|
Yıl: 28 |
|
Ağustos 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 42 Seçimler Bitti, Mücadele Devam Ediyor
- İşçi Cephesi 22 Temmuz Seçim Sonuçları ve Türkiye
- İşçi Cephesi Bağımsız Milletvekilleri - Fuat Karan Şovenist Histerik Kampanyanın Işığında
Seçimler - Murat Yakın Emek güncesi – Ayın mücadele haberleri Fabrikalardan – Okuyucu mektupları Venezüella RCTV Kanalının
Kapatılması Üzerine – UİB-DE Ernesto Gonzalez Yoldaşı Yitirdik Seçimler Bitti, Mücadele
Devam Ediyor İşçi
Cephesi
İşçi Cephesi olarak 22 Temmuz 2007 Milletvekili seçimlerinde,
İstanbul 2. Bölge’den İşçilerin Bağımsız Adayı Ercan Atmaca’yı destekledik.
Ercan Atmaca’yı destekleme gerekçemizi şu cümlelerle ifade etmiştik: “kapitalist sömürüye, asker-polis
rejiminin baskı ve şiddetine, emperyalist işgal ve katliamlara hayır dediğimiz
ve başta Kürt halkı olmak üzere toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin
sorunlarının çözümünü işçi sınıfının sağlayacağına inandığımız için Ercan
Atmaca’yı destekliyoruz.” Bugünde inancımız odur ki işçi
sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. İşçi sınıfının kurtuluşu ise bütün
bir insanlığın kurtuluşunun kapısını açacak anahtardır. Bu nedenle işçi
sınıfının öznesi olmadığı hiçbir gelişim ve dönüşüm süreci insanlığı,
yaşadığı çevreyle birlikte gerçek kurtuluşa taşıyamaz. Küçük bir azınlığın güç
ve iktidarı adına hareket edenler sadece vahşi bir sömürü ve şiddet
uygulamakla kalmıyor aynı zamanda yeryüzünün bir bütün olarak yok oluşuna da
yol açıyorlar. İşte bu kapitalizmdir ve insanlığa barbarlık dışında verecek
hiçbir şeyi de yoktur. Bu nedenle bir burjuva
kapitalist parti olarak, yani barbarların partisi olarak AKP’nin seçim başarısının,
sadece işçi sınıfını ve emekçi halkı değil, bir bütün olarak toplumun
tamamını nereye götürebileceği açıktır: bu bütün dünyada AKP ve benzeri
partilerle insanlığın kendi mezarına yaptığı bir yolculuktur. AKP’nin
başarısına sevinen herhangi bir kişi eğer bir para babası ya da onun sömürü
düzeninden çıkarı olan biri değilse o zaman olsa olsa ya gerçek bir çaresiz
ya da gözleri gerçekten tamamen kapalı biri olabilir. Sanmayın ki bu
sözlerimiz sadece AKP ile ilgili. CHP, MHP, ANAP, DSP ve diğerleri içinde
görüşlerimiz aynı! Çünkü bu partiler bir avuç para babasının çıkarı adına
hareket ediyorlar. O nedenle seçimlerden önce: “İşçi sınıfının devletten, bürokrasiden ve her türlü sermaye gücünden
bağımsız, enternasyonalist devrimci sosyalist mücadelesine inandığımız için
Ercan Atmaca’yı destekliyoruz.” demiştik. Nitekim bu düşüncelerimiz
doğrultusunda işçi sınıfının programını, birleşik ve örgütlü mücadelenin önem
ve gerekliliğini anlatmak, paylaşmak adına seçimlere aktif olarak katıldık.
Dolayısıyla amacımız hiçbir zaman bir oy daha fazla almak değildi. Ne takiyye
yapmaya, ne de sol gösterip sağ vurmaya ihtiyacımız oldu. Her zaman olduğu
gibi bildiğimiz ve inandığımız devrimci Troçkist program ve metotlarımız
doğrultusunda mücadelenin içinde yer aldık. Biliyoruz ki işçi sınıfının
devrimci partisi terliklerle inşa edilemez. Doğrular ve yanlışlar ancak
pratik mücadele içinde sınandığı oranda hayat bulur ve kullanılabilir değere
ulaşır. Ne sırça köşklerinden ahkam kesenleri durup dinlemeye, ne de kendi
”sözlerini” tanrı kelamı zannedip akım derken bokum diyenlere diyecek bir
sözümüz olabilir. Onlar da doğru bildikleri yolda yürümeye devam etsinler.
Karar mercii işçi sınıfı ve emekçi halk olduğu sürece kimse aç tavuk misali
rüyasında kendini buğday ambarında görmesin: AKP yüzde 46,6. CHP-MHP yüzde
35; toplam 81,6. Adam olmak için bin nasihat değil ama bir musibet yeter
derler, hâlâ yetmedi! Seçimlerde Neler Yaptık? İstanbul 2. Bölgede;
Okmeydanı, Kağıthane, Alibeyköy, Yeşilpınar, Gazi Mahallesi, Gaziosmanpaşa
semtleri başta olmak üzere bölgenin tüm semtlerinde çalışmalar
gerçekleştirildi. İşçilerin Bağımsız Adayı Ercan Atmaca’nın da aktif
katılımıyla gerçekleşen bildiri, broşür dağıtımı, afişleme, pankart asma dışında
kahve toplantıları, ev ziyaretleri ve açık hava toplantıları da yapıldı. Bir
TV, bir de radyo programına konuk olan Ercan Atmaca öncülüğünde çeşitli
fabrikalara, atölyelere ve sendikalara da ziyaretler yapıldı. Çeşitli format
ve içeriklerde toplam 52 bin seçim bildirisi, broşür, el föyü dağıtıldı.
Toplam 3 bin afiş yapıştırıldı ve 34 pankart asıldı. Sınırlı sayıda insan gücüyle
ve çok çok küçük bir bütçeyle gerçekleştirilen çalışma kuşkusuz milyonlarca
insanın yaşadığı İstanbul 2. Bölge için yetersizdi. Buna rağmen
sınırlılıklara veryansın etmek yerine elden gelenin en iyisi yapılmaya
çalışıldı. Seçimden seçime sınıf faaliyeti olmayacağını; seçimlerin sınıf
mücadelesinin faaliyet imkanı sunan alanlarından, unsurlarından sadece biri
olduğunu biliyoruz. Lakin seçimlerin sağladığı ortamdan yararlanma isteği
“herkesi” harekete geçirdi. Nitekim birçok bölgede, çok sayıda bağımsız
adayın olması ve özellikle de bunların bir kısmının işçi-emekçi,
devrimci-sosyalist adaylar olması bunun bir sonucuydu ve sıkıntılara yol
açtı. Biz talep ve sloganlarımızla
farkımızı ortaya kaymaya çalıştık. Seçimlerde öne çıkan talep ve sloganlarımız
şu şekildeydi: Bizim İçin Demokrasi Başta
İşçi Hakları Demektir! Nato’ya, Avrupa Birliği’ne, Amerikan Askeri Üslerine,
İMF’ye, Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütü’ne ve TÜSİAD’a Karşı Çıkmadan
Bağımsızlıktan Söz Edilemez! Kürtleri Kucaklamadan İşçilerin Birliğini
Kuramayız! Parayı Veren Düdüğü Çalar: Patronlardan ve Onların Devletinden
Bağımsızlaşmadan Kurtuluşumuz Olmaz! Kıdem Tazminatı Hakkımızı Patronlara
Yedirmeyelim! İşsizlik Sigortası Oyununa Son! Sendikalaşma ve Örgütlenme
Hakkımız Engellenemez! Taşeronlaştırmaya Hayır! Tabii ki her şeye rağmen sınıf
mücadelesinin ve devrimci sosyalizmin aşırı güçsüz ve bölünmüş durumu işçi
sınıfı ve emekçi halk açısından olumlu olmadı. Sınıf çalışmalarının
kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi bu nedenle çok bir büyük önem taşıyor.
Onun için diyoruz ki seçimler bitti ama mücadelemiz devam ediyor… 1 Ağustos 2007
22 Temmuz Seçim Sonuçları
ve Türkiye İşçi Cephesi
22 Temmuz 2007 Milletvekili
seçimlerini oyların yüzde 46.6’sını alan AKP açık ara önde tamamladı.
Neredeyse oy kullanan her iki seçmenden birinin oyunu alan AKP için bu, kesin
bir seçim zaferi anlamına geliyor. 341 milletvekilliği kazanan AKP yeniden
tek başına hükümeti kurma vizesini de böylece almış oluyor. AKP için bu gerçekten de
tarihi bir zafer. Çünkü; yaklaşık 42,5 milyon seçmenin 35,9 milyona yakınının
oy kullandığı seçimlerde AKP tek başına 16,3 milyon oyun sahibi oldu; ve bu
CHP ve MHP’nin oylarından 4 milyon daha fazla bir oyu ifade ediyor. Tunceli
dışında Türkiye’nin her ilinden milletvekili çıkaran AKP, 81 ilin 61’inde birinci
parti çıkmayı da başardı. Sadece 4 ilde CHP’nin, 2 ilde de bağımsız adayların
gerisinde kalan AKP, hiçbir ilde MHP’nin gerisine düşmedi; Mersin, Osmaniye
ve Aydın’da MHP ile aynı sayıda milletvekili çıkardı. Sonuç olarak katılım oranının
yüzde 85 civarında olduğu seçimlerde AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerine göre
oylarını yüzde 12,4, 28 Mart yerel seçimlerine göre yüzde 5 daha arttırarak
üzerinde yaratılan meşruiyet krizini de bir anlamda aşmış ve seçimlerden daha
da güçlenerek çıkmış oluyor. Diğer yandan bu sonuç trajik
bir şekilde patronların işçi sınıfına ve emekçi yoksul halklara karşı sürdürdüğü
yeni liberal saldırı politikalarının da onaylanması anlamına geliyor: en
asgari güvenceden dahi yoksun şekilde daha ucuza ve daha uzun saatler
çalışmak anlamına gelen yeni iş yasası, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma
ve taşeronlaştırma, kıdem tazminatına el konulması ve mezarda emeklilik
yasası, eğitimin ve sağlığın paralı hale getirilmesi, sosyal güvenlik
sisteminin tasfiyesi AKP hükümetinin başta gelen saldırılarından sadece
bazıları. İşte 22 Temmuz sonuçları aynı
zamanda bu saldırıların artarak devam etmesine bir onay. İşçi sınıfının ve
emekçi halkların değil ama TÜSİAD’ın, AB’nin, İMF’nin, Dünya Bankası’nın,
emperyalist-kapitalist patronların çıkarları doğrultusunda oluşacak yeni bir
parlamentoyla karşı karşıya olacağız. Seçim sonuçları bunun tescil
edilmesidir. Hangi koşullarda ve niçin erken seçime gidildi? Diğer yandan seçimler öyle koşullar
altında yapıldı ki bu baskı ve sömürü ikinci planda kaldı. Örneğin seçime
birkaç gün kala AKP, Polis Vazife ve Salahiyeti Kanunu çıkararak polise adeta
“sınırsız” yetki verdi. Bu anti-demokratik yasa bir kez bile meydanlarda dile
gelmedi, seçmen de bunu dert etmedi. Şimdi bu yasa uygulamada ve onu çıkaran
AKP’nin oyu yüzde 46,6. Aynı AKP; CHP, MHP, DP, GP
gibi burjuva partiler Karadeniz’de isyan halindeki fındık üreticilerine taban
fiyat konusunda yüksek rakamlar vaat ederken, ben onların verdiğini veremem
demesine rağmen o bölgede de kazanan parti oldu. Asgari ücrete 2007 yılında
sadece 38,69 YTL zam yapılmış olmasına rağmen kazanan yine diğerleri değil,
AKP oldu. Kuşkusuz buna neden olan
koşullar aynı zamanda erken bir genel seçime gidilmesine neden olan koşullardı:
Silahlı Kuvvetlerin; AKP’li, eşi türbanlı bir cumhurbaşkanı seçilmesini
istemiyorum, “tarafım” diyerek karşı çıkması; yine kimi AKP uygulamalarını da
dile getirerek 27 Nisan muhtırasını vermesi ve peşinden halkı “kitlesel
refleks” göstermeye çağırması; Anayasa Mahkemesi’nin evlere şenlik 367
kararı; bu doğrultuda gerçekleşen “Cumhuriyet Mitingleri”; ANAP ve DYP’nin de
cumhurbaşkanı seçim sürecini engelleyenlerle birlikte hareket etmesi ve
CHP’nin “rejim-devlet elden gidiyor” feveranları sonucu bir rejim krizi
oluştu, AKP’nin meşruiyeti tartışma konusu oldu ve hükümet erken seçime
gitmek zorunda bırakıldı. İşte bütün bunlar AKP’nin
önünü açan, işini iyice kolaylaştıran faktörlerdi. Oysa AKP ne darbe tehdidinde
bulunan askerlere karşı gerekli yasal girişimlerde bulunma cesareti gösterdi,
ne de parlamentonun iradesinin ayaklar altına alınmasını engelleyebildi.
Sonuç olarak erken seçim kararı almak zorunda kaldı ve aldığı yüzde 46,6’ya
rağmen “asker” orada durmaya devam ediyor. Bu durum da gösteriyor ki AKP
gerçek anlamda bir demokratikleşmeden ve siyasal özgürlüklerden yana değil.
Düzenin bekasından yana ve onun içine rüştünü ispat ederek kalıcı şekilde yerleşmek
istiyor. Bir kez daha ifade etmek
gerekirse; 1 Mayıs’ta İstanbul’u abluka altına alıp hayatı felç eden polisin,
kutlamalar için Taksim’e çıkmak isteyen işçi ve emekçilere karşı uyguladığı
aşırı şiddete rağmen sesini çıkarmayan, 301. maddenin savunusunda MHP ile
yarışan, Kürtlere Barzanici, terörist gözüyle bakan Baykalcı CHP çizgisi
ancak statükocu, devletçi, merkeziyetçi, otoriter, militarist çizgisiyle
yüzde 20.8 oy alabildi. Bize oy veren Atatürk’e oy verir diyerek, seçmeni
korkutarak, devlet-rejim tehdit altında diyerek alınabilen bir oydur bu. 7,3
milyon kişi şu ya da bu nedenle bu çizgiye oy verdi. CHP, “devlet-rejim-bölünme”
korkutmasıyla oy toplamaya çalışırken, “PKK, Apo, Kuzey Irak, yabancılar,
bölünme” korkutmalarıyla oy toplayan hemcinsi MHP’de yüzde 14,2 ile 5 milyon
oy almayı başardı ve parlamentoya girdi. Bu tablo milliyetçi/ulusalcı
(ırkçı-şoven) CHP-MHP çizgisinin yüzde 35 ile 12,5 milyona yakın bir oy aldığı
gösteriyor. Diğer bir deyişle her üç kişiden biri bu çizgiye onay vermiş
görünüyor. Asker-sivil bürokrasinin, ayrıcalıkları tehdit altındaki sermaye
çevrelerinin varlığıyla birlikte bu tablo gerçekten çok tehlikeli yakın bir
tehdit olarak algılanmalıdır. Çünkü bilindiği üzere
özellikle son birkaç yıldır planlı ve örgütlü bir şekilde, kışkırtmalarla
ırkçılık ve şovenizm tırmandırılıyor. Irkçı-şoven politikalar, üzerine
milliyetçilik, ulusalcılık elbiseleri giydirilerek geniş halk kesimlerine
şirin gösterilemeye, masum ve meşru hareketler olarak benimsetilmeye
çalışılıyor. Çünkü kışkırtıcılar da biliyor ki insanların büyük çoğunluğu
kafatasçı olmak istemez. Onları bu yola sokmak için -sınıfsal bilinç
yoksunluğundan da hareketle- vatan, millet, ulus, toprak, din, kitap gibi ilk
anda sıradan bir insanın kayıtsız kalamayacağı değerler/duygular kullanılır.
Örneğin Kürtler, Ermeniler, Rumlar ülkeyi bölmeye çalışıyor denerek kolayca
bu kesimler “Türk düşmanı” ilan edilir. Örneğin sosyalistler camileri
kapatacak, dinimizi elimizden alacak denerek eşitlik, adalet ve özgürlük için
mücadele eden işçi-emekçiler bir anda “düşman” edilebilir. Dolaysıyla
biliyoruz ki iyi ve kötü diye iki ayrı milliyetçilik yok.
Milliyetçilik/ulusalcılık eninde sonunda ırkçılık ve şovenizmle kardeş. Türkiye’de bütün burjuva
siyasi partiler hem milliyetçiliği/ulusalcılığı hem de İslamı/dini, politikalarında
malzeme olarak kullanmakta. Bugün AKP, büyük patronların çıkarları
doğrultusunda emperyalist-kapitalist sermayeyle tam bütünleşme programını
uygulamakta olduğu için genelde bu vurguları daha “liberal - yumuşak”
tonlarda ifade ediyor. Lakin burjuva politikası özünde özel mülkiyete ve emek
sömürüsüne dayalı olduğu için asla bu alanları terk etmez. İşçi sınıfı ve emekçi halklar açısından seçim sonuçları ne anlama
geliyor? Çok açık bir şekilde görülüyor
ki işçi sınıfı, emekçi yoksul halklar ve tüm ezilen ve sömürülen kesimler
için seçim sonuçları olumsuzluklarla dolu. Bir yanda yeni-liberal saldırı
politikalarını patronlar adına sürdüren AKP yüzde 46,6 oy almış durumda: Ve
ne gerçek anlamda bir demokratikleşme adımı atmaya niyeti bulunmakta ne de
301. Madde ve Polis Vazife ve Salahiyeti Kanunu’nda olduğu gibi baskı ve
şiddet rejimini “dönüştürme” niyeti bulunmakta. AKP’nin sivil ve yeni bir
anayasa girişimi ise gerçek bir demokratik dönüşümün önünü kesmeyi amaçlıyor.
Darbecilerin yargılanması, başta Kürt halkı olmak üzere siyasal hak ve özgürlüklerin
kullanımının sağlanması, sendikalaşma ve her türlü örgütlenme hakkı önündeki
engellerin kaldırılması, yüzde 10 seçim barajının ve milletvekili
dokunulmazlıklarının kaldırılmasına kadar atılacak bazı adımlar AKP’nin en
basit burjuva demokratik sınırlarını bizlere gösterecek. Diğer yanda CHP ve MHP gibi
aynı yolun yolcusu iki ırkçı/şoven parti var. Biri şeriat/laiklik, diğeri
PKK/Apo diyerek varlık kazanmış bu iki partinin her ikisi de devlet/rejim
ekseninde en küçük demokratik dönüşümlere dahi düşman bir politik çizgiye
sahipler. Toplamda yüzde 35 ve 12,5 milyon oyla sözde ABD, AB karşıtlıkları
sadece bir söylemden ibaret olan bu partilerin ne kadar İMF’ci,
özelleştirmeci ve kapitalizm yanlısı olduklarını zaten kendileri
programlarına yazmış durumdalar. Burjuva kapitalist devletin
sadık taraftarları olan bu partiler birbirlerine en uzak göründükleri zamanlarda
dahi konu işçi sınıfına, emekçi yoksul halka ve Kürt halkı gibi
ezilen-sömürülen kesimlere geldiğinde hemen ortak sınıf paydalarında bir araya
geliyorlar: Yüzde 10 barajı, birleşik oy pusulası, 1 Mayıs’ta işçilerin
kafalarının kırılması, DTP’nin baskı ve şiddetle engellenmeye çalışılması,
301. Madde, Polis Kanunu bunlardan sadece birkaçı. 22 Temmuz seçimleri
burjuvazinin çeşitli kampları arasında bir denge oluşturması ve mevcut kriz
dinamiklerini çözmesi yönünde önemli imkanlar sunarken işçi sınıfı ve emekçi
yoksul halk açısından ise mevcut
seçenekler açısından her durumda çok önemli tehditler/sorunlar içeriyor. DTP’li bağımsız adayların Kürt
sorununun siyasal demokrasi temelinde çözümü yolunda seslerini daha güçlü
şekilde duyurabilmeleri için kendi bölgelerinden parlamentoya girmelerini
destekledik. DTP’li bağımsız adaylar Bin Umut Adayları olarak Ufuk Uras dahil
23 vekillik kazandılar. Bu aşamadan sonra DTP’nin atacağı adımlar hem Kürt
hareketinin izleyeceği rotayı ve siyasi evrimi hem de onun işçi sınıfı ve
sosyalist hareketle olan ilişkisinin geleceğini belirleme noktasında
belirleyici olacak. Bağımsız devrimci sosyalist ve
işçi-emekçi adaylar etrafında sürdürülen çeşitli seçim çalışmaları sınırlı
güçlere rağmen yaygın politik propaganda ve ajitasyon imkanı sağladı. Son
derece önemli ve kıymetli olan bu çalışmaların temel amacı hiçbir zaman bir
oy daha fazla almak üzerine kurulu olmadı. Bununla birlikte çoğu zaman alınan
oy oranlarının faaliyeti sürdüren çevrelerin toplam sayısından dahi az olmasının
üzerinde durulması gerekiyor. Diğer yandan seçim
kampanyaları işçi sınıfının kendi bağımsız devrimci işçi partisini inşa etmek
yolundaki çalışmalarından sadece biridir. İşçi sınıfı içinde kök salmak,
talep ve sloganlarıyla sınıfın en acil ve güncel taleplerinden başlayarak bir
mücadele çizgisini ortaya koymak... Kısaca program ve örgüt ekseninde var
olabilmek… bu ancak sabırlı ve sürekli bir çalışmayla olanaklı olabilir. İşçi Cephesi olarak seçim öncesi ve süresince yeni ve
demokratik bir anayasanın ve bu anayasayı oluşturmak için omurgasını işçi
sınıfının ve emekçi halkların oluşturacağı bir kurucu meclisin gerekliliğini
dile getirdik. 22 Temmuz seçimlerinin ortaya çıkardığı parlamento bunu
sağlayamaz. Dolayısıyla devrimci işçi partisinin inşası doğrultusunda
mücadele ederken yeni ve demokratik bir anayasa ve kurucu meclis
taleplerimizin gerçekleşmesi için de mücadelemize devam edeceğiz… 29 Temmuz 2007
Fuat Karan
Geldi geliyor derken
cumhuriyet tarihinin 16. genel seçimi 22 Temmuz’da gerçekleştirildi. Seçimlerle
ilgili söylenecek elbette çok şey var. Ancak bu seçimin ayırt edici
özelliklerinden biri seçimlere giren bağımsız milletvekili adaylarının
çokluğuydu. DTP ve sosyalist solun desteklediği adaylar dışındakilerin büyük
bir kısmı, siyasi parti listelerinde yer bulamayan, ancak yaşadıkları
şehirlerde söz sahibi; ağa, din adamı, işadamı, mafya vb. kişilerden
oluşuyordu. Aslında bağımsız adaylardaki artış, baraj sorununu aşmak için bir
yol olmanın dışında, sistem içerisindeki krizin ve mevcut partilerin
yarattığı umutsuzluğun da bir ifadesiydi. Bu umutsuzluktan yararlanmak
isteyen birçok kişi bağımsız aday oldu. 22 Temmuz seçimleri için 761
bağımsız aday başvuruda bulundu. En çok başvuru 157 adayla İstanbul’da
yaşandı. İstanbul 1. bölgeden 56; 2. bölgeden 47 ve üçüncü bölgeden 54 kişi
aday oldu. Onu Ankara ve İzmir 40 adayla izledi. Diyarbakır’dan 36, Mersin’den
23, Bursa’dan 22, Antalya’dan 20, Adana’dan 19, Şanlıurfa’dan 17, Konya’dan
17, Kocaeli’nden 16, Van’dan 14 bağımsız aday vardı. Sadece 3 ilde bağımsız
aday yoktu: Sinop, Bayburt ve Kırıkkale. Seçimin sonuçları açıklandığında
bağımsız aday rekoru gibi, bağımsız milletvekili rekoru da kırıldı. Başta
Kürt illerinden olmak üzere 27 milletvekili bağımsız olarak meclise girme
hakkı kazandı. Cumhuriyet tarihinde yapılan 15 seçimde sadece 47 aday meclise
girmeyi başarmıştı. Bağımsızların 23’ü DTP’nin desteklediği Bin Umut Adayları
idi. 23 milletvekilinden biri, ÖDP eski Genel Başkanı Ufak Uras’tı. Doğal
olarak bu toplamı 22 DTP’li ve Ufuk Uras olarak hesaplamak gerekiyor. Böylece
DTP mecliste grup kurabilecek bir sayıya ulaşmış oldu. Son seçimde bağımsızlardaki
bu artış halkın tepkisinden çok, Kürt hareketinin örgütlü gücü ile ilgilidir.
Mecliste Bağımsızlar Bugüne kadar meclise 47
bağımsız milletvekili girmeyi başardı. 1946’da 7, 1950’de 3, 1954’de 3 bağımsız
aday milletvekili oldu. 1957 ve 1961’de bağımsızlar meclise giremedi. 1965
yılında TİP’den (Türkiye İşçi Partisi) Çetin Altan tek bağımsız
milletvekiliydi. 1969 seçimlerinde 13 TİP’li meclise girmeyi başardı. Bu
seçim dönemi, Türkiye’de sosyalist hareketin parlamentoya en çok milletvekili
soktuğu dönemdi. 1973’de 6, 1977’de 4, 1983’de 4 vekil ile meclise giren
bağımsızlar 1991 ve 1995 seçimlerinde meclise giremediler. 1999 seçimlerinde
ise 3 milletvekili meclise girmeyi başardı. 2002’de bu sayı 8 milletvekiliydi.
Son seçim haricinde bağımsızların seçimlerde başarı gösteremedikleri sonuçlar
incelendiğinde açıkça ortaya çıkmaktadır. Bağımsızların Yetkileri Seçimlerin ardından en çok
konuşulan konulardan biri de bağımsızların yetkileriydi. Bağımsızların grup
oluşturabilmesi için en az 20 milletvekili gerekmekte. Örneğin bugün DTP
22-23 milletvekili ile aynı diğer partiler gibi parti grubu oluşturma
yetkisine sahip olacak. Eğer grup oluşturamazlarsa
karar alma noktalarında da etkili olmaları zor; ama bununla birlikte bazı yetkilere
yine de sahip olabilirler. Birincisi, kanun teklifi verebilirler. İkincisi,
meclis komisyonlarında yer almamakla birlikte, komisyonları izleyebilir ve
meclisi denetleyebilirler. Üçüncüsü, hükümete soru sorma hakkına sahip
olacaklar. Sözlü soru önergeleri cevaplanmazsa, önergeleri yazılı soru
önergesi haline dönüşür. Cevaba karşı da cevap verme hakkı mevcut olacak. Dördüncüsü,
Plan ve Bütçe Komisyonunu denetleyebilirler. Beşincisi, insan hakları
inceleme komisyonlarında yer alabilirler. Sonuç olarak bağımsız
milletvekilleri karar almada belirleyici olamasalar da, hükümeti denetleme ve
alınan kararları halka duyurma görevini üstlenebilirler. Bağımsızlar ve Yeni Meclis Özellikle DTP’li
milletvekillerinin meclise girebilmiş olması, mevcut baskı rejiminin sürmesi
taraftarı olan statükocu asker-sivil kesimleri ciddi olarak rahatsız
etmektedir. Bu statükocu kesimlerin politik sözcülüğünü MHP ve CHP
üstlenecektir. Bu partiler DTP’lilere dönük en ufak saldırı olanağını
kullanarak prim toplamaya çalışacaklardır. Bizlere düşen görev bu saldırılar
karşısında Kürt milletvekillerini ve onların savunduğu Kürt halkının meşru
taleplerini desteklemektir. Bu noktada DTP’li
milletvekilleri eğer bu baskılara boyun eğerlerse kendi yükseldikleri politik
zemini terk edeceklerdir, yani Kürt halkının haklı taleplerini dile
getirmeyeceklerdir. Bu ise Kürt hareketinin daha fazla pasifize olmasına
neden olacaktır. Bugün Türkiye burjuvazisinin beklentisi de bunun üzerinedir.
Aksi durumda ise meclisten yaka paça indirileceklerdir. Sebahat Tuncel’e
dönük, daha şimdiden başlayan saldırılar bunun göstergesidir. Bağımsız Kürt milletvekilleri,
Kürt ve Türk emekçilerinin taleplerini dile getirerek birleşik bir mücadeleyi
örmek ve mevcut düzeni parlamentodan teşhir etmek politikası güderlerse Türk
ve Kürt emekçileri arasında gerçek kardeşlik köprülerini kurabileceklerdir.
Ne yazık ki ne DTP’li milletvekilleri ne de Ufuk Uras böyle bir sınıf
programı anlayışına sahip değildir. Bu anlayışı geliştirmek de biz
enternasyonalist devrimcilerin görevidir. 29 Temmuz 2007
Şovenist Histerik
Kampanyanın Işığında Seçimler Murat Yakın
Türkiye, tarihinin en
sarsıntılı ve “olağandışı” seçim süreçlerinden birini daha 22 Temmuz günü
geride bıraktı. 22 Temmuz akşamı görüldü ki, daha
fazla “demokratik reform”, “sosyal ilerleme” ve “istikrar“ vaat eden muhafazakar liberal AKP çizgisi,
politik eksenini, tehdit altındaki milli güvenlik, Kürt düşmanlığı ve
pazarlığa tabii AB karşıtlığı üzerine oturtan Silahlı Kuvvetler destekli
statükocu rejim güçleri ve partileri karşısında açık bir seçim zaferi
kazandı. Türkiye’yi erken seçime
taşıyan ve seçim sürecine sarsıntılı ve “olağandışı” bir karakter kazandıran
da bu iki sektörün rejim üzerinde yürüttükleri kontrol savaşı oldu. Statükocu rejim güçleri
açısından geride kalan seçim dönemine de damgasını vuran şoven ve saldırgan
kampanyanın miladı, 2005 yılında
Mersin’de yaşanan Newroz olayları idi. Silahlı kuvvetlerin sivil
uzantıları görevini gören ve Hrant
Dink cinayetiyle kanıtlandığı üzere gayri nizamı harp esasları üzerinden
örgütlenen “ulusalcı” yapılanmalar, o tarihten itibaren tüm ülke sathına
yayılan provakatif bayrak eylemleri düzenleyerek meşru bir zemin arayışına
giriştiler. Bu döneme damgasını vuran ise,
bu güçlerle bir dizi faşist yapılanmanın ittifak halinde çeşitli illerde Kürtlere yönelik linç girişimlerine
yönelmeleriydi. İki burjuva kesim arasındaki görece pakt ve uyum bozulmuş,
yerini gövde gösterileri almıştı. Söz konusu kesimler geride
kalan iki yıl boyunca tek bir stratejik hedefe odaklandılar; AKP hükümetinin
AB uyum yasaları çerçevesinde gerçekleştirdiği bazı reformlar, Türkiye’yi Sevr eksenli yeni bir tehlikenin
“Bölücü ve Şeriatçı” bir parçalanmanın eşiğine getirmekteydi. Sevr senaryoları gayrı nizamı harp organlarınca o
denli yoğun pompalanmaya başladı ki, ülkeyi ve emekçileri kuşatan gerçek
sorunlar, at izinin it izine karıştırıldığı bilinçli bir dezenformasyon
kampanyası altında silikleştirildi. Kurtlar Vadisi, Şu Çılgın Türkler, Metal
Fırtına gibi dizi ve kitaplar bu şoven ve saldırgan kampanyanın alt
yapısını oluşturdular. Kürt sorunu, Irak işgali, Kıbrıs sorunu, Ermeni Konferansı
vb.. bu kesimlerin propaganda malzemesine dönüştü. Tarih İşçi Sınıfını göreve çağırmakta Rejimin çok başlılığından
doğan bu mücadele esas olarak farklı eğilimler taşıyan burjuva sektörler arasında
cereyan etmekte. Bu mücadelenin temelinde Türkiye’deki kapitalizmi ve rejimi
sermayenin yeni ihtiyaçları temelinde “dönüştürme” eğilimi ile Cumhuriyetin
kurucusu sıfatıyla 80 yıldır sahiplenilen ekonomik ve politik ayrıcalıkları
koruma telaşı yatmakta. Silahlı Kuvvetlerin gerek 12
Nisan tarihli deklarasyonu, gerekse erken seçime yol açan “sanal muhtırası”, laik düzenin elden
gidiyor olması ile değil, Ordunun rejim içindeki mevzilerini yitirmekte oluşu
ve erkin giderek daha fazla oranda sivil politikacıların ve parlamentonun
elinde toplanmaya başlaması ile doğrudan ilişkilidir. Bu sürece önderlik eden
hükümetin Muhafazakar/İslami eğilimden gelmesi, laikliğin tehdit altında
olduğu aldatmacasına olanak tanımış, seçim süresince başta CHP ve MHP gibi
statükocu güçler şovenizm temelli saldırgan bir üslupla AKP’yi bu yönde
yıpratma stratejisi izlemişlerdir. İşçi sınıfı bir yandan 4,5
yıllık AKP iktidarı boyunca ağır yeni liberal saldırılarla mevzi üstüne mevzi
kaybetmişken, bir yandan da rejimin baskıcı karakterini öne çıkartan darbe
tehditleri karşısında paralize edilmiştir. Bu sayede, iki farklı egemen sınıf
eğilimi arasındaki çıkar savaşı gölgelenebilmiş, ırkçı söylemlerin damga
vurduğu bir kampanya yöntemi tercih edilmiştir. Sınıf bilincinin ağır darbeler
aldığı, bu durumun bir sonucu olarak sınıfsal aidiyetler yerine hemşerilik,
milliyetçilik, mezhepçiliğin egemen olduğu bu keskin dönemde solun yükseltilmiş milliyetçilikle
yelkenlerini şişirme politikası da belirleyici bir diğer faktörü
oluşturmuştur. AKP’nin 22 Temmuz
seçimlerindeki ezici üstünlüğü, şimdilik statükocu güçlerin orta sınıflara
dayanan bayraklı mitinglerine ve silahlı kuvvetlerin sanal muhtıra
girişimlerine galebe çalmış olduğu görüntüsünü verebilir. Ne var ki, 80 yıla
dayanan tartışmasız politik ve ekonomik ayrıcalıklar söz konusu olduğunda,
statükocu güçlerin savaş alanını sessiz sedasız terk edip gideceklerini ummak
saflık olacaktır. Öte yandan daha öncede bir çok
kez altını çizdiğimiz üzere, rejim üzerinde yürütülen mevcut savaş,
burjuvazinin iki eğilimi arasında bir kontrol savaşıdır ama sonuçta bu iki
kesimin emekçiler karşısında bir çıkar birliğine sahip olduğu da
unutulmamalıdır. İşçi sınıfına darbeler indirmek söz konusu olduğunda her iki
kesimde beklenmedik bir uyum ve uzlaşı içine girmektedir. Seçim sonuçlarının ortaya koyduğu gerçek, işçi sınıfını ağır bir yıkıma
uğratan yeni liberal AKP politikalarının önümüzdeki dönemde de devam
edeceğidir. Bu karabasana Silahlı Kuvvetlerde kristalize olan
ulusalcı/statükocu güçlerin rejimin baskıcı karakterini ve kendi pozisyonlarını
güçlendirmeye dönük girişimleri eşlik edecektir. Bu gerçeklerden hareketle işçi
ve emekçi yığınların süratle sınıf temelli bir kamp etrafında bir araya getirilmesi,
ısrarla pompalanan şovenizme karşı Kürt ve Türk emekçilerinin birliği doğrultusunda
mücadele verilmesi öncelikli görevlerdendir. Burjuvazinin iki
karşı-devrimci kampı karşısında, AB’ci sol liberal lafazanlara rağmen, tarih
işçi sınıfını göreve çağırmakta. 2 Ağustos 2007
Sanovel İşçisinin Direnişi Sürüyor Petrol-İş Sendikasına üye
oldukları için işten atılan Sanovel İlaç Fabrikası işçilerinin direnişi sürüyor. Düşük
ücret ve kötü çalışma koşulları karşısında Petrol-İş’te örgütlenen işçiler,
işten atılınca fabrika önünde direnişe başlamışlardı. Fabrikaya sendikalı olarak
dönene kadar direnişten vazgeçmeyeceklerini belirten işçiler, kendilerine
destek verilmesini istiyor. Erdoğan açmıştı Başbakan Recep Tayyip
Eroğan’ın açılışını yaptığı fabrikada, sendikalaşma nedeniyle 190 işçi
atılmıştı. AKP’li belediye ise pek çok sendika ve kurumun ziyaret ederek
destek verdiği direnişi kırmak için patrona yardım ediyor. Tünel İnşaatında İş Kazası İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin Piyalepaşa Bulvarı’nda yaptığı tünel inşaatında meydana gelen
iş kazasında bir işçi hayatını kaybetti. Kazanın alınmayan önlemlerden
kaynaklandığı ve üzerinin kapatılmaya çalışıldığı öğrenildi. Tünel inşaatında
çalışan işçiler, Haykar adlı taşeron firmaya bağlı olarak çalışan işçinin,
Ankara’dan çalışmak için geldiği Pazar günü çalıştırıldığını söylediler.
İşçiler, kazanın iskele kurarken vincin halatının kopmasıyla meydana
geldiğini,ölen işçinin tonlarca demirin altında kaldığını ifade ettiler. PETKİM’in Satışına Tepki Sürüyor PETKİM’in yüzde 51 hissesinin
özelleştirilerek satılmasına tepkiler sürüyor. Tek Gıda-İş Sendikası yaptığı
açıklama ile PETKİM işçileriyle dayanışma içinde olacaklarını bildirildi.
Harita Mühendisleri Odası ise PETKİM gibi sanayileşme sürecinde hammaddenin
yurtiçinde üretilmesi amacıyla kurulan ve yarattığı istihdam ile kalkınmaya
doğrudan katkısı olan stratejik bir kuruluşun satılmasına karşı olduklarını
belirtti. İşten Atma Tehdidi Ege Doğum Evi Hastanesi’nde
bulunan taşeron firmadan Global isimli şirkete geçirilmek istenen işçilere ya
haklarından vazgeç ya da işsiz kal dayatmasında bulunuluyor. İşçilerle
toplantı yapan şirket yetkilileri, işçilerin hastanede
çalıştıkları süre boyunca kazanmış oldukları bütün haklardan vazgeçtiklerine
dair kağıtları imzalamalarını istedi. Yetkililer, imzalamayan işçilere ise
tekrar işbaşı yaptırılmayacağını bildirdi. Bunun üzerine hastane bahçesinde
toplanan işçiler alkışlı protestoda bulundular. Kıraç Belediyesi İşçileri İş Bıraktı AKP’li Kıraç Belediyesinin
temizlik işlerini yapan Albayraklar’a bağlı AL-SAN AŞ, üç aydır işçilerin
ücretlerini ödemiyor. Daha önce verilen sözlerin de tutulmaması üzerine işçiler
iş bıraktı. Ücretleri ödenene kadar eylemi
sürdüreceklerini bildiren işçiler, vaat edilen zammın da verilmesini istiyor.
Görüştüğümüz işçilerden 400 YTL ücret, 60 YTL de yemek parası aldıklarını
belirterek Üç aydır paralarımızı alamıyoruz. Şirket bize ücretlerimizin zamla
birlikte 700 YTL olduğunu söylüyor ama en fazla alabilen 560 YTL alıyor diye
konuştular. Almanya’da Makinist Grevi Almanya’da makinistler,
mahkeme tarafından yasaklanmasına rağmen ülke çapında bir uyarı grevi gerçekleştirdi.
8-11 arasında planlanan grev, saat 10:15te sendika tarafından bitirildi. Ülkenin
önemli merkezleri olan Frankfurt, Berlin ve Stuttgart’ta tüm demiryoluyla tüm
yolcu ulaşımını durduran grev nedeniyle çok sayıda tren seferi iptal edildi.
Diğer merkezlerde şehirlerarası yolcu ve yük trenleri çalışmadı. Makinistleri temsil
eden GDL sendikası, Alman Demiryolları (DB) ile anlaşma sağlanmaması halinde grevlere
devam edeceklerini duyurdu. DB ise Mainz İş Mahkemesi aracılığıyla
makinistlerin gerçekleştireceği tüm grevleri süresiz olarak yasaklattı. Grevci işçilere saldırı Genel-İş üyesi Salihli
Belediyesi işçileri, belediye yönetiminin, polis ve jandarmanın saldırılarına
karşın grevlerini sürdürüyor. Belediye yönetimi, zabıtaları kullanarak grevi
kırmaya çalışırken, polis de buna karşı duran işçilere
saldırıyor. Biber gazı kullanılan son saldırıda 29 işçi hastaneye kaldırıldı,
ardından da gözaltına alındı. Sözleşme görüşmelerinde işçiler 24 YTL taban
saat ücreti ve artı yüzde 12 zam istemiş, yönetim kabul etmemişti. İşçiler
ayrıca geçen sözleşmede 2006 yılı zam oranının memur zammına endekslendiğini,
bu zam oranın memurlara ödenmesine karşın kendilerine verilmediğini ve
durumun mahkemeye gittiğini de hatırlattılar. Yapılan görüşmelerde anlaşma
sağlanamaması üzerine 255 işçi greve çıktı. Harb-İş İşçileri Eylem Yaptı Harb-İş’ üye yüzlerce savunma
sanayi işçisi Ankara Kızılay’da toplanarak, toplu iş sözleşmelerinde kazanılmış
haklarından vazgeçmeyeceklerini duyurdu. Harb-İş Ankara Şubesi önünde toplanan
bini aşkın işçi adeta miting yaptı. “Asker değil işçiyiz, alanlarda
güçlüyüz”, “Hükümet şaşırma, sabrımızı Taşırma”, “Yaşasın işçilerin
birliği” ve “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganlarını atan işçiler,
Türk-İş’e de, “işçi burada Türk-İş nerede?”, “Suskun Türk-İş istemiyoruz”
sloganlarıyla tepki gösterdi. Diğer sendikaları ve başta kamu işçileri olmak
üzere tüm emekçileri alanlara çıkmaya davet eden Harb-İş üyesi işçiler, Genel
grev genel direniş çağrısı yaptı. Tekerekoğlu İşçilerinin İsyanı Başpınar Organize Sanayi
Bölgesi’nde bulunan ve 800 civarında işçinin çalıştığı Tekerekoğlu Tekstil
Fabrikasında işçiler, aylardır ücretlerini düzenli alamıyorlar. İçeride
birikmiş 4 aylık ücretleri olan işçiler, geçen hafta bu sorun yüzünden
Başpınar’daki fabrika önünden şehir merkezine kadar yürüyüş yapmışlardı. 1 yıldan fazla
bir süredir burada çalışan genç bir işçi şunları anlatıyor: İçeride 4
aylığımız var. Avans istediğimizde yok diyorlar. Derleyen Oya Şen Tekstil Piknik Sonrası Gasp Edilen
Yıllık Zam İşyerimizde geleneksel hale getirilen piknik bu
senede yapıldı. Size bu pikniği ve sonrasını anlatmak istiyorum; 170’e yakın kadın ve erkek işçinin çalıştığı bir
tekstil fabrikasında çalışıyorum. Bu yıl yapılması gereken piknik
ertelenmişti. 15 gün ÜCRETSİZ tatil yaptıktan sonraki ilk hafta ertelenen
piknik için kimlerin gelip, kimlerin gelmeyeceğinin belirlenmesi amacıyla tek
tek çalışanlara gelip gelmeyeceği sorularak isimler yazıldı. 110 kişi pikniğe
katılacağını söyledi. Pazar günü 2 otobüs bizi piknik alanına götürmek için
hazır bekliyordu. Araçlara binerek, saat 10 gibi piknik yeri olan
Polenezköy'e ulaştık. Müdürler, ustabaşılar çalışanları açık büfe sabah
kahvaltısı için piknik yerinde sıraya girerek açık büfeden istedikleri
şekilde kahvaltılıklarını alabileceklerini söylediler. Mönü çok zengindi.
Yaşasın patronumuz.. (!) Kahvaltı yaparken müdür ve patronlar işçilerin
arasında dolaşarak bir ihtiyaçları olup olmadığını sorup, herhangi bir istekleri
varsa garsonlara söylemelerinin yeterli olacağını söylediler. Bize itibar
süperdi. (!) Piknik yeri açık bir mekanda ve orman
kenarındaydı. Kahvaltı yapıldıktan sonra arkadaşlar kendi aralarında
voleybol, futbol oynarken, kimileri de sohbet etmeyi, bazıları da kağıt oynamayı
tercih etti. Biraz zaman geçtikten sonra müzik sistemi kurulmuştu. Canlı
müzik yapıldı. Bazı işçilerin yoğun ısrarı üzerine, üretim müdürü de oynamak
durumunda kaldı. Yalnız üretim müdürünün oynaması çok karizmatikti. Müdür
oynarken bile ciddiyetini bozmuyordu. Arkadaşlarla halay çektik, oyunlar
oynadık gayet neşeliydik.. Hatta bir ara işyerimizin ortaklarından biri
davulcunun omzundan davulu alarak davul çalmaya başladı. Bazı işçiler
davulcuya bahşiş olsun diye davulun iplerine para sıkıştırdılar. Hatta kimin
verdiğini göremedim ama biri 50 YTL takmıştı. Sonra öğle yemeği yenildi. Öğle
yemeği de yine açık büfe idi. Doğrusunu söylemek gerekirse patronlar kesenin
ağzını iyice açmışlar hatta öyle ki alkol almak isteyen arkadaşlar için
sınırsız içki imkanı da vardı. Bazı arkadaşlar içki de içtiler. Patron ve
müdür, işçilerin arasında dolaşarak memnun olup olmadığımızı, bir isteğimizin
olup olmadığını, istediğimiz herhangi bir şey olursa yerine getirileceğini
söylediler. Pikniğin sonuna doğru piknik alanında havuz vardı ısrarımız
üzerine havuzu açtılar. Havuza da girdik. Bizi çok şımarttılar (!) Bunun
arkasından bir şeylerin geleceğini sezmiştim sanki. Temmuz Ayı Zammımız Gasp
Edildi Piknik dönüşü tatile gitmeden önce zam
konusunda patronla müdürler vasıtasıyla görüşmeler olmuştu. Bu görüşmelerin
neticesi Temmuz ayı içerisinde bize bildirilecekti. Biz zam yapılmayacağını
aklımızın ucundan bile geçirmiyorduk. Bu bekleme anını zammın miktarının
kararlaştırılamamasına bağlıyorduk. Ses çıkmayınca yeniden zam konusunda ne
olduğunu sorduk. Yalnız öyle bir durum var ki zam için birlikte hareket
edilmesi gerektiğini arkadaşlarla konuştuğumuzda arkadaşları bir türlü
birlikte hareket etmeye ikna edemedik. Bazı arkadaşlar bireysel olarak zam
istediler. Bazıları da hiç sesini çıkartmadı, diğerlerine zam yapıldığında
nasıl olsa bana da yapılacak diye düşündü. Fakat hiç de öyle olmadı. Aylık
aldığımız maaş işçi bulunamaması nedeniyle haftalığa çevrildi. Daha önce
bizden gasp edilen 2 günlük ücretimiz bu şekilde bize yeniden verilmiş oldu.
Gasp şöyle olmuştu; daha önce haftalık çalışıyorduk, aylığa çevrildiğinde ayı
4 hafta üzerinden hesapladılar. Cumartesi günleri öğlene kadar çalışıyorduk,
onu iptal etmeyip cumartesi çalışmayı devam ettirdiler, buna itiraz
ettiğimizde itirazımız kabul edilmedi. Her ay 2 günümüz hatta bazı aylar 3
günümüz gasp edildi. Tekrar haftalığa dönüldüğünde bu gasp bir şekilde son
bulmuş oldu. Müdür zaten aylıktan haftalığa dönülerek maaşımızın 70 lira
arttığını bununda dolaylı bir zam olduğunu söyledi. Bizde ona şu cevabı
verdik; "Müdür bey, siz önce bizim eşeğimizi çalıyorsunuz sonra eşeği
bize iade edip bizden de sevinmemizi bekliyorsunuz." Bu söz üzerine
müdürün suratı patlıcan moru oldu. Zam konusunda ses çıkmayınca bireysel
olarak sesler yükseltildi ve -bazı arkadaşlar sanırım bütün binada 15-20
kişiyi geçmez- düşük ücret aldıklarından dolayı 10’ar YTL zam aldılar.
Bunların arasında bende vardım. Bu 10 YTL’yi aldığımda şok oldum. Bu kadarı
da pes. Diğerlerine zam yapılıp yapılmadığından haberim yoktu, diğerlerinin
zam almadığını öğrendim. Bizim bölümde 3-4 kişi bu 10 YTL’lik zamdan
faydalanmıştı. Bu 10 YTL’leri pazartesi günü ustabaşlarına vererek bu zammı
kabul etmediğimizi söyledik. Biz Sadece kendimiz için değil diğerleri için de
zam istediğimizi ve bu 10 YTL’nin bize zam değil de iyileştirme adı altında
verildiğini öğrendik. "Zam ne zaman?" diye sorduğumuzda, "Bu
yıl zam yok" cevabını aldık. Sebebini sorduğumuzda klasik patron bahaneleri
burada da kendini gösterdi. Patron para kazanamıyormuş, üretim düşükmüş,
diktiğimiz işleri fasona verseymiş daha kârlı olurmuş. Hem bozuk iş
dikiyormuşuz hem de hangi yüzle zam istiyormuşuz. Önce hak etmeliymişiz.
Üstelik piyasa da rekabet edemiyormuş. Burayı kapatsa 200’e yakın işçi evine
nasıl ekmek götürecekmiş, bizi düşündüğü için işyerini kapatmıyormuş falan
filan. Pikniğin acısının bu şekilde
çıkacağını arkadaşlar aralarında konuşarak piknikte bize neden iyi
davranıldığını öğrenmiş olduk. Patron zemini sağlamlaştırmak için piknikte
bonkör davranmış ve bizleri bu şekilde yumuşatmaya çalışmıştı. Tabii ki böyle
olur. Her zaman söylüyoruz, işçi sınıfı işçi bilincini geliştirmedikçe,
işçiler bir araya gelmedikçe, kendi aralarında örgütlenmedikçe, ayrı ayrı
kutuplaşmalar meydana geldikçe bizler böyle sömürülmeye devam edeceğiz. Biz
Türk de olsak, Kürt de olsak, Alevi ya da Sünni hatta Hıristiyan da olsak
değişen hiçbir şey yok. Ortak bir sorunumuz var. Sorunumuz düşük ücret. Bunu
engellemenin tek bir yolu var. Birlikte hareket etmek. Tüm problemlerimizi
birlikte çözmek için örgütlenmek ve gücümüzü yükseltmek. Çünkü bu esnada öyle
bir şey oldu ki şunu fark ettim. İnsanların sesleri yükseldikçe, ustabaşılar,
müdür ve patronu bir telaş aldı. İkide bir toplantı yaptılar. Bu seslerimizi
yükselterek üretimden gelen gücümüze yansıtabilseydik, biz şalteri
kapatıyoruz deyip de o şalteri kapatıp üretimi durdurabilseydik, ben eminim
ki bizi bu kadar rahat sömüremeyeceklerdi. Birlikte hareket etmenin hiç de
zor olmadığını, sadece bir elin parmakları kadar olan
itirazların çoğalarak, büyüyerek bir çığ haline dönüştürmek ve bu çığın bize
getireceklerini iyi görmek gerekiyor. Bir İşçi Havalar
Isınıyor Patronun Umurunda Değil Patron fabrikanın dış
cephesine büyük bir reklam panosu yaptırdı. Havaların ısınmasıyla birlikte
pano yüzünden camları açamıyoruz. Böylece çalışırken zor durumda kalıyoruz. Bunu görmezlikten gelen idare
klima taktırmak yerine göstermelik birkaç değişiklik yaparak göz boyamaya
çalışıyor. Klima için imza toplayan işçilere şef, “boşuna klima için imza
toplamayın” dedi. İşyerine mini market kurup, işçilere parayla satış yapan
patron, 3 yıldan beri istediğimiz su dolabını ancak getirdi Patron istediği zaman bol para
harcayıp reklam panosu yaptırıyor. Ama işçilerle ilgili bir sorun oldu mu
cimri davranıyor. Bizler de kararlı bir şekilde isteğimizi diretmeye devam
edelim. Bir İşçi İşçilere Verilen Değer Çalıştığım işyerinde 180 işçi
çalışıyor. Ama işyerinin büyük olsun küçük olsun sorunları aynı. Aşırı sıcaklar
çalıştığımız imalat bölümünü hamama çeviriyor. Patronun odası ve idari
kadronun çalıştığı bölümde çalışanlar klimaların serinliğinde hırkayla
çalışmak durumundalar. İşçilerin su içtikleri dolaplar 15 yıllık ve
paslanmış, su içmek istesen bile içemiyorsun. Sabah işbaşı yaptıktan iki
saat sonra bazı işçilerde mide bulantısı ve karın ağrısı şikayetleri başladı.
işçiler o gün hastaneye gittiler. Doktor “içtiğiniz sulardan olabilir” dedi.
İmalat müdürü de aynı şikayetlerden hastalandı. Bu yaşanan olay belli ki patronun
umurunda olmamış, halen eski su dolaplarını değiştirmiyor. Parası mı yok
desek, hayır. İşçilerin sağlığına verdiği değer budur. Hem bizleri sömürerek
sırtımızdan milyarları kazanıyor, hem de patrona bu kadar parayı kazandıran
bizlere verilen değeri görüyoruz. Bir İşçi Örgütlüysek
Her şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şey Ben tekstil işçisiyim ama her
iş kolunda ve her işyerinde olduğu gibi bizimde işyerinde bir takım sorunlar
var. Bu sorunların üstesinden örgütlü olursak gelebiliriz. Bunun için sınıf
bilinçli ve duyarlı işçi arkadaşlara büyük sorumluluk ve fedakarlık düşüyor.
Bu düşünceyle biz de işyerindeki duyarlı işçilere fikirlerimizi anlatıp,
arkadaşlarla ortak bir irade oluşturmak ve bunun sonucunda yaşadığımız
sorunlara gücümüz oranında müdahale edebilmek istedik. Bu demek değil ki her
şeyi bir anda değiştirebiliriz. Bunun için fedakarlık yapmamız lazım,
özellerimizden zaman ayırarak faaliyetlere katılmamız gerekir, bizlere düşen
bu. Patron işçilere üç ay zamları
geç verdi. Bununla birlikte yeni bir fabrika açtı ve ben de bu fabrikada çalışıyorum.
Patron bizimle beraber bu işyerine gelen ustayı işten çıkardı. Ve onun yerine
diğer işyerinden yeni bir usta gönderildi. Ustanın işten atılmasının nedeni
işçilere bağırmıyor ve sıkça izin yazıyor oluşu. Yeni usta bir hafta sonra bir
toplantı düzenledi ve yeni bir takım kurallar söyledi: paydosa yarım saat
kala tuvaletlere gitmek, konuşmak, müzik dinlemek, ayağa kalkmak, gereksiz
yere izin almak yasak. Usta konuşmasını tamamladıktan sonra bizler de sert
çıkarak bu işlerin böyle olmayacağını, üreten biziz, burada sağlıklı bir
ortam olmazsa bunun üretime yansıyacağını ve bu katı kurallara uymayacağımızı
hafta içi gösterdik. Usta “bu kurallara uymayanın canını yakarım” dedi. Bizler
de o kadar kolay olmadığını, bizim canımızı yakanın bizde canını yakarız”
dedik. Ve usta zorunlu olarak ses tonunu yumuşatmak ve geri adım atmak
zorunda kaldı. Bir İşçi Seçimler
Neyi Değiştirir? İşyerinde ve mahallelerde
seçimler konuşuluyor. Bu seçimde üçlü koalisyon diyenlerden, AKP’nin tek
parti olarak geleceğine, kim gelirse gelsin her şey aynı olacak diyenlere
kadar farklı görüşler var. Bizce burjuva partilerin hepsi de aynı programı
savunuyorlar. Yani patronların çıkarlarına hizmet ediyorlar. Bizler seçimlere
giderken 5 yıllığına seçtiğimiz vekillere geleceğimizi emanet ediyoruz.
Öyleyse bizler bu vekilleri ne kadar tanıyoruz ve bizim sorunlarımızı
çözümleri için ne yapıyorlar? Bizler bu vekilleri ne kadar
denetleyebiliyoruz? Bunların hiç birini
yapamıyoruz. Çünkü bu sistemin seçim düzeni bizleri beş yılda bir sandık başına
gidip de oy kullanan olarak görüyorlar. Siz bakmayın seçim vaatlerine bir
dahaki seçime kadar bu vekilleri bir daha görmeyeceğimiz kesin gibidir. O
zaman geleceğimizi neden bu burjuva partilerine ve onların vekillerine
vererek geleceğimizi ipotek ediyoruz. Bizler bunları yapmak yerine
bu partilerin programlarını teşhir ederek ve oy istediklerinde tepkimizi göstererek
işe başlayabiliriz. Bir İşçi Kargo İnşaat
Bitmiyor İşyerinde sürekli olarak bir
inşaat hali var. Bir yerler yıkılıyor, tekrar yapılıyor. Bu durum biz çalışanlara
karşı zamlarda bahane olarak kullanılıyor. Patron harcama yapıyoruz deyip
müdürler aracılığıyla bizleri susturmaya çalışıyor. Zam gecikmeli olarak
verildi ve iki aylık zam farkımız da verilmedi. Bu inşaat halinin göstermelik
olduğu, patronun vergiden çalmak için yaptığı söylentileri var. İşçiler yararına
hiçbir şey yapılmıyor. Üst katta çalışan arkadaşlar yemek yemek için alt kata
iniyor. Çay paydosunu da kendi bulundukları katta çay salonu var, orada
içiyorlar ama çay içilen yer dar ve havasız. Paydosa çıkıldığında oturacak
yer bulunamıyor. Bulunsa da çay ocağının sürekli kaynamasından dolayı içeride
bunaltıcı bir hava oluşuyor. Yaz aylarında olduğumuz için işçiler dışarıda
çaylarını içiyorlar, ama kış geldiğinde durum daha da zor oluyor, arkadaşlar
bu durumdan rahatsızlar fakat dinleyen yok. Patron kendi klimalı odasında,
çayı masasına geliyor, bir sorunu yok. Biz işçiler bir araya gelip bu
tür sorunları konuşup çözüm yolları aramamız gerekiyor. Ancak birlik olursak
çalışma koşullarımızı, dinlenme ortamımızı ve her türlü sorunumuza çözümler
getirilmesini sağlayabiliriz. Bir İşçi Venezüella RCTV Kanalının
Kapatılması Üzerine Uluslararası İşçi
Birliği- Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI) Uluslararası Sekreterlik Deklarasyonu
|