Yıl: 28

Haziran 2007

 

Yeni Dönem Sayı: 40

 

 

Erken seçim krizi çözecek mi? - İşçi Cephesi

Partiler seçimde kasalarını dolduracakAkın Sel

Seçimler karşısında tutumumuzŞahin Yıldırım

Seçim barajı ve DTP’nin bağımsız adayları - Jiyan

Meydandakiler yeni orta sınıftırSencer Ayata

15-16 Haziran 1970: İşçi sınıfının dipten gelen dalgasıŞahin Yıldırım

Emek hareketinden -  Oya Şen

FabrikalardanOkuyucu mektupları

Fransa seçimleri - GSI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Erken seçim krizi çözecek mi?

 

İşçi Cephesi

 

“Demokrasilerde çare tükenmez” sözü, politika kurdu Demirel’in ünlü deyişidir. Bu deyişe göre burjuva demokrasilerinde her türlü politik kriz, gene o demokrasinin kurumları ve kuralları çerçevesinde çözülebilir, aşılabilir. Krizlerin en iyi ilacı da seçimlerdir. Yani politikacılar halka giderler ve “biz bu işi aramızda halledemedik, siz hakem olun” derler, ve seçim sonuçları krizden çıkışın yolunu gösterir. Bu düşünce tarzı, burjuva politikalarının bir inancıdır, daha doğrusu aslında kendilerinin inanmadıkları, ama halkı inandırmaya çalıştıkları bir hurafedir. Eğer bu hurafe gerçek olsaydı, Türkiye’de onca askeri diktatörlüğe, darbeye, muhtıraya, gerek kalmazdı.

 

Buna şöyle itiraz edilebilir: “O zaman Türkiye’de gerçek demokrasi yok, eğer olsaydı, darbelere, muhtıralara, cinayetlere, it dalaşlarına, bir işe yaramayan onlarca boş seçime gerek kalmadan, krizler barışçıl demokrasi yoluyla aşılabilirdi”. İşte sorunun bam teli de burada zaten. Çünkü şu soruya açık yüreklilikle yanıtlayabilmek gerekiyor: Türkiye’de gerçek demokrasinin kurulması olanaklı mı? Pekiyi, ya “gerçek demokrasi” nedir?

 

Yanıtı kolaylaştırabilmek için soruyu daha açık bir biçimde soralım: Kendini halkın seçtiği parlamentonun üzerinde gören ve askerlerin ikide bir demokratik işlerliği kesmesine olanak sağlayan bir Milli Güvenlik Kurulu varken demokrasi olanaklı mı? Milyonlarca Kürdün ulusal haklarından, kendi kaderlerini tayin hakkından, haydi onu bırakın, seçimlere aday olarak katılmalarından mahrum edildiği bir demokrasi olabilir mi? İşçilerin sendikalaşma hakkının tanınmadığı, en basit ücret grevlerinin bile işten çıkarmalarla, açlığa mahkumiyetlerle, zorbalıkla bastırıldığı; ücretsiz eğitim talep eden öğrencilerin dövülüp tutuklandığı; aydınların cayır cayır yakıldığı; görüşlerini bildiri yoluyla duyurmak isteyen ya da Ahmet Kaya posterli tişört giyen gençlerin linç edilmek istendiği bir ülkede, bütün bu barbarlıkları gerçekleştirenlerin yasal olarak korunduğu koşullarda demokrasiden söz edilebilir mi? Eteği kısa diye sokakta kadınlara saldıranların, karısını dövdüğünü övüne övüne anlatanların, erkek şiddetini savunanların cezalandırılmadığı bir demokrasi olabilir mi?

 

Politik cinayetlerin üstünün örtüldüğü, katillerin bir generalin “kendisini tanırım, iyi çocuktur” sözüyle korunduğu, ülkenin kanını emen mafya babalarının politikacı kimliğiyle halkın karşısına çıkmasına izin verilen bir ülkede demokrasi nasıl kurulabilir? Kendini solcu, sosyal demokrat diye tanımlayıp askeri müdahaleleri alkışlayan bir parti varsa, bu nasıl bir demokrasi olur? Eğer sivil hükümet, daha da önemlisi halkın seçtiği meclis, halkın iradesini askeri muhtıra karşısında savunamıyorsa, halkın egemenliği için mücadele etmekten, darbe girişimcilerini tutuklayıp yargı önüne çıkarmaktan fellik fellik kaçıyorsa, böyle bir hükümet veya meclis aracılığıyla demokrasi kurulabilir mi? Böyle bir meclis halkın iradesini yansıtabilir, koruyabilir mi?

 

Ve nihayet son soru: Eğer mevcut Anayasa bütün bu barbarlıklara cevaz veriyorsa böyle bir anayasayla demokrasi olanaklı olabilir mi?

 

Bizim yanıtımız HAYIR’dır, bu Anayasayla ve bu tip bir meclis ve hükümetle Türkiye’de demokrasinin kurulması olanaklı değildir. Bu Anayasa’nın ve onun cevaz verdiği, başta MGK olmak üzere bütün baskı kurumlarının ortadan kaldırılması ve tüm yasal düzeneğin değiştirilmesi gerekiyor. Darbecilerin, katillerin, mafyaların, çokuluslu şirketlerin korunmayıp cezalandırılmasını; NATO ve AB gibi emperyalist ittifaklardan çıkılmasını; ulusal kaynakların halka devredilmesini; ulusal ve demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınmasını olanaklı kılacak bir yeni Anayasaya ve yasal düzeneğe gereksinim var. Bunu gerçekleştirecek olan ise, bu tip bir demokrasi programını savunan işçi ve emekçi halk adaylarının, örgütlerinin ve partilerinin katılmasıyla seçilecek bir KURUCU MECLİS olabilir. Aksi takdirde her genel seçim, eskinin bazısı yeni figüranlarla tekrarından başka bir anlam taşımayacaktır.

 

Başlıktaki soruya geri dönelim: Genel seçimler 27 Nisan muhtırasıyla birlikte rejimin girmiş olduğu krizi çözebilecek mi? Seçimin, burjuva partileri arasında geçici de olsa bir “ateşkes” sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Ne var ki, 1982 Anayasasına dayalı mevcut asker-polis rejimi sürdüğü müddetçe ülke yeni krizlere sürüklenmek tehlikesiyle her an karşı karşıya olacak. Zira askeri, polisi, Cumhurbaşkanı, hükümeti, MGK’sı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtayı, TÜSİAD’ı, mafyası, belediyesi, derken tüm kurum ve iktidar odakları, bunların politik temsilcileri pastadan daha fazla pay alabilmek için birbirlerinin boğazını sıkmak için fırsat kollayacaklardır. Ta ki, hepsi birden tarihin çöplüğüne atılana değin...

 

Seçime katılan bütün “büyük” partiler, yani devletin olanaklarından yararlanarak seçimlere katılan burjuva partilerden hiçbiri asker-polis rejiminin yıkılmasını savunmuyor. Zira bu kesimlerin çıkarı mev-cut rejimi kendilerine doğru yontmaktan geçiyor. Biz İşçi Cephesi olarak bütün bu partilerin seçimlerde cezalandırılmasından yanayız. Solda ise, EMEP ve ÖDP gibi partiler demokratik hak ve özgürlükleri savunmakla birlikte, işçi ve emekçi halk seferberliğine dayalı ve “yeni bir Anayasa için Kurucu Meclis” hedefine yönelik bir radikal demokrasi programını savunmaktan çok uzaklar. Böyle bir programı savunabilecek olanlar ise, ulusal düzeyde seçimlere katılacak güçten yoksunlar, buna biz de dahiliz.

 

Bu çerçevede, seçimler sırasında gücümüz yettiği oranda mevcut asker-polis rejimini kitlelere teşhir etmeye ve “yeni bir Anayasa için Kurucu Meclis” programını, yani işçi-emekçi alternatifini anlatmaya çalışacağız. Kürt halkının üzerindeki ulusal baskıları ve Kürt adayların demokratik hak ve

özgürlüklerinden mahrum edilmelerini kınayacağız. Ve kitleleri, sınıfının çıkarlarını savunan işçi ve emekçi adaylara, Kürt illerinde ise kendi halkını bağımsızlar listesinden savunanlara oy vermeye çağıracağız.

 

 

 

Partiler Seçimde Kasalarını Dolduracak

 

Akın Sel

 

Genel seçimlerin 22 Temmuzda yapılması kararı sayesinde, seçime katılacak partiler kasalarını dolduracak. Üstelik öyle az bir parayla değil. Bahsedilen eski TL’ye göre trilyonları buluyor, YTL’ ye göre ise milyon lira olarak ifade ediliyor. Yani partilere piyango vurdu, ancak bu piyango da hangi parti ne kadar alacak belli. Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı bilgilere göre 2007 bütçesinden genel seçimler için 360 milyon YTL ödenek ayrıldı. Yüksek Seçim Kurulu’na 100 milyon, siyasi partilere ise 214 milyon YTL ödenek ayrılması nedeniyle bu rakam 314 milyon YTL olacak.

 

Buna göre AKP 94 milyon YTL, CHP 53 milyon YTL, son seçimde meclise giremedikleri halde yüzde 7 oy aldıkları için yasa gereği MHP 26 milyon YTL, DYP 22 milyon YTL, Genç Parti 19 milyon YTL yardım alacak. ANAP ‘a ise herhangi bir ödeme yapılmayacak.

 

Burjuva partilere verilen yardım hazinenin kasasından çıkacak. Yani işçi ve emekçilerden kesilen vergilerle propagandalarını yapacaklar. AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli seçim nedeniyle yapılan Hazine yardımının yüzde 30’unun teşkilatlara gönderileceğini, genel merkezin yapacağı çalışmalarla birlikte 50 milyon YTL harcanacağını bildirdi.

 

CHP genel saymanı Mahmut Yıldız Hazine “yardımın tamamını kullanacağız” dedi. Deniz Baykal’ın günde 2 miting yapabileceği koşulları hazırladıklarını belirten Yıldız, 4 milyon adet CHP flaması için ihale açtıklarını belirtti.

 

Seçim çalışmaları konusunda ANAP’la birlikte hareket edilmesinin söz konusu olduğunu belirten DYP yaklaşık 40 milyon YTL hazine yardımını kullanacak.

 

Yasa gereği Hazineden Siyasi partilere yapılan bu servet düzeyinde para yardımları, partilerin seçilmek için daha gösterişli mitingler yapması ve böylece vatandaş’ın gözünü boyaması için verildiği bir gerçek. Ayrıca milletvekili seçilmek için, adaylar da azımsanmayacak düzeyde paralar yatırıp partilerinin listelerinden seçime giriyorlar.

 

Pekiyi, meclise giremeyen diğer siyasi partiler ne yapacaklar? Hangi parayla kendi propagandalarını yapacaklar? Ya da aday olmak isteyen işçi temsilcileri nasıl bu seçime katılıp işçi ve emekçilerin temsilini mecliste gerçekleştirecek-ler? Nüfusun büyük çoğunluğunun mecliste temsil edilmediği bir gerçek. Seçime katılmak için zengin olmak mı gerekir?

 

 

 

Seçimler karşısında tutumumuz

 

 

Şahin Yıldırım

 

İşçi sınıfı, seçim sistemini uygulatmak ve genel oy hakkı için farklı zaman ve biçimlerde mücadeleler vererek bu hakkı kazanmıştır.

 

Mevcut seçim sistemi, tamamen adaletsizdir. Her şeyden önce, seçimler, toplum istediği zaman değil, burjuva yöneticiler istediği zaman yapılıyor. Emekçiler, oy verdikleri insanları değiştirmek istediklerinde yeni bir seçim düzenleme hakkı yok. Oy verdikleri kişileri, yanlış yapsalar, uygulayacaklarını söyledikleri programı uygulamasalar da ne geri çağırma ne de denetleme imkânları vardır.

 

Böyle bir seçim sistemi, seçenlerin değil, seçilenlerin yararına düzenlenmiş demektir. Seçim sistemi, isteyen herkesin seçilme hakkını kullanmasına engelleyecek şekilde düzenlenmiştir. Bu gerçeğin üstünü örtmek içinde kâğıt üzerinde, herkese seçmen olma hakkı tanınmıştır.

 

Aday olmak için istenen para ve yapılması gereken masraflar, seçilmek için harcanması gereken zaman emekçilerde yok. Ne ortalama bir ücret ne de işyerlerindeki çalışma koşullar böyle bir şeye uygun değil.

 

Burjuvazi bu durumun yaratacağı sorunları bildiği için bir çözüm buldu: Her dönem belirli bir sayıda sendika bürokratını aday göstererek, emekçilere kendi temsilcilerinin de seçim sistemine katıldığı hissini vermeye çalışıyor. Ama nafile.

 

Seçimlerde ne yapmalıyız?

 

Adil ve demokratik bir seçim; emekçilerin katılmasının koşularının oluşturulduğu, seçilenlerin denetlendiği ve her an geri çağrılabildiği, seçimin bir ayrıcalık ve kişisel çıkar yansına dönmemesi için seçilenlerin ortalama kalifiye bir işçi ücretinden daha fazlasını almadığı bir şekilde düzenlenmelidir.

 

Böyle bir seçim sistemi, burjuvazinin sistemin tehlikeye atar. Bu nedenle burjuvazinin hâkimiyetinde emekçiler için demokratik bir seçim sistemi düşünülemez.

 

Demokratik seçimler, emekçilerin baskısı ve iradesiyle yapılabilir. Buna rağmen, komünistler, seçimlere katılmalıdır. Elbette ki, yönetime aday olmak, şu veya bu düzeyde bir sandalye kapmak veya siyasi gruplar arasında gösteriş yapmak için değil.

 

Seçim dönemleri, genel ortamın aksine işçi ve emekçilerin toplum ve yönetim sorunlarıyla ilgilendikleri bir dönemdir. Bu ortamdan yararlanıp, seçimlere katılıp, devrimci görüşlerimizi, prog­ ramımızı işçi ve emekçilere anlatmak, normal dönemden daha geniş emekçi kesimlere seslenmek için bir fırsattır.

 

Biz, bu perspektiften hareketle gücümüz oranında her seçime katılmaya çalışıyoruz. Elbette ki hedefimiz, işçi sınıfının geleneklerine uyarak bir işçi aday çıkararak, seçim sisteminin bu dönem için sağladığı imkânlardan yararlanarak fikirlerimizi yaymaktır.

 

Ancak, şimdi böyle bir gücümüz yok. Bizim dışımızda işçi adaylar çıkabilir. Bu adayları, sadece işçi oldukları için değil, ancak işçi sınıfının siyasetini savunurlarsa, eleştirilerimizi de yaparak destekleyebiliriz.

 

Bu seçimlerde ulaşabildiğimiz emekçilere seçim sistemini, burjuvazinin programını teşhir etmek ve devrimci programı somut olarak anlatmayı hedefliyoruz. Bulunduğumuz her yerde, fabrikada mahallelerde, pazarda, okulda veya seçim toplantılarında seçim sistemini ve burjuva partilerin emekçilere dayattıkları toplumsal koşullan teşhir etmeliyiz.

 

Bizden AKP’yi geriletmek için başka bir burjuva partisine oy vermemiz, ya da burjuva partilerini geriletmek için platforma ya da bir bağımsız adaya oy vermemiz istendiğinde, seçimin oy vermeden ibaret olmadığını açıklamayı bilmeliyiz.

 

Burjuva partilerin sağlı sollu düzen partilerine hangi gerekçe veya nedenle olursa olsun verilecek ber oy, kemer sıkma kararlarına, işçi düşmanı siyasete ve kapitalist sömürü düzene destek anlamına gelecektir.

 

Kim ki, işçi ve emekçilere yaşamlarını seçim yoluyla değiştirebilecekleri hikâyesini anlatmak, onları kandırmaktır. Bizim böyle bir siyasetimiz olamaz.

 

Bizim tutumumuz, seçimde attığımız oyun ertesi ve sonrası günlerde bize karşı kullanıldığı bilinciyle, burjuvazinin seçim aldatmacasına kanmadan, burjuva partilerine ve kapitalist düzenin temellerine karşı çıkmayan hiç bir parti ve adaya oy vermemektir.

 

 

 

 

Seçim barajı ve DTP’nin bağımsız adayları

 

Jiyan

 

12 eylül askeri darbesinin ürünü olan % 10 seçim barajı, ilk olarak 6 kasım 1983 seçimlerinde uygulandı. O tarihte bu yüksek barajın gerekçesini, Askeri Cunta, siyasi istikrar olarak açıklamıştı. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bu kadar yüksek seçim barajı uygulanmıyor. 3 Kasım 2002’ de yapılan seçimlerden sonra DEHAP milletvekili adaylarından Resul Sadak ve Mehmet Yunak’ ın  AİHM’ ne ( Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi )  yaptığı başvuru esastan görüşülerek 30 / 01/ 2007 tarihinde karara bağlandı. AİHM % 10 seçim barajının  insan haklarına aykırı olmadığına karar verdi. Temsilde adaletin olmaması, AİHM doğal olarak rahatsız etmiyor.

 

3 Kasım 2002 seçimlerinden önce, AKP, iktidara geldiğinde seçim barajını yeniden düzenleyerek temsilde adaleti sağlayacağını ve dokunulmazlıkları kaldıracağını vaat etmişti. Her iktidara gelen gibi, barajın kendi iktidarına hizmet ettiğinin farkında olarak barajı indirmeyi düşünmedi. % 10 seçim barajı, işçi ve emekçi halkın, Kürtlerin ve diğer ezilen kesimlerin temsilcilerinin meclise girmesini engelleme amacı taşıyor.

 

DTP Seçimlere Bağımsız Adaylarla Girme Kararı Aldı

 

DTP yüksek seçim kuruluna seçime katılmayacağını ve seçim barajının adil olmadığını ve bu şartlarda seçime katılmayacaklarını bildirerek % 10 barajını eleştirdi. Ardından seçime bağımsız adaylarla girme kararı aldı. DTP adaylarının tanıtıldığı törende adaylar ‘’bin umut adayları‘’ sloganıyla tek tek tanıtıldı                   Bu karardan sonra mecliste bir kanun çıkartılarak bağımsız adayların isimlerinin birleşik oy pusulasında yer almasına karar verildi. Sözde birbirleriyle kanlı bıçaklı olan CHP ve AKP, iş Kürtlerin temsilcilerinin meclise girmesini engellemek olduğun da birbirleriyle ittifak yapmakta sakınca görmediler.

 

Kürdistan’da okuryazar oranının düşük olmasını, özellikle kadınlarda,  hesaplayarak seçmenlerde sandık başında kafa karışıklığı yaratmaya çalışıyorlar. Yani iktidar ve muhalefet el ele ince hesaplar peşinde.

 

DTP’nin seçim programının belirsizliği, Avrupa Birlikçi politikaları,  düzenle anlaşma arzuları, emperyalizmle işbirliği politikaları vb sorunlar, emekçilerin kafasını karıştırmaktadır. DTP, işçi sınıfının sorunlarını gündemine almamaktadır.  Kürt ulusal sorunun çözümü Kürt ve Türk emekçilerinin birliğinden geçmektedir.

 

DTP’nin adayları arasında birçok kadın olmasına rağmen, daha önce uygulayacağını açıkladığı  % 40 kadın kotasını uygulamadığı görülmekte.

 

Erler Sandık Başına

 

Bu arada Şırnak ve Hakkâri’ de trajikomik gelişmeler oluyor. Bölgeye sevk edilen askerlerin muhtarlara baskı yapılarak seçmen listelerine kayıt edildiği ortaya çıktı. Muhtarların olayı yüksek seçim kuruluna bildirdikleri belirtilirken, DTP merkez yürütme kurulu (MYK) üyesi “Kamuran Yüksek” silâh altındaki erlerin oy kullanmasının yasak olduğunu  Hatırlattı ve gerekli itirazları yapacaklarını söyledi. Bu yolla 13 bin askerin seçim listelerine kaydını yapıldığı tespit edildi. Erler ve hükümlüler oy kullanamaz. Bunu da mı bilmiyorlar? Bu ne aymazlık, bu kadarına da pes yani.

 

 

 

 

Meydandakiler “yeni orta sınıftır’’

 

Sencer Ayata

 

Milliyet gazetesi muhabirlerinden Devrim Sevimay’ın ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer Ayata ile yaptığı görüşme, ‘Cumhuriyet mitingleri’ne katılanların sınıf yapısının açıklanması bakımından  önemli ipuçları içerdiğinden, 21 Mayıs 2007  tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan bu sohbetin önemli bölümlerini aktarmanın yararlı olacağını düşündük.

 

Bu mitinglere katılanlar kim?

 

Mitinglerde bir milyonun üzerinde katılımcıdan söz edildiğine göre tek bir sosyal gruptan söz etmek mümkün değil.

 

Yeni mesleklerin yeni sınıfı

 

Yoğun olan sosyal grup hangisiydi?


Örgütlü işçi kesimi de vardı, başkaları da vardı, ama oradaki esas gövde sosyolojik anlamda “yeni orta sınıf” diyeceğim gruptur. Zira bu miting kalabalığına sadece “orta sınıf” demek bizi yanlış yerlere götürebilir. Orta sınıfı sosyolojik anlamda “geleneksel orta sınıf” ve “yeni orta sınıf” diye ikiye ayırmamız gerekir.


Geleneksel orta sınıfa kimleri koyuyorsunuz?


En çok çiftçiler, esnaf, sanatkâr, mahalli tüccarlar... Çok yakın zamana kadar Türkiye’de nüfusun yüzde 90’lara varan kesimi geleneksel orta sınıftandı. 1946-50’den beri merkez sağın, bugün de AKP’nin tabanı ağırlıkla bu gruptan oluşmuştur. Hâlen de çoğunluğu oluşturuyor, ama yavaş yavaş küçülmekte.


Peki yeni orta sınıf ne zaman ortaya çıktı?


Sanayileşme ve özellikle son dönemde bilgi ekonomisi dediğimiz sürecin ilerlemesiyle ortaya birçok yeni ekonomik faaliyet alanı ve sayısız yeni meslek çıktı. Mesela sanayi firmalarını yöneten beyaz yakalılar... Veya kendi hesabına çalışan doktorlar, mimarlar, dişçiler, avukatlar, bunlar da yine yeni orta sınıftır. Profesyoneller diyoruz. En ciddi geliştiği alanlardan biri de finans sektörü, bankacılık, sigortacılık... Üretim hizmetleri, sosyal hizmetler alanlarında çalışanlar. Tabii kamu yönetimi alanı da... Öğretmenler, mağazalarda çalışan şık giyimli tezgâhtarlar, otellerde, bürolarda çalışanlar, sekreterler, hemşireler...

 

Aynı siyasi görüşte değiller

 

Demek ki bu iki sınıf arasındaki en önemli fark...


Geleneksel orta sınıfları daha çok mülk sahipliği, girişimcilikle tanımlarsak, yeni orta sınıfların en ayırt edici özelliği geldikleri konuma eğitim aracılığıyla ulaşmış olmaları.


Peki yeni orta sınıfın tamamı laik kesimden mi oluşuyor?


Hayır, bu kesimde yer alanların hepsi aynı siyasi görüşü paylaşmıyor. O nedenle yeni orta sınıfta sadece laik, cumhuriyetçi bir siyasi eğilim var demek yanlış olur. Unutmayalım ki AKP de özellikle kendi dünya görüşüne yakın, girişimci yeni orta sınıf yaratma konusunda oldukça önemli adımlar attı. Ayrıca özellikle Dink’in cenazesinde gördüğümüz liberal-kozmopolit değerlere öncelikli vurgu yapan yeni orta sınıf mensupları da var.


İyi ama o zaman yeni orta sınıflarla mitinglerin ilgisi nerede?


Şimdi şöyle bir öneri yapalım. Üç farklı işyerinde mitinglere ilişkin tutumları araştıralım. Örnek olarak İzmir’in en büyük banka şubelerinden birisini alalım. Hatta yabancı sermaye ağırlıklı bir banka olsun. İkinci olarak Bursa’nın en çok ihracat yapan otomotiv tesisinin tüm yöneticilerini yani beyaz yakalılarını alalım. Ve üçüncü olarak bilişim sektörünün en önde gelen merkezlerinden birisi olan ODTÜ Teknokent’in girişimcilerini alalım. Bu üç işyerinde mitingleri onaylama oranı üçte iki, hatta dörtte üçün altında olmayacaktır sanıyorum. Şunu da ekleyeyim. Büyük mağazalarda çalışan kadın servis personeli arasında da benzer oranları yakalayabilirsiniz. Hemşireler arasında da. Yalnızca miting için olumsuz değerlendirme yapanlar da, mitingi en çok alkışlayanlar da bu olgu üzerinde titizlikle durmalıdır.

 

‘Çoğu çocuk sahibi’

 

O halde biz bu mitingci çoğunluğu soralım: Karakteristik hayat biçimi nasıl; yani ne yer ne içer, neyi sever neyi sevmezler?


1- Çoğu genellikle bir-iki çocuk sahibidir. Çekirdek aileler ezici çoğunluktadır. Bireyin özerkliği temel bir değerdir. Hısım akraba, konu komşu, topluluk cemaat vs... Bunların birey ve aile üzerinde etkili olmasından, işlerine karışmalarından hiç hoşlanmıyorlar. Medyada gördükleri tarikat, hamilik, ağalık ilişkileri bu kesimde büyük bir ürküntü yaratıyor. Doğru veya yanlış, ama muhafazakâr İslamcılığı bu ilişkilerle özdeşleştiriyorlar. Toplumun İslamcılar tarafından böyle biçimlendirilmesinden korkuyorlar. Bu ailelerde her şey çocuk içindir ve her şeyin merkezinde çocuk vardır. Özellikle kız çocuklarının da topluma her yönüyle erkekler gibi katılmasına önem veriyorlar.

 

2- Son yıllarda apartmanlar, sıra evler ve müstakil evler kentlerin çevresinde uydu kent dediğimiz alanlarda mantar gibi yayıldı. Yeni orta sınıfı mekânsal olarak en iyi biçimde bu muazzam yayılma sürecinde görebiliriz.

 

Alışveriş merkezleri kalabalığı

 

3- Bu ailelerin önemli özelliklerden birisi kadınların da eğitimli olması ve hiç değilse emekliliğe kadar çalışmasıdır. Önemli bir bölümü ev kadını bile olsa eğitimlidir.

 

4- Ekonomideki yeni etkinlik alanları ortaya çıktıkça gençlerin sayısı da hızla arttı. Mitinglerde gördüğümüz genç ve hele genç kadın sayısındaki artış bu değişimlerle yakından ilgili. Yoğun üniversite öğrencisi katılımı da yakın gelecekte bu kesime katılacakların tutumu hakkında fikir veriyor.

 

5- Yeni orta sınıf yaşamı tüketim merkezlidir. Alışveriş merkezlerinin mantar gibi çoğalmasıyla yeni orta sınıfın büyümesi arasında çok yakın bir ilişki var. Aslında miting kalabalığı ile alışveriş merkezleri kalabalığı büyük ölçüde örtüşüyor. Yeni orta sınıflar yeni yaşam biçimlerini televizyonlardan, kitap ve magazinlerden, birbirlerinden ve yurtdışı seyahatlerinden öğrenip, bunları da hızla topluma yayıyorlar. Ev, araba, giyim kuşam, yeme içme, seyahat... Bu alanlardaki tüketim alışkanlıkları ve yaşam biçimleri birey için bir serbestiyi öngörüyor.

 

İstediğini giyme, istediği gibi gezip dolaşma, istediği ile beraber olma. Bu kesimlere göre büyük kentlerin orta sınıf mekânları dışında söz konusu hareket serbestisinin giderek kısıtlandırıldığı endişesi son derece yaygın. Yine bu eğilim doğru veya yanlış olarak İslamcılığa atfediliyor.

 

 

 

 

15-16 Haziran 1970:

 

İşçi sınıfının dipten gelen dalgası

 

 

Şahin Yıldırım

 

15-16 Haziran 1970 yılı bugün hala Türkiye işçi sınıfının mücadelesinde doruk noktası olma özelliğini sürdürüyor. Bundan 37 yıl Önce işçi kardeşlerimiz sendikal özgürlüklerini, sendikal haklarım korumak için tek yumruk gibi kenetlendikleri 15-16 Haziran direnişi Türkiye işçi sınıfı için hala en önemli mücadele deneyimlerinden biridir.

 

Türkiye işçi sınıfı tarihinin önemli mücadelelerinden birinin üzerinden 37 yıl geçti. İnsan hayatı için belki uzun bir süre. Fakat işçi sınıfı tarihi için öyle değil. Çünkü işçi sınıfının önündeki sorunlar ve aşılması gereken engeller aynı.

 

37 yılda ne değişti, ne değişmedi?

 

Bizce bu 37 yıl içerisinde işçi sınıfının mücadelesinin ana hedefleri değişmedi. Çünkü işçi sınıfının hak alma mücadelesinin karşısındaki engeller değişmedi. Yani patronların siyaseti değişmedi.

 

Değişenler elbette oldu: 37 yıl içinde daha büyük ve modern fabrikalar kuruldu, işçi sınıfı sayıca arttı ve binlerce mücadele deneyimi yaşadı.

 

Burjuvazinin işçi sınıfinı daha çok sömürme, sendikal ve sosyal haklarını kısıtlayıp onu örgütsüz bırakma, daha uzun saatler çalıştırıp daha az ücret verme, esnek çalışmayı dayatma siyaseti değişmedi.

 

Burjuvazinin sömürü düzeni değişmediğine göre, bizim de, işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle bu barbar düzeni yıkmak; sömürüşüz ve demokratik yeni bir düzen kurmak hedefimiz değişmemiştir. Üstelik 15–16 Haziran eylemleriyle işçi sınıfı birçok gerçeği açığa çıkardığı günlerden tanı 37 yıl sonra...

 

Daha da önemlisi şu oldu; İşçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki mücadelenin cepheleri daha da netleşti. 15–16 Haziran eylemleri Türkiye’deki sınıflar mücadelesini netleştiren, berraklaştıran bir büyük adım oldu. Sınıflan ayrıştırdı. Örneğin ordu, 1950’li yılların Demokrat Parti diktatörlüğü karşısında “Ordu-Millet Elele” sloganlarıyla halkın umudunu temsil ediyordu. 27 Mayıs 1960 darbesi bu umudun ifadesi oldu.

 

15–16 Haziran bizim için sadece bir anma ve tarihi bir olay değildir. Bu mücadele, Türkiye işçi sınıfı tarihinde, devrimcilere yol gösterebilecek önemdedir. Devrimci işçiler, bu mücadeleden eğrisiyle doğrusuyla gerçek dersleri çıkarabilir [erse, daha ileri haklar ve Özgürlükler elde etmek mümkün olabilir Bugünkü mücadelemiz açısından şu soruları sorma ihtiyacı duyuyoruz:

• 15–16 Haziran günlerinin yaşanmasına neden olan neydi?

• İşçi sınıfının başarısı nasıl gerçekleşti?

• Mücadelenin daha da gelişmesinin önündeki engel nelerdi?

 

Bu yıllar, tarihin “hızlı” işlediği bir dönemidir. Öyle ki, 1965’de Türkiye İşçi Partisi kurulmuş ve 15 milletvekili çıkarmış,   1967’de DİSK’i ortaya çıkaran Paşabahçe dahi birçok grev ve direniş olmuş, bu hareket karşısında burjuvazinin ekonomik saldırıları geçersiz kılınmıştır. İşçi sınıfının mücadelesinin yarattığı özgürlük ortamına paralel olarak, 1968 gençlik mücadelesi, anti- Amerikan gösteriler ve büyük kitle mücadeleleri ortaya çıkmıştır. Burjuvazi böyle bir siyasi ortamda, işçi sınıfına yeni bir saldırı planlanmıştır. Bu saldır, işçilerin örgütlerine yani sendikalarına yönelikti. Özellikle de DİSK’e karşı planlanmıştır. 274 ve 275 sayılı iş yasalarının değiştirilerek DİSK kapatılmak istenmiştir. 15-16 Haziran, işçi sınıfına ve DİSK’e yani sendikalara kapan kurmak isteyen meclise başkaldırının ve yeni yasaların çıkarılmasına izin vermeyen mücadelenin adıdır.

 

Burjuvaziye bu geri adımı atma zorunluluğu burjuva cephesini önemli oranda sarsmış, moral bozukluğum neden olmuştur. Öyle ki, işçi sınıfının yeminli düşmanı Süleyman Demirel hükümeti tutunamamıştır. Görevini yerine getiremediği için, generaller Amerika’nın onayıyla 12 Mart 1971’de bir askeri darbe yapıp, yönetime el koymuşlardır.