|
Yıl: 27 |
|
Ekim 2006 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 32 Diyarbakır bombası, Savaş
Cephesinin işi - İşçi Cephesi Kapitalizmin topluma hediyesi:
LİNÇ - Şahin
Yıldırım Devlet Terörü Yaygınlaşıyor
- Fuat
Karan Asker ailelerinin çığlığına
kulak verin... - Jiyan Birleşmiş Milletler Lübnan’a
Barışı Getiremez - Fuat Karan Türklüğe hakaret mi? Neye ve
kime göre? - Nergis Çayır Askerler Hakkari’de çöp
topladı (!) - Jiyan Eğitim bir Haktır! Ücretsiz olmalıdır!
- Nergis Çayır Kamu emekçilerine reva görülen
zam belli oldu... - Şahin Yıldırım Fabrikalardan... – Okuyucu mektupları Brezilya’da Sol Cephe’nin
önemli başarısı - Murat Yakın Diyarbakır bombası, Savaş
Cephesinin işi İşçi
Cephesi
Sömürünün ve ayrımcılığı
olmadığı; özgür, bağımsız, eşit ve adil bir hayat için mücadele ediyoruz. Çünkü
barış içinde ve kardeşçe yaşamak istiyoruz. Bunun yolunun; emekçi yoksul
halkların, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin, işçi sınıfının önderliğinde
emperyalist-kapitalist sisteme karşı kendi birleşik, bağımsız, devrimci ve
enternasyonalist mücadele vermesinden geçtiğine inanıyoruz. Aksi hiçbir durum
işçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar için gerçek ve kalıcı bir barış sunamaz.
Bu nedenle başta Kürt halkı olmak üzere tüm yoksul emekçi halkların gerçek
müttefiki ve dostu işçi sınıfıdır. Kuşkusuz işçi sınıfı içinde emekçi yoksul
halklar gerçek dost ve müttefiktir. Biliyoruz ki Kürt halkı kendi kaderini
tayin için uzun yıllardır mücadele ediyor. Bu süre içinde mücadele birçok
farklı aşamalardan geçti. Kürt halkıyla Türkiye işçi sınıfı arasında sürekli,
kararlı ve birleşik bir mücadele maalesef kurulamadı. Kuşkusuz işçi sınıfı ve
emekçi yoksul halk, sınıf mücadelesi ve enternasyonalizm temelinde birleşik
ve kararlı bir ortaklık sağlayana dek mücadeleye devam etmelidir. Gelinen son noktada Demokratik
Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk, 11 Eylül 2006 tarihinde PKK’ye
ateşkes çağrısında bulundu. Daha önce de barış ve siyasi çözüm için benzer
ateşkes çağrıları yapılmış olmasına rağmen bu kez çağrının muhatabı sadece
PKK. Ahmet Türk, özellikle yükselen milliyetçi-şoven dalga ve gerçekleşen
linç girişimlerinin sonucu tabanlarından böylesi bir talebin geldiğini
söyledi. Ahmet Türk’ün, halkların
birbirini boğazlamadığı, milliyetçi-şoven kışkırtmaların boşa çıkarıldığı,
acı ve gözyaşının değil barış, sevgi, hoşgörü ve mutluluğun egemenliği için
ateşkes çağrısı yapıyoruz açıklamasının üzerinden 24 saat geçmeden, 12
Eylül günü Diyarbakır’da bir bombalı saldırı gerçekleşti. Bağlar mahallesinde
bir minibüs durağına bırakılan bombanın patlaması sonucu çoğu çocuk 10 kişi
öldü, 17 kişi de yaralandı. Diyarbakır’ın en yoksul semtlerinden birinde
patlayan bu bombanın sorumlusu -devlet, hükümet ve burjuva medya tarafından-
hemen PKK olarak ilan edildi. Kuşkusuz bu acelenin önemli
bir nedeni var: çocuklarını savaşa kurban veren anneler artık sessizce bunu
kabullenmek istemiyor. Bu anneler savaşa onay vermeyen ve bir an önce
sonuçlanmasını isteyen çıkışlar yapıyor. Savaşta hayatını kaybedenlerin
çoğunluğu işçi-emekçi kesimden olmasına rağmen herhangi bir burjuva
politikacının, büyük patronun ya da generalin çocuğunun savaşa gitmek zorunda
kalmaması bu öfkeyi daha da arttırıyor. Tabii bu çıkışları yapan annelere
karşı rejim de sopasını gösteriyor. Açıkça evlatlarının ölmesine hayır diyen
anneler PKK işbirlikçisi, vatan haini damgası yemekle tehdit ediliyor. İşte
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün PKK’ye ateşkes çağrısısını tam bu noktada
yaptı. Akan kan dursun, Türk-Kürt yeni evlatlarımızı bu savaşa kurban
vermeyelim, barış ve diyalog yolu açılsın ana fikrini taşıyan çağrının
değişik kesimlerden olumlu karşılık bulması da “derin devleti” harekete
geçirmeye yetti. Yukarıda andığımız üzere Ahmet Türk’ün çağrısının mürekkebi
kurumadan Diyarbakır’da bomba patladı ve aynı anda da sorumlusu PKK ilan
edildi. Bu bombalı saldırının ardında
Şemdinli’de maskesi düşen kontrgerillanın olduğu açık. Bir taşla iki kuş
vurmak isteyen “savaş cephesi” asker-sivil aktörleriyle son iki yıldır bizzat
şovenizmi körükleyerek ülkeyi bu noktaya kadar getirdi. Bombalar, suikastlar,
linç girişimleriyle yelkenleri şişenler bunların son bulmasını değil artarak
devam etmesini istemekte. Bu nedenle Büyükanıt’ın genelkurmay başkanı
olmasıyla yeni bir ivme kazanan bu milliyetçi-faşist politikanın önümüzdeki
dönem boyunca yeni yalan ve komplolarla devam etmesi muhtemel. Nitekim
DTP’nin ateşkes çağrısının çeşitli kesimlerce desteklenmesi ve Abdullah Öcalan’ın
da ateşkes çağrısı yapmasının ardından PKK-Kongra Gel'in 1 Ekim'den geçerli
olmak üzere bu çağrılara uyarak ateşkes ilan etmesi “savaş cephesi”nin yeni
kışkırtma ve yalanlarını görmemize yol açacak. Nitekim milliyetçi-şoven
ortamdan en büyük rantı sağlayan MHP, 2007 seçimleri öncesi AKP’nin muhtemel
en önemli rakibi durumuna gelme yolunda hızla ilerlemekte ve bu nedenle
mevcut süreci alabildiğine kışkırtıyor. Ayrıca savaş aracığıyla sürekli
birinci aktör olan ordunun, “ateşkes ve siyasi çözüme” kendi konumu ve
öncelikleriyle yaklaşacağına emin olabiliriz. Susurluk’ta, Şemdinli’de kan
ve gözyaşını oluk gibi akıtarak kendilerini var etme peşinde olanları gördük.
Diyarbakır Bağlar’da işbaşında olanlar da aynı güçlerdi. Bu nedenle işçi
sınıfı ve Kürt halkı acilen milliyetçi-şoven burjuva partilerinden kopmalı,
askeri çözümlerden medet ummaktan vazgeçmeli ve kendi bağımsız, sınıf
temelli, devrimci enternasyonalist seçeneğini yaratmalı. İşçi sınıfı ve tüm
emekçi halklar ancak kendi bağımsız sınıf politikalarını ortaya koydukları
ölçüde bu sömürü ve şiddet seçenekleri arasına sıkışmaktan kurtulabilir. 30 Eylül 2006
Kapitalizmin topluma
hediyesi: LİNÇ Şahin Yıldırım Türkiye’de son yıllarda “linç” sözcüğünü çok sık duyar olduk. Linç
kelimesinin sözlüklerdeki anlamı, “Birden çok kimsenin kendilerine göre suç
olan bir davranışından ötürü birini, yasadışı ve yargılamasız olarak taş,
sopa vb araçlarla döverek öldürmesi” olarak geçiyor. Son yıllarda Türkiye’de
sıkça duyduğumuz ve önümüzdeki süreçlerde de sıkça karşılaşacağımız bu linç
politikası sürekli bir olgu haline dönüşebilir. Çünkü yaşadığımız kapitalist
sistem, sınıfların ortaya çıkmasından bu yana, işçi sınıfını baskı altında
tutmak için belli aygıtlara, -ordu, polis, mahkemeler, parlamento vb.-
ihtiyaç duydu. Burjuvazi kendi sömürü sistemini sürdürmek için bu aygıtları,
işçi sınıfının mücadelesine karşı kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Sadece
bu aygıtlarla sınırlı kalmayan sistem işçileri, emekçileri ve yoksul halkları
bir birine düşman edecek başka araçlar da geliştirdi. Bu araçların başında
milliyetçilik ve din var. Bugün tarihe baktığımızda
burjuvazinin kendi sömürü düzenini sürdürmek için linç politikasını
uyguladığını görüyoruz. Tarihte linçin iki isim babası olduğu düşünülmekte.
Biri 1712 yılında Amerika'da siyah köleleri kontrol altında tutma
yöntemlerini tanımlayan William Lynch. Diğeri ise Amerikan İç Savaşı
sırasında Britanyalı albay Charles Lynch'in geliştirdiği “yerinde adalet” yöntemi. Charles Lynch'in, uzun uzadıya
yargılama süreçleriyle uğraşmaktansa yakalanan zanlının hemen orada
bulunanların tanıklıklarına göre cezalandırılması uygulamaları linç
eylemlerinin ilk örnekleri olarak kabul edilmekte. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki ilk linç politikası TC’de ilk linç 6–7 Eylül
1955'te yaşandı. Bu olay devlet yetkilileri tarafından, “Galeyana gelmiş
halkımız” olarak savunuldu. Senaryo ve figüranlar hazırlanmıştı. Önce, “Selanik’te Atatürk’ün evine Rumlar
tarafından bomba konuldu” haberi yayıldı. Figüranlar devreye girerek,
Rumların yaşadıkları bölgeleri talan etti. Önlerine çıkan her şeyi yağmaladı,
yaktı, yıktı. Olay, devletin derin yerlerinde tezgâhlanan iğrenç bir
komploydu. Özel Harp Dairesinde çalışan
eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu kendisiyle
yapılan bir röportajda olayı, “6–7
Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi.
Amacına da ulaştı” diye anlattı. Olayların ardından Rumlar evlerini,
dükkânlarını, dostlarını, yurtlarını, sevdiklerini, her şeylerini geride
bırakıp ülkeyi terk etti. Komplo amacına ulaştı. Gayrımüslümlerin
sermayelerine el konuldu, Rum nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeler de Rumlardan
arındırıldı. Bu etnik temizlik operasyonu sonunda İstanbul'daki Rum nüfusu
1500-2000'e düştü. Oysa 1924 yılında 1 milyon olan İstanbul nüfusunun 280
bini Rum'du. 19 Aralık gecesi Çiçek
Sineması’nda, “Güneş Balçıkla Sıvanmaz”
filmi oynuyordu. Sinemaya (daha sonra ortaya çıktığı üzere) bir ülkücü tahrip
gücü yüksek bir bomba koydu. İşte bu bomba planlarına uygun olarak yeni bir
katliam ve linç girişimin işareti oldu. Beş gün içinde 111 insan öldürüldü,
210 ev ve 70 işyeri tahrip edildi. 1978 Maraş katliamı aslında faşist terörün
doruk noktasıydı. O da diğerleri gibi bir tertipti. Alevi-Sünni çatışması
altında devlet destekli MHP’li faşistlerin bir kitle katliamıydı. Ardından bu
senaryo Çorum ve Sivas’ta tekrar edildi. Dünden bugüne ülkede yaşanan
linç politikalarına bakıldığında aslında bu girişimlerin devlet destekli
taşeron faşistler, ırkçı-milliyetçiler ve onlara bağlı ülkü ocakları
tarafından organize edilmekte olduğu görülmekte Sırada Kürtler… 1955–56 yıllarında
gayrimüslimleri yurtlarından eden anlayış bu kez kendisine yine bir “düşman” olarak Kürt halkını hedef
aldı. Burjuva devlet bu topraklarda
yaşayan Kürt halkını yok sayarak izlediği politikanın sonuç vermediğini
gördü. Kürt halkının en demokratik taleplerine karşı devlet, “terör” bahanesini ileriye sürerek 25
yıla yakın bir süreden beri savaş politikasıyla cevap verdi. Devletin
izlediği bu savaş politikasının sonucunda evinden, köyünde, toprağından
sürülen milyonlarca insan oldu. Kendi toprağında yaşama
olanağı bırakılmayan Kürt halkı “terörü
destekleme” gerekçesiyle devlet tarafından yurtlarından, topraklarından
zorla göçe zorlandı. Türkiye’nin dört bir yanına
göç ettirilen bu halk, süreç içinde kendi demokratik taleplerini yaşadıkları
bölgelerde de dillendirmeye ve savunmaya başladı. Devletin bu bölgeleri bugün
için bombalama olanağı olmadığından dolayı, Kürt halkına karşı bugün farklı
politikalar izlenmekte. İşte bunun adı: LİNÇ politikası. Linç politikası kime karşı ve ne için işleniyor? 2004 yılında Mersin’de
kutlanan Newroz’da bayrak provokasyonunun ardından Trabzon ve Rize’de F tipi
cezaevlerinde yaşanan tecridi duyurmak için bildiri dağıtan TAYAD’lılar,
bölge TV’lerinin, “PKK’lılar Bayrak
yakıyor' söylentisini yaymasıyla hedef gösterildi ve bunun sonucu
ırkçı-faşist kitleler harekete geçti. Toplanan kalabalık TAYAD’lıları linç
etmek istedi. Konya'nın Bozkır ilçesinde
Kürtlere yapılan linç girişiminin bir benzeri Sakarya'nın Akyazı Beldesinde
yaşandı. Yaklaşık 2 bin kişi, Kürt işçilerini linç etmek istedi. Kürt
sorunuyla sınırlı kalmayan bu linç anlayışı, burjuvazi tarafından kapitalizme
karşı mücadele eden sol-sosyalist düşünceleri savunanları da içine alarak
yaygınlaştırılan bir politik hatta dönüştürüldü. Burjuvazinin de onayıyla
devlet ve hükümet eliyle en ufak hak arama mücadelesine tahammül edemeyen bir
anlayışın tohumları ekilmeye başlandı. Linç politikası, 2004
Newroz’unun ardından gündeme getirilmişti. Amaç, Kürt sorununda yeniden
şiddete dayalı çözüm yoluna girilmesini zorlayan bir politik ortam
oluşturmaktı. Çünkü bu politikadan hem kapitalistler hem de siyasi olarak
devletin imkânlarını kullanan siyasi partiler nemalanacak. Kışkırtmalar,
ordunun yüksek kademeleri tarafından açıkça savunulmuştu. Bugün emekli olan
Org. Hilmi Özkök, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada, “Türk halkı
olayları yakından takip etmeli, bölücü ve irticai hareketlere karşı
demokratik tepkisini sürekli olarak ortaya koymalıdır” diyerek linç politikasının
arkasında olduğunu vurguladı. Kuşkusuz bir başbakan Lübnan’a
asker gönderilmesine karşı çıkanları hain ilan ederse, sokaklarda da birileri
birilerini hain, cani, suçlu, terörist ilan edip “adaletin gereğini ifa” eder
noktaya gelir. Benzer anlayış İstanbul’daki 30 Ağustos Zafer Bayramı
kutlamalarında Lübnan’a asker gönderilmesini protesto eden öğrencilerin
açtığı pankart sonucu oldu. Öğrenciler linç girişimine uğradı. Bu olayın
hemen ardından İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, “Gerekli ve güzel bir tepki” diyerek
linçi savundu ve linççileri “duyarlı
halk” olarak selamladı. Bugün burjuva yöneticiler
ülkedeki şiddetin her türlüsüne karşı olmak yerine (bunu yapamazlar)
milliyetçilik, namus, din gibi motiflerle şiddetin bazı şekillerini meşru
gören bir anlayışa hakim. Yani “Kurşun
atan da, kurşun yiyen de kahramandır”, “Cevabı halk vermiştir”, “Huzur
bozan cezasını çeker”, “Vatandaş
tahrik oldu” vb açıklamalar. Bu açıklamalar bu politikayı meşru kılmayı
hedeflemek isteyenlerin çıkarlarına hizmet etmekte. İşte bu linç politikasını
topluma empoze eden anlayış burjuva anlayıştan kaynaklamakta. Burjuvazi bugün linç
politikasının toplum içinde bir kültür haline gelebilmesi için bir ortam
hazırlamak istiyor. Neden mi? Çünkü linç politikası insanları korkutur ve
linç olma korkusu yaşayan insanları en demokratik tepkilerini ortaya
koymaktan çekinir hale getirir. Dolayısıyla kendilerini demokratik yollarla
ifade etmek durumunda olanlar bu durumdan olumsuz etkilenir. Burjuvazinin
izlediği bu politika toplumda bir kültür ve davranış halini almakta. Burjuvazi bu politikayla
işçilere, emekçilere, yoksullara ve Kürt halkına şu mesajı vermek istiyor:
sömürüye, baskıya, şiddete, boyun ey! Son yaşanan olaylar da buna
işaret etmekte. Camilerde linç var; okullar da, sokaklar da en ufak bir
soruna karşı gösterilen tepki linçle sonuçlanabiliyor… Çünkü toplumda
zenginler ve yoksullar arasındaki gelir farkının artmasıyla birlikte
işsizlik, hayat pahalılığı, yoksullukta artmakta. Burjuvazi işçilerin,
emekçilerin ve yoksul kitlelerin artan sömürü ve baskı karşısında tepki
göstermesinden korkuyor. Ve kendi sömürücü sistemi korumak için toplumu
Kürt-Türk, Alevi-Sünni gibi temellerde kamplaştırarak bölmeye çalışıyor. Sonuç olarak, linç
politikasının tohumlarını toplumun içine yayan anlayış burjuva devlet
anlayışı. Devletin tüm kurumlarının yöneticileri papağan gibi Türkiye’nin bir
"hukuk devleti" olduğunu
ağızlarından düşürmüyor. O zaman Türkiye bir “hukuk devleti” mi? Peki, bir “hukuk
devleti”nde linççiler bu kadar “özgür”
olabilir mi? Bir “hukuk devleti”nde,
istisnasız her linç saldırısında, saldıranlar değil, saldırıya maruz kalanlar
gözaltına alınır mı? Bir “hukuk
devleti”nde, infazcılar, işkenceciler, Susurlukçular, linççiler “cezasız” kalır mı? Burjuva devletinde
ve burjuvazinin hukukunda kalır. 30 Eylül 2006
Fuat Karan Yeni Terörle Mücadele
Yasasının yürürlüğe girmesinin ardından polisin devrimci basına ve muhalif
kurumlara dönük saldırıları artarak devam ediyor. Bu saldırıların odağında
olan kurumların başında Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) geliyor. Bu
kurumun çalışanlarına dönük olarak 8 Eylül’de Manisa ve Akhisar’da başlayan
saldırı ve tutuklamalar, 21 Eylül günü yeni saldırılarla devam etti. Bu saldırılar sonucunda kurumun
neredeyse tüm şubeleri basılırken, onlarca üyesi gözaltına alındı ve
tutuklandı. Kurumun büroları tahrip edildi. Aynı gün Atılım gazetesinin
İstanbul merkez bürosu başta olmak üzere tüm büroları polis baskınına uğradı.
Ayrıca gazetenin basıldığı matbaa, Güneş Ajans, Özgür Radyo, BEKSAV, Sanat ve
Hayat Dergisi büroları, Mustafa Kemal Güzelleştirme Derneği, Emekçi Kadınlar
Derneği (EKD) ve tüm şubeleri, Tekstil-Sen, Limter-İş sendikası merkezi ve
şubeleri, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF)’nin tüm şubeleri
polis tarafından basıldı. Yüzlerce insan gözaltına alındı. Limter-İş genel
başkanı Cem Dinç ve Tekstil-Sen başkanı Ayşe Yumli Yeter gözaltına alınanlar
arasında. Ayrıca onlarca kişi tutuklandı. Atılım gazetesi Genel Yayın
Yönetmeni İbrahim Çiçek ve Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Füsun
Erdoğan’da tutuklananlar arasında. Operasyonlar sonucunda Özgür Radyo
yayınına bir süre ara vermek zorunda kaldı. Yine Özgür Bakış dergisine
yapılan başka bir baskında da gözaltı ve tutuklamalar yaşandı. Gittikçe artan sömürü ve
sefalet ve ona eşlik eden emperyalist işgaller bölgemiz emekçilerinin
hayatını hergün daha da zorlaştırmaktadır. Burjuvazinin artan baskısının
nedeni bu sömürüye ve işgallere karşı duran devrimci muhalefeti susturmaktır.
Burjuvazi böylece işçi sınıfını ve emekçi halkı daha fazla sindirmek
istemektedir. Lübnan’a asker gönderme kararı alan Türkiye burjuvazi, içeride
oluşabilecek bir muhalefete karşı her tür baskıyı meşru görmektedir.
Korkusunun nedeni bugün bastırılan işçi sınıfının ve emekçi halkın sömürüye
karşı birleşmesi ve devrimci fikirlerle mücadeleye atılmasıdır. Bu yüzden
devricilerden böylesine korkmaktadır. Bugün gerçekleşen saldırılarla tüm
ezilenlere bir mesaj verilmek istenmektedir: “Örgütlenmeyin, mücadele etmeyin.
Yoksa canım istediğinde sizi gözaltına alır işkence eder ve tutuklarım.” Burjuva devlet, bugün
devrimcilere karşı uyguladığı şiddeti meşrulaştırmak için her tür
provokasyona girişmektedir. Bu gözaltılarda aynısını yapmakta devrimcileri
suçlu göstermek için her tür dalavereyi çevirmektedir. Gerçek terörist
burjuva devletin ta kendisidir. Onlarca yıldır başta kürtler olmak üzere
coğrafyadaki tüm emekçilere zulum çektiren, grevleri basan, ormanları yakan,
katleden, işkence eden bu devlettir. Bu devlet Lübnan’a işgalci ordu
göndermektedir. Bu devlet her tür sömürüye, soyguna, talana göz yummakta ve
hatta teşvik etmektedir. Bu sömürüye, yalana, talana dur diyene de terörist
demekte, pervasızca gözaltına alıp, işkence etmekte ve hatta öldürmektedir. Terörist devletin
saldırılarına karşı başta ESP, Atılım Gazetesi ve Özgür Radyo olmak üzere tüm
devrimci kurumlarla tam bir dayanışma içerisinde olmaya, gözaltına alınan ve
tutuklanan tüm devrimci tutsakların yanında olmaya devam edeceğiz. Gözaltına
alınan ve tutuklanan tüm devrimciler derhal serbest bırakılsın. Bu faşizan
uygulamaların sorumluları yargılansın. Yeni Terörle Mücadele yasası
yürürlükten kaldırılsın. 1 Ekim 2006 Asker ailelerinin
çığlığına kulak verin... Jiyan Kürdistan'da çatışmalar
sürerken asker cenazeleri de gelmeye devam ediyor. Çatışmalarda ölen
askerlerin cenazeleri milliyetçi-şoven unsurların, ''Vatan, Millet, Sakarya'' çığlıkları altında kaldırılırken generaller,
''Vatan sağ olsun'' nutukları
çekiyor. Fakat, ateş düştüğü yeri yakar. Ölen askerlerden biri olan
uzman çavuş Mustafa Dağı’nın ailesi, ''evlatlarımızın
acısına dayanamıyoruz, bitsin artık bu acı. Bizim canımız yandı, başkasının
ki yanmasın'' diyor… Yine askerde oğlu ölen baba
Sezai Okay, oğlu Zeki Burak Okay'ın cenazesinde evinin önünde toplanıp slogan
atan milliyetçi gruba, ''Şehitlikle
övünmeyelim, benim oğlum Anafartalar’da, Çanakkale'de savaşmadı. Benim oğlum
şehit olmadı. Oğlumu ne idüğü belirsiz savaş denilen bir olayın içine
soktular.'' diyerek susturdu. Zeki Burak, ''Çocuk benim çocuğum. Çocuğumu bu vatana helal etmiyorum. Kimse
oğlunu askere göndermesin'' dedi. Asteğmen Zeki Burak Okay'ın
annesi Neriman Okay da, ''Ben oğlumu
asker olsun diye okutmadım. Onu insan öldürsün diye dağa gönderdiler. Oğlum
çatışma esnasında karşısındakine
nasıl ateş edeceğini, onun canına nasıl kıyacağını düşünüp duruyordu. Belki
de çatışmaya gerek kalmadan şansı yaver gider, askerliği bitirir
düşüncesindeydi. Ne yazık ki düşündüğü olmadı. Çatışmaya girmek zorunda
kaldı. Oğlum şehit değil. Pisi pisine öldü. Hakkımı bu devlete helal
etmiyorum.'' dedi. Çatışmalarda ölen askerlerden
birinin babası olan Mehmet Gülseren'de, ''Bundan
böyle askere gönderecek kurbanlık çocuğumuz yok. Diğer oğullarıma askere
gitmemelerini, vicdani ret haklarını kullanıp gerekirse cezaevinde
yatmalarını söyleyeceğim'' dedi. Oğlunun şehit olarak gösterilmesine
tepki gösteren Gülseren, ''Hakkımı
helal etmiyorum. Kirli politikalarınıza kurban ettiğiniz çocuğumda hiç
kimsenin şehidi değil. Bundan böyle de askere gönderecek kurbanlık çocuğum
yok'' dedi. Bu ülkede ölmek yoksul
çocuklarına reva görülüyor. Zengin ve bürokratların çocukları ölmüyor.
Elbette hiç kimsenin çocuğu ölmesin. Fakat başkalarının çocuklarının cenazesi
üzerine politika yapanlar ''Vatan Sağ
olsun” diyenler bu sözleri rahatlıkla söylüyor. Çünkü ölen kendi
çocukları değil.. “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim!” Yukarıdaki başlıktaki sözleri
başbakan Recep Tayyip Erdoğan söylüyor. Başbakan, askerliğin yan gelip yatma
yeri olmadığını söyleyerek, ''Hepimiz
askerlik yaptık. Terör belalıdır. Her yerde var. Buna karşı uzun soluklu bir
mücadele yapıyoruz. Şüphesiz ki hiçbir sorumluluk mevkiinde olan şehit
cenazeleriyle karşılaşmak istemez. Ama bu güvenlik mücadelesi sürerken zaman
zaman şehitlerimiz oluyor, olacaktır da ama bunu istismar edenler oluyor. Ben
sorumluluk mevkiinde olan bir insan olarak bu gerçeği sizinle paylaşmaya
mecburum. Biz tarih boyunca neleri konuştuk, neleri paylaştık. Kaldı ki biz
hep; git oğlum git, ya gazi ol ya şehit diyerek oğlumuzu gönderdik'' dedi. Bizde başbakana soruyoruz:
Madem askerlik yan gelip yatma yeri değildir. Madem askerde ölüm de
kaçınılmaz oluyor. O zaman Sayın Başbakan oğlunuz Bilal neden Amerikalarda? Neden
oğlunuzu askere göndermiyorsunuz? Sizin oğlunuz kıymetli de bizlerin
çocukları kıymetsiz mi? Nutuk atacağınıza, başkalarının ölüsü üzerine “Vatan, Millet, Sakarya” diyeceğinize
kendi çocuğunuzu gönderin. Madem şehit olmak ya da gazi olmak çok şerefli bir
şey siz de bir şehit babası ya da gazi babası olarak övünün. Bu fırsatı
kendinizden niçin esirgiyorsunuz? Yoksa şehitlik sadece yoksul ve emekçilere mi layıktır?... 1 Ekim 2006
Birleşmiş
Milletler Lübnan’a Barışı Getiremez Fuat Karan İsrail’in Lübnan’ı işgal etme
girişimi, Lübnan halkının direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu ülkenin kontrol altına alınması Irak ve Filistin direnişlerini destekleyen
İran ve Suriye’nin bölgede güçsüzleştirilmesi anlamına gelecekti. Aynı
direnişlerde mücadele eden militanlara yapılan desteğin kesilmesi anlamına
gelecekti. Ancak plan uygulanamadı. Bunun üzerine Lübnan’daki direnişi kırmak
için apar topar bir BM (Birleşmiş Milletler) kararı çıkarıldı. UNIFIL: Birleşmiş Milletler İşgal Gücü
1701 sayılı Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi kararına göre, 15 bin Lübnan askeri ve 15 bin
UNIFIL (BM Geçici Görev Gücü) Güney Lübnan’da konuşlanacaklar. UNIFIL esas
olarak bölgede emperyalizmin planlarını uygulatmak için orada olacak. BM’nin
barış için oradayız yalanları bizleri ikna edemez. Türkiye burjuvazisi de bölgeye
asker göndererek emperyalist işgalin suç ortağı olacaktır. Eğer amaç sadece
barışsa BM neden Filistin’e de barış gücü göndermiyor? Filistin halkı
İsrail’in bombaları altında her gün katledilirken, açlıkla yoklukla
boğuşurken niye Filistin’e değil de İsrail’e destek oluyor? BM emperyalizmin
bir kurumudur ve derdi barış değildir. Emperyalizmin planlarının
uygulanmasını sağlamaktır. Nedir bu plan?: Hizbullah’ın
silahsızlandırılması ve direnişin kırılması. Lübnan’da emperyalizme bağımlı
kukla bir hükümet kurulması. Türkiye burjuvazisinin sözcüleri Hizbullah’ı
silahsızlandırmaya gitmiyoruz diyor. Çatışmaya girmeyeceğiz diyor. Bu mümkün
mü? Değil! Yalan söylüyorlar. UNIFIL Hizbullah’ı
silahsızlandırmak için oradadır. 1701 sayılı kararda Hizbullah’ın silahsızlandırılması
görevi Lübnan ordusuna veriliyor. Yani Hizbullah’ın ve diğer direniş
gruplarının silahsızlandırılması kararı var. Ama aynı Lübnan’a silah girişi
de aynı kararla yasaklandı. Yani Lübnan ordusu da silahsızlandırılıyor. Peki
ne olacak? Lübnan ordusu ile Hizbullah birbirine düşürülecek ve iç çatışma
kızıştırılacak, ardından UNIFIL birlikleri çatışmalara müdahale edecek. Türk
askeri çatışmalara girmeyecek diyenler, Müslümanlar birbirini boğazlıyor
diyerek yarın askeri çatışmaların içine itecekler. Bu arada eğer Hizbullah
İsrail’e herhangi bir müdahalede bulunursa İsrail Lübnan’a saldırabilecek. UNIFIL’de
İsrail birliklerini koruyacak. Öte yandan Hizbullah’ın 1701
sayılı kararı kabul etmesi kafaları karıştırmaktadır. Hizbullah
silahsızlanmayı kabul ettiyse Türkiye hükümetinin aldığı karar doğrudur diye
düşünmektedir. Hizbullah’ın 1701 sayılı kararı kabul etmesi tamamen
taktikseldir. Hizbullah sivil halka dönük İsrail saldırılarında İsrail’in
hedefinin halkı bezdirme ve her şeyin sorumlusu olarak Hizbullah’ı gösterme
politikasını tersine çevirmek için bu taktiği uygulamış, böylece zaman
kazanmıştır. Direnişin güçlenerek çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla
Hizbullah’ın silahsızlanmayı kabul etmesi bugün için sadece taktikseldir. Türkiye ordusu emperyalist
orduların bir kolu olarak Lübnan’a gitmektedir. Türkiye burjuvazisi,
hükümetiyle, ordusuyla, bürokratıyla emperyalizmin hizmetindedir. Dün
Afganistan’a, bugün Lübnan’a giren Türkiye ordusu yarın Irak’a girme hayali
kurmaktadır. 1 Mart tezkeresi geçseydi bugün PKK Kandil Dağı’nda barınamazdı
diyen hükümet, aslında Irak’a girmenin yollarını yapmaktadır. Amacı
emperyalist yağmadan pay kapmaktır. İsrail gibi bölgede emperyalizmin ileri
karakolu görevi yapmak istemektedir. Lübnan’ın işgali emperyalizmin
bölgeye yerleşme planının bir parçasıdır. Bu plan Ortadoğu’da daha fazla kan
ve gözyaşı üzerine kuruludur. Bu plan sonucunda bölge hükümetleri
emperyalizme daha fazla bağımlı kılınacak, emekçiler savaşlarda
boğazlatılırken, işyerlerinde daha fazla sömürülecektir. Bugün Afganistan’da,
Irak’ta olan budur. Lübnan’da da bu olacaktır. Bu nedenle bu işgali durdurmak
zorundayız. Bu nedenle Lübnan’a Türkiye’nin asker göndermesini engellemek
zorundayız. Aksi hepimiz için daha kötü olacaktır. 30 Eylül 2006
Türklüğe hakaret mi? Neye
ve kime göre? Nergis Çayır Türk Ceza Kanunu’nu (TCK) AKP
hükümeti tarafından yeniden düzenlendiğinde sözde düşüncelerinden dolayı
kimsenin yargılanmayacağı beklentisi vardı. Ne var ki kanunun yasalaşmasından
sonra, (kanunun 301. maddesi Türklüğe hakareti içermekte) yazarlar peş peşe
düşüncelerinden dolayı yargılanmaya başlandı. 301. madde anti-demokratik
niteliğine ek olarak aynı zamanda o kadar muğlâk ve soyut ki isteyen istediği
gibi yorumlayabilmekte. Başını Kemal Kerinçsiz’in çektiği bir grup
milliyetçi-faşist avukat da maddenin bu muğlâklığından yararlanarak, kendisi
gibi düşünmeyenlerin hakkında sürekli savcılığa suç duyurusunda bulunuyor ve
bununla da yetinmeyip mahkeme kapısında suç duyurusunda bulundukları
insanlara karşı saldırılar gerçekleştiriyor. Kerinçsiz ve yandaşları ihbar
ettikleri insanların ceza alıp almamalarından öte kendilerini bu devletin
bekçileri olarak göstermek istiyorlar. Bu ırkçı-faşist avukat grubu, daha
önce de Orhan Pamuk, Hrant Dink gibi yazarlar hakkında suç duyurusunda
bulunmuş ve bununla yetinmeyip aynı zamanda kendi yandaşlarını da mahkemeye
çağırarak yazarlara saldırmışlardı. Devletin yasalarını uygulamakla görevli
kolluk kuvvetleri ise her zaman olduğu gibi saldırıları izlemekle yetiniyor. Aynı avukat grubu bu kez yazar
Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” adlı
romanı için suç duyurusunda bulundu. Roman karakterlerinden birinin
söylediği sözler, TCK’nin 301. maddesinin 1’inci fıkrasındaki suç kapsamına
girdiği iddiasından dolayı Elif Şafak’ın yargılanması istendi. Yine sahnede
faşist Kerinçsiz ve şürekâsı var. Bu avukat grup, belli ki toplumdaki esen
milliyetçi havadan esinlenerek kitleleri kışkırtmak istiyor. Son Elif Şafak davasında bunu
bir ilanla yaptılar. İlanda kitlelerin mahkemeye gelmeleri ve Elif Şafak
gibilerine haddini bildirmeleri çağrısı yaptılar. Yani ellerinden gelse Elif
Şafak’ı linç etmekten çekinmeyecekler. Peki, açıkça kışkırtıcılık yapan bu
avukat şürekâsına hükümet yetkilileri neden dur demiyorlar? Çünkü onlar da bu
grupla aynı gemideler de ondan. Sonuç olarak, Türkiye’de
düşünceleri nedeniyle hapis yatma tehdidi altında olanlar sadece Orhan Pamuk,
Elif Şafak gibileri değil. Daha fazla sayıda insan hali hazırda benzer
davalar nedeniyle zaten cezaevlerinde bulunuyor. Diğer yandan bugün bu
yazarlar veya bu yazarlar gibi düşünenlerin içinde sadece bu kanunların daha
insancıl hale gelmesi talebiyle yetinenler de var. Oysa biraz daha insancıl,
biraz daha demokratik olmakla sorun çözülmüyor. Öncelikle biraz da olsa bunun
için mücadele etmek ve sadece kendine yansıdığında değil herkes için, her
zaman mücadele verme duyarlılığına sahip olmak gerekiyor. Nitekim bugün sosyalistler,
devrimci Marksistler, işçi ve emekçiler kapitalist sömürüye karşı mücadele
ettiklerinden dolayı yıllarca cezaevlerinde yatabiliyor. Üstelik mahkemelere
dahi çıkmadan ceza çeken nice insan var. Bu topraklarda yaşayan ve kimliğinin
Kürt olduğunu söyleyenlerin başlarına nelerin geldiğini bilmeyen yok. Düşüncelerini dile getirmek
istedikleri için linç olma tehlikesi yaşayanları her gün TV’lerde görüyoruz.
Devlet, hükümet, burjuvazi bu kişilerin yaydıkları düşüncelerden ölesiye
nefret ediyor ve korkuyor. Bugün düşüncelerimiz kimin
tekelinde? Kim neyi, nereye kadar konuşacağımıza karışacak? Burjuva devletin
yasaları şunu buyuruyor: benim sizlere çizdiğim sınırlar içinde özgürsünüz.
Peki, bu özgürlük mü? Evet burjuva özgürlük böyle ikiyüzlüdür. İşine gelene,
işine geldiği kadar “özgürlük” verir. Yazarların düşüncelerinden
dolayı yargılanmalarını bizler de kabul etmiyor ve kınıyoruz. Ama sadece
yazarların değil düşüncelerinden dolayı mağdur olmuş sosyalistlerin,
devrimcilerin, işçilerin, emekçilerin ve Kürt halkının da devletin baskı ve
şiddetine karşı savunulması gerekir. Düşüce ve ifade özgürlüğü sivil toplum
anlayışıyla açıklanıp, çözümlenemez. Toplumun sınıflardan oluştuğunu ve
devletin esas olarak egemen sınıfların çıkarlarını yansıttığını unutmayalım.
Demokrasi, özgürlük, düşünce ve ifade etme hakkı sınıflar mücadelesinin
dışında ele alınamaz. 4 Ekim 2006
Askerler Hakkari’de çöp topladı (!) Jiyan Hakkari Dağ ve Komando
Tugayı’nda görevli askerler, eş ve çocuklarıyla birlikte belediyeyi protesto
etmek için sokaklara çıkarak çöp topladı. Askerler, “Belediye bölücülük yapma, işini yap!” pankartı taşıdılar. Dağ ve Komanda Tugay komutanı
Tuğgeneral Azmi Utku Cinek başta olmak üzere tugayda görev yapan subay ve
astsubayların eş ve çocuklarıyla oluşturduğu yaklaşık 500 kişilik sivil
giyimli topluluk Fatih Valilik ve Cumhuriyet caddesi üzerinde ellerinde
poşetlerle tek tek çöpleri topladı. Tuğgeneral Cinek kendi
elleriyle çöp toplarken sokakta dolaşan ve evlerinde bulunan yurttaşlara çöp
torbası dağıttı. Hakkari'nin cadde ve sokaklarında çöp toplayan askerler
dövizler de taşıdı. Taşınan dövizlerden özellikle biri, “Belediye bölücülük
yapma, işini yap” dövizi dikkat çekti. Cadde ve sokaklarda tek tek
çöpleri toplayan askerler, “Hakkari'nin temizliğini kim yapacak?” şeklinde
yazılı dövizler de taşıdı. Çöp toplama ve caddede yürüyüşü sırasında, “Bizler
buradayız, belediye nerede?” sloganları atıldı. Çöp toplama kampanyası
sırasında Hakkari halkına megafonlarla anonslar yapılarak etkinlik anlatıldı.
“Bu çöpleri belediyenin temizlemesi
gerekiyor ama biz duyarlı vatandaşlar olarak kampanyaya katıldık” denildi. Bizce asıl amaç çöp toplamak
değil. Belediyenin DTPli olması askerlerin böyle bir yürüyüş yapmasının
sebebi. Soruyoruz: Belediyelerin görev yapabilmesi için devletin ödenek
vermesi gerekir. Bu ödenek verilmeden belediye nasıl hizmet verecek? Batı da
olsa askerler, belediye görevini yerine getirmiyor diye döviz açıp yürüyüş
yapar mı? Bizce Hayır. Öyleyse bu olayın altında art niyet aramak en doğal
hakkımız. Kaldı ki sizlere askerin yapması gerekenin kendi çöpünü, yani
askeri atıklarını temizlemesi gerektiğidir; fakat bunu yerine getirmeyen
askerin nelere sebep olduğu hakkında kısaca söyleyeceklerimiz de var. Hakkari'de çevre dostu
askerler çöp toplayarak memleketin en ücra köşesini ne kadar sevdiklerini
gösterirken, aynı gün yaklaşık olarak aynı saatlerde Siirt'te iki çocuk
askeri alanda bırakılan patlayıcıların kurbanı oldu. 10 yaşındaki Kerem
Türkan çöp yüzünden değil mıntıkasını temizlemeyen askeriyenin bombalarının
yüzünden hayatını yitirdi. Hakkari'de askerler toplumsal
bilincin yeterince gelişmediğini düşünüyor olacak ki çöp dolu Hakkari'nin
sokaklarını temizleyeme çıkıyor. Öyle ya subay eşleri ve çocukları çöp olan
Hakkari'de yaşayamazdı. Yaşanabilecek bir yer yapmak için temizliğe
başladılar. Peki kendi çöplüklerinde
patlayıcı madde atıklarını temizlemeyen askerin yüzünden ölen çocukların
hesabını kim verecek? Hakkari'nin çöpünü değil kendi çöpünüzü öncelikle
temizleyin. Çocuklarımız sizin bıraktığınız atıklar yüzünden ölmesin. Çöp
öldürmez belki ama patlayıcı madde atıkları öldürür. Önce kendi işinizi
yapın. 1 Ekim 2006
Eğitim bir
Haktır! Ücretsiz olmalıdır! Nergis Çayır Yeni bir öğrenim yılına
başlandı. Yeni okula başlayan çocukları normal şartlarda okula gitmenin
heyecanı sarar. Peki, öyle mi? Velilerin çocuklarının eğitim masraflarını
karşılayamadıklarını artık çocuklar da bilincinde. Çünkü her geçen yıl eğitim
masrafları artmakta, velinin cebine giren para erimekte. Böyle dengesiz bir
düzende artık ilkokul çağındaki çocuklar dahi ekonomik güçlüklerin
farkındalar. Artık hem örgenciler hem de onları okutmaya çalışan veliler için
yeni bir eğitim yılı demek, ateşten bir gömlekten başka bir şeyi ifade
etmiyor. Mantıken, okumak için sadece
derslere ilgi ve çaba göstermek gerekir. Bugün baktığımızda, bunlara ek
olarak bir öğrenim yılı için aynı zamanda milyarlarca para gerekiyor. Eğitim-Sen 2006-2007 öğrenim
yılı için gayet cüzi bir biçimde yapılmış hesaba göre temel kalemlerin
öğrenciye maliyeti, 2250 YTL. Asgari ücretli bir işçinin
yıllık geliri 4560 YTL. Yani, bir işçinin yıllık gelirinin yarısı öğrencinin
okul masraflarına gitmekte. İşçinin diğer yarısıyla ailesinin temel
ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor. Peki, işçi geriye kalan 2310 YTL. ile
bir yıllık temel ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? İşçi ister istemez
yarım-yamalak bir şekilde yaşamını devam ettirmek ve aynı zamanda çocuklarını
okutmak istese de bu sistem içinde pek mümkün olmaz. Bugün ilköğretimi
bitiren yoksul bir ailenin çocuğu hemen bir işyerinde çalışmaya başlar. Hükümet yetkilileri her
öğrenim döneminde okul kitaplarının bedava olduğunu söyleyerek aslında yalan
söylüyorlar. Çünkü bu kitapların kaynağı hazine. Hazinedeki paralarda
işçilerden, emekçilerden ve yoksul kitlelerden toplanan vergilerden
oluşmakta. Öyleyse nereden bedava oluyor kitaplar? Devletin kıyak olarak
gösterdiği bedava kitap da emekçinin sırtından karşılanıyor. Hükümet kamu işletmelerini
patronlara peşkeş çekerek özelleştirdiği gibi aslında eğitimi de kapitalist
ve rekabetçi bir mantıkla özelleştirdi. Eğitim bir hak olmaktan çıkıp,
parası olanın yararlanabildiği bir “fırsat” haline dönüşmüş durumda. Asgari ücretle geçinen bir
ailenin öğrenciyi okutması için 6 aylık ücretini bir köşeye ayırması gerekir.
Okula gitmesi için servis ücreti, okulun ihtiyaçlarının karşılanması için
katkı payı veya harçlar. Liste böyle devam edip gidiyor. Bir başka sorun ise, hiç okula
gitmeyen öğrencilerin okula gitmesi için düzenlenen kampanyalar. Bu
kampanyaları düzenleyenler belli burjuva kesimler veya sivil toplum
kuruluşları. Bu kuruluşlar kitlelerin bu kampanyalara destek vermesi için
banka hesap numaraları veriyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok gibi
görünebilir. Ama bizce eğitim için bu
kampanyaları düzenleyenler sorunu kökünden çözmek istemeyenler. Bu çevreler
bu tutumlarıyla aslında kitlelerde kendi sorununu çözmek yerine birilerinden beklenti
içinde olmaları duygusu ve beklentisi yaratmakta. Eğer sorunları çözmek
istiyorlarsa bu sorunlar sadece AKP hükümetinin uygulamış olduğu bir politika
değil. Bu kapitalist anlayıştan ve düzenden kaynaklanmakta. Bu çevreler, bu
kampanyalarla bugün için belli öğrencilerin sorunlarını giderebilirler. Ya
bir daha ki yıl ya daha sonra… 30 Eylül 2006
Kamu emekçilerine reva görülen
zam belli oldu... Şahin Yıldırım Kamu emekçileriyle 15 Ağustos
2006 tarihinde başlayan toplu görüşmelerin son perdesi 22 Eylül 2006
tarihinde yapıldı. Toplu görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanması ve KESK’in
dördüncü oturumdan itibaren görüşmelerden çekilmesi üzerine Kamu-Sen ve
Memur-Sen Uzlaştırma Kurulu'na başvurmuştu. Kurul ise 7 Eylül günü
çalışmalarını tamamlayarak hükümete ve sendikalara önerilerini bildirmişti. Sunulan
öneriler Kamu-Sen ve Memur-Sen tarafından genel olarak kabul görmüştü. Bakanlar Kurulu memur
maaşlarına 2007 yılı için yapılacak artışı; alt derece memurlar için yüzde
4+4, diğerleri için yüzde 3+3 olarak belirledi. Bakanlar Kurulu toplantısının
ardından yaptığı açıklamada, böylece en düşük memur maaşının 748 lira
olacağını bildiren Çiçek, "1
Ocak`tan geçerli olmak üzere 814 YTL, 2007 Temmuz ayında 847 YTL`ye çıkmış
olacak ki böylece en düşük memurun maaşında yaklaşık 100 YTL`lik bir artış
meydana gelecektir" dedi. AKP hükümeti bunu yapmak
zorunda; çünkü AKP hükümeti IMF’nin öngördüğü biçimde politikalarına yön
vermekte. İMF ise memurlara yapılacak zam oranının yüzde 5 i geçmemesini
hükümete çoktan bildirmişti. Aynı zamanda kamu personel rejiminin biran önce
yasalaştırılması ve kamu emekçilerinin sözleşmeli personel olarak istihdam
edilmesi de IMF’nin bir diğer önceliği durumda. Sonuç olarak, hükümet bu toplu
görüşmelerde de sendikaların bir birlerinden kopuk davranmasından yararlanarak
görüşmeleri istediği gibi sonuçlandırdı. Sendikalar, başta KESK olmak üzeri
Kamu-Sen ve Memur-Sen görüşmeler öncesi radikal çıkışlar yaparak emekçilerin
tepkilerini önlemeye çalışıyorlar, başarılı da oluyorlar. Sendikalar
emekçileri mücadeleye hazırlamak bir yana, yaptıkları eylem takvimine
bakılırsa dostlar alış verişte görsün türünden işlerle uyutuyor. Bugün yoksulluk sınırın
altında çalışmak zorunda bırakılan emekçiler, toplu sözleşme hakkı başta
olmak üzere, diğer hakları için de mücadeleyi sendika bürokratlarına havale
etmek yerine mücadelenin başına geçmesi gerekiyor. Aksi durumda sendika
bürokratları emekçileri oyalamaya ya da göstermelik basın açıklamalarıyla bu
süreci geçiştirmeye devam edebilecekler. Bu, kamu emekçilerinin mücadelesine
bağlı bir süreç olacak. 4 Ekim 2006 AL-CO işçileri patrona dava açtı
Adliye önünde dilekçe vermeye
gelen işçilerden Nazif Ayyıldız, işyerinde çalışma barışlarının bozulduğunu
ve bunun tek suçlusunun AL-CO fabrikasının yetkilileri olduğunu söyledi. Ayyıldız,
“Handan Garipoğlu Adana'ya kadar gidip işçi getirdi. Bu işçileri içerde
silahlandırıp üzerimize salıyor. Can güvenliğimiz yok. Olaylarda
arkadaşlarımız bıçaklarla yaralanıyor ve hiçbir işlem yapılmıyor. Biz
anayasal haklarımızı kullanarak sendikalı olduk. Bu bir suç değildir yasal
bir haktır. Yetkililerin bu kadar pervasız davranan bir işveren karşısında
ellerini kollarını bağlamalarına bir anlam veremiyoruz. Verdiğimiz mücadelede
tüm Kocaeli halkının bize destek vermelerini bekliyoruz” dedi. Patron sözleşmeye uymuyor Serna-Seral Fabrikası’nda 250
gün süren grevin ardından yapılan toplusözleşmeye uymayan patron, işçilerin
alacaklarını ödemiyor. İşçiler verilen sözlerin tutulmaması üzerine bir araya
gelerek dava açma kararı aldılar. TEKSİF Genel Merkezi ile patron arasında
imzalanan sözleşmenin ardından fabrika kapanmış, işçi alacaklarının da 7
taksitte ödenmesine karar verilmişti. Temmuz ayında işçilere ilk ödemeyi yapan
patron, iki aydır işçilere ödeme yapmıyor. Bunun üzerine fabrika önünde
buluşan işçiler, alacakları için dava açma ve ortak hareket etme kararı
aldılar. İşçiler, sendika genel merkezinin sözleşmenin imzalanmasının
ardından kendilerine sahip çıkmamasına da tepki göstererek, bu tutumun devam
etmesi halinde, sendikaya karşı da eylem yapma kararı aldılar. Yapı yeri ölüm yeri
Olay yerinde hayatını kaybeden
Candan'ın cesedi Konya Numune Hastanesi morguna kaldırıldı. Candan'ın diğer
işçilerle birlikte hiç bir kaydı olmadan sigortasız çalıştırıldığı anlaşıldı.
Süt fabrikasında patlama: 2 işçi öldü
Karataş mevkiinde bulunan
belediye asfalt şantiyesinde çalışan Ramazan Nalbant isimli işçi, bu sabah
şantiyenin dram bölümünü temizlerken ayağını merdaneye kaptırdı. Şantiye
işçilerinin haber vermesi üzerine olay yerine gelen 112 Acil Servis ekipleri
tarafından Erciş Devlet Hastanesi'ne kaldırılan Nalbant'ın bir ayağı ezildi. BJ Tekstilde son durum Sendikal haklan için
örgütlenen, patronun tehdit ve işten atma girişimlerine karşı direnen BJ
Tekstildeki işçiler direnişi bitirdi. Bugün mücadelelerini hukuki süreç
yürütecek olan işçiler, fabrika önünden ayrılarak başka işyerlerine girmeye
çalışıyor. Ayrıca işçilerin mücadeleyle ilgili görüşleri bundan sonraki
mücadelelerimize ışık tutmalı. Yaşadıkları deneyimi
yorumlayan işçilerin bir kısmı, işçilerin mücadeleden çabuk vazgeçmesinin
nedenini, her şeyin bir anda geliştiğini ve bu nedenle de yeterince mücadeleye
hazırlanmamış olduğunu, kimi işçi de patronun örgütlenmenin önüne geçmek
için işçileri yıllık izinlere çıkarmakta buluyor. Ayrıca işçiler sendikaları
TEKSİF’in bütün bu gelişmelerde etkili bir eylem içinde olmamasından ve
işçilere sendika konusunda yeterli eğitimlerin verilmemesinden bağlıyan
işçiler oldu. "Yeter Artık, Bıçak Kemiğe Dayandı" EMEKLİ-SEN üyeleri,
taleplerini dile getirmek için 7 Ekim'de Ankara'da, "Yeter Artık, Bıçak
Kemiğe Dayandı" adlı miting yapacak. Emekli-Sen’liler ortalama Emekli
Sandığı aylığının 640, SSK aylığının 500, Bağ-Kur aylığının ise 390 YTL
olduğunu belirterek, emeklilerin büyük bir bölümünün emekli aylığıyla
geçinemediği için halen çalıştığını söyledi Emekliler, "Kaynak yok
gerekçesiyle emekli aylıklarını artırmayan hükümetin, sermayenin ödediği
kurumlar vergisini yarıya indirdiğini, yabancı sermayeden alınan stopajı ise
tamamen kaldırdığını” söylediler ve “bugüne kadar sesimizi duymayan ve
bildiğini okumaya devam eden hükümete sesimizi duyurmak ve taleplerimizi dile
getirmek için 7 Ekim 2006'da Ankara'da 'Yeter Artık, Bıçak Kemiğe Dayandı'
mitingi yapacağız." dediler… Metal Patronun dini imanı para Ramazan ayı geldi. Fabrikadaki
işçilerin büyük bölümü oruç tutuyor. Tutmayanlar da yemeklerini yiyorlar.
İkinci vardiyadaki işçiler iftar vaktinde çalıştıkları için orucunu fabrikada
açmak zorunda kalıyorlar. Ama koşullar berbat. Çünkü yemekler kötü ve az.
Oruç tutan arkadaşlar orucunu su içerek açmak istiyorlar. Ancak yemekhanede
7-8 adet bardak var, bunlar da yetmiyor. İşçiler mecburen bir şeyler yiyip
kalkıyorlar. Hepsi bu duruma tepkili ve işçiler bu durumun patrondan
kaynaklandığını biliyorlar. Ancak işçiler arasında örgütlülük olmadığı için
şimdilik patrona sövmekle yetiniyorlar. Patronun da oruç tuttuğunu
söyleniyor. Ama tabi ki patron orucu ya lüks restoranlarda ya da evde leziz
yemeklerle açıyor. Ama konu işçiler olunca cebinden para çıkmaması için
işçileri ramazanda açlığa mahkûm ediyor. Bu hangi dine hizmet, bunların dini
imanı var mı? Bunların dini imanı para, bu durumda da patron paraya taptığını
bir kez daha kanıtlamış oldu. |