|
Yıl: 28 |
|
Eylül 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 43 Patronlar Memnun, İşçileri Neler Bekliyor? - İşçi Cephesi Seçimlerin Ardından DTP ve Olasılıklar - Fuat Karan
Mevsimlik
Tarım İşçileri - Şahin Yıldırım İş
Kanunları Gerçekten İşçiyi Korur mu? - Alper Şafak THY İşçileri Mücadeleyle Kazandı - Öykü Tanır Kuraklık Sorunu - Akın Sel 12 Eylül 1980 Sancımız - Neşe Sezen Kriz
Kapıya Dayanıyor! -
Murat Yakın Fabrikalardan – Okur mektupları Şengalde Ezidi Katliamı - Jiyan Patronlar Memnun, İşçileri Neler Bekliyor? İşçi Cephesi Yaklaşık son beş aydır askerle
hükümet arasında cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda bir bilek güreşi
yaşanıyordu. Abdullah Gül’ün 11. Cumhurbaşkanı seçilmesiyle hükümet bilek
güreşini kazandı. Bu sonuç askerin 27 Nisan Muhtırasına; asker-CHP destekli
hükümet karşıtı Cumhuriyet Mitinglerine; Anayasa Mahkemesi’nin 367 buluşuna
rağmen gerçekleştiği için çok daha büyük bir anlamı var. Kuşkusuz bu üçlü ve
diğerleri güç ve iktidar savaşında mevzilerini hemen terk etmeyecek. Diğer
yandan yeni pozisyonlar almaları da kaçınılmaz. Askerin sesini alçaltıp, yakın
takip içinde, bir bekle ve gör taktiğine geçmesi güçlü bir olasılıktır. Yıpranan
imajını ve yaralarını sarmak için askerin buna ihtiyacı var. Genelkurmay
Başkanı’nın bütün “uyarılarına” rağmen seçmenin yüzde 47’sinin AKP’ye onay
vermesi bu yıpranmanın en açık kanıtı. Seçim sonuçları ve Gül’ün
cumhurbaşkanı seçilmesi tartışmasız askerin istediklerinin tam tersi sonuçlar
oldu. Benzer şekilde CHP’nin sürekli korku ve gerilim taktiği de tersine bir
sonuç yarattı. Ama CHP ve Baykal’ın işi askerler kadar kolay değil; çünkü
susmaları onlara yetmeyecek. Sarıgül gibi kimi yırtıcı rakipler Baykal ve
ekibinin peşini bırakmayacak gibi görünüyor. Diğer muhaliflerde girişimlerine
başladı. AKP’nin sarsıcı başarısının Baykal ve ekibine fatura edilmiş olması
CHP’de büyük kavgaların yaşanmasını kaçınılmaz kılıyor. CHP’deki bu
karışıklık kısa vadede en çok AKP ve MHP’nin işine yarar dersek yanılmayız.
Anayasa Mahkemesi ise 367 buluşuyla çok büyük yara aldı. Kararın “hukuki”
değil siyasi olduğu zaten tartışmasız. Muhtemelen Mahkeme üyeleri
kendilerini, “karar kötü ama darbeyi önledik” diyerek savunuyordur. Bu tablo AKP hükümetinin olası
karşıtlarını ne kadar hırpaladığının bir kanıtı sayılabilir. Eğer AKP büyük
hatalar yapmaz ise aynı 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında olduğu gibi uzun
süre muhalefetin nefesini ensesinde hissetmeden yoluna devam edecektir. Nitekim Başbakan Erdoğan
aldığı yüzde 47 oya rağmen şımarmamış görünüyor: açıkladığı 60. Hükümet
kadrosuyla ve programıyla, hazırlattığı yeni “sivil Anayasa” ile, Meclis
Başkanlığına Köksal Toptan gibi bir ismi önermesiyle, siyasi ve iktisadi
programının rotasını ısrarla AB olarak belirlemesiyle sistem içinde çatışmacı
değil, uzlaşıcı ve çözücü olmayı vaat ediyor. Büyük patronların büyük övgü ve
desteğini almaya devam etmesinin nedeni de bu… Rejim krizinin sönümlendiği,
görece siyasi istikrarın oluştuğu, ekonominin bu politik durumun desteğiyle
ayakta kalacağı bir sürece girdiğimizi söyleyebiliriz. Bu süreç burjuvazi
açısından görece daha da istikrarlı bir dönem anlamına geliyor. Yeni güç
dengelerine göre roller ve paylar belirlenecek. Çok memnunlar ve çok
kızgınlar olacak. Taraflar birbirlerinin açıklarını kollamaya devam edecek. Buna rağmen bir yanılsamaya
dikkat: AKP yüzde 47 oy aldığı için sistem onu zoraki kabul etmiş değil.
Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya dünyanın dört bir yanında
nice seçimler kazanmış hükümetler alaşağı edildi. Bu partilere, hükümetlere
karşı darbeler yapıldı, savaşlar açıldı. Bugün çıkarılan bütün gürültüye
rağmen AKP’nin hükümet olmaya devam etmesinin tek bir nedeni var: sistem için
bir tehdit olmaması. Eğer AKP sistem için tehdit olarak düşünülseydi değil
yüzde 47, yüzde 77’de oy alsa meşruiyet tartışmasını aşamazdı. Laiklik tartışmalarının,
cumhurbaşkanlığı seçiminin ve benzeri bir dizi kavganın devletin ve burjuvazinin
çeşitli sektörleri arasında süren bir güç ve iktidar kavgasının yansıması
olduğunu ifade etmiştik. Bu kavgada güç şimdi AKP’nin elinde toplanmış
durumda. AKP, temsilcisi olduğu büyük patronların çıkarları doğrultusunda
hareket etmeye devam edecek. İşçileri
neler bekliyor? Hükümet ve patronlar AB
projesini çok önemsiyor çünkü bu proje işçi sınıfına ve emekçi kitlelere sol gösterip
sağ vurmak için çok iyi bir araç. Bu proje 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa
işçi ve emekçilerinin mücadelelerle elde ettiği ekonomik ve sosyal hakların
bir bir geri alınması anlamına geliyor. Emeklilik yaşı uzatılıyor ve maaşlar
düşürülüyor. İşçi ücretleri geriliyor, sosyal haklar tırpanlanıyor, esnek
çalışma adına açık bir vahşi sömürü gündeme sokuluyor. İşsizlik, yoksulluk
yaygınlaşırken kim sosyal proje ve desteklerle emekçi halkın gözü boyanıp,
kafaları karıştırılıyor. İşte Türkiye’nin işçi ve emekçileri henüz
kırıntılarını görüp yaşadıkları bu hakların ellerinden çeşitli yalan ve
baskılarla alındığı bir saldırıyla karşı karşıya. Eğer biz yanılıyorsak ve
hükümet doğruyu söylüyorsa inanmaya hazırız, talebimiz eşit ve adil bir paylaşımdır:
kişi başına düşen milli gelir 5 bin dolar ve hedef de 10 bin dolar ise asgari
ücret yoksulluk sınırına taşınmalı. Herkesin yaşamak için bir işe ihtiyacı
var, herkese iş garantisi. İş yok deniyorsa ücretler düşürülmeden vardiya
sayıları arttırılmalı, işler tüm çalışanlar arasında paylaştırılmalı, yine de
iş yok deniyorsa zenginlerden servet vergisi alınmalı ve tüm işsizler için
insanca yaşayacak işsizlik ücreti verilmeli. Emeklilik yaşı 60 ise tüm
işyerlerine 60 yaşına kadar işçi çalıştırma zorunluluğu getirilmeli. Hukuk ve
kural var, keyfilik yok deniyorsa yalan-dolanla işten atma yasaklanmalı.
Sivil toplum, örgütlü toplum deniyorsa tüm çalışanlar için örgütlenme ve
sendikalaşma bir hak olmalı. Eğitimli bir toplum isteniyorsa herkesin
ücretsiz eğitim hakkı olmalı. Sağlıklı bir toplum deniyorsa insanlar hasta
olup, ölümcül hale gelmeden gerekli bakım ve tedavileri için ücretsiz bir
sağlık sistemi kurulmalı... Bunlar verildi de işçiler, emekçiler mi reddetti?
Eğer AKP hükümeti çok demokrat olduğunu iddia ediyorsa bunları yapmalı. Kuşkusuz
hak ve özgürlükler verilmez, ancak mücadelelerle alınır. Öyleyse herkes gibi
işçi ve emekçiler de sözlerini söyleyebilmeli. Biliyoruz ki nicedir işçi
sınıfının eriyip yok olduğunu söyleyenler bulunmakta. Bu “görüş” gerçeği
yansıtmıyor. İşçi sınıfı buharlaşıp yok olmuş değil. Aksine toplumun çok daha
geniş kesimleri işçileşiyor. İşçi sınıfı ve emekçi halk üzerideki deli
gömleğini yırtıp atmalı ve izleyici olmaktan kurtulmalı. Toplumsal mücadelenin
şiddetli şekilde işçi sınıfının önderlik gücüne ihtiyacı var. Kaybeden değil
kazanan olmak için bu zorunlu. 01/09/2007 Seçimlerin Ardından DTP ve Olasılıklar
Fuat Karan 22
Temmuz seçimlerin ardından çok merak edilen konulardan biri DTP’li
milletvekillerinin mecliste yemin edip etmeyecekleri ve genel olarak nasıl
bir siyaset izleyecekleriydi. Çünkü bundan 16 yıl önce SHP ile seçim
işbirliği yaparak meclise milletvekili olarak giren HEP’li milletvekilleri,
Kürtçe yemin ettiği için meclis kürsüsünden yaka paça indirilerek tutuklanmış
ve onlarca yıl cezaevinde tutsak edilmişti. Bu durumu tekrar yaşamak
istemeyen Türkiye burjuvazisi tedirgindi. Kürt özgürlük hareketini yasal
sınırlar içerisinde tutarak, sınırlı taleplerle etkisizleştirmek isteyen
geniş bir burjuva kesimi DTP’nin meclise girmesinden memnundu. Ağzına
bir parça bal çalıp koca bir halkı sindirme hayali kuruyordu. Burjuvazinin bu
liberal kesimlerinde aman bir kriz çıkmasın, borsa düşmesin, yabancı sermaye
kaçmasın korkusu da mevcuttu. Bu nedenle DTP’nin bir kriz yaratmamasını
istiyorlardı. Bu nedenle de burjuva medya DTP’ye yoğun bir ilgi gösterdi. Asker-polis rejiminin, asker ve
sivil sözcüleri ise her zamanki gibi DTP’ye dönük taarruza hazırdılar. Onlar
ise tam tersine dört gözle bir kriz ortamı doğmasını bekliyorlardı ve DTP’nin
şahsında Kürt halkına dönük saldırılarını arttırmayı umuyorlardı. Bunun için
de DTP’li milletvekillerinin farklı bir şey yapması ya da söylemesi
yeterliydi. Bu kesimler, şiddet ve kanla beslendikleri için Kürt sorunun
şiddetle çözülmesini istemekteler ve her türlü inkarcılığı da meşru
göstermekteler. Kimdir bu kesimler?: Başta Genelkurmay Başkanlığı olmak
üzere, MİT, emniyet, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi vb gibi devlet kurumları,
CHP, İşçi Partisi, MHP gibi partiler, Atatürkçü Düşünce Derneği, Milli
Müdafaa Derneği gibi sivil kurumlardır. Kürt halkı ise, DTP kanalı ile
haklı taleplerinin meclise taşınmasını istemekteydiler. Ancak burada bir
noktayı görmek gerekiyor. Kürt emekçilerinin, Kürt köylülerinin talepleri ve
mücadele yöntemleri ile Kürt burjuvazisinin talepleri ve mücadele yöntemleri
arasındaki farklılaşma var. Kürt burjuvazisinin her ne kadar Irak’ta filli
bir Kürt devletinin kurulmasıyla kendine olan güveni artsa da, esasında, Kürt
hareketini sınırlı demokratik talepler etrafında tutmayı hedeflemektedir. Bu
durum DTP’nin politikalarına da dönem dönem yansımaktadır. Seçimlerin Ardından Seçim sonuçlarını değerlendiren
DTP yönetiminin, Türkiye’nin partisi olamadık, Oran’ın karşısına aday
çıkarmak hataydı, tüm ezilenlerin, emekçilerin sesi olamadık açıklaması
Türkiye burjuvazisini mutlu ederken, medya bu açıklamaları manşetlere taşıdı.
DTP acaba artık Kürt halkının taleplerini daha az mı gündeme getirecekti?
Ardından DTP’li yöneticilerin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile
tokalaşması geldi. Bu tokalaşma burjuvaziyi öylesine mutlu etti ki, tüm gazetelerin
manşetlerine taşındı. Çünkü herkes MHP ve DTP’nin mecliste kavga etmesini
bekliyordu. 5 Ağustos’ta Hürriyet’in başlığı şöyleydi: “Meclis
Kardeşliği.” Bu övgülerin yanında hep bir ama da mevcuttu. 9 Ağustos’ta
Hürriyetin başlığı, “Bir el tokalaşıp, diğer el askere kurşun sıkmasın” dı.
DTP’li milletvekillerinin kendileriyle ilgili de “ama” lar söz konusuydu.
Örneğin Sebahat Tuncel’in milletvekili olup cezaevinden çıkması şiddetle
eleştirilirken, giydiği kıyafet, fönlü saçları ve makyajı da gündeme
taşınıyordu. İçi boşaltılan fikirler ve geride kalan boş makyajlı siluetler
Türkiye burjuvazisinin Kürt milletvekillerinden beklentisiydi. Bu gelişmeler
aslında Kürt hareketinin bazı kesimleri içerisinde de pek de hoş
karşılanmadı. Örneğin Abdullah Öcalan Türkçe yapılan yeminin en azından
kamuoyuna gerekçelerini anlatmak gerektiğini söyledi. Bunun bir zorlama
olduğunu ve göstermelik olarak yemin edildiğini kamuoyuna açıklanmalıydı diyerek
tepkisini dile getirdi. Öcalan, ayrıca tokalaşma meselesini de eleştirdi.
Uzlaşmak için bir adım atılmadığını ifade etti. DTP’nin
bu tutumları aslında onun mecliste izleyeceği siyasetin de göstergeleri. DTP
kendini meclise ve Türkiye burjuvazisine kabul ettirmek istiyor.
Aşırılıklardan arınmış, barış isteyen, kucaklaşma isteyen bir parti havası
vermek istiyor. Ancak Kürt hareketi kendi taleplerinde ne kadar esnerse
esnesin Kürt meselesini şiddetle çözmek üzerine, yani imha üzerine kurulu
Türk devlet politikasını o kadar kolay değiştiremez. Zira bu inkar ve şiddet
politikası cumhuriyetin köklerinde yatmaktadır ve bu nedenle bu asker-polis
rejiminin yıkılması için bir devrim gerekir diyoruz. Mecliste Gerilim Artıyor Asker
ile Kürt milletvekillerinin gerilimi, DTP’lilerin Şırnak’taki operasyonda
kimyasal silah kullanıldı iddiasıyla daha da arttı. DTP öldürülen Kürt
gerillalarının cesetlerinin ailelerine teslim edilmemesi ve çatışmanın
yaşandığı bölgedeki izler üzerine, ordunun kimyasal silah kullandığı
iddiasını meclise taşımıştı. Bu iddia orduyla arasındaki gerilimin dozunu
arttırdı. Büyükanıt, iddialara cevap vermezken ben askerim, teröristlerin
iddiasını ciddiye almam diyerek konuyu kapattı. Ordu
ile Kürt milletvekilleri arasındaki tartışma, DTP’li milletvekillerinin ve
Ufuk Uras’ın 30 Ağustos resepsiyonuna davet edilmemesiyle tekrar alevlendi.
Ordunun düzenlediği resepsiyon sadece milliyetçi, tarikatçı, orducu sağcı ve
solculara açıktı. Sosyalistsen, Kürt’sen kapılar kapalıydı. Kara Kuvvetleri Komutanı
İlker Başbuğ, DTP'li milletvekillerinin davet edilmemesinin gerekçesini şöyle
açıklıyordu: "PKK’ye terör örgütü diyemiyorlar. Demeyen insanı nasıl
davet edebiliriz? Bakın ya şu an onları buraya davet etseydik ve bu gece bir
şehit verseydik bunu nasıl anlatırdık. Bunu mantığınız alıyor mu? Bölücü
diyorlar mı? Demiyorlar... Ondan sonra da bize ayrımcılık yapılıyor diyorlar.
Nasıl olacak bu?" Bu tutumu eleştiren Ufuk Uras andıçlarla
gazetecilere yapılan ayrımcılığın bir benzeri, bu sadece milletvekillerine
değil onları seçenlere dönük bir ayrımcılıktır derken, DTP Genel Başkanı
Ahmet Türk kimin bölücü olduğu ortaya çıkmıştır diyerek orduyu
bölücülükle suçlamıştır. Türk’ün eleştirisinin ardından soruşturma açıldı.
Son olarak 1 Eylül tarihinde DTP Çanakkale il Başkanı tutuklandı. Devamında
neler olacağını bilmesek de Kürt milletvekillerine karşı tahammülsüzlüğün ve
saldırıların süreceğinden şüphemiz yok. Tüm
bu tartışmalar da gösteriyor ki, burjuva rejiminin kendisi ezilen yoksul
kesimlerin en ufak talebine karşı bile hoşnutsuzdur. Kürt milletvekilleri bu
noktada ya Türkiye burjuvazisinin taleplerini hayata geçirerek
kişiliksizleşecekler, ya da ezilen yoksul Kürt halkının taleplerini dile
getirerek imha edilecekler. Elbette Kürt milletvekillerinin baskıcı rejim
tarafından yaka paça indirilmesini engelleyecek, saldırılara karşı koruyacak
bir güç var, işçi sınıfı. İşçi sınıfı sınıfsız toplum mücadelesini
sürdürürken her türden ulusal ayrımcılığa karşı da mücadele etmelidir. Ancak
bu güç, Kürt halkıyla birleşerek burjuvaziyi ve onun ordusunu durdurabilir.
Sınıf mücadeleci işçiler, sendikacılar, ezilen her kesimden insanlar,
devrimci gençler, Kürt halkının haklı taleplerini savunmalıdır. Bu taleplerin
yolu işçiden, ezilenden yana demokratik bir anayasadan geçer. Bu nedenle ana
talebimiz 12 Eylül Anayasası’nın yürürlükten kaldırılması, işçilerin ve tüm
ezilenlerin taraf olduğu bir anayasanın hazırlanmasıdır. Ayrıca Kürt
milletvekillerinin dile getirdiği sınır ötesi operasyonların durdurulması,
adil demokratik bir barış, siyasi tutsakların serbest bırakılması, ana dilde
eğitimin yasallaşması taleplerinin de destekçisiyiz. 1 Eylül 2007 Yaşamları açlık ve ölüm
arasına sıkıştırılanlar: Mevsimlik Tarım
İşçileri Şahin Yıldırım Ülke gündemini son iki aydır
meşgul eden konuların başında şunlar vardı; Genelkurmay’ın 27 Nisan
e-muhtırası ve sonraki süreç, cumhurbaşkanının eşinin baş türbanlı mı olacak,
olacaksa darbe olacak mı? Seçimler, seçim sonrası AKP’nin yüzde 47 oy alması,
yeni parlamentonun oluşması, oluşan parlamentoda uzlaşma olur mu, olamaz mı?
MHP-DTP’liler arasında gerginlik olur mu? Abdullah Gül seçilir mi, seçilirse
ne olur? Evet bir yandan bu siyasi gelişmeler
olurken, diğer yandan mevsimlik ücretli kölelerin trafik kazalarında ölüm
haberlerini duymadığımız gün neredeyse yok. Hiçbir sosyal güvenceleri
olmayan, sadece günlük 7-10 YTL ücret karşılığında çalışan ve yılın belli
ayları farklı bölgelere giderek yaşamlarını devam ettirmeye çalışan mevsimlik
tarım işçileri her yıl aynı sorunlarla karşı karşıya. Acaba bu kazalar
mevsimlik tarım işçilerinin kaderi midir? Trafik kazası mı, katliam mı? 6 Ağustos 2007'de 14 kişilik bir
minibüse binen 24 Adıyamanlı mevsimlik işçi Sivas'ta kaza geçirdi. Kapasitesinin
neredeyse iki katı yolcu taşıyan minibüsten kurtulan olmadı. Olay yerine gelen
sağlık ekipleri araçtan cesetleri bile güçlükle çıkarabildi. 18 Ağustos'ta da
Şanlıurfa'da tarım işçilerini taşıyan bir kamyonet kaza yaptı. Kazada 18 kişi
hayatını kaybetti. 8 Ağustos tarihinde Niğde'de meydana gelen kazada da bir
fındık işçisi ölürken 20 kişi de yaralandı. Bu kazadan bir gün sonra
Adıyaman'da mevsimlik işçileri taşıyan bir kamyon şarampole yuvarlandı.
Kazada 29 kişi ağır yaralandı. Şanlıurfa'da meydana gelen benzer bir kazada
da 45 kişi çeşitli yerlerinden yaralandı. Selçuk
Üniversitesi Kazaları Araştırma, Önleme ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr.
Ömer Halis Tombaklar, yaz aylarında pek çok mevsimlik işçinin trafik
kazalarına kurban gitmesinin tesadüf olmadığını vurguluyor. Tarım işçilerinin
ilkel şartlarda taşındığına dikkat çeken Tombaklar, "Türkiye'de
hayvanlar bile belli standartlara göre taşınıyor. Düşmemeleri için bağlanıyor,
şoför hayvanın zarar görmemesi için süratine dikkat ediyor. Oysa tarım
işçilerine hayvanlar kadar bile değer verilmiyor." diyor. Evet, hiçbir sosyal güvenceye
sahip olmayan mevsimlik tarım işçilerinin ölüm yolculukları, insana, emeğe değer vermeyen kapitalist iş ve yaşam koşullarının
sonucudur. Çoğunluğu Kürt illerinden gelen mevsimlik tarım işçileri,
yaşamlarını idame ettirmek için uzak illere çalışmaya gitmek zorunda
bırakılmaktadır. Çünkü, bulundukları bölgelerde işsizlik, kötü yaşam
koşulları, yıllardır sürdürülen kirli savaş politikaları var. Bunun sonucu ya
göç etmek ya da yoğun sömürünün olduğu tarım bölgelerine gitmek zorunda kalan
mevsimlik tarım işçilerinin kamyonet kasalarındaki ölüm yolculuklarıyla
ilgili devlet hiçbir önlem almamakta, ölümler görmezden gelinmektedir. Her yıl
tekrarlanan bu katliam gibi kazalar, trafik kazası olarak geçiştirilemeyecek
derecede önemlidir. Çünkü her yıl yüzlerce insanın yaşamına mal olan bu
katliamların nedenleri bellidir. Devlet yetkilileri hiçbir önlem almadığı
gibi yaşanan olayları basit bir “şoförün dalgınlığı” olarak göstermeye
çalışarak sorunların daha da derinleşmesine neden olmaktadır. Denetimlerin
yetersiz ve sonuç alıcı olmaması nedeniyle kamyonet kasalarında insan
taşınmaya devam ediliyor. Bu durum kapitalist sistemin insan yaşamına ne
kadar önem verdiğini gösteriyor. Yaşananları basit bir trafik kazası olarak
göstermek isteyenler hep oldu. Ama bu katliam gibi kazalardan önlem almayan
devlet yani kapitalizm sorumludur. Kapitalist sistemin insan yaşamına verdiği değer Kendi bulundukları
bölgelerde işsizlik ve açlıkla boğuşan işçiler çıktıkları yollarda ölümle yüz
yüze geliyorlar. Önlem alınması için daha kaç işçinin ölmesi bekleniyor?
Bir bölgeden bir bölgeye insan
taşımak için şehirlerarası otobüs tutulabilir mi? Evet tutulabilir. Ama bu
yapılmaz. Çünkü maliyet artar, kar azalır. Peki mevsimlik tarım işçilerinin
insan gibi yolculuk yapmak hakkı yok mu? Yoksul oldukları için onları balık
istifi gibi kamyon kasalarına doldurma hakkını kim veriyor? Öte taraftan
yıllarca benzer şekilde her yıl bu aylarda yaşanan bu katliamlar
görmemezlikten neden geliniyor? Bu ülkede kamyonetlere istif
edilen Kürt mevsimlik tarım işçilerinin yaşamlarını yitirmeleri o kadar da
önemli bir sorun olarak görülmüyor mu? Ben geliyorum diyen bir katliamlar
zinciri neden televizyon kanallarında tartışma konusu dahi edilmiyor,
paparazzi programları kadar haber değer taşımıyor? Çünkü bu yaşananların
sorumlusu sömürü düzenidir. Sömürü düzenin devamını isteyenler tabii ki
işçilerinin yaşamla ölüm arasına sıkışmış yaşamlarını yansıtmayacaklardır. Evet, mevsimlik tarım
işçilerin yaşamlarını yitirmeleri hiçbir devlet görevlisini ilgilendirmiyor.
Çünkü devlet erkanının “cumhurbaşkanlığı uzlaşmayla mı seçilmeli? Yeni
kabineyi yeni cumhurbaşkanına bırakan Sezer jest mi yaptı, rest mi çekti?”
gibi daha önemli işleri var. Öyleyse bir ay içerisinde önlem alınması sonucu
yüzlerce mevsimlik tarım işçilerinin ölümleri önlenebilecekken, önlenmemesi
bir kader midir? Mevsimlik tarım işçileri yılın
üç veya dört ayını çalışıp, geriye kalan sekiz aylarını bu aldıkları
ücretlerle devem ettirmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla çalışmadıklarında onları
açlıkla ölüm bekliyor. Çalışmak istediklerinde de kar hırsı yüzünden çalışma
alanına yetişemeden yaşamlarını yitirmiş olmaları hangi patronun veya ağanın
umurunda ki! 26.08.2007 İş Kanunları Gerçekten
İşçiyi Korur mu? Alper Şafak Kapitalist
ülkelerde, hukuk düzenleri patronların çıkarlarını koruyan kanunlar ve diğer
düzenlemeler ile oluşturulmaktadır. Türkiye’deki hukuk sistemi de
bu genel mantığın bir uzantısıdır ve yasalar işçilerin, emekçilerin haklarını
engellerken; patronları korumaktadır. Ancak işçi sınıfının on
yıllardır devam eden onurlu mücadelesi sayesinde elde ettiği haklar, sınıf
mücadelesinin kısmen zayıf olduğu ülkelerde bile, sınırlı bir şekilde de olsa
kanunlarda yer almaktadır. Bu bağlamda Türkiye’deki iş hayatının genel
düzenlemesi olan 4857 sayılı İş Kanunu’nun bazı hükümleri hakkında kısa
bilgileri paylaşmak anlamlı olacak. Öncelikle bu kanuna yönelik
bazı kavramları açıklamak gerekmektedir. Bir iş
sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi denir. İş
sözleşmesine dayanarak çalışma borçlar kanununda hizmet akdi
olarak tanımlanmıştır. Bu akit bir tarafın (işçinin) bağımlı olarak iş
görmeyi, diğer tarafın (işverenin) ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan bir
sözleşmedir. İş kanununda
emekçiler ve işçiler açısından en can yakan bölüm, işçinin işten çıkarılması
yani iş sözleşmesinin sona erdirilmesi konusudur. Bu konuda
4857 sayılı İş Kanunu’nun işçi lehine getirdiği en önemli yenilik işe
iade davasıdır. İş sözleşmesi
feshedilen işçi, fesih beyanında sebep gösterilmediğinden ya da gösterilmişse
sebebin geçerli olmadığını ileri sürerek fesih bildiriminden itibaren 1 ay
içersinde iş mahkemesinde feshin geçersizliğine ilişkin bir dava açabilir.
İşyerinde var ise toplu iş sözleşmelerinde bu davanın özel hakem yoluyla
çözülmesi öngörülmüş olabilir; ayrıca taraflar anlaşarak da özel hakem
kararlaştırabilirler. Özel hakem şartının anayasaya uygun olup olmadığı
konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardır. Davada ispat
yükü (feshin geçerli sebebe dayandığı) işverene ait. Dava seri muhakemeye
göre 2 ay içinde sonuçlandırılır. Temyiz edilmesi halinde Yargıtay 1 ay
içinde kesin olarak sonuçlandırır. Dava sonunda
dava reddedilirse, işverenin feshinin geçerli bir sebebe dayandığı yargı
kararıyla sabit olmuş olur. Ancak böyle bir karar (eğer ödenmemişse) işçinin
kıdem ve ihbar tazminatı kalemine engel değildir. Buna karşılık
mahkeme feshin geçersizliğine karar vermişse kesinleşen kararın tebliğinden
itibaren işçi 10 gün içersinde işverene başvurarak işe başlatılması talebinde
bulunmak zorundadır. Bu talep karşısında işverende 1 ay içersinde işçiyi işe
başlatmak zorundadır. Mahkeme feshin
geçersizliği kararıyla birlikte dava süresine ilişkin işçinin 4 aylık
ücretine ve işveren işçiyi işe başlatmazsa ödeyeceği tazminata da hükmeder.
Bu tazminatın miktarı işçinin 4 ila 8 aylık ücreti tutarında bir paradır.
(Hakimin takdirine göre) bu tazminata iş güvencesi tazminatı
denir. İşe iade
davası haricinde iş sözleşmesinin sona erdirilmesinde diğer
önemli bir konu ise toplu işten çıkarılmalardır. İşveren
ekonomik, teknolojik, yapısal vb. gereklerle toplu işçi çıkarma
ihtiyacı duyabilir. Böyle bir durumda bunu en az 30 gün önce Bölge Çalışma
Müdürlüğü’ne, Türkiye İş Kurumu’na varsa sendika temsilcilerine bildirmek
zorundadır. Toplu işçi çıkarmadan söz edebilmek için çıkartılacak işçi
sayısının 20-100 olan iş yerlerinde en az 10 işçi, 101-300 işçi çalıştıran
işyerlerinde işçi sayısının %10’u, 301’den fazla işçi çalıştıran işyerlerinde
ise en az 30 işçinin çıkartılması gerekir. Bu sayının bir aylık bir süre
içersinde gerçekleşmesi halinde de toplu iş çıkarma var sayılır. Toplu
çıkarma yapılacak durumlarda işverenin konuyu sendika temsilcileri ile
(varsa) görüşmesi ve toplu çıkarmanın olumsuz etkilerini en aza indirmesi
konularının görüşülerek karara bağlanması gerekir. Fesih bildirileri
işverenin toplu çıkarma istemini bölge müdürlüğüne bildirmesinden 30 gün
sonra hüküm doğurur. İşveren toplu işçi çıkarma uygulamasını kanunun iş
güvencesine ilişkin 18-21. maddelerinin uygulanmasını engellemek maksadıyla
kullanamaz. Aksi halde toplu çıkarmaya muhatap olan işçiler de iş
güvencesi davası açabilir. İşyeri tümüyle kapatılıyorsa bölge müdürlüğü
veya iş kurumuna bildirmek ve işyerinde de ilan etmek zorundadır. Son olarak da iş sözleşmesinin sona
erdirilmesinin genel sonuçlarına bakalım… Burada hukuk açısından en önemli olan nokta belirli
süreli sözleşmenin geçerli olması, zincirleme bir nitelik nedeniyle
belirsize dönüşmemiş olması gerekir. Belirli süreli sözleşmenin orta yerde
(süre dolmadan) sona ermesine gelince; fesih işçi tarafından haklı nedenle
yapılmışsa kıdem tazminatı hakkı doğar. İşveren tarafından
yapılmış ise -haklı nedenle fesih, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan
davranışlar için- haklı neden dışında feshedilmişse işçinin kıdem tazminatı
hakkı doğar. (yani sağlık için vs.) Belirli süreli sözleşmelerde sözleşmenin
süre dolmadan ve bir haklı neden olmadan işveren tarafından feshedilmesi
halinde işçi madde 325’e dayanarak bakiye sürenin ücreti tutarında bir
tazminat talep edebilir. Böyle bir davada mahkeme işçinin bakiye sürede
kazandığı veya kazanmaktan kasten kaçındığı miktarları tazminattan düşer.
Belirli süreli sözleşmede taraflar çoğu kez sözleşmenin süre dolmadan ve bir
haklı neden olmadan feshinde 1 cezai şart öngörülebilir. Yargıtay belirli
süreli hizmet sözleşmesindeki cezai şartın tek yanlı (sadece işveren lehine)
öngörülmüş olması halinde bunu geçersiz kabul eder. Yüksek mahkeme bu
içtihada bir istisna getirmekte, işveren için öngörülen tek yanlı cezai şart
işçiye yapılmış bir masraf nedeniyle öngörülmüşse bunu geçerli kabul
edebilir. Yukarıda belirttiğim hususlardan hareketle
iş davalarının genel itibariyle işçilerin lehine sonuçlandığını
söyleyebilirim. Dava masrafları ve süresi diğer davalara göre daha az ve daha
kısadır. Bu yüzden patronlarla yaşanan her türlü uyuşmazlığı sınıf dayanışması
bilinci içerisinde mahkemelere götürmekten çekinmemek gereklidir. Ancak şu tarihsel gerçekliği de unutmamak
lazımdır. İş kanununda işçi lehine yer alan her düzenleme işçi sınıfının
mücadelesi sayesinde gerçekleşmiştir. Örneğin sekiz saat çalışma süresi,
fazla mesai ücreti, kıdem tazminatı ve grev hakkı vs… Kaldı ki patronlar, kaşıkla verdiği hakkı
kepçeyle almasını iyi bilirler. Özelliklede Türkiye’de Avrupa Birliği Uyum
Yasaları adı altında işçi sınıfının kazanılmış haklarına karşı ciddi ve yoğun
bir saldırı vardır. Bu saldırılar Sosyal Güvenlik Yasası, Sendika Kanunu
Taslağı ve Toplu İş Sözleşmesi Taslağı ve benzeri yasal düzenlemelerdir. Bu
konuda bilgi sahibi olunmalı ve çetin bir mücadele verilmelidir. İşçi sınıfını
kanunlar değil sınıf dayanışması ve sınıf mücadelesi korumaktadır. Kanunlarda
işçiye tanınmış her hak, sınıf savaşının bir zaferidir. Yaşasın
İşçi Dayanışması! Yaşasın Sınıf Mücadelesi! 01/09/2007 THY İşçileri Mücadeleyle Kazandı Öykü Tanır THY’de 21.
Dönem toplu iş sözleşmeleri, işçilerin kararlılıkla yürüttükleri mücadeleler
sonucunda kazanımlarla imzalandı. Burjuva basının başını çektiği tüm karşı
kampanyaya, baskılara rağmen grev oylamasından çıkan “evet” kararı sonucu
etkileyen en önemli faktör oldu. Çalışma
şartlarının gün geçtikçe zorlaştığı THY’de, 3 yıldır zam alamayan ve
kaybedecek daha fazla bir şeyleri olmadıklarını düşünen işçiler kararlılıkla
grev hakkına sahip çıktı. Hava-İş Sendikası’nda mücadele eden ve haklarından
sonuna kadar vazgeçmeyen işçilerin kazanımlarından (yeni sözleşmedeki
değişikliklerden) bazıları şunlardır: Kısmi
süreli çalışanlar, haftalık çalışma süresi 30 saati ve bir takvim yılında 6
ayı geçmemek koşuluyla ve toplam personelin %5’ini aşmayacak şekilde istihdam
edilecek, bu şekilde iki dönem çalışan kısmi süreli çalışanların iş
sözleşmeleri belirsiz süreliye dönüşecek. Belirli süreli çalışma kavramı
toplu iş sözleşmesinden çıkarıldı. Belirsiz sürelilerin 5 gün olan mazeret
izinleri 7 güne çıkarıldı; evlenme yardımı, sosyal yardım, kreş yardımı, ölüm
yardımı gibi yardımların göstermelik olan ücretleri de artırıldı. Daha önce
hak kabul edilmeyen fazla mesailerin verilmesi kabul edildi. Uçuş
tazminatları, vardiya primleri de arttırıldı. Dinlenme süresinin artırılmış ve
kadın uçuş ekip üyelerinin hamilelik ve annelik hakları da düzeltilmiştir… THY
işçileri kararlı şekilde yürüttükleri mücadele ile Türkiye işçi sınıfına
örnek olmuştur. İdari ve ekonomik değişiklikler ile iş güvenliğinin
sağlanması konusundaki kazanımlar tüm işçi sınıfının kazanımıdır. Bu başarıda
Hava-İş sendikasının tutumu da takdire değerdir. Türkiye’de
bir süredir yürütülen işyeri mücadeleleri olumlu sonuçlanmıyordu. Her toplu
sözleşmede geri adım atan sendika bürokratları tarafından satılan direnişler,
zaten işçilerin denetiminde olmayan sendikal mücadeleye duyulan güveni
azaltmakta. Bu mücadele ile hala işçi sınıfının örgütlenme araçları olan sendikaların
istedikleri zaman sermayeyi nasıl yıprattıkları da görülmüş oldu.
Sendikalarda kendi denetim mekanizmalarımızı kurduğumuzda çoğunlukla patron
tekelinde olan mevcut sendikaları birer mücadele araçlarına dönüştürebiliriz. 01/09/2007 Akın Sel Küresel ısınmayla birlikte dünya yüzeyinde su oranı
gitgide azalıyor. Durum ciddi boyutlara varmış durumda. Ancak sorun sadece
bununla sınırlı değil. Su havzalarının amaç dışı kullanılması, su kaynaklarının
kirletilmesi, yerel yönetimlerin bu konuya duyarsız kalması, akarsuların
özelleştirilmesi gibi nedenler su sorununun başlıca sebepleri. Dünyada suyun özelleştirilmesinin 2000'li yıllara uzanan
bir geçmişi bulunuyor. Nitekim IMF kredilerinin çoğunda bu taahhüt bulunuyor.
Ama daha da önemlisi, bu konuda bir uluslararası anlaşma bile var. Ve
Türkiye, bu anlaşmaya çoktandır imza atmış durumda. Özelleştirme sonucu, su fiyatları Fas'ta 3, İngiltere'de
4.5, Filipin’lerde 4, Fransa'da 1.5 kat arttı. Suyun özelleştirilmesi,
insanların yaşam hakkını da ihlal etti. Örneğin su hizmetlerinin özelleştirilerek
uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesi, Afrika'da salgın hastalıklara ve
ölümlere sebebiyet verdi. 2000'de suyun özelleştirilmesinden aslan payını
Fransız Suez şirketi alırken, kolera salgını sonucu 250 kişi hayatını
kaybetti. Türkiye’de bu sorunla büyük ölçüde karsı karşıya. AKP
hükümeti su sorununa yeterli derecede kaynak aktarmayarak, kuraklığı afet
saymayarak konuya ne kadar duyarsız olduğunu ortaya koyuyor. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 2003 yılındaki bir
belgede ortaya çıkan su sorunumuz yok, köprü ve metroya öncelik veriyoruz
açıklaması ile şimdi de özellikle kendisine oy veren bölgelere su
tankerleriyle su taşıyor olması sorunu ortaya koyuyor. Kimi emekçi
mahallelerde gençler bir araya gelerek su tankerlerini ele geçirip
mahallelerine götürerek mahalle halkının su ihtiyacını karşılıyor. İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’nin deniz suyunu arıtarak şebeke suyuna aktardığının
ortaya çıkması sorunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. 30.08.2007 Neşe Sezen 1970’li yıllarda Türkiye’de sınıf mücadelesi yükseliş
içindeydi. Devrimci hareketler sınıf mücadelesinin bu yükselişinde önemli bir
yere sahipti. Emperyalizm bu yükselişi kaygıyla izlemekteydi ve ileriye dönük
planları açısından bu mücadeleleri boğmak istiyordu. Bedelini işçi ve emekçilerin ödeyeceği bir askeri darbe bu
koşullarda tezgahlandı. 1960 Anayasası’nın sağladığı kimi görece kazanımlarda
içinde olmak tüm sosyal, ekonomik, siyasi kazanımların gasp edileceği bir
darbe olacaktı bu. Patronlar 24 Ocak Kararları ile zaten bu süreci başlatmıştı.
Böylece sınıf hareketine tarihsel bir darbe indirme adına
12 Eylül 1980’de Silahlı Kuvvetler bir askeri darbe gerçekleştirdi. Askeri
diktatörlük altında parlamento, siyasi partiler, sendikalar, dernekler
kapatıldı. Nitekim emekçilerin birçok hakkı bir gece içinde gasp
edilmeye başladı. Sendikalaşmanın, örgütlenmenin önüne kısa sürede aşılması
çok zor engeller konuldu. Grev yapmak, miting düzenlemek, kısaca en küçük bir
hak arayışı dahi yasaklanmış oldu. İşte yine bu koşularda patronlar adına çalışma yaşamı
yeniden düzenlendi. Özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma
uygulamaları hız kazandı. Bir yandan işsizlik artmaya başladı, diğer yandan
patrondan yana acımasız çalışma koşulları yaratıldı. Tabii ki sadece iktisadi hayat değil, siyasal-sosyal hayat
da baskı ve şiddet yoluyla ezildi. Her türlü siyasi hak ve özgürlük
bastırıldı. Bu askeri diktatörlük koşullarında 650 bin kişi göz altına
alındı. 7 bin kişi için idam istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi
idam edildi. Askeri cuntanın başı Kenan Evren, “asmayalım da besleyelim mi?”
diyerek gerçekleştirdikleri idamları savundu. Aradan 27 yıl geçmesine rağmen bu askeri diktatörlük
koşulları toplumun üzerinde bir karabasan gibi yaşamaya devam ediyor.
Parlamento açılmasına, serbest seçimler yapılmasına rağmen diktatörlük anayasası
halen uygulamada. Darbeciler yargılanamadığı gibi yeni darbeciler de darbe
girişimlerinde bulunmaktan bugün bile vazgeçmiş değiller. Bu nedenle işçi sınıfı, emekçi halk ve özel olarak da
devrimci, sosyalist, demokrat kamuoyu açısından bugün mücadelenin birinci
başlığı eski ve yeni darbecilere ve onların baskı ve şiddet uygulamalarına
karşı mücadele etmektir. Darbeciler yargılanmalı! 12 Eylül Anayasası tarihin çöplüğüne! 02/09/2007 “Bugüne dek
kazanılmış bütün devrimci zaferlere rağmen, insanlık hala uçurumun kenarında
durmakta. Marksizm ve Troçkizm, proletaryanın önderlik bunalımının üstesinden
gelinmediği takdirde emperyalist rejimin egemenliğinde, ve bürokrasinin
rejiminde dahi, insanlığın geleceğinin barbarlığa ve emperyalist rejimin bir
devamı olarak yeni bir kölelik rejimine doğru sürüklenmek olduğunu işaret
etmişlerdir. İnsanlığın zorunluluklar dünyasını alt edip özgürlükler
dünyasına adım atmasını sadece sosyalizm sağlayabilir. Ya sömürünün,
sefaletin ve insanlığın barbarlığa hızla sürüklenmesinin en korkunç
dünyasının kapısından içeri gireceğiz ya da sosyalizm sayesinde özgürlük
dünyasına ulaşacağız.” Nahuel Moreno, Geçiş Programının
Güncellenmesi Murat Yakın Geçtiğimiz ay
Amerikan emlak piyasasında yaşanan kriz, Avrupa borsalarıyla birlikte
gelişmekte olan ülke piyasalarında ciddi sarsıntılara yol açtı. 2000’li
yıllar boyunca başta ABD olmak üzere gelişkin kapitalist piyasalarda yaşanan
ciddi büyüme dalgasının başlıca sonucu, ABD’de faizlerin düşüşü ve Mortgage
olarak adlandırılan konut piyasasına yönelik ipotekli kredilere olan
talepteki artış oldu. Kapitalizmin dizginlenemez kar hırsı ve sınırsız risk
alma anlayışı, gerçekte bu kredileri geri ödeme gücü olanaksız gözüken pek
çok kişiye de Mortgage kredilerinden kullandırılmasına yol açmıştı. Bu nokta
ciddi öneme sahip zira konut endüstrisi, dünya kapitalist sisteminin
döndürülebilmesi açısından stratejik bir önem taşıyor. Kapitalizmin motor
gücü olan konut endüstrisinde yaşanan gelişme, kaçınılmaz olarak başta beyaz
eşya ve otomotiv olmak üzere diğer bir çok sektörün kaderini belirlemekte. Son aylar boyunca
başta ABD olmak üzere tüm gelişmekte olan piyasalarda ciddi dalgalanmalara
yol açan gelişmelerin, ABD konut piyasalarında yaşanan durgunluk ve dahası
konut kredilerinin geri ödenememesinden kaynaklanmış olması bir tesadüfün
ürünü değil. Nitekim, gelişmiş
ülkelerde gırtlağına dek borca batmış aile sayısındaki artış gizlenemez bir düzeye
eriştiğinde, bu durum doğrudan tüketim gelirlerinin kısılmaya başlanmasına
yol açıyor. Bunun anlamı ise ekonomik durgunluk. ABD
piyasalarında yaşanan durgunluk ise, kaçınılmaz bir şekilde ABD piyasalarını
beslemekte olan gelişmekte olan ülkelerin mallarına olan talebin düşmesi
anlamına geliyor. Yani aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan
ülkelerin ekonomik olarak durgunluğa girmesi, ekonomik yıkımlar, iflaslar,
işsizlik ve sefalet düzeyindeki artış söz ettiğimiz. Öte yandan,
ABD ve diğer gelişmiş ülke piyasalarında bugün geri ödenememekte olan konut
kredilerine, vadesi geldiğinde geri ödenecek gözüyle bakarak yatırım yapmış
pek çok finans kuruluşu ciddi bir dar boğazın eşiğinde. ABD Merkez
Bankası’nın piyasaları yatıştırmak adına attığı tüm adımlara karşın paniğin
bir türlü hafifletilememesinin bir nedeni de bu. Zira başta American home
mortgage investment corp olmak üzere bir dizi finans kuruluşu şimdiden
iflas bayrağını çekmiş durumda. İflas dalgasının geçtiğimiz haftalarda Alman Deutsche
Industriebank’a dek sıçraması ile krizin çapı da ortaya çıkmaya başlıyor. Konut
kredileri kaynaklı krizin yol açtığı likit para sıkıntısı, ABD ve Avrupa
merkez bankalarının piyasaları geçici olarak rahatlatan kurtarma
operasyonlarına karşın, şimdiden etkilerini göstermeye başlıyor. Başta
perakende ve finans sektöründen bir çok çokuluslu banka ve şirket, yıl sonu
için düşük karlar açıklamaya başladılar. Tüm dünyayı
etkisi altına alması beklenen ekonomik durgunluktan en büyük payı, hiç
kuşkusuz piyasaları gelişmiş ülkelere ve çokuluslu şirketlerden gelecek sıcak
paraya bağımlı olan gelişmekte olan ülkeler alacak. Listenin başında ise,
gırtlağına kadar dış ve iç borca batmış durumdaki Türkiye bulunmakta. Türkiye bıçak sırtında Türkiye’nin
son 27 yılına damgasını vuran ve 12 Eylül askeri darbesinde somutlaşacak ünlü
24 Ocak ekonomik kararlarına imza atan burjuvazi ve onların kalemşorları,
uzun yıllar boyunca ulusal piyasanın, korumacı duvarların kaldırılarak,
küresel kapitalizme bütünüyle açılmasını, özelleştirmeleri ve emperyalist
ekonomik sistemle bütünsel entegrasyonu savundu. Merkez sağ
ve/veya İslami eğilimden olsun iktidar olan tüm burjuva partilerin görünüşteki
tüm farklılıklarına rağmen ortak paydaları buydu. Ülkenin 27 yıl boyunca
ekonomik ve sosyal dokusunu tümden değiştiren bu yeni liberal anlayış dünya
listelerinde boy gösterecek onlarca dolar milyarderi yaratırken, aynı zamanda
işçi sınıfı ve emekçi yığınların ekonomik ve sosyal haklarında görülmemiş
düşüşlerin yaşanmasına kapı açtı. AKP
iktidarında son yıl içersinde, tüketici kredisi borcunu ödeyememiş insan
sayısı 78 bin civarlarındayken, kredi kartı borcunu ödeyememiş insan sayısı,
545 bin düzeylerine erişti. AKP
iktidarının göz boyamaya dönük büyüme rekorları kırıyoruz palavralarına
karşın, çığ gibi büyümekte olan işsizlik rakamlarıyla beraber, tüketici
kredileri ve kredi kartlarıyla rehin alınmış kitlelerin en büyük korkusu
faizlerin dalgalanması ve ekonomik yüklerin ağırlaşması. 24 Ocak
Kararları’nın en gözü pek uygulayıcılarından biri olan AKP iktidarı, 80
yıllık cumhuriyet dönemi boyunca alınandan daha fazla dış borç alarak
ekonomiyi tümüyle dış piyasaların edilgen bir kuklası haline getirmiştir.
Yabancı finans uzmanlarının deyişiyle artık ABD piyasası hapşırsa Türk
piyasaları grip olma eğilimi taşımakta. 90’lı yıllar
boyunca gelişmekte olan ülkelerin piyasalarını allak bullak eden
dalgalanmalar, 2000’li yıllar boyunca kapitalist sistemin devasa büyümesi
karşısında unutulmaya yüz tutmuştu.- Meksika krizi, Rusya krizi, Arjantin’i
ekonomik çöküşe taşıyan krizler hatırlansın- Yaşanan son gelişmeler
karşısında ise hemen tüm kesimler kapitalist sistemin işleyişinde devasa
sorunlar biriktiğini teslim etmekte. Şurası çok
açık ki, gelişimini, gelişmekte olan ülkelerde yaşanan kölelik koşullarına
yakın emek sömürüsü, Irak ve Afganistan başta olmak üzere enerji kaynaklarına
sahip bölgelerin gaddarca yağmalanması, insanlığı küresel ısınma felaketinin
eşiğine getiren doğal çevrenin insafsızca tüketilmesine dayanarak elde eden
kapitalist vahşet bir avuç kapitaliste ve borsa spekülatörüne devasa karların
kapısını açarken milyonlarca emekçiyi bir kez daha kitlesel sefaletin
kucağına itmekte. Yaklaşan felaketin
durdurulabilmesi ve bu akıl dışı sistemin alaşağı edilebilmesi için sınıf
bilincini kuşanmaya, işçi sınıfının enternasyonalist birlik, dayanışma ve
mücadelesini örmeye, bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. 26/08/2007 inşaat Kapitalizm
Böler, Mücadele Birleştirir Marmaray Tüpgeçit Projesi
kapsamında Yenikapı’da yürütülen kazılarda (bkz; Fabrikalardan, “Bir Taşeron
Firmada İşçi Kıyımı ve Hak Gaspları Üzerine”, İşçi Cephesi, Mart 2007)
vardiya sistemi ile farklı birimlerde çalışan işçilerin, memleketçilik
üzerinden çıkardıkları tartışma taşlı-sopalı bir kavga ile sonuçlandı.
Yaklaşık 100 işçinin katıldığı kavga sonunda 2 işçi yaralandı, 54 işçi işten
çıkarıldı. Bugün Türkiye’de neredeyse tüm
fabrikalarda, işyerlerinde işçiler; işçileri bölmek için kullanılan yalan
ayrımlara yenik düşüyor. Ortak mücadele verecekleri ezicilere, patronlara
karşı güç birliği yapmak yerine birbiriyle kavga eden işçiler işlerinden
oluyor. Tıpkı 7 aydır ücretlerini düzenli alamayan Yenikapı
Kazısı işçileri gibi... Yaşadıkları maddi
sıkıntılardan dolayı gergin bir şekilde günde 12 saat çalışan, sigortaları
ödenmeyen ve işyerinin sunduğu korkunç barınaklarda kalan işçiler, hiçbir sosyal hakka sahip olmadıkları
gibi aynı şartlar altında çalışan sınıf kardeşlerine kapitalizmin besleyip
büyüttüğü memleketçilik, mezhepçilik gibi ayrımlarla öfke barındırıyor.
Sadaka verir gibi verilen avanslarla günü idare etmeye çalışan çoğu Güneydoğu’dan,
Urfa ve Mardin’den gelen Arap ve Kürt kökenli işçiler patrona duydukları
öfkeyi birbirlerine yöneltiyor. İşçi sınıfının kazanımları ancak dil,
din, ırk gözetmeden birlik içinde verilecek mücadelelerle sağlanabilir. Bir İşçi kargo Ne İçin
Seçim? Seçim sonrasında işyerinde bazı
tartışmalar, sohbetler oluyor. Bu konuşmalara bakıldığında işçilerin
yaşamlarıyla, seçim kararları ve tercihleri arasında aslında hiçte bağlantı
olmadığı ortaya çıkıyor. Çoğu oy verdiği partinin,
kendisinin yaşamında gerçekten iyileştirme yapacağından ve oyunun ileriye
dönük yaşamsal anlamda olumlu etkileri olacağından umutsuz. Çünkü seçim
öncesinde yaratılan milliyetçi ve ayrımcı ortam işçileri etkilemiş görünüyor. İşçiler bu siyasi ortamdan
aslında fazla bir şey beklemiyor görünüyor. Ama vatandaşlık görevini yerine
getirmek için oy kullanmışlar. Bir arkadaş İşçi Partisi’ne oy
vermiş. Bunu da
isminden etkilendiği için yapmış. Bunun gibi örnekler var. İşçilerin kendi yaşamlarıyla ilgili kararlar alması için
siyasi bilinçlerinin gelişmesi gerekli ama bu seçimden seçime olmaz. Yaşamın
her alanında mücadele ile olur. Bunu yapmak için bilinçli işçilere çok fazla
görev düşüyor . Bir İşçi tekstil Merhaba Emekçi Arkadaşlar, Ben tekstil işçisiyim. Çalıştığım işkolunda emeğimizin
hiçe sayıldığı bir dönemdeyiz. Bundan 3 hafta önce bir tekstil fabrikasında
çalışmaktaydım. Bu işyerine 1 yıl önce girmiştim. 7 aylık işçiyken işverenin
yeni açtığı firmaya nakil oldum. 5 ay orada çalıştım. Yeni açılan bir yer
olduğundan bir takım sıkıntılar yaşıyorduk. Servis ve doktor yoktu, izin
alamıyorduk ve çok fazla zorunlu mesai vardı. Patron, kat sorumlularını ve
şefleri, işçilere yeterince baskı uygulamadıkları, bağırmadıkları ve zorla
fazla mesai yaptırmadıkları için işten attı. Yerlerine merkez binadan yöneticiler
getirtti. Gelen kişiler kendilerini ispat etmek için işçilere daha fazla
baskı uygulamaya başladılar. Tehditler artmaya başlayınca işçilerde tepki vermeye
başladı. Bunun üzerine yeni şefler söz dinlemeyen olursa kolundan tuttuğumuz
gibi patrona götürürüz diyerek göz dağı vermeye çalıştı. Bir işçi, “patronla
ne yapacağız, çay mı içeceğiz birlikte…” diyerek tepki gösterdi. Bu işçi
arkadaşa bizlerde destek verip, şeflere tepki gösterdik. İşçiler olarak bir şeyler yapmak gerektiğini düşünerek bir
daha ki cumartesi zorunlu mesaiye gitmeme kararı aldık. Ertesi sabah işyerine
yakın bir yerde diğer işçi arkadaşları bekliyorduk. Gelen arkadaşlar
morallerinin bozuk olduğunu ve bugün çalışmayacaklarını söylediler. Bizler
arkadaşlara bu kararlarının çok önemli olduğunu, birlikte hareket etmemiz
gerektiğini ve hazırlığın gerektiğini söyledik. Eğer gerekli hazırlığı
yapmadan adım atarsak aramızda bedel ödeyecek arkadaşlar olacağını
biliyorduk. Bunun sonucu işçiler olarak bir toplantı yaptık, herkes
söz alıp fikirlerini ifade etti. Pazartesi sabahı neler olabileceğini ve
ihtimalleri konuşarak 7 maddeden oluşan bir tane işyerindeki sorunlar yazısı
hazırladık. Orada hazır bulunan arkadaşlar olarak hepimiz isimlerimizi yazıp
kağıdı imzaladık. Pazartesi de diğer arkadaşlar aynı şekilde imzalarını
attılar. Daha sonra işbaşı yaptık. Bu sırada kat sorumlusu gelerek
cumartesi mesaiye gelmeyen 11 kişi ayrılsın dedi. Bunun üzerine kattaki tüm
işçiler olarak makineleri kapatıp birlik olduğumuzu göstermek istedik. Kat
sorumlusu iyice kızdı ve bağırmaya başladı. Bizlerde “karşında çocuk mu var,
ne bağırıyorsun” diye ona bağırmaya başladık. Kat sorumlusu bu tepki
karşısında şaşırdı ve yumuşadı. Bizlere, “arkadaşlar niye böyle oldu?
Konuşabilirdik” dedi. Bizler konuşamaya çalıştığımızı, fikirlerimizi
söylediğimizi ama kimsenin dinlemediğini söyledik. Patron da oradaydı ve uzun
bir konuşma yaptı. Sorunların çözüleceğini, yeni bir işyeri olduğu için
bunların normal olduğunu söyledi. Patron aklı sıra böyle söyleyerek kendi şeflerini
koruyup bizleri suçlu göstermeye çalıştı. Mesaiye gelmememizin yanlış
olduğunu, sorunların konuşarak çözüleceğini söyleyerek işçilere bağıran
ustadan da özür dilemesini istedi. Usta işçilerden özür diledi. Bizler özür
istemediğimizi, adam gibi yönetici istediğimizi söyledik. Bunun üzerine
patron ustaların yeni olduğunu, hata yapabileceğini, zamanla kendilerini
düzelteceklerini, aksi takdirde gideceklerini söyledi. Bu tartışma ve konuşmalardan sonra işbaşı yaptık. Bir ara kat
sorumlusu İnsan kaynakları müdürünün beni çağırdığını söyledi. Ben aldırış
etmedim ve arkadaşlara beni merkeze gönderecekler galiba dedim. Bir süre
sonra tekrar müdürün çağırdığı söylendi. Müdürün yanına gittim. Müdür gayet
kibar şekilde, “merhaba, nasılsın, hoş geldin” gibi laflar etti. Çok iyi bir
makine ustası olduğumu, işlerimden memnun olduklarını ama işler iyi gitmediği
için beni merkeze göndermek istediklerini söyledi. Ben niyetlerini bildiğim
için, “burada bana daha çok ihtiyaç var, ben gitmeyeyim” dedim. Müdür bunun
üzerine sinirlendi ve “anlaşıldı imzala istifanı, senle çalışmak istemiyoruz”
dedi. Ben hiçbir şey imzalamayacağımı, yanlış bir şey yapmadığımı, cumartesi
meselesinden dolayı beni suçlayıp işten atmak istediklerini söyledim. Bunun
üzerine müdür sözleşmemi tek taraflı olarak fes edip çıkışı mı vermek zorunda
kaldı. Müdürün niyeti beni kandırıp istifa ettirmekti. Amaçları
tazminatsız şekilde, haklarımı gasp edip beni işten atmaktı, bu tuzağa
düşmedim. Çünkü iş yasası gereği rızam olmadan patronun beni il sınırları içinde
başka bir işyerine gönderemeyeceğini biliyordum. Müdür muhasebeye gideceğimizi söyledi. Ben dikim bölümüne
giderek arkadaşlara durumu söyledim. Hemen 3 arkadaş daha beni desteklemek
için işi bıraktı. Dördümüz merkez binaya giderek, bütün haklarımızı alıp
hesabımızı kestirdik. Sonuç olarak kişisel haklarımızı yedirmedik, bu bizim için
bir kazanım oldu ama eğer işyerinde sabırlı ve uzun bir örgütlenme yapmaya
imkan bulabilseydik patron ne bizleri bu kadar kolayca atabilir ne de zorunlu
mesaileri keyfince uygulamaya devam edebilirdi. Başka işyerlerinde de
patronlar yine aynı gözü doymaz davranışlar içindeler. Bunları bilerek daima
işyerlerinde haklarımız için örgütlenmeye çalışmalıyız. İşçiler birleşirse
patronlar onların bileğini bükemez… Bir İşçi Jiyan Şengal bölgesinde bulunan Gıruzer, Siba Şeyh Hıdır gibi
yerleşim alanlarını hedef alan intihar saldırısında resmi rakamlara göre 525,
yerel kaynaklara göre ise 700 ‘ü aşkın Ezidi Kürdü katledildi. ABD emperyalizminin işgalinden bu yana yapılan en büyük
saldırı olan Ezidi katliamı, dört ayrı intihar saldırısı ile
gerçekleştirildi. Saldırganlar yaklaşık 1 ton patlayıcı yüklü 4 kamyonla, eş
zamanlı olarak, dört ayrı noktaya saldırı düzenlediler. Bu saldırıların yapılış şekli ve zamanının yıl sonunda
Kerkük’te yapılacak olan referandum öncesine denk gelmesi bir tesadüf mü?
Bunun böyle olmadığını ve bu saldırıların orada ki yoğun Kürt nüfusunun o
bölgeyi terk etmesi için yapılan bir etnik temizlik olduğunu düşünüyoruz;
çünkü Irak’a komşu ülkelerin Irak üzerinde ve topraklarında hak iddiaları ve
bölgedeki çıkarları bu düşüncemizi destekler nitelikte. Saldırının yapıldığı bölge Ezidi Kürtlerinin yoğun olarak
yaşadığı bir yer. Bu saldırı ile amaç Ezidi Kürtlerinin bölgeyi terk etmesi
ve bölgenin Türkmenlere kalması. Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin bu konudaki
araştırmaları da konuya açıklık getiriyor. Araştırmalara göre Kürdistan’da ki birçok eylemde Kürdistan
Adalet ve Özgürlük Partisi ile Ezidi İlerleme ve Kalkınma Harekâtı’nın
parmağı var. Bugün Kürdistan’ın en büyük aşiretleri arasında yer alan
Zebari ve Herki aşiretlerinin Musul’da kalan kesimleriyle bir çok Sünni
aşiret ve gurubun ilişkisi açıktır. Bunlar alttan sık sık Türkiye ve Suriye
istihbaratlarıyla görüşmekteler ve bu iki ülkeden açıktan destek görüyorlar. Kürdistan Adalet ve Özgürlük Partisi içinde yer alan bir Kürt,
Ezidiler üzerine yapılan son eylemden sonra aşiretler arasındaki kan davasının
acılarını masum Kürt halkının çekmesinin büyük vicdansızlık olacağını
düşündüğünü, bu katliamın ve ilerde olabilecek katliamların önüne geçebilmek
için de bu karanlık ilişkileri deşifre etmek istediğini dile getirdi. Bu kişi Kürdistan Adalet ve Özgürlük Partisi’nin
paravan bir örgüt olduğunu, bu partinin komşu ülkeler Türkiye ve Suriye’den
para desteği aldığını ve bu paralarla kirli faaliyetler yürütüldüğünü iddia
etti. Ezidiler İçindeki İhanetçi Örgütlenme Diğer önemli ihanet çalışması ise Ezidiler içinde Ezidi
İlerleme ve Kalkınma Harekâtı olarak bilinen çalışma. Farklı bir kaynağa göre hareketin yürütücüleri ve önde
gelen kadrolarının çoğu Saddam döneminde BAAS partisinin kadrolarıydı. Esas
amaçlarının KDP düşmanlığı üzerinden Kürt düşmanlığını körüklemek, Ezidiler
içinde geçmişten beri KDP’ye karşı olan kesimleri bir araya getirmek,
Ezidiler’in Kürt olmadığı Ezidi olduklarına inandırtmak, Kerkük referandumunu
ertelemek, Kerkük dışındaki yerlerde referandum çalışmalarını sabote etmek ya
da Kürdistan’a katılmasını engellemek gibi çalışmaları yürütmekte oldukları
ifade edilmekte. Aynı zamanda bu örgütün bölgeyi Kürtlerden arındırmak için
Ezidi Kürtlerine yardım görüntüsü altında Kerkük bölgesindeki Ezidi
Kürtlerini Avrupa ülkelerine göç ettirdiği, bu amaçla mali kaynak sağladığı
ve bu şekilde Kürt nüfusunu azaltmak istediği iddiaları da yer alıyor. Türk Medyası Katliamı Görmemeyi Tercih Etti Türk boyalı basını bir iki haber dışında Şengal katliamını
gündemine almadı. Onlar için Gül’ün cumhurbaşkanlığı daha önemliydi. Irak’ta
meydana gelen her saldırıda ABD’nin köşeye sıkıştığını, zor durumda olduğunu
yazan medya bu olayı es geçti. Oysa işçi ve emekçiler başta olmak üzere tüm
toplumun saldırıda Türkiye’nin de parmağının olduğu iddialarını duymaya ve
yetkililerden açıklama istemeye hakları vardı. Medya bunun önünü kesti. 31/08/2007 Bir günlüğüne mücadele edenler
vardır ki onlar iyidirler, Bir yıllığına mücadele edenler
vardır ki onlar daha iyidirler, Bir çok yıl boyunca mücadele
edenler vardır ki onlar en iyileridir Ama bütün bir ömür boyunca
mücadele edenler vardır ki, onlar vazgeçilmezdir! Berthold Brecht |