebilirsek bizim için bunlar daha büyük kazanımlar olur. Bu kazanımları elde edebilmek içinde daha bilinçli ve örgütlü davranmamız gerekiyor. Bundan sonraki süreçte bunu sağlayacak koşullar yaratmalıyız. Bunun ilk koşulu olarak işçiler arasında birbirine güveni ve işçilerin kendi sınıfının gücünün farkına varmalarını sağlamak için çalışmalıyız.

 

Bir işçi

 

 

hizmet

 

Bir Gün Sömürü Çarkı Kırılacak

 

Hizmet sektöründe çalıştığımız için çok uzun çalışma saatlerine maruz kalıyoruz. Bu da yetmezmiş gibi senelik izinde olan arkadaşlarımızın yerine de çalışmak zorunda kalıyoruz.

 

Bu yoğun tempoya dayanacak gücü kalmayan bir arkadaşımız beş senelik emeğinin karşılığını almaktan bile vazgeçip, patronla görüşmeye gittiğinde patron her şeyin çözüleceğini, yeni bir sistem üzerinde çalıştıklarını ve gerekli eleman takviyesini yapacağını söyleyip arkadaşımıza ertesi gün öğlene kadar izin verip dinlenmesini söylemiş.

 

Ama nereye kadar sürecek bu sistemle çalışmak? Zaten yeteri kadar işçi çalıştırmıyorlar ve yeni arkadaşları işe almalarını söylediğimiz zaman işlerin düşük olduğunu söylüyorlar. Oysa işlerin belli bir standardın altına düşmediğini biz biliyoruz. Hep değişmeyen hikayeler ve yerine getirilemeyen vaatler.

 

İnanıyoruz ki bu düzen böyle gitmeyecek, bir gün sömürü çarkı kırılacak.

 

Bir İşçi<