Yıl: 28

Şubat 2007

 

Yeni Dönem Sayı: 36

 

Özne İşçi Sınıfıdır! Sivil Toplum ve Yurttaşlık Nedir? - İşçi Cephesi

Yurttaşlık değil Sınıfdaşlık - Arif Benol

Görkemli Bir Cenaze ve Kurtların Puslu Havası - Şahin Yıldırım

Cinayetin adresi: Devlet ve rejimin niteliği - Şahin Yıldırım

Kerkük’ün kaderi Referandumla mı çizilecek? - Fuat Karan

Egemenlerin çıkar çatışması - Uğur Yılmaz

“Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı - Jiyan

Ölüm orucuna ara verildi - Nergis Çayır

Bolu Tüneli çıkmazda - Akın Sel

Emek Hareketinden - Derleyen: Oya Şen

Fabrikalardan Okur Mektupları

“Yeni Irak Planı” Felaketi Engelleyebilir mi? - Murat Yakın

Lübnan’da Genel Grev - Arif Benol

 

 

 

 

Özne İşçi Sınıfıdır! Sivil Toplum ve Yurttaşlık Nedir?

 

İşçi Cephesi

 

Devrimci, zor olanı basitleştirerek; karmaşık olanı sadeleştirerek işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların aklı ve yüreği olur. Devrimci, herkesin karamsarlığa kapıldığı anlarda, korkunun ve karanlığın içinde yolunu kaybetmeden ilerlemesiyle devrimci olur. Karmaşadan bir düzen çıkarabilmek devrimcinin gerçek gücüdür. Kuşkusuz bu, ne büyüdür ne de tanrısal bir durum. Bu, tarihsel ve sosyal olarak devrimcinin program ve yöntemiyle; ve onun tarihsel, toplumsal anlamda devrimci-Marksist bir politik/pratik bilinç düzeyine sahip olmasıyla doğrudan ilintilidir.

 

Sınıfdaşlık mı yurttaşlık mı?

 

Öyleyse neler oluyor? Neden kendi sınıfımızın diliyle konuşmuyoruz? Neden tutumuzu, düşüncemizi, acı ve sevincimizi kendi sınıfımızın diliyle ifade etmiyoruz? Neden devletin korkunç yüzü, rejimin zorba kimliği karşısında ayakta kalmak, direnmek ve kazanmak için sınıfımızın gücüne en küçük bir atıfta bile bulunmuyoruz? Neden ısrarla ve umutsuzca tarihin en devrimci sınıfını, modern toplumun devrimci dönüşümünün motor gücü olan işçi sınıfını bir halk bulamacı içinde eritmeye çalışıyoruz? Sınıfdaşlık ne zaman yurttaşlık oldu ve neden? Vatanı olmayan enternasyonalist proletarya nasıl vatansever olabilir?

 

Kapitalizmin yarattığı ve/veya önceki devirlerden devralıp besleyip büyüttüğü tüm ayrımcılıkların temelinde esas olarak özel mülkiyet bulunur. Emek gücünün sömürüsü küçük bir azınlığın zenginliği, güç ve iktidarı adına büyük çoğunluğun insani olmayan yaşam koşullarına mahkum edilmesine yol açar. Böyle bir toplumda bir sömürenler, bir de sömürülenler vardır. Sömürenler, sömürülerini sürdürebilmek için toplumu dengede tutacak ara toplumsal katmanlar/kesimler (orta sınıf) oluşmasına olanak verirler. Bu cambazlık yeri geldiğinde ve gerektiğinde 403 YTL asgari ücret alan bir işçiyle 10 milyar dolar serveti olan Koç ve Sabancıyı yurttaşlık şemsiyesi altında bir araya getirme marifetidir.

 

Lakin “hayat” işçi sınıfına ve emekçi yoksul halklara karşı çok acımasızdır ve yurttaşlık ne karın doyurur ne de özgürlük verir. Eğer niceliksel değil niteliksel bir durumdan bahsediyorsak, adil ve eşit bir paylaşım, hak ve özgürlüklerin herkes için eşit oranda kullanılabilir olması emperyalist-kapitalist bir sistem içinde geçersizdir. Emperyalist-kapitalist sistem kendi baskı ve sömürü düzeninin gerçeklerini örtmek için hayatı her alanda ve her anlamda bölüp parçalayarak söz konusu eşitsizliği, ayrımcılığı bir tür kader, değişmez bir kural olarak benimsetmeye çalışır.

 

Bu anlamda tarihsel-toplumsal sürecin ortaya çıkardığı sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik farklılıklar emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarına uygun olarak yeniden şekillendirilir; düzenin sahiplerinin ellerinde işçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar bölüp-parçalanarak birbirileri için tehdit ve düşman haline getirilmeye çalışılır. Çıkarları ve gelecekleri ortak olan emekçilere sahte düşmanlıklar pompalanır ve düşmanlık bir vücut derisi gibi üzerlerine giydirilmek istenir. Ortaya olmazsa olmaz düşman kimlikler çıkar. Milliyetçilik ve onun doğrudan uzantıları/yansımaları olan şovenizm, ırkçılık, faşizm ve benzeri ideolojik-politik yapılar emperyalist-kapitalist sistemin organik paçalarıdır.

 

Sivil toplum, demokratik bir yanılsamadır

 

Israrla vurgu yapılan sivil toplum neyin çözümüdür? Örneğin emek gücünün sömürüsü sivil toplum altında son bulur mu? Örneğin bir sınıfın diğer sınıf(lar) ve kesimler/katmanlar üzerindeki kapitalist sömürüsü son bulur ve bundan kaynaklı eşitsiz paylaşım sivil toplum altında eşit ve adil bir sonuca ulaşır mı? Sonuç olarak bir işçi kendi sınıfının bir üyesidir ve toplumsal yaşama, siyasi ve ekonomik süreçlere bu sınıfsal konumuyla katılır. Sivil toplum, liberalizm (sol da olsa!) buna son verir mi?

 

Tarih ezenler ve ezilenler arasında bir mücadeledir. Küçük bir azınlığın güç ve çıkarı adına büyük çoğunluk daima sömürülür; baskı ve şiddet altında tutulur. Bu durumda sivil toplum, sınıflı bir toplumda sınıf gerçeğini perdeleyerek sömürüyü, baskı ve şiddetin kaynağını, dolayısıyla sistemin kendisini saklaması ve korumasını daha fazla sağlamaz mı? Öyleyse çıkarı ve geleceği ortak olanların sömürü ve yoksunluk içinde boğulmalarına yol açacak aldanmaların daha da derinleşmesine, tarihsel ve güncel anlamda sınıf bilincinin kırılmasına daha da fazla oranda yol açacak bir sivil toplum kimin yararına olmaktadır? Avrupa Birliği, sivil toplumun güçlendirilmesi, yurttaşlık, hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla hareket edenlerin işçi sınıfına vaat ettiği sınır nedir? Türkiye’de (ve de dünyada) kapitalizmin insanileştirilmesi projesi bu toplum kendi iç dinamikleriyle, kendi öz gücüyle değişemez, gelişemez anlayışıyla birlikte anılmakta; ve toplumun adam edilmesi adına emperyalist-kapitalizmin yeni sömürü anlayışları devreye sokulmakta değil midir? Bugün sivil toplum gerekli diyerek okullarda Kürtçe seçmeli ders olsun deme noktasına kadar gelen TÜSİAD; askeri darbelerin, baskıcı yasaların, en sıradan ekonomik-demokratik hakların gasp edilmesinin mimarı değil midir? Ve halen bu yasa ve uygulamaların şemsiyesi altında bulunan bu TÜSAİD değil midir asgari ücret 500 YTL olursa Türkiye’de ekonomi çöker, sanayi biter diyen? Nasıl oluyor da aynı gemide olmamıza rağmen kürekleri sürekli işçi ve emekçiler çekmesine rağmen dümende hep onlar oluyor?

 

İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halkların vahşi kapitalistlerle, iyi kapitalistler arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılması -en karikatür haliyle- iyi polis kötü polis oyunu değil mi? Bu topluma sivil toplum ve yurttaşlık önerenler emeklilik yaşı ve maaşı, asgari ücret, iş güvencesi, sendikal örgütlenme gibi en basit konularda ne öneriyorlar, biraz da bunlardan bahsetsinler…

 

04/02/2007

 

 

 

Avrupa Birliği değil Proletarya Enternasyonalizmi,

Sivil Toplum değil Sınıf Mücadelesi,

Yurttaşlık değil Sınıfdaşlık

 

Arif Benol

 

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 19 Ocak 2007 tarihinde katledildi. Olay yeri görüntülerinin medyaya verilmesi sonucu tetikçi, babasının ihbarı üzerine Samsun’da yakalandı. Faşist katilin Trabzon nüfusuna kayıtlı 17 yaşındaki Ogün Samast olduğu ortaya çıktı. Linç girişimleriyle, çeşitli cinayetleriyle, yüksek suç ve silahlanma oranıyla ve bir yıl önce gerçekleşen Rahip Santoro cinayetiyle zaten ön planda olan Trabzon iyice gündeme oturdu. Samast’ın işlediği cinayet başta İstanbul Emniyet Müdürü ve Trabzon valisi olmak üzere birçok kesim tarafından adi ve sıradan bir olay olarak sunulmak istendi. Oysa Samast’ın ardından bir düzine doğrudan tertipçi şimdiden ortaya çıkarılmış durumda ve her birinin ortak özelliği milliyetçi-faşist olması. Cinayetlerini bir anlık öfkeyle işlemediklerinin kanıtları ise ortada: Samast ilk ifadesinde yine olsa yine öldürürüm derken, görünürdeki azmettirici Yasin Hayal, polislerin arasında savcıya götürülürken Orhan Pamuk’a hitaben “akıllı ol!” tehdidi savuracak kadar da kendinden emin. Sadece bu kadar mı? Cinayetin işlenmesinin üzerinden 32 saat geçmiş, yer yerinden oynamış ve Samast, Samsun’da “yakalanıyor”; ama sonradan medyaya yansıyan görüntüler Samast’ın bir katil gibi değil bir “kahraman” gibi ağırlandığı gösteriyor. Polislerin, jandarmaların faşist katille, muhtemelen çocuklarına, torunlarına, arkadaşlarına göstermek için hatıra fotoğrafı çektirme yarışında olduklarına hep birlikte tanık oluyoruz.

 

Katille bir aile fotoğrafı

 

Faşist tetikçi Samast dahil şu ana kadar 8 kişi olayla ilgili olarak tutuklanmış durumda. Katil ve görünürdeki tertipçilerin tamamı milliyetçi-faşist parti ve derneklerin üye ya da sempatizanları. Başta BBP, MHP olmak üzere bu faşist partilere bağlı dernek ve ocakların tetikçi ve diğer tertipçilerin mekanı olduğu açık. Diğer yandan bu katiller sürüsünün sadece bu mekanlarda yetiştiğini düşünmek büyük bir yanlış olur. Çünkü ortalama bir milliyetçi-faşist katil (ve adaylar) için esas yüreklendirici olan devletinin/rejiminin -en azından gaflet ve delalet içinde olmayanların ki onlar da çoğunlukta- arkasında olduğunu bilmektir. Örneğin iki bin kişilik milliyetçi-faşist bir güruh 4-5 kişilik devrimci-demokrat genci Trabzon’da linç etmeye girişiyor. Ölümden dönen gençler halkı galeyana getirmek ve genel huzuru bozmaktan gözaltına alınıyor. Linççi faşist güruh ise bizzat il mülki amirlerinin teşekkürleriyle sakin olmaya davet ediliyor. Sonuç; vatandaşın milli hisleriyle oynanmış olması. 19 Mayıs törenlerinde birkaç genç Lübnan’a asker göndermeyelim diye pankart açtığında yine hisli vatandaşlarca linç edilmek istenmişti. İstanbul Emniyet Müdürü vatandaşların gençleri PKK’li sanmalarından dolayı bu şekilde hareket ettiklerini açıklamıştı. Sonuç; düşmanlarınızı linç edebilirsiniz. Düşman kim?: Ermeni, Rum, Kürt, Komünist, dönek bir Türk aklına ne gelirse…

 

Bu örnekler bir iki tane değil, binlerce. Samast ile fotoğraf çektirme yarışına giren polis-jandarma istisna örnek değil. Bu milliyetçi-faşist anlayış özellikle devlet aygıtının çoğunluğunu, muhtemelen genel ortalamasını ifade ediyor. Her şey birbirine öylesine bağlı ki: Hrant Dink’e cezayı ısrarla onaylayan Yargıtay; onu yargılayan hakim ve savcılar; katili yakalayan asker-polisler; Trabzon’da, İstanbul’da linççilere teşekkür eden valiler, emniyet müdürleri; 301 kere kem küm eden, Ermeni Konferansı düzenleyenleri Türkiye’yi arkadan hançerlemekle suçlayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek; Orhan Pamuk’a Nobel Ödülü almasına rağmen “milli hassasiyetleri” nedeniyle tebrik mesajı iletmeyen Cumhurbaşkanı Sezer; 301 kalkarsa herkes Türklüğe küfredecek diyen CHP’li Baykal; Etyen Mahçupyan’a alenen hakaret eden ve aynı Hrant Dink’i hedef gösterdikleri gibi onu da hedef göstermekten çekinmeyen Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ve daha nicesi. Belki cinayet tek başına değil, ama katille poz veren asker-polisten Adalet Bakanı Çiçek’e, Cumhurbaşkanı Sezer’den Ertuğrul Özkök’e kadar olan zincir devletin ve rejimin niteliğinin gerçek bir fotoğrafını sunuyor. Milliyetçi-faşist bir yapı, asker-polis zihniyeti, baskı ve şiddet rejimi… sadece devletin değil, ayrılmaz parçası medya ve diğer “sivil” uzantılarıyla birlikte bir milliyetçi-faşist yapı.

 

Bu yapının bir bütün olarak ne kadar milliyetçi-faşist bir anlayış üzerinde durduğunun kanıtı, nerdeyse ağız birliği etmişçesine kurşunun Türkiye’ye sıkıldığı palavrasını söylemiş olmalarıydı. Oysa daima potansiyel düşman olarak mimlenmiş bir “azınlık” mensubu olarak, bir aydın, bir Ermeni gazeteci olarak Hrant Dink katledildiği güne kadar medyanın büyük çoğunluğu tarafından hep hedef gösterildi. Hükümet mensupları kendisini Türkiye’yi arkadan hançerlemekle suçladı. Cinayetin ardından ise sanki Hrant Dink’i yeni tanımışlar, fikirlerini ilk kez duymuşlar, samimiyetine ilk kez tanık olmuşlar gibi timsah gözyaşları döktüler. Ve Hrant ne kadar samimi ise hasımları da o kadar samimiyetsiz ve alçak oldular. Öyle ki onun cansız bedeni henüz düştüğü kaldırımda yatarken Türkiye’nin imajı peşine düştüler.

 

Katilin Adı: Asker-Polis Rejimi

 

İnanıyoruz ki Hrant Dink’in Ermeni olması onun milliyetçi-faşist katillerce katledilmesine giden yolu açtı; ama Hrant sadece Ermeni olduğu için de öldürülmedi. Bu nokta önemli çünkü karşı karşıya olduğumuz milliyetçi-faşist yapı bizzat devletin ve rejimin baskı ve şiddet, asker ve polis niteliğinin bir sonucu. Bu milliyetçi-faşist katiller için hedeflerin sırası değişse de düşman bellediklerinin listesi çok geniş. Ve bu listede sadece Ermenilerin değil, kendilerinden saymadıkları Türkler dahil olmak üzere Kürtlerin, Rumların, Alevilerin, sendikacıların, işçi önderlerinin, yazar ve çizerlerin, devrimci ve demokratların, eşcinsellerin ve namuslu, düşünen, samimi olanların kısacası kendilerine benzemeyen herkesin olduğunu bilmek gerekiyor. Bu nedenle Hepimiz Ermeni’yiz sözü sadece anlık bir dayanışmayı ifade etmiyor, gerçek bir düşmana karşı gerçek bir dayanışma ihtiyacını da gündeme getiriyor. Hrant’ın cenazesinde toplanan 200 bini aşkın insanın varlığı bu açıdan çok önemli.

 

Ama gerçekleri unutmadan. Örgütsüz, dağınık, birlik ve beraberlikten yoksun bir topluluk asla direnemez, asla kazanamaz. Cenazeye katılan yüz binlerce insan belirli bir ortak örgütlülükten yoksundu. Öne çıkan Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz sloganı ortak duyguyu ifade etti; ama bu topluluğun öznesi önce sınıfsal, sonra politik-ideolojik olarak nedir, kimdir? Katılımcılar sınıfsal ve politik açıdan çeşitlilik gösterse de ana vurgunun ağırlıklı olarak Avrupa Birliği rotasında olduğunu, sivil toplum anlayışının ve yurttaşlık vurgusunun egemen bir söylem ve ortak payda olarak öne çıkmış olduğunu da tespit etmek gerekiyor. İşçi Cephesi olarak Avrupa Birliğine karşı proletarya enternasyonalizmini, sivil toplum anlayışına karşı sınıf mücadelesini, yurttaşlık anlayışına karşı da sınıfdaşlığı benimsiyor ve savunuyoruz. Bu çerçevede cenazeye işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların geniş bir katılımının sağlanamamış olması en büyük eksiklikti. İşçi sınıfı toplumsal-siyasal mücadelenin öznesi olmak zorundadır; çünkü onun önderliği ve fiziki varlığı olmaksızın kalıcı ve sağlıklı bir şekilde mücadeleler kazanılamaz.

 

4 Şubat 2007

 

 

 

Görkemli Bir Cenaze ve Kurtların Puslu Havası

 

 

Şahin Yıldırım

 

Hrant Dink’in katledilmesiyle birlikte tepkiler kitlesel boyuta ulaştı. Aslında bu siyasi cinayetler bizlere yabancı değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu tarz cinayetler konusunda zaten sabıkalı. Bu cinayeti işleyen ve işletenler ilk gün Taksim’den Osmanbey’e kadar kitlesel bir yürüyüşle protesto edildi. Bu yürüyüşte sık sık cinayetin gerçek sorumlusu olan devlete yönelik “katil devlet” sloganı atıldı. Hrant Dink’in Ermeni kökenli olmasından dolayı cinayeti işletenlerin böyle bir tepki seliyle karşılaşacaklarını hesaba kattıklarını sanmıyoruz. Bu kitlesel tepkiyi aslında bugüne kadar işlenmiş tüm failli (belli) meçhul cinayetlere karşı da bir tepki olarak algılamak gerekir. Bundan dolayı “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı bu cinayetle özdeşleşen bir anlamı da ifade etmektedir.

 

Yüz binlerin cenazesi

 

Cenazenin iş gününe denk gelmesine rağmen AGOS Gazetesinin önünü yüz binler doldurmuştu. Bu kitlesel kalabalık devlet içinde örgütlenmiş ırkçı-faşist milliyetçi çeteleşmeye karşı olan tepkisini göstermek için oradaydı. Çünkü bu topraklarda bugüne kadar onlarca siyasi cinayet işlenmiş ve bunların failleri ne hikmetse bulunamadı, bulunmak istenmedi. İşte bu yüz binler en azından bundan sonra bu cinayetlerin son olma talebiyle alanlardaydı.

           

Hükümet çaresiz, muhalefet partileri şaşkın bir şekilde cenazeye katılan yüz binleri izlemekle yetindi. İşte bu yüz binlerin hep bir ağızdan haykırdığı “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı aynı zamanda bugüne kadar devletin resmi tezine de (tek dil, tek din, tek millet) somut bir başkaldırı, bir cevap niteliği taşıyor.

 

Neyin başkaldırısı?    

 

Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Ermeni halkına karşı önce imparatorluğun son dönemlerinde, sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti döneminde ırkçı-milliyetçi-inkârcı bir siyaset izlendi. Ermenileri bu topraklardan sürmenin bin bir yoluna başvuruldu. Azınlık haline getirilen Ermenilere “misafir” muamelesi yapıldı. Bu yetmedi “azınlık olan, tehdittir” denerek mülklerine el kondu. Ermeniler sindirilmeye, yok sayılmaya çalışıldı. Nihayetinde bugüne kadar devletin/rejimin izlemiş olduğu bu inkarcı siyasete tepki cenazede patladı; Ermeni’siyle, Kürdi’yle, Yahudi’siyle, Türkü’yle, Çerkez’iyle, işçisiyle esnafıyla yani her dinden her görüşten ve her sınıfsal tabakadan bir araya gelen insan yeter dedi. “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı, devletin ve beslediği ırkçı-milliyetçi-inkarcı siyasetin reddidir.

           

İnkârcı ırkçı-milliyetçi siyasiler, “biz Ermeni değil, Türk’üz” çıkışlarıyla toplumun cenazeyi sahiplenmesine karşı bir tepki oluşturma gayretinde. Çünkü yüz binlerin haykırdığı slogan, devletin resmi ideolojisinin reddi, diğer halkları sahiplenen, kendisini onun yerine koyan bir kardeşliğin çığlığıydı. Bu anlamda cenazeye ikinci damgasını vuran slogan halkların kardeşliğiydi. Irkçı-milliyetçi siyasilerin bu kardeşlik çığlığından rahatsızlık duymaları normaldir. Bugüne kadar halkları birbirine düşman ederek beslenen bu siyasilere verilebilecek en iyi cevap cenazedeki kardeşliktir.

           

Halkların kardeşliği

 

Halkların kardeşliğinden rahatsızlık duyan Irkçı-milliyetçi partiler (MHP, BBP başta olmak üzere) cenazede atılan sloganlardan hareketle kendilerine yeni bir saf ve zemin yaratmak niyetindeler. “Hepimiz Ermeni’yiz”de ne demek? ‘bizler Mehmet, Fatih, Muhammetleriz, bizler Türk’üz” kampanyasıyla toplumda kamplaşmaların tetikçiliğini yapmaktalar. Futbol maçlarında açılan pankartlar giderek yaygınlık kazanıyor. Toplumun bu şekilde kamplaşmasını isteyenler, aslında Hrant Dink’i öldürenlerdir. Çünkü kurtlar puslu havayı severler.

           

Bu puslu havadan nemalanmak isteyen bir diğer parti de CHP. CHP bu kulvarda uzun zamandır ırkçı- milliyetçi partilerle yarış içinde. CHP lideri Deniz Baykal “Milliyetçilik bu toplumun betonudur.” diyerek milliyetçilik zehrini toplumda meşrulaştırmaya çalışıyor. Hrant Dink’in arkasından timsah gözyaşı dökenler aradan bir gün geçmeden gerçek yüzlerini göstermeye başladılar.

           

Bugüne kadar işlenmiş siyasi cinayetlerin tetikçileri ırkçı-milliyetçi faşistler veya “Çılgın Türkler” değil mi? O zaman bu toplumu ve toplumları karanlığa sürükleyen bu anlayışı savunan siyasilerden bu siyasi cinayet ve cinayetlerin gerçek sorumlularını bulmalarını beklemek hayal olmaz mı?

           

Milliyetçiliğin iyisi kötüsü olmaz. Bizler milliyetçiliğin her türüne karşıyız. Çünkü bu rejim dün Çatlıları, Kırcıları, Çakıcıları… bugün Ogünleri, Yasinleri, Erhanları yarattı… yarın da başkalarını yaratacaktır. Bu tetikçilerin hepsinin ortak noktası ve beslendikleri zehir aynı: ırkçı-milliyetçilik. Bu tetikçiler karşımıza hep aynı kimlikle çıktılar: “milli hassasiyet”ler.

           

Topluma yayılmak istenen bu zehirli tohumlar aslında sömürücülerin sömürülerini katmerleştirerek devam etmelerine olanak sağlayan bir süreçtir. Kitlelerin bir birleriyle kamplaştığı bir süreçte birlikten, beraberlikten, kardeşlikten bahsetmek mümkün değil. O zaman bu oluşturulmak istenen ortam, sömürücü sermayeye yaramaktadır. Sermaye kendi sömürücü düzeni için ırkçı-milliyetçi fikirlere ihtiyaç duyar ve gerektiğinde kullanır.

           

Sonuç olarak, bu anlayış bugün Hrant Dink olayında karşımıza çıktı. Yarın bir başka şekilde karşımıza çıkacak. Bizler bu ırkçı-milliyetçi anlayışı kapitalizmin bağrında yeşeren zehirli bir tohum olarak görüyoruz. Bu anlayışın yok edilmesi kapitalizmin ortadan kaldırılmasına bağlı. Peki kim kaldıracak?

 

30/01/2007

   

 

 

Cinayetin adresi: Devlet ve rejimin niteliği

 

 

Şahin Yıldırım

 

Günlerden Cuma, saat 15:00 sularında haber merkezlerinden iletilen son dakika haberi: Osmanbey Halasgaragazi Caddesi’nde AGOS gazetesinden çıkan Hrant Dink suikasta uğradı. Bu yankıya duyarsız kalınamazdı. Hemen olay yerine gelen birçok insan Taksim’den Osmanbey’e kadar sloganlarla yürüdü. Bu kitlesel tepki siyasi suikasta sessiz kalınmayacağının da aslında ilk habercisi oldu.

           

Hrant Dink, Türkiye Devleti’nin resmi tezlerinden bir olan “Türkiye Türklerindir” anlayışına karşı gelen ve bunun karşısına “Ermeni kökenli olabiliriz ama bizler de bu toprağın sahipleriyiz” anlayışını koyan bir çizgi izliyordu. Hrant Dink şunu söylemişti; “evet bizde bu toprağı istiyoruz ama alıp götürmek için değil, altında yatmak için…”

           

Hrant Dink’in cansız bedeninin 30 dakika boyunca Halasgaragazi Caddesi’nde durması işlenen cinayete devletin yetkili organlarının nasıl bir yaklaşım sergileyeceğini göstermesi açısından önemliydi. Şişli Karakolu’na 10 dakika yürüme mesafesindeki yere görevlilerin 30–40 dakika sonra gelebilmeleri neyle açıklanabilir? İstanbul’un merkezinde on binlerce resmi-sivil polisin cirit attığı bir süreçte, katile kaçmak için tanınan zaman ne anlama geliyor?        

           

Bu siyasi suikastın işlendiği andan itibaren ilgili ilgisiz herkesin olaya yorumlar getirdiğini görüyoruz. Kimileri bu cinayeti işleyenlerin kökünün dışarıda olduğunu, amaçlarının Türkiye’yi Ermeni sorununda sıkıştırmak olduğunu; kimileri, bu olayın bir şekilde Kerkük’le alakalı olduğunu; kimileri de bu cinayetin “derin” devlet tarafından işlendiğini söyledi. Bu yorumlara devlet erkânından ve siyasi parti liderlerinden de bilindik, klişeleşmiş açıklamalar ardı ardına geldi: Cumhurbaşkanı Sezer, “utanç verici saldırıyı kınıyorum”, Başbakan Erdoğan, “bu saldırı hepimize”, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, “bu kurşunlar Türkiye’ye sıkıldı”, CHP Başkanı Baykal, “Türkiye’yi güç duruma düşürmek isteyenlerin tertibi”, Avukat Kerinçsiz, “saldırıyı kınıyoruz” şeklinde açıklamalar yaptı...

 

Bu açıklamaları yapanlara bakacak olursak, bu siyasi suikastın sorumlularının bu kişi ve kurumların savunduğu bu düzen olmadığına kanaat getirmek hiçte zor olmasa gerek. Acaba, gerçek böyle mi? Gerçek suçlular kim? Bizce Hrant Dink’i öldüren ve azmettiren asıl bu siyasi rejimin ta kendisidir. Çünkü devletin resmi tezinin ana mantığı “Türkiye Türk’lerindir”. Bu mantıktan hareket eden resmi ideoloji, bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan ve yaşamaya devam eden halkları ya azınlık, (Ermeni ve Rumlar) olarak görmüş ya da devletin Kürt halkına yaptığı gibi, “Kürt diye bir şey yoktur” diyerek inkârcı bir yol izleyerek Kürtleri, Türkleştirme siyaseti izlemiştir.

           

Kapitalizm, devlet aygıtına kendi sömürü düzenini sürdürmek için ihtiyaç duyar ve bu temelde kullanır. Bundan dolayı, devletin resmi ideolojisi bu topraklar üzerinde yaşayan halkların birbirine düşman olmasını sağlayan zehirli tohumları ekmiştir. Kapitalizm sömürüsünü bunun üzerinden sürdürmektedir. (Irak’ta farklı mezheplerin birbirleriyle düşmancasına savaştığı ve yok ettiği bir ortamda emperyalistler petrol boru hatlarından kasalarına milyar dolarları akıtmaya devam ediyorlar…)

           

İşte bundan dolayı Hrant Dink ve buna benzer suikastların katillerini orada, şurada, yukarıda, aşağıda, sağda-solda aramak yerine, asıl katili toplumlara bu zehirli tohumları (milliyetçilik, yurtsever, vatanperver) ekenlerdir; suçu kapitalizmde aramak yanlış olmaz.

           

Cinayetin siyasi mimarı hükümetin 301. maddesi

 

Hrant Dink’in katlinin asıl nedenlerine yukarıda değindik. Bu cinayetin işlenmesine olanak sağlayan, zemin hazırlayan yani, yardım ve yataklık yapanlar var. Kim mi bunlar? Başta hükümet olmak üzere siyasi parti liderlerinin yaptıkları açıklamala bakacak olursak bu siyasi suikasta hepsinin üzüldüğüne inanmamız gerekiyor. Ama biz inanmıyoruz, inanmayacağız. Çünkü bu söylemler klişeleşmiş sözlerden ibaret. Dökülen gözyaşları ise timsah gözyaşları.

           

Bilindiği gibi hükümetin AB’ye uyum yasaları çerçevesinde TCK’da (Türk Ceza Kanunu) yaptığı bazı değişiklikler içinde 301. madde de bulunuyor. Bu madde “Türklüğü aşağılama”yı içeriyor. Hrant Dink ve benzeri yazarlar ve aydınlar yani sisteme muhalif olan ve bu konuda görüş bildiren tüm düşünürlere TCK’nın 301. maddesi, rejim tarafından devletin bekasını korumak amacıyla uygulanmaktadır.

           

Hrant Dink yazdığı yazılarda “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla 2,5 yıldır rejimin zehirli kanından beslenenler tarafından hedef olarak seçilmiş ve özel olarak gündemde tutulmuştur, hedef gösterilmiştir. Ayrıca Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra hükümet göstermelik olarak sicilleri bozuk iki bakanı görevlendirdiğini açıkladı: Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu (Aksu’nun bakanlık yaptığı dönemde birçok gazeteci, bürokrat, akademisyen (Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi) suikastlara kurban gitmiştir.

           

301. maddenin mimarı olan Cemil Çiçek, “uygulamada görelim, sonra bakarız” diyerek maddeyi savunmuştu. Bu maddeyi savunarak aslında cinayetin mimarlığını da yapmış oldu. Aynı Cemil Çiçek İstanbul’da yapılacak Ermeni Konferansı’nı, “bunlar bizi arkadan hançerlediler” diyerek engellemiş, böylece Konferansa katılanları hedef göstermişti. Konferans ancak başka bir tarihte ve mekanda yapılabilmişti. Hrant Dink’de bu Konferansa katılanlar arasındaydı. Bize göre hükümet bu siyasi cinayetin siyasi mimarlığını yapmıştır.

 

Siyasi cinayetin taşeronları: yargı, emniyet

 

Bir de bu siyasi cinayetin taşeronluğunu yapanlar var. Bu taşeronları farklı farklı yerlerde ve partilerde görmek mümkündür. Ama nerede olurlarsa olsunlar hepsi aynı şeye hizmet ediyorlar. Hizmet ettikleri şey ise kendi sömürü düzenlerinin devamıdır. Bu sömürü düzenini gizlemek ya da perdelemek için belli kalıplara ihtiyaç duyulur. Bunu bazen din adına, bazen milliyetçilik-yurtseverlik adına yapmaktalar. Bunun üzerine bir de “Türkiye’yi bölmek isteyenler var” yaygarasını koparanları ve buna hizmet eden burjuva gazeteleri ve yazarları ekleyelim...

           

İşte böyle ortamlarda siyasi cinayetleri “ülke menfaatleri” adına işleyen “tosuncuklar” ortaya çıkar; ve katil “iyi çocuk”lar bu siyasi düzende kahraman ilan edilir. Bu siyasi cinayetin gerçek sorumlularının bulunması mümkün değil çünkü bu zihniyet devletin tüm kurumlarının kılcal damarlarına kadar işlemiş durumda. Trabzon Valisi’nin, “bu cinayetin arkasında örgüt yoktur” demesi ve İstanbul Emniyeti’nin benzer bir açıklama yapması aynı zehirli tohumdan beslendiklerini göstermiyor mu? Ogün Samastı’ın gözaltındayken emniyetçilerin zanlıyla çektirdiği fotoğraflar bu düzenin kurumlarının ne kadar çürümüş olduğunu göstermesi için yeterli değil mi?        

           

Evet, bu cinayetteki diğer taşeron ise, Adalet Bakanlığı’na bağlı savcılar, hakimler yani yargıdır. Hrant Dink kendi yazmış olduğu yazılarda uzun zamandan beri tehditler aldığını belirtmiş ve bunlardan en ciddi olanının ise Bursa’dan gelen tehdit olduğunu ve savcılığa gitmesine rağmen, savcılıktan bu konuyla ilgili hiçbir destek ve açıklama alamadığını belirtmiştir.

           

Ama konu AGOS gazetesi veya Hrant Dink oldu mu devletin “yılmaz bekçileri” olan cumhuriyet savcıları bir zebani cellâdı gibi besledikleri zehirlerini boşaltmak için yazıları didik didik edercesine araştırırlar. Yazılarda suç unsuru bulunmaz ise de zorlamayla suçu işlediğine kanaat getirirler.

           

İşte bu dava Türkiye Devleti’nin ne kadar hukuk devleti olduğuna dair iyi bir örnek değil mi? Çünkü Hrant Dink’e yazdığı bir yazıdan dolayı “Türklüğü aşağılamaktan" dolayı dava açılır. Dava mahkemece onanır ve Dink temyize gider. Mahkeme (Yargıtay) yazılan yazı için bilirkişi raporu ister. Bilirkişinin hazırladığı rapora göre yazıda “Türklüğü aşağılamak” suçuna rastlanmaz. Bu rapora rağmen Yargıtay jet hızıyla suçu onar ve Hrant Dink’e 6 ay hapis cezası kesinleşir. Zaten karar (ceza) önceden kesinleşmiştir. Ama olsun Türkiye ne de olsa hukuk devletidir! Süreç buna uygun yürümelidir. Yoksa topluma bu nasıl izah edilir! Zaten şeriatın kestiği parmak acımaz yani, hüküm verilmiştir.

           

Hrant Dink’in tetikçisi Ogün Samast olabilir. Önemli olan Samast’ın yakalanması değildir. Çünkü bu cinayetin proje mimarlığını hazırlayanlar, hazırlanan bu projeden beslenen taşeronlar ve bu taşeronlara hizmet eden yargı ve emniyet kurumları suçludur. Bu rejimin içinde kartopu gibi iç içe geçmiş işleyişin ürünüdür bu cinayet. Cinayeti işleyenler kendilerini -en azından bu rejimde- suçlu bulmayacaklarına göre birkaç kişinin tutuklanmasıyla sınırlı kalacak. Hatta hükümetin göstermelik olarak iki müfettiş görevlendirmesi bu işin makyaj tarafıdır. Ama bu gerçek suçluların bilinmediği anlamına gelmez.

           

Cinayetin servisini MEDYA yaptı

 

Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra timsah gözyaşı döken bir diğer taraf ise Medya. Cinayetten sonraki gün burjuva gazetelerinin attıkları manşetler şöyleydi: Hükümet yanlısı Yeni Şafak: Hrant’ımıza kıydılar; Sabah: En bükük ihanet; Star: Yetişemedik; Zaman: Bu kurşun Türkiye’ye sıkıldı, Milliyet: Hrant Dink Türkiye’dir…

           

Bu yayınlara ve atılan manşetlere bakacak olursak, medya aslında Hrant Dink ve benzeri düşünceleri savunanlara sahip çıkan bir çizgi izlemektedir. Ama böyle bir izlenime kapılmamakta fayda var. Çünkü Hrant Dink’in topluma hedef olarak sunulmasının servisini bu medyanın ta kendisi yapmıştır.

           

Bugüne kadar Hrant Dink ve benzerlerine mahkeme salonlarında ırkçı-faşist milliyetçi saldırganlara karşı hangi yargı kurumu, hangi emniyet görevlileri veya hangi medya tutum aldı. Bırakın tutum almayı tetikçinin yakalanmasıyla birlikte medyanın da manşetleri gerçek yüzlerini açığa çıkartmaya yetti. Tercüman Gazetesi: Katil Ermeni, 2500 kişi bir anda Taksim de nasıl toplandı. TGRT TV: Katilin Ermeni asıllı olduğunu… Yeni Çağ: Dink’in cinayetinden sonra atılan “halkların kardeşliği” sloganını düşündürücü değil mi? İşte başlıklar böyle…

           

Bu gazetelerin hepsinin isteği manşet ve haberleriyle kitlelerin bilincini bulandırmak ve hedef şaşırmaktır. Burjuva medya bu devletten beslendiği için bağımsız davranamaz. Çünkü bu zihniyetin temsilcileri zehirli tohumları bu vesileyle kusmanın da yolunu bulmaya çalıştılar. Halkların kardeşliğinden dahi rahatsız olan bir anlayış bu cinayetin ortağı değil midir? Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra kendi suçlarını bir günlük attıkları manşetlerle kurtarabileceklerini sanıyorlarsa, ya da vicdanlarını rahatlattıklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Çünkü bu medya yaşanan siyasi cinayetin oluşmasına servis görevi yapmaktan dolayı suçludur.

             

Devletin “derinliği” kalmadı

 

Bir başka söylem ise “derin” devletin bu cinayeti işlediğine yönelik açıklamalar. Devletin derinliğini bir yana bırakmalı ve suçlunun bizzat rejimin/devletin kendisi olduğunu görmek gerekir. Devlet bu süreçte artık bir derinliğe ihtiyaç duymuyor. Son bir yıl içinde işlenmiş üç siyasi suikasta baktığımızda bunu görmek mümkün.

           

Rahip Santoro, Danıştay baskını ve son olarak Hrant Dink suikastı. Bu üç olayda da aslında aynı anlayışın ve aynı çevrelerin bu olayları gerçekletirmiş olduklarını görmek için günlük medyanın vermiş olduğu haberleri, çekilmiş olan resimleri yan yana getirmek bile yeterli.

           

Rahip Santoro cinayeti Trabzon’da 16 yaşındaki bir tetikçi tarafından işlendi. Ve tetikçi yakalandı. Tetikçi bu cinayeti “milli duygu”larından dolayı işlediğini açıkladı. Ailesi de gurur duyduğunu söyledi. Hrant Dink cinayeti 17 yaşında Trabzonlu bir tetikçi tarafından işlendi. Tetikçi yakalandı. Ardından sözde azmettiren de yakalandı. Daha sonra “abi” ortaya çıktı. İşte o “abi”nin BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’yla çekilmiş resimleri basına yansıdı. Bu tetikçi de cinayeti “milli duygularla” işlediğini açıkladı.

           

Danıştay cinayetinde ise, tetikçi olarak bir avukat kullanıldı. Bu tetikçinin fikirleri de diğer tetikçilerle ortak. Bu tetikçinin de Susurluk davasıyla adı özdeşleşen emekli Tuğgeneral Veli Küçük ile çekilmiş resimleri yayınlandı. Aynı karede avukat Kerinçsiz’i de görmek mümkün. Bunların ne kadarı tesadüf? Bizce hiçbiri tesadüfi değil. Ayrıca böyle çarşaf çarşaf resim ve görüntülerin yayınlanmasına rağmen bu kişiler hakkında hiçbir kurum, hiçbir şekilde harekete geçmiyor, geçemiyor. “Çaresiz” bir şekilde olayları izleyen bir hükümet, bir emniyet teşkilatı, bir yargı kurumu söz konusu. Düzenin neresine dokunulursa orada bir çeteleşmiş örgütlenmenin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu çetelerin içinde yüksek düzeyli askerler, emniyet müdürleri başta olmak üzere uzayan bir liste var. Bu aynı zamanda rejimin içindeki çeteleşmenin ve rant kavgasının ne boyutlara ulaştığının göstergesi, yansımaları. Aynı düzenin pisliğinden beslenenlerin bugün birbirlerini tasfiye etmeye çalıştıklarını da görmek gerekir.

           

Ne hikmetse Hrant Dink’i hiç tanımadığını söyleyen Veli Küçük, mahkemeye başvurarak Hrant Dink’in yargılandığı davaya müdahil olarak katılmak istediğini açıklar. Hrant Dink’in ise bu süreçten sonra tedirginliği artar ve kendi yayın organı AGOS’da bunu açıkça belirtir. Ne hikmetse Dink’in bu tedirginliğine hiçbir devlet kurumu kulak asmaz. Asma gereği duymaz. Çünkü o bir Ermeni! Çünkü o bu topraklarda yaşayan halkların kardeşçe yaşayabileceğini ifade ediyordu, yazıyordu.

             

Sonuç olarak bu üç cinayetin failleri belli olduğu için devletin “faili meçhul” damgası yemeyerek rahatlayacağı kesin. Yani bu işlerin arkasında “derin devlet” aramanın mantığı da yok. Görünen o ki devletin “derinliğe” artık ihtiyacı kalmamış. Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle “derin devlet, devletin tüm kurumların içinde”; bu kurumların içindeki iktidar mücadelesinin yankıları bu cinayette açığa çıktı.

           

Büyük burjuvazi yani TÜSİAD kendi çıkarlarını AB sürecinde görüyor ve buna uygun bir hat izliyor. Bu hattın bugün savunuculuğunu AKP iktidarı yapıyor. Bu kesim belli talepler ileri sürüyor. Bu talepler başta Kürt sorununun barışçıl çözümü, 301. maddenin kaldırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, askerin siyasetten tümüyle çekilmesi, tüm azınlık haklarının tanınması vb... Aslında bu taleplerle doğru dürüst bir burjuva demokrasisi hedeflenmek isteniyor. Neden mi? Çünkü bu talepleri savunan başta büyük sermaye gereksiz toplumsal gerginliklerin kalktığı, rahat ve istikrarlı bir ortamda kârlarına daha rahat kâr katacaklarını düşündüklerinden dolayı bu programı savunmakta.

           

Diğer bir kesim ise bu taleplere karşı duran ve direnenler. Kürt sorununda “barışçıl” adımların atıldığı anda Şemdinli bombasını patlatanları “iyi çocuk” diye övenler. Ateşkes ilan edildiğinde operasyonlara hız verenler. Azınlıkları “yabancı”, “misafir” veya “öteki” gibi kavramlar kullanarak hedef gösterenler. Bu görüşlerin siyasi temsilciliğini CHP, MHP ve BBP; vurucu gücünü ise TSK yapmakta. Bugün bu iki kesim (sermaye çevreleri rekabeti) arasındaki çatışma Hrant Dink’e fatura edildi. Bu vesileyle toplumda belli kamplaşmaların daha da derinleşmesi hedefleniyor.

 

Evet, Hrant Dink’in katledilmesinde asıl bu rejim sorumludur. Bu rejim cenazede atılan “hepimiz Ermeni’yiz”, “hepimiz Kürt’üz” sloganına tahammül bile edemediğini açığa vurmuştur. Yüz binlerce kişinin haykırdığı bu sloganlar aslında ırkçı-faşist milliyetçiliğe karşı bir darbedir. Irkçı-milliyetçi partileri telaşlandıran ektikleri zehirli tohumların bir işe yaramayacağı kaygısı ve telaşıdır. En azından şimdilik.

 

31/01/2007

 

 

 

Kerkük’ün kaderi Referandumla mı çizilecek?

 

 

Fuat Karan

 

Ortadoğu’daki emperyalist işgal bölgedeki gerilim ve belirsizliklerin artarak devam etmesine neden oluyor. ABD emperyalizminin bölge haritalarında değişiklik yapma isteğinin kan ve şiddetsiz olmayacağı ortada. ABD de bu değişiklikleri gerçekleştirmek için her tür kanlı planı uyguluyor.

 

Emperyalizmin bu planlarını hayata geçirmesi için en önemli engellerden biri, emperyalist işgale karşı direnişini inatla sürdüren Irak’tır. Direniş karşısında başarı elde edemeyen ABD emperyalizmi ve müttefikleri, direnişi etnik ve mezhepsel çatışmalarla zayıflatma politikası gütmeye başladı.

 

Son dönemde olayların ortasındaki şehir ise Kerkük. Kerkük bir Kürt şehri olmasına rağmen Türkmen, Arap ve Asurlu nüfusuyla farklı halkların bir arada yaşadığı bir şehir. Kerkük’ü benzerlerinden ayıran ise Irak’ın en önemli petrol rezervlerinden birine sahip olması. Bu özelliğiyle Kerkük tüm emperyalist kavgaların ortasında kalmış bir şehir.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın parçalanarak Türkiye, İran, Irak, Suriye arasında paylaştırılması sonucunda Kerkük Irak toprakları içerisinde kalmıştı. 1925’ten sonra yoğun bir Araplaştırma politikasına maruz kalmıştı. 11 Mart 1970’de Saddam Hüseyin ile Molla Mustafa Barzani arasında yapılan anlaşma gereği, Kerkük’te 4 yıl içerisinde referandum yapılması planlandı. Bu plana göre Kerkük’ün Irak’ta mı, Otonom Kürt bölgesinde mi kalacağına karar verilecekti. Ancak Saddam planı uygulamaya sokmadığı gibi, yoğun bir Araplaştırma faaliyetine girişti. 1975 yılının Eylül ayında Kürtlerin gerçekleştirdiği ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanması Saddam’ın bölgenin Araplaştırılmasına dönük siyasetini daha da şiddetlendirdi.

 

Irak Anayasasının Ardından Gerilim Tırmanıyor

 

Kerkük’ü yeniden gündeme taşıyan ise, Irak’ın işgalinin ardından, yeniden çizilen Irak haritası. Kerkük’ün kurulan özerk Kürt devletinin içerisinde yer alıp almayacağı tartışması gerilimi arttırmakta. İşgalci emperyalist devletlerin hazırlattığı Irak Anayasasının 140. maddesi tartışmaları alevlendiriyor. Bu maddeye göre Kerkük’ün geleceği, Kürtlerin çıkarları doğrultusunda yapılanacak. Buna göre normalleştirme (zorla göç ettirilenlerin geri çağrılması), nüfus sayımı ve referandum 2007 sonuna kadar gerçekleştirilecek.

 

Shell, BP, Exxon gibi uluslararası petrol tekelleri bu şehirdeki petrol rezervlerini işletme hakkına sahipler ve doğal olarak Kerkük’ün, ABD emperyalizminin müttefiki olan Talabani ve Barzani’nin kontrolü altında kalmasını istiyorlar. Bu durum, bir Kürt kenti olan Kerkük’ün Kürdistan sınırları içerisinde kalmasını sağlayacak. Fakat tarihsel Türk devlet politikasının, yani Musul ve Kerkük’ün Türkleştirilmesinin, biraz daha zorlaşması anlamına gelecek. Kerkük’ün Kürdistan’da kalmasıyla, hem Türkiye burjuvazisinin Kerkük petrollerinin ele geçirme hayali zorlaşacak, hem de Türk devletinin zayıf karnı olan Kürtlerin bu şehrin kontrolünü alması anlamına gelecek.

 

Kürtlerin Kerkük’ü Kürt devletinin başkenti ilan edeceğini ifade etmesi özellikle Türk devletinde ciddi bir infiale neden olmakta. Türkiye burjuvazisi de Türkmen nüfusu ile vilayette hak iddia etmekte. MİT Müsteşarı Emre Taner’in, Türkiye’nin bölgesindeki gelişmeler karşısında savunmada kalmayacağını söylemesi bu konuda Türkiye’nin politikasız kalmayacağının açık işareti. Öte yandan ABD de Kerkük’te referandumda ısrarcı.

 

Bu bağlamda son dönemde özellikle Kerkük’te patlayan bombalar dikkat çekici. Önce bir Türkmen karakoluna bombalı saldırı gerçekleştirildi ve 30 kişi öldü. Ardından Türkmenlerin liderine dönük başarısız bir saldırı gerçekleştirildi. Türkiye Irak’la olan ticareti de durdurdu. Kerkük’ün Kürtleştirilmesine karşı ve özellikle de PKK’nin tasfiye edilmesi bahanesiyle Türk devletinin Irak’a girmesi kamuoyunun gündemine sokuldu.

 

Türkiye’nin Kerkük Planı

 

Türkiye burjuvazisinin ve onun hükümeti AKP’nin Kerkük’le ilgili düşüncesi, Kerkük’ün özel statüsünün korunması ve 10 yıl boyunca BM kontrolüne verilmesi. Hükümet bu konuyu Mecliste gizli oturumla tartıştı. Türkiye burjuvazisi, ayrıca Kerkük’te yapılacak referandumun da ertelenmesini talep etmekte.

 

ABD ise Irak anayasasına uygun olarak referandum yapılmasını istiyor. Türk burjuvazisinin hayallerini kıran da ABD’nin bu net tutumu. Ancak ABD, bir diğer sadık müttefiki Türkiye’yi de gözden çıkarmak istemiyor ve onun PKK’ye karşı hassasiyetine de belli oran da destek oluyor. PKK’ye karşı Türkiye hükümetinin bazı operasyonlarına da göz yumuyor.

 

Durum Türkiye burjuvazisi için hiç de iç açıcı değil. Türkiye burjuvazisi Kerkük’ü işgal etmek gibi bir politik maceraya şimdilik hazır değil. Böylesi bir hareketin kayıpları, Türkiye için kazanımlarından çok daha fazla olacaktır. Ancak bir iç seçim malzemesi olarak mesele kurcalanmaya devam edilecek. Fakat daha önemlisi Irak’a asker göndermemenin bir diyeti olarak Kerkük’ün kaybı gündeme getirilecek ve Irak’a işgalci olarak katılmanın zemini yaratılmaya çalışılacak. Türkiyeli emekçilerin işgalci orduların bir parçası olmama konusunda, bugün dünden daha fazla mücadele etmesi gerekmekte.

 

Kürdistanlı emekçiler için sorun oldukça karmaşık. Bir yanda bağımsızlık hayalleri ve bunun sözde sağlayıcısı ABD emperyalizmi, müttefikleri ve sadık uşakları yani savaş baronları Talabani ve Barzaniler... Öte yanda inkarcı ve baskıcı Türk, İran ve Suriye devletleri… Kürt ve Ortadoğu halklarının bu iki alternatiften daha iyi bir alternatife, ezilenden, sömürülenden yana bir işçi-emekçi alternatifine çok daha fazla ihtiyaçları var.

 

01/02/2007

 



 

Egemenlerin çıkar çatışması

 

 

Uğur Yılmaz

 

TÜSİAD’ın güncellediği, “Türk Demokrasisinde 130 Yıl” başlıklı rapor faşist MHP ile patronlar örgütü TÜSİAD arasında tartışmalara neden oldu. TÜSİAD raporunda yer alan, Kürtçe’nin seçmeli ders olması ve etnik temelde siyaset önerilerine karşı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “TÜSİAD’ın raporunda yer alan, Türkçe dışındaki ana dillerin seçmeli ders olması ve etnik temelde siyaset yapılmasına imkân verilmesi önerileri, TÜSİAD’ın da PKK’nın siyasallaşma projelerine sahip çıktığını göstermiştir. Bizim TÜSİAD’a tavsiyemiz: eğer PKK’nın siyasi hedeflerini benimsiyorlarsa, bunları siyasi bir program haline getirip, bir siyasi parti çatısı altında örgütlenerek Türk milletinin önüne çıkmalıdır” dedi.

           

Ömer Sabancı’da, Devlet Bahçeli’nin bu açıklamalarına, TÜSİAD’ın 37. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayla cevap verdi. Sabancı, “bir parti başkanı sözlerin nereye gideceğini, hangi dinamikleri etkileyeceğini düşünerek konuşmalıdır. Siyasetçilerden daha akılcı, vakur ve demokrasiyi yücelten sözler bekliyoruz” dedi.

 

12 Yıl Sonra Tarih Tekerrür Etti

 

TÜSİAD ile MHP arasındaki çatışma, 1995 yılında MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş ile Sakıp Sabancı arasındaki çatışmayı hatırlattı. 1995 yılındaki çatışma TÜSİAD’ın “Doğu Raporu” üzerine patlak vermişti. O dönemde Sakıp Sabancı, Kürt sorununun kuvvet kullanılarak çözülemeyeceğini vurgulamış, çözüm için İspanya’da ki Bask bölgesinden ve İrlanda’dan söz etmişti. Bunun üzerine Türkeş, Sabancıya: “Ağa, Ağa çizmeyi aşıyorsun” demişti.

 

Aradan geçen 12 yılda egemenlerin saflarında Kürt sorununa yaklaşım değişmedi. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasıyla birlikte asker, saldırganlık politikasını daha bir “etkin” kullanmaya başladı. Askerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler öncesi siyasette ki ağırlığını daha da arttırması, hükümetin ve sermayedarların etki gücünü azaltıyor. Askerin yaptığı hamlelere karşı TÜSİAD, Kürt sorunu ve Kıbrıs meselesi üzerinden hamleler yaparak cevap veriyor ve bu şekilde askerin siyasetteki etkisini kırmak istiyor.

 

MHP’nin TÜSİAD’a yaptığı çıkışın altında yatan nedenlerden biri de AKP döneminde kasalarını dolduran patronların “istikrarın sürmesi”, AB ve ABD ile yola en az pürüzle devam edilmesi karşılığında AKP hükümetine olası 2007 Kasım seçimlerinde de onay verdiğinin konuşulması. Ayrıca Hrant Dink cinayetini gerçekleştiren katilin Alperen kökenli olması nedeniyle BBP’nin ekmeğine yağ sürmesi MHP’nin hırçınlığını daha da arttırmakta. Çünkü MHP tabanının son süreçte yüzünü BBP’ye döndüğü yorumları yapılıyor. Bu da MHP’nin saldırganlaşmasına yetecek bir gerekçe.

 

Bir yanda faşist bir parti (MHP), diğer yanda işçinin emekçinin sırtından beslenen asalaklar topluluğu patronlar (TÜSİAD). Bu iki kurum yerine göre tahtlarını sallayacak bir tehlike gördüklerinde halkın haklı talepleri karşısında birleşip, en adi politikaları ve en cani yöntemleri kullanmaktan çekinmezler. Ama çıkar mantığından dolayı birbirlerine havlarlar, ama ısırmazlar. TÜSİAD çıkarları için göstermelik burjuva demokrasisi ile göz boyarken, MHP ise milliyetçilerin oylarını toplayabilmek için milliyetçi faşist tavrını hayata geçirerek en demokratik taleplerin bile hayat bulmasını engellemeye çalışıyor.

 

01/02/2007

 

 

 

 

“Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı

 

Jiyan

 

Türkiye'de Kürt sorunu ve buna bağlı gelişen şiddet ortamına dikkat çekmek amacıyla, Kürt ve Türk aydınları, "Türkiye Barışını Arıyor" konferansında bir araya geldi. Ankara'da İç Kale Otel'de Demokratik Barış İnisiyatifi’nin düzenlediği ve Cumhurbaşkanı Ahmet