Yıl: 27

Eylül 2006

 

Yeni Dönem Sayı: 31

 

 

Lübnan’a asker göndermeye Hayır ! - İşçi Cephesi

Lübnan’a asker göndermek, işgale ortak olmaktırNergis Çayır

Ne BM çatısında, ne bağımsız: Emperyalist işhale Hayır ! - Fuat Karan

Lübnan direnişi ve Hizbullah’ın niteliğiİşçi Cephesi

İşgalcilere ve sömürücülere karşı birlikte mücadeleUğur Yılmaz

İşsizlik Fonu patronlara ve devlete çalışıyorŞahin Yıldırım

Ücretler insanca yaşanılacak düzeye çıkarılsın - Nergis Çayır

Grizu patlaması önlenebilirŞahin Yıldırım

Yanan ormanlar değil, yüreğimizdir - Jiyan

FabrikalardanOkuyucu mektupları

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye burjuvazisi ve devleti Lübnan’a asker gönderme kararı aldı:

 

Lübnan’a Asker Göndermeye Hayır!

 

 
İşçi Cephesi

 

Türkiye işçi sınıfı, emekçi yoksul halk, ezilen ve sömürülen tüm kesimler Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkmalı. Nitekim toplumun genelinde bu tutumun altyapısı mevcut. Siyonist İsrail devletinin Lübnan’a karşı giriştiği işgal hareketinin ortaya çıkardığı vahşetin başta Türkiye işçi sınıfı ve emekçi yoksul halk olmak üzere en geniş kesimlerde nefret uyandırmış olması bunun bir göstergesi. Bu duruma rağmen AKP hükümeti Lübnan’a asker göndermek için önce Bakanlar Kurulu kararı aldı; ve ardından TBMM’nde de bu kararı onaylattı. Türkiye askerinin Lübnan'daki BM Geçici Görev Gücü (UNIFIL) bünyesinde görevlendirilmesi konusunda hükümete bir yıl süreyle yetki veren karar 192 karşı, 1 çekimser oya karşılık 340 evet oyuyla kabul edildi. Lübnan’a asker gönderme kararı alınmış olmasına karşın 1 Mart Tezkeresi öncesi seferberlikleri de aşan kararlı bir eylemlilik içinde sonuna kadar mücadele etmeliyiz. Bu kararlı mücadelede işçi sınıfı tüm toplumsal hareketin öncülüğünü üstlenmeli. Türkiye işçi sınıfının en önemli müttefiki her zaman olduğu gibi yine emekçi Kürt halkıdır.

 

Lübnan’a asker gönderme kararından en büyük zararı görecek olan kesimler kuşkusuz işçi sınıfı ve başta Kürtler olmak üzere emekçi yoksul halk olacak. Bu fatura hem siyasi hem de ekonomik anlamda işçi sınıfına ve Kürt halkına; daha fazla baskı ve şiddet, daha fazla sömürü ve hak gaspı olarak yansıyacak. Lübnan’a asker göndermek emperyalist saldırganlığın Ortadoğu’da giriştiği sömürgeci işgal hareketine verilecek en büyük desteklerden biri; ve Siyonist İsrail devletinin sadece Lübnan işgalini onaylamak anlamına gelmiyor; aynı zamanda Filistin işgalinin devamı için de bir taviz. Türkiye işçi sınıfı ve başta Kürtler olmak üzere emekçi yoksul halk sadece kendi çıkarları için değil aynı zamanda başta Ortadoğu bölgesi olmak üzere tüm dünya işçi ve emekçilerinin ortak çıkarı ve esenliği için de Lübnan’a asker göndermeye hayır demek durumunda. Aksi bir yol başını ABD’nin çektiği emperyalizmin ve onun Ortadoğu’daki jandarması ve ajanı olan Siyonist İsrail devletinin daha da güç kazanması anlamına gelecek. Emperyalizm ve Siyonizm kazandıkça dünya işçileri ve ekmekçi yoksul halklar daha da fazla kaybedecek. İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar bu nedenle –her koşul altında- emperyalizme ve Siyonizm’e karşı kararlı bir mücadeleden asla vazgeçmemeli.

 

Türkiye burjuvazi ve devleti, “büyük devlet olma” hayaliyle, kesinlikle kendi kan ve gözyaşının akmayacağı bir mezbahaya doğru işçi ve emekçileri sürmek istemekte. “İnsani yardım” gibi laflar emperyalizmin doğrudan aracı olan Birleşmiş Milletler gibi kurumların eylemlerini gerçekleştirirken kullandıkları aldatmacadan başka bir şey değil. Somali’de, Bosna’da, Kosova’da, Afganistan’da aynı yalanlarla “Barış Gücü” etiketi altında emperyalist güçler işgallerini teminat altına almaya girişti. Bugün Irak’a, Afganistan’a ABD ve İngiliz emperyalist işgalcileri ne kadar barış ve huzur götürdüyse Lübnan’a da “Barış Gücü” o kadar barış ve huzur götürecek.

 

Siyonist İsrail devletinin Lübnan’ı işgal etmesindeki gerçek amaç Hizbullah’ı yok etmekti. Ama nasıl Irak’ta ABD-İngiliz emperyalizmi direniş duvarına çarpıp, yenilgiye uğradıysa Lübnan’da da Siyonist İsrail devleti kaybetti ve Hizbullah direnişi işgalcilere geçit vermedi. Tabii ki emperyalizmin Ortadoğu’yu sömürgeleştirme planları tam ve kesin bir yenilgiye uğramış değil. Emperyalizm planlarına devam etmek için tüm direniş noktalarının kırılmasını istemekte. Bu noktada emperyalizm bilinen en eski ve en alçakça politikayı devreye sokarak direnen halkların direnişini yine başka emekçi yoksul halkları kışkırtarak, kandırarak, onları biri birine kırdırarak bu planını hayata geçirmek isteyecek. İşte “Barış Gücü” altında Birleşmiş Milletler tam bu noktada devreye girmekte ve Türkiyeli askerler diğer ülke askerleri gibi tam da bu noktada devreye sokulmak istenmekte. Söz konusu olan ne barış ne de akan kanın durması. Kan ve gözyaşı ancak işgalciler işgal ettiği topraklardan sökülüp atıldığında, işçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar kendi kaderlerine kendileri karar vermeye başladığında ulaşılabilir.

 

Diğer yandan on yıllardır Kürt halkı üzerinde bir imha ve inkar politikası izleyen Türkiye burjuvazi ve devletinin barıştan, özgürlükten bahsetmesi tam anlamıyla burjuva kapitalist ikiyüzlü politikanın bir ifadesi. Bir işçi, yoksul bir emekçi, bir Kürt, ezilen ve sömürülen herhangi bir kesimden bir kişi bu ikiyüzlü burjuva-kapitalist politikayı görmeli. Lübnan’a asker gönderilmesine karşı kesin ve kararlı bir tutum almalı. Hizbullah’a, PKK’ye, Hamas’a, İran’a, Iraklı direnişçilere terörist diyenlerin yaptıklarına bakalım: Siyonist İsrail Lübnan’da büyük çoğunluğu çocuk olmak üzere binleri bulan insanı katletti; ABD-İngiliz emperyalist işgali sonucu çoğunluğu yine kadın ve çocuk yüzbinlerce Iraklı hayatını kaybetti; Filistin’de akan kanın sorumlusu yine Siyonist İsrail devleti ve emperyalist ABD; Türkiye ordusunun imha ve inkar politikası sonucu onbinlerce Kürt ve binlerce Türk hayatını kaybetti. Bu politikanın sahibi olan burjuvazi ve devlet Lübnan’a asker gönderme konusunda işçi ve emekçileri kandırmak için halen Kürt kozunu oynamaktan da geri durmamakta. AKP hükümeti bugün bu politikanın uygulayıcısı. Bu nedenle de işçi sınıfının, emekçi yoksul halkların düşmanı.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1071 sayılı kararı yukarıda andığımız işgal ve katliamların bir devamı niteliğinde olup Siyonist İsrail devletinin birebir çıkarlarını temsil etmekte. 15 bini BM askeri gücü, 15 bini Lübnan askeri olmak üzere Güney Lübnan’a yığılmak istenen yaklaşık 30 bin kişilik askeri güç emperyalizmin ve Siyonist İsrail’in çıkarları için orada olacak. Hizbullah’ın silahsızlandırılması, İran’ın sıkıştırılması, Hamas’ın yalnızlaştırılması, Irak direnişinin kırılması bir bütün olarak Ortadoğu’da direnişin kırılması bu politikanın doğrudan amacı. Bu politikaya hayır demek için Lübnan’a asker göndermeye hayır diyoruz. Siyonist İsrail devleti kayıtsız, şartsız derhal işgal ettiği Filistin ve Lübnan topraklarını terk etmeli, emperyalizm Ortadoğu’dan defolmalıdır. İşte bu, işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların gerçek bir zaferi ve çıkarı olacaktır. 

 

5 Eylül 2006

 

 

 

 

Lübnan’a Asker Göndermek İşgale Ortak Olmaktır

 

 

Nergis Çayır

 

Lübnan’da Hizbullah’ı silahlardan arındırmak için BM’in (Birleşmiş Milletler) aldığı kararının ardından oluşturulacak Barış Gücü’ne, Türkiye’nin asker gönderip göndermeyeceği tartışılıyor.

 

Irak savaşı öncesinde, ABD’nin Türkiye’de asker konuşlandırmasına Meclis’ten izin çıkmaması nedeniyle güç durumda kalan AKP hükümeti, Lübnan için de TBMM’den izin istemek zorunda kalırsa, benzer sorunlar çıkabileceğinden dolayı daha dikkatli hareket ediyor.

 

Anayasa’nın 92. maddesine göre, Türk askerinin farklı bir ülkeye gönderilmesine sadece TBMM karar verebiliyor. Ancak bu madde, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların ve uluslararası nezaket kurallarının gerektirdiği hallerde, TBMM’den çıkacak tezkere olmaksızın asker gönderebileceği kuralını da içeriyor.

 

TBMM Başkanı Bülent Arınç, BM’nin mevcut kararının yeterli olmadığını, ancak bütün üyelerini bağlayan bir karar alması durumunda hükümetin Meclis’ten izin istemeden asker gönderebileceğini söylüyor.

 

Hükümet kamuoyunu ikna etmek için “savaşmaya” gitmeyeceğiz, geri hizmetlerde görev alacağız gibi gerekçelerle kamuoyunu aldatmaya çalışıyor. ABD’nin maşası AKP hükümeti kapalı kapılar ardında asker gönderme kararına onay vermiş görünüyor. Minareyi çaldılar şimdi kılıfını uydurmaya çalışıyorlar.

 

Ülkede savaşa karşı toplumsal tepki gelişebilirse, Irak işgalinde olduğu gibi hükümet geri adım atmak zorunda kalabilir.

 

Şu an Lübnan’da 2 bin BM askeri mevcut. 15 bine çıkarılması planlanan UNIFIL (BM Görev Gücü) için Türkiye’den de 800 ile 1200 kişi arasında askeri destek isteniyor. Türkiye, asker talebine olumlu yanıt verirse Ankara Mamak’taki 28. Mekanize Piyade Tugayı Lübnan’da görev alacak. “Barış Tugayı” olarak da bilinen bu birlik Afganistan, Kosova ve Somali gibi birçok yurtdışı görevde yer aldı.

 

MGK’dan asker göndermeye “örtülü” destek

 

MGK toplantısından BM’ye destek çıktı. Toplantıda “BM Güvenlik Konseyi’nin Lübnan ile ilgili kararının tümüyle uygulanmasının” gerekliliğine vurgu yapıldı. Asker gönderilip gönderilmeyeceğine dair ifade kullanılmadı.

 

Erdoğan, BM’de Müslüman ülkelerin mutlaka görev yapacağı bilgisini verirken, ABD ve İngiltere’nin asker göndermeyeceğini söyledi.

 

Emperyalist ülkeler perdenin arkasında rol alıyor. Türkiye gibi ülkeleri de maşa gibi kullanıyorlar.

 

AKP Hükümeti ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronluğunu üslenme çabası içindedir. Devlet, Kürt sorununun çözümünü, PKK hareketinin tasfiyesine indirgediği için ABD’nin kapısını aşındırıyor; sorunu ABD’ye havale ediyor. ABD’de, AKP hükümetini kendi bölge politikalarına daha fazla yedeklemek için bu kozu kullanıyor.

 

Hükümet asker göndermek için yoğun bir hazırlık içinde. Bu arada Bush, Tayyip Erdoğan’a 4-6 Ekim’de randevu verdi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Lübnan, İsrail ve Suriye’yi ziyaret etti.

 

Emperyalistler Ortadoğu’da kendilerine karşı gelebilecek örgütlenmeleri istemiyorlar. Bu nedenle de Hizbullah’ı silahsızlandırmak istiyorlar. Ya İsrail’in elindeki kimyasal silahları kim silahsızlandıracak? 

 

İsrail’in Lübnan’a girmesinden bugüne kadar binden fazla kişi öldü. Binlercesi sakat ve evsiz kaldı. Tüm dünyada emperyalist saldırganlığa karşı küçük de olsa tepkiler gelişti. BM savaşın bir ay sürmesinden sonra ateşkes kararını uygulamaya koydu. Ateşkesten bir gün önce de İsrail savaş uçakları Lübnan’ı bombalamaya devam etti. Ateşkes ilanı savaşın bittiğini göstermiyor.

 

Muhalefet Konuşmaktan Başka Bir Şey Yapmıyor

 

CHP lideri Baykal hükümetin Lübnan’a asker gönderme çalışmalarını eleştirerek “sen önce kendi ülkendeki teröre bak, önce kendi sınırına hâkim ol” diye konuştu. Baykal hükümete bir yandan Kürtlerle savaş diyor diğer yandan Lübnan’da barışın olmasını dile getirerek ikiyüzlü davranıyor. Deniz Baykal muhalefette diye böyle konuşuyor. İktidarda olsa onlarda farklı tutum almayacaktı.

           

Aslında Türkiye genelinde yeni bir seçim olsa yine AKP kazanacaktır. Ama son süreçte hükümete oy veren çevrelerden cılız da olsa tepkiler geliyor. Özellikle Ortadoğu’daki savaşa dahil olunursa AKP’nin tabanından tepkilerin artacağı görünüyor.

 

Avrupalı emperyalist devletler ve BM demokrasi ve özgürlük getirme vaadiyle Irak’ı işgal eden ABD ile birlikte hareket etmekte. Emperyalistler ve işbirlikçileri emekçilerin çocuklarını birbirini öldürmek üzere cepheye sürerken savaşlarla yarattıkları, tahribatın giderilmesinin ekonomik yükünü de yine emekçilere yıkıyorlar. Örneğin yakılıp yıkılan Irak ve Lübnan’da yeniden imar ve inşa aşamasında inşaat şirketleri ve diğer şirketler kazanç sağlarken, emekçiler ise hem yıkımın faturasını ödeyecekler, hem de ücret artışları, daha iyi çalışma koşulları gibi taleplerini ertelemek zorunda kalacaklar.

 

Savaşın askeri ve ekonomik yükü emekçilere yıkılırken silah, enerji, inşaat vb. tekeller savaştan kazanç sağlıyorlar.

 

23.8.2006

 

 

 

 

Ne BM çatısında, ne de bağımsız:

Emperyalist işgale Hayır!

 

 

Fuat Karan

 

Lübnan İsrail tarafından işgal edildi. Siyonist birliklerin soykırıma varan katliamları karşısında suskun kalan ve böylece onaylayan Birleşmiş Milletler bugün Lübnan halkının kurtarıcısı olacakmış gibi pazarlanıyor. BM çatısı altında müdahale tartışması sürerken işgalci birliklerden ilki, İtalyan birlikleri Lübnan’a girdiler. Pek çok benzeri ülkede olduğu gibi...

 

Bu tartışmanın tarafı olan ülkelerden biri de Türkiye. Kamuoyu tepkisinden çekinen hükümet, Lübnan’a gireriz açıklamasında bulunmuştu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’de hükümeti eleştirerek BM kararı olmadan bunu açıklamanın yanlış olacağını ifade etmişti. Tüm bu tartışmalar, aslında Türk ordusunun, dün Afganistan’da olduğu gibi bugün Lübnan’da işgalcilerin jandarması rolünü gizlemeye çalışıyor. Hükümet ve ordu, Türkiye emekçilerinin kanını emperyalistlere pazarlıyor. Bunun kılıfı da BM çatısı oluyor.

 

Peki BM çatısı ne işe yarar? Kosova’da, Somali’de, Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da ve daha onlarca ülkede ne yapmıştır da bir barış simgesi haline gelmiştir? Örneğin Lübnan’ın İsrail tarafından bombalanmasına karşı ne yapmıştır? Sol çevrelerin hatta kendine komünist, Troçkist diyen çevrelerin BM konusunda kafa karışıklığı olduğu ortada. Daha dün Kosova’ya, Doğu Timor’a barış gücü talep edenler, kimden medet ummaktadırlar?

 

BM: Bir Yeniden Sömürgeleştirme Aracı

 

Emperyalizmin temel politikalarından biri, tüm ülkelerin pazarlarının ve zenginliklerinin, mali sermayenin ve çokuluslu şirketlerin yağmasına açılmasını sağlamak amacıyla bu ülkelere askeri, politik ve ekonomik baskı uygulamaktır. Nedir bunun bugünkü anlamı? Emperyalistlerin askeri birlikleri yani NATO, bir ülkeyi işgal eder, BM bu ülkenin kaynaklarının yutulması için bir çatı oluşturur, yani bir manda yönetimi oluşturur. Onlara göre BM esasen insani yardım için gitmiştir! Yoksa yağmayla işi yoktur! Bugün insani yardım sözü ile kastedilen, emperyalist yağmacılık, saldırganlıktır. Tüm bu insani yardım meraklılarının tek derdi işgalden pay kapmaktır. Türkiye’de bunun peşinde değil mi? Akbabalardan kalacak artıklarla beslenmek istemektedir. Bu yüzden hükümet, Lübnan’a girmezsek bölgede güçsüzleşiriz diyor.

 

Lenin, BM’nin öncülü olan Cemiyeti Akvam için, “haydutlar mağarası” demişti. Bu söz Birleşmiş Milletler için de geçerlidir. BM 1940’larda kuruldu. Bu tarihte yönetimi bir güvenlik konseyine verildi. İşte bu güvenlik konseyi BM’yi yöneten esas odaktır. Peki kimlerden oluşmaktadır? Elbette onu finanse eden bir avuç emperyalist ülkenin temsilcilerinden. Güvenlik Konseyinin başını da ABD emperyalizmi çekmektedir. Yani BM bir haydutlar mağarasıdır. Amacı emperyalizmin geri ülkelerdeki kaynakları yağmalamasını sağlamaktır.

 

Bugün Birleşmiş Milletler hangi ülkeye barış getirmiştir? Hiçbir yere! Aksine ülkelerin

sömürgeleştirilmesinin, halkların daha fazla sömürülmesini sağlamıştır. Bundan medet ummak haydutlar mağarasına gidip, bizi haydutlardan kurtarmasını istemektir.

 

BM çatısı ezilen halklar için bir kurtuluş değil, aksine daha fazla sömürü anlamına gelmektedir. Bugün işgal altındaki halklara emperyalist kurumlar barış getiremez çünkü zaten onlar bu sömürünün nedenidir. Ezilen, sömürülen halklara barış, her tür milletten ve ayrımdan uzak olarak emekçilerin mücadelesiyle gelir. Bugün Lübnan’a ve Ortadoğu’ya barışı ancak Ortadoğu’nun ve tün dünyanın emekçileri getirebilir. Emperyalist yağmanın kurumu BM değil! Bu yüzden ne BM çatısında, ne de bağımsız, Lübnan’ın işgaline hayır diyoruz. Bu yüzden tüm emperyalist birlikler, Lübnan’dan, Irak’tan, Filistin’den, Afganistan’dan dışarı diyoruz. Ezilen tüm ulusların kendi kaderini tayin hakkını destekliyoruz. Bu yüzden Türkiye askeri Irak’a gitmesin diye haykırıyoruz.

Emperyalist Birlikler Ortadoğu’dan Dışarı!

 

3 Eylül 2006

 

 

 

 

Lübnan direnişi ve Hizbullah’ın niteliği

 

 

İşçi Cephesi

 

34 gün boyunca Lübnan’ı karadan, havadan ve denizden bombalayan, ülkenin altyapısını yerle bir eden, yüzlerce insanı katleden, Ortadoğu’nun “yenilmez ordusu” İsrail kuvvetlerinin sonunda ABD’nin onayıyla ateşkesi kabul etmesi, hiç kuşkusuz Hizbullah’ın bir zaferidir. İsrail birlikleri güney Lübnan’a bölgeyi Hizbullah’tan temizlemek amacıyla girmiş, gerçekleştirdiği tüm yıkıma ve katliama karşın hedeflediğinin tam tersi bir sonuçla geri çekilmek zorunda kalmıştır. Lübnan halkı, Hizbullah’ın önderliğinde emperyalizmin maşası Siyonizm’e ağır bir darbe indirmiş, daha da önemlisi emperyalizmin yenilmezliği inancını paramparça etmiştir. Lübnan direnişi ve onun elde ettiği zafer emperyalizmin bölgedeki varlığını doğrudan etkileyecek niteliktedir.

 

Ama bu arada, Hizbullah’ın şahsında cisimleşen Lübnan direnişinin bu zaferi, dünya solu içinde bir dizi yanılsama da yaratmış durumda. Özellikle, Müslüman dünyanın gerçekliğine uzak, şeriatçı akımların toplumsal, politik ve ideolojik kimliğinden oldukça habersiz bazı Batılı sol çevreler, Hizbullah gibi son derece gerici ve karşı-devrimci bir örgütü emperyalizme karşı mücadelenin önderliğine aday gösterir olmuşlardır. Bu yaklaşım sadece anti-emperyalist mücadelenin geleceğini karartmakla kalmamakta, ama aynı zamanda Ortadoğulu emekçi ve yoksul halk kitlelerini gerici katillerin ellerine teslim etmek anlamına gelmektedir. Bu açıdan Hizbullah’ın politik tanımı ve sınıf mücadelesi içinde üstlendiği rolün tarifi büyük önem taşımaktadır.

 

Şii burjuvazinin partisi

 

Hizbullah, müthiş bir etnik ve dinsel mozaik oluşturan Lübnan’daki Şii burjuvazinin en radikal karşı-devrimci partisidir. Denetimi altında tuttuğu bölgelerde süpermarket ve otel zincirlerinden verimli çiftliklere, turizm acentelerine ve finans merkezlerine kadar pek çok işletmeyi elinde bulundurmaktadır. Hizbullah önderleri bir dizi televizyon kanalının sahibidir. Bütün bu işletmelerde emekçileri tamamen dini temellerde çalıştırmakta ve acımasızca sömürmektedirler. Öte yandan İran ve Suriye’den akan mali ve askeri destek Hizbullah aracılığıyla Şii burjuvazi tarafından denetlenmektedir.

 

Hizbullah Güney Lübnan’daki gücünü esas itibariyle, ABD’nin onayıyla ülkenin kuzey kesimini 20 yıl boyunca işgal altında tutmuş olan Suriye’nin desteğine borçludur. Suriye ordusunun ve istihbaratının desteği olmaksızın Hizbullah’ın bugünkü gücüne erişebilmesi düşünülemezdi bile. Stalinist komünist partilerin ve milliyetçi akımların sistematik ihanetleri ve her seferinde emperyalizmle ve Siyonizm’le uzlaşmaları sonucunda halk kitlelerinin bu akımlardan uzaklaşması da Hizbullah gibi şeriatçı akımların toplumsal tabanlarını genişletmelerine yardımcı olmuştur. Şah diktatörlüğünü deviren İran devrimini bir karşı-devrimle gasp eden Şii ayetullahların ABD aleyhtarı söylemleri de, bütün alternatiflerini tüketen kitleleri Hizbullah’a doğru itmiştir.

 

Hizbullah’ın hedefi, kuşkusuz emekçi kitleleri iktidara taşımak değil, onların baskıcı Arap rejimlerine ve emperyalizme ve Siyonizm’e karşı öfkesinden yararlanarak Şii burjuvazinin çıkarlarını kollamaktır. Nitekim Hizbullah, ABD’nin baskısıyla Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesinin ardından oluşturulan statükoyu onaylamış ve eski general Emile Lahoud’un başkanlığındaki uzlaşma hükümetine iki bakan vererek katılmıştır. Dolayısıyla Hizbullah’ın “ulusal birlik” söylemi, Lübnan’daki farklı burjuva kesimlerin (Şii, Sünni, Hıristiyan) arasındaki bir koalisyon çağrısı olmanın ötesine geçmemektedir. Hizbullah’ı, anti-emperyalist mücadelenin önderliği olarak Lübnan’da tüm iktidarı eline almaya çağırmak da, şeriatçı bir burjuva diktatörlüğü rejimine davet çıkarmaktan başka bir anlam taşımaz.

 

Zafer kesin mi?

 

Lübnan halkının Hizbullah önderliğinde Siyonizm’e karşı kazandığı zaferin kalıcı olduğunu söylemek ise son derece yanıltıcı olacaktır. Çünkü, her ne kadar İsrail Hizbullah’ı tasfiye edememiş, Lübnan halkı içinde sekter bir iç savaş başlatmayı başaramamış olsa da, Hizbullah, kendisinin silahsızlandırılmasını da içeren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararını (eleştirel olarak olsa bile) kabul etmiştir. Bu anlamda, askeri ve politik açıdan bakılacak olursa, Hizbullah’ın asıl hedefi Siyonist İsrail devletini tasfiye etmek değil, Güney Lübnan’daki egemenlik bölgesini denetim altında tutmaya devam etmektir. Şii burjuvazi Siyonist devletle barış içinde bir arada yaşamaya hazırdır, Hizbullah ise bunun garantisidir. Burjuvazi, ekonomik ve sosyal çıkarlarına dokunulmadığı sürece, ABD denetimindeki BM kuvvetlerinin ve burjuva Lübnan ordusunun Güney Lübnan’daki varlığına itiraz etmemektedir.

 

Hizbullah’ın işte bu niteliği ve politikası, onun anti-emperyalist mücadelenin gerçek önderliği olamayacağının delilidir. Zira ABD emperyalizmi ve yayılmacı Siyonist rejim Ortadoğu’yu sömürgeleştirme politikasından asla vazgeçmeyecektir. Bu politikanın bir parçası militarist saldırı ve işgallerse, diğer ayağı da “demokratik gericilik”tir, yani direniş örgütlerinin burjuva rejimlerin içine çekilmesi ve emperyalizme bağlanması. Hizbullah, Lahoud hükümetine katılarak buna hazır olduğunu kanıtlamış ve hizmet ettiği burjuva kesimin emperyalizmle bütünleşme amacını ortaya koymuştur. Şimdi, BM kararıyla birlikte silahsızlanma doğrultusunda da bir adım atmış durumdadır. Dolayısıyla Lübnan direnişinin zaferinin kalıcı olduğunu söylemek olanaklı değildir. Bu zafer ancak Siyonist devletin, burjuva Arap diktatörlüklerin yıkılması ve Ortadoğu sosyalist federasyonunun kurulmasıyla olanaklı olacaktır.

 

Ortadoğu’da devrimci politika

 

Stalinist komünist partilerin ve milliyetçi diktatörlüklerin ihanetleri karşısında son seçenek olarak Hizbullah ve Hamas gibi şeriatçı akımlara umut bağlayan Ortadoğulu emekçi kitleler artık bu alternatiflerini de tüketmenin eşiğine yaklaşmaktadırlar. Hizbullah silahsızlanmayı kabul etmiş, Hamas silahlı direnişi durdurmuştur. Her iki örgüt de İsrail ile görüşmeye, “barış” için uzlaşmaya hazırdır. Temsil ettikleri burjuva kesimler, emperyalizm ile uzlaşmaya çalışmaktadır. Böyle bir süreçte, bu örgütleri anti-emperyalist mücadelenin asıl önderlikleri olarak ilan etmek, onlarla cephe veya başka türden işbirlikleri önermek, devrimci sol hareket için sadece ihanet değil, ama aynı zamanda intihar anlamına gelecektir. Bu ihanet politikasını bazı sol akımlar 1980’lerin başlarında ayetullahlarla işbirliğine girerek, onların sahte “devrimci” niteliğine güvenerek İran’da uygulamışlar, ama sonunda şeriatçı diktatörlük tarafından imha edilmişlerdir.

 

Böyle bir süreçte enternasyonalist solun görevi, Hizbullah’a politik ya da askeri destek vererek Şii (veya Sünni) burjuvazinin hizmetine girmek değil, anti-emperyalist işçi ve emekçi milisleri örgütleyerek ve Lübnan (ve Filistin) burjuvazisine karşı sendikaları güçlendirerek, bağımsız devrimci alternatifin inşasına yardımcı olmaktır. Şii burjuvazinin Siyonist yayılmacılıkla çatışmada olduğu bir dönemde, devrimci solun anti-emperyalist mücadelesi Hizbullah’ın silahlı direnişiyle belli bir paralellik gösterebilir, hatta sıcak çatışma anlarında bazı askeri işbirlikleri bile söz konusu olabilir. Troçki’nin dediği gibi, emperyalizme karşı Şeytanla bile işbirliği yapılabilir. Ancak hiç unutmamak gerekir ki, Hizbullah asla devrimci bir proleter akıma hoşgörü göstermeyecek, kendi bölgesinde bağımsız faaliyet yürütmesine izin vermeyecek, sendikaları ve emekçi milislerini kabul etmeyecek, ve olanaklı olduğu anda onları (tıpkı İran’da olduğu gibi) ezip yok etmeye çalışacaktır.

 

Herhangi bir halkçı milliyetçi akım veya parti karşısında uygulanabilecek devrimci taktikler, Hizbullah ve Hamas gibi milliyetçilikten çok faşizme daha yakın olan akımlar için geçerli değildir. Emperyalizmle kısmi çelişki içindeki bazı halkçı milliyetçi akımlar, politik programlarının tutarsızlığı ve emekçi hareketine olan gereksinimleri nedeniyle, devrimci eylem birliği taktikleri karşısında çözülüp etki alanlarını devrimci sola kaptırabilirler. Ama ideolojik ve politik eksenleri son derece katı biçimde belirlenmiş, yoksul kitleler üzerindeki denetimleri çok daha sert ve acımasız olan Şeriatçı akımlar, devrimci solu bırakın bir müttefik olarak görmeyi, esas olarak onu bir düşman olarak kabul ederler. Dolayısıyla da Ortadoğu’da devrimci proleter alternatifin inşasında, sadece emperyalizmle değil, ama aynı zamanda Şeriatçı akımlarla da dövüşmeye hazır olmak gerekir.

 

5 Eylül 2006

 

 

 

 

İşçi Sınıfının ve Emekçi Yoksul Halkların Barışı İçin

İşgalcilere ve Sömürücülere Karşı Birlikte Mücadeleye

 

 

Uğur Yılmaz

 

1 Eylül 1939”da faşist Hitler yönetimindeki Nazi ordularının Dünya İmparatoru olma sevdasıyla, Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan 2. Dünya Savaşı ardında milyonlarca ölü, yaralı, sakat ve yerle bir olmuş kentler bıraktı. İnsanlık tarihinin en kanlı, en acımasız savaşının başladığı gün, yani 1 Eylül, bir daha bu tür savaşlar yaşanmaması temennisiyle Birleşmiş Milletler tarafından 1948’te Dünya Barış Günü olarak ilan edildi. Oysa yaşanan iki dünya savaşının da sorumlusu ve nedeni emperyalist-kapitalist devletlerdi. Savaşları yaratan, körükleyen emperyalist-kapitalistler ikiyüzlü bir şekilde bir “barış” günü ilan ettiler. Amaçları gerçek barışın içini boşaltıp, dünya işçi sınıfını ve emekçi yoksul halkları kandırmaktı. Birleşmiş Milletlerin ya da herhangi başka bir emperyalist-kapitalist kurumun sağladığı bir barış söz konusu olmamıştır. Bu güçlerin barış dediği yerlerde en büyük savaşlar ve sömürüler yaşanmıştır. Emperyalist-kapitalist barışların tüm savaşların anası olduğunu artık biliyoruz.

 

Nitekim aradan geçen bu sürede savaşlar son bulmadı. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan savaşlarda, çatışmalarda ve saldırılarda on binlerce insan yaşamını yitirdi. Emperyalistler ve onların işbirlikçileri çıkarları doğrultusunda saldırılarını daha da yoğunlaştırdılar. Amerikan emperyalizminin öncülüğünde Büyük Ortadoğu Projesi adına başta Afganistan, Irak, İran, Suriye ve Lübnan olmak üzere bütün bir bölgenin ele geçirilmesini amaçlayan bir proje geliştirildi. Bu projeyi hayata geçirmek için 11 Eylül saldırıları bahane edildi. Terörizme karşı savaş sloganıyla Usame Bin Ladin’in yakalanması adına Afganistan işgal edildi. Afganistan’da işgal ve çatışmalar halen devam ediyor.

 

Bu emperyalist projenin devamı olarak, Irak”ta kitle imha silahları olduğu yalanıyla Amerikan ve İngiliz Emperyalistleri tarafından Irak işgal edildi. Ama emperyalistler hiç beklemedikleri bir direnişler karşılaştılar. Irak halkının direnişi emperyalistlerin planlarını uygulamalarını engelliyor.

 

Daha sonra İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin kitle imha silahı yapabilecek düzeye ulaştığını ve bunun tüm dünya için bir tehlike olduğunu vurgulayan Amerikan emperyalizmi, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine son vermemesi halinde askeri müdahalede bulunabileceğini açıkladı. İran’ın bu durum karşısındaki kararlı duruşu ve ABD’nin istediği desteği alamamasından dolayı buna cesaret edemedi.

 

ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiki Siyonist İsrail ise BOP”un gerçekleşmesi için Filistin halkına yaptığı baskı, zülüm ve katliamlar yetmezmiş gibi Hizbullah’ın iki askerini kaçırmasını fırsat bilerek Lübnan’a havadan ve karadan korkunç bir saldırı başlattı. Hedef Hizbullah olarak gösterildi ama binlerce sivil öldürüldü ve Lübnan’ın bütün alt yapısı çökertildi.

 

Tabii ki Türk Devleti de boş durmuyor. Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözünden hareketle Filistin’de ve Lübnan’da barış diyen Türk Devleti, İran ve Suriye ile ittifak halinde Kürtlere saldırıyor. Sınıra binlerce asker yığıp, sınır ötesi operasyondan söz ediyor. İsrail”in çıkarları doğrultusunda Lübnan’a asker gönderiyor.

 

İçinde bulunduğumuz süreç, emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin çıkarları doğrultusunda, çıkarlarına ters düşen herkese karşı başlattıkları top yekun bir savaş dönemidir. Böyle bir süreçte barış söz konusu olamaz. Biliyoruz ki emperyalist-kapitalistlerin anladığı barış daha fazla işgal, daha fazla sömürü ve bunun için daha fazla savaştır. Arzu ettiğimiz barış ortamının sağlanması için sadece kendi çıkarları doğrultusunda savaş politikası güden bu odaklara karşı direnen halkların mücadelesi birleşmelidir. Ancak başını işçi sınıfının çektiği ve tüm dünyanın emekçi yoksul halklarının, ezilen ve sömürülen kesimlerinin desteklediği bir barış gerçek barış olabilir. Bunun için emperyalist-kapitalist sömürücülere karşı dünyanın dört bir yanında emeği için, özgürlüğü için mücadele verenlerin, savaşanların direnişlerinin ayrışmaz bir parçası olmalı, bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak benimsemeli, tek vücut olarak sınıf mücadelesinin saflarını daha sıklaştırmalıyız.

 

5 Eylül 2006

 

 

 

 

İşsizlik Fonu Patronlara ve Devlete Çalışıyor

 

 

Şahin Yıldırım

 

Türkiye’de 2 milyon 436 bin kayıtlı işsiz bulunuyor. Kayıt dışında kalan 10 milyondan fazla işsiz olduğu söyleniyor. Kapitalist devlet işleyişi işsizlerin dahi kaydını tutmadığı gibi tutmakta istemiyor. Çünkü yedek işsizler ordusu sermayenin çıkarına, istediği gibi ücretleri ayarlıyor, istediği gibi işçi alıp işten çıkartabiliyor. Bunların hiçbir denetimi, iş güvencesi yok. Yeni yasayla iş güvencesini sağladıklarını söylüyorlar. Ama milyonlarca işçi, en temel hak olan sigortalı çalışma hakkından bile yararlanamıyor.

 

2000 yılında kurulan İşsizlik Sigortası Fonu’nda şu an 21,2 milyar YTL biriktiğini yazıyor gazeteler. Yasa çıktıktan sonra altı yıllık bir sürede ancak işsizlere bu fondan 1 milyar YTL verildi. Geriye kalan paranın 20,5 milyar YTL’si ise iç borcun finansmanında kullanılan Hazine tahvillerine yatırıldı.

 

2000 yılında kurulan fonda toplanan primlerin nemalandırılması sonucu bugüne kadar 13 milyar YTL faiz geliri elde edildi.

 

Fon için her ay işçilerin prime esas kazançları üzerinden yüzde 2 oranında işveren, yüzde 1 oranında sigortalı payı kesiliyor ve hazine tarafından da yüzde 1 oranında devlet payı ödeniyor.

 

Ücret Garanti Fonu sistemi çerçevesinde, kapanan işyerlerinde ücret alacakları kalan kişilere ise 4,3 milyon YTL ödendi. Yani biriken paraları devlet sahte yollarla iflas ettiğini söyleyen patronların borçlarını kapattı. Geri kalan  bölüm ise, hükümetin bu yıl uygulamaya koyduğu, 1 Ocak 2006 tarihinden sonra ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinden stopaj alınması uygulaması kapsamında devlete vergi olarak geri döndü.

 

İşçilerin Bu Haktan Yararlanma Koşulları Neredeyse İmkansız

 

İşsiz kalan bir işçinin İşsizlik Fonu’ndan yararlanabilmesi için son üç yıl içerisinde en az 600 gün prim ödeyerek, son 120 gün kesintisiz çalışmış olması ve kendi istek ve kusuru dışında işini kaybetmiş olması gerekiyor. Bu koşulları yerine getiren kişiye ise en fazla altı ay süreyle işsizlik yardımı yapılıyor.

 

Ancak, son üç yılda 900 gün prim ödeyenlere sekiz ay,  1080 gün prim ödeyenlere ise 10 ay işsizlik parası ödeniyor.

 

Devlet daha öncede Tasarrufu Teşvik adıyla bilinen nemalara el koyup istediği gibi kullanmış, yıllar sonra işçilere düşük faizle on taksitte ödemişti. Özal döneminde Konut Edindirme Fonu oluşturulmuş yine işçilerden paralar kesilmiş; halen bu paraların nerede olduğu, ne için kullanıldığı bilinmemekle birlikte, paraların ne zaman dağıtılacağı konusunda hiçbir açıklama yapılmamakta.

 

İşçilerden kesilmek istenen paralara işçi örgütleri olan sendikalar müsaade etmemeli, kesilmiş olan paraların da iadesi için mücadele etmelidirler.

 

İşsizlik Fonu’nda biriken paralarında patronlara ve devlet iç borçlanmasına ödenmemesi, işten atılan işçilerin daha yüksek ücret ve iş bulana kadar ödenmesi yine işçi örgütlerinin ve işçi sınıfının görevi olarak önümüzde duruyor.

 

24.08.2006

 

 

 

 

Ücretler İnsanca Yaşanacak Düzeye Çıkarılsın!

 

 

Nergis Çayır

 

Hükümet, memur maaşlarına gelecek yılın birinci ve ikinci altı ayları için yüzde 2’şer oranında zam yapmayı öneriyor. Ayrıca olası enflasyon farkını da maaşlara yansıtmayı taahhüt ediyor. Memur sendikaları verilen zam önerisini onur kırıcı olarak değerlendirdi.

 

Türkiye Kamu-Sen, en düşük memur maaşının sosyal yardımlar hariç 1,023 YTL’ye; Memur-Sen ise sosyal yardımlar dahil 1,475 YTL’ye; KESK ise, 1050 YTL’ye yükseltilmesini talep ediyor.

 

Hükümet ve kamu sendikaları arasında yapılan altı görüşmeden sonuç çıkmayınca görüşmeler Uzlaşma Kurulu’na gönderildi. Yani hükümete!..

 

Toplu görüşmelerin başlamasıyla sendikalar arasında gerginlikler yaşandı. Özellikle Kamu-Sen üyelerinin, KESK’lilerin fazladan gelmesinden rahatsız olarak gerçekleştirdikleri provokasyon gerginlik yaratı. Bilindiği gibi Kamu-Sen devletçi, milliyetçi bir çizgi izlemektedir.

 

Toplu görüşme masasının en önemli gündem maddesi, daha önceki yıllarda olduğu gibi, ücret artış oranıdır. Sendikalar peşi sıra öngördükleri artışları, dahası taban ücretlerini açıklarken hükümet bu yıl da görüşme masasını bekleme gereği hissetmeden maaş artış oranını açıkladı. Buna göre memurlara 2007 yılı için %12 oranında zam yapılacak. Ancak son yaşanan kriz, dövizdeki artış, yükselen enflasyon düşünüldüğünde bu oran memurların kayıplarını karşılamamakta. Kısacası, memurların 2006 yılında, enflasyon artışından dolayı kayıpları hükümet tarafından görmezlikten geliniyor.

 

Şu açıktır ki, devlet görüşmeleri göz boyama aracı olarak kullanmakta, mücadeleye ket vurmanın aracı olarak kullanmaktadır. Devlet açısından toplu görüşmeler kamu emekçileri hareketini dize getirme aracı olarak öngörülmüştü ve gelinen nokta bu amaca fazlasıyla ulaşıldığını göstermektedir.

 

KESK ne yapıyor?

 

KESK 2005 yılı toplu görüşmelerini mutabakat metnine şerh koyarak sonlandırmıştı. Ama ondan sonra da hiçbir ciddi mücadele gerçekleştirmedi. Bu tutum sonucunda mücadeleci üyelerin moralinin bozulmasına neden olmaktadır. KESK yönetimi hükümetle yapılan toplu görüşmelerin 4. turundan çekilmiştir. Bu tutum hükümetin benimsediği bir tutumdur. Çünkü KESK uzun süreden beri izlemiş olduğu uzlaşması siyaseti sonucunda hem üyelerini kaybetmiş, hem de mücadeleci üyelerin moralini kırmıştır. Bu anlamda KESK’in masadan kalkması KESK yönetimini tatmin edebilir. Ama kamu emekçilerinin kayıplarının karşılanmasını karşılamayacak.

 

KESK toplu görüşmelerde hükümet tarafından ciddiye alınmak istiyorsa bunun yolu mücadeleden geçiyor. Yoksa uzun süreçlere yayılan eylem programları ve bu eylemliklerin de emekçilerin basıncını almak için yapılıyorsa hiçbir etkisi olmayacaktır.

 

KESK-AR’ın yaptığı araştırmaya göre, milli gelirden kamu çalışanlarına ayrılan payın, 25 Avrupa ülkesi içinde kamu çalışanların GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) içindeki payı 2005 yılı içinde yüzde 10,84 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 6,5’dır. KESK’in yapmış olduğu bu araştırmanın sonuçlarına göre bir mücadele hattı izlemesi gerekiyor.

 

Sonuç olarak, “bütçede para yok” diyerek kamu sendikalarıyla masaya oturan hükümet, çalışanlara en düşük zammı yapmayı hedefliyor. Hükümet patronlara gelince bütün bütçenin kapılarını sonuna kadar açmayı ihmal etmiyor. Hükümet hem kamu emekçilerine, hem de fındık üreticilerine bütçeden ödemeler yapacak. Peki bu bütçeden çıkacak olan para bütçeye geri nasıl gelecek? Zamlar yoluyla! Önümüzdeki süreçte hükümet bütçe açığını kapamak için faturayı işçi ve emekçilere ödetecek bir zam programı hazırlayacak. Buna karşın top yekun bir mücadele gereklidir. İşçi memur ayırımı yapmadan genel saldırılara karşı genel direnişi örgütlemenin ihtiyacıdır.

 

25 Ağustos 2006

 

 

 

 

Grizu Patlaması Önlenebilir

Şahin Yıldırım

 

Bolu’nun Mengen ilçesine bağlı Gökçesu beldesindeki Gürçeşme Maden Ocağı’nda yerin 120 metre derininde göçük meydana geldi. 28 yaşındaki İsa Yavaşçı ile 30 yaşındaki Halil İbrahim Hatıl, mesai bitimine bir saat kala göçük altında kalarak öldüler.

 

Yakın bir zamanda Balıkesir’deki maden ocağı grizu patlaması sonucu 17 işçinin ölümüne,  5 işçinin de yararlanmasına neden olmuştu.

 

Son yıllarda madenlerdeki özelleştirmelerden  ve devletin madenlerden elini çekmesinden kaynaklanan denetimsizlikler sonucu her gün yeni bir ölüm haberiyle uyanıyoruz.

 

Maden mühendislerine göre Grizu patlamaları önlenebilir: "Grizu patlamalarını önlemek mümkün. Metan kömürün bünyesinde olan bir gazdır. Kömürü üretmeden önce sondajla alınabilir; çıkan gazı da yakıt olarak kullanabilirsiniz. Bizdeyse hâlâ madencinin korkulu rüyası. Geri teknolojinin, emek yoğun madenciliğin sonuçları insanları öldürüyor."


Hükümet sermayenin direncine ayak uyduruyor, iş güvenliği yönetmeliğini erteliyor

 

Yeni  İş Yasası'na bağlı olarak çıkarılan yönetmeliğe göre, madenlerde iş güvenliği uzmanı çalıştırmak zorunlu. Nedense bu yönetmeliğin yürürlüğe girmesi yaklaşık bir buçuk yıldır erteleniyor.

 

Hükümetin, sermayeye ek yük getirdiği gerekçesiyle çıkarmadığı yönetmelik insanların hayatlarından daha mı değerli? Tabii ki yönetmelik çıkması halinde kazaların son bulmasını beklemek hayalcilik olur. Çünkü kapitalist sistemin mantığı ucuz emek yoğun çalışmaya dayandığından hiçbir güvelik önlemi alınmıyor. Çünkü işçilerin iş güvenliğini sağlayan önlemlerin alınması patronlar  için gider olarak görülüyor. İşsizin bol olduğu bir ülkeden, veya 17 madencinin hayatını kaybettiği bir gün sonrası için 42 bin kişinin iş başvurusu yapması ne anlama geliyor?

 

Göçük veya grizu bu sistemde maden işçilerinin kaderi durumuna geldi. Bu kaderi işçiler yazmadı. Değişmesi ise işçi sınıfının bu sisteme karşı vereceği mücadeleye bağlı.

 

Yerin derinliklerinde, yaşamak için çalışan bu işçiler için hiçbir güvenlik tedbiri alınmıyor. Gün geçmiyor ki yeni bir facia haberi duymayalım. Burjuva medya ise bu haberlere hemen hemen hiç yer vermiyor. Ya da çok küçük bir haber yapılıyor.

 

İstanbul tüp geçit çalışmasında göçüğü önceden haber veren cihazların yerleştirildiğini yazıyor gazeteler. Tabi bütün dünyanın gözü bu çalışmanın üzerinde, bu nedenle çok titiz davranılıyor. İş kazaları olduğunda da haberimiz dahi olmayacak.

 

Birinci boğaz köprüsünün inşaatında 100’e yakın işçinin iş kazalarından dolayı hayatını kaybettiği biliniyor.

 

Kapitalist sistemde emeğiyle geçinenlere biçilen değer açlık, sefalet ve ölümdür.

 

25 Ağustos 2006         

 

 

 

Yanan Ormanlar Değil, Yüreğimizdir!...

 

Jiyan

 

Dört bir yanımız yanıyor!.. Türkiye peş peşe çıkan orman yangınlarıyla sarsılıyor. Hemen hemen ülkenin her yanında ormanlar yanıyor. Akdeniz ve Ege’nin ormanlık alanları günlerdir yanıyor. Kırk dereceyi aşan hava sıcaklığı yangın tehlikesinin artmasının başlıca sebeplerinden biri. Kuruyan ağaçlar ve bitkiler ormandaki nem oranının da düşmesiyle yangına davetiye çıkarıyor. Sebep sadece havanın ısınması değil elbette, köylümüzün anız yakma alışkanlığı da bazen orman yangınlarına sebep oluyor. Orman alanında yapılan piknikler de yangının sebeplerinden biri. Piknikte söndürülmeyen ya da iyi söndürülmeyen ateş ya da şişe ve cam parçaları güneşin yansıtması ile yangına sebep olabiliyor.

 

Çıkan yangınlar ne yazık ki ormanları yok ediyor. Yangını söndürmede çevre ve orman müdürlükleri yetersiz kalıyor. Araç gereç ve teçhizat yetersizliğini gidermek ve diğer önlemleri almak konusunda hükümet işe yarar hiçbir şey yapmıyor. Bunun yerine yangınlar sırasında köylünün yardım etmeyip kahvede kağıt oynadığını iddia ederek bahane üretiyor. Bahane üretmek konusunda siyasilerimizin çok yetenekli olduklarını söylemeye bilmem lüzum var mı? Beyler! Halkı suçlayacağınıza görevinizi doğru dürüst yapın. Birde saçma sapan bir uygulama var ki tam da evlere şenlik dedirtecek cinsten. Orman yangını ile mücadele mevsimi denilen anlamsız uygulama; yani mevsiminden önce yangın çıkarsa ben karışmam demeye getiriyor hükümet. Kaş’ta, Didim’de, Manavgat’ta çıkan yangınlar biraz tuhaftı. Birkaç yerden aynı anda başlayan ve özellikle de arazi mafyası mı yaptırdı denecek yangınlar da vardı.

 

Gelelim başka yangınlara. Başka diyoruz çünkü bu yangınlar söndürülmek şöyle dursun söndürmeye kalkışanlar engelleniyor. Nereden mi söz ediyoruz? Elbette Kürdistan’dan. Bölgede birçok ormanlık alanı güvenlik gerekçesiyle ateşe veren askerler bu defa da Diyarbakır Lice’de üzüm bağlarını ateşe verdi. Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki tugay komutanlığı arkasındaki Şiro dağında bulunan üzüm bağları 14 yıl aradan sonra yeniden ateşe verildi. Yangının askeri bölgede olması nedeniyle müdahale edilemedi. Belediye yetkilileri yangına müdahale edememenin çaresizliğini yaşıyoruz diyor. Dersim’de de yine güvenlik bahanesiyle yüz yıllık binlerce ağaç yakılarak imha edildi.

 

Türkiye’nin batı kesiminde orman yangınlarına karşı gerekli tedbirleri almayan yetkililer Kürt bölgelerinde de kör-sağır ve dilsizleri oynuyor. Mardin sınırları içindeki Bagok dağında çıkan orman yangını bunlardan biri. Köylülerin girişimine rağmen müdahale edilmeyince 100 hektarlık ormanlık alan kül oldu. Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Tiwaxe köyü yakınlarındaki Bagok dağındaki ormanlık alan operasyona çıkan asker ve korucular tarafından ateşe verildi. Yangını söndürmek için herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Yangını söndürmek isteyen köylülere engel olundu. Hiç kuşkusuz Antalya’da, Bodrum’da, Muğla’da yanan ormanlar da yürek yakıyor. Bunda hem fikiriz. Yalnız insanı isyan ettiren Kürdistan’daki birçok orman yangınının sebebi devlet güçleriyken bu gerçeğin Batıda önemsenmemesi, gazetelerde bile yer almaması.

 

Bu durum bizleri acaba “o” ormanlar Batıdakileri ilgilendirmiyor mu düşüncesine sevk ediyor. Bakın Dersim’de 100 yıllık meşe ağaçları yanıyor. Pülümür’de keza yine asırlık ağaçlar yanıyor. Burjuva basınına baktığınızda bu yangınlardan hiç söz edilmiyor. Sonra bizlerin ortak mirası, varlığı olan bu ormanların devlet eliyle yakılması ve yangınların söndürülmesi için çaba gösteren bölge halkının engellenmesi vicdanı olan ve gerçekten kendini insan olarak gören hiç kimseyi memnun edemez. Yanan bu ülkenin ciğerleri. Duyarsız kalmak, kanıksamak en büyük tehlike. Batıdaki yangınlara karşı onyıllardır gerekli ciddi önlemleri almayan devlet güçleri, Doğuda da bizzat ormanları kendi elleriyle yakıyor…

 

2 Eylül 2006

 

 

 

Fabrikalardan...

 

 

metal

 

Üretime Su Var! Üretene Su Yok!

 

Çalıştığım bölgede İSKİ’nin onarım yapmasından dolayı iki gün suların akmayacağını öğrendik. Bunun üzerine hepimiz susuz geçecek olan bu iki günde su ihtiyacımızı nasıl karşılayacağımızı düşünmeye başladık. Su bizim için çok gerekli. Çünkü çalıştığımız mekân çok sıcak. Bundan dolayı çok yoğun su tüketiyoruz. Bunun yanında birde aşırı terlemeden ve kirlenme, yağlanma gibi nedenlerden dolayı her gün banyo yapmamız şart. Suların olmadığı bu iki gün bizim için tam bir kâbus oldu.

 

Patron banyo yapmamız için, normalde üretim için gereken suyun getirildiği paslı depolarda su getirtti. Biz de kova, yağ tenekesi ne bulduysak bunlarla bu paslı suyu taşıyıp banyo yapmak zorunda kaldık. Ama içme suyumuz yoktu. Susuzluktan hepimiz perişan olduk. Bazı arkadaşlar evden içme suyu getirmişlerdi. Getirmeyenler de fabrikanın yanındaki büfeden su satın almak zorunda kaldılar. Öğleden sonra patron alay eder gibi iki damacana su getirtti. Seksen kişinin su ihtiyacını iki damacana suyla kapatmaya çalıştı. Sular geldiği gibi tükendi. Bunun üzerine birkaç saat sonra iki damacana su daha getirildi. Patron utanmadan su içen işçilere, “suyu idareli kullanın” dedi. Bir arkadaşımız da, “su yok ki idareli kullanalım” deyince patron sustu ve gitti. Patron susuzluğa çözüm olarak birinci bölümdeki işçilere, diğer bölümlerde çalışan işçilere su vermeyin talimatında bulundu (fabrika dört bölümden oluşuyor). Böylece patron suyun yokluğunu kullanarak işçilerin arasını açmayı hedefliyordu, ama hedefine ulaşamadı.

 

Patron üretim bölümüne geldiğinde bir arkadaşımız patrona, “üretim için gereken suyu her gün getiriyorsunuz da bizim iki günlük içme suyu ihtiyacımızı neden karşılamıyorsunuz, bizde insanız, vücudumuzun suya ihtiyacı var” deyince patronda, “sen bana saygısızlık yapıyorsun, terbiyesizlik yapma” diye çıkıştı ve gitti.

 

Hepimiz şunu gördük ki patron cebinden para çıkmasın diye bu tür rezil davranışlar sergilemekten çekinmiyor. Su sorunu da diğer sorunlar gibi hepimizin sorunu. Bunun için bireysel tepkilerin dışına çıkmalı, patrona karşı örgütlü bir tutum sergilemeyiz. Yaşanan bu gibi sorunlar fabrikada ki örgütlü mücadelenin önemini ve aciliyetini daha net gösteriyor. İşçiler olarak sorunlara karşı birlikte örgütlü bir tavır sergilersek patronu dize getirebiliriz. Bu örgütlülüğü sağlamak için çalışmalıyız.

 

Bir İşçi

 

 

tekstil

 

Merhaba

 

Çalıştığım işyerinde 350 kişi çalışıyor. İşyeri dört kattan ve dört bölümden oluşuyor: imalat, kesimhane, modelhane ve ütü paket.

 

Dört kardeşin  yönettiği firma penye ihracat yapıyor. Çalışma koşulları diğer işyerlerinden farklı değil. Mesailerin ne zaman biteceği belli olmayan ve patronun insafına kalmış durumda.

 

Uzun mesailer yapıldığı için, normal mesai ücreti yüzde 50, gece saat 12:00’den sonra yapılan mesai ücreti yüzde 100 üzerinden hesaplanır.

 

Ayrıca işyerinde insan kaynakları bölümü var. Bu bölümün başında patronun kendisi bulunuyor. Patron işçilerin birbirleriyle kaynaşma adı altında belli etkinlikler düzenliyor: piknik, futbol, tiyatro vb. Bu etkinliklerin sorumlusunu patron kendisine yakın olan usta veya şeflerden seçiyor.  Böylece etkinliklerin denetimlerinde olmasını istiyor.

 

İşyerinde sabahları kahvaltı veriliyor. İlk gelen işçiler bu duruma şaşırıyorlar “ah ne güzel” diye. Öğlen  yemeği verilince yemek kaplarında bir çeşit yemeğin eksik verildiğini görüyoruz ve soruyoruz. Neden böyle? İşçilerde bize “bir çeşit yemeğin yerine sabah kahvaltısı veriliyor” diye cevaplıyorlar.

 

Bir başka sorunda servisler. Sabahları bir dakika dahi gecikmeyen servisler akşam paydoslarında geç kalkıyorlar.

 

Genel olarak patron işçilerle yakınlık kuruyor. Tabii ki bu yakınlığın altındaki neden işçileri daha fazla sömürmektir. İşçilerin sınıf bilinci olmadığından dolayı, patronun bu tip yakınlaşmalara inandıklarını görüyoruz.

 

Eğer patron işçilerini bu kadar düşünüyorsa onları neden uzun saatler çalıştırıyor. Ya da işçiler rahatsızlanınca neden izin için sorun çıkartıyor. İşte yukarıda bahsedilen işçilerini düşünen patron ile işçilerin ihtiyaçları olduğundan izin vermeyen patron. Biz hangisine inanacağız?

 

Patronlar bizi daha fazla çalışmamız ve tepki göstermemiz için bizimle bu tip yakınlıkları kurarlar ama unutmamalıyız ki bu yakınlıklar patron kendi işlerini yürüttüğü süre için geçerli olacaktır.

 

Sonuç olarak, bizler patronun hangi işyerinde olursa olsun, patron olduğunu yani işçileri ezen ve sömürücü olduğunu unutmamalıyız. İşçilerin birliğinden her zaman korkan patronlar işçileri kendilerine yakın tutmak için her tür oyuna baş vururlar. Bizler bunun bilincinde olmalıyız. 

 

Bir İşçi

 

 

kargo

 

Bayramlarda da Çalışma

 

İş kanunlarında resmi bayramlar tatil olur diye biliyoruz; ama geçen yıl resmi tatillerde iş var bahanesiyle çalışmak zorunda kaldık. Patron işlerin yoğun olduğu bahanesini şefler aracılığıyla yayarak ya da direk olarak söyleyerek tatillerimizi gasp etmekte.

 

Önümüzde 30 Ağustos var. Bir arkadaş şefe, “o gün çalışma var mı?” diye sordu ve çalışma olabilir cevabını aldı. Yani patron bir kez daha bizi yasadışı şekilde çalıştırmayı düşünüyor.

 

Zaten normal çalışma günlerinde, işler yoğun olduğunda, nöbet adı altında fazla çalışıyoruz. Üstelik bu çalışma karşılığında fazla mesai ücreti verilmiyor. Zam dönemlerinde en öne sürdüğümüz sorun da bu. Ama zam dönemlerinde işlerin düşmesini fırsat bilen patron fazla çalışmıyorsunuz diyerek bu talebimizi reddediyor.

 

İşte bu nedenle önümüzdeki resmi bayram tatilinde bizleri çalıştırmak isteyecek olan patrona iş kanununu göstererek çalışmayı reddedebiliriz. Ama şu gerçeği de biliyoruz ki iş yaşamında kanunlarda yazılı olan hemen hemen hiçbir madde işçiler lehine uygulanmıyor. Gerçek yaşama geçildiğinde patronlar her şeyi kendi lehlerine çevirmek için türlü oyunlar oynuyorlar. Ve rahatlıkla istedikleri sömürü ve baskıyı yapabiliyorlar.

 

Biz haklarımızı öğrenip, kendimizi bilinçlendirerek patronların bu oyunlarına karşı örgütlenirsek ancak istediğimizi elde edebiliriz. Bu da bir araya gelip sorunlarımızı konuşarak, birlikte çözümleri aramakla mümkündür.

 

Bir İşçi