|
Yıl: 28 |
|
Nisan 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 38 Gündem - İşçi
Cephesi Yeni Bir Meclis ve Anayasa
için: Kurucu Meclis - Arif Benol Ogün
Samast’ın “O.S.”si 2 Milyon YTL - Şahin
Yıldırım
Katille hatıra
fotoğrafı - Hayat Sezen Fişleyen Fişleyene - Akın Sel Newroz Piroz Be! - Nergis Çayır Dolar Milyarderi sayımız Japonya ve Fransa’dan fazla -
Şahin Yıldırım İştahı Kabaranlar ve İşsizler - Şahin Yıldırım Doktorlara baskı yapılıyor
- Oya Şen Fabrikalardan – Okuyucu mektupları Emek hareketinden – Oya Şen Emperyalist
birlikler Irak ve Afganistan’dan dışarı! - UİB - DE Defol Bush !.. – Murat Yakın Moreno’suz
20 yıl! - Murat Yakın İşçi Cephesi Seçim tarihi yaklaştıkça yeni Cumhurbaşkanının
kim olacağı tartışması daha da yoğunlaşıyor. Bilindiği üzere meclis Cumhurbaşkanını seçme yetkisine
sahip. Yani meclis aritmetiğinde çoğunluğa sahip AKP Cumhurbaşkanını seçecek.
Ancak Başbakan Erdoğan’ın eşinin başörtülü olması, partisinin irticacı olması
vb. bahanelerle AKP’ye ve Tayyip’e karşı bir kampanya yürütülüyor.
Asker-sivil bürokrasinin başını çektiği bu kampanyanın bir yanından CHP,
diğer yanından MHP, DYP, ANAP gibi sağ partiler tutuyor. Tüm bu partilerin
hesabı ise esas olarak sonbaharda gerçekleşecek genel seçimlerde kararsız sağ
oyları kendi partilerinde toplamak. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı makamı, her ne kadar
sembolikmiş gibi görünse de, rejimin sahipleri açısından hayati bir öneme
sahip. Türk Silahlı Kuvvetlerinin başını çektiği asker ve sivil unsurlar
için, Cumhurbaşkanlığı kurumu, seçilmiş hükümetlere karşı giriştikleri
iktidar mücadelelerinin bir göstergesi. Cumhurbaşkanlığı seçimi, rejimin
gerçek sahibi kim sorusunun tartışıldığı bir seçim. Bu nedenle ordu, hergün
yeni bir beyanatla ortamı daha fazla geriyor. Hatta darbe söylentileri gazete
sayfalarında yer alıyor. Darbe hazırlıklarıyla ilgili belgeler, günlükler
ortaya çıkıyor. Bu kesimler, Cumhurbaşkanlığı konusunda istediğini elde
edemez ve AKP ile çatışma sürerse 28 Şubat benzeri darbelere yeniden
başvurabilir. Aslında AKP hükümetinin arkasında MUSİAD ve TUSİAD gibi
büyük patron örgütleri var. Bunlar orduyu belli oranda dizginlemek
istiyorlar. Ancak arkadan Tayyip’in kulağına fısıldayan büyük patronlar,
ordunun adını duyar duymaz geri çekiliyor ve meselenin uzlaşma ile hallolmasını
istiyorlar. Türkiye burjuvazisinin bu tarihsel korkaklığı AKP’nin de manevra
alanlarını daraltıyor. Doğal olarak AKP’de önümüzdeki günlerde çatışmayı
değil, uzlaşmayı tercih edecek. Tüm bu tartışmaları en sesli dile getiren parti ise CHP.
Laik-anti laik ekseni üzerinden politika yapan CHP, Tayyip
Cumhurbaşkanlığında ısrar ederse ordunun AKP’yi darbeleyeceğinin farkında.
Eğer AKP cumhurbaşkanlığı konusunda ve din konusundaki en temel konularda
fikirlerini kararlılıkla savunmazsa, bu kez de kendi tabanından oy
kaybedecek. CHP bu eksende politika yapıyor. Ancak bu sağ oylar CHP’ye değil,
MHP ve DYP’ye akacaktır. Özellikle son dönemlerde DYP’nin atağı da bunun
göstergesi. Burjuvazi AKP karşısında yeni bir sağ alternatif olarak Ağar’ın
DYP’sini yeniden cilalayabilir. Tüm bu tartışmaların içerisindeki parti ve kurumların
ortak paydası ise biz emekçilere daha fazla sömürü vaadetmeleri. Hepsi, bu
çarpık burjuva düzeni daha fazla yaşasın diye çabalıyorlar. Emekçiler kendi
devrimci alternatifini yaratana kadar burjuvaların bu iktidar savaşları devam
edecek. *** Türkiye devleti kendinden farklı düşünen
herkesi, özellikle de devrimcileri, işkence etme, hapse atma ve öldürme
hakkını pervasızca kullanıyor. Bu şiddet
politikasının körüklediği milliyetçi şiddet sokaklarda devrimcilerin,
aydınların dövülmesi, linç edilmesi, infaz edilmesi ile sonuçlanıyor. Tetiği
çektiren burjuva devlet, tetikçilerinin ardına utanmazca saklanıyor. Hrant
Dink böyle infaz edildi. Devlet adres gösterdi, faşist bir tetikçi bastı
tetiğe. Sonra suçlu avına çıkıldı. Oysa suçluyu arayanlar suçu örgütleyenlerdi.
O nedenle faşist katiller karakollarda, cezaevlerinde kahraman gibi
karşılandılar. Devletin
örgütlediği linç girişimlerinden biri de Samsun’da yaşandı. Hrant Dink’in
ölümünü protesto etmek için basın açıklaması yapan gruba galeyana gelmiş bir
faşist güruh saldırdı. Başka bir saldırı ise Çorlu’da gerçekleşti. Vicdani
retçi (askere gitmeyi reddeden) olduğu için Çorlu’da askeri mahkemede tutuklu
olarak yargılanan Halil Sevda’nın mahkemesine destek vermek için gidenlere
dönük saldırı girişimi de devletin örgütlediği bir eylemdi. Çorlu MHP ilçe
başkanı protestoya gelecekler için, “onlara kefen bezini biçtik,
beklemekteyiz” derken bu cesareti elbette yüce devletinden alıyor. Çünkü bu
devlet, ekmeği için mücadele edenlere terörist diyor, ülkeyi soyanları,
haraca kesenleri, milliyetçi tosunlar diye kahraman ilan ediyor. Peki
devletin şiddetini örnek alan vatandaş ne yapıyor? Canını sıkanın üstüne
sıkıyor tabancayı, saplıyor bıçağı. Nerede bir yaşlı var, hamile var, zayıf
var onu darp ediyor, parasını malını alıyor. Güçlüysen, aynı devlet gibi,
dövme hakkı sende, öldürme hakkı sende. 2 kardeş bir trafik tartışmasında
bıçaklanarak boğazın sularına atıldılar. Sorumlusu kim? Sadece o iki vahşi
katil mi? Şiddetin kökeni de nedeni de bu çarpık düzendir. Ya
peşpeşe iki ayrı şehirde belediyenin açtığı ve kapamadığı çukurlara düşerek
ölen iki çocuğun öldürülmesinin sorumlusu kim? Elbette suçlu insan hayatına
değer vermeyen bu düzen. *** Elbette tüm bu olumsuzlukların
içerisinde inatla daha iyi bir dünya için mücadele edenler de var. Devletin terörüne, yoksulluğa, işgallere,
yolsuzluklara karşı emekçiler, gençler mücadele etmeye devam ediyorlar. 14
Mart Tıp Bayramında, devletin tüm tehditlerine rağmen, daha iyi ücret ve
çalışma koşulları, parasız sağlık talepleriyle greve çıkan sağlık emekçileri
gibi... Patronun hukuksuzluğuna rağmen inadına sendika diyen ve direnerek
kazanan Dandy Sakız işçileri gibi. Mersin Organize Sanayi’deki kölelik
koşullarına hayır diyen ve 17 Mart’ta direnişe geçen 3000 tekstil işçisi
gibi. Onlar yolu gösteriyorlar. Örgütlen, mücadele et ve bu çarpık düzeni
değiştir! 1
Mayıs 1886 yılında 8 saatlik işgünü için Chicago’da canları pahasına greve
çıkan Amerikalı işçi kardeşleri gibi, bugün 2007 yılında Mersin’li tekstil
işçileri, 8 saatlik iş günü ve daha iyi çalışma koşulları için mücadele
ediyorlar. Evet, yine 1 Mayıs yaklaşıyor. Emekçilerin koşullarında 1 Mayıs
1886’dan bu yana değişen pek bir şey yok. 1
Mayıs emekçilerin uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü. Eğer
örgülülük yani birlik yoksa, eğer mücadele ve dayanışma yoksa, bu sömürü
düzeni saltanatını sürmeye devam edecek. Bu nedenle bu 1 Mayıs’ta
birliğimizi, örgütlülüğümüzü göstermek için alanları doldurmalıyız. Kuşkusuz
bir gün için alanları doldurmak kendi başına sorunları çözmeyecektir. Ancak 1
Mayıs’tan başlayarak her günü 1 Mayıs yapmak için çalışırsak bu köhne düzeni
sarsarız. Kısacası 1 Mayısları işçi sınıfının gerçek bayramına çevirmek için
örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmek zorundayız. Nisan 2007
Yeni Bir Meclis ve
Anayasa için: Kurucu Meclis Arif Benol
Türkiye Cumhuriyeti’nin 11.
Cumhurbaşkanı kim olacak? Bu soru, başını AKP hükümeti ile Ana Muhalefet Partisi
CHP’nin çektiği kesimler arasında şiddetli bir kavgaya neden oluyor. Söylem
düzeyine bakıldığında kan-gövdeyi götürmek üzere. Tehdit, şantaj, darbe
çağrısı, halkı galeyana getirme ve dahası var. Kuşkumuz olmasın, bu burjuva
politikanın gerçek kirli yüzüdür. Burjuva kesimler arasındaki bu kavgaya
taraf olanların asker-polis rejiminin tüm baskı ve şiddet unsurlarını nasıl
da açıkça benimsediklerini birbirlerine yönelttikleri suçlamalarda açıkça
görüyoruz. “Abdullah Öcalan’a ‘Sayın’ diyen adamdan cumhurbaşkanı olur mu?”
tartışması bu iğrençliğin son örneklerinden biri. Kürt halkını dost kabul
etmek düşmanla işbirliği yapmak olarak sunuluyor. Kuşkusuz unutmuyoruz: Hrant
Dink’in katledilmesinin bu kesimlerce önce nasıl birlikte tertip edildiğini,
sonra da nasıl örtbas edilmek istendiğini hep birlikte yaşadık. Susurluk’ta,
Şemdinli’de hep bu tetikçileri, tertipçileri ve destekçileri gördük.
Cumhurbaşkanlığı için çarpışan bu burjuva kesimlerin hiç biri işçi sınıfı ve
emekçi yoksul halklar için en küçük bir olumlu gelişmenin temsilcisi
olmadılar ve olmazlar. Bu burjuva kesimler ne zaman işçi sınıfına ve başta
Kürt halkı olmak üzere emekçi yoksul halklara bir şey veriyormuş gibi
göründülerse kaşıkla verdiklerini kepçeyle aldılar. İşçi sınıfı her durumda
kendi bağımsız sınıf tutumuna sahip olmalıdır. Emekçi yoksul halkların gerçek
müttefiki her koşul altında işçi sınıfıdır. Cumhurbaşkanlığı
tartışmalarının yoğunlaştığı bugünlerde işçi sınıfı ve emekçi yoksul
halkların talebi açık ve nettir: 12 Eylül Anayasası lağvedilmelidir. İşçi
sınıfının ve emekçi yoksul halkların hak ve özgürlükleri temelinde yeni ve
demokratik bir anayasa için mevcut parlamento feshedilmeli ve bir Kurucu
Meclis oluşturulmalıdır. Eğer Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilseydi ya da
parlamentoda temsilcimiz olsaydı İşçi
Cephesi olarak adayımız bu taleplerle seçimlere girerdi. İşçi sınıfı,
adayın değil taleplerin ön planda olduğu bağımsız bir mücadeleyi
oluşturabildiği oranda ilerleyecektir. İşçi Cephesi olarak tutumuz net ve açıktır. Diğer yandan işçi
sınıfını ve emekçi yoksul halkları tamamen seyirci durumuna düşürmüş bir
seçim sisteminin hep birlikte mağduru kılınıyoruz. Yaşananları sözcüklere
dökmeyi; yalancılığı, arsızlığı, iki yüzlülüğü bıkmadan teşhir etmeyi de
mücadelemizin ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz. Bu çerçeveden hareketle
Cumhurbaşkanlığı seçiminin yansımaları da birer ibretlik vesika… Laikler ve Şeriatçılar diye iki ayrı cephe yok, burjuvazi var… Başbakan Erdoğan henüz ne
kendi adaylığını ilan etti ne de başka bir aday açıkladı. Lakin AKP hükümeti
istediği adayı seçtirebilir; çünkü TBMM’nin çoğunluğuna sahip. Dolayısıyla
11. Cumhurbaşkanı’nın kim olacağına AKP hükümeti karar verecek. Daha doğru
bir ifadeyle Anayasa bu kararı verme hakkını AKP hükümetine tanıyor. Bu aynı
zamanda burjuva parlamenter sistemin de bir gereği. Anayasa’ya uygun olarak
yapılan 3 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimleri sonucu Adalet ve Kalkınma Partisi
hükümeti kurma hakkını kazanmıştı. AKP hükümeti halen 354 milletvekiline
sahip ve görev süresi Kasım 2007’de bitecek. Cumhurbaşkanlığı seçimi ise
Nisan 2007’de. Tekrarlamak gerekirse Anayasa ve bugüne kadar ki uygulamalar
AKP hükümetine Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda istediği şekilde hareket
etme tasarrufunu veriyor. AKP açısından bu hem yasal hem de meşru bir hak. Diğer yandan kendilerini burjuva parlamenter sistem içinde
tanımlayan güçlerin aykırı her hareketi ve çağrısı ise tam da bu nedenle hem
yasadışı hem de gayri meşru bir niteliğe sahip olacak. Burjuva parlamenter
sistem içinde olanların buna itiraz etme hakları yok çünkü bizzat sistemi bu
şekilde kuran, besleyip, büyüten kendileri. Nitekim bu kesimlerin hali
hazırda mevcut yüzde 10 barajlı seçim sistemine yönelik en ufak bir itiraz
geliştirmemeleri de ikiyüzlülüklerinin bir göstergesi. Yüzde 10 barajı
kaldırılır ya da düşürülürse başta Kürtler olmak üzere devrimci-sosyalist
muhalefet de parlamentoya girebilir. Bu onların korkulu rüyası olur. CHP’nin postal demokrasisi Başını CHP’nin çektiği
kesimler ise izledikleri politikayı meşru kılmak için bir argümanı devreye
sokuyorlar. Bu kesimlere göre; AKP hükümeti rejimi değiştirme amacıyla
hareket ediyor. Dolayısıyla da burjuva parlamenter demokrasinin “normal”
kuralları bu süreçte geçersizdir. Bu görüş sahipleri bir adım daha atarak
AKP’nin İslamcı bir şeriat devleti kurma gizli planına sahip olduğunu iddia
ediyorlar. Hiç bir icra yetkisi olmamasına rağmen çeşitli devlet kadrolarını
atama, hükümetin çeşitli faaliyetlerini denetleme, onaylama gibi yetkilere
sahip olması sebebiyle de Cumhurbaşkanlığı’nı ele geçirmenin AKP için
stratejik öneme sahip olduğunu iddia ediyorlar.. Rejimi değiştirme ve devleti
ele geçirme açısından… Yine bu güçlere göre
Türkiye’nin 2007 yılında yaşayacağı bu iki seçim (Nisan Cumhurbaşkanlığı ve Kasım
Milletvekili seçimleri) eğer engel olunamazsa gericiliğe doğru geri dönüşü
olmayan bir adım olacak. Bu şekilde TSK başta olmak üzere tüm “laik” güçlerin
AKP’nin önünde set olması zorunlu bir görev haline getiriliyor. Tekrarlamak
gerekirse; büyük ölçüde CHP’nin başını çektiği güçler açısından söz konusu
olan Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının tehdit altında olduğu
iddiası. Yoksa herhangi bir Cumhurbaşkanlığı seçimi değil. Onlar meseleyi
böyle göstermek istiyor. Cumhurbaşkanı Sezer de bu
konuda CHP ile aynı bakış açısına sahip. TSK içinden kimi subayların da
meseleye böyle baktığı bir sır değil. Diğer yandan TSK’nın gerçek karar
mercileri, başta Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları olmak üzere
CHP’nin temsil ettiği çizgiyi ne derece içselleştirdikleri ve bu konuda ne
kadar ileri gidecekleri tartışılır. AKP hükümeti ile TSK üst yönetimi
arasında farklılıklar ortada. Lakin neler olabileceğine karar vermek için
benzerlikleri de anmak gerekiyor. ABD ile müttefiklik, AB ile tam bütünleşme,
Ortadoğu’da emperyalist politikalara tam bağımlılık, İMF ve NATO üyeliklerini
onaylamak bu benzerliklerden sadece birkaçı. TÜSİAD’ın dediği olur TÜSİAD’ın temsil ettiği büyük
sermaye güçleri AKP hükümetiyle görece bir istikrar yakaladıklarını her
fırsatta ifade ediyorlar. Patronlar açısından ekonomik göstergeler son 4,5
yıldır sürekli daha iyiye doğru gitti. Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi,
özelleştirmeler, iş yasasının esnekleştirilmesi gibi neo-liberal
ekonomik/politik saldırılar patronların yüzünü sürekli güldürdü. Sermaye
güçleri bu reform sürecinin kesintisiz şekilde devam etmesini istiyorlar.
Reformların hızlandırılması önünde ise ulusal ve uluslararası biz dizi engel
mevcut. Mevcut cari açık, enflasyonist baskılar, ABD ekonomisindeki büyümenin
yavaşlamasının dünya ekonomisinde yarattığı kriz etkisi, Ortadoğu’daki kaotik
durum ve 2007 yılında Türkiye’de gerçekleşecek iki seçimin varlığı
burjuvazinin arzuladığı reformların hız kesmesine neden oluyor. Burjuvazi açısından bu
seçimler yılının kazasız belasız atlatılması, siyasi arenada barış ve
sükunetin görece sağlanması ve reformların hızlandırılması ana hedef olarak
görülüyor. TÜSİAD’ın bu konudaki kilit argümanı ise uzlaşma ve istikrar.
Uzlaşma her durumda devlet ve rejim güçlerinin pastayı bir şekilde paylaşması
anlamına geliyor. İstikrar ise bu paylaşımın egemen kesimleri belirli ölçüde
tatmin etmesinden başka bir şey değil. Bu açıdan bakıldığında hepsi aynı
teknede olan bu güçlerin bir şekilde uzlaşmak yerine tekneyi batırmayı tercih
edeceklerini öngörmek için hiçbir neden bulunmuyor. Cumhurbaşkanı kim olursa
olsun bu başta TÜSİAD’ın onayıyla olmak üzere egemen güçlerin uzlaşmasının
bir sonucu olacaktır. İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halkların mücadele yolu Kısacası burjuva parlamenter
sistemin telaşına düşmeye gerek yok. Onlar krizlerini hep çözdüler ve
çözerler. Faturayı kendileri ödemedikleri ve bedel daima işçi sınıfına ve
emekçi yoksul halklara çıkarıldığı sürece bu tablo değişmeyecektir. İşçi sınıfı bir kez daha
öznesi olamadığı ama tüm sonuçlarıyla faturanın tamamını ödemek zorunda kalacağı
bir aşamada bulunuyor. Lakin bütün bunlara rağmen işçi sınıfı ve emekçi
yoksul halklar olarak şeriatçılar ve laikler diye çıkarları birbirine tamamen
zıt iki ayrı cephenin olmadığını, bütün bu bağırış-çağırışın burjuva kesimler
arasında bir güç ve iktidar mücadelesi olduğunu ve seçilecek Cumhurbaşkanı
AKP’li de olsa, CHP’li de olsa, Sezer gibi bir bürokrat da olsa hiç birinin
işçi ve emekçiden yana olmayacağını görebildiğimiz an kendi bağımsız sınıf
politikamızı oluşturmak adına meselenin yarısını çözmüş olacağız… 01/04/2007 Ogün Samast’ın “O.S.”si
2 Milyon YTL Şahin Yıldırım 19 Ocak tarihinde AGOS gazetesinin
önünde Hrant Dink üç kurşun sıkılarak katledildi. Hrant Dink’in vurulmasını
planlayanlar tetikçinin yakalanmasını da planlamışlardı. Plan aynen hayata
geçirildi. Tetikçi ve azmettiriciler olarak kamuoyuna tanıtılanlar
yakalanarak tutuklandı. Tabii Hrant Dink suikastında sadece tetikçi ve
azmettiriciler değil, tetikçinin arkasında hatıra fotoğraf çektirirken
arkasındaki asker-polis rejimi de teşhir oldu. Hrant Dink suikastının
ardından, devletin kurumlarının arasında birbirlerini deşifre eden bilgilerin
basına sızdırıldığını görüyoruz. Bu bilgilere göre suikastın bilgisi başta
İçişleri Bakanı olmak üzere Trabzon ve İstanbul Emniyet Müdürlerine
iletilmiş. Buna rağmen hiçbir önlemin alınmamış. Bütün bu bilgiler de suikasta
asker-polis rejimin açık desteğini gösteriyor. Bu çürümüş kapitalist sistemin
kurumları arasındaki kirli ilişkiler de topluma bir şekilde yansıyor. Ve
tabii toplumun gözünde devletin “en güvenilir” iki kurumuna olan güven
sarsıldıkça sarsılıyor. Bundan belli ki hükümet de rahatsız olmuş, önlem
almak için kolları sıvamış görünüyor. Hükümet, olayı aydınlatmak yerine işgüzarlık peşinde Hükümet, Hrant Dink
suikastının ardındaki gerçek suçlulara ulaşmak yerine, bu kirli ilişkilerin
küçük bir kısmını topluma basın yoluyla iletmek isteyen gazetelere 2 milyon
YTL para cezasını uygun buldu. Bu ceza ile kirli ilişkilerin deşifre
edilmesine engel olacağını düşünen hükümet, devletin toplun nezdindeki
namusunu kurtarmış olacak! Öyle mi? Hükümet, bu cezalara gerekçe
olarak Ogün Samast’ın 18 yaşını doldurmamasını gösteriyor. Basın tetikçinin
ismini baş harfleriyle (O.S) yazmak yerine açık yazdığı için ceza ödemeye
mahkum ediliyor. Halbuki Hrant Dink’in suikasta uğradığı gün başta Başbakan
olmak üzere İstanbul Valisi tarafından isim öncelikle açıklanmıştı. Eğer bu
şahıslar tetikçinin ismini açıklamamış olsalardı bizler Ogün Samast’ı O.S
diye tanıyacaktık. Bir arpa boyu yol gidilmedi Hrant Dink’in öldürülmesinin
üzerinden üç ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen halen gerçek suçlular
sistem tarafından korunmakta. Suikasta karışmış veya gözaltına alınanların
hem telefon konuşma kayıtları hem de ifadeleri gazetelerde çarşaf çarşaf
yayınlanmasına rağmen bir ilerleme kaydedilmemiş olması düşündürücü değil mi? Ayrıca İçişleri Bakanlığı
tarafından görevlendirilen müfettişlerin hazırlamış oldukları rapora göre
İstanbul Emniyet Müdürü’nün “mevcut şartlar altında görevine devamının güç
olduğunu…” belirtiliyor. Rapora göre de İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin
Cerrah’ın, Hrant Dink’in öldürülmesinde sorumluluğu olduğu açık ama buna
rağmen halen hükümet tarafından bu kişi korunmakta. Çünkü bunun ardında
İçişleri Bakanlığı’na kadar uzanan bir karanlık ilişkiler ağı çıkacak. Aynı müfettişlerin raporunda
İstanbul Valisi Muammer Güler’e ise dokunmamak için özen gösterilmiş. Belli
ki bu suikastın bir kurbanı olacaksa o da bir ihtimal Celalettin Cerrah
görünüyor. Ama bu da toplumsal baskıya bağlı. Sonuç olarak, hükümet bu
suikastın bırakın üzerine gitmeyi, gidenlere para cezası keserek gerçek yüzünü
göstermiştir. Diğer yandan ise bu çürümüş sistemim kurumları arasındaki kirli
ilişkiler örtbas edilmeyecek kadar ayyuka çıkmış durumda. 25/03/2007 Hayat Sezen
19 Ocak 2007 günü AGOS Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink suikasta kurban gitti. Cinayetin ardından katil Ogün
Samast, 20 Ocak gününün gecesi, işlediği cinayetin üzerinden sadece 32 saat
geçmiş olmasına rağmen, Samsun Otogarı’nda, Trabzon’a gitmek üzere bindiği
otobüs içinde yakalandı. Sonrasında yakalandığı gün, polis ve jandarmalarla
çekilmiş kahramanlık görüntüleri ortaya çıktı. Görüntülerin Samsun Emniyet
Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde çekildiği belirlendi. Görüntülerde çekimi yapan
kişi, katil Ogün Samast’ın nasıl durması gerektiğini ona anlatıyor. Bu
kişilerin Atatürk’ün, “Vatan Toprağı
Kutsaldır, Kaderine Terk Edilemez” sözlerinin bulunduğu TEMA Vakfı tarafından
hazırlanmış bir afiş önünde durmasını istedikleri Ogün Samast ile birilerine
mesaj vermek istediği çok açık. Katilin eline tutuşturulan Türk bayrağı da
unutulmamış. Türk bayrağı yanında, Türk
askeri, Türk polisi ve yanlarında Türk olmayan birini öldürdüğü için kahraman
ilan edilen Türk bir katil. Bizler biliyoruz ki Hrant Dink
sadece Ermeni olduğu için öldürülmedi. O, düşüncelerinin sonucu katledildi.
Çünkü bu sistem kendisinden olmayan ve kendisi gibi düşünmeyen tüm
düşünceleri tehlike olarak gören bir sistemdir. 31/03/2007 Akın Sel
Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı
tarafından hazırlanan “basın ve yayın
kuruluşlarının akreditasyon yönünden inceleme ve değerlendirilmesi”
başlıklı belge Nokta Dergisi’nde yayınlandı. Çok geçmeden Başbakanlık Basın
Merkezi’nin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a aylık sunduğu Medya Analiz Raporu
da Cumhuriyet Gazetesi’nde manşetten yayımlandı. Haberde Yeni şafak
Gazetesi’nin hükümetin mutlak destekçisi olduğu belirtilirken, Cumhuriyet,
Milliyet, Evrensel, Güneş, Gözcü ve Yeniçağ gazetelerine sert eleştiriler
yöneltiliyor. Hükümete karşı köşe yazılarında en olumlu gazeteler olarak;
Yenişafak, Türkiye, Milliyet sıralarınken, “olumlu köşe yazısı çıkmayan gazeteler” ise şöyle sıralanıyor: “Cumhuriyet, Gözcü, Takvim, Yeniçağ,
Ortadoğu, Birgün, Evrensel, Gündem, Milli Gazete.” Başbakanlık Basın Merkezi ise,
"Başbakanlık fişledi"
başlıklı haberler üzerine yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, "fişleme" iddiasının doğru
olmadığı öne sürülürken, "Basın
Merkezinde herhangi bir fişleme çalışması bugüne kadar yapılmamıştır, bundan
sonra da yapılması söz konusu değildir" denildi. Açıklamada, “Bir Basın Merkezi çalışanının iletişim
önerileri geliştirmek amacıyla bundan iki yıl önce yaptığı bir içerik
değerlendirmesi, nesnel ve anlamlı bulunmayarak sürdürülmemiştir. Bu içerik
analizi denemesi dahi, hiç bir surette 'fişleme' unsurları içermemiştir”
ifadesi kullanıldı. Buna inanmamızı beklemesinler
çünkü Başbakanın yaptığı konuşmalar da kimi zaman basını, kimi zaman halkı
azarlar tarzda konuşmaları bu belgenin ne kadar gerçek ve bilinçli
yapıldığını ortaya koyuyor. Bu tavırlarını da tek başına iktidar olmak ve
karşısında gerçek bir muhalefet olmadığı için rahatlıkla yapabiliyorlar. Genelkurmay ve hükümet
ellerinde bulunan imkanları kullanarak medyayı, köşe yazarlarını fişleyerek
hizaya getirmeye çalışıyor; ve bu yolla halka da gözdağı vermeye çalışıyor.
Onlar oturdukları makamlarda saldırı planları yapadursunlar, kendilerine
yandaş arasınlar. Açlık, yoksulluk, sefalet içinde olan halk gereken cevabı
elbet verecektir. 03/04/2007 Nergis Çayır Demirci Kawa’nın zalim Dehag’a
karşı isyanının adı olan Newroz, bugün de sömürücülere karşı halkların
direniş, mücadele ve isyan günü olarak kutlandı. Türkiye’de her zaman önemli mücadele
günleri kutlanmadan önce, burjuvazinin klasik bir tavrı vardır: Geçmiş
kavga-dövüş, vurdu-kırdı vb. görüntüler televizyonlardan haftalar öncesinden
verilmeye başlanır ve keyfi gözaltına almalar arttırılır… Bunların hepsi
birer kışkırtma ve gözdağıdır. Bu yıl da Newroz etkinlikleri
başlamadan devlet bu yol ve yöntemleri denedi. Ama yağmura, çamura, soğuğa ve
baskılara rağmen Newroz alanları yine boş kalmadı. Devlet, alanları dolduran
kitleleri engelleyemedi. Kürt halkı alanlarda taleplerini haykırdı. Bu yıl ki
Newroz şenliklerinde “Sayın” sözü ve Abdullah Öcalan’ın zehirlenmesi gündem
oluşturdu. Newroz etkinlikleri öncesi birçok şehirde gösteriler düzenlendi.
Bağımsız ve uluslararası hekimlerin de yer aldığı bir sağlık heyeti
oluşturulup Öcalan’ın kontrolden geçirilmesi istendi. Bilindiği üzere hükümet
göstermelik şekilde bir inceleme yaptı ve; “kontrol edildi böyle bir sorun
yok” diyerek olayı geçiştirdi. Erdoğan ve Baykal “Sayın” mı? Abdullah Öcalan’ın tutsaklığı
hükümetin başında büyük bir yük olarak görülüyor. Zehirlenerek yavaş yavaş
öldürme yolu seçilmiş olabilir. Bu henüz açıklık kazanmış bir olay değil.
Devletin Newroz öncesinden ortamı gerecek biçimde sınır ötesi operasyon ve
Öcalan’ın zehirlenmesi gibi provokasyonları öne çıkarma girişimi de olabilir.
Hükümet bu olayı yalanlamış
olsa da Kürt halkına ve kurumlarına yönelik gözaltı ve tutuklama saldırısı
başlatıldı. Öcalan’a “sayın” denildi gerekçesiyle DTP yöneticileri gözaltına
alındı ve hatta haklarında tutuklama kararı çıkarıldı. Her gün DTP binaları
basılıp aranıyor. Son 6 ay içinde 5 Kürt gazetesinin yayını mahkeme kararıyla
durduruldu. Yüz milyonlarca para cezası verilerek Kürt halkı sindirilmek
isteniyor. Daha önce Başbakan Erdoğan’ın da Öcalan’a “sayın” dediği burjuva
gazetelerde çıktı. Bunu fırsat bilen CHP, “Öcalan’a sayın diyen adamdan
cumhurbaşkanı olmaz” diyerek Erdoğan’a karşı bir saldırı kampanyası başlattı. Newroz baskılara rağmen kutlandı Newroz başta Diyarbakır, İstanbul,
İzmir, Mersin, Adana ve Van olmak üzere birçok kent merkezinde kitlesel
gösterilerle kutlandı. Böylelikle devletin günler öncesinden baskı ve terör
kampanyasıyla oluşturduğu kuşatma, Kürt halkı tarafından boşa çıkarıldı.
Newroz kutlamaları Ankara’da ise bir hafta geç yapıldı. Şehitler Haftası
gerekçe gösterilerek Ankara’da Newroz kutlaması bir hafta sonraya kaydırıldı.
Her yıl hafta sonu yapılan
Newroz etkinliklerine bu yıl izin verilmediğinden dolayı hafta içi yapıldı.
Bazı şehirlerde belediye otobüs seferleri kaldırıldı. Sık sık otobüsler
durdurulup, arama yapıldı. Burjuva basın Newroz’a katılımı binlerle ifade
etti. Oysa Diyarbakır’da yüz binler, diğer pek çok ilde ise on binler alanlardaydı.
Hemen hemen tüm illerde mitinglerin dağılma saatlerinde polis saldırısı ve
gözaltılar yaşandı. Miting öncesi ve sonrasında yaşanan gözaltı ve
tutuklamaların sayısı 500’e yakındı. Resmi rakamlar ise daha az gözaltı
olduğunu söylüyor. Mitingleri organize eden DTP kürsülerden sık sık
belirlenmiş sloganların atılmasını isterken, arada gençlerin attığı
sloganlara ve kimi afişlere kürsüden sık sık uyarılar geldi. Polisin geçmiş
yılların aksine kürsülere rahatlıkla müdahalede bulunmasına engel
olun(a)madı. 2007 Newroz’unda Kürt halkı
bir kez daha mücadele enerjisini ve gücünü ortaya koymuştur. Lakin Newroz
kutlamalarında konuşan Leyla Zana’nın dediği gibi Kürt halkının barış,
demokrasi ve özgürlük yolunda önderleri Talabani ve Barzani ise önemli bir
sorun var demektir. Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını sonuna
kadar savunuyoruz ama ister Kürt, ister Türk ya da başka bir şey olsun emperyalist
işgalcilerin dostu olanlar işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların dostu
değildir. Baskı ve sömürü düzenini temellerinden sarsmak için şiarımız
“İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği”dir. Dünyanın bütün işçi ve
emekçileri, her yerde, her zaman emperyalist-kapitalizme karşıdır. Newroz’un
anlamı da budur. 30.3.2007 Dolar Milyarderi sayımız Japonya ve Fransa’dan fazla Şahin Yıldırım ABD’de yayınlanan Forbes
dergisi her yıl dolar milyarderleri listesini yayınlıyor. Bu vesileyle her
yıl milyar dolarlı patronların dünyada sayısının nasıl katlanarak artığını
görebiliyoruz. Bununla birlikte dünyada açlıkla pençeleşen insanların da
varlığını biliyoruz. Bugün dünyada temiz su içemediğinden dolayı hastalıklardan
ölen milyonlarca yoksul insan var. Kapitalist sistem mantığı
gereği sömürücüdür. Kapitalistler işçileri, emekçileri ve tüm yoksul
kitleleri sömürerek kârlarına kâr katarak her gün servetlerini artırıyorlar. Forbes dergisinin açıkladığı
dolar milyarderlerinin servetleri tabiî ki dağın görünen yüzü. Ama buna rağmen
dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dolar milyarderlerinin sayısıyla birlikte
yoksulluğun, işsizliğin, açlığın da hızla arttığı ortada. Açıklanan listeden Türkiye’yle
ilgili birkaç bilgi vererek buradaki sömürünün hangi boyutlara ulaştığını
görebiliriz. Öncelikle bu liste, serveti bir milyar doların üzerindekiler
hesaba katılarak oluşturulmuş. Dolar milyarderleri bakımından Türkiye listede
6. sırada yer alıyor. 2004 tarihinde aynı dergi Türkiye’de 6 dolar milyarderi
olduğunu açıklamıştı. 2006 sonu itibariyle son iki yıllık süre içerisinde
Türkiye’deki sömürücü kapitalistlerin sayısının neredeyse 6 kat artarak 34’e
ulaşmış durumda. Türkiye’nin 34 dolar milyarderi patronu bulunmakta. Türkiye
sizinle gurur duyuyor! Japonya’nın milli geliri Türkiye’nin 12 katı Türkiye’de 34 dolar milyarderi
varken Japonya’da 24, Fransa’da 15, İsviçre’de ve İsveç’te 8’er, Kuveyt’te 4 dolar
milyarderi var. Japonya’nın milli geliri Türkiye’nin 12 katı: 4 trilyon 463
milyar dolar. Türkiye’nin ise 390 milyar dolar. ABD’den sonra dünyanın 2.
büyük ekonomisine sahip Japonya’da dev sanayi şirketleri ve bankaları
bulunmakta. 2004-2006 yılları arasında
hızla servetlerine servet katan kapitalistlerin bu değirmenlerine su nereden
geliyor? Bu iki yıl içinde işsizlerin sayısı da hızla arttı. Bu da demek
oluyor ki, patronlar bu iki yıllık süreç içinde artırdıkları servetlerini
daha az işçiyi daha çok çalıştırarak ve hiçbir sosyal hak vermeyerek, sömürüyü
katmerleştirerek arttırmışlar. Sonuç olarak, dünya nüfusu 6
milyar civarında. Buna karşın her ülkede nüfusa oranla çok az sayıda
milyonlarca doları olan kapitalist patron bulunuyor. Ve bu kapitalist
patronlar kendi kârlarını artırmak uğruna işçileri, emekçileri, yoksul
köylüleri ve tüm ezilenleri yani toplumu var edenleri sömürerek tahrip
etmenin yanı sıra dünyayı da yaşanmaz bir hale sürüklüyorlar. Dünya işçi sınıfının önünde
iki önemli sorun bulunuyor. Bunlardan birincisi sömürü sistemi. İkincisi ise,
buna bağlı olarak dünyanın giderek yaşanılmaz bir sürece sürüklenmesidir. Bu acil iki sorunun çözümü
işçi sınıfının enternasyonalist komünist örgütlenmesine bağlıdır. Çünkü
Forbes dergisinin açıkladığı gibi dünyada 6 milyar insanın insanca
yaşayabilecekleri “para” (kaynak) var. Önemli olan bu paraları (kaynakları)
tüm insanlık için kullanabilecek ve kâra dayanmayan bir sisteme olan ihtiyaç.
Ya Barbarlık Ya Sosyalizm şiarı bu
nedenle bizlere yol göstermek için önümüzde duruyor… 30/03/07 İşsizlik Sigortası ve
Kıdem Tazminat Fonu İştahı Kabaranlar ve
İşsizler Şahin Yıldırım Türkiye Odalar ve Borsalar
Birliği (TOBB) Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu Ankara’da Başbakanın da katıldığı
4. Türkiye Ticaret ve Sanayi Şurası’nda hükümete bir öneri sundu. Bu öneriye
bizler hiç şaşırmadık. Öneri şöyle:
“İşsizlik Sigortası Fonu’nda (İSF) 25 milyar YTL birikti. Fonun sadece aylık
geliri 290 milyon YTL. Tüm gideri ise 30 milyon YTL. İşçi ve işverenlerden bu
fon için 2,3 milyar YTL’ye ulaşan kesinti yapılmaya devam ediliyor. Fonun
kuruluş amacına uygun olarak mutlaka istihdama yönelik kullanılması gerekir.
Bu kapsamda önerimiz, 1 Nisan 2007 tarihinden başlamak üzere iki yıl süreyle
Türkiye’de her ilave istihdam artışında tüm sosyal güvenlik priminin fon
kaynağından karşılanması…” diye devam eden bir konuşma. Önerileri bununla
da sınırlı değil. Diğer talepleri ise, istihdam maliyetlerin azaltılması ve
istihdamı cezalandıran mevzuatın değiştirilmesi. Aslında TOBB Başkanının
yaptığı bu öneri diğer patronların da diline tercüman oluyor. İSF’de biriken bu paralar
belli ki patronların ağızlarını sulandırmakta. Hisarcıklıoğlu’na göre bu
fonun kuruluş amacına uygun olarak kullanılması gerekiyor. Bundan kastı
işçilerden kesilen primlerin patronlar için kullanılması. Tabii ki patronlar
buna bir kılıf da bulacaklar. Görülen o ki kılıfın adı da istihdamı artırmak
oluyor. Aslında patronların sadece İSF’deki biriken paralar ağızlarını
sulandırmıyor. Patronların ağızlarını sulandıran bir başka fon ise, hükümet
ve patron örgütlerinin üzerinde çalıştıkları ve önümüzdeki süreçte
oluşturulması planlanan Kıdem Tazminat
Fonu’dur. Toplantıda Hisarcıklıoğlu’nun
bu önerisine karşı gazetelerin yazdıklarına bakacak olursak Başbakan
“hazırdan geçinmek çok kolay” diyerek öneriye çok kızmış. Hâlbuki aynı
toplantıda patronlara “kükreyen” Başbakan, fonda biriken bu imkânları
değerlendirmek için sürekli çalıştıklarını vurguluyor. Peki, Başbakan fondaki
bu imkânları kimler için değerlendirmek isteyebilir? İşsizlerin bu fondan
daha kolay yararlanması için mi desek, değil. Mecliste böyle bir yasal
hazırlık yok. O zaman kimin için değerlendireceği bellidir. Patronlar! Bir yandan patronlara “sitem”
eden başbakan diğer yandan “bu konuda Çalışma Bakanı’na talimat verdim. Bu
konu için müzakereler yapıyoruz” diyerekten patronların gönlüne su serpmeyi
de unutmamış görünüyor. Siz bakmayın başbakanın patronların yanında ahkam
kesmesine, özünde patronları çıkarlarını en iyi savunan hükümet, AKP
hükümetidir. Hükümete geldiği günden beri işçilerin kazanılmış haklarına
saldıran ve bunları yasallaştıran hükümet AKP hükümeti değil mi? Patronlar
açıktan bu fikirleri söylemeye başlamışlarsa bizce ciddiye alınması gerekir.
Ama bu söylemleri ciddiye almayan ve bunun için hiç bir hazırlık dahi
yapmayan sendika bürokratları ise, “dokundurmayız” gibi klişeleşmiş çıkışlar
yapmaktan öteye geçmiyorlar. İşsizlerin fonundan patronlar yaralanmak istiyor Sonuç olarak, bugün işçi sınıfına
dönük saldırılar devam ediyor. TOBB’un diğer patron örgütleriyle birlikte
dillendirdiği İSF’deki paraların istihdam için kullanılması önerisinin
yapıldığı dönem iyi analiz edilmelidir. İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden
dolayı gerilediği bir süreçten geçiyor olmasının yanı sıra saldırılarının tahribatı
da o ölçüde ağır olmakta. Bu nedenden dolayı işçi sınıfı daha da umutsuzluğa
kapıldığı bir dönemden geçiyor. Evet, işçi sınıfı tarihte birçok yenilgiler
yaşamıştır. Ama umudunu yitirmediği için işçi sınıfı tarihinde şanlı
kazanımları da elde etmiştir. Önemli olan bu bilincin işçi sınıfı içinde
yeşermesine, yayılmasına ve örgütlenmesine alt yapı sağlamaktır. Evet, patronlar niyetleriyle
birlikte saldıracakları hedefi de belirlemiş durumdalar: İşsizlik Sigortası
Fonu. Bu fondaki biriken paraların nasıl kullanacağı ve kime verileceği
bellidir. Evet, hükümet bu fondan işsizlerin yararlanmasını zorlaştıran yasal
bir kanun çıkardı. Her gün işsizlere yeni işsizler katılırken, bu işsizlerin
büyük bir çoğunluğu bu fondan yararlanamadığı için, patronların ağızlarını
sulandıracak miktarlarda para birikmiştir. Ortada işsizler için
kullanılması gereken bir fon var. Ama işsizler bundan yararlanamıyorlar.
Hükümetin böyle bir niyeti olmadığı gibi, böyle bir beklenti içinde olmak da
hayal olur. Fonda biriken bu paradan tüm işsizlerin yararlanması hedefiyle
bir mücadele örgütlenmelidir. Aksi durumda bu hakkın işçi sınıfının elinden
alınacağı ayan beyan ortadadır. 26.3.07
Türkiye’de
toplam 105 bin doktor görev yapıyor. Bu doktorlardan 53 bin 82’si bakanlığa
bağlı sağlık kuruluşlarında görevli. Aile hekimliği sistemine
geçebilmek için gereken doktor sayısına ulaşamayan İzmir İl Sağlık Müdürlüğü,
kabul etmeyen hekimlere yönelik ‘ikna’ toplantılarına devam ediyor.
Sağlık
ocakları kapatılıyor
Tıp Bayramı’nda eylem AKP Hükümeti’nin “Sağlıkta
Dönüşüm Programı”nın sağlık emekçilerinin görüşüne sunulduğu Beyaz
Referandum’dan da yüzde 98,8 oranında “hayır” yanıtı çıktı. 36 bin 732 oyun
kullanıldığı referandumda, 36 bin 290 kişi “Sağlıkta Dönüşüm Programı’na
hayır” oyu verdi. “Evet” diyenler ise sadece 442’de kaldı. Sağlık çalışanları
14 Mart Tıp Bayramı’na da eylemlerle girdi. Bunun üzerine cezalar
gecikmedi. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB)
“g(ö)rev eylemine ilişkin doktorları tehdit etti. Akdağ, ideolojik
yaklaşımlar nedeniyle vatandaşların işlerini aksatanların hem idari hem de
adli açıdan takip edileceğini açıkladı. Tüm baskı ve gözdağlarına rağmen beyaz g(ö)rev coşkuyla
gerçekleştirildi. Katılım çok yüksek oldu. 31/03/2007 metal Patronumuz sömürücüdür, tıpkı diğer patronlar gibi Ağır sanayi metal işkolunda
çalışmakta olan işçilerden birisiyim. Patronumuz piyasada hayli büyük bir
sermayeye sahip ve de saygı değer biri olarak tanınıyor. Zannedersem bu
değerini de yıllardır sömürdüğü işçilerin alın teriyle almıştır. Fabrikanın
kuruluşu on üç yıl öncesine dayanıyor. Patron daha geçen senelerde fiyatı
milyon dolarları bulacak kadar, dudak uçuklatacak rakamlara fabrikayı inşa
etti ve aynı zamanda da milyon dolarları bulan yeni makineler getirtti.
Bunların altında yatan aşırı (patronların deyimiyle başarı) işçi sömürüsüdür.
Yani fabrikanın temeline atılan her betonda işçilerin alınteri, emeği
yatıyor. Yalnızca bizimkisi eski bir
devrimci olduğu için sömürüsü biraz daha fazla ve sömürüyü gayet iyi biliyor.
Patronumuzun sömürü için kullandığı ilk yol bütün patronlar gibi işçileri
sınıflandırarak işe başlamak, yani işçileri sınıf olarak ayrı tuttuğu gibi
mesken olarak ta ayrı tutmak. Yani işyeri Silivri’deyken bizim idari personel
Şişli’de ayrı merkez kurmuştur. İşçiler sorunları merkeze ulaşıncaya kadar
akla karayı seçiyor. Ve dertten derde giriyor. Böylece sözde sorumlular
sorumsuzlukla sorumluluğunu yerine getirmiş oluyor. Patronun sömürü için
kullandığı ikinci yol ise, işçi alımında izlediği politikadır. Yani
patronumuzun sermaye çarkı robotlar (makineler) üzerinden döndüğü için
işçilerin yaşı veya durumu hiç fark etmez deyip genelde işe yaşlıları ve
durumu kritik olup çalışma zorunluluğu bulunan kişileri veya bilinçsiz
işçileri seçip alır ki sömürmesi kolay olsun diye. Sömürü için kullandığı üçüncü
yol ise, patronun saçma sapan demagojileridir. Yani iyi niyetli olduğunu,
işçilikten gelme olduğunu ve 1970’li yılların önde giden devrimcisi olduğunu
söyler durur. Oysaki sınıf bilinçli işçiler iyi niyetli bir patron
olmayacağını çok iyi bilirler. Patron iyi niyetten bahseder durur. Ama
işçilerin kimisi ev kirasını ödeyememiş, kimisinin evine haciz gelmiş,
kimisinin de çocuğu hastanede rehin kalmıştır. (Hastanede rehin kalan da
ustabaşlarından birisiydi üstelik…) Bunların sebebi de yine sözde iyi niyetli
olduğunu söyleyen patrondan kaynaklanmaktadır. Patronumuz açgözlüdür, tıpkı diğer patronlar gibi, Her geçen gün haklarımıza
saldırmanın planları yapılıyor ve başarıyor da. Bizim örgütsüzlüğümüzden
faydalanan patron muhtemelen yeni saldırılarına devam edecektir. On üç yılda
milyon dolarlara kavuştuğunu yazmıştık, peki bu sermayeye sadece on üç yılda
nasıl kavuşabiliyor? Patron bu süreçte sermayesini kat be kat artırırken
neden fabrikanın kuruluşunda bulunan ustalar veya işçilerin hayat seviyelerinde
ve ücretlerinde bir değişiklik yok? Hala aramızda bırak milyon
dolarları, bir doların yüzünü bile göremeyenler varken, patron milyon dolarların
içinde yüzüyor. Patronların zenginliklerinin kaynağında bizim emeğimizin
sömürüsü vardır. Bizleri sömüremezlerse zenginleşemezler. Bu yüzde bizleri
gece-gündüz demeden çalıştıran patronlar bizim birlik olmamızı istemezler. Ve
bunu engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Çünkü bizlerin
ürettiği malların satışından zenginleşiyor patron. Bizler patronu bu kadar
zenginleştirirken o bizlere açlık sınırının altında ücret vermeyi bir marifet
sayıyor. Bizler yarattığımız zenginliklerin farkında ve bilincinde olmalıyız.
Ve bunun için güven temelinde bir araya gelmenin yollarını bularak
örgütlenmeliyiz. Çünkü patron her yeni aldığı makine için milyon dolarları
gözden çıkarabiliyor. Ama patrona bu milyon dolarları kazandıran bizlere
gelince… 1) Çalışma saatlerinin uzunluğu (gece vardiyasında 15
saat gündüz vardiyasında 13 saat); 2) Fabrikada olmayan paydoslar; 3) Fabrikada doktor olmadığı gibi, olası iş kazasına
karşı işçilerin can güvenliği yok; 4) Sigortasız işçiler çoğunluğu oluşturuyor; 5) Ücretlerin patronun keyfine göre verilmesi. (yani paraları
bazen 10-15 gün sallıyor. Bu da işçilerin mağdur duruma düşmesine neden
oluyor) 6) Ücretlerin düşüklüğü; 7) Gece vardiyasında yemeklerin azlığı ve bozuk oluşu; 8) İşe gitmek için günlük yolda geçen 3 saatimiz heba
oluyor; 9) İkramiyelerin yılda ikiye inmesi; 10) Gece vardiyasında şoför bekletilmemesi; 11) Bireysel hatanın topluma ödetilmesi; 12) Mesailere gelmeyen kahvaltılar vb… Patronumuz hırsızdır, tıpkı diğer patronlar gibi, Elimizden almadığı bir çay
kalmıştı. Şimdi onu da çalmanın derdinde, zaten vermediği paydoslar vardı ve
iş başında çay içmemiz isteniyordu yani paydosları zaten kaç sene öncesinden
çalmıştı. Şimdi ise çaylara saldırıyor. İki senedir bunun derdinde. Daha
önceki denemesinde başaramamıştı. İşçilerin tepkisiyle karşılaşmıştı.
Gerekçesi ise semaverin yanmasıydı. Artık patronun kendisinin bilinçli
yaktırdığı biliniyor. İkinci saldırısında ise
örgütsüzlüğümüzden yararlanan patron sıcak su ve kahve makinelerini kaldırdı.
Gerekçesi ise, her patron gibi klasik, işi aksatıyormuşuz. Şayet fabrikada
örgütsüzlüğümüz devam ederse şu anda ücretli olan köleliğimiz patron
tarafından daha da düşük ücret ve daha da uzun çalışma saatleri olarak
bizleri bekleyecek. Zaten günde 15 saat olan çalışma saatleri daha da
uzatılacak ve yeni saldırılarına şüphesiz devam edecektir. Patronumuz sorumsuzdur, tıpkı diğer patronlar gibi, Patron işyerindeki
sorumluluklarını yerine getirmediği için bizlerin can ve iş güvenliğimizi
düşünmeden bizim hayatımızla alay etmektedir. Robotlarla mal ürettiğimiz için
iş kazaları sık sık görülüyor. Patron işçiyi düşünmediği gibi herhangi bir iş
kazasında “makineye bir şey olmuş mu” diye alay edercesine sorabiliyor. Çünkü
patron makineye verdiği değeri işçiye vermez. Her işçi çalıştığı işyerinde
bunu farkındadır. İş kazaları genelde gece oluyor. Çalışma saatleri uzun
olduğu için patron önlem bile almıyor. Mesela fabrikada doktor yok. Doktor
olmadığı gibi olası iş kazasına karşı hastaneye götürecek şoför ve araba bile
yok. Patron işçilerin üzerindeki
baskıları arttırmak için fabrikaya yeni sorumlular getiriyor. Oysaki bizler
zaten kendi işimizden sorumluyuz. İşçilerin zamlarını düşük tutan patron yeni
aldığı müdürlere kesenin ağzını açmasını biliyor. Çalıştığımız iş çok ağır, günümüzün ortalama 15 saati
fabrikada ve yolda geçmekte ve hem ağır çalışma şartları altında sadece 1
öğün yemek veriliyor. O da ya bozuk ya da az oluyor. Patron mesailerde yemek
veya kahvaltı vermediği gibi utanmadan bizlerden verim bekliyor bu ne
aymazlık. Fabrikada gres yağlarının su
gibi kullanıldığı bir ortamda çalışıyoruz. Yeri geldiğinde lavabolarda sabun
bile bulamıyoruz. Bu da aslında biz işçilerin örgütsüzlüğünden kaynaklanan
bir sorundur. Örgütlü olmuş olsak bırakın sabunun olmayışını biz fabrikadan
duş alıp çıkardık. Sabunun olmayışı da bizim sağlığımızı etkiliyor. Çünkü
yağlı ellerimizi yıkamadan yemeğe çıkmak zorunda kalıyoruz. Patronun bu
sorumsuzluğu da bizi zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Yani
sağlıksız ortamda sağlıksız yemekler yiyoruz. Neden mi sağlıksız yemekler
çünkü neticede yemekte fabrikadan geliyor. Onların patronu da tıpkı bizim
patron kadar hırsız. Şu bir gerçek ki patronları ilgilendirecek sadece
kârlarına kâr katarak sermayelerini artırmaktır. İşçilerin sağlığını hiç
düşünmedikleri gibi, sağlığımızı patronlara emanet edemeyiz. Buna karşı
sağlıklı bir ortamda çalışma hakkımızı gözünü para hırsı bürümüş bu
insafsızlara bırakamayız. Buna karşı birlik ve beraberlik içinde mücadele
etmemiz gerekiyor. Patron yalancıdır, tıpkı diğer patronlar gibi, İşçiler ilk başta işe
alınırken çeşitli vaatlerle ümitlendiriyor. Daha sonra sömürünün sonu
gelmiyor. Sözde fabrikada yılda üç tane yarım maaş ikramiye vardı. Ama hiç
birini patron vermedi, işçilerin aylar süren bireysel tepkileri sonucu
ikramiyeler alındı. Ama bu ikramiyeleri bizlere çok gören patron yine örgütsüzlüğümüzden
faydalanarak ikramiye hakkımıza saldırmaya başladı. Bu saldırısına yeni
kılıflar bulmaya çalışıyor. Son olarak patron ustabaşlarını toplayıp bu
zamlarda iyi zam verdikleri için üç ikramiyenin birini kesip yılda maaşlara
paylaştırdıklarını anlatmış. Yani patron bizim hakkımızdan çalmaya devam
ediyor. Şüphesiz biz işçiler olarak bu
sömürüye, bu saldırılara karşı örgütlenmemiz gerekmekte yalnızca ve sadece
kendi fabrikamızda değil. Bütün fabrikalarda örgütlenmemiz gerekli. Çünkü
sömürü sadece bizim fabrikada değil tüm fabrikalarda yaşanıyor. Bu sömürüye
karşı yaşasın işçilerin birliği… Bir İşçi |