|
Yıl: 28 |
|
Haziran 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 40 Erken seçim
krizi çözecek mi? - İşçi Cephesi Partiler
seçimde kasalarını dolduracak – Akın Sel Seçimler karşısında
tutumumuz – Şahin Yıldırım Seçim
barajı ve DTP’nin bağımsız adayları - Jiyan Meydandakiler
yeni orta sınıftır – Sencer Ayata 15-16 Haziran 1970: İşçi sınıfının dipten gelen dalgası
– Şahin Yıldırım Emek
hareketinden - Oya Şen Fabrikalardan
– Okuyucu mektupları Fransa
seçimleri - GSI İşçi Cephesi
“Demokrasilerde
çare tükenmez” sözü, politika kurdu Demirel’in ünlü deyişidir. Bu deyişe göre
burjuva demokrasilerinde her türlü politik kriz, gene o demokrasinin
kurumları ve kuralları çerçevesinde çözülebilir, aşılabilir. Krizlerin en iyi
ilacı da seçimlerdir. Yani politikacılar halka giderler ve “biz bu işi
aramızda halledemedik, siz hakem olun” derler, ve seçim sonuçları krizden
çıkışın yolunu gösterir. Bu düşünce tarzı, burjuva politikalarının bir
inancıdır, daha doğrusu aslında kendilerinin inanmadıkları, ama halkı inandırmaya
çalıştıkları bir hurafedir. Eğer bu hurafe gerçek olsaydı, Türkiye’de onca
askeri diktatörlüğe, darbeye, muhtıraya, gerek kalmazdı. Buna şöyle
itiraz edilebilir: “O zaman Türkiye’de gerçek demokrasi yok, eğer olsaydı,
darbelere, muhtıralara, cinayetlere, it dalaşlarına, bir işe yaramayan
onlarca boş seçime gerek kalmadan, krizler barışçıl demokrasi yoluyla
aşılabilirdi”. İşte sorunun bam teli de burada zaten. Çünkü şu soruya açık
yüreklilikle yanıtlayabilmek gerekiyor: Türkiye’de gerçek demokrasinin
kurulması olanaklı mı? Pekiyi, ya “gerçek demokrasi” nedir? Yanıtı
kolaylaştırabilmek için soruyu daha açık bir biçimde soralım: Kendini halkın
seçtiği parlamentonun üzerinde gören ve askerlerin ikide bir demokratik
işlerliği kesmesine olanak sağlayan bir Milli Güvenlik Kurulu varken
demokrasi olanaklı mı? Milyonlarca Kürdün ulusal haklarından, kendi
kaderlerini tayin hakkından, haydi onu bırakın, seçimlere aday olarak
katılmalarından mahrum edildiği bir demokrasi olabilir mi? İşçilerin
sendikalaşma hakkının tanınmadığı, en basit ücret grevlerinin bile işten
çıkarmalarla, açlığa mahkumiyetlerle, zorbalıkla bastırıldığı; ücretsiz
eğitim talep eden öğrencilerin dövülüp tutuklandığı; aydınların cayır cayır yakıldığı;
görüşlerini bildiri yoluyla duyurmak isteyen ya da Ahmet Kaya posterli tişört
giyen gençlerin linç edilmek istendiği bir ülkede, bütün bu barbarlıkları
gerçekleştirenlerin yasal olarak korunduğu koşullarda demokrasiden söz
edilebilir mi? Eteği kısa diye sokakta kadınlara saldıranların, karısını
dövdüğünü övüne övüne anlatanların, erkek şiddetini savunanların
cezalandırılmadığı bir demokrasi olabilir mi? Politik
cinayetlerin üstünün örtüldüğü, katillerin bir generalin “kendisini tanırım,
iyi çocuktur” sözüyle korunduğu, ülkenin kanını emen mafya babalarının
politikacı kimliğiyle halkın karşısına çıkmasına izin verilen bir ülkede
demokrasi nasıl kurulabilir? Kendini solcu, sosyal demokrat diye tanımlayıp
askeri müdahaleleri alkışlayan bir parti varsa, bu nasıl bir demokrasi olur?
Eğer sivil hükümet, daha da önemlisi halkın seçtiği meclis, halkın iradesini
askeri muhtıra karşısında savunamıyorsa, halkın egemenliği için mücadele
etmekten, darbe girişimcilerini tutuklayıp yargı önüne çıkarmaktan fellik
fellik kaçıyorsa, böyle bir hükümet veya meclis aracılığıyla demokrasi
kurulabilir mi? Böyle bir meclis halkın iradesini yansıtabilir, koruyabilir
mi? Ve nihayet
son soru: Eğer mevcut Anayasa bütün bu barbarlıklara cevaz veriyorsa böyle
bir anayasayla demokrasi olanaklı olabilir mi? Bizim
yanıtımız HAYIR’dır, bu Anayasayla ve bu tip bir meclis ve hükümetle
Türkiye’de demokrasinin kurulması olanaklı değildir. Bu Anayasa’nın ve onun
cevaz verdiği, başta MGK olmak üzere bütün baskı kurumlarının ortadan
kaldırılması ve tüm yasal düzeneğin değiştirilmesi gerekiyor. Darbecilerin,
katillerin, mafyaların, çokuluslu şirketlerin korunmayıp cezalandırılmasını;
NATO ve AB gibi emperyalist ittifaklardan çıkılmasını; ulusal kaynakların
halka devredilmesini; ulusal ve demokratik hak ve özgürlüklerin garanti
altına alınmasını olanaklı kılacak bir yeni Anayasaya ve yasal düzeneğe
gereksinim var. Bunu gerçekleştirecek olan ise, bu tip bir demokrasi
programını savunan işçi ve emekçi halk adaylarının, örgütlerinin ve
partilerinin katılmasıyla seçilecek bir KURUCU MECLİS olabilir. Aksi takdirde
her genel seçim, eskinin bazısı yeni figüranlarla tekrarından başka bir anlam
taşımayacaktır. Başlıktaki
soruya geri dönelim: Genel seçimler 27 Nisan muhtırasıyla birlikte rejimin
girmiş olduğu krizi çözebilecek mi? Seçimin, burjuva partileri arasında
geçici de olsa bir “ateşkes” sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Ne var ki,
1982 Anayasasına dayalı mevcut asker-polis rejimi sürdüğü müddetçe ülke yeni
krizlere sürüklenmek tehlikesiyle her an karşı karşıya olacak. Zira askeri,
polisi, Cumhurbaşkanı, hükümeti, MGK’sı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtayı,
TÜSİAD’ı, mafyası, belediyesi, derken tüm kurum ve iktidar odakları, bunların
politik temsilcileri pastadan daha fazla pay alabilmek için birbirlerinin boğazını
sıkmak için fırsat kollayacaklardır. Ta ki, hepsi birden tarihin çöplüğüne
atılana değin... Seçime
katılan bütün “büyük” partiler, yani devletin olanaklarından yararlanarak
seçimlere katılan burjuva partilerden hiçbiri asker-polis rejiminin yıkılmasını
savunmuyor. Zira bu kesimlerin çıkarı mev-cut rejimi kendilerine doğru
yontmaktan geçiyor. Biz İşçi Cephesi olarak bütün bu partilerin
seçimlerde cezalandırılmasından yanayız. Solda ise, EMEP ve ÖDP gibi partiler
demokratik hak ve özgürlükleri savunmakla birlikte, işçi ve emekçi halk
seferberliğine dayalı ve “yeni bir Anayasa için Kurucu Meclis” hedefine yönelik
bir radikal demokrasi programını savunmaktan çok uzaklar. Böyle bir programı
savunabilecek olanlar ise, ulusal düzeyde seçimlere katılacak güçten
yoksunlar, buna biz de dahiliz. Bu çerçevede, seçimler
sırasında gücümüz yettiği oranda mevcut asker-polis rejimini kitlelere teşhir
etmeye ve “yeni bir Anayasa için Kurucu Meclis” programını, yani işçi-emekçi
alternatifini anlatmaya çalışacağız. Kürt halkının üzerindeki ulusal
baskıları ve Kürt adayların demokratik hak ve özgürlüklerinden mahrum
edilmelerini kınayacağız. Ve kitleleri, sınıfının çıkarlarını savunan işçi ve
emekçi adaylara, Kürt illerinde ise kendi halkını bağımsızlar listesinden
savunanlara oy vermeye çağıracağız. Partiler Seçimde Kasalarını Dolduracak Akın Sel
Genel
seçimlerin 22 Temmuzda yapılması kararı sayesinde, seçime katılacak partiler
kasalarını dolduracak. Üstelik öyle az bir parayla değil. Bahsedilen eski
TL’ye göre trilyonları buluyor, YTL’ ye göre ise milyon lira olarak ifade
ediliyor. Yani partilere piyango vurdu, ancak bu piyango da hangi parti ne
kadar alacak belli. Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı bilgilere göre 2007
bütçesinden genel seçimler için 360 milyon YTL ödenek ayrıldı. Yüksek Seçim
Kurulu’na 100 milyon, siyasi partilere ise 214 milyon YTL ödenek ayrılması
nedeniyle bu rakam 314 milyon YTL olacak. Buna göre AKP
94 milyon YTL, CHP 53 milyon YTL, son seçimde meclise giremedikleri halde
yüzde 7 oy aldıkları için yasa gereği MHP 26 milyon YTL, DYP 22 milyon YTL,
Genç Parti 19 milyon YTL yardım alacak. ANAP ‘a ise herhangi bir ödeme
yapılmayacak. Burjuva
partilere verilen yardım hazinenin kasasından çıkacak. Yani işçi ve
emekçilerden kesilen vergilerle propagandalarını yapacaklar. AKP Genel Başkan
Yardımcısı Bülent Gedikli seçim nedeniyle yapılan Hazine yardımının yüzde
30’unun teşkilatlara gönderileceğini, genel merkezin yapacağı çalışmalarla
birlikte 50 milyon YTL harcanacağını bildirdi. CHP genel
saymanı Mahmut Yıldız Hazine “yardımın tamamını kullanacağız” dedi. Deniz
Baykal’ın günde 2 miting yapabileceği koşulları hazırladıklarını belirten
Yıldız, 4 milyon adet CHP flaması için ihale açtıklarını belirtti. Seçim
çalışmaları konusunda ANAP’la birlikte hareket edilmesinin söz konusu
olduğunu belirten DYP yaklaşık 40 milyon YTL hazine yardımını kullanacak. Yasa gereği
Hazineden Siyasi partilere yapılan bu servet düzeyinde para yardımları,
partilerin seçilmek için daha gösterişli mitingler yapması ve böylece
vatandaş’ın gözünü boyaması için verildiği bir gerçek. Ayrıca milletvekili
seçilmek için, adaylar da azımsanmayacak düzeyde paralar yatırıp partilerinin
listelerinden seçime giriyorlar. Pekiyi,
meclise giremeyen diğer siyasi partiler ne yapacaklar? Hangi parayla kendi
propagandalarını yapacaklar? Ya da aday olmak isteyen işçi temsilcileri nasıl
bu seçime katılıp işçi ve emekçilerin temsilini mecliste
gerçekleştirecek-ler? Nüfusun büyük çoğunluğunun mecliste temsil edilmediği
bir gerçek. Seçime katılmak için zengin olmak mı gerekir? Şahin Yıldırım İşçi
sınıfı, seçim sistemini uygulatmak ve genel oy hakkı için farklı zaman ve
biçimlerde mücadeleler vererek bu hakkı kazanmıştır. Mevcut seçim sistemi, tamamen adaletsizdir. Her şeyden
önce, seçimler, toplum istediği zaman değil, burjuva yöneticiler istediği
zaman yapılıyor. Emekçiler, oy verdikleri insanları değiştirmek
istediklerinde yeni bir seçim düzenleme hakkı yok. Oy verdikleri kişileri,
yanlış yapsalar, uygulayacaklarını söyledikleri programı uygulamasalar da ne
geri çağırma ne de denetleme imkânları vardır. Böyle bir seçim sistemi, seçenlerin değil, seçilenlerin
yararına düzenlenmiş demektir. Seçim sistemi, isteyen herkesin seçilme
hakkını kullanmasına engelleyecek şekilde düzenlenmiştir. Bu gerçeğin üstünü
örtmek içinde kâğıt üzerinde, herkese seçmen olma hakkı tanınmıştır. Aday olmak için istenen para ve yapılması gereken
masraflar, seçilmek için harcanması gereken zaman emekçilerde yok. Ne
ortalama bir ücret ne de işyerlerindeki çalışma koşullar böyle bir şeye uygun
değil. Burjuvazi bu durumun yaratacağı sorunları bildiği için
bir çözüm buldu: Her dönem belirli bir sayıda sendika bürokratını aday
göstererek, emekçilere kendi temsilcilerinin de seçim sistemine katıldığı
hissini vermeye çalışıyor. Ama nafile. Seçimlerde ne yapmalıyız? Adil ve demokratik bir seçim; emekçilerin katılmasının
koşularının oluşturulduğu, seçilenlerin denetlendiği ve her an geri
çağrılabildiği, seçimin bir ayrıcalık ve kişisel çıkar yansına dönmemesi için
seçilenlerin ortalama kalifiye bir işçi ücretinden daha fazlasını almadığı
bir şekilde düzenlenmelidir. Böyle bir seçim sistemi, burjuvazinin sistemin
tehlikeye atar. Bu nedenle burjuvazinin hâkimiyetinde emekçiler için
demokratik bir seçim sistemi düşünülemez. Demokratik seçimler, emekçilerin baskısı ve iradesiyle
yapılabilir. Buna rağmen, komünistler, seçimlere katılmalıdır. Elbette ki,
yönetime aday olmak, şu veya bu düzeyde bir sandalye kapmak veya siyasi
gruplar arasında gösteriş yapmak için değil. Seçim dönemleri, genel ortamın aksine işçi ve
emekçilerin toplum ve yönetim sorunlarıyla ilgilendikleri bir dönemdir. Bu
ortamdan yararlanıp, seçimlere katılıp, devrimci görüşlerimizi, prog
ramımızı işçi ve emekçilere anlatmak, normal dönemden daha geniş emekçi
kesimlere seslenmek için bir fırsattır. Biz, bu perspektiften hareketle gücümüz oranında her
seçime katılmaya çalışıyoruz. Elbette ki hedefimiz, işçi sınıfının
geleneklerine uyarak bir işçi aday çıkararak, seçim sisteminin bu dönem için
sağladığı imkânlardan yararlanarak fikirlerimizi yaymaktır. Ancak, şimdi böyle bir gücümüz yok. Bizim dışımızda
işçi adaylar çıkabilir. Bu adayları, sadece işçi oldukları için değil, ancak
işçi sınıfının siyasetini savunurlarsa, eleştirilerimizi de yaparak destekleyebiliriz. Bu seçimlerde ulaşabildiğimiz emekçilere seçim
sistemini, burjuvazinin programını teşhir etmek ve devrimci programı somut
olarak anlatmayı hedefliyoruz. Bulunduğumuz her yerde, fabrikada
mahallelerde, pazarda, okulda veya seçim toplantılarında seçim sistemini ve
burjuva partilerin emekçilere dayattıkları toplumsal koşullan teşhir
etmeliyiz. Bizden AKP’yi geriletmek için başka bir burjuva
partisine oy vermemiz, ya da burjuva partilerini geriletmek için platforma ya
da bir bağımsız adaya oy vermemiz istendiğinde, seçimin oy vermeden ibaret
olmadığını açıklamayı bilmeliyiz. Burjuva partilerin sağlı sollu düzen partilerine hangi
gerekçe veya nedenle olursa olsun verilecek ber oy, kemer sıkma kararlarına,
işçi düşmanı siyasete ve kapitalist sömürü düzene destek anlamına gelecektir. Kim ki, işçi ve emekçilere yaşamlarını seçim yoluyla
değiştirebilecekleri hikâyesini anlatmak, onları kandırmaktır. Bizim böyle
bir siyasetimiz olamaz. Bizim tutumumuz, seçimde attığımız oyun ertesi ve
sonrası günlerde bize karşı kullanıldığı bilinciyle, burjuvazinin seçim
aldatmacasına kanmadan, burjuva partilerine ve kapitalist düzenin temellerine
karşı çıkmayan hiç bir parti ve adaya oy vermemektir. Seçim
barajı ve DTP’nin bağımsız adayları Jiyan
12 eylül
askeri darbesinin ürünü olan % 10 seçim barajı, ilk olarak 6 kasım 1983
seçimlerinde uygulandı. O tarihte bu yüksek barajın gerekçesini, Askeri
Cunta, siyasi istikrar olarak açıklamıştı. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bu
kadar yüksek seçim barajı uygulanmıyor. 3 Kasım 2002’ de yapılan seçimlerden
sonra DEHAP milletvekili adaylarından Resul Sadak ve Mehmet Yunak’ ın AİHM’ ne ( Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
) yaptığı başvuru esastan görüşülerek
30 / 01/ 2007 tarihinde karara bağlandı. AİHM % 10 seçim barajının insan haklarına aykırı olmadığına karar
verdi. Temsilde adaletin olmaması, AİHM doğal olarak rahatsız etmiyor. 3 Kasım 2002
seçimlerinden önce, AKP, iktidara geldiğinde seçim barajını yeniden
düzenleyerek temsilde adaleti sağlayacağını ve dokunulmazlıkları
kaldıracağını vaat etmişti. Her iktidara gelen gibi, barajın kendi iktidarına
hizmet ettiğinin farkında olarak barajı indirmeyi düşünmedi. % 10 seçim
barajı, işçi ve emekçi halkın, Kürtlerin ve diğer ezilen kesimlerin
temsilcilerinin meclise girmesini engelleme amacı taşıyor. DTP Seçimlere
Bağımsız Adaylarla Girme Kararı Aldı DTP yüksek
seçim kuruluna seçime katılmayacağını ve seçim barajının adil olmadığını ve
bu şartlarda seçime katılmayacaklarını bildirerek % 10 barajını eleştirdi.
Ardından seçime bağımsız adaylarla girme kararı aldı. DTP adaylarının
tanıtıldığı törende adaylar ‘’bin umut adayları‘’ sloganıyla tek tek
tanıtıldı Bu karardan sonra mecliste bir
kanun çıkartılarak bağımsız adayların isimlerinin birleşik oy pusulasında yer
almasına karar verildi. Sözde birbirleriyle kanlı bıçaklı olan CHP ve AKP, iş
Kürtlerin temsilcilerinin meclise girmesini engellemek olduğun da
birbirleriyle ittifak yapmakta sakınca görmediler. Kürdistan’da
okuryazar oranının düşük olmasını, özellikle kadınlarda, hesaplayarak seçmenlerde sandık başında
kafa karışıklığı yaratmaya çalışıyorlar. Yani iktidar ve muhalefet el ele
ince hesaplar peşinde. DTP’nin seçim
programının belirsizliği, Avrupa Birlikçi politikaları, düzenle anlaşma arzuları, emperyalizmle
işbirliği politikaları vb sorunlar, emekçilerin kafasını karıştırmaktadır.
DTP, işçi sınıfının sorunlarını gündemine almamaktadır. Kürt ulusal sorunun çözümü Kürt ve Türk
emekçilerinin birliğinden geçmektedir. DTP’nin
adayları arasında birçok kadın olmasına rağmen, daha önce uygulayacağını
açıkladığı % 40 kadın kotasını
uygulamadığı görülmekte. Erler Sandık
Başına Bu arada Şırnak
ve Hakkâri’ de trajikomik gelişmeler oluyor. Bölgeye sevk edilen askerlerin
muhtarlara baskı yapılarak seçmen listelerine kayıt edildiği ortaya çıktı.
Muhtarların olayı yüksek seçim kuruluna bildirdikleri belirtilirken, DTP
merkez yürütme kurulu (MYK) üyesi “Kamuran Yüksek” silâh altındaki erlerin oy
kullanmasının yasak olduğunu
Hatırlattı ve gerekli itirazları yapacaklarını söyledi. Bu yolla 13
bin askerin seçim listelerine kaydını yapıldığı tespit edildi. Erler ve
hükümlüler oy kullanamaz. Bunu da mı bilmiyorlar? Bu ne aymazlık, bu kadarına
da pes yani. Meydandakiler
“yeni orta sınıftır’’ Sencer
Ayata
Milliyet gazetesi muhabirlerinden
Devrim Sevimay’ın ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer
Ayata ile yaptığı görüşme, ‘Cumhuriyet mitingleri’ne katılanların sınıf yapısının
açıklanması bakımından önemli ipuçları
içerdiğinden, 21 Mayıs 2007 tarihli
Milliyet gazetesinde yayımlanan bu sohbetin önemli bölümlerini aktarmanın
yararlı olacağını düşündük. Bu mitinglere
katılanlar kim? Mitinglerde
bir milyonun üzerinde katılımcıdan söz edildiğine göre tek bir sosyal gruptan
söz etmek mümkün değil. Yeni mesleklerin
yeni sınıfı Yoğun olan
sosyal grup hangisiydi?
Aynı siyasi
görüşte değiller Demek ki bu
iki sınıf arasındaki en önemli fark...
‘Çoğu çocuk
sahibi’ O halde biz bu
mitingci çoğunluğu soralım: Karakteristik hayat biçimi nasıl; yani ne yer ne
içer, neyi sever neyi sevmezler?
2- Son
yıllarda apartmanlar, sıra evler ve müstakil evler kentlerin çevresinde uydu
kent dediğimiz alanlarda mantar gibi yayıldı. Yeni orta sınıfı mekânsal
olarak en iyi biçimde bu muazzam yayılma sürecinde görebiliriz. Alışveriş
merkezleri kalabalığı 3- Bu
ailelerin önemli özelliklerden birisi kadınların da eğitimli olması ve hiç
değilse emekliliğe kadar çalışmasıdır. Önemli bir bölümü ev kadını bile olsa
eğitimlidir. 4-
Ekonomideki yeni etkinlik alanları ortaya çıktıkça gençlerin sayısı da hızla
arttı. Mitinglerde gördüğümüz genç ve hele genç kadın sayısındaki artış bu
değişimlerle yakından ilgili. Yoğun üniversite öğrencisi katılımı da yakın
gelecekte bu kesime katılacakların tutumu hakkında fikir veriyor. 5- Yeni orta
sınıf yaşamı tüketim merkezlidir. Alışveriş merkezlerinin mantar gibi
çoğalmasıyla yeni orta sınıfın büyümesi arasında çok yakın bir ilişki var.
Aslında miting kalabalığı ile alışveriş merkezleri kalabalığı büyük ölçüde
örtüşüyor. Yeni orta sınıflar yeni yaşam biçimlerini televizyonlardan, kitap
ve magazinlerden, birbirlerinden ve yurtdışı seyahatlerinden öğrenip, bunları
da hızla topluma yayıyorlar. Ev, araba, giyim kuşam, yeme içme, seyahat... Bu
alanlardaki tüketim alışkanlıkları ve yaşam biçimleri birey için bir
serbestiyi öngörüyor. İstediğini
giyme, istediği gibi gezip dolaşma, istediği ile beraber olma. Bu kesimlere
göre büyük kentlerin orta sınıf mekânları dışında söz konusu hareket
serbestisinin giderek kısıtlandırıldığı endişesi son derece yaygın. Yine bu
eğilim doğru veya yanlış olarak İslamcılığa atfediliyor. İşçi sınıfının dipten gelen dalgası Şahin Yıldırım 15-16 Haziran 1970 yılı bugün hala Türkiye işçi sınıfının mücadelesinde
doruk noktası olma özelliğini sürdürüyor. Bundan 37 yıl Önce işçi
kardeşlerimiz sendikal özgürlüklerini, sendikal haklarım korumak için tek yumruk
gibi kenetlendikleri 15-16 Haziran direnişi Türkiye işçi sınıfı için hala en
önemli mücadele deneyimlerinden biridir. Türkiye işçi
sınıfı tarihinin önemli mücadelelerinden birinin üzerinden 37 yıl geçti.
İnsan hayatı için belki uzun bir süre. Fakat işçi sınıfı tarihi için öyle
değil. Çünkü işçi sınıfının önündeki sorunlar ve aşılması gereken engeller
aynı. 37 yılda ne
değişti, ne değişmedi? Bizce bu 37
yıl içerisinde işçi sınıfının mücadelesinin ana hedefleri değişmedi. Çünkü
işçi sınıfının hak alma mücadelesinin karşısındaki engeller değişmedi. Yani
patronların siyaseti değişmedi. Değişenler
elbette oldu: 37 yıl içinde daha büyük ve modern fabrikalar kuruldu, işçi
sınıfı sayıca arttı ve binlerce mücadele deneyimi yaşadı. Burjuvazinin
işçi sınıfinı daha çok sömürme, sendikal ve sosyal haklarını kısıtlayıp onu
örgütsüz bırakma, daha uzun saatler çalıştırıp daha az ücret verme, esnek
çalışmayı dayatma siyaseti değişmedi. Burjuvazinin
sömürü düzeni değişmediğine göre, bizim de, işçi sınıfının devrimci
mücadelesiyle bu barbar düzeni yıkmak; sömürüşüz ve demokratik yeni bir düzen
kurmak hedefimiz değişmemiştir. Üstelik 15–16 Haziran eylemleriyle işçi
sınıfı birçok gerçeği açığa çıkardığı günlerden tanı 37 yıl sonra... Daha da
önemlisi şu oldu; İşçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki mücadelenin cepheleri
daha da netleşti. 15–16 Haziran eylemleri Türkiye’deki sınıflar mücadelesini
netleştiren, berraklaştıran bir büyük adım oldu. Sınıflan ayrıştırdı. Örneğin
ordu, 1950’li yılların Demokrat Parti diktatörlüğü karşısında “Ordu-Millet
Elele” sloganlarıyla halkın umudunu temsil ediyordu. 27 Mayıs 1960 darbesi bu
umudun ifadesi oldu. 15–16 Haziran
bizim için sadece bir anma ve tarihi bir olay değildir. Bu mücadele, Türkiye
işçi sınıfı tarihinde, devrimcilere yol gösterebilecek önemdedir. Devrimci
işçiler, bu mücadeleden eğrisiyle doğrusuyla gerçek dersleri çıkarabilir
[erse, daha ileri haklar ve Özgürlükler elde etmek mümkün olabilir Bugünkü
mücadelemiz açısından şu soruları sorma ihtiyacı duyuyoruz: • 15–16
Haziran günlerinin yaşanmasına neden olan neydi? • İşçi
sınıfının başarısı nasıl gerçekleşti? • Mücadelenin
daha da gelişmesinin önündeki engel nelerdi? Bu yıllar,
tarihin “hızlı” işlediği bir dönemidir. Öyle ki, 1965’de Türkiye İşçi
Partisi kurulmuş ve 15 milletvekili çıkarmış, 1967’de DİSK’i ortaya çıkaran Paşabahçe dahi birçok grev ve
direniş olmuş, bu hareket karşısında burjuvazinin ekonomik saldırıları
geçersiz kılınmıştır. İşçi sınıfının mücadelesinin yarattığı özgürlük ortamına
paralel olarak, 1968 gençlik mücadelesi, anti- Amerikan gösteriler ve büyük
kitle mücadeleleri ortaya çıkmıştır. Burjuvazi böyle bir siyasi ortamda, işçi
sınıfına yeni bir saldırı planlanmıştır. Bu saldır, işçilerin örgütlerine
yani sendikalarına yönelikti. Özellikle de DİSK’e karşı planlanmıştır. 274 ve
275 sayılı iş yasalarının değiştirilerek DİSK kapatılmak istenmiştir. 15-16
Haziran, işçi sınıfına ve DİSK’e yani sendikalara kapan kurmak isteyen
meclise başkaldırının ve yeni yasaların çıkarılmasına izin vermeyen
mücadelenin adıdır. Burjuvaziye
bu geri adımı atma zorunluluğu burjuva cephesini önemli oranda sarsmış, moral
bozukluğum neden olmuştur. Öyle ki, işçi sınıfının yeminli düşmanı Süleyman
Demirel hükümeti tutunamamıştır. Görevini yerine getiremediği için,
generaller Amerika’nın onayıyla 12 Mart 1971’de bir askeri darbe yapıp,
yönetime el koymuşlardır. |