Yıl: 28

Ocak 2007

 

Yeni Dönem Sayı: 35

 

Saddam İdam edildi - İşçi Cephesi

Mücadele 2007’de de sürecek - İşçi Cephesi

İşsizliğin Gizlenemeyen Boyutları - Şahin Yıldırım

Türkiye’nin AB’ye Katılımı Hayal mi Oluyor? - Fuat Karan

DTP'nin Ankara Yürüyüşü - Jiyan

Diyarbakır’da Gözaltında Ölüm - Jiyan

“Şefkat Operasyonu” 28 Ölümle Sonuçlandı - Nergis Çayır

Maraş Katliamının Yıl Dönümünde Akılda Kalanlar !... - Jiyan

İnsanca Yaşamaya Yeten Bir Asgari Ücret! - Akın Sel

“Mücadeleden Emekli Olunmaz” - Oya Şen

Emekli Arkadaş Bunları Biliyor musun? - DİSK

İETT: Yeni Peşkeş Alanı - Şahin Yıldırım

FabrikalardanOkur mektupları

Katmerli Sömürünün Diğer Adı: Taşeronlaştırma - Uğur Yılmaz

Babam Aşkale’ye Gitmedi - Hayat Sezen

Filistin’de gerilim tırmanıyor - Murat Yakın

Nahuel Moreno: Devrime adanmış bir ömür - Murat Yakın

Moreno’yu keşfetmek İşçi Cephesi

 

 

 

 

Gündem

 

İşçi Cephesi

 

Saddam Hüseyin 30 Aralık Cumartesi günü ABD işgal güçlerinin emri altındaki cellatlar tarafından idam edildi. İnfazın, İslam geleneklerine karşı, Kurban Bayramı sırasında gerçekleştirilmesi, Müslüman ülkelerde büyük tepkiyle karşılandı ve Irak halkını bölmeye yönelik bir kışkırtma olarak değerlendirildi. Ayrıca pek çok ülke ve uluslararası kuruluş Saddam’ın bir savaş tutuklusu olduğu ve kendisine Cenevre Antlaşması gereklerinin uygulanmadığı, yargılama sürecinin adil ve tarafsız olmadığı, kendisine yeterli savuma ve yanıt olanaklarının tanınmadığı, idam kararının işgal güçlerine bağlı tarafsız olmayan bir mahkemece verilmiş olduğu vb gerekçeleriyle infazı eleştirdi.

 

Bizce bütün bunların doğru olmasının yanı sıra, Saddam’ın infazı Bush emperyalizminin Irak’taki askeri ve politik yenilgisinin açık bir onaylanmasına işaret ediyor. Irak’taki işgal karşıtı direnişin bastırılamamakla kalmayıp her geçen gün güçlenmesi, Irak toplumunun ezici çoğunluğunun işgale ve onun emrindeki kukla hükümete karşı tavır alması, üstüne üstlük son başkanlık seçimlerinde bizzat ABD halkının Bush’un saldırgan politikalarını onaylamadığını göstermesi, emperyalizmi hemen olmasa bile eninde sonunda Irak’tan geri çekilmeye mahkum etmiş durumda. Bush ise bu yenilgiye bir zafer görüntüsü kazandırmaya, arkasında tamamen tahrip olmuş, ekonomik ve toplumsal kaynaklarını bağımsız bir biçimde kullanma olanağından yoksun kalmış, bölünmüş ve parçalanmış bir ülke bırakmaya çalışıyor. Saddam’ın alelacele infazı bu girişimin parçasını oluşturmakta.

 

Binlerce işçi ve emekçinin katlinden sorumlu Şili diktatörü Pinochet’in bu suçlarından yargılanmasını engelleyen ABD hükümetinin Saddam’ı kendisine bağlı kukla yargıçlar aracılığıyla öldürtmesi, ona “demokratik” bir çehre kazandırmaya asla yetmeyecek. Amacı yalnızca Irak’taki Sünni, Şii ve Kürt topluluklarını bölmek, iç savaş sürecini kızıştırmak, işgal karşıtı direnişi zayıflatmak, Irak’ın bir daha asla bağımsız bir kimlik kazanamamasını sağlamak.

 

Bu amacına ulaşabilecek mi? Sadece Aralık ayında işgal güçlerinin 109 kayıp vermesi bile direnişin zayıflamayıp tam tersine güçlenmekte olduğunun bir işareti. Kaldı ki, eski diktatör Saddam direniş güçlerinin önder simgesi de değildi, onun çizgisindeki akım direnişin çok küçük bir bölümünü oluşturmakta, dolayısıyla da onun infazının silahlı mücadelede zayıflama yaratma olasılığı hemen hiç yok. Tam tersine emperyalizme karşı nefretin derinleşmesine hizmet edecek.

 

Tüm sorun Kürt halkının, tepesindeki emperyalizm yanlısı Barzani-Talabani çetelerinden; Şii Arapların ise kukla hükümetin başındaki gerici mollalardan kurtulabilmesine bağlı. Emperyalizmin yenilgisinin ardından bağımsız ve birleşik bir Irak’ın doğabilmesi bu mücadelenin sonucuna bağlı olacak.

 

* * *

 

AKP hükümetinin iktidarının beşinci yılına girdiği 2007 yılında da işçi ve emekçileri zor günler bekliyor. Her şeyin daha da kötüye doğru gideceğine dair çok açık deliller mevcut. Sadece 380 YTL olan asgari ücretin 23 YTL zamla 403 YTL’ye çıkmış olması bile bütün bu olumsuz tabloyu anlatmaya tek başına yeter. 2006 yılı enflasyonu tüketici fiyat endeksine göre yüzde 9.65 olarak açıklandı. Oysa ev kiraları ortalama yüzde 20 oranında artmış durumda. Belli başlı kentlerde en ucuz ev kiralarının dahi 350-400 YTL’den başladığını düşünürsek yoksullaşmanın boyutlarını görebiliriz.

 

Kuşkusuz asgari ücretle çalışacak bir iş bulamayan milyonlarca işsiz söz konusu. Açlık sınırı altında bir ücretle çalışacak bir iş bulanlar kendini şanslı sayıyor. Kısacası milyonlarca işçi-emekçi için mesele hayatta kalabilme noktasına varmış durumda. Emeklilerin durumu da farklı değil. Ücretli bir işte çalışıyor olmakla işsiz olmak arasındaki fark giderek azalmakta.

 

Bu tablo ne zorunlu ne de kaçınılmazdır. Patronlar kârlarına kâr katarken her şeyi üreten işçi ve emekçilere layık görülen hayat standardı kapitalist sömürünün ve düzenin bir sonucudur. İşsizlik kaçınılmaz değildir. Yoksulluk bir kural ya da zorunluluk değildir. Bu tablonun acil şekilde, bugünden başlayarak dönüştürülmeye başlanması mümkündür.

 

İşsizliğin ortadan kaldırılması için mevcut işlerin vardiya sayıları arttırılarak çalışanlar arasında paylaştırılması ve ücretlerin yoksulluk sınırı olan 1971 YTL’ye çıkarılması bir ilk adımdır. Bu hayal olmadığı gibi uygulanamaz da değildir. İşçilerin denetim ve yönetimi altında merkezi planlama ve eşit bölüşümle işsizlik ve yoksulluk sorunu çözülür.

 

Diğer yandan patronlar ve onların hükümetleri bunun imkansız olduğu yalanlarını söylemekte. Bununla da kalmayıp işçi ve emekçilerin mücadelelerle kazandıkları haklarını gasp etmekteler. Sosyal güvenlik sisteminin bir bütün olarak tasfiye edilmesinin son noktası kıdem tazminatının kaldırılması. Sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma saldırılarıyla örgütsüzlüğe mahkum edilen işçi ve emekçilerin iş güvencesi tamamen yok edilmek isteniyor. Bunun anlamı patronların istedikleri gibi at oynatabilecekleri bir düzeni kalıcı hale getirmek.

 

Son 25 yıldır tüm dünyada giderek artan bir şiddetle devam eden neo-liberal saldırıların geldiği en son nokta işte bu. Kapitalist patronların; devletiyle, rejimiyle, hükümetiyle gerçekleştirdiği bu topyekün saldırılara karşı kuşkusuz işçi sınıfı ve yoksul emekçi halk tamamen sessiz ve kayıtsız değil. Sömürünün ve baskının olduğu her noktada bir direniş, bir başkaldırı var. İşçi ve emekçiler en zor koşullar altında dahi daimi bir boyun eğiş asla göstermedi ve göstermiyor.

 

Günümüzün en büyük sorunu en zor koşullar altında dahi mücadele etmekten vazgeçmeyen işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın dağınıklığı, örgütsüzlüğü ve birleşik bir siyasi yapıdan yoksun olması. Ama bu da aşılmaz ve çözülmez bir sorun değildir. Sınıf mücadelesinin en bilinçli siyasi öncülerinin, devrimci ve sosyalistlerin en acil ve öncelikli görevi sınıfın birlik ve dayanışmasını sağlayacak örgütlü birleşik mücadeledir. Bu ulaşılabilir bir hedeftir.

 

6 Ocak 2006 

 

 

İşsizliğin Gizlenemeyen Boyutları

 

 

Şahin Yıldırım

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’de, ÇAYKUR’a 1500 mevsimlik işçi alımı için duyuru yapıldı. Duyuruda meslek yüksekokulu, lise ve denge okul mezunu olma şartı konuldu.

 

Bu duyurudan hemen sonraki günlerde ÇAYKUR’a girebilmek için, bir kilometrelik işsizlik kuyruğu oluştu. Hükümet, rakamlarla işsiz sayısını düşüre dursun sadece Rize’deki işsizlerin ne boyutlarda olduğu ortada. 1500 kişi alınacak kuruma 20 bin kişinin başvuru yapıyor olması hükümetin rakamlarını yalanlıyor.

 

Bu hükümet dört yıllık dönem içinde yeni iş alanları mı açtı ki işsizlerin sayısında bir azalma olsun? Hayır! Tam tersine özelleştirme adı altında fabrikaları kapatan veya satan bu hükümet değil mi? Ama bu hükümetin izlemiş olduğu program ile patronlar kârlarına kâr kattıklarını gazetelere ilan vererek açıklıyorlar. Patronlar işsizliğin arttığı bir sürçte kâr edebiliyorlarsa bunun adı yoğun sömürüdür. Bu sömürünün işleyişi ise, daha az işçiyle daha çok iş yapmaktır.

 

 

Dünyada Servet Kimlerin Elinde?

 

Birleşmiş Milletler’in (BM) “dünyada kişisel servet dağılımı” raporu yayınlandı. Bu rapora göre; 2001 yılı itibarı ile dünyada 499 dolar milyarderi var.

 

Dünya nüfusunun yüzde 10’u dünyadaki servetin yüzde 85’ine sahip durumda. Bugün dünya nüfusunun yüzde 50’si, dünyadaki toplam servetin sadece yüzde 1’ine sahip. Kişisel serveti en yüksek olan ülke, ABD. Onu Japonya ve İngiltere takip ediyor.

 

ABD dünyadaki servetin yüzde 37’sini kontrol ederken, Japonya yüzde 27’sini, İngiltere yüzde 6’sını, Fransa yüzde 5’ini, Almanya ve İtalya da yüzde 4’ünü kontrol ediyor.

 

 

Türkiye’de 15 milyon yoksul var(mış!) Günaydın…

 

BM’lerin raporundan sonra Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı anketin sonuçları biraz olsun içimizi rahatlattı! İçimizi rahatlatan bu raporu ele almakta yarar var. Bu raporun sonuçlarına göre; ülkede gelir dağılımı giderek düzeliyor(muş), toplam gelirden yoksulların aldığı pay artıyor(muş), zenginlerinki de azalıyor(muş).

 

Nüfus artmasına rağmen yoksul sayısı azalıyor(muş)

 

TÜİK’in hesaplamalarına göre, 2005 yılında 4 kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 190 YTL, yoksulluk sınırı ise 487 YTL. TÜİK sakın olan hesaplarını TBMM’deki indirimli fiyatlara göre ayarlamış olmasın?

 

Sendikaların yaptığı araştırmalar (açlık sınırı 605 YTL, yoksulluk sınırı 1971 YTL.) ile TÜİK’in açıklamış olduğu rakamlar arasında dağlar kadar fark var.

 

Gözümüz aydın, nihayet yoksulluk gerçekte azalmasa da hükümetin rakamlarla kağıt üstünde bunu becermiş olması bizleri ne kadar ferahlattı, anlatamayız. Bu önemli bir gelişmedir! 

 

Bugün yaşadığımız kapitalist sistemde zenginliklerin küçük bir azınlığın elinde toplandığını görüyoruz. Bu zenginliği üretenlere ise; yoksulluk ve açlıkla pençeleşmek düşüyor. Bu bir kader olamaz. Demek ki dünyada tüm insanların insanca yaşayabileceği kadar zenginlik mevcuttur. Esas olarak bu kaynakları hiç bir kâr gözetmeksizin insanlığın geleceği için eşit planlayacak bir sisteme ihtiyaç var. Tüm insanlığın önündeki görev bu olmalı.

 

5 Ocak 2007

 

 

 

 

 

Türkiye’nin AB’ye Katılımı Hayal mi Oluyor?

 

Fuat Karan

 

Avrupa Birliği’ne girmek Türkiye burjuvazisinin en temel hedeflerinden biri. Bu hedefe giderken AB burjuvazisinin her talebine cevap vermeye çalışan Türkiye burjuvazisi, bütün bu çabasına rağmen bir türlü beklediği ödülü de alamadı. Bugüne kadar 1200 uzman AB’yi ziyaret etti. 100 bin sayfalık sağlıktan eğitime AB standartları uygulanmaya girişildi. 35 müzakere başlığı AB uzmanları tarafından günlük olarak izlendi. AB Komisyonu Türkiye temsilciliğinde 100’ün üzerinde uzman çalışıyor. Brüksel’de 400’e yakın uzman var. Buna rağmen Türkiye, Avrupa burjuvazisinin onayını alamadı. Kıbrıs sorunu, Ermeni meselesi ve Avrupa’nın birçok ülkesinde yaklaşan seçimler Türkiye konusunun Avrupa’da bir iç malzeme konusu olmasına neden oldu. Tersinden  AB’ye katılım meselesi, Türkiye’de  AB’ci burjuva kesimleriyle, milliyetçi-Kemalist kesimler arasındaki güç mücadelesinin de öznesi durumunda.

 

Bu anlamıyla 2006 yılı, AB ile ilişkilerin yoğun ve tartışmalı olarak yaşandığı ama aynı zamanda iç siyaset malzemesi haline geldiği bir yıl oldu. Konu üzerindeki tartışmaları alevlendiren ise, AB’nin Türkiye ile müzakereleri askıya alması ve bunun karşısında hükümetin verdiği tavizlerdi. Tartışmalar 1 Aralık’ta Avrupa Komisyonu’nun müzakereleri 8 başlıkta askıya alma tavsiye kararıydı. Bunun ardından hükümet Güney Kıbrıs’a limanlarını açma kararı aldı. Bu karara rağmen, 11 Aralık’ta AB Genel İşler Konseyi’nde bir araya gelen AB Dışişleri Başkanları, müzakerelerin askıya alınması kararını onayladı. Buna gore Türkiye, Gümrük Birliği’ni ilgilendiren 8 konuda (malların serbest dolaşımı, iş kurma hakkı ve hizmet sunumu serbestisi, mali hizmetler, tarım ve kırsal kalkınma, balıkçılık, taşımacılık politikası, gümrük birliği ve dış ilişkiler) Ek Protokolün yükümlülükleri yerine getirilene dek askıya alındı. Özellikle dinsel özgürlükler, kadın hakları, azınlık hakları, sendikal haklar ve ordu üzerinde sivillerin kontrolü gibi alanlarda ilerleme sağlanması talep edildi. Ayrıca komşuluk ilişkilerinde daha barışcıl yollar izlenmesi tavsiye edildi.

 

Hükümet kararı tepkiyle karşılarken, muhalefet hükümete yüklenmeye başladı. Bu tartışmalar milliyetçi-Kemalist kesimlerin tartışmayı dillendirmesine neden oldu. Baykal başta olmak üzere, Bahçeli, TOBB başkanı Hisarcıklıoğlu hükümeti neredeyse ihanetle suçlama noktasına geldiler.Mesele laik-anti laik tartışmasına taşındı. Cumhurbaşkanlığı tartışmasına eklendi. Tartışmanın dozajının artmasının esas nedeni ise yaklaşan seçimlerdi.  Aslında TÜSIAD’ın hem limanların açılması hem de AB konusunda hükümeti desteklemesi Türkiye burjuvazisinin desteğinin de göstergesi. Tartışmanın temel hedefi hükümeti yıpratarak oy toplamaktı.

 

Başta da söylediğimiz gibi Türkiye için AB bir devlet politikası ve burjuvazi tüm sorunlara rağmen bu politikayı sürdürecek. Öte yandan benzer bir durum AB burjuvazisi için de geçerli. Onlar da Türkiye’yi Birliğe katma konusunda istekliler. Özellikle güvenlik meselesi ve enerji geçiş yolları üzerinde olması Türkiye’ye olan ihtiyacı arttırıyor. Nitekim aralık ayının son haftalarında Tony Blair’ın Türkiye ziyareti, Kıbrıs’a yardım kararı alınması bu sürecin göstergeleri. Blair, AB konusunda Türkiye’ye destek verirken Türkiye’yi Irak bataklığına çekmeyi amaçlıyor.

 

Sonuç olarak tartışmaların gerekçesi ise seçimlerdeki oy hesaplarında yatıyor. Olan ise biz emekçilere oluyor. Bir yanda refah getireceğine inanılan AB, öte yanda, milliyetçilerin deyimiyle, tüm kötülüklerin anası AB… Bunları emekçiler tartışırken burjuvazi AB reformları bahanesiyle sömürücü yasalarını bir bir geçiriyor. Oysa bu tercihlerin birbirinden farkı yok. İkisi de aynı bataklık. Emekçilerin hayallerini gerçekleştirecek olan ise burjuvazinin Avrupa’sı değil, emekçilerin sınıfsız, sömürüsüz, sosyalist Avrupa’sıdır.

 

7 Ocak 2003

 

 

 

DTP'nin Ankara Yürüyüşü

 

Jiyan

 

Seçilmiş Kürt temsilcilerin, Kürt sorununa dikkat çekmek, operasyonları durdurmak ve ateşkesi çift taraflı kılmak talepleriyle başlattığı, Diyarbakır- Ankara yürüyüşü 16 Aralık Cumartesi günü Diyarbakır'da start aldı. Diyarbakır, Hakkari, Batman, Siirt kısacası Kürdistan'ın dört bir yanında halkın yoğun ilgisini bekleyen DTP umduğunu bulamadı. Yürüyüş DTP'nin beklentilerini karşılamadı. Diyarbakır İl Örgütü temsilcileri yürüyüşçüleri uğurlamak için 60.000 kişilik bir kitle beklentisindeydi. Ne var ki caddede biriken kalabalık sayısı 1.500’ü geçmedi. Bu nedenle Seçilmişler, Diyarbakır-Anakara yolculuğuna moralsiz başladı. Aynı zamanda DTP eş başkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk'ün de aralarında bulunduğu konvoydakiler Ankara'nın vereceği yanıtı da merak etmekteydi.

 

Konvoyda, Diyarbakır belediye başkanı, eski milletvekili Selim Sadak, Yenişehir Belediye Başkanı Fırat Anlı, Bağlar Belediye Başkanı Yurdusev Özsökmenler de vardı. Konvoy 19 araçtan oluşan barış kervanını Diyarbakır sınırları dışına kadar uğurladı. Yol boyu merak edilen konu güvenlik güçlerinin kervana karşı takınacağı tavırdı. Engellenip engellenmeyeceği merak konusuydu. Siverek üzerinden Urfa'ya doğru yol alırken 1.500 kişilik bir asker-polis gücü konvoyu durdurdu. Jandarma ve polis grubunu gören bazı temsilciler bu duruma tepki gösterdi. Kimlik kontrolü yapılması için araçtakilerin aşağıya indirilmek istenmesi gerginlik yarattı. Bu talebin reddedilmesi üzerine kimlik kontrolü araçlarda yapıldı. Konvoy birkaç yerde de çeşitli bahanelerle alıkonuldu. DTP'li seçilmişlerin araya girmesiyle olay çözüldü. Ankara'ya varıldığında basın metni Aysel Tuğluk tarafından okunarak yürüyüşün amacı dillendirildi. Meclis başkanıyla görüşme talepleri reddedilen konvoydakiler kısa bir açıklamadan sonra ateşkes sürecinin ciddiye alınmasını ve çift taraflı hale getirilmesini talep ettiklerini, bu fırsatın değerlendirilmesini istediklerini belirtti.

 

Destek Sorunu

 

DTP konvoyunun uğurlanmasına 60.000 kişinin gelmesi beklenirken 1.500 kişinin konvoyu uğurlamaya gelmesi önemli. DTP, ateşkese endeksli kısır politikalarla kendisini var etmeye çalışmakta. Ateşkes elbette Kürt ve Türk emekçileri için çok önemli. Ancak yaşam devam ediyor; Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin birçok siyasi ve ekonomik sorunu mevcut. Bu sorunların bir bütün olduğu ve emperyalist-kapitalist sistemden kaynaklandığı unutulmamalı. İşçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların sorunlarını yine işçi ve emekçiler çözer, milliyetçi ve/veya ulusalcı burjuvalar değil. İşsizlik, yoksulluk, eğitim gibi problemlerle birlikte rejimin baskı ve şiddetinden kaynaklı anti-demokratik uygulamalar karşısında bu nedenle sınıf eksenli net politikalara sahip olmak gerekir.

 

Ağar Hayalleri…

 

DTP, Mehmet Ağar'ın son dönemdeki söylemlerine açıkça olumlu değer biçti. Mehmet Ağar, Kürt oylarına göz kırpıyor. Binlerce operasyon yaptığını kendi ağzıyla da söyleyen Mehmet Ağar, bugün karşımıza kardeşlikten, barıştan söz eden biri olarak çıkıyor. Kim inanır? DTP mi? Mehmet Ağar, son dönemde ağzına barış sözcüğünü aldı diye, dağdakilerin siyasete kazandırılması yönünde demeçler verdi diye onun değiştiğini sananlar varsa, yanıldıklarını söylemek isteriz. Evet, Mehmet Ağar barış yönünde, kanın durması yönünde söylemlerde bulunuyor, -buna itirazımız yok.- Lakin barış-kardeşlik gibi sözlerin Mehmet Ağar'ın gerçek düşünceleri olmadığı açık. Bu ülkenin işçi ve yoksul emekçileri bunu görüp, öğrenecek kadar acı çekip, gözyaşı döktü.

 

Bu arada barış konvoyunun görüşme taleplerini reddeden devlet görevlileri, bürokratlar bu yürüyüş hakkında soruşturma başlattı. Bahaneler, tanıdık bahaneler. Terör örgütüne destek, terör örgütünün propagandası ve Abdullah Öcalan lehinde sloganlar vs… Barışın kazanılmasının kolay olmadığını biliyoruz. Bunun için Kürt ve Türk emekçileri birlikte hareket etmelidir.

 

6 Ocak 2006

 

 

 

Diyarbakır’da Gözaltında Ölüm

 

Jiyan

 

Diyarbakır Pirinçlik Köyü’nde karakolun elektrik kablosunu çaldıkları gerekçesiyle darp edilerek göz altına alınan yedi çocuktan biri olan Şemsettin Yavuzkaplan dövülerek karakola götürüldü. Askeri araca bindirilirken fenalaşan Yavuzkaplan’ın arkadaşları, askerlere Yavuzkaplan’ın kalp hastası olduğu için fenalaştığını söylemelerine rağmen askerlerin umursamadığını, Şemsettin Yavuzkaplan’ı ayaklarından tutarak araçtan dışarıya çıkarmaya çalışması üzerine ağabeyi Şemsettin’in yere düştüğünü anlatan Y.Y: ‘’ Komutan Şemsettin’i dövdü. Şemsettin hiç konuşmuyordu. Kalbi var dedim, ama askerler bizimle dalga geçti.’’ dedi. Diğer çocukların anlatımı da aynı doğrultuda.

 

Çocuklar, “Şemsettin karakolda can verdi” dediler. Köylülerin anlatımına göre çocukların içinde en büyüğü olan Şemsettin’e karşı askerler düşmanca bir tavır takındılar. Şemsettin’i yere yatıran askerler başının etrafına kurşun sıktılar. Askerler belki Şemsettin’ i direk öldürmediler ama onun ölümüne sebep oldular.

 

Kürdistan’da zalim bir tutum takınan devlet görevlileri insanlara karşı pervasızca tutum alıyor. Susmamak, bu tür cinayetlerin üzerine gitmek, deşifre etmek gerekir. Susmayalım, ölümlere karşı sessiz kalmayalım, ses olalım!

 

6 Ocak 2006

 

 

 

“Şefkat Operasyonu” 28 Ölümle Sonuçlandı

 

Nergis Çayır

 

19-22 Aralık 2000 yılında “hayat dönüş, şefkat operasyonu” adı altında 20 hapishanede birden düzenlenen operasyonlarda 28 siyasi tutsak öldürüldü. Bayrampaşa hapishanesinde 12 kişi diri diri yakıldı. Bu operasyona on bine yakın polis, asker, özel tim katıldı. Yalnız Çanakkale hapishanesinde 5 bin 48 adet gaz bombası kullanıldı.

 

DSP’li Adalet Bakanı Sami Türk, katliamdan önceki günlerde; “bu işkencedir, insan haklarına aykırı, peşin ve açık söylüyorum bu gösteriye destek verenler teröre destek verir. Bütün medeni ülkelerde cezaevlerinde tek kişilik iki-üç kişilik odalar vardır. Bu sistemi her ne pahasına olursa olsun kuracağız” demişti. O dönem koalisyon hükümetinin başındaki Ecevit ise, “teröristler artık devletle baş edilemeyeceğini anlamışlardır” diyerek toplumu sindirme politikası izledi.

 

Bugünkü AKP hükümeti ve onun Adalet Bakan’ının açıklamaları altı yıl öncekinden farklı değil. F tipleri ve tecrit nedeniyle bugüne kadar 122 tutsak açlık grevinde öldü. Halen de ölmeye devam ediyor. Yapılan bir araştırmada F tipi cezaevlerinde kalan adli tutsaklardan toplam 150’ye yakını tutsaklık koşullarından dolayı intihar etmiş. Bu örnek bile cezaevlerinin ne durumda olduğunu gösteriyor.  

 

Behiç Aşçı 280 güne yaklaştı

 

Bakanlık F tipi cezaevleri ve ölüm orucundaki Behiç Aşçı ile ilgili açıklama yaptı. Açıklamayı ancak ölüm orucunun 262. gününde yapabildi. “Cezaevlerinde tecrit yok, üç kapı üç kilit açılsın önerisi kabul edilemez” dendi. Cezaevleri Genel Müdürü Kenan İpek tarafından üç sayfalık açıklama yapıldı. Açıklamada Behiç Aşçı terörist avukatı olarak gösterildi.

 

F tipi cezaevlerinin insan beden ve ruh sağlığı üzerinde etkileri nedeniyle, tutsakların ve demokratik kitle örgütlerinin önerisi “üç kapı üç kilit açılsın” isteği çeşitli etkinliklerle, protestolarla devam ediyor. Aileler yaptıkları açıklamada tutsaklara posta yoluyla gönderilen ve toplatma kararları dahi olmayan gazete ve dergilere idarece el konulduğunu, “slogan attıkları”, “ayakta sayım vermedikleri” gerekçesiyle tutuklu ve hükümlülerin büyük çoğunluğunun mektup ve görüş cezası aldığını açıkladılar.

 

Tutukluların talepleri en az üç kişinin bir arada kalması, üç hücrenin aynı havalandırmaya açılması. Bu talep tutukluluk koşullarında kalan insanlar için doğal, insani haklardır. Adalet bakanlığı ise, değişiklik yapılırsa “örgütlerin zafer ilan edeceğini” iddia etmekte.

 

En son olarak Meclis Başkan’ı Bülent Arınç kitle örgütleri ve Behiç Aşçı’nın annesi ve Behiç Aşçı ile de telefon görüşmesi yaptı. Hiçbir gelişme olmadı. Bülent Arınç ölüm orucundaki Behiç Aşçı’ya ölüm orucundan vazgeçmesini, daha sonra duruma bakacaklarını söyledi. Bu da kamuoyunu oyalamak için, bakın görüştük mesajını vermekten öte bir anlam taşımadı.

 

Ölüm oruçlarının tek başına çözüm olmadığı ortada, toplumun geneli, emekçi halk bilgilendirilmeli ve toplu bir karşı koyuşla bu sorunun üstesinden gelinmelidir.

 

TMY’na Hayır

 

Terörle Mücadele Yasası’na (TMY) dayanılarak bir çok kurum ve kuruluş basıldı. Bu baskınlar ilk değil. 21 Eylül 2006 tarihinde ESP’ye (Ezilenlerin Sosyalist Platformu) baskınlar, gözaltılar, tutuklamalar yaşandı. Bu operasyonların üzerinden iki ay geçmeden bu kez hedefte Temel Haklar dernekleri vardı. 7 Aralık’ta aynı anda 20’den fazla kuruma baskınlar düzenlendi. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. 15 kişi tutuklandı.

 

Polis sadece bu kurumları hedef almadı. Bu kurumların bulunduğu semtlerde yaşayan bütün halkı da hedef aldı. Polis, kuramların bulunduğu mahalleleri abluka altına aldı. Atılan sayısız gaz bombalarından başta yaşlılar ve çocuklar olmak üzere herkes etkilendi. Bundan dolayı hastanelere giden birçok insan oldu. Polisin yapmış olduğu bu operasyonların sadece siyasi kurumlara yönelik olarak algılanması yanlıştır. Devlet bu baskıcı yolla aynı zamanda yoksul mahallelerde yaşayan halkı sindirmek ve boyunduruk altında tutmak istiyor. Bu operasyonları  kınıyoruz.

 

3 Ocak 2007

 

 

 

Maraş Katliamının Yıl Dönümünde Akılda Kalanlar !...

 

 

Jiyan

 

Maraş Katliamı, 19-23 Aralık 1979'da ülkücü faşistlerin, Alevilere saldırarak resmi rakamlara göre 111, gerçek rakamlara göre ise 500'ün üzerinde kadın, erkek ve çocuk olmak üzere insanımızı katletmesidir.

 

19 Aralık'ta Çiçek Sineması'nda ''Güneş Ne Zaman Doğacak''  filminin gösterimi esnasında, ülkücü bir grup tarafından atılan bombanın start verdiği olaylar büyüyerek devam etti. Kent büyük bir baskı altındaydı, gerilim giderek tırmandı. İki öğretmenin katledildiği haberi ile birlikte, öğretmenlerin cenazeleri kent merkezine ulaştı.

 

Cenazelerin kaldırılması esnasında cenaze kortejine saldırı yapıldı. Çok sayıda insanın yaralanması üzerine cenaze töreni bir gün sonraya ertelendi. Aynı gün CHP eski senatörü Hilmi Soydan'ın öldürüldüğü haberi alındı. 20-21 Aralık tarihlerinde  devam eden olaylarda çok sayıda Alevi yurttaş Allah adına (!) katledildi.

 

Manzara korkunçtu. Eli silahlı, sopalı, demir çubuklu ve baltalı 300-400 kişilik gruplar ellerindeki  malzemelerle sağa sola saldırırken ortada tek bir güvenlik görevlisi yoktu. Devlet acz içinde olayları seyrediyordu. Devlet ve ülkücü çetelerin organize ettiği katliam 23 Aralık cumartesi günü korkunç bir hal aldı.

 

Yörükselim, Mağaralı ve Şirintepe Mahalleri'nde evlerinden çıkarılan aleviler tek sıra haline getirildikten sonra silahlarla tarandı. Bunlar hep Allah adına denilerek gerçekleştirildi.

 

Yaşlı bir kadının gözleri şişle oyuluyor, küçük bir çocuk kaynar kazana atılıyordu.

 

Bu olaylar meydana gelirken zamanın içişleri bakanı İrfan Özaydın'da şehirdeydi. Bakan Özaydın vilayet binasına kaçarak kendini kurtarıyordu. Devletin aczi son noktasında idi. Dehşet verici durumlar yaşanıyordu.

 

Düşünün bir kere, güvenliği sağlamakla yükümlü bir bakan halkla birlikte içerde mahsur kalıyor. Kendi hayatını kurtarmanın peşine düşüyor. Durum bu kadar vahim.

 

Görgü tanıklarının anlatımına göre ülkücü faşistlere silahlar askeri araçlarla ülkücülerin yaşadığı mahallere bırakıldı. Bu arada bir şeyi daha hatırlatmakta fayda var: Bugün iktidarda olan AKP'nin bir bakanı olan Abdülkadir Aksu o katliamın yaşandığı günlerde Maraş'ta emniyet müdürüydü. Bu unutulmamalıdır. Nitekim Ecevit’in ölümünden sonra arşivinden çıkan belgelere göre katliamı MİT’in organize ettiği ortaya çıktı. Ecevit başbakan olarak bu bilgiye sahip olmasına rağmen parmağını oynatmadı, katliama seyirci kaldı. Aynı Sivas katliamında Erdal İnönü’nün olaylara seyirci kalması gibi.

 

Katliamdan sonra sıkıyönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar sürdü. 804 kişi hakkında dava açıldı. 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1 ile 24 yıl arası hapis cezalarıyla cezalandırıldı. Hiçbiri cezanın tamamını yatmadı. İdam cezası alanlar bile 13-14 yılda cezaevinden çıktı. Hatta bunların arasında milletvekili olanlar bile vardı.

 

Bu olaylar sonunda Alevi kökenli yurttaşların % 80'i Maraş'ı terk etti. Bu olayda sözüm ona bir sol parti iktidardaydı. Ecevit hükümeti bu katliamda ne kadar halkçı olduğunu da göstermiş oldu (!) Maraş katliamı bu topraklarda ilk değil ama son olması bizim elimizde! Unutmamalıyız. İnsan beyninin yaptığı en büyük kötülük unutmak ve kanıksamaktır!!...

                              

UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM! HESAP SORALIM!

 

6 Ocak 2006

 

 

 

İnsanca Yaşamaya Yeten Bir Asgari Ücret!

 

 

Akın Sel

 

Milyonlarca işçiyi ilgilendiren asgari ücret açıklandı. Yine bildik manzaralar ortaya çıktı. Yani hükümet 2007 yılı için sefalet ücretine devam dedi.

           

Belirlenen asgari ücret 1 Ocak’tan itibaren 16 yaşından büyükler için brüt 562.50 YTL, net 403.75 YTL oldu. Belirlenen brüt asgari ücretten genel olarak 78 YTL SSK primi, 5 YTL işsizlik sigortası fonu, 71 YTL gelir vergisi, 3 YTL damga vergisi olmak üzere toplam 159 YTL kesinti yapılacak. 16 yaşından küçükler için ise asgari ücret net 341 YTL oldu.

 

Belirlenen asgari ücret her zamanki gibi açlık sınırının altında kaldı. Yani hükümet, patronların kârlarını artırmak için tüm olanaklarını kullanırken, toplumun genelini ilgilendiren asgari ücretin belirlenmesinde açlığı reva gördü. Bu hükümetin yaklaşımıdır.

           

İşçileri temsilen masaya oturan Türk-İş Sendikasının örgütlü olduğu işyerlerinde asgari ücretle çalışanı olmadığı gibi, birde sendika bürokratları yapması gerekenleri bir yana bırakıp, taleplerin yerine getirilmediğinden yakınarak, “bu ücreti alana Allah yardım etsin” diyerek adeta işçilerle alay ediyor.

           

Patronların temsilcisi, asgari ücrete yapılan artışın kendi taleplerinden fazla olduğunu belirterek, bu artışın patronlara büyük yük getirdiğini söylüyor. Tabii ki bizim buna inanmamız mümkün değil. Bu açıklamalar tamamen kitlelerin bilincini bulandırmaktan başka bir şey değil. Hükümetin tüm temel ihtiyaçlara yaptığı zamları düşündüğümüzde zaten yapılan zam işçilerin cebine girmeden erimiştir.

           

Patronlarla aynı dili konuşan bir başkası da Çalışma Bakanı Murat Başeskioğlu, “gönlümüzde geçen bu değil, kaynak olsa vermez miyiz?” gibi demagojiler yapıyor. AKP hükümeti iş başına geldiğinden bu yana işçiler, emekçiler ve tüm yoksul kesimler için ne yaptı? Hiçbir şey!

 

İşçi ve emekçilerin yaşamlarını daha da daraltan ve açlığa, yoksulluğa, pahalılığa mahkûm eden bu hükümet ve ona koltuk değneği görevini üslenmiş sendika bürokratlarına bel bağlamamalıyız. İnsanca yaşanabilir bir ücretin belirlenmesi için topyekun bir müdahale hattı geliştirmeliyiz. Yoksa birileri bizlerin adına kararlar almaya devam edecektir. Oysa bizlerin adına karar verenlerin yaşam biçimleri ile bizlerin yaşam koşulları arasında dağlar kadar fark var. O zaman biz, mücadeleyi başkasına havale etmemeliyiz. Sefalet ücretine son!

 

2 Ocak 2007

 

 

Emekliler “Mücadeleden Emekli Olunmaz”

Şiarıyla Mücadeleye Devam Ediyor

 

 

Oya Şen

 

DİSK’e bağlı Emekli-Sen Sendikası olarak “sendika hakkımızı alabilmek ve insanca yaşayabilmek için” 1 Aralık’ta iki ay sürecek eylemlilikler kampanyasına başladık. Kampanyayı duyurmak için Galatasaray Lisesi’nin önünde topladık. Taksim’e kadar pankart açarak yürüdük. Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yaptık.

           

Bundan sonraki dönemlerde ilki Kadıköy olmak üzere, Bakırköy, Mecidiyeköy, Avcılar meydanlarında emekli kürsüleri kuruldu. Bu kürsülerden hem sendikalı emekliler, hem de toplantıyı gören emekliler konuştu. Eylemin tamamı bir saatti. Bu konuşmaların ardından müzik dinletisi oldu, ardından da alanda bildiriler dağıtarak, taleplerimizi dile getirdik. Halktan da çok destek geldi. Bu gösteriler sırasında bizden haberdar olmayan üyeleri üye yaptık.

           

Bu eylemlilikler Ocak ayının sonuna kadar sürecek. En son yaptığımız eylem “Kurban Bayramında hükümete kurban olmayacağız”. Beşiktaş AKP ilçe binasına yürümek için toplandık, emekli maaşı kuyruklarında ölen emeklilerin isimlerini yazan dört tabut, dörtte kefen giyen arkadaşlarla AKP ilçe binasına yürümek istedik, polisin tavrı kesinlikle yürütmemekti. Polis bize, “Böyle bir şeyin kanuni olmadığını, burada basın açıklamanızı yapın, yürüyemezsiniz” dedi. Aşağı yukarı yarım saatlik bir tartışma oldu. Emekliler “emekliye değil çetelere barikat” sloganları attı. Bu kararlı tutumumuz karşısında polis geri adım atmak zorunda kaldı. AKP ilçe binasına yürüdük, tabutları bıraktık, bir basın açıklaması yaptık. Basın açıklamasının içeriği bizi açlığı mahkûm eden bu hükümete kurban olmayacağız şeklindeydi.  

           

Biz emekliler ellerimizden geldiğince bu eylemliliklere katıldık. Diğer sendikalardan ve siyasi partilerden katılım olmadı ve hemen hemen hiç destek gelmedi. Eylemliklerimiz yalnızca birkaç günlük gazetede küçük haberler şeklinde çıktı.

           

Aslında bizim sorunlarımız da diğer sorunlar gibi örgütlü güce dayanıyor. Bunun için örgütlenmek ve mücadele etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Bizler “mücadeleden emekli olunmaz” şiarıyla hareket etmeliyiz.  

 

 

 

 

Emekli Arkadaş Bunları Biliyor musun?

 

 

DİSK/EMEKLİ-SEN İSTANBUL ŞUBELERİ

 

AKP hükümetinin 2006 yılı ilk 6 ay için emeklilere verdiği zam oranının enflasyonun altında kaldığını kabul ederek 2.32 tutarında zammı Emekli Sandığı emeklileri ile dul ve yetimlerine ödenmesine karşın bu zammı SSK ve BAG-KUR emeklilerine ödemediğini BİLİYOR MUSUN?

 

Daha önce bir evi olan emekli emlak vergisinden muafken 2007 yılından itibaren bir evi olan emekliden de emlak vergisi alınacak. BİLİYOR MUSUN?

 

Belediye kanununda yapılacak değişikliklerle yerel yönetimleri güçlendirme adı altında içtiğimiz sudan yaktığımız lambaya, diktiğimiz ağaçtan beslediğimiz hayvana kadar her şeye yeni vergiler getiriliyor. BİLİYOR MUSUN?

 

Hastanelerde muayene, tetkik ve tedavinin her evresinde katkı payı adı altında ek ödeme isteneceğini, aylık geliri 127 YTL olan herkesten 64 YTL sağlık sigortası primi alınacağını ve prim ödemeyenlerin sağlık hizmeti alamayacağını, BİLİYOR MUSUN?

 

Yeni çıkan SSGSS İle emekli maaşlarının %23 ile %33 oranında azalacağını, IMF'nin talimatı ile emekli maaşlarının vergilendirilmesinin düşünüldüğünü, BİLİYOR MUSUN?

 

AKP Hükümetinden İstiyoruz

 

Emekli Sandığı emeklilerine dul ve yetimlerine ödenen 2.32 tutarındaki ENFLASYON FARKI ZAMMININ aynı koşullarda SSK ve BAĞ-KUR emeklilerine de ÖDENMESİNİ İSTİYORUZ.

 

Açlık sınırının altında sefalet ücreti değil İNSANCA YAŞAYACAK ÜCRET İSTİYORUZ,

 

Sağlık sorunlarımız için gittiğimiz hastanelerde itilip-kakılmak, soyulmak değil İNSANCA SAĞLIK HİZMETİ İSTİYORUZ.

 

Yargıtay kararları ile kazandığımız TÜFE alacaklarımızı, çalışırken maaşlarımızdan zorla kesilen KONUT EDİNDİRME yardımı adı altındaki KESİNTİLERİN DERHAL ÖDENMESİNİ İSTİYORUZ.

 

Tüm emeklilere İKİ MAAŞ TUTARINDA İKRAMİYE, yakacak yardımı ve toplu taşıma araçlarında ÜCRETSİZ YARARLANMA HAKKI İSTİYORUZ.

 

12 yıldır çıkartılmayan EMEKLİLER SENDİKA YASASI'nın çıkartılarak ücret­lerimizin belirlenmesi amacıyla üyelerimiz adına taraf olarak yetkili kurumlarla TOPLU SÖZLEŞME YAPMAK İSTİYORUZ.

 

Emekli Arkadaş; haklarını alabilmek, insanca yaşayabilmek istiyorsan EMEKLİ-SEN'de örgütlen, gücünü büyüt…

 

 

 

İETT: Yeni Peşkeş Alanı

 

Şahin Yıldırım

 

Kamuya ait işletmelerin özelleştirilmesine bir yenisi daha eklendi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin toplu taşımacılık kuruluşu olan İETT’nin otobüs işletmesi ihaleye açılıyor. İhaleyle, İETT’ye ait olan Ayazağa Garajı’ndaki 500 hatlı otobüs işletmesi devredilecek. İhaleyi alacak şirket böylece Eminönü, Taksim, Maslak ve Sarıyer otobüs hattına sahip olacak.

 

Belediye bünyesinde çalışan 500 şoförün ne olacağı ise belli değil. Ayrıca hat ihalesine giren firmaların yolcu taşıma konusunda deneyimli olmadığı gazete haberlerine yansıyan diğer bir konu. Çünkü ihaleye Güneş Albayrak-Reysaş ortak girecek. Reysaş şirketi daha çok kuru yük taşımacılığı, depoculuk, petrol dağıtımı gibi alanlarda faaliyet gösteriyor. Kapitalist sistemin işleyişi açısından bir sorun yok. Kâr nerede var ise sermaye oradadır.

 

Özelleştirmeyle birlikte, çalışanların ücretleri düşürülecek ve uzun çalışma saatleri (kazalara neden olabilir) sosyal güvencesiz, sendikasız bir çalışma ortamı yaratılacak.

 

Bugün İETT’nin toplam 2800 adet aracı bulunuyor. Bu otobüslerle günde ortalama 1,5 milyon kişi seyahat ediyor. Bir İETT biletinin 1.30 YTL olduğu göz önüne alınırsa, 2800 aracın günlük cirosu yaklaşık 2 milyar YTL’dir. İhaleye çıkacak 500 otobüsün günlük cirosu da 350 bin YTL yani 350 milyar lira.

 

İhaleyi alacak şirketin yılda 45 Milyon YTL kâr edeceği belirtiliyor. İETT işletmesi acaba zarar mı ediyor ki şimdilik 500 otobüsü özelleştiriliyor? Yok. Yapılan hesaplara bakacak olursak tam tersine kâr eden bir işletme. O zaman soru şu: neden kâr eden bir işletmeyi belediye başkanı özelleştirsin? Bu hangi mantığa sığar? Tabiî ki peşkeşçi bir mantığa sığabilir. Bu ihaleyi alan patron ayrıca başbakanın dünürü (Albayrak grubu) ise, o zaman iş değişir. Albayrakların bu ilk ihalesi olmayacak, nerdeyse İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin tüm ihalelerini almış durumdalar.

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “ben iyi bir satıcıyım” demesi ve bu anlayışın bugün belediyelerde hakim olması, devletin bütün kâr eden kuruluşlarını hısım, akrabalarına haraç-mezat peşkeş çekmesine neden oluyor. Ayrıca önümüzdeki günlerde mecliste belediyelerin yetkilerini artıran yasaların çıkmasıyla, belediyecilik anlayışı tamamen bir kapitalist anlayışa dönüşecek. Yani, paran varsa hizmet var, paran yoksa hizmette yok.

 

Sonuç olarak, özelleştirme, çalışanlar için; işsizlik, güvencesizlik, sendikasızlık demektir. Hizmet alacak yoksul halk için ise, hizmetlerin daha pahalı hale gelmesi demektir.

 

5 Ocak 2007

 

 

 

Fabrikalardan

 

kargo

 

İş gününde viziteye çıkmak hakkımızdır

 

İşyerinde üç vardiya olarak çalışıyoruz. Ayda bir vardiya değişiyor. Bu ay orta vardiya dediğimiz 14.00 ile 22.30 arasında çalışılan vardiyadaydım. Geçen günlerde hastalandım. Hastaneye gitmek için işyerinden vizite kağıdı istedim. Muhasebe müdürü bana “yarın izinli misin?” diye sordu. Ben bu soruya şaşkınlıkla, hayır dedim. Viziteye çıkmak için tatil gününün beklenmesi mi gerekir diye sordum. Buna karşılık müdür. Vizite kağıdını bana verirken, “yarın saat ikiye kadar işini bitir, işe gel yoksa paran kesilir” dedi.  Ertesi gün SKK ile anlaşmalı olan bir hastaneye gittim, işim uzadı diye o gün işe gidemedim.

 

Hastaneden de ertesi gün işbaşı yapacağıma dair bir belge aldım. Bu belgeyi muhasebe müdürüne verdim. O da bana, “dün niye gelmedin” diye sordu. Hastanede işlerimin uzadığını söyledim. Daha önce rahatsızlığımın ne olduğunu sormayan müdür, “ne rahatsızlığın vardı, ne yaptılar, hastaneye geç mi gittin, işin niye uzun sürdü?” diye sorguya çekti. Bu sorulara cevap verdim.

 

Ama “vizite günü işe gelmek mecburi değil, ben hastaneden işbaşı yapacağıma dair aldığım belgeyi size verdim” dediğimde sustu. Bu yaşadığım olayı iş arkadaşlarıma anlattım. Birkaç arkadaş aynı şeylerle karşılaştığını söyledi. Bana hak verdiler.

 

Çalıştığımız işyerlerinde yapılan hukuksuzluklara, haksızlıklara sessiz kaldığımız sürece baskılar daha da artar. Bu yüzden haklarımızı savunmak için haklarımızın bilincinde olmalı, karşı koymak için de örgütlü olmalıyız.

 

Bir İşçi

 

 

tekstil

 

Sırada Tazminatlar Var

 

Şu anda işyerinde işçilerin gündemini tazminatlarla ilgili konu oluşturuyor. Bir ara tazminatların kalkacağı söylentisi vardı. Hükümetin ve patronların bu konuyla ilgili çalıştıklarını ve henüz yasal hale gelmediğini biliyoruz. 2007 Mart ayında bu yasanın çıkacağı söyleniyor. Bu nedenle fabrikada bu konu çok konuşuluyor.

 

Söylentilere göre tazminatların her yıl bir taksitinin verileceği söyleniyor. Bu, işçiler arasında tepkiye neden oldu. Kimse tazminatlarını paramparça almak istemiyor. Tazminatlar verilirse işten ayrılmak isteyen kişiler de var. Ama henüz idareden bir açıklama gelmedi.

 

Bizler var olan kazanılmış haklarımızı korumak istiyorsak sadece bir işyeri olarak değil, topyekun bir