|
Yıl: 28 |
|
Mart 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 37 Bilinenlerin doğrulanması:
Katil, ardındakiler ve işçi sınıfının yolu - İşçi Cephesi Hükümet ve Ordu danışıklı dövüş içinde - Şahin Yıldırım Fransa’da
PKK’ye dönük operasyon - Fuat Karan
301. Madde: Baskı, korku ve
şiddet rejimi - Jiyan Faşizm: Finans Kapitalin kanlı diktatörlüğü - Fuat Karan Mortgage nedir, ne değildir?
- Akın Sel Kapitalist sistem yoksullu öldürüyor - Nergis Çayır Fabrikalardan – Okur
Mektupları
Emek hareketinden – Oya Şen 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü ve Kadın mücadelesi -
Öykü Tanır Yaşasın 8 Mart ! - Nergis Çayır Venezüella nereye koşuyor? - Murat Yakın Katil, ardındakiler ve işçi sınıfının yolu İşçi Cephesi
Hrant Dink 19 Ocak 2007 günü katledildi. Geçen sürede bilinenler tartışmasız şekilde doğrulandı. Cinayetin hemen ardından Trabzon Valisi ve İstanbul Emniyet Müdürü cinayeti tekil, bağlantısız ve adi bir olay olarak tanımlamıştı. Oysa merkezi olarak planlanmış, son derece örgütlü ve profesyonelce işlenmiş bir cinayet olduğu artık kanıtlanmış durumda. Bu devlet görevlileri derhal meslekten ihraç edilmeli ve haklarında kamuoyunu yanlış bilgilendirmek, yönlendirmek ve görevi ihmal suçlarından dava açılmalıdır. Cinayetin şüphe götürmez niteliğine rağmen Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bugün dahi olayın siyasi içeriği olmadığını, lümpen birkaç kişinin gerçekleştirdiği bir cinayet olduğunu iddia etmekte. Lakin: 1) Tetikçi ve
yönlendiricilerinin siyasi bağlantıları ortaya çıktı. 2) Cinayetin bir yıl
önceden emniyete ihbar edildiği, konuyla ilgili Trabzon ve İstanbul emniyetlerinin
bilgisi olduğu ve işlem yapmadıkları kesinleşti. 3) Tetikçinin yakalanması
sonrası emniyet ve jandarmada gördüğü kahraman muamelesi deşifre oldu. 4)
Cinayet nedeniyle neredeyse Türkiye’nin her yanında olayla ilgisi olduğu
saptanan onlarca kişi gözaltına alındı. 5) Aynı nedenle Orhan Pamuk, 301.
maddeden yargılananlar ve Agos gazetesi çalışanları başta olmak üzere ölüm
tehditleri devam etmekte. 6)Susurluk, Şemdinli ve Yargıtay saldırısında
ortalığa saçılan cinayet şebekeleri ve ilişkiler yumağı bu olayda da
başrolde. Özkök bu tabloya rağmen halen birkaç çapulcudan bahsediyor. Bunun
adı yardım ve yataklıktır. Gerçekleri saptırmak, kamuoyunu kandırmaktır.
Akacak yeni kanlara onay vermektir. “Hepimiz Ermeni’yiz” diyenleri
vatan haini ilan ederek hedef tahtası yapmak bu onayın bir ilk adımıdır.
Cemil Çiçek 301. maddenin uygulamasını görmek istemişti. Gördü, halen
hararetle savunmakta. “Sivil Toplum Kuruluşları” 301. madde için bir araya
geldi. DİSK ve TTB (Türk Tabipler Birliği) dışındakilerin hepsi maddenin
içeriğini sahiplendi. Türk-İş ve Hak-İş başta olmak üzere kimi işçi
sendikalarının da bu ırkçı-faşist içeriğini sahiplendiği bir kez daha teyit
etti. Kuşkusuz mesele maddenin ötesinde, bizzat rejimin baskı ve şiddet özünü
benimsemekle, korumakla ve daha da ötesi onun organik bir bileşeni olmakla
ilgili. Tehdit ve ölüm listeleri Hrant Dink katledildi. Ailesi
ve gazetesi halen hedef. 200 bini aşkın insan cenazeye katılarak cinayeti
lanetledi. Hepsi işbirlikçi, suç ortağı, vatan haini ilan edildi. Diğer
yandan Hrant Dink’in cenazesinde öne çıkan “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganını
bahane eden kimi ırkçı-faşist örgütler Türkiye’nin çeşitli yerlerinde açığa
çıktı. Millici, Kuvvacı, Ulusalcı adlarla kendilerini gösteren bu örgütler
tabii ki birkaç günlük geçmişe sahip değil. Takip edenler bilir ki bu
örgütler uzunca süredir değişik kisveler altında örgütlenmekte. Avukat
Kerinçsiz ve eski general Küçük kamuoyunun en çok tanıdığı isimler. Bu
ırkçı-faşist örgütler binlerce kişilik ölüm listeleri yayınlıyor. Başta
Kürtler, Ermeniler olmak üzere tüm farklı etnik kimliklere, devrimci ve
sosyalistlere, işçi-emekçilere, parti ve sendikalara yönelik izlenecek
düşmanca yöntemleri ilan ediyor. En son Mersin’den kamuoyuna
yansıyan silah, bayrak ve kuran üzerine yapılan yemin töreni bu ırkçı-faşist
örgütlerin niyetlerinin bir tescili. Bu örgütlerin kurucularının ve öncelikli
üyelerinin tamamına yakını emekli asker-polis, MHP-BBP gibi partilerin üye ya
da eski üyesi ve devletin çeşitli kademlerinde çalışmış kişiler. Doğrudan
devlet destekli oldukları, ulusal ve yerel ölçekte devlet imkanlarını
kullandıkları ve başta asker, polis ve yargı kademelerinden övgü ve destek
gördükleri yaşananlar ışığında açık. Zaten esas mesele de bu. Ölüm listeleri
yayınlayan, silah üzerine yemin eden bu İttihatçı kişi ve kurumlara yönelik
en ufak adli soruşturma açılmış değil. Rejim sadece resmi asker-polis
kuvvetiyle değil bu tür yapılar aracılığıyla da baskı ve şiddet yönetimini
ayakta tutmakta. Dink cinayetini daha da korkutucu kılan bu yapı ve
ilişkiler; ve bunların sadece bir etnik kesime yönelik olmayıp tüm demokratik
hak ve özgürlüklere ve kesimlere yönelik olduğu da su götürmez bir gerçek. Devletten millete ırkçı-faşist örgütlenme Bu yapı ve ilişkiler ağı
yukarıdan aşağı inşa edilmekte ve bizzat rejim güçleri tarafından eylem
programı belirlenmekte. Kahvede televizyon seyredip kafası bozulan ve sonra
adam öldüren adamlar tasviriyle süreci açıklayanlar da bu yapının kanaat
önderleri olarak tabloda yerlerini alıyor. Kurumsal siyasi yelpazenin tamamı
bu ideolojik-politik çerçevenin içinde bulunmakta. BBP’nin, MHP’nin biraz
daha sağında yer alması; CHP’nin bu ikisine göre daha solda görünmesi;
Kuvvacı/Millici kimi paramiliter örgütlerin bu üçünün de daha sağında ve
biraz da merkezkaç niteliğinde olması, sonucu değiştirmiyor. Yapı hepsini
besliyor, hepsi de birbirini. Asker/Polis/Yargı üçgeni, cumhurbaşkanı da
dahil olmak üzere esas olarak bu yapının temelini oluşturuyor. Bu temele MGK
adını vermekte sakınca olmaz. Bu devlet/rejim güçleri idarede
söz-karar-imtiyaz haklarını yitirmek istemiyor. Yüz yılı aşkın süredir sahip
olduklarını ulusal/uluslararası gelişmelere paralel olarak yitirmemek için
ellerindeki güçü her şekilde kullanıyorlar. Yanıltıcı olmasın, daha birkaç
gün önce Genelkurmay Başkanı ABD devletine TSK’yı anlattı. NATO üyesi, AB
Güvenlik Konseyi’nin parçası TSK, emperyalist-kapitalizm çağında ancak bu
kadar milli ve bağımsız olabilir. Gerisi mama. Erdoğan’dan papatya falı: negatif, pozitif, negatif… Diğer taraftan AKP hükümeti bu
rejim güçleri karşısında özgürlükçü görünüyor. Bu öze değil biçime dair bir
görüntü. Türkiye tarihinin özellikle son 25-30 yıldır izlediği
kapitalistleşme, emperyalist-kapitalist ekonomiyle bütünleşme ve
yeni-liberalizm uygulamalarının izlenmesi açısından AKP hükümeti burjuvazinin
gözbebeğidir. On binlerce kişilik ölüm listeleri ortada dolaşırken bizde
ırkçılık yoktur diyen; bütün Kürtler ölsün-sürülsün, Ermeniler 1915’i
unutmasın diyenler ortalıkta cirit atarken negatif-pozitif milliyetçilik
uydurmalarıyla ince ayar yapmaya çalışan Başbakan Erdoğan’ın işlevi ve siyasi
yelpazenin gerçekte neresinde olduğu konusunda kafalar açık olmalıdır.
TÜSİAD’ın genelde “milliyetçilik” ve özelde de MHP ile girdiği söz düellosu
yine öze değil, biçime ilişkindir. TÜSİAD’ın gerçekte ne olduğunu en iyi MHP
bilir. Söz konusu milliyetçilik olduğunda onu bağrında en fazla barındıran ve
gerektiğinde her şekilde kullanmaya hazır şekilde taşıyan bizzat büyük
sermayenin kendisidir. Büyük sermayenin doğrudan varlığı ve desteği olmaksızın
bir faşizm söz konusu olamaz. Korku yönetimi Bir hedefe ulaşmak
istiyorsanız en akıllıca şey sağdan ve soldan gitmek istediğiniz yere
ulaşmanızı engelleyen güçleri, kendi çıkarlarınız doğrultusunda, ortak bir
payda da bir araya gelmek zorunda bırakmaktır. Ortak payda sağlayacak en iyi
yapıştırıcı -eğer herkesin cebini biraz dolduracak kadar sermayeniz yoksa-
korkudur. Korkuyu yaratmak ve yönetmek geçmişte ve bugün tüm dünyada olduğu
gibi patronların en başarılı olduğu iştir: bölüneceğiz korkusu, faşizm
gelecek korkusu, darbe olacak korkusu, sivil yönetim ve demokrasiden
uzaklaşacağız korkusu, işgal edileceğiz korkusu ve diğer korkular. Kuşkusuz
tarih boyunca Türkiye’de de, dünyada da bunlar sadece korku olarak kalmadı.
Yeri geldi ve korkulan gerçek oldu. Lakin nedenler de, sorumlular da ortada.
Unutmamamız gereken; yaşadığımız gerçeklik hakkında bilgimiz ne kadar fazla,
kesin ve gerçekliğe uygun olursa, işçi sınıfı ve emekçiler olarak bu
çarpıtılmış gerçeği değiştirmek için gücümüz ve hedeflerimizi gerçekleştirmemizin
de o derece olanaklı olacağıdır. İşçi sınıfının yolu… Bir fabrikada çalışan Türk bir
işçi, yanı başında kendisiyle aynı koşullarda çalışan başka bir işçinin
sadece Kürt ya da Ermeni olduğu için yaşama hakkı olmadığı söylendiğinde ne yapmalıdır?
Bu atölyenizde, okulunuzda, mahallenizde, apartmanınızda da olabilir!
Öncelikle bunu söyleyen kim? Bu kişi ücretler için, iş güvenliği için,
çalışma şart ve koşullarının düzeltilmesi için, örgütlenme ve sendikalaşma
hakkı için, sağlık ve eğitim haklarının eşit ve adil paylaşımı için,
kadın-yaşlı-sakat-çocuk demeden insanca yaşam hakkı için, emeklilik ve sosyal
güvenlik hakkı için, işsizliğin yasaklanması, beslenme ve konut edinme
hakları için sizinle birlikte mücadele ediyor mu? Haklarınız gasp edildiğinde,
ücretleriniz ödenmediğinde, kölece şartlarda gece-gündüz mesai ve düşük ücret
dendiğinde sizinle birlikte hayır diyor ve gerekirse grev, gerekirse direniş
diyor ve dayanışma içinde oluyor mu? Lafa vatan-millet-devlet diye mi yoksa
kardeşlik, barış, emek diye mi başlıyor? Yokluğunuz, yoksulluğunuz,
işsizliğiniz hakkında hiçbir şey söylemeyen ya da bunların nedenlerinin
patron ve kapitalizm değil de şu ya da bu din ya da etnik kökenden olan işçi
kardeşiniz olduğu söylendiğinde sözümüz tektir: işçi ve emekçiler asla
birbirlerinin rakibi ve düşmanı olmamalıdır. Milliyetçilik, ırkçılık,
şovenistlik, faşistlik işçi ve emekçileri sadece daha da güçsüz, daha da
örgütsüz, daha da yalnız kılar… Birliğini, dayanışmasını, gücünü yitirmiş bir
sınıf asla kazanamaz, asla özgür olamaz.
4 Mart 2007
Hükümet ve Ordu danışıklı dövüş içinde Şahin Yıldırım Son günlerde Türkiye-İsrail ve
Türkiye-ABD gezilerinin yanı sıra İran ve Irak’tan Türkiye’ye konuk ağırlama trafiği
yaşandı. Şubat ayı içinde önce İsrail Başbakanı Ehud Olmet’in ziyareti,
ardından Gül’ün ve arkasından Genelkurmay Başkanı’nın ABD ziyaretini
gerçekleşti. Önce burjuva basın Olmet’in
ziyaretini “hafife” alan bir tutum takındı. Omlet, sanki Harem Üş-Şerif’te
yapılan kazılarla ilgili rapor vermeye gelmiş gibi bir hava estirildi. En
azından şunu bilmeliyiz, Tayyip Erdoğan ve Ehud Olmet arasında yapılan 2,5
saatlik görüşmede sadece bir tercümanın bulunması ve konuşmaların
kaydedilmemiş olması, işin sadece Harem Üş-Şerif meselesi olmadığını
gösteriyor. Türkiye-İsrail temaslarının,
Dışişleri ve Genelkurmayın ABD ziyaretlerinin arkasında, Türkiye’nin
Ortadoğu’da izleyeceği politik hattın (Kürt sorunu, K.Irak’taki PKK varlığı
ve Kerkük) netleştirilmesine yönelik nedenler bulunmaktadır. İran ve Irak yetkililerin
Türkiye ziyareti ve ardından başbakanın Suudi Arabistan gezilerine bakacak
olursak, Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’da gerçekleştirmeye çalıştığı
politikalarda aktif bir rol üslenme hevesi içinde. Çünkü ABD’nin
Ortadoğu’daki temel dayanak olabilecek güçleri arasında Türkiye-İsrail
bulunuyor. Olmet’in ziyaretini de bu çerçevede görmek gerekir. ABD’nin Ortadoğu’daki
politikalarını benimseyen AKP hükümeti, baştan itibaren bölgede buna uygun
bir politika sergiliyor. ABD’nin Ortadoğu’daki planlarının
gerçekleştirebilmesi için öncelikli olarak saplanmış olduğu Irak
bataklığından çıkması gerekiyor. Bunun bilincinde olan ABD, Türkiye
devletinin Irak Cumhurbaşkanı Talabani ve Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı
Barzani ile diyaloga geçmesini istiyor. Görünen yanıltıcı, gerçek işbaşında Zaman geçirmeden Dışişleri
Bakanı Gül, “Kürt liderleriyle diyaloga hazırız” mesajını verdi. Buna karşı
ordunun, bir yandan sınır ötesi bir operasyonu dillendirmesi ve buna uygun
askeri hazırlıkların yapılması; diğer yandan Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın
ABD ziyareti öncesi “PKK’ya destek verenlerle ne konuşacağım?” çıkışı neyi
ifade etmektedir? Burjuva basın bu iki kurum arasındaki farklı çıkışları
restleşme olarak yansıttı. Gerçektende öyle mi? Bizce hayır. Çünkü hem
hükümet hem de ordu Amerikancıdır. Dolayısıyla ABD’nin, Irak başta olmak
üzere, Ortadoğu politikasına destek veren AKP hükümeti ve ordunun bu
çıkışları inandırıcı olamaz. Çünkü ABD ziyaretinde siyasi temsilci gibi
karşılanan Büyükanıt’ın çözüm formülü ABD emperyalizmiyle anlaşmak, kendi
ayrıcalıklarının korunması karşılığında Amerikan saldırganlığına daha aktif
katılmaktan yanadır. Burada bir parantez açmakta yarar
var. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın, “PKK’ye destek verenlerle ne
konuşacağım?” diyerek Talabani ve Barzani’ye karşı açık tutum aldığı
görülüyor. Ama, aynı Büyükanıt 1992 yılında NATO istihbarat komutanlığından
dönüp, Genelkurmay Genel Sekreterliği’ni üstlendiği süreçte PKK’ya karşı
Türkiye’nin yanında yer almaları için Barzani ve Talabani’ye silah ve askeri
malzeme yardımı yapılmıştı. Barzani ve Talabani’ye kırmızı diplomatik
pasaportu sağlayan yine Türkiye devletidir. Büyükanıt’ın Kürt liderleriyle
diyalog kurmama gerekçesi olarak PKK’nın siyasal olarak tanınması iddiasında
bulunmakta. Hâlbuki ABD’nin kendisi Türkiye devletine PKK sorununda atılacak
bir takım siyasal adımlarla paralel olarak çözümlenebilir bir sorun olduğunu
dayatmış ve bunun sonucunda bir koordinatörlük oluşturulmuştur. Bu
koordinatör halen görev başındadır. Ayrıca Avrupa’da PKK’nın mali
kaynaklarına yönelik operasyonlar PKK’nın öz kaynaklarını kurutmayı, onu mali
bakımdan Güney Kürdistan yönetimine bağımlı hale getirmeyi hedefliyor. Bu
açıdan yapılan operasyonlar Türk devletini bir nebze olsa rahatlatmış
görünüyor. Bu tartışmaların bir başka
yönü ise, -Türkiye devletinin işbirlikçi Kürt yönetimiyle ilişki kurup
kurmayacağı bir yana bırakırsak,- Türkiye ile Güney Kürdistan arasındaki
ticari ve ekonomik ilişkilerin boyutunun 10 milyar doları bulması. Bu
pastadan en büyük paylardan birini de ordu kuruluşu olan OYAK almakta.
Ortalıkta bu kadar büyük bir pasta varken, Büykükanıt’ın “diyalog kurmayız”
çıkışları ne kadar gerçekçi ve samimi olabilir ki? Ortadoğu’da ABD-Kürt yakınlaşması ve Türkiye’nin tutumu ABD’nin kontrolünde işbirlikçi
Kürt liderlerle, Kuzey Irak’ta resmen ilan edilmese de Kürdistan Devlet
Başkanlığı değerinde olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanlığı bulunuyor. Türkiye devleti önceleri “iç
siyaset malzemesi olarak Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin oluşmasına izin
vermeyeceği” hamasetlerinde bulunuyordu. Türkiye Devleti bugün gelinen son
noktada ise, bu bölgede oluşturulan bu resmi olmayan bölgeyi tanımak durumunda
kalmıştır. Türkiye Devleti bu sonucu 1
Mart tezkeresine bağlamakta çünkü ABD’nin Irak işgalinde yanında fiilen
olmadı. Kim vardı pekiyi? Talabani ve Barzani. Mükâfatın adı ise, Kürt
Devleti oldu. Bugün bölgesel güç olma
arayışları içine giren büyük burjuvazi ve desteklediği AKP hükümeti tekrardan
(1 Mart tezkeresi gibi) aynı hatayı yapmamak için ABD ile tam ilişki (örneğin
Meclis’ten Lübnan’a asker gönderme kararı çıktı) içindedir. Genelkurmay Başkanı’nın son
çıkışının ardında Kuzey Irak’ta engellenemeyen bir devletin oluşumuna karşı,
Güney Kürdistan bölgesini içine alabilecek gelişmeleri engellemek ya da
buradan doğacak tehlikeleri en asgari düzeye indirme çabası yatmakta. Kısacası, ABD’nin denetiminde
oluşturulmak istenen Kürt devletinin varlığını Türkiye Devleti
kabullenmektedir. Fakat diğer taraftan bu olası Kürt devletini alabildiğine
zayıf tutmak ve Irak’tan kopuşunu engellemek için Kerkük sorununu gündemde
tutma arayışları içinde olmasının nedeni de bundandır. Bu arayış karşında DTP Diyarbakır
İl Başkanı İbrahim Aydoğdu, “Kerkük’e yapılmış bir saldırıyı Diyarbakır’a
yapılmış sayarız” demesi ve ardından tutuklanması bu paralelde düşünülmesi
gereken bir durumdur. Devletin son süreçte DTP’lilere yönelik baskı ve
operasyonlar yapması konunun bir bütünsellik içinde ele alınmasını
gerektiriyor. Çünkü Türkiye Devleti, Kerkük kozunu elinde tutarak kendi
bölgesindeki Kürt halkına baskıcı karakterini gösteriyor, sindirmeye
çalışıyor. Sonuç olarak Türkiye’nin büyük
burjuvazisi ABD emperyalizminin dümeninde yayılmacı ve saldırgan bir siyaseti
öngörmekte. Ve bu politik hattın izlenmesi sonucunda bölgesel bir güce
ulaşılabileceği hayali içinde. Bu açıdan bakıldığında hükümetin ve ordunun
danışıklı dövüş içinde olduğu görülmektedir. 27 Şubat 2007
Fransa’da PKK’ye dönük operasyon
Fuat Karan 5 Şubat 2007 tarihinde
Fransa’daki PKK üye ve kurumlarına dönük Fransız hükümeti tarafından “Ahtapot
Operasyonu” adı verilen bir saldırı düzenlendi. Bu saldırı sonucunda aralarında
PKK’nin Avrupa temsilcilerinin de olduğu 14 kişi tutuklandı. Tutuklananlardan
6’sı serbest bırakılırken 8’inin tutukluluğu devam ediyor. Operasyon Türkiye’nin Güney
Kürdistan’la ilgili tepkisinin arttığı bir döneme denk geliyor. ABD’nin
isteğiyle operasyonu gerçekleştiren Fransız hükümeti bu gerçeği açıklamakta
hiç bir sakınca görmüyor. ABD daha önce de Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye
teslim edilmesini sağlamıştı. PKK’ya dönük saldırı Türkiye
ve ABD arasındaki işbirliğinin bir sonucu. Türkiye’nin Lübnan’a asker
göndermesi ilişkileri geliştiren bir faktör. Operasyonların devamına karşılık
Türkiye burjuvazisi de Irak’a asker gönderme kararı alabilir. Operasyonlarla ortaya çıkan
bir gerçek de PKK önderliğinin Fransa hükümetine ve genel olarak da AB’ye
duyduğu güvenin olumsuz sonuçları da bir kez daha ortaya çıkması. AB
emperyalist bir birliktir. Fransa da emperyalist bir burjuva devletidir.
Fransa’nın konjonktürel desteği onun emperyalist karakterini değiştirmez.
Doğal olarak da bugün ABD emperyalizmi ve Türkiye burjuvazisi ile işbirliği
içerisindedir. Kürt hareketindeki bu yanılsama bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Kürt emekçilerine emperyalizmden bağımsız sosyalist bir alternatif sunmak
komünistlerin önünde görev olarak durmaktadır. 3 Mart 2007
301.
Madde: Baskı, korku ve şiddet rejimi Jiyan 301. Madde Hrant Dink cinayetinin ardından
gündemde daha yoğun hale geldi. Çünkü, Hrant Dink 301’den yargılanıyordu.
Peki nedir bu 301? Bir göz atalım: 1)Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılır. 2)Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, devletin yargı
organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi altı
aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 3)Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede
yaşayan Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde ceza üçte bir oranında
arttırılır. 4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz
. 301’in ihlali ile İnternet üzerinden Türklüğü,
Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılama altı aydan
üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suç, ceza, baskı ve korku… Anayasal rejime karşı işlenen suçlar İnternet
üzerinden işlenmişse Türk ceza kanununun 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315,
316. maddelerine göre cezalandırılır ve ömür boyu hapis cezasını da
içerebilir. Yani cinayet işlemekten daha ağır bir ceza söz konusu çünkü
cinayete daha az ceza veriliyor. Peki neden devlet böyle kendisini koruma
altına alır? Devletin bireyi koruması gerekirken devlet, kendini bireyden
koruma gereği duyuyor? Bunu sorgulamamız gerekir. Birey kimdir? Korkulması
gereken yaratıklar mı? Ülkeyi açık cezaevine çeviren yasaları çıkaran
rejimin bekçileri bizlerin diline; kanunlarla, yasalarla kilit vurmaya
çalışıyor. Yazarlar, akademisyenler, aydınlar, sendikacılar her an 301. madde
benzeri maddelerden hakim karşısına çıkarılma endişesi taşıyor. Siyasiler
mahkeme kapılarını aşındırıyor. Tabii sisteme muhaliflerden söz ediyoruz. Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır DTP İl başkanı
Hilmi Aydoğdu, “Kerkük'e yapılacak bir müdahaleyi Diyarbakır'a yapılmış
sayarız” dediği için halkı; “sosyal, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge
bakımından farklı özelliklere sahip, bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine
kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek iddiasıyla” tutukladı. Buna benzer sözler hükümetten de gelmişti. Aynen
şöyle denilmişti: “Türkmenlere yapılanı bize yapılmış sayarız.” Bu konuda
hassasiyetimiz var. O zaman onları da yargı önüne mi çıkaralım? Bu arada 12
Eylül faşist darbecisi Kenan Evren'de bölücülükle suçlanıyor. Sebebi ise bir
konuşmasında, “Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız” demesi. 12 Eylül
Anayasası’nın altında imzası bulunan, binlerce gencin ölümünden sorumlu olan
Evren, daha düne kadar; “Kürt diye bir şey yoktur, dağlarda karda yürürken
ayaklarından çıkan kart kurt sesinden bu ismi almışlar” diyordu. Evren,
Türkiye'nin bu haliyle yönetilmesinin zor olduğunu, adalet sistemine
geçilmesi gerektiğini söylüyor. Daha neler göreceğiz bakalım! Ölümü yaklaşınca
vicdan muhasebesi mi yapıyor? Ciddiye bile almamak gerekir. STK’lar ırkçı-faşist nitelikli 301.
Maddeyi sahiplendi Hükümet 301. Maddede değişiklik yapma işini
kıvırıp, “STK’lar önersin, gereğini biz yapalım” dedi. Bunun üzerine
geçtiğimiz günlerde 301. Madde ile ilgili bir toplantı yapıldı. Sivil Toplum
Kuruluşları kendi aralarında görüşerek 301. Madde ile ilgili bir öneri
hazırladı. Sadece DİSK ve TTB (Türk Tabipler Birliği) 301. Maddenin tamamen
kaldırılmasını istedi ve görüşmelerden çekildi. Veteriner Hekimler Birliği ve
TİSK ise 301’in aynen korunmasını istedi. Sonuç olarak içinde Türk-İş ve
Hak-İş’inde bulunduğu STK’lar 301. Maddenin ırkçı-faşist özünü daha da
baskıcı hale getiren bir öneri sundular. Bizce bu yasa anti-demokratik. Sadece 301.
Maddenin değil anti-demokratik tüm yasaların kaldırılması için mücadele
ediyoruz. 12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan mevcut anayasa tamamen
lağvedilmelidir. İşçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın yönetiminde, emeğin
önceliklerinin belirlediği yeni bir demokratik anayasanın hazırlanmasını
savunuyoruz. Anti-demokratik yasalarla, devletçi sermaye
bekçisi kanunlara yönetilmek istemiyoruz. Hazırlanacak yeni anayasanın
kuşkusuz tüm toplumu yansıtmasını; Kürtlerin, Türklerin, Ermenilerin,
Lazların kısacası tüm Türkiyeli halkların kültürlerini, dillerini,
inançlarını yaşamalarını sağlayacak bir yapıda olmasını hedefliyoruz. İşçi
sınıfının önderliğinde, toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin
kendilerini özgürce, eşit ve adil bir şekilde ifade edebilmelerini
arzuluyoruz. Çok mu şey istiyoruz?... 4 Mart 2007
Faşizm: Finans Kapitalin kanlı diktatörlüğü Fuat Karan Türkiye’de
sosyalist çevrelerin bir kısmı ve hatta bazı Troçkist çevreler, ülkede faşizm
tehdidi olduğunu ve buna karşı örgütlenmek ve mücadele etmek gerektiğini
söylüyorlar. Bu çevreleri bu analizi yapmaya iten ise baskıcı burjuva
rejiminin şiddet uygulamalarının sokağa inmiş olması. Özellikle Hrant Dink’in
katledilmesi argümanlarını daha da yoğunlaştırmalarına neden oldu. Dink
cinayetinin ardından liberal çevrelerin de bu tartışmanın içine girmesiyle
koro tamamlanmış oldu. Halkçı grupların büyük bir kısmı rejimi zaten faşist
olarak tanımlıyorlardı. Emekçilerin kafaları karıştıran bu tartışmalar
karşısında sınıfa doğru bir perspektif sunmak daha da önemli hale gelmiştir.
Zira sorun basit bir politik analiz sorunu değildir. Rejimin karakteri
meselesi, işçi sınıfının örgütlenme biçimlerini, mücadele aygıtlarını,
şiarlarını belirleyen önemli bir konudur. Bu nedenle de hayati bir öneme
sahiptir. Yöntem olarak yaşadığımız sistemi algılayabilmek için
onun devlet tipini, bu devlet tipinin uyguladığı siyasi rejimi ve hükümeti
birbirinden ayırmak durumundayız. Farklı üretim tarzları ve farklı sınıf egemenlikleri
devlet tipini de belirler. Örneğin artı-değer sömürüsü üzerine inşa olan
kapitalist üretim tarzının devleti burjuva kapitalist devlettir. Başka bir
deyişle geniş emekçi kitleleri her
türlü aygıtla baskı altında tutan bir burjuva diktatörlüğüdür. Burjuva devletin, kapitalist sistemin ekonomik, siyasi
durumunu ve ayrıca işçi sınıfının ve
emekçi halkın örgütlülüğünü dikkate alarak uyguladığı siyasi rejim biçimleri
mevcuttur. Örneğin, parlamenter demokrasi, Bonapartizm (asker-polis rejimi)
ve faşizm. Parlamenter rejim olağan bir burjuva rejim biçimidir.
Normal dönemlerde burjuvazinin tercihi böylesi bir parlamenter rejimdir.
Ancak bu parlamenter demokrasinin kendisi de kapitalist sömürüyü maskelemenin
bir aracıdır. Böylesi dönemlerde burjuvazi işçi sınıfı üzerindeki baskısını
yasal zor yoluyla sürdürür. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, bu
rejim biçimlerinin genel özellikleri tanımlamak için kullanılmasıdır.
Rejimlerin uygulanmasında çeşitli ülkelerde farklı uygulamalar olabilir. Bu
bizim genel bir kategori oluşturmamızı engelleyen bir durum değildir. Bonapartizm (asker-polis rejimi) ve faşizm olağanüstü
burjuva rejimlerdir. Bu iki olağanüstü rejim bazı noktalarda benzerlikler
taşısalar bile önemli ölçülerde ayrılık göstermektedirler. Asker-polis rejimi, burjuvazinin işçi
sınıfını kontrol etmek için baskı uyguladığı ve sürekli sopasını gösterdiği
bir rejimdir. Örneğin Türkiye’de parlamento, seçimler, muhalefet partileri,
işçi sendikaları, komünist parti ve komünist dergiler mevcuttur. Hatta
ayrılma hakkını savunan Kürtlerin bile yasal parti ve dernekleri mevcuttur.
Ancak özellikle devrimci muhalefete
karşı yasal ve yasadışı her tür baskıyı uygulayan bir yapı da mevcuttur. Bu
yapı burjuva düzenini korumak için oluşturulmuştur. Belli bir noktaya kadar
muhalefete ve örgütlenmeye izin vermekte, o nokta aşıldıktan sonra
saldırılarını arttırmaktadır. Bu
bağlamda Türkiye’de uygulanan rejim
bir asker-polis rejimi(baskı rejimidir). Amaç işçi örgütlerini baskıyla
kontrol etmek ve düzen dışına çıkmalarını engellemektir. Faşizm ise burjuvazinin yönetebilme
kapasitesini yitirdiği ve işçi sınıfının da iktidara yürüdüğü koşullarda
uygulamak zorunda kaldığı bir rejimdir. Faşizm, işçi örgütlerini kontrol
etmeyi değil tümden yok etmeyi hedefler. Troçki’nin deyimiyle; “…Eğer
Komünist Partisi devrimci umudun partisi ise, bir yığın olarak faşizm de
karşı devrimci umutsuzluğun partisidir.” Faşizmin
kökenleri Faşizm
kelime olarak Latince “fasces” (demet) kelimesinden türemiştir. Roma devletinin
simgesi, kırmızı şeritle demet yapılmış dalların arasından yükselen baltadır.
İtalyan Benito Mussolini 1919 yılında
bu simgeyi ve ismi alarak İtalyan Faşist partisini kurar. Böylece
burjuvazinin kanlı diktatörlüklerinin ilk adımları atılmış olur. Faşizmin
ortaya çıktığı dönem Birinci Dünya Savaşının hemen ertesidir. Almanya’da 1921 ve 1923’te iki devrim girişimi de
yenilgiyle sonuçlanmıştır. İtalya’da silahlı işçi konseyleri fabrikaları
kontrol etmekte hükümetleri devirmektedir. Ancak iktidara işçi sınıfını
yürütecek bir devrimci parti mevcut değildir. İtalyan devrimi geriye çekilir.
Macaristan devrimi yenilgiyle sonuçlanır. Devrimlerin başarısızlıkları
emekçileri umutsuzluğa itmektedir. Bu tabloya yoğun bir işsizlik ve yoksulluk eşlik eder. Özellikle küçük burjuvazi krizden derin etkilenmekte ve öfkesini proletaryaya ve diğer milletlere yönlendirmektedir. Köylülük de muazzam bir yıkım altındadır. Askerden dönen umutsuz kitleler faşizmin tabanını oluşturur. Bunlara ordudan terhis olan madalyalı, özellikle ikincil dereceli subaylar önderlik ederler. Bu ortamda düzen ve otorite talebi faşist hareketi güçlendiren bir etken olur. 1922 yılında Mussolini iktidarı ele geçirir. Faşizm, finans kapitalin de desteğiyle tüm işçi örgütlerini ezer geçer. Almanya’da
İtalya’nın yolunu izler. 1929 krizi tüm dünyayı etkilediği gibi Almanya’yı da
etkiler. Amerikan sermayesinin de
alacaklarını almasıyla Alman ekonomisi derin bir bunalıma girer. Almanya
devrim ve karşı devrim arasındadır. 1928 yılında sosyal demokrat SDP ve
Komünist parti en güçlü iki partidir. Ancak Stalin’in önderlik ettiği
Kommintern’in SPD’yi “sosyal-faşist” ilan etmesiyle komünistlerle sosyal
demokratlar birbiriyle çatışmaya başlar. 2 yıl gibi kısa bir sürede 1930
yılında, Naziler, oylarını yüzde 700 arttıracaklardır. Her
iki ülkede de faşist hareketin arkasındaki güç burjuvazidir. Burjuvazinin
yasal baskı aygıtlarının yetersiz kaldığı koşullarda burjuvazi faşizme
çağrıda bulunur. Burjuvazi, faşist parti aracılığıyla, yoksullaşan ve
milliyetçilikle zehirlenen küçük burjuvaziyi ve lümpen proletaryayı çeteler
halinde örgütler. İç savaş yöntemleri ile emekçi kitleleri ezer geçer. Ayrıca
her iki ülkede de burjuvazi, yitirilen pazarlarını geri istemektedir. Bu
nedenle silahlanmaya ve savaşa ihtiyacı vardır. Ekonomileri militarize hale
getirilir. 1933’te
Naziler Reichtag’ı yakarak parlamenter rejimi ortadan kaldırırlar.
Komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara dönük katliamlara başlanır.
23 Mart Hitler parlamentodan diktatörlük yetkisini alır. 1935 İtalya
Habeşistan’a ardından Arnavutluk’a saldırır. Almanya’da Komünistlere dönük
saldırılara Yahudilere dönük soykırım da eklenir. Kapitalizme karşı olduğunu
savunan faşist parti, bu şiddeti sermaye sahibi Yahudilere döndürür. Gerçek
neden ise Alman burjuvazisinin Yahudi sermayesinin kaynaklarını eline alma
isteğidir. Sözde “korporatizm”le toplumsal eşitliğin sağlanacağını inanan
küçük burjuva kitleler ve “Toprak işleyenindir” sözünün arkasından giden
köylüler Nazilerin askeri olur. 1933
ile 1944 arasında Almanya’da faşistler, 6 milyon Yahudi, 2,5 milyon
Polonyalı, 500 bin çingene, 473 bin Rus savaş mahkumu, 100 bin özürlü,
onbinlerce sosyalist, komünist, sendikacı, rejim muhalifi, eşcinseli
katlederler. Sonuç olarak Faşizm,
finans kapitalin en kanlı diktatörlüğüdür. Burjuvazi bu aracı zorunlu
kalmadıkça kullanmayı tercih etmez.
Burjuvazinin bu aracı kullanması için ülkede derin bir ekonomik ve siyasi krizin olması
gerekir. Ayrıca burjuva düzenini sarsan bir işçi, emekçi muhalefeti
olmalıdır. Faşizm, kriz ve yükselen sınıf hareketi karşısında, burjuvazinin
iktidarını korumak, geliştirmek ve işçi sınıfının örgütlülüklerini yok etmek
için küçük burjuvaziyi ve lümpen proletaryayı müfrezeler halinde örgütleyerek
devrimci muhalefeti parçalamaya çalıştığı rejimdir. Bu rejime karşı mücadele
birleşik bir karaktere sahip olmak zorundadır. Faşizme karşı devrimci işçi
partilerinin ve sendikaların görevi birleşik bir işçi cephesini örgütlemek ve
uluslararası sınıf dayanışmasını yükseltmektir. Bugün için Türkiye burjuvazisinin tercihi Faşist bir rejim değildir. Bunun birinci nedeni krizlere rağmen Türkiye burjuvazisi için bir iktidar sorunu yoktur. İkincisi, Türkiye’de faşist rejimi zorunlu kılan bir işçi sınıfı mücadelesi yoktur. Aksine, burjuvazinin faşizmi uygulaması bir muhalefetin oluşmasına neden olur. Çünkü her faşist baskı kendisine karşı tepkiyi de örgütler. Bugün işçi hareketi ve devrimci hareket yükselişe geçmek bir yana, ciddi bir mevzi kaybı yaşamaktadır. Üçüncüsü faşist bir rejim, uluslararası alanda diğer parlamenter burjuva rejimlerinin tepkisini de çekecektir. Bu da Türkiye burjuvazisinin ticaretini engelleyecek önemli bir faktördür. Sonuç olarak Türkiye burjuvazisi için faşizm gündemde değildir. Ancak bu durum bizi yanıltmamalıdır. 1980 öncesi koşullar tekrar oluştuğunda, yani işçi sınıfı ve emekçi halkın mücadelesi burjuvazinin iktidarını sarsmaya başladığında faşizm Türkiye burjuvazisinin gündemine yeniden girecektir. 4 Mart 2007 Akın Sel AKP hükümeti öncelikli olarak
herkesin kira öder gibi ev sahibi olacağının propagandasını yapmıştı. Ama
Mortgage yasasının çıkmasıyla “Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu” misali
bir durum ortaya çıktı: Mortgage yani İpotekli Konut Finansmanı Sistemi. Uzun
vadeli banka kredisi ile bedelleri finans kuruluşlarınca belirlenen evler
satın alınıyor. Ancak kredinin geri ödemesi tamamlanana kadar konutlar
bankalar tarafından ipotek altına alınıyor. Kredi geri ödemelerinde en fazla
iki aylık bir gecikme yaşandığı takdirde konutlara yine finans kuruluşlarınca
belirlenen fiyat üzerinden ev sahibi olmayı bekleyen vatandaşın elinden
alınıyor. Geri alınan konut yeniden aynı sistemle satılabiliyor. “Kira öder gibi ev sahibi
olacaksınız” sloganı ile konut sorununun çözümü gibi gösterilen Mortgage
sisteminde gerçekler çok farklı. Durgun inşaat sektörünü ve ölü alım gücünü
canlandırarak inşaat şirketlerine ve bankalara yeni kâr alanları açacak olan
sistem, “uzun vade, düşük faiz” gibi cezp edici kelimelerle tanıtılıyor, reklamı
yapılıyor. Yüz binlerce yeni konut üretiliyor, gazetelere boy boy ilanlar
veriliyor. Ana haber bültenlerinde bile konutlar tek tek tanıtılıyor. Sistem bu şekilde
pazarlanıyor. Bu pazarlamanın en çok kabul gören kısmı da çok düşük faizlerle
ve uzun vadelerle vatandaşların konut sahibi olacağı iddiası. Halbuki kredi
alabilmeniz için finans kuruluşlarının öngördüğü koşullara bakıldığında değil
yoksul insanların, orta gelirli vatandaşların dahi kredi almaları çok zor.
Çünkü sabit ve belli miktarda gelir garantisi gerekmekte. Ayrıca yine sabit
ve belli oranda geliri olanların da bir kefile ihtiyacı var. Kaldı ki bugün
cazip gibi görünen faiz oranlarına rağmen vatandaşların belli bir süre
içinde; ekonomide istikrarın olmayışı, kriz, işten çıkarma ya da benzeri
nedenlerle gelirlerinin bozulması yüksek ihtimal. İstikrar olmadığı için
paraların geri ödemesi de zor olacaktır. Yapılan konutlarda krediler
geri ödenemediği için hacizler gündeme gelecek. Bu konutlar, kredi veren
finans kuruluşları tarafından düşük ve komik bedellerle geri alınacak. Bu
konutların bedellerini belirleyen ekspertizlik (bilirkişi) hizmetleri de
finans kuruluşları tarafından belirlenmekte. Bu nedenle ipotekler aslında
vatandaşların ödemesi gereken bedellerin karşılığı değil. Vatandaşlar kriz
anında geri ödeme yapamadığında finans kuruluşları, kendilerine bağlı olan
bilirkişilik bedellerine göre konutu geri alacaklar. Vatandaş belki de gerçek
bedelini ödemesine rağmen bu konutların sahibi olamadan konut elinden alınmış
olacak. Ve çok sayıda boş konut gündeme gelecektir. Bir anlamda İstanbul’da
hayalet kentler oluşacak. Mimarlar Odası İstanbul Şube
Başkanı Eyüp Mumcu ise, Mortgage sisteminde konut fiyatlarını belirleyen
ekspertizlerin (bilirkişi) finans kuruluşlarına bağlı oldukları uyarısını
yaparak, “Gerçek değerinin belki de üstünde bir fiyatla ev satın alacak olan
yurttaşlarımız, istikrarsız ekonomi nedeniyle geri ödemelerinde sıkıntıya
düştüklerinde evler ellerinden belki de yarı fiyatına alınacak. Değerinin
üstünde aldıkları evlerin belki de gerçek değerlerini ödemiş oldukları halde
sahibi olamadan kaybedecekler” dedi. Bu sisteme bakıldığında
hükümetin yoksul insanların konut sahibi olmasını kolaylaştırma peşinde
olmadığı görülüyor. 100 bin liralık bir ev almak için 25 bin lira peşin para
yatırılması gerekli. Hangi işçi-emekçi de bu para var? 20 yıllık ödeme
dönemlerinde bile 700-800 liranın altında taksit ödemesi yok. Hangi
işçi-emekçinin aylığı 700-800 lira taksit ödemeye uygun? Kuşkusuz bu
sistemden yararlananlar olacak ama bunların işçi ve emekçiler olamayacağı
açık. Diğer yandan alanın da, alamayanın da işi-gücü, akılı-fikri bu noktaya
saplanıp kalacak. Bir şekilde almayı becerse 20-30 yıl ödeme kabusları
yaşayacak, sisteme göbekten bağlanacak. Alamasa; “bir alsam, nasıl alsam?” kabusları
görecek. Nereden baksanız iki ucu boklu değnek. Eğer asgari ücret üç otuz
para ise ve bu para madem yaşamak için yeter kabul ediliyorsa, o zaman
yapılması gereken işçi ve emekçi yoksul halkın bedelsiz olarak ev sahibi
olmalarını sağlayacak bir sistemin işler hale getirilmesidir. 4 Mart 2007
Kapitalist
sistem yoksullu öldürüyor Nergis Çayır Geçtiğimiz günlerde
Zeytinburnu Çırpıcı mahallesindeki beş katlı bina gece yarısı çatırdayarak çöktü.
Çöken binadan iki kişinin cesedi çıkarıldı. 20 kişi yaralı kurtarıldı. Alt
kattaki kahvede çalışanların uyarısıyla, birçok kişi binayı terk ederek büyük
bir facia atlattı. Hatırlanacağı gibi 1999 yılı
Ağustos depreminden sonra hasarlı binalar mühürlenmişti. Daha sonra valilikçe
oturulabileceği raporu verilmesinden sonra, insanlar hasarlı binalara
yerleşti. Parası olanlar başka yerlere taşındı. Parası olmayanlar ise bu
hasarlı evlerde yaşamlarını sürdürmeye devam etmek zorunda bırakıldılar.
İnsanları bu harabelerde oturtan yöneticilerin, bizlere insanca
yaşanılabilecek hizmet vermek yerine ölümü reva gördükleri belli oluyor. Çöken binayı vali ziyaret
etti. Bu sırada mağdur olan bir vatandaşın valiye sorununu anlatması ve tepki
göstermesi sonucu, bu tepkinin karşılığında bir gece nezarethaneye atıldı.
Suçu, yaşanan haksızlıkların nedenini sorgulamaktı. Ama Devlet erkânından
insani bir davranış olan sağlam konutlarda oturma hakkını talep etmek
kapitalist kâr sisteminde mümkün değildir. Büyük başlar bir çözüm
üretilemeyecekseler ne diye ziyaret ediyorlar? Sorunu çözmek yerine vatandaşa
daha fazla yük oluyorlar. Evi bu duruma yakın binalarda
oturan insanlarla röportajlar yapıldı. Bunları televizyonlardan izledik.
İnsanlar hasarlı binalarda oturmak zorunda olduklarını, zevkten değil,
mecburiyetten oturduklarını, çocuklarını okuttuklarını, başka bir yere kira
veremeyeceklerini söylüyorlar. Bizce de haklı bu insanlar,
paraları olmadan nereye gidebilirler? Bu durumda olan insanların
mağduriyetleri giderilmeli. Evleri yıkılan, oturulamaz şekilde hasarlı olan
ya da deprem mağduru olup konut edinme imkanı olmayanların sorunlarını devlet
karşılıksız konut edindirerek çözmek zorundadır. Aynı zamanda olası deprem
nedeniyle sağlam olmadığı belirlenmiş yapıların karşılıksız olarak
sağlamlaştırılması, buna imkan olmayan koşullarda söz konusu insanların
sağlam ve sağlıklı konutlara taşınmasının sağlanması bir zorunluluktur.
Devlet bu adımları atmalıdır. Bunun ötesindeki söylemler sorunu çözmüyor. Bir süre önce belediyeler
hızlı bir atağa geçip “evi olmayanı ev sahibi yapacağız, kira öder gibi ev
sahibi olunacak” fetvaları çekti. Ama sonuç ortada. Evi olmayandan çok evi
olanlar bu konutlardan yararlandı. Hem de öyle cüzi miktarlarla değil,
bankalara borçlanarak. İstatistikler gerçek rakamların çok altında kalıyor İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin yaptığı araştırmalara göre İstanbul’da 1,5 milyon bina var.
Bunların 800 bininin tamamen veya kısmen kaçak olduğu söyleniyor. Aslında bu araştırma da tam
gerçeği yansıtmıyor. Devlet kaçak dediği bu bina ve meskenlerden vergi
alıyor. Bu binalara kaçak muamelesi yapmıyor. Kaçak denilen binalara ek
katlar için belediyeler rüşvet alıyor (her belediyenin belirlemiş olduğu kat
izni olmasına rağmen…) Bilakis belediyelerin denetiminde
olan bu yerler, bu durumda nasıl kaçak olabiliyor? Seçim zamanı gelince her
şeye göz yuman burjuva siyasetçiler değil mi? Bu bölgeleri oy deposu olarak
gören burjuva siyasetçiler böyle bir yıkım olduğunda, “bu gölgede kaçak
yapılaşmadan dolayı…” diye başlayan nutuklar atarak, yalanlar söyleyerek
kendi suçlarını gizlerler. Gizleyemeyenlerin suçuna ise yasalar da uygun bir
kılıf bulunur. Gölcük depreminde suçlu bulunanların davalarının zaman aşımına
uğradığı gibi. Örneğin yapılan kaçak bina araştırmasında gazetelerde hangi
semtte, kaç kaçak bina var tespitleri yapılmış. Ne hikmetse tamamen kaçak
kurulmuş ve bunun için de “kaçak şehir” olarak adlandırılan Sultanbeyli
ilçesi ile ilgili hiçbir veri yok. Bunun nedeni de açık. Yapılan bir diğer araştırmada
kamu binalarının yüzde 90’ı çürük inşa edilmiş. Bunun nedeni “devletin malı deniz yemeyen domuz”
misali. Devletin nasıl soyulduğunu, insan hayatının ne kadar önemsiz
olduğunu, bu binaların denetimden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Küçük
bir örnek vermekte yarar var. 1992 yılında Erzincan depreminde hastaneler vb.
kamu kurumları yıkıldı. İnsanlar hayatını kaybetti. İktidara gelen her
partinin devlet ihalelerini çevrelerine haraç mezat vermeleri bu usulsüzlüğün
nedenlerinden biri. Her yıl bütçeden savunmaya,
savaşa, insan öldürmeye dünyanın payı ayrılıyor. Ama sıra işçiye, emekçiye,
sosyal konulara gelince durum değişiyor. Türkiye’de parası olan zaten sağlam
konutlarda yaşıyor. Olur da zenginler bir sorun yaşarsa isteği zaman, isteği
şekilde daha sağlam yerlere gidebiliyor. Oysa parası olmayan işçinin, yoksul
emekçi halkın böyle bir şansı yok. Devletin bu konuda ne kadar sorumlu ve
duyarlı olduğu Gölcük ve Düzce depremlerinde ortaya çıktı. On binlerce insan
can verdi, sakat kaldı. Hayatlar söndü, aileler bitti. Bu nedenle işçi sınıfı
ve emekçi yoksul halk burjuva düzenden medet ummayı bir yana bırakmalı.
Hakları için mücadele etmeli. Sağlam ve sağlıklı konutlarda yaşamak devletin
sağlayacağı bir lütuf değildir. Üreten ve yaratan işçi ve emekçiler bunu hak
ediyor. Gereken sadece işçi ve emekçilerin, hakkı olanı almak konusunda irade
göstermesi, örgütlenmesi, birlik ve beraberlik içinde mücadele etmesinde.
Gerisi zaten gelecektir. 4 Mart 2007
tekstil Kreş hakkımızı istiyoruz Çalıştığım işyerinde 600 kadın
işçi çalışıyor. Çocuğu olan kadın işçiler çocuklarını bırakacak yer
bulamadığından dolayı işten çıkmak zorunda kalıyorlar. Bazıları ise,
yakınlarına bırakıyor. Ama bu da hem anne için hem de çocuk için ayrı bir
eziyet. İşyeri büyük ve tanınmış bir
markaya sahip olmasına rağmen kreşi yok. Bizler bir ara idareye kreş
istediğimizi belirtmek için imza topladık. Ama imzalardan bir sonuç çıkmış
değil. Ayrıca yasal olarak kreş
açması gereken patron, keyfi olarak yasayı görmezlikten gelerek uygulamıyor.
Bizler tüm zorluklara göğüs gererek ayakta kalmak için direniyoruz. Çünkü
bizler yasal olarak var olan bir hakkımızı kullanamadığımızdan belli
eziyetler çekiyoruz. Ama hayatı kendimiz için kolaylaştırmak bizim elimizde. Bu da birlikten geçer. Bizler
birlik olmadığımız için tüm patronlar bizleri sömürmeye, baskı altında
tutmaya devam edeceklerdir. Onlardan bizleri düşünmelerini beklemek hayal
olur. Evet, imza topladık belki, bu
birlikte davranmak için ilk adım olarak önemli bir gelişme, ama yeterli
değil, bunu da bilmeliyiz. Ve imzaların takipçisi olmalıyız. Bizler işyerinde örgütsüz
olduğumuzdan dolayı patron bizim hiçbir talebimizi ciddiye almayacaktır. Bu
örgütsüzlüğün kaynağı işçiler arasındaki güvensizlikten ve bananecilikten kaynaklanmakta.
Tabii ki bu tohumları da aramıza patron ve onun yalaka müdürleri, şefleri
yayıyor. Bizler bu bakış açısıyla bir birimize güvenmediğimiz sürece
sorunlarımızı çözemeyiz. Örneğin 150 yıl önce eşit işe
eşit ücret talebiyle mücadeleye başlayan kadın işçilerin mücadelesi sayesinde
bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz. Bizlere örnek olacak
bu mücadeleyi öğrenmeli ve haklarımızın takipçisi ve savunucusu olmak
durumundayız. Aksi durumda hayatımız daha iyi olmayacak. Her işyerine kreş, Yaşasın 8
Mart Bir işçi
Zammı gördünüz mü? Mart ayına girdik; patrondan
zamlarla ilgili bir açıklama olmadığı gibi bilgi de yok. Bizler kendi
aramızda bu konuları konuşuyoruz. Ama genel olarak herkesin bir beklenti
içinde olduğunu biliyoruz. Çünkü patron bizlere zam vermek yerine bir işyeri
daha açtı. Hepimize hayırlı uğurlu olsun! Yeri gelmişken işçileri toplu
olarak belli etkinliklere (tiyatro, yemek vb) götüren patron için iyi bir
patron diyen işçilerin sayısı çoktu. Ama bugün işçilere yapılan iyiliklerin
karşılığı olarak patron zam vermiyor ve bir açıklama dahi yapmıyor. Çünkü
hiçbir patron babasının hayrına iyilik yapmaz. Bu yüzden onlara patron
deniyor. Bizleri sömüren patronlarla
hiçbir ortak bir paydamız olamaz. Çünkü onlar bizleri sömürerek kârlarına kâr
katarken yeni işyerleri, yeni arabalar, evler alabiliyorlar. Bizim olan
hakkımızı vermemek için bin bir türlü yalana başvurarak bizleri inandırmaya
çalışıyorlar. Bizler bu sömürücülere inanmaya devam ettiğimiz sürece kendi yaşamımızda
hiçbir düzelme olmayacaktır. Bir işçi
inşaat Bir taşeron firmada işçi kıyımı ve hak gaspları üzerine Taşeronlaşma, Türkiye’de
inşaat ve tekstil sektörlerinde başlamış, 1990’lardan sonra yaygın olarak
uygulanmıştır. Değil özel sektör; şu anda devletin kurumları ve belediyeler
neredeyse tüm işlerini ihaleler açarak taşeron firmalara veriyor. Böylece
ucuz iş gücü sağlanıyor ve sendikalaşma önleniyor. Taşeron firmalar, açılan
ihalelere yıllık olarak fiyatlarla veriyor. En düşük fiyatı veren taşeron
ihaleyi kazandığından harcama ve kazanç arasındaki fark, işçi ücretlerinden,
sigortasız çalıştırmalardan çıkarılıyor. İşçiler her yıl firma
değiştirdiğinden yıllık izin hakkı olmadan, zam almadan, kıdem hakkı olmadan
yıllarca çalıştırılıyor. Devlet kendi hukukunu taşeron firma aracılığıyla
çiğnemekte ve işçilerin emeğini sömürmekte. Taşeron şirketler genellikle
günlük SSK pirimi ödeme sistemini kullandığından 1 ayın 15 gününden fazla SSK
pirimi ödemiyor. Dolayısıyla bir işçinin sosyal haklardan yararlanması için 3
ay değil en az 6 ay geçmesi gerekiyor. Ulaştırma Bakanlığı’nın,
Marmaray Tüp Geçit Projesi kapsamında yapılan çalışmalarda da bakanlık her
yıl ihale açarak işi taşerona satıyor. Bu yıl da Ocak ayında yapılan ihalede
şirket değişti. Sonuçta 1 gün içinde tüm işçiler kendilerini işsiz buldu.
İşçiler 6 ayda bir işten çıkarılıp yeniden alındığından, kıdem ve ihbar
tazminatı alamadı. Ayrıca aylarca fazladan yapılan mesailerin karşılığında da
hiçbir ödeme yapılmadı. İşten çıkarılan yüzlerce işçi sendikasız ve örgütsüz
olduğundan haklarını arayamadı. Aslında hukuken taşeron firmalara bağlı
çalışan işçilerin sendikalara üye olmalarının önünde engel yok fakat; işten
atılma korkusu ve projede çalışan işçilerin büyük bölümünün Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Kürt illerinden iç göçle gelen göçmen/mevsimlik işçi olmaları
sendikalaşmaları önünde engel oluşturuyor. Projeyi yeni alan şirket
fiyatı çok düşük tuttuğundan, harcamadan kâr çıkarmak için ücretleri düşürdü.
Yani 3 yıldır projede çalışan bir işçinin işine devam edebilmesi için çok
daha düşük bir ücreti kabul etmesi gerekiyordu. Bu durumda eğer işyerinde
örgütlü olunsaydı bu ücretlerle işe başlanmaz ve taşeron zam için
zorlanabilirdi. Fakat örgütsüzlük özellikle Kürt illerinden göçle gelen yeni
işçilerin çok düşük olan ücretleri kabul ederek işe başlamasına neden oldu.
Yani bu yıl da iş güvenliği olmadan, SSK primleri düzenli ödenmeden, yıllık
izin hakkı olmadan daha da düşük ücretlerle çalışılacak. Görülüyor ki taşeron sistemi önümüzdeki
dönemde hızla uygulanmaya devam edecek. İşçi sınıfının bugüne kadar elde ettiği hakları gasp edilmeye ve işçi
sınıfını küçük küçük parçalara ayırarak mücadele gücünü kırmaya yönelik
saldırılar giderek artacak. Bu durumda, diğer işçilerin de benzer şekilde
ücretlerinin düşürülmesi ve haklarının gasp edilmesi kaçınılmaz. Yani sorun
yalnızca taşeron işçilerin sorunu değil; tüm işçilerin sorunu! Bu uygulama,
tüm çalışanlar için mücadele edilecek bir saldırı. Taşeron işyerlerindeki
örgütlenme problemlerinin üzerine gidilmeli ve ortak mücadele alanları
oluşturulmalıdır. Bir İşçi kargo Zamlar yine ertelendi Mart ayına gelmemize rağmen
patron bu yıl ki zammı vermedi. Herhangi bir açıklama dahi yapmadı. Geçen yıl
aynı şekilde zam ertelenmişti ve iki aylık zam farklarımız verilmemişti. Bölümler farklı tepkiler verdiler, ama
yeterli olmadı. Bu yıl yine aynı şekilde zam
ertelendi. İş arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetler de patronun bunu
alışkanlık haline getirmeye çalıştığını, ve tepki vermediğimiz için rahat
hareket ediyor şeklinde konuşuluyor. Zamdan birkaç ay öncesinde
arkadaşlarla çay ve yemek paydoslarında konuşmalarımızda eğer patron yine
aynı tutumu sergilerse tepki göstereceklerini söyleyen arkadaşlar vardı.
Şimdi zammın bir ay gecikmesine rağmen herhangi bir tepkide bulunulmadı. Bu da şunu gösteriyor; tek tek yapılan konu |