|
Yıl: 28 |
|
Ocak 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 35 Saddam İdam edildi - İşçi Cephesi Mücadele 2007’de de sürecek
- İşçi
Cephesi İşsizliğin Gizlenemeyen Boyutları - Şahin Yıldırım Türkiye’nin AB’ye Katılımı Hayal mi Oluyor? - Fuat Karan DTP'nin Ankara Yürüyüşü - Jiyan Diyarbakır’da Gözaltında Ölüm - Jiyan “Şefkat Operasyonu” 28 Ölümle Sonuçlandı - Nergis Çayır Maraş Katliamının Yıl Dönümünde Akılda Kalanlar !...
- Jiyan İnsanca Yaşamaya Yeten Bir Asgari Ücret! - Akın Sel “Mücadeleden Emekli Olunmaz” - Oya Şen Emekli Arkadaş Bunları Biliyor musun? - DİSK İETT: Yeni Peşkeş Alanı - Şahin Yıldırım Fabrikalardan – Okur mektupları
Katmerli Sömürünün Diğer Adı: Taşeronlaştırma - Uğur Yılmaz Babam Aşkale’ye Gitmedi - Hayat Sezen Filistin’de gerilim tırmanıyor - Murat Yakın Nahuel
Moreno: Devrime adanmış bir ömür - Murat Yakın
Moreno’yu keşfetmek – İşçi Cephesi İşçi
Cephesi
Saddam Hüseyin 30 Aralık Cumartesi günü ABD işgal güçlerinin emri
altındaki cellatlar tarafından idam edildi. İnfazın,
İslam geleneklerine karşı, Kurban Bayramı sırasında gerçekleştirilmesi,
Müslüman ülkelerde büyük tepkiyle karşılandı ve Irak halkını bölmeye yönelik
bir kışkırtma olarak değerlendirildi. Ayrıca pek çok ülke ve uluslararası
kuruluş Saddam’ın bir savaş tutuklusu olduğu ve kendisine Cenevre Antlaşması
gereklerinin uygulanmadığı, yargılama sürecinin adil ve tarafsız olmadığı,
kendisine yeterli savuma ve yanıt olanaklarının tanınmadığı, idam kararının
işgal güçlerine bağlı tarafsız olmayan bir mahkemece verilmiş olduğu vb
gerekçeleriyle infazı eleştirdi. Bizce bütün bunların doğru
olmasının yanı sıra, Saddam’ın infazı Bush emperyalizminin Irak’taki askeri
ve politik yenilgisinin açık bir onaylanmasına işaret ediyor. Irak’taki işgal
karşıtı direnişin bastırılamamakla kalmayıp her geçen gün güçlenmesi, Irak
toplumunun ezici çoğunluğunun işgale ve onun emrindeki kukla hükümete karşı
tavır alması, üstüne üstlük son başkanlık seçimlerinde bizzat ABD halkının
Bush’un saldırgan politikalarını onaylamadığını göstermesi, emperyalizmi
hemen olmasa bile eninde sonunda Irak’tan geri çekilmeye mahkum etmiş
durumda. Bush ise bu yenilgiye bir zafer görüntüsü kazandırmaya, arkasında
tamamen tahrip olmuş, ekonomik ve toplumsal kaynaklarını bağımsız bir biçimde
kullanma olanağından yoksun kalmış, bölünmüş ve parçalanmış bir ülke
bırakmaya çalışıyor. Saddam’ın alelacele infazı bu girişimin parçasını
oluşturmakta. Binlerce işçi ve emekçinin
katlinden sorumlu Şili diktatörü Pinochet’in bu suçlarından yargılanmasını
engelleyen ABD hükümetinin Saddam’ı kendisine bağlı kukla yargıçlar
aracılığıyla öldürtmesi, ona “demokratik” bir çehre kazandırmaya asla
yetmeyecek. Amacı yalnızca Irak’taki Sünni, Şii ve Kürt topluluklarını
bölmek, iç savaş sürecini kızıştırmak, işgal karşıtı direnişi zayıflatmak,
Irak’ın bir daha asla bağımsız bir kimlik kazanamamasını sağlamak. Bu amacına ulaşabilecek mi?
Sadece Aralık ayında işgal güçlerinin 109 kayıp vermesi bile direnişin
zayıflamayıp tam tersine güçlenmekte olduğunun bir işareti. Kaldı ki, eski
diktatör Saddam direniş güçlerinin önder simgesi de değildi, onun
çizgisindeki akım direnişin çok küçük bir bölümünü oluşturmakta, dolayısıyla
da onun infazının silahlı mücadelede zayıflama yaratma olasılığı hemen hiç
yok. Tam tersine emperyalizme karşı nefretin derinleşmesine hizmet edecek. Tüm sorun Kürt halkının,
tepesindeki emperyalizm yanlısı Barzani-Talabani çetelerinden; Şii Arapların
ise kukla hükümetin başındaki gerici mollalardan kurtulabilmesine bağlı.
Emperyalizmin yenilgisinin ardından bağımsız ve birleşik bir Irak’ın
doğabilmesi bu mücadelenin sonucuna bağlı olacak. AKP hükümetinin iktidarının beşinci yılına
girdiği 2007 yılında da işçi ve emekçileri zor günler bekliyor. Her
şeyin daha da kötüye doğru gideceğine dair çok açık deliller mevcut. Sadece
380 YTL olan asgari ücretin 23 YTL zamla 403 YTL’ye çıkmış olması bile bütün
bu olumsuz tabloyu anlatmaya tek başına yeter. 2006 yılı enflasyonu tüketici
fiyat endeksine göre yüzde 9.65 olarak açıklandı. Oysa ev kiraları ortalama
yüzde 20 oranında artmış durumda. Belli başlı kentlerde en ucuz ev
kiralarının dahi 350-400 YTL’den başladığını düşünürsek yoksullaşmanın
boyutlarını görebiliriz. Kuşkusuz asgari ücretle
çalışacak bir iş bulamayan milyonlarca işsiz söz konusu. Açlık sınırı altında
bir ücretle çalışacak bir iş bulanlar kendini şanslı sayıyor. Kısacası
milyonlarca işçi-emekçi için mesele hayatta kalabilme noktasına varmış
durumda. Emeklilerin durumu da farklı değil. Ücretli bir işte çalışıyor
olmakla işsiz olmak arasındaki fark giderek azalmakta. Bu tablo ne zorunlu ne de
kaçınılmazdır. Patronlar kârlarına kâr katarken her şeyi üreten işçi ve emekçilere
layık görülen hayat standardı kapitalist sömürünün ve düzenin bir sonucudur.
İşsizlik kaçınılmaz değildir. Yoksulluk bir kural ya da zorunluluk değildir.
Bu tablonun acil şekilde, bugünden başlayarak dönüştürülmeye başlanması
mümkündür. İşsizliğin ortadan
kaldırılması için mevcut işlerin vardiya sayıları arttırılarak çalışanlar
arasında paylaştırılması ve ücretlerin yoksulluk sınırı olan 1971 YTL’ye
çıkarılması bir ilk adımdır. Bu hayal olmadığı gibi uygulanamaz da değildir.
İşçilerin denetim ve yönetimi altında merkezi planlama ve eşit bölüşümle işsizlik
ve yoksulluk sorunu çözülür. Diğer yandan patronlar ve
onların hükümetleri bunun imkansız olduğu yalanlarını söylemekte. Bununla da
kalmayıp işçi ve emekçilerin mücadelelerle kazandıkları haklarını gasp
etmekteler. Sosyal güvenlik sisteminin bir bütün olarak tasfiye edilmesinin
son noktası kıdem tazminatının kaldırılması. Sendikasızlaştırma ve
taşeronlaştırma saldırılarıyla örgütsüzlüğe mahkum edilen işçi ve emekçilerin
iş güvencesi tamamen yok edilmek isteniyor. Bunun anlamı patronların
istedikleri gibi at oynatabilecekleri bir düzeni kalıcı hale getirmek. Son 25 yıldır tüm dünyada
giderek artan bir şiddetle devam eden neo-liberal saldırıların geldiği en son
nokta işte bu. Kapitalist patronların; devletiyle, rejimiyle, hükümetiyle
gerçekleştirdiği bu topyekün saldırılara karşı kuşkusuz işçi sınıfı ve yoksul
emekçi halk tamamen sessiz ve kayıtsız değil. Sömürünün ve baskının olduğu
her noktada bir direniş, bir başkaldırı var. İşçi ve emekçiler en zor
koşullar altında dahi daimi bir boyun eğiş asla göstermedi ve göstermiyor. Günümüzün en büyük sorunu en
zor koşullar altında dahi mücadele etmekten vazgeçmeyen işçi sınıfının ve
emekçi yoksul halkın dağınıklığı, örgütsüzlüğü ve birleşik bir siyasi yapıdan
yoksun olması. Ama bu da aşılmaz ve çözülmez bir sorun değildir. Sınıf
mücadelesinin en bilinçli siyasi öncülerinin, devrimci ve sosyalistlerin en
acil ve öncelikli görevi sınıfın birlik ve dayanışmasını sağlayacak örgütlü
birleşik mücadeledir. Bu ulaşılabilir bir hedeftir. 6 Ocak 2006 İşsizliğin Gizlenemeyen
Boyutları Şahin Yıldırım Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
memleketi Rize’de, ÇAYKUR’a 1500 mevsimlik işçi alımı için duyuru yapıldı.
Duyuruda meslek yüksekokulu, lise ve denge okul mezunu olma şartı konuldu. Bu duyurudan hemen sonraki
günlerde ÇAYKUR’a girebilmek için, bir kilometrelik işsizlik kuyruğu oluştu.
Hükümet, rakamlarla işsiz sayısını düşüre dursun sadece Rize’deki işsizlerin
ne boyutlarda olduğu ortada. 1500 kişi alınacak kuruma 20 bin kişinin başvuru
yapıyor olması hükümetin rakamlarını yalanlıyor. Bu hükümet dört yıllık dönem
içinde yeni iş alanları mı açtı ki işsizlerin sayısında bir azalma olsun?
Hayır! Tam tersine özelleştirme adı altında fabrikaları kapatan veya satan bu
hükümet değil mi? Ama bu hükümetin izlemiş olduğu program ile patronlar
kârlarına kâr kattıklarını gazetelere ilan vererek açıklıyorlar. Patronlar
işsizliğin arttığı bir sürçte kâr edebiliyorlarsa bunun adı yoğun sömürüdür. Bu
sömürünün işleyişi ise, daha az işçiyle daha çok iş yapmaktır. Dünyada Servet Kimlerin Elinde? Birleşmiş Milletler’in (BM)
“dünyada kişisel servet dağılımı” raporu yayınlandı. Bu rapora göre; 2001
yılı itibarı ile dünyada 499 dolar milyarderi var. Dünya nüfusunun yüzde 10’u
dünyadaki servetin yüzde 85’ine sahip durumda. Bugün dünya nüfusunun yüzde
50’si, dünyadaki toplam servetin sadece yüzde 1’ine sahip. Kişisel serveti en
yüksek olan ülke, ABD. Onu Japonya ve İngiltere takip ediyor. ABD dünyadaki servetin yüzde
37’sini kontrol ederken, Japonya yüzde 27’sini, İngiltere yüzde 6’sını,
Fransa yüzde 5’ini, Almanya ve İtalya da yüzde 4’ünü kontrol ediyor. Türkiye’de 15 milyon yoksul var(mış!) Günaydın… BM’lerin raporundan sonra
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı anketin sonuçları biraz
olsun içimizi rahatlattı! İçimizi rahatlatan bu raporu ele almakta yarar var.
Bu raporun sonuçlarına göre; ülkede gelir dağılımı giderek düzeliyor(muş),
toplam gelirden yoksulların aldığı pay artıyor(muş), zenginlerinki de
azalıyor(muş). Nüfus artmasına rağmen yoksul sayısı azalıyor(muş) TÜİK’in hesaplamalarına göre,
2005 yılında 4 kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 190 YTL, yoksulluk sınırı
ise 487 YTL. TÜİK sakın olan hesaplarını TBMM’deki indirimli fiyatlara göre
ayarlamış olmasın? Sendikaların yaptığı
araştırmalar (açlık sınırı 605 YTL, yoksulluk sınırı 1971 YTL.) ile TÜİK’in
açıklamış olduğu rakamlar arasında dağlar kadar fark var. Gözümüz aydın, nihayet
yoksulluk gerçekte azalmasa da hükümetin rakamlarla kağıt üstünde bunu
becermiş olması bizleri ne kadar ferahlattı, anlatamayız. Bu önemli bir
gelişmedir! Bugün yaşadığımız kapitalist
sistemde zenginliklerin küçük bir azınlığın elinde toplandığını görüyoruz. Bu
zenginliği üretenlere ise; yoksulluk ve açlıkla pençeleşmek düşüyor. Bu bir
kader olamaz. Demek ki dünyada tüm insanların insanca yaşayabileceği kadar
zenginlik mevcuttur. Esas olarak bu kaynakları hiç bir kâr gözetmeksizin
insanlığın geleceği için eşit planlayacak bir sisteme ihtiyaç var. Tüm
insanlığın önündeki görev bu olmalı. 5 Ocak 2007
Türkiye’nin AB’ye Katılımı Hayal
mi Oluyor? Fuat Karan Avrupa Birliği’ne girmek Türkiye burjuvazisinin en temel hedeflerinden
biri. Bu hedefe giderken AB burjuvazisinin her talebine cevap vermeye çalışan
Türkiye burjuvazisi, bütün bu çabasına rağmen bir türlü beklediği ödülü de
alamadı. Bugüne kadar 1200 uzman AB’yi ziyaret etti. 100 bin sayfalık
sağlıktan eğitime AB standartları uygulanmaya girişildi. 35 müzakere başlığı
AB uzmanları tarafından günlük olarak izlendi. AB Komisyonu Türkiye
temsilciliğinde 100’ün üzerinde uzman çalışıyor. Brüksel’de 400’e yakın uzman
var. Buna rağmen Türkiye, Avrupa burjuvazisinin onayını alamadı. Kıbrıs
sorunu, Ermeni meselesi ve Avrupa’nın birçok ülkesinde yaklaşan seçimler
Türkiye konusunun Avrupa’da bir iç malzeme konusu olmasına neden oldu.
Tersinden AB’ye katılım meselesi,
Türkiye’de AB’ci burjuva
kesimleriyle, milliyetçi-Kemalist kesimler arasındaki güç mücadelesinin de
öznesi durumunda. Bu anlamıyla 2006 yılı, AB ile ilişkilerin yoğun ve
tartışmalı olarak yaşandığı ama aynı zamanda iç siyaset malzemesi haline
geldiği bir yıl oldu. Konu üzerindeki tartışmaları alevlendiren ise, AB’nin
Türkiye ile müzakereleri askıya alması ve bunun karşısında hükümetin verdiği
tavizlerdi. Tartışmalar 1 Aralık’ta Avrupa Komisyonu’nun müzakereleri 8
başlıkta askıya alma tavsiye kararıydı. Bunun ardından hükümet Güney Kıbrıs’a
limanlarını açma kararı aldı. Bu karara rağmen, 11 Aralık’ta AB Genel İşler
Konseyi’nde bir araya gelen AB Dışişleri Başkanları, müzakerelerin askıya
alınması kararını onayladı. Buna gore Türkiye, Gümrük Birliği’ni ilgilendiren
8 konuda (malların serbest dolaşımı, iş kurma hakkı ve hizmet sunumu
serbestisi, mali hizmetler, tarım ve kırsal kalkınma, balıkçılık, taşımacılık
politikası, gümrük birliği ve dış ilişkiler) Ek Protokolün yükümlülükleri
yerine getirilene dek askıya alındı. Özellikle dinsel özgürlükler, kadın
hakları, azınlık hakları, sendikal haklar ve ordu üzerinde sivillerin
kontrolü gibi alanlarda ilerleme sağlanması talep edildi. Ayrıca komşuluk
ilişkilerinde daha barışcıl yollar izlenmesi tavsiye edildi. Hükümet kararı tepkiyle karşılarken, muhalefet hükümete
yüklenmeye başladı. Bu tartışmalar milliyetçi-Kemalist kesimlerin tartışmayı
dillendirmesine neden oldu. Baykal başta olmak üzere, Bahçeli, TOBB başkanı
Hisarcıklıoğlu hükümeti neredeyse ihanetle suçlama noktasına geldiler.Mesele
laik-anti laik tartışmasına taşındı. Cumhurbaşkanlığı tartışmasına eklendi.
Tartışmanın dozajının artmasının esas nedeni ise yaklaşan seçimlerdi. Aslında TÜSIAD’ın hem limanların açılması
hem de AB konusunda hükümeti desteklemesi Türkiye burjuvazisinin desteğinin
de göstergesi. Tartışmanın temel hedefi hükümeti yıpratarak oy toplamaktı. Başta da söylediğimiz gibi Türkiye için AB bir devlet
politikası ve burjuvazi tüm sorunlara rağmen bu politikayı sürdürecek. Öte
yandan benzer bir durum AB burjuvazisi için de geçerli. Onlar da Türkiye’yi
Birliğe katma konusunda istekliler. Özellikle güvenlik meselesi ve enerji
geçiş yolları üzerinde olması Türkiye’ye olan ihtiyacı arttırıyor. Nitekim
aralık ayının son haftalarında Tony Blair’ın Türkiye ziyareti, Kıbrıs’a
yardım kararı alınması bu sürecin göstergeleri. Blair, AB konusunda
Türkiye’ye destek verirken Türkiye’yi Irak bataklığına çekmeyi amaçlıyor. Sonuç olarak tartışmaların gerekçesi ise seçimlerdeki oy
hesaplarında yatıyor. Olan ise biz emekçilere oluyor. Bir yanda refah
getireceğine inanılan AB, öte yanda, milliyetçilerin deyimiyle, tüm
kötülüklerin anası AB… Bunları emekçiler tartışırken burjuvazi AB reformları
bahanesiyle sömürücü yasalarını bir bir geçiriyor. Oysa bu tercihlerin
birbirinden farkı yok. İkisi de aynı bataklık. Emekçilerin hayallerini gerçekleştirecek
olan ise burjuvazinin Avrupa’sı değil, emekçilerin sınıfsız, sömürüsüz,
sosyalist Avrupa’sıdır. 7 Ocak 2003
Jiyan
Seçilmiş Kürt temsilcilerin, Kürt sorununa dikkat
çekmek, operasyonları durdurmak ve ateşkesi çift taraflı kılmak talepleriyle
başlattığı, Diyarbakır- Ankara yürüyüşü 16 Aralık Cumartesi günü
Diyarbakır'da start aldı. Diyarbakır, Hakkari, Batman, Siirt kısacası
Kürdistan'ın dört bir yanında halkın yoğun ilgisini bekleyen DTP umduğunu
bulamadı. Yürüyüş DTP'nin beklentilerini karşılamadı. Diyarbakır İl Örgütü
temsilcileri yürüyüşçüleri uğurlamak için 60.000 kişilik bir kitle
beklentisindeydi. Ne var ki caddede biriken kalabalık sayısı 1.500’ü geçmedi.
Bu nedenle Seçilmişler, Diyarbakır-Anakara yolculuğuna moralsiz başladı. Aynı
zamanda DTP eş başkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk'ün de aralarında
bulunduğu konvoydakiler Ankara'nın vereceği yanıtı da merak etmekteydi. Konvoyda, Diyarbakır belediye başkanı, eski
milletvekili Selim Sadak, Yenişehir Belediye Başkanı Fırat Anlı, Bağlar
Belediye Başkanı Yurdusev Özsökmenler de vardı. Konvoy 19 araçtan oluşan
barış kervanını Diyarbakır sınırları dışına kadar uğurladı. Yol boyu merak
edilen konu güvenlik güçlerinin kervana karşı takınacağı tavırdı. Engellenip
engellenmeyeceği merak konusuydu. Siverek üzerinden Urfa'ya doğru yol alırken
1.500 kişilik bir asker-polis gücü konvoyu durdurdu. Jandarma ve polis
grubunu gören bazı temsilciler bu duruma tepki gösterdi. Kimlik kontrolü
yapılması için araçtakilerin aşağıya indirilmek istenmesi gerginlik yarattı.
Bu talebin reddedilmesi üzerine kimlik kontrolü araçlarda yapıldı. Konvoy
birkaç yerde de çeşitli bahanelerle alıkonuldu. DTP'li seçilmişlerin araya
girmesiyle olay çözüldü. Ankara'ya varıldığında basın metni Aysel Tuğluk
tarafından okunarak yürüyüşün amacı dillendirildi. Meclis başkanıyla görüşme
talepleri reddedilen konvoydakiler kısa bir açıklamadan sonra ateşkes
sürecinin ciddiye alınmasını ve çift taraflı hale getirilmesini talep
ettiklerini, bu fırsatın değerlendirilmesini istediklerini belirtti. Destek Sorunu DTP konvoyunun uğurlanmasına 60.000 kişinin
gelmesi beklenirken 1.500 kişinin konvoyu uğurlamaya gelmesi önemli. DTP, ateşkese
endeksli kısır politikalarla kendisini var etmeye çalışmakta. Ateşkes elbette
Kürt ve Türk emekçileri için çok önemli. Ancak yaşam devam ediyor; Kürt ve
Türk işçi ve emekçilerinin birçok siyasi ve ekonomik sorunu mevcut. Bu
sorunların bir bütün olduğu ve emperyalist-kapitalist sistemden kaynaklandığı
unutulmamalı. İşçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların sorunlarını yine işçi
ve emekçiler çözer, milliyetçi ve/veya ulusalcı burjuvalar değil. İşsizlik,
yoksulluk, eğitim gibi problemlerle birlikte rejimin baskı ve şiddetinden
kaynaklı anti-demokratik uygulamalar karşısında bu nedenle sınıf eksenli net
politikalara sahip olmak gerekir. Ağar Hayalleri… DTP, Mehmet Ağar'ın son dönemdeki söylemlerine
açıkça olumlu değer biçti. Mehmet Ağar, Kürt oylarına göz kırpıyor. Binlerce
operasyon yaptığını kendi ağzıyla da söyleyen Mehmet Ağar, bugün karşımıza
kardeşlikten, barıştan söz eden biri olarak çıkıyor. Kim inanır? DTP mi?
Mehmet Ağar, son dönemde ağzına barış sözcüğünü aldı diye, dağdakilerin
siyasete kazandırılması yönünde demeçler verdi diye onun değiştiğini sananlar
varsa, yanıldıklarını söylemek isteriz. Evet, Mehmet Ağar barış yönünde,
kanın durması yönünde söylemlerde bulunuyor, -buna itirazımız yok.- Lakin
barış-kardeşlik gibi sözlerin Mehmet Ağar'ın gerçek düşünceleri olmadığı
açık. Bu ülkenin işçi ve yoksul emekçileri bunu görüp, öğrenecek kadar acı
çekip, gözyaşı döktü. Bu arada barış konvoyunun görüşme taleplerini
reddeden devlet görevlileri, bürokratlar bu yürüyüş hakkında soruşturma
başlattı. Bahaneler, tanıdık bahaneler. Terör örgütüne destek, terör
örgütünün propagandası ve Abdullah Öcalan lehinde sloganlar vs… Barışın
kazanılmasının kolay olmadığını biliyoruz. Bunun için Kürt ve Türk emekçileri
birlikte hareket etmelidir. 6 Ocak 2006
Jiyan
Diyarbakır Pirinçlik Köyü’nde
karakolun elektrik kablosunu çaldıkları gerekçesiyle darp edilerek göz altına
alınan yedi çocuktan biri olan Şemsettin Yavuzkaplan dövülerek karakola
götürüldü. Askeri araca bindirilirken fenalaşan Yavuzkaplan’ın arkadaşları,
askerlere Yavuzkaplan’ın kalp hastası olduğu için fenalaştığını söylemelerine
rağmen askerlerin umursamadığını, Şemsettin Yavuzkaplan’ı ayaklarından
tutarak araçtan dışarıya çıkarmaya çalışması üzerine ağabeyi Şemsettin’in
yere düştüğünü anlatan Y.Y: ‘’ Komutan Şemsettin’i dövdü. Şemsettin hiç
konuşmuyordu. Kalbi var dedim, ama askerler bizimle dalga geçti.’’ dedi.
Diğer çocukların anlatımı da aynı doğrultuda. Çocuklar, “Şemsettin karakolda can
verdi” dediler. Köylülerin anlatımına göre çocukların içinde en büyüğü
olan Şemsettin’e karşı askerler düşmanca bir tavır takındılar. Şemsettin’i
yere yatıran askerler başının etrafına kurşun sıktılar. Askerler belki
Şemsettin’ i direk öldürmediler ama onun ölümüne sebep oldular. Kürdistan’da zalim bir tutum takınan
devlet görevlileri insanlara karşı pervasızca tutum alıyor. Susmamak, bu tür
cinayetlerin üzerine gitmek, deşifre etmek gerekir. Susmayalım, ölümlere
karşı sessiz kalmayalım, ses olalım! 6 Ocak 2006 “Şefkat Operasyonu” 28
Ölümle Sonuçlandı Nergis Çayır 19-22 Aralık 2000 yılında
“hayat dönüş, şefkat operasyonu” adı altında 20 hapishanede birden düzenlenen
operasyonlarda 28 siyasi tutsak öldürüldü. Bayrampaşa hapishanesinde 12 kişi diri
diri yakıldı. Bu operasyona on bine yakın polis, asker, özel tim katıldı.
Yalnız Çanakkale hapishanesinde 5 bin 48 adet gaz bombası kullanıldı. DSP’li Adalet Bakanı Sami
Türk, katliamdan önceki günlerde; “bu
işkencedir, insan haklarına aykırı, peşin ve açık söylüyorum bu gösteriye
destek verenler teröre destek verir. Bütün medeni ülkelerde cezaevlerinde tek
kişilik iki-üç kişilik odalar vardır. Bu sistemi her ne pahasına olursa olsun
kuracağız” demişti. O dönem koalisyon hükümetinin başındaki Ecevit ise, “teröristler artık devletle baş edilemeyeceğini
anlamışlardır” diyerek toplumu sindirme politikası izledi. Bugünkü AKP hükümeti ve onun
Adalet Bakan’ının açıklamaları altı yıl öncekinden farklı değil. F tipleri ve
tecrit nedeniyle bugüne kadar 122 tutsak açlık grevinde öldü. Halen de ölmeye
devam ediyor. Yapılan bir araştırmada F tipi cezaevlerinde kalan adli
tutsaklardan toplam 150’ye yakını tutsaklık koşullarından dolayı intihar
etmiş. Bu örnek bile cezaevlerinin ne durumda olduğunu gösteriyor. Behiç Aşçı 280 güne yaklaştı Bakanlık F tipi cezaevleri ve
ölüm orucundaki Behiç Aşçı ile ilgili açıklama yaptı. Açıklamayı ancak ölüm
orucunun 262. gününde yapabildi. “Cezaevlerinde
tecrit yok, üç kapı üç kilit açılsın önerisi kabul edilemez” dendi. Cezaevleri
Genel Müdürü Kenan İpek tarafından üç sayfalık açıklama yapıldı. Açıklamada
Behiç Aşçı terörist avukatı olarak gösterildi. F tipi cezaevlerinin insan
beden ve ruh sağlığı üzerinde etkileri nedeniyle, tutsakların ve demokratik
kitle örgütlerinin önerisi “üç kapı üç
kilit açılsın” isteği çeşitli etkinliklerle, protestolarla devam ediyor.
Aileler yaptıkları açıklamada tutsaklara posta yoluyla gönderilen ve toplatma
kararları dahi olmayan gazete ve dergilere idarece el konulduğunu, “slogan
attıkları”, “ayakta sayım vermedikleri” gerekçesiyle tutuklu ve hükümlülerin
büyük çoğunluğunun mektup ve görüş cezası aldığını açıkladılar. Tutukluların talepleri en az
üç kişinin bir arada kalması, üç hücrenin aynı havalandırmaya açılması. Bu
talep tutukluluk koşullarında kalan insanlar için doğal, insani haklardır.
Adalet bakanlığı ise, değişiklik yapılırsa “örgütlerin zafer ilan edeceğini” iddia etmekte. En son olarak Meclis Başkan’ı
Bülent Arınç kitle örgütleri ve Behiç Aşçı’nın annesi ve Behiç Aşçı ile de
telefon görüşmesi yaptı. Hiçbir gelişme olmadı. Bülent Arınç ölüm orucundaki
Behiç Aşçı’ya ölüm orucundan vazgeçmesini, daha sonra duruma bakacaklarını
söyledi. Bu da kamuoyunu oyalamak için, bakın görüştük mesajını vermekten öte
bir anlam taşımadı. Ölüm oruçlarının tek başına
çözüm olmadığı ortada, toplumun geneli, emekçi halk bilgilendirilmeli ve
toplu bir karşı koyuşla bu sorunun üstesinden gelinmelidir. TMY’na Hayır Terörle Mücadele Yasası’na
(TMY) dayanılarak bir çok kurum ve kuruluş basıldı. Bu baskınlar ilk değil.
21 Eylül 2006 tarihinde ESP’ye (Ezilenlerin Sosyalist Platformu) baskınlar,
gözaltılar, tutuklamalar yaşandı. Bu operasyonların üzerinden iki ay geçmeden
bu kez hedefte Temel Haklar dernekleri vardı. 7 Aralık’ta aynı anda 20’den
fazla kuruma baskınlar düzenlendi. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. 15 kişi
tutuklandı. Polis sadece bu kurumları
hedef almadı. Bu kurumların bulunduğu semtlerde yaşayan bütün halkı da hedef
aldı. Polis, kuramların bulunduğu mahalleleri abluka altına aldı. Atılan
sayısız gaz bombalarından başta yaşlılar ve çocuklar olmak üzere herkes
etkilendi. Bundan dolayı hastanelere giden birçok insan oldu. Polisin yapmış
olduğu bu operasyonların sadece siyasi kurumlara yönelik olarak algılanması
yanlıştır. Devlet bu baskıcı yolla aynı zamanda yoksul mahallelerde yaşayan
halkı sindirmek ve boyunduruk altında tutmak istiyor. Bu operasyonları kınıyoruz. 3 Ocak 2007
Maraş
Katliamının Yıl Dönümünde Akılda Kalanlar !... Jiyan Maraş Katliamı, 19-23 Aralık 1979'da
ülkücü faşistlerin, Alevilere saldırarak resmi rakamlara göre 111, gerçek
rakamlara göre ise 500'ün üzerinde kadın, erkek ve çocuk olmak üzere
insanımızı katletmesidir. 19 Aralık'ta Çiçek Sineması'nda
''Güneş Ne Zaman Doğacak'' filminin
gösterimi esnasında, ülkücü bir grup tarafından atılan bombanın start verdiği
olaylar büyüyerek devam etti. Kent büyük bir baskı altındaydı, gerilim
giderek tırmandı. İki öğretmenin katledildiği haberi ile birlikte,
öğretmenlerin cenazeleri kent merkezine ulaştı. Cenazelerin kaldırılması esnasında
cenaze kortejine saldırı yapıldı. Çok sayıda insanın yaralanması üzerine
cenaze töreni bir gün sonraya ertelendi. Aynı gün CHP eski senatörü Hilmi
Soydan'ın öldürüldüğü haberi alındı. 20-21 Aralık tarihlerinde devam eden olaylarda çok sayıda Alevi
yurttaş Allah adına (!) katledildi. Manzara korkunçtu. Eli silahlı,
sopalı, demir çubuklu ve baltalı 300-400 kişilik gruplar ellerindeki malzemelerle sağa sola saldırırken ortada tek
bir güvenlik görevlisi yoktu. Devlet acz içinde olayları seyrediyordu. Devlet
ve ülkücü çetelerin organize ettiği katliam 23 Aralık cumartesi günü korkunç
bir hal aldı. Yörükselim, Mağaralı ve Şirintepe
Mahalleri'nde evlerinden çıkarılan aleviler tek sıra haline getirildikten
sonra silahlarla tarandı. Bunlar hep Allah adına denilerek gerçekleştirildi. Yaşlı bir kadının gözleri şişle
oyuluyor, küçük bir çocuk kaynar kazana atılıyordu. Bu olaylar meydana gelirken zamanın
içişleri bakanı İrfan Özaydın'da şehirdeydi. Bakan Özaydın vilayet binasına
kaçarak kendini kurtarıyordu. Devletin aczi son noktasında idi. Dehşet verici
durumlar yaşanıyordu. Düşünün bir kere, güvenliği
sağlamakla yükümlü bir bakan halkla birlikte içerde mahsur kalıyor. Kendi
hayatını kurtarmanın peşine düşüyor. Durum bu kadar vahim. Görgü tanıklarının anlatımına göre
ülkücü faşistlere silahlar askeri araçlarla ülkücülerin yaşadığı mahallere
bırakıldı. Bu arada bir şeyi daha hatırlatmakta fayda var: Bugün iktidarda
olan AKP'nin bir bakanı olan Abdülkadir Aksu o katliamın yaşandığı günlerde
Maraş'ta emniyet müdürüydü. Bu unutulmamalıdır. Nitekim Ecevit’in ölümünden
sonra arşivinden çıkan belgelere göre katliamı MİT’in organize ettiği ortaya
çıktı. Ecevit başbakan olarak bu bilgiye sahip olmasına rağmen parmağını
oynatmadı, katliama seyirci kaldı. Aynı Sivas katliamında Erdal İnönü’nün
olaylara seyirci kalması gibi. Katliamdan sonra sıkıyönetim
mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar sürdü. 804 kişi hakkında dava
açıldı. 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1 ile 24 yıl arası
hapis cezalarıyla cezalandırıldı. Hiçbiri cezanın tamamını yatmadı. İdam
cezası alanlar bile 13-14 yılda cezaevinden çıktı. Hatta bunların arasında
milletvekili olanlar bile vardı. Bu olaylar sonunda Alevi kökenli
yurttaşların % 80'i Maraş'ı terk etti. Bu olayda sözüm ona bir sol parti
iktidardaydı. Ecevit hükümeti bu katliamda ne kadar halkçı olduğunu da
göstermiş oldu (!) Maraş katliamı bu topraklarda ilk değil ama son olması
bizim elimizde! Unutmamalıyız. İnsan beyninin yaptığı en büyük kötülük
unutmak ve kanıksamaktır!!... UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM! HESAP
SORALIM! 6 Ocak 2006
İnsanca Yaşamaya Yeten Bir
Asgari Ücret! Akın Sel Milyonlarca işçiyi ilgilendiren
asgari ücret açıklandı. Yine bildik manzaralar ortaya çıktı. Yani hükümet
2007 yılı için sefalet ücretine devam dedi. Belirlenen asgari ücret 1
Ocak’tan itibaren 16 yaşından büyükler için brüt 562.50 YTL, net 403.75 YTL
oldu. Belirlenen brüt asgari ücretten genel olarak 78 YTL SSK primi, 5 YTL
işsizlik sigortası fonu, 71 YTL gelir vergisi, 3 YTL damga vergisi olmak
üzere toplam 159 YTL kesinti yapılacak. 16 yaşından küçükler için ise asgari
ücret net 341 YTL oldu. Belirlenen asgari ücret her
zamanki gibi açlık sınırının altında kaldı. Yani hükümet, patronların
kârlarını artırmak için tüm olanaklarını kullanırken, toplumun genelini
ilgilendiren asgari ücretin belirlenmesinde açlığı reva gördü. Bu hükümetin
yaklaşımıdır. İşçileri temsilen masaya
oturan Türk-İş Sendikasının örgütlü olduğu işyerlerinde asgari ücretle
çalışanı olmadığı gibi, birde sendika bürokratları yapması gerekenleri bir
yana bırakıp, taleplerin yerine getirilmediğinden yakınarak, “bu ücreti alana Allah yardım etsin”
diyerek adeta işçilerle alay ediyor. Patronların temsilcisi, asgari
ücrete yapılan artışın kendi taleplerinden fazla olduğunu belirterek, bu artışın
patronlara büyük yük getirdiğini söylüyor. Tabii ki bizim buna inanmamız
mümkün değil. Bu açıklamalar tamamen kitlelerin bilincini bulandırmaktan
başka bir şey değil. Hükümetin tüm temel ihtiyaçlara yaptığı zamları
düşündüğümüzde zaten yapılan zam işçilerin cebine girmeden erimiştir. Patronlarla aynı dili konuşan
bir başkası da Çalışma Bakanı Murat Başeskioğlu, “gönlümüzde geçen bu değil, kaynak olsa vermez miyiz?” gibi
demagojiler yapıyor. AKP hükümeti iş başına geldiğinden bu yana işçiler,
emekçiler ve tüm yoksul kesimler için ne yaptı? Hiçbir şey! İşçi ve emekçilerin
yaşamlarını daha da daraltan ve açlığa, yoksulluğa, pahalılığa mahkûm eden bu
hükümet ve ona koltuk değneği görevini üslenmiş sendika bürokratlarına bel
bağlamamalıyız. İnsanca yaşanabilir bir ücretin belirlenmesi için topyekun
bir müdahale hattı geliştirmeliyiz. Yoksa birileri bizlerin adına kararlar
almaya devam edecektir. Oysa bizlerin adına karar verenlerin yaşam biçimleri
ile bizlerin yaşam koşulları arasında dağlar kadar fark var. O zaman biz,
mücadeleyi başkasına havale etmemeliyiz. Sefalet ücretine son! 2 Ocak 2007
Emekliler “Mücadeleden
Emekli Olunmaz” Şiarıyla Mücadeleye Devam
Ediyor Oya Şen DİSK’e bağlı Emekli-Sen
Sendikası olarak “sendika hakkımızı alabilmek ve insanca yaşayabilmek için” 1
Aralık’ta iki ay sürecek eylemlilikler kampanyasına başladık. Kampanyayı
duyurmak için Galatasaray Lisesi’nin önünde topladık. Taksim’e kadar pankart
açarak yürüdük. Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yaptık. Bundan sonraki dönemlerde ilki
Kadıköy olmak üzere, Bakırköy, Mecidiyeköy, Avcılar meydanlarında emekli
kürsüleri kuruldu. Bu kürsülerden hem sendikalı emekliler, hem de toplantıyı
gören emekliler konuştu. Eylemin tamamı bir saatti. Bu konuşmaların ardından
müzik dinletisi oldu, ardından da alanda bildiriler dağıtarak, taleplerimizi
dile getirdik. Halktan da çok destek geldi. Bu gösteriler sırasında bizden
haberdar olmayan üyeleri üye yaptık. Bu eylemlilikler Ocak ayının
sonuna kadar sürecek. En son yaptığımız eylem “Kurban Bayramında hükümete
kurban olmayacağız”. Beşiktaş AKP ilçe binasına yürümek için toplandık,
emekli maaşı kuyruklarında ölen emeklilerin isimlerini yazan dört tabut,
dörtte kefen giyen arkadaşlarla AKP ilçe binasına yürümek istedik, polisin
tavrı kesinlikle yürütmemekti. Polis bize, “Böyle bir şeyin kanuni
olmadığını, burada basın açıklamanızı yapın, yürüyemezsiniz” dedi. Aşağı
yukarı yarım saatlik bir tartışma oldu. Emekliler “emekliye değil çetelere
barikat” sloganları attı. Bu kararlı tutumumuz karşısında polis geri adım
atmak zorunda kaldı. AKP ilçe binasına yürüdük, tabutları bıraktık, bir basın
açıklaması yaptık. Basın açıklamasının içeriği bizi açlığı mahkûm eden bu
hükümete kurban olmayacağız şeklindeydi.
Biz emekliler ellerimizden
geldiğince bu eylemliliklere katıldık. Diğer sendikalardan ve siyasi
partilerden katılım olmadı ve hemen hemen hiç destek gelmedi. Eylemliklerimiz
yalnızca birkaç günlük gazetede küçük haberler şeklinde çıktı. Aslında bizim sorunlarımız da
diğer sorunlar gibi örgütlü güce dayanıyor. Bunun için örgütlenmek ve
mücadele etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Bizler “mücadeleden emekli
olunmaz” şiarıyla hareket etmeliyiz.
Emekli Arkadaş Bunları
Biliyor musun? DİSK/EMEKLİ-SEN İSTANBUL ŞUBELERİ AKP
hükümetinin 2006 yılı ilk 6 ay için emeklilere verdiği zam oranının enflasyonun
altında kaldığını kabul ederek 2.32 tutarında zammı Emekli Sandığı emeklileri
ile dul ve yetimlerine ödenmesine karşın bu
zammı SSK ve BAG-KUR emeklilerine ödemediğini BİLİYOR MUSUN? Daha önce
bir evi olan emekli emlak vergisinden muafken 2007 yılından itibaren bir evi
olan emekliden de emlak vergisi alınacak. BİLİYOR MUSUN? Belediye
kanununda yapılacak değişikliklerle yerel yönetimleri güçlendirme adı altında
içtiğimiz sudan yaktığımız lambaya, diktiğimiz ağaçtan beslediğimiz hayvana
kadar her şeye yeni vergiler getiriliyor. BİLİYOR MUSUN? Hastanelerde
muayene, tetkik ve tedavinin her evresinde katkı payı adı altında ek ödeme
isteneceğini, aylık geliri 127 YTL olan herkesten 64 YTL sağlık sigortası
primi alınacağını ve prim ödemeyenlerin sağlık hizmeti alamayacağını, BİLİYOR MUSUN? Yeni çıkan
SSGSS İle emekli maaşlarının %23 ile %33 oranında azalacağını, IMF'nin talimatı ile emekli maaşlarının vergilendirilmesinin
düşünüldüğünü, BİLİYOR MUSUN? AKP Hükümetinden İstiyoruz Emekli Sandığı emeklilerine
dul ve yetimlerine ödenen 2.32 tutarındaki ENFLASYON FARKI ZAMMININ aynı koşullarda SSK ve BAĞ-KUR
emeklilerine de ÖDENMESİNİ İSTİYORUZ. Açlık sınırının altında
sefalet ücreti değil İNSANCA YAŞAYACAK
ÜCRET İSTİYORUZ, Sağlık sorunlarımız için
gittiğimiz hastanelerde itilip-kakılmak, soyulmak değil İNSANCA SAĞLIK HİZMETİ İSTİYORUZ. Yargıtay
kararları ile kazandığımız TÜFE alacaklarımızı, çalışırken maaşlarımızdan
zorla kesilen KONUT EDİNDİRME
yardımı adı altındaki KESİNTİLERİN
DERHAL ÖDENMESİNİ İSTİYORUZ. Tüm emeklilere İKİ MAAŞ TUTARINDA İKRAMİYE, yakacak
yardımı ve toplu taşıma araçlarında ÜCRETSİZ
YARARLANMA HAKKI İSTİYORUZ. 12
yıldır çıkartılmayan EMEKLİLER SENDİKA
YASASI'nın çıkartılarak ücretlerimizin belirlenmesi amacıyla
üyelerimiz adına taraf olarak yetkili kurumlarla TOPLU SÖZLEŞME YAPMAK İSTİYORUZ. Emekli
Arkadaş; haklarını alabilmek, insanca yaşayabilmek istiyorsan EMEKLİ-SEN'de
örgütlen, gücünü büyüt… Şahin Yıldırım Kamuya ait işletmelerin
özelleştirilmesine bir yenisi daha eklendi. İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin toplu taşımacılık kuruluşu olan İETT’nin otobüs işletmesi
ihaleye açılıyor. İhaleyle, İETT’ye ait olan Ayazağa Garajı’ndaki 500 hatlı
otobüs işletmesi devredilecek. İhaleyi alacak şirket böylece Eminönü, Taksim,
Maslak ve Sarıyer otobüs hattına sahip olacak. Belediye bünyesinde çalışan
500 şoförün ne olacağı ise belli değil. Ayrıca hat ihalesine giren firmaların
yolcu taşıma konusunda deneyimli olmadığı gazete haberlerine yansıyan diğer
bir konu. Çünkü ihaleye Güneş Albayrak-Reysaş ortak girecek. Reysaş şirketi
daha çok kuru yük taşımacılığı, depoculuk, petrol dağıtımı gibi alanlarda
faaliyet gösteriyor. Kapitalist sistemin işleyişi açısından bir sorun yok.
Kâr nerede var ise sermaye oradadır. Özelleştirmeyle birlikte,
çalışanların ücretleri düşürülecek ve uzun çalışma saatleri (kazalara neden
olabilir) sosyal güvencesiz, sendikasız bir çalışma ortamı yaratılacak. Bugün İETT’nin toplam 2800
adet aracı bulunuyor. Bu otobüslerle günde ortalama 1,5 milyon kişi seyahat
ediyor. Bir İETT biletinin 1.30 YTL olduğu göz önüne alınırsa, 2800 aracın
günlük cirosu yaklaşık 2 milyar YTL’dir. İhaleye çıkacak 500 otobüsün günlük
cirosu da 350 bin YTL yani 350 milyar lira. İhaleyi alacak şirketin yılda
45 Milyon YTL kâr edeceği belirtiliyor. İETT işletmesi acaba zarar mı ediyor
ki şimdilik 500 otobüsü özelleştiriliyor? Yok. Yapılan hesaplara bakacak
olursak tam tersine kâr eden bir işletme. O zaman soru şu: neden kâr eden bir
işletmeyi belediye başkanı özelleştirsin? Bu hangi mantığa sığar? Tabiî ki
peşkeşçi bir mantığa sığabilir. Bu ihaleyi alan patron ayrıca başbakanın
dünürü (Albayrak grubu) ise, o zaman iş değişir. Albayrakların bu ilk ihalesi
olmayacak, nerdeyse İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin tüm ihalelerini almış
durumdalar. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
“ben iyi bir satıcıyım” demesi ve bu anlayışın bugün belediyelerde hakim
olması, devletin bütün kâr eden kuruluşlarını hısım, akrabalarına haraç-mezat
peşkeş çekmesine neden oluyor. Ayrıca önümüzdeki günlerde mecliste
belediyelerin yetkilerini artıran yasaların çıkmasıyla, belediyecilik
anlayışı tamamen bir kapitalist anlayışa dönüşecek. Yani, paran varsa hizmet
var, paran yoksa hizmette yok. Sonuç olarak, özelleştirme,
çalışanlar için; işsizlik, güvencesizlik, sendikasızlık demektir. Hizmet
alacak yoksul halk için ise, hizmetlerin daha pahalı hale gelmesi demektir. 5 Ocak 2007 kargo İş gününde viziteye çıkmak hakkımızdır İşyerinde üç vardiya olarak
çalışıyoruz. Ayda bir vardiya değişiyor. Bu ay orta vardiya dediğimiz 14.00
ile 22.30 arasında çalışılan vardiyadaydım. Geçen günlerde hastalandım.
Hastaneye gitmek için işyerinden vizite kağıdı istedim. Muhasebe müdürü bana “yarın izinli misin?” diye sordu. Ben
bu soruya şaşkınlıkla, hayır dedim. Viziteye çıkmak için tatil gününün
beklenmesi mi gerekir diye sordum. Buna karşılık müdür. Vizite kağıdını bana
verirken, “yarın saat ikiye kadar işini
bitir, işe gel yoksa paran kesilir” dedi. Ertesi gün SKK ile anlaşmalı olan bir hastaneye gittim, işim
uzadı diye o gün işe gidemedim. Hastaneden de ertesi gün
işbaşı yapacağıma dair bir belge aldım. Bu belgeyi muhasebe müdürüne verdim.
O da bana, “dün niye gelmedin” diye
sordu. Hastanede işlerimin uzadığını söyledim. Daha önce rahatsızlığımın ne
olduğunu sormayan müdür, “ne
rahatsızlığın vardı, ne yaptılar, hastaneye geç mi gittin, işin niye uzun
sürdü?” diye sorguya çekti. Bu sorulara cevap verdim. Ama “vizite günü işe gelmek
mecburi değil, ben hastaneden işbaşı yapacağıma dair aldığım belgeyi size
verdim” dediğimde sustu. Bu yaşadığım olayı iş arkadaşlarıma anlattım. Birkaç
arkadaş aynı şeylerle karşılaştığını söyledi. Bana hak verdiler. Çalıştığımız işyerlerinde
yapılan hukuksuzluklara, haksızlıklara sessiz kaldığımız sürece baskılar daha
da artar. Bu yüzden haklarımızı savunmak için haklarımızın bilincinde olmalı,
karşı koymak için de örgütlü olmalıyız. Bir İşçi tekstil Sırada Tazminatlar Var Şu anda işyerinde işçilerin
gündemini tazminatlarla ilgili konu oluşturuyor. Bir ara tazminatların
kalkacağı söylentisi vardı. Hükümetin ve patronların bu konuyla ilgili
çalıştıklarını ve henüz yasal hale gelmediğini biliyoruz. 2007 Mart ayında bu
yasanın çıkacağı söyleniyor. Bu nedenle fabrikada bu konu çok konuşuluyor. Söylentilere göre
tazminatların her yıl bir taksitinin verileceği söyleniyor. Bu, işçiler
arasında tepkiye neden oldu. Kimse tazminatlarını paramparça almak istemiyor.
Tazminatlar verilirse işten ayrılmak isteyen kişiler de var. Ama henüz
idareden bir açıklama gelmedi. Bizler var olan kazanılmış haklarımızı korumak istiyorsak sadece bir işyeri olarak değil, topyekun bir |