|
Yıl: 28 |
|
Ekim 2007 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 44 Patronca Değil İşçice Bir
Anayasa - İşçi
Cephesi “Yeni” Anayasanın Neresi Yeni? - Şahin Yıldırım İşçi Hareketinde Örgütlenme Sorunu - Fuat
Karan Cumhurbaşkanı Gül’ün Şark Gezisi - Jiyan “Kaza” ile Olmuş! - Nergis Çayır İşçi Sınıfın Ayrılmaz Bir
Parçası: Göçmenler - Arif Benol En Zenginler Listesi:
Başarı mı, Utanç Tablosu mu? - Akın Sel Bir ÖSS Sınavının Daha
Ardından - Deniz
Naz Fabrikalardan – Okur mektupları Emek hareketinden - Derleyen Hayat Sezen Patronca Değil İşçice Bir Anayasa İşçi Cephesi Anayasa tartışmaları ülke
gündeminin birinci maddesi durumunda. Her kesim kendi meşrebine göre bu
tartışmalarla ilgili bir tutum belirtiyor. Lakin bu kadar çok kafadan ses
çıktığına bakıp da çok zengin bir tartışma yapılıyor da sanılmasın. Olan
çoğunlukla kuru gürültü. Bunca nutka, hamasete, hepsi balina büyüklüğünde
lafa rağmen ortada incir çekirdeğini dolduracak doğru bir şey yok; neden? Neden insan dinledikçe anlamak
bir yana bildiğini bile unutacak noktaya geliyor? Evet, neden böyle? Çünkü bu
tartışmaları anlamak için patronca bilmek gerekiyor. Eğer sizde bizim gibi
işçice biliyorsanız affedersiniz bir şey anlamayacaksınız. Kuşkusuz biz
işçice bilenler kulaklarımızı tıkayıp yolumuza gidebilirdik ama gidemeyiz. Neden
mi? Farkında mısınız? çünkü bizden bahsediyorlar. Bu ana yasa, baba yasa hep,
al gülüm ver gülüm, al takke ver külah düzenin devamı için gerekli de onun
için. Aman ki aman, bunun için, haşa bu tartışma bizim neyimize demeyelim. Al
takke ver külah düzeninde altta kalan, canı çıkanlar olarak patronca değil,
işçice bir anayasa için kulakları dikelim, kolları sıvayalım. Nasıl
yapacağız? Meseleyi hiç dallanıp
budaklandırmadan, iki kere iki dört basitliğinde açıklamaya çalışalım. Onların
aksine bizim amacımız zorlaştırmak değil kolaylaştırmak, karmaşıklaştırmak
değil basitleştirmek. Diyoruz ki bazen sorularla cevaplar yer değiştirir.
Soru cevap, cevap soru olur. Örneğin onlar diyor ki; “çağdaş, demokratik ve
çoğulcu bir anayasa yapacağız.” Çok güzel, maraza çıkarmadan, önyargısız evet
diyoruz. Soru neydi? Nasıl bir anayasa? Devam edelim… Bir de asla, asla
dokundurtmam, değiştirtmem denen çok mühim bir kısım var: “laik, demokratik,
sosyal bir hukuk devleti…” Adını unut, bunu unutma. Samimiyetimizden en ufak
bir kuşkunuz olmasın. Buna da evet. Şimdi adı üstünde değil mi? “soru”
soracak ve “cevap” cevaplayacak. En mühim kısımdan başlayalım:
“laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti .” Gökteki yıldızlar gibi,
hikmetinden sual olunmaz, hep karanlıkta parlayan mühim amcaların da
gayretiyle karıştırılmasın diye, bu dörtlü, kırmızı çizgilerle çizilmiştir. Taklitlerinden
sakınalım diye. “Laik” devletimin imam ve müezzinleri belli ki bu nedenle
olsa gerek Cuma hutbelerinde bu konuya esastan yer vermekte, nicedir. Diyanetim
“dinsiz devletimin” yanlış anlamalara kurban gitmesini engellemek için
yurdumun dört bir yanında, -kuşkusuz yüzde 99’u Müslüman- daimi mesaide. Neden?
Çünkü Fransa’nın laikliği kendine, bizimki bize. Benzemezük, diyoruz yani. Lakin
bir sorun var. Kafamız kalın olduğu için değil, söyledik, biz patronca
bilmiyoruz. Onun için işçice bir laik düzen diyoruz. Dinsiz, cinsiyetsiz,
ırksız bir laik devlet. Görüyorsunuz, zorlaştırmıyor kolaylaştırıyoruz. Derin yanlarımız çoktur bizim.
Maksat namımız yürüsün. Yedi düvele çifte telli oynatmış Osmanlının
torunlarıyız. Sadelik,
sade suya tirit, gariban tesellisi. Şaşaa, dibine kadar abartı olmadan olmaz.
Dememiz o ki bunu anlamadan, bizim diyarların “Demokratik” devleti
anlaşılmaz. Numaralıdır demokrasimiz. Nereden nereye, 141-142-146 derken
şükür 301’lere... Ayrımcılık diyorlar, kadir kıymet bilmezler. Kürt’müş,
Ermeni’ymiş… Ne münasebet… Türküne de, Kürtüne de, Ermeni’sine de burada
patronca muamele yapılır, ayrım yapılmaz. Musa Anter, Hrant Dink, Kemal
Türkler hepsine aynı muamele… “Demokratik” devletimizin işte öyle gönlü
geniştir. Ecnebiler bilmez örneğin, Nobel alan Pamuk’unu ABD seyahatine bile gönderdi
o “demokratik devlet”, ödül diye, haberiniz yok mu?
Bestesi bile hit oldu, “plan yapmayın plan… Yasinler, Hayaller…” Laik,
demokratik, sosyal ve hukuk Türüt söyledi; ki kendisi sosyal mafya Sedat
Peker’in kankası. “Sosyal” ne kelime, yanına “hukuk” da ekledin mi Amazon
Ormanları dünkü çocuk, sen Tuzla Tersaneleri bilir misin? Amazon
demişken maymunlar aklımıza geliverdi. Amazon’da olduğu gibi bizim buralarda
da –vallahi- maymunlar hep yukarılarda. Çok da nüktedanlar, en güzel
güzellemeleri; muasır medeniyet. “Çağdaş” ve “Çoğulcu” Patronca
anayasa diyor ki: büyük balık küçük balığı yutar. İşçice anayasa diyor ki:
insan insanın kurdu olmasın. Patronca bilmediğimiz için direk ikinci şıkkı
işaretliyoruz… “Yeni” Anayasanın
Neresi Yeni? Şahin Yıldırım AKP
hükümetinin seçim zaferi, onun ülkeyi iyi yönettiği anlamına gelmez. En fazla
o partinin kapitalistlerin çıkarlarını iyi yönettiği anlamına gelir. Toplumu
oluşturan temel sınıfların -burjuvazi ve proletarya- yaşam standartlarına
baktığımızda da bu görülmekte. Bir tarafta işsizlik ve yoksullukla yaşamaya
mecbur edilen işçi sınıfı. Diğer tarafta her geçen gün kârlarına kâr katan
kapitalistler. 2006 yılı
Hane Halkı Tüketim Harcaması açıklandı. Buna göre en yoksulların her 100 YTL’
sinin 64 YTL’ si konut ve gıdaya gidiyor. Ve böyle bir süreçte işçi sınıfının
daha da yoksullaşmasına ve sömürülmesine neden olan bir parti, AKP, birinci
gelebiliyor. Evet, bu seçimlerde de işçi sınıfının büyük bir kısmı AKP’ye oy
verdi. Nedenleri tartışılabilir… Kapitalist
sistemde iktidara talip olan burjuva siyasi partilerin programları tamamen
kapitalistlerin çıkarlarına hizmet etmek için hazırlanmıştır. Dolayısıyla
hangi burjuva siyasi parti, kapitalistlerin ulusal ve uluslararası
çıkarlarını -kârlarını- en iyi savunduğunu kanıtlarsa öne geçer. Kapitalistler
de kendi olanaklarını kullanarak -basın, sermaye vb.-
toplumu bu siyasi partiye yönlendirmek için çalışırlar. Nitekim son yaşanan
seçimlerde de AKP’ye alternatif bir partinin olmadığı işlendi ve seçmenler bu
partiye yönlendirildi. Yani alternatifsizliğin alternatifi AKP olarak
sunuldu. Bunun adı da DEMOKRASİ oldu! AKP
hükümeti işbaşı yaptıktan sonra belli bir rahatlama evresinden geçiyor. Bunda
tabii ki seçimlerde aldığı oy oranının büyük katkısı var. AKP bu katkıyla,
Cumhurbaşkanlığı sürecinde belli pazarlıklara rağmen (Büyükanıt ile
Erdoğan’ın Dolmabahçe görüşmesi gibi…) süreci rahatlıkla aşabildi. Beklenilen
olmadı. Her şey tıkırında, bir anayasa eksikti… AKP
hükümeti ülke ekonomisinin tıkır tıkır büyüdüğünü ve 2012 yılında kişi başı
milli gelirin 10.000 doları bulacağını söylüyor. Ne hikmetse büyüyen
ekonomiye rağmen hem iftar çadırlarının sayısı artıyor hem de önündeki
kuyruklar uzuyor. Tabii ki bu uzayan kuyrukların yoksullukla hiçbir alakası
yok muş! Zengin ile
yoksul arasındaki uçurum giderek açılıyor. Açlık sınırının 620 YTL, yoksulluk
sınırının 1900 YTL olduğunu sendikalar açıkladı. İşsizlik, hayat pahalılığı
her geçen gün artmaya devam ediyor. Hak ve özgürlükler konusunda da İnsan
Hakları Derneği’nin açıklamış olduğu rapora göre hak ihlalleri artmaya devem
ediyor; işkence, kötü muamele sistematik olarak sürüyor, polis ve asker
pervasızca insan öldürebiliyor. Bu olayları protesto edenler gözaltına alınıp
baskı ve şiddete maruz bırakılıyor. Böyle bir
ortamda “yeni” Anayasanın tartışılması gündemde. AKP’nin bir grup
akademisyene hazırlattığı “yeni” bir Anayasa taslağıyla karşı karşıyayız. Ve
bu tartışmalara anayasadan beklentileri olanların nasıl da katılıp, hararetle
tartıştığını görmekteyiz. Bizler
tabii ki burada tek tek maddeleri tartışmayacağız. Ama bu tartışılanların
neye hizmet ettiğini? Yapılacak olan anayasanın ne kadar “sivil”, ne kadar
“yeni” olduğunu göstermeye çalışacağız. Ayrıca hazırlanan anayasa gerçekten
ülkeyi Malezyalaştırır mı? Türban serbest olur mu? Bu anayasa AKP’nin
ideolojik yasası mı olacak? gibi söylemlere ilişkin
bizde kendi cephemizden, dilimizin döndüğü kadarıyla görüşlerimizi belirteceğiz... 1)Türkiye
Cumhuriyeti Devleti kapitalist bir devlettir. Doğal olarak oluşturulan
anayasasında da genel anlamda kapitalistlerin çıkarlarını koruma anlayışı
hakimdir. 2)Öncelikli
olarak biz toplumda halen iki temel toplumsal sınıfın olduğunu -burjuvazi ve proletarya-
düşünüyoruz. Bundan dolayı topluma egemen olan anlayış kendi toplumsal
düzenini ve ona uygun bir işleyişi hayata geçirir. Bugün topluma egemen olan
anlayış ve düzen kapitalizmdir. Dolayısıyla kapitalistler toplumun uyması
gereken yasaları da belirlemektedir. Ama bu azınlığın -burjuvazinin-
belirlemiş olduğu yasalar, sanki tüm toplumda yaşayan insanlarla birlikte ve
herkesin ortak çıkarına uygun olarak oluşturulmuş havası verilmekte. Bu
anlayış yanıltıcıdır. 3)Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinin önceliği devleti koruyan ve bu
mantığa göre yasalarını oluşturan bir anlayıştır. Bu anlayış, bugüne kadar
yapılan anayasalarda da yerini bulmuştur. 4)Yasaların
oluşumundaki belirleyicilik aslında toplumsal ve siyasal mücadelelere
bağlıdır. Yani işçi sınıfı ile kapitalistler arasındaki mücadeleye. 5)Yasaları
yazan kalemler daima olmuştur ama o kalemleri yazdıran toplumsal-siyasal
mücadelenin kendisidir. Yukarıda
belirlemiş olduğumuz eksende bugünkü hararetli anayasa tartışmalarına bakalım… 1)AKP’nin
hazırlattığı “yeni” anayasa taslağının ideolojik olduğunu, anayasaların
ideolojilerden uzak yapılması gerektiğini önerenler oluyor. Bu sözlerle,
taslağın AKP’nin siyasi (İslami) ideolojisini yansıttığı vurgulanmak
isteniyor. Öncelikle ideolojisiz anayasa olmaz. Bütün anayasalar ideolojiktir.
Anayasaların bireyi ya da devleti esas alması da bu açıdan ikincildir. 12
Eylül Anayasası devleti kutsallaştırmakta, toplumu devlet için var 2)AKP
hükümeti, anayasa taslağının başına “sivil” ve “yeni” kelimelerini ekleyerek,
cilalanmış eski anayasayı önümüze sürüyor. Bilindiği gibi AKP, 1982
Anayasa’sını darbeci generallerin yaptığını sık sık belirtiyor ve muhtemelen
kendilerini darbecilerden ayırmak için tabii ki 82 Anayasası’nın içeriğine
dokunmadan ama kelime oyunlarıyla, yüzeysel değişikliklerle eskiyi yeni diye
bizlere yutturmaya çalışıyor. Neden böyle yapıyor? Çünkü AKP’nin derdi
özgürlükleri genişletmek değil. Amacı güç ve iktidarını perçinlemek. Bunun
için önündeki engelleri kaldırması gerekiyor. Bunu yaparken bazen 1982 darbe
Anayasası gibi engeller de önüne çıkıyor. Ve AKP, 1982 darbe Anayasası
değişmeli dediğinde sözüm ona özgürlükçü oluyor. Ama öyle değil. Özü
itibariyle her iki anayasada aynı, sadece “sivil” ve asker etiketinden dolayı
bir farklılık var gibi görünüyor. Özünde anlayış farklılığı yok. Zaten
yapılan tartışmalara bakacak olursak bunu görebiliriz. Bilindiği gibi mevcut
Anayasada yer alan belli maddelerin değiştirilmesini bir kenara bırakalım,
değiştirilmesini teklif etmek dahi suç kapsamında yer almakta. AKP hükümeti
bu maddelere dokunamıyor. O zaman bunun neresi yeni. 1961 Anayasası’nda da
dokunulmaz maddeler vardı. Ama 82 Anayasası’nı oluşturan generaller bu
maddelerin hepsini değiştirdiler. 3)Sonuç
olarak, AKP hükümeti ne kadar bu anayasanın “sivil” ve “yeni” olduğundan
bahsede dursun, bizler de bir o kadar bunun 82 Anayasa’sının ruhunu
taşıdığını, hak ve özgürlük ihlallerini daha da perçinleştirdiğini
söylemeliyiz. Buna örnek olarak AKP hükümetinin son çıkarmış olduğu Polis
Vazife ve Salahiyet Kanunu’nu verebiliriz. Bu kanunla AKP, polise sınırsız
yetki verdi ve polisin bu yetkiyi nasıl kullandığı da ortadadır. Böyle
anti-demokratik bir yasa çıkaran AKP hükümetinin çıkaracağı Anayasa’da ancak
bu kadar “yeni”, “sivil” ve “demokratik” olacaktır. 4)Bugünkü
anayasa taslağı ile darbecilerin anayasası arasında niteliksel bir fark yok. Anayasa’nın
başlangıç ilkeleri ve ilk 4 madde devletin ideolojik-politik yapısını ve
sınıfsal karakterini ortaya koyuyor. Taslağın 3.maddesinde “Türkiye
Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” olarak ifade
edilen tanım, Anayasa’nın ideolojik-politik içeriğini bütünlüklü olarak
ortaya koymaktadır. Ayrıca Türklük tanımı yapılırken de “Türkiye
Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı
gözetilmeksizin Türk denir” denilmektedir. Bu tanımlama ırkçı, şovenist
ve inkârcı politikanın bütünlüklü olarak devam ettiğini gösteriyor. Diğer
bütün maddeler de bu bakış açısına göre düzenlenmiştir.
6)Bir
başka konu ise, bu düzenden beklentileri olan sivil toplum kuruluşlarının ve
patron örgütlerinin oluşturulan anayasada kendi taleplerinin yer alması için
farklı yollara baş vurması. Örneğin son günlerde yazılı ve görsel medyada sıkça
rastladığımız konu Türkiye Malezya olur mu, olmaz mı? Aslında bu tartışma da
kapitalistlerin kendi aralarındaki rekabetten kaynaklanmaktadır. Ve bizlerden
bu rekabetin yansımalarına göre bir bilince ve tutuma sahip olmamız isteniyor.
Bu hazırlanan anayasa ile Türkiye Malezyalılaşır diyenler Malezya’nın
İslami değerlere sahip bölgelerinden yayın yaparak görüşlerini güçlendirmek
istiyorlar. Diğer taraftan Türkiye Malezya olmaz diyenler ise, yine
Malezya’nın daha farklı bölgelerinden türban takmayan “modern” insan
manzaralarını göstererek aynı mantığı farklı bir şekilde işlemekte. Sonuç
olarak neden Malezya örneği veriliyor? Çünkü bu mantıkla yayın yapanlar,
hükümeti kendi çıkarları için sıkıştırarak isteklerin 7)Yani
kapitalistler kendi ellerinde bulundurdukları araçlarla (medya, sermaye)
nasıl hangi partinin iktidar olmasını sağlıyorsa, aynı zamanda, bu araçları
iktidar partisini sıkıştırmak için, topluma korku senaryoları yaymak içinde
kullanıyorlar. 8)Böyle
bir ortamda “mahalle baskısı” diye bir kavram ortaya çıktı. Ve bu kavram da
aynı çevrelerce, aynı kaygılarla işlenmeye çalışılıyor. 9)Burjuva
düzen cephesinde “sivil” ve “yeni” anayasa tartışmaları tüm hızıyla sürerken,
sendika bürokratları da sahneye çıkmaya başladı. Sendika bürokrasisi ve
sermayenin temsilcileri kol kola “sivil” anayasa hazırlıklarına soyundular. Sermayeye
tümden yedeklenmiş durumunda olan sendika bürokrasisi, “tüm toplum
kesimlerinin mutabakatı” söylemiyle, işçi sınıfının en kapsamlı
saldırılarla karşı karşıya olduğu mevcut koşullarda bile sermayenin
çıkarlarına hizmet etmeyi öncelikli bir görev saymaya devam ediyor. 10)Aslında
“yeni” diye bizlere yutturulmak istenen anayasa taslağı 82 Anayasa’sının
özüne dokunmadan, uygun belli rötuşlar yapılarak değiştirilmesinden ibaret. Bu
değiştirilen kısımlar ise kapitalistlerin çıkarlarına ve “rekabet” ruhuna
uygun hale getirme işlemi. Yani uluslararası entegrasyon, özelleştirmeler,
hizmetlerin piyasalaştırılması ve kamu hizmetlerinin tasfiyesini engelleyen
maddelerin kaldırılması hedefleniyor. Belli bir iki bireysel özgürlük rötuşuyla
da AB’nin isteklerine uyum sağlanması hedefleniyor. Ve buna da “özgürlükçü”
anayasa deniyor. 11)Kısaca,
oluşturulmak istenen “yeni” ve “sivil” anayasa taslağı, aslında kapitalist
güçlerin kendi iç dengelerini yeniden tanımlama ihtiyacının bir ürünü olarak
gündeme geldi. Tartışmalar da bu çevreler tarafında yürütülüyor. Bugün, işçi
sınıfının durgunluğu koşullarında hazırlanan anayasa taslağının sonuçlarını
da yine kapitalistlerin kendi iç dengelerine göre şekillenecektir. AKP’nin demokratik
bir anayasa oluşturacağı beklentisinde olan liberaller şimdiden taslak
karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşamaya başladılar. 02/10/2007 İşçi Hareketinde Örgütlenme Sorunu Güncel
Sorunlar, Tarihsel Cevaplar Fuat Karan AKP hükümeti döneminde, işçi sınıfına
dönük saldırılar yoğun bir biçimde artarken, işçi sınıfı bu saldırılara
örgütlü bir cevap verememekte; hatta işçi sınıfının mücadelelerle kazanmış
olduğu hakları her gün biraz daha
fazla gaspedilmektedir. Sınıf mücadelesinin bu düzeyi birçok devrimci akımı
tasfiye olmaya ya da reformizm batağına iterken, birçok devrimci grup da
sınıf mücadelesinden umudunu keserek mahallelere veya çeşitli sivil toplum
hareketlerinin peşine takılarak kitleselleşme çabasına girmiştir. Oysa devrimci bir partinin görevi, işçi
sınıfı içerisinde örgütlü bir politik akım haline gelmektir. Zira işçi sınıfı
burjuva iktidarını yıkıp, yerine sınıfsız ve sömürüsüz yeni bir toplumu kurabilecek
yegane sınıftır. Bu nedenle işçi sınıf devrimciliğinde ısrar, Marksizm’de,
Leninizm’de ısrardır. Sosyalist bir dünyada ısrardır. Elbette yaşadığımız sorunların tarihsel ve
nesnel nedenleri var. Ancak örgütlülüğümüzü zayıflatan bu olumsuz koşullar
değişecek ve işçi sınıfı yeniden tarih sahnesine çıkacaktır. Sorunumuz bunun
örgütlenmesini üstlenmesi gereken devrimci militanların bugünden işçi sınıfı
içerisinde kök salmasıdır. Yoksa yarın bu mücadelenin içerisinde kendilerine
yer bulamayacaklardır. Türkiye’de ağırlaşan koşullara rağmen işçi
sınıfı henüz harekete geçmiş değildir. İşsizlik artmaktadır, ücretler zamlar
karşısında erirken, sosyal haklar tırpanlanmakta, özelleştirmeler yoluyla
sağlık ve eğitim hakkı da gasp edilmektedir. Kıdem tazminatının kaldırılması
gündemdedir. Görüldüğü gibi, işçi sınıfı saldırılara her gün daha fazla maruz
kalmakta, örgütlülüğünü daha fazla yitirmektedir. Sendikal mücadeleler
fabrika çapını çoğunlukla aşmamakta ve bir süre sonra patron, sendika,
polis/jandarma ve mahkemeler işbirliğiyle bastırılmaktadır. Peki bu sürece
nasıl gelindi? İşçi Sınıfına Karşı 12 Eylül Darbesi Kavel, Sungurlar işgali, 15-16 Haziran
direnişi gibi büyük direniş ve eylemliliklerle ayağa kalkan Türkiye işçi
sınıfı, 1970’li yılların ikinci yarısında iktidara doğru yürüyüşe geçti.
Yüzlerce grev, direniş, onlarca işgal oldu... Burjuvaziyi yaşadığı bu
karabasandan ne güvenlik güçleri, ne de faşist çeteleri uyandırabildi. Ta ki
12 Eylül askeri darbesi gelene kadar...
CIA destekli darbe tüm işçi mücadelelerinin ve örgütlerinin üzerine
balyoz gibi indi. Binlerce devrimci ve işçi tutuklandı, işkence gördü,
öldürüldü. Siyasi partiler, dernekler, sendikalar kapatıldı, yasaklandı. Darbenin ardından askeri cunta tarafından
oluşturulan anayasa ile; örgütlenmek, mücadele etmek suç sayıldı. Önderliğini
yitiren işçi sınıfı yerel düzeyde eylemlilikler gerçekleştirse de cunta
karşısında teslim olmak zorunda kaldı. Bir yanda fiili baskılar, bir yandan
da gerici yasalarla sindirildi ve uzun yıllar boyunca sömürüye karşı
susturuldu. Sendikaların yönetimi ise devlete ve burjuvaziye bağlı sendika
ağalarına teslim edildi. Bu görevi önce Türk-İş’li bürokratlar üstlendi.
Kapatılan DİSK ise 80’li yılların sonunda bu role soyundu. Bunun karşılığı
olarak da 91 yılında yeniden açıldı. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen, sömürüye
karşı mücadele eden devrimciler ve işçiler de vardı. İşçi sınıfının 80’den
sonra ilk grevi Netaş fabrikasındaydı. Netaş grevi işçilerin örgütlü güçü
sayesinde zaferle bitti. Bu grevi bir dizi grev izledi. Grevler ve
mücadeleler artıyordu. 1987 yılında bu kez 30 bin işçi grevdeydi. 89 yılında
Bahar Eylemlerinde binlerce işçi ve memur alanlardaydı. 1990’da Zonguldak
maden işçilerinin Ankara Yürüyüşü vardı. Bu büyük grev ve onun devamında
gerçekleşen Ankara Yürüyüşü’ne Türk-İş ve diğer sendika bürokratlarının
destek vermemesi sonucunda, grev,
Mengen’de asker barikatlarıyla durduruldu. Barikatlardan bu geri
dönüş, işçi sınıfının kısmi yükselişinin bir geri çekilişe dönüşünün de
işaretiydi. İşçi sınıfının geri çekilişini hızlandıran
bir diğer neden de 89’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıydı. Bu dönemde
bürokratik işçi devletleri birbirinin ardına yıkıldılar. Yıkılan Duvar, bu
ülkeleri kendine referans gören devrimci çevrelerin yönlerini kaybetmesine
neden oldu. Umutsuzluk daha da yaygınlaşırken, sendikal bürokrasinin işçi
sınıfının üzerindeki hakimiyeti daha da arttı. İşçi sınıfı ölmüştür edebiyatı
küçük burjuvaların dilinden düşmez oldu. Oysa ne yıkılan sosyalizmdi, ne de
işçi sınıfı yok olmuştu. Yıkılan bürokratik diktatörlüklerdi. İşçi sınıfı ise
yerinde tüm gücüyle duruyordu. Sadece örgütlülüğünü yitirmişti. Direnişler, Grevler, İhanetler... 90’lı yılların işçi mücadeleleri
genellikle fabrika sınırlarında kalırken, kazanımlar her gün daha da azaldı.
Bu olumsuz süreç 2000’li yıllarda da devam etmektedir. Özelleştirme karşıtı
mücadeleler, memurların eylemleri bu sürecin kitleselleşme eğilimi gösteren
mücadeleleridir. Ancak bu mücadeleler de belirli bir süre sonra kontrol
altına alınmış ve yaygın bir mücadeleye dönüşememiştir. Özellikle SEKA işçilerinin işgali geniş
bir toplumsal destek bulmuş, ancak sendika bürokrasisinin teslimiyetinin
ardından yenilgiyle sonuçlanmıştır. Özelleştirme karşıtı mücadelenin yabancı
sermaye karşıtlığına dönüşmesi sonucunda, eylemler her türden milliyetçilerin
şov alanına dönmüştür. Örneğin Erdemir işçileri, Türk-Metal Sendikası ve
birçok siyasi dernek ve parti tarafından özelleştirmeye değil, yabancı
sermayeye karşı mücadeleye sevk edilmiş, sonuçta da fabrikayı ordunun şirketi
OYAK almıştır. Nihayetinde fabrika özelleşmiştir. İşten çıkarmalar, düşük
ücretler bu özelleştirmenin de doğal sonuçları olmuştur. KESK’in eylemci çizgisi özellikle sol
çevrelerde militan bir anlayış gibi görünse de, KESK de gittikçe
bürokratikleşen bir yapıya dönüşmüştür. Merkez ile taban arasındaki bağlar
kopmuş. Merkez, tabanı örgütlemeden giriştiği eylemlerle, tabanın
taleplerinin içini boşaltırken, merkezlerdeki militan unsurlarda da aşırı bir
yorgunluğa neden olmuştur. Ayrıca devlet tarafından desteklenen gerici memur
sendikaları da mücadelenin bölünmesine neden olmuştur. 90’lı ve 2000’li yıllarda genellikle tekstil sektöründe mücadeleler yaşanmıştır.
Kimi zaman daha iyi ücret, kimi zaman çalışma saatleri, kimi zaman da
sendikalaşmak için başlayan mücadeleler çoğunlukla yenilgiyle sonuçlanmıştır.
Küçülen fabrikalar, her gün artan fason üretim ve taşeronlaşma, bantların
küçük atölyelere çevrilmesi patronların kolaylıkla mücadelelerin önüne
geçmesini sağlamıştır. Mücadeleyle baş edemeyen patronlar fabrikaları
kapatarak taşınmayı tercih etmiştir. Mücadelelerin gelişmesini patronların
engellemesi kadar sendika bürokrasinin ihanetçi tutumu da işçilerin güvenini
yitirmesine neden olmuştur. Devrimci önderlik sorunu da buna eklenince, kısa
yoldan sendikalaşıp ücret arttırmayı hayal eden işçiler kapının önünde
kalmıştır. Oysa sınıf mücadelesinde kestirme yollar yoktur. Hazırlıksız bir
örgütlenme de yenilmeye mahkumdur. Fabrika içerisinde bilinç ve
örgütlülüğün arttırılması, gizli
komitelerin oluşturulması, bu komiteler vasıtasıyla grev ve direnişlere
hazırlık olmadan başarı olmasını beklemek hayalciliktir. Diğer sektörlerdeki, özellikle de ağır
sanayideki mücadeleler ise istisnalardır. Bu mücadeleler de çoğunlukla
yenilgiyle sonuçlanmıştır. Kısmi başarılar ise sınıfın başarı hanesine
yazılmış küçük kazanımlardır. Sınıf hareketindeki genel durgunluk
sendikalaşma oranlarında da açıkça görülmektedir. İşçi sayısı her gün
artarken sendikalı işçi sayısı azalmaktadır. Sendikalar ise küçülmektedir.
Çalışma Bakanlığı’nın yayınladığı istatistiklere göre, örneğin 1996 yılında
114 olan sendika sayısı 2004’te 96’ya düşmüştür. Sendikalı işçi sayısı ise resmi
kayıtlarda 3.091.042 kişi (3 milyon 91
bin 42 kişi) olarak görülmektedir.
Ancak gerçek rakamının 800-900 bin civarında olduğu tahmin
edilmektedir. Yine 1996 yılında toplam
grev sayısı 38 ve greve çıkan işçi sayısı 5461 iken, 2006 yılında toplam grev
sayısı 26 ve toplam greve çıkan işçi sayısı 2061’dir. Eğer işçi sınıfın
koşulları daha iyiye gitmiyorsa, ki gitmiyor, bu durumun nedeni işçi sınıfın
ve onunla paralel olarak işçi sınıfının politik örgütlerinin zayıflığıdır. Yeni Bir Grev Dalgası mı? Ya da Sadece
Sınıfın Öfkesini Boşaltma Yöntemi mi? Son dönemde bazı işkollarında grev
aşamasına gelinmesi, buna da bazı sanayi kollarındaki direnişlerin eklenmesi
“yeni bir grev dalgası mı geliyor?” sorusunu gündeme getirdi. Novamed,
Sanovel ilaç fabrikalarındaki grev ve direnişler, Tuzla Liman işçilerinin iş
kazalarına karşı eylem ve direnişleri, Duman ve Derfako Deri işçilerinin
mücadeleleri aynı dönemde gerçekleşti. Bu dönem ayrıca sendikaların da toplu
sözleşme dönemiydi. İlk önce Hava-İş grev kararı astı. Teksif, Haber-İş,
Tez-Koop-İş, Harb-İş ve diğerleri greve çıkacağız diyorlardı. İşçi sınıfı
yeniden mi harekete geçmişti? Gerçek şu ki, özellikle çeşitli sektör ve
fabrikalardaki yerel mücadeleler sınıf mücadelesi açısından önemli mevziler
olmasına rağmen, bunu bir yükseliş dönemi olarak tarif etmek için
yetersizdirler. Zira mücadeleler güçlü bir taban örgütlenmesinden yoksundular
ve uzun soluklu mücadelelere de hazırlıksızdılar. Bu mücadelelere dönük işçi
sınıf desteği de yetersizdi. Bu mücadelelerden sadece Novamed’in bugün
direnişe devam ediyor olması bunun göstergesidir. Novamed işçileri ekmekleri
ve onurları için bir yıldır Antalya’da direnişteler. Novamedlerin sayısının
artmasıyla ancak bu karşı devrimci saldırı dalgası durdurulabilir. Hava-İş’in grev kararı, kısmi kazanımlarla
sözleşme imzalanmasıyla hayata geçmeden rafa kalkmış oldu. Hava-İş üyesi
işçiler, patronun tüm tehditlerine rağmen aldıkları grev kararıyla umut
oldular. Diğer iş kollarındaki grev
sözleri ise laftan ibaret kaldı. İşçilerin öfkesini grev sözüyle bastıran
sendika bürokrasisi, grevden önce anlaşma imzalayarak işçi sınıfına bir kez
daha ihanet etmiştir. Bu Tabloyu Tersine Çevirelim Bugün işçi sınıfı mücadelesinde bir
yükseliş olmasa da, yarın olmayacağı anlamına gelmez. Kendiliğinden
başlayacak mücadeleler işçi sınıfına ve onun devrimci örgütlerine güç
vereceği gibi, bu mücadeleler başlamadan sınıfın içerisinde çalışma yürüten
devrimci gruplar da sınıfın partisi veya örgütü haline gelebilecek ve hatta
işçi sınıfı mücadelelerine ivme kazandırabileceklerdir. Böylesi çalışmaların ilk adımı işçi
sınıfına ve onun devrimci dinamizmine güvenmektir. Bu güven işçi sınıfının
içerisinde sabırla çalışma azmini gerektirir. Zira bilinçli bir devrimci er
ya da geç mücadelelerin yükseleceğinin bilincindedir. Sınıf mücadelesinde başarılı olmak için,
sendikaların yeniden işçi sınıfının örgütü haline getirilmesi gerekmektedir.
Bugün sendikal bürokrasinin kontrolünde olan sendikaları terk etmek bir yana,
ısrarla güçlendirmeye çalışmalıyız. Daha fazla sayıda devrimci işçi,
sendikaların yönetimine gelmeye çalışmalıdır. Kuşkusuz bu kolay bir
mücadele değildir. Zira sorun sadece işçi sınıfının örgütsüzlüğü ile
sınırlı değildir. Bugün işçi sınıfın yaşadığı kriz, politik önderlik
kriziyle de ilişkilidir. Bu krizi aşmak sabırlı, disiplinli, inatçı bir işçi
çalışmasını gerekmektedir. Eğer işçi sınıfı içerisinde bir kıvılcım
yakılabilirse, kıvılcımlar alevlere dönüşecektir. Sınıf mücadelelerine müdahale etme
perspektifiyle hareket eden devrimci militanlar, devrimci işçi partisinin
inşası faaliyetini sınıf mücadelesinin yükseltilmesi hedefiyle birleştirmek
zorundadırlar. Sınıf mücadelesi içerisindeki tüm deneyimlerinde gösterdiği
gibi, bugün en ufak bir ekonomik mücadele bile politik bir öz kazanmaktadır.
Bu nedenle sendikalarda ve işyerlerinde geçiş talepleri sunulmalı bu talepler
doğrultusunda işçiler mücadeleye teşvik edilmelidir. 1980 askeri darbesinin ardından geriye
çekilen işçi sınıfı kısmi hareketlenmelere rağmen hala durgunluk
içerisindedir. İşçi sınıfının örgütsüzlüğüne politik önderlik eksikliği eşlik
etmektedir. Bu nedenle işçi mücadelelerinin örgütlenmesi sorunu ile, politik
önderliğin inşası sorunu birbirinden koparılamaz iki süreçtir. Bugün bir
devrimci çevre bir yandan işçi sınıfı örgütlenmelerini yükseltirken, bir
yandan da kendi kadro ve kurumlarını inşa ederek partileşebilir ve önderlik
sorununu aşabilir. Yükselecek bir işçi dalgasını bekleyerek devrimci parti
olunamaz. Aksine durağan dönemlerde sınıf çalışmalarında ısrar edenler, işçi
sınıfının bilinç ve örgütlülüğünü yükseltmeye çalışanlar devrimci bir
yükselişte işçi sınıfına önderlik edebilirler. İşçi sınıfı devrimcileri bilinçle
donanmalı, tüm zorluklara rağmen inatla devrimci umudu yaşatmalıdırlar. Çünkü
umudu olmayanların yarını da olamaz. Novamed Direnişçisi bir kadın işçinin
umut dolu dizeleri hepimizin pusulası olsun: “Biz emekçi kadınlarız Satılık değildir gururumuz, onurumuz,
kanımız, ruhumuz, canımız Sen sen ol emeğimize laf söyleme Biliyorum her şey güzel olacak Bu sessiz çığlığımız bir gün elbet
duyulacak Gelin ey işçi kardeşlerim bir olalım Gökteki kuşlar bile yalnız uçmuyor
bilinmeyene Gelin ey işçi kardeşlerim bir olalım Balıklar bile sürüyle yüzüyor denizin
maviliğinde...” 30/09/2007 Cumhurbaşkanı Gül’ün
Şark Gezisi Jiyan Seçildi,
seçilecek derken, eleştirilere ve baskılara rağmen sonunda Abdullah Gül
cumhurbaşkanı oldu. Gül yurt içindeki ilk ziyaretini Kürt illerine yaptı.
Ziyaret her ne kadar halkla kaynaşmak için gibi görünse de, aslında
seçimlerde yüksek bir oy alan AKP vasıtasıyla Kürt halkını kandırmak ve
mücadeleden uzaklaştırmak amacını güdüyordu. Cumhurbaşkanı Gül’ün seyahati Van’ da başladı. Türk
Hava Kuvvetleri’ne ait askeri bir uçakla Van Havaalanına inen Gül, yol boyunca
AKP’nin Van Belediye Başkanı ve AKP’nin Van teşkilatının düzenlediği
etkinliklerle karşılandı. Abdullah Gül, zırhlı araçlarla donatılmış Çevik
Kuvvetler eşliğinde, Van’a geldi. Van’da hummalı bir çalışma yapan AKP’li
belediye, Abdullah Gül’ün geçeceği yolları temizlemiş, trafik çizgilerini
yenilemişti. Madem böylesi bir olanağınız var da, halk için daha önce neden
kullanmadınız sorusunu sormak gerekiyor? Van’da vali ve belediye başkanıyla görüşen Gül,
ertesi gün askeri helikopterle Hakkâri’ye geçti. Hakkâri’de de hiçbir sivil
kurumu ziyaret etmeyen, sadece askeri birlikleri ziyaret eden, valiyle
görüşen Gül, sivil toplum örgütlerini de valilikte kabul etti. Geceyi
Hakkâri’de geçirdikten sonra, ertesi sabah askeri helikopterle Siirt’e geçti.
Gül, burada da valiliği ziyaret etti ve askeri yetkililerle görüştü. Siirt
Belediye Başkanı’nın büyük masraflarla binlerce gül satın alması ve
Cumhurbaşkanı’nın geçtiği yollara döktürmesi israf değil de nedir? Bu
kaynaklar kimin cebinden çıkmaktadır? Elbette o başkanın cebinden değil. Biz
emekçilerden toplanan vergilerden çıkmaktadır. Şırnak ziyareti sona erdikten sonra oradan Diyarbakır’a
geçen Gül, Diyarbakır’a da yine askeri helikopterle geldi. Bu ziyareti
Cumhurbaşkanı olarak mı gerçekleştirdi, yoksa başkomutan olarak mı pek
anlayamadık. Ziyaretinde sivil toplum kuruluşlarından çok devlet erkânı ve
askeri yetkililerle görüşen, sınır boylarındaki askeri birlikleri ziyaret
eden Gül, bazı basın organlarının iddia ettiği gibi sivillerle ve halkla çok
fazla yüz yüze gelmedi. Diyarbakır ziyaretine 14 Eylül saat 12.00 de başlayan
Gül’ü, Diyarbakır valiliğine vekâleten bakan Siirt valisi Hüseyin Avni Mutlu
ve diğer yetkililer karşıladı. Gül, Diyarbakır valiliğine vekalet eden Avni
Mutlu’dan ilin sorunları ile ilgili bilgi aldı. Hüseyin Avni Mutlu, Abdullah
Gül’ün Siirt ziyaretinde, Siirt valisiydi bir gün sonra Diyarbakır valiliğine
vekalet etti. Bir günde ilin sorunlarını ne kadar öğrenip aktarmıştır
bilinmez! Ama burası Türkiye, burada her şey olur. Diyarbakır Belediye Başkanı’yla da görüşen Gül,
Osman Baydemir’den kentin sorunlarıyla ilgili bilgi edindi. Osman Baydemir,
Cumhurbaşkanına kentin sorunlarını ve sorunların çözümünü içeren bir dosya
sundu. Dosya kentin sosyo-ekonomik yapısını inceleyen ve irdeleyen, yaşanan
yoksulluğun temel nedenlerine dair bir içeriğe sahipti. Dosyayla, çözüm
önerilerinin yanı sıra, Büyükşehir Belediyesi ile ilk kademe belediyelerinin
Diyarbakır’ın kalkınması için yaşama geçirmeye çalıştıkları projeleri de
Cumhurbaşkanına iletilmiş oldu. Benzer bir dosyayı başbakana da sunmayı
arzu ettiğini söyleyen Baydemir, dosyanın takipçisi olacağını söyledi. Cumhurbaşkanı
Gül, Diyarbakır’da halka hitap etmeyi tasarlıyordu. Fakat onu dinlemeye 300-400
kişilik bir kitle gelince, mikrofonun bozulması bahane edilerek konuşma iptal
edildi. Diyarbakır halkı Abdullah Gül’ e gereken cevabı vermiştir. 22 Temmuz
seçimlerinde Diyarbakır’da yüksek oy aldıklarını düşünerek kalabalık bir
kitle tarafından dinleneceğini zanneden cumhurbaşkanı Gül, kendisini
dinlemeye gelenlerin sayısının azlığı karşısında sanırız ki bir hayal
kırıklığı yaşamıştır. Diyarbakır belediye başkanıyla, başbakanın yaşadığı
polemik cumhurbaşkanının Diyarbakır’ı ziyaretine yansımış ve bizce Diyarbakır
halkı, Osman Baydemir’i sahiplenmiştir. Osman Baydemir imkânsızlıklara rağmen
Diyarbakır’da hizmet vermeye çalışan ve Diyarbakır halkı tarafından da
sevilen bir yöneticidir. Sadece belediye başkanı olarak değil siyasi kişilik
olarak da kendini Diyarbakır halkına kabul ettirmiştir. Şark ziyareti sona eren Gül, bu ziyaretin Kürtler
üzerinde ne gibi bir etki bıraktığını sanırız merak ediyordur. Daha önce de
Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçildiğinde ilk ziyaretini Van’a yapmıştı. Oysa
bazı basın kuruluşlarının sadece Abdullah Gül’ün Kürt illerine ziyaret ettiği
şeklinde yansıtılmıştı. Görülüyor ki unutkan bir toplumuz. Ziyaretlere rağmen
bölgede değişen hiçbir şey yok. Kürt halkı yine yoksul, Kürt halkı yine
çocuklarını kaybediyor. Devlet, yine güç gösterisinde bulunuyor, faili
meçhuller, yargısız infazlar devam ediyor. Kürt illerini ziyaret etmeleri
çokta bir şey değiştirmiyor. Zihniyet aynı olduktan sonra gelen de aynı,
giden de aynı. Yani yöneticinin değişmesi, yönetim değişmedikten sonra bir
iyileştirme sağlamıyor. Baskıcı devletin imha ve inkar politikası sürüyor. Kimi
zaman tankı, tüfeğiyle, kimi zaman sözde sivil partileriyle. Bu sopa ve
havucun her ikisi de Kürt halkını sindirmek için kullanılıyor. Doğal olarak
çözümün de buralardan geçmediği açık. 29/09/2007 Nergis Çayır İstanbul Beyoğlu Emniyeti'nde
Nijerya uyruklu Festus Okey'in ölümüyle ilgili soruşturma sürüyor. Emniyet,
Okey'in uyuşturucu suçundan gözaltına alındığını açıklamıştı ama savcılığa
gönderilen yazıda farklı bir neden yer aldı.
Polis kaynakları, Nijeryalı
Festus Okey'in üzerinden uyuşturucu çıktığı gerekçesiyle gözaltına alındığını
söylüyordu. Fakat Beyoğlu Savcılığı'na gönderilen tutanakta, Okey'in pasaport
kontrolü gerekçesiyle Emniyet’e götürüldüğü yazılı. Festus Okey ile birlikte
gözaltına alınan Nijeryalı Burinyeli, savcılık ifadesinde olayı şöyle
anlatıyor: "Festus
Okey gözaltına alınmamıza itiraz etti. Karakola gittiğimizde polisler Okey'i
beşinci kata çıkardı. Beni birinci katta tuttular. Polis Festus Okey'i
merdivenlerden çıkartırken dövüyordu." Savcılık bu
ifade üzerine, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü'nden nezarethane başta olmak üzere 4
bölümün kamera kayıtlarını istedi. Fakat, “kameralar o saatte kayıtta
değildi” cevabını aldı. Nijeryalı Festus Okey'in
cenazesi Adli Tıp Kurumu'ndan henüz alınmadı. Arkadaşları, Festus Okey'in
cenazesini alıp, Nijerya'ya götürmek istiyor. Bunu da bir protesto
gösterisiyle yapmayı planlıyorlar. Sonuç olarak, ülkelerinde
genelde açlık, sefalet, savaş ya da insanlık dış uygulamalardan kaçarak daha
iyi bir yaşam kurmak umuduyla Türkiye’ye gelen mültecilerden biri de Festus
Okey’di. Onu tanıyanlar, Okey’in
Türkiye’ye futbol oynamak için geldiğini söylüyorlar. Okey’i öldüren polis daha önce
Beyoğlu karakolunda “yılın polisi” seçilmişti. Yılın polisi böyle ise! Polis, özellikle siyahi
mültecileri doğrudan potansiyel suçlu muamelesi yapıyor. Festus Okey de
bunlardan biriydi. 01/10/2007 İşçi Sınıfın Ayrılmaz Bir Parçası: Göçmenler Arif Benol Türkiye’ye her yıl yaklaşık
300 bin kaçak göçmenin giriş yaptığı sanılıyor. Bunlar 163 değişik ülkeden
geliyor. Türkiye’de ki kaçak göçmen sayısının 1 milyonun üzerinde olduğu
düşünülüyor. Göçmenler genellikle ev işçiliği, bakıcılık, tekstil, inşaat,
gıda, eğlence ve fuhuş sektörlerinde çalışmak zorunda kalıyor. Çoğunlukla yasal yollardan
giriş yapan ama vizelerinin bitimiyle geri dönmek zoruna kalan göçmenler eski
Sovyetler Birliği ya da Doğu Avrupa ülkelerinden iş aramak için gelenlerden
oluşuyor. Bu göçmenlerden Moldovalı kadınlar ev işlerinde; Moldova, Ukrayna,
Romanya ve Rusya’dan gelen kadınlar fuhuş ve eğlence sektöründe; Moldova ve
Romanyalı kadınlar tekstil sektöründe; İran, Irak, Moldova ve Romanya’dan
gelen erkekler inşaat sektöründe ve değişik ülkelerden gelen kadın ve erkek
göçmenler ise lokanta ve gıda sektöründe iş buluyor. Transit geçen göçmenler ise çoğunlukla
İran ve Irak olmak üzere Ortadoğu’dan, Afganistan, Pakistan, Bangladeş,
Hindistan gibi değişik Asya ve Fas, Nijerya, Cezayir, Mısır ve Somali gibi
Afrika ülkelerinden gelenlerden oluşuyor. Ayrıca evlerine geri dönmek
istemeyen, bu yüzden, ya yasadışı çalışmak zorunda kalan ya da başka ülkelere
yasadışı giriş yolları arayan göçmenler ise genellikle reddedilmiş
sığınmacılardan oluşuyor. Dünyada da durum Türkiye’den farklı değil. AB ülkelerinde
3 milyonu kaçak olmak üzere 22 milyon; ABD'de 11,5 milyonu kaçak olmak üzere 30
milyon göçmen işçi olduğu sanılıyor. Yine tahminlere göre yaklaşık 200 milyon
insan şu an dünya üzerinde göçmen durumunda. Bu sayının her yıl 1 milyon kişi
arttığı belirtiliyor. Bulundukları ülkelerin genellikle en alt katmanlarını
oluşturan göçmenler hem en tehlikeli, pis ve ağır işlerde çalışmak zorunda
kalıyorlar hem de bu işleri çok düşük ücretlere, kölelik koşullarında yapmak
zorunda bırakılıyorlar. Kaçaklık koşullarında hiçbir sosyal güvenceleri
olmadan çalışan göçmenler bu nedenle türlü baskı ve eziyetlere de maruz
kalıyorlar. Kapitalizm koşullarında reddedilemez bir gerçek olan
işsizlik ve yoksulluk nedeniyle göçmenler bulundukları ülkenin insanlarının
milliyetçi saldırılarına uğruyorlar. İşsiz ve yoksul olmalarının nedenini
hemen göçmenlere bağlayan işçi ve emekçiler kuşkusuz yanılıyorlar. Bunun
nedeni göçmenler değil kapitalizm. Lakin özellikle milliyetçi-faşist yapılar bu durum
üzerinden çok etkin politikalar geliştirebiliyorlar. Göçmenler reddedilmez
biçimde işçi sınıfının bir parçasıdır. Bu nedenle sınıf mücadelesi sürdüren
tüm kesimler, göçmenlerin işçi sınıfının örgütlü ve organik bir parçası
olmalarını için çalışmalı ve bunu temel bir politika olarak kavramalıdır. 05/10/2007 En Zenginler
Listesi: Başarı mı, Utanç Tablosu mu? Akın Sel Her yıl belli dönemlerde ekonomik araştırma sonuçları
adıyla en zenginlerin listeleri yayınlanıyor ve bizler de kimmiş bunlar
tanımış oluyoruz. Servetleri milyar dolarlarla ifade ediliyor bu zenginlerin.
“Başarı” öykülerini de öğreniyoruz kendi ağızlarından; girişimlerini
anlatıyorlar, bizler de bu “özel” insanların nasıl listeye girdiklerini
öğrenmiş oluyoruz. Evet onlar, Türkiye’nin en zenginleri... Sabancı, Koç, Eczacıbaşı, Doğan vb bildik isimlerin yanına
AKP iktidarında skandallarıyla gündeme gelen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan
gibi isimlerde eklenmiş ve bu yeni isimler de en zenginlerin arasına girmeyi
başarmış. Ne şans, ne tesadüf! Bunlar parayı ve
ülkeyi tekelleri altına almış bir avuç burjuva aile. Bu ailelerin
fabrikaları, bankaları, otelleri, limanları, yatları, arazileri var ve
inanılmaz bir lüks içinde yaşıyorlar. Ekonomist dergisinin dört yıldır yaptığı araştırmaya göre
Anadolu’nun en büyük şirketleri kârlarını 2005’e göre yüzde 125 arttırmış.
250 Anadolu şirketinin zirvesinde Denizli merkezli Abalıoğlu Holding'e ait
Er-Bakır yer alıyor. En büyük 250 şirketin toplam satışları 2006 yılında yüzde
16.6 artarak, 32.7 milyar YTL'den 38.2 milyar YTL'ye çıkmış. Yine araştırmaya
göre 'Anadolu'nun En Büyük 250 Şirketi' kârlarını 2005'e göre yüzde 125
arttırmış. En büyük 250 şirketin zirvesinde sırasıyla Er-Bakır, Kroman Çelik
ve Sanko Pazarlama var. Anlaşılacağı gibi servetler bu şirket ve aileler arasında
paylaşılmış durumda. Bu servetleri yaratan ama hakkını alamayanlar ise
işçiler ve yoksul halk. Türlü siyasi ve ekonomik oyunlarla bu servetleri
kazanan patronlar sözüm ona akıllı oldukları için kazanmışlar bunca serveti. Burjuva
medya da her yıl tekrar tekrar ve pişkin bir şekilde bunları haber konusu
yapıyor. Oysa bu servetlerin nedeni başarı değil, sömürü. Biliyoruz
ki kapitalizm insani olmayan bir düzendir. Bu sömürü düzeni bir avuç kişiyi
süper zengin yaparken milyonları aç-susuz yaşamaya mahkum etmektedir. Nüfusun
neredeyse yarısının açlık ve yoksulluk koşullarında yaşadığı bir ülkede en
zenginler listesi başarı değil bir utanç listesi olabilir ancak. Bu kapitalist
şirketler derhal millileştirilmeli, yönetim ve denetimleri emekçi halkın
elinde olmalıdır..
30/09/2007 Bir ÖSS Sınavının
Daha Ardından Deniz Naz Büyük umutlarla başlayan ÖSS, bu sene de yine büyük
umutlar kırdı. Kazananlar hem geleceğe daha umutla baktı, hem de ailelerinin
ve çevrelerinin baskısından kurtuldu. Tercihler yapıldı. Yerleştirmeler oldu. Kaybedenler, istedikleri bölümü 1-2 puanla kaybedip
istemedikleri bölümlere girenler ya da çok az puan alıp üniversiteli
olamayanlar yine hüsrana uğradı. Kazanan ama maddi durum, ailevi durum yüzünden üniversiteli
olamayanların da hüsranı paha biçilemezdi tabii ki. Eğer burs alamayacak
kadar az puan almışlarsa ve ailelerinin maddi durumu iyi değilse ve yardım
edecek kimseyi de bulamamışlarsa, üniversite hayallerini bir kenara bırakıp
en azından dondurup, para biriktirip okula devam etmeyi düşünenler de oldu. Ama kaybedenler, ailelerinin baskılarından kurtulamadı.
Aileler çocuklarının iyiliğini tabii ki ister. İyi bir gelecekleri olması,
iyi bir işleri olması, en azından ellerinde bir üniversite diploması olması
ailelerin içini rahatlatır elbet. Ama çalışıp sınavı kazanamayanlar,
sorunları yüzünden yoğunlaşamayanlar, okumak istemeyip aile baskısıyla
okuyanlar… Sınavı kaybedenler çok oldu yine… 2-3 sene üst üste sınava
girip de yine kazanamayanların ailelerinin daha çok baskı yaptıkları bir
gerçek. Bazı ailelerinse evladını başkalarıyla kıyaslaması, “ Bak komşunun oğlu Cerrahpaşa’da okuyor, senin ondan
neyin eksik”le başlayan azarlamaları… Sanki evladı ona yük oluyormuş gibi
davranması… Psikolojik bunalıma giren gençler bile var. Kaybettiğini
duyunca günlerdir ağlayan. Kazanabilecek gibi olup, sorulara doğru cevaplar
verip, optik kaydırma yapıp kaybedenler… Bunların hepsini geride bırakıp bir de sistemin adil
olmayışı meselesi var. Bazı okulların diğer okullara göre fazla puan
vermeleri, öğrencilerin, diğer okullara göre daha önden başlamaları. Örneğin; X okuldan 70 puan alan öğrenci, Y okuldan 60 puan
alan öğrenciden bayağı önde başlıyor yarışa. 1 puanın bile istediği bölüme
girememesine sebep olan bu puan sisteminde 10 puan çok ama çok büyük bir
açık. Eğer bir öğrenci, sınavı kazanmış, tercih yapmış ve kazanmış ama
istediği bölümü kazanamadığı için, seneye girmeyi planlıyorsa, bir dahaki
seneye okulun verdiği puanda düşüyor. Üniversite sınavına girmenin doğru bir
şey olduğunu söyleyenler, sistemin adil olduğunu savunanlar, buna nasıl bir
cevap veriyorlar bilmiyorum ama sistem oldukça kötü işliyor. Sınavı kazanmış
olması ve bir yere yerleşip “Seneye daha çok çalışır istediğim bölüme
girerim” diye o seneyi erteleyen öğrencinin bir dahaki sene, puanının
düşmesi. Puanı yettiği halde yerleştirilemeyen öğrenciler..
Onların haklarını da yiyorlar ne yazık ki. Tüm bu stresle, “Belki seneye daha iyi olur” ümidiyle
sınava giren öğrenciler, bütün sene aile baskısı yaşıyorlar… Depresyona
giriyorlar… Günlerce test çözenler... 20 yaşına gelmiş bir gencin kendini yük
olarak hissetmesi ve bazı ailelerin de onlara ‘yük’lermiş gibi davrananlar. Çoğu
da ailelerinin baskısından kurtulmak istediği için daha çok çalışıyorlar. Radyo- tv okumak isteyen bir öğrenci, elinde daha iyi bir
meslek, garantili bir meslek olsun diye, Edebiyat Öğretmenliği’ne bile
zorlanabiliyor. İstemediği bir bölüme girmek için bile zorlayabiliyorlar
evlatlarını... Sanırım tüm bu baskıların, streslerin, üzüntülerin,
depresyonların, adaletsizliğin önlenmesi için ÖSS’nin kalkması gerekiyor. 30/09/2007 Çalışma koşullarında değişiklik ve iş sözleşmesinin
feshi 4857 Sayılı İş Kanunu MADDE 22. - İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş
sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya
da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği
ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir. Bu şekle
uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak
kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz. İşçi değişiklik önerisini bu
süre içinde kabul etmezse, işveren değişikliğin geçerli bir nedene
dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı
olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir.
İşçi bu durumda 17 ila 21 inci madde hükümlerine göre dava açabilir. Taraflar aralarında anlaşarak çalışma koşullarını her
zaman değiştirebilir. Çalışma koşullarında değişiklik geçmişe etkili olarak
yürürlüğe konulamaz. tekstil İşyerimiz Taşındı Tekstilde
çalışan bir işçiyim. Sizlere daha öncede işyerimizin pikniğinden söz
etmiştim. İşyerimiz Avrupa yakasından, Anadolu yakasına taşınma kararı aldı.
Taşınma aşamalı olarak gerçekleştiriliyor. Avrupa yakasında altı katlı bir
binada idik şimdi ise iki katlı ama tam bir fabrika. Belirttiğim
gibi aşamalı olarak yani ilk önce bir kat daha sonra diğer katlar taşınacak.
Şu ana kadar üç katın taşınması gerçekleşti. Çalışan arkadaşlar genellikle
eski işyerinin çevresinde oturuyorlardı. Şimdi ise yolları uzadı. İşyeri
servis koydu ama alışamayanlar için yol gerçekten çok uzak. Müdür bir
toplantı yaparak, “Gelmek isteyen gelsin, gelmek istemeyen de kendisi bilir
hiç kimseye ne gel ne de gelme derim” diyerek bir açıklama yaptı. Bazı işçi
arkadaşlar yeni yere hiç gitmemeyi tercih etti; bu arkadaşlar genelde ya
sigortasız ya da işe yeni başlamış olanlar. Eski
işçiler yani birkaç yıllıklar arasında, tazminatları verilse işe devam etmeyecekler
de vardı. Fakat tazminatları için herhangi bir teklif yapılmadı. Biz
işten çıkartmıyoruz tavrı takınıyorlardı ama daha ilk günlerde dökülmeler
başladı, ilk iki gün dokuz kişi işi bıraktı, içlerinde iki yıllık işçiler de
vardı. İşveren yani patron bence memnun olmuştur. Çünkü tazminat
vermekten kurtuldu. Şu anda yüzü aşkın işçi var, daha eski işyerinden gelecek
üç kat var; iki kat dikim, bir katta finiş bölümü. Patron buradaki şartların
işçiler için daha iyi ve huzurlu olmasını istediğini, işçiler için çay ve
dinlenme bölümleri olacağını, çalışan işçilerin işyerinden memnun olması için
ne gerekiyorsa yapacağını söylüyor. İşçiler isterse öğlen molalarında okey,
kâğıt oyunları, langırt, bilardo gibi vakit geçirebilecekleri oyunları
oynamalarını sağlayacak düzenlemelerin zamanla olacağını söylüyor. Yani bir
araya gelmeyin, kötü şeyler düşünüp benim canımı sıkmayın demeye getiriyor. Bu arada bulunduğumuz bölgede birçok fabrika var. Tekstil
üzerine de birkaç fabrika var. Fabrikalar arasında bir listenin dolaştığı, bu
listede daha önce sendikalaşma çalışmalarında bulunan, patronlarca sakıncalı
ve tehlikeli olan işçilerin isimlerinin olduğu söyleniliyor. Yani patronlar
iyi bir dayanışma örneği gösteriyorlar. Ya bizler buna karşı ne yapıyoruz?
Birimiz Kürt diye, birimiz Alevi diye, sağcı solcu diye, birbirimize karşı
cephe oluşturmuşuz. Sınıf bilinci oluşmadıkça daha çok eziliriz. O yüzden bu ayrımları
bırakıp birlik olmamız lazım. Yaşasın İşçilerin Birliği Bir İşçi kargo Sorunlarımız Aynı İşyerinde sürekli işçi giriş çıkışı oluyor. Bunun sebebi
kimsenin isteyerek iş değiştirmesi değil. Çalışma koşullarına
dayanamamasından kaynaklanıyor ve bu sanki bilinçlice yapılıyor. Başka bölümde çalışan dört işçi arkadaş bizim departmana
gönderildi. Sebebini arkadaşlarla yaptığımız sohbette anladık. Vardiyalar
düzensiz, gece geç saate kadar çalışan işçiler sabah tekrar işe gelmek
zorunda kalıyorlar ve bu sürekli olarak tekrarlanıyor. Bu şekilde çok kişi
işten çıktı. İşten çıkışları önemsemeyen müdür, aynı çalışma koşulları devam
ettiriyor. Yine geç saatlere kadar çalıştırmak istiyor. İşçi arkadaşlar bu
duruma daha fazla dayanamayıp tepki gösteriyorlar ve geç saate kadar
çalışmayı reddediyorlar. Müdürle konuşup fazla mesai ücreti verilmesi veya
vardiyaların düzenlenmesini istediklerini söylüyorlar. Talepleri kabul
edilmediği gibi, bu bölümden 9 işçi farklı bölümlere gönderiliyor, 4 kişi
bizim bölüme, 5 kişi başka bölüme. Bu arkadaşlar geldiğinde bölüm müdürümüz onlarla konuşarak
sizler buraya sürgüne geldiniz diyerek gözdağı vermeye ve burada da rahat
edemeyecekleri görüntüsü vermeye çalıştı. Farklı bölümlerde çalışmamız bizleri farklılaştırmaz. Bizler
bu arkadaşlarla yemekhanede, serviste karşılaşıyoruz. Sohbetimiz var, aynı
sorunlarla karşı karşıyayız. Tepkileri şimdilik kazanımla sonuçlanmadı ama
işyerinin tümüne yayılan iyi bir örgütlenmeyle bir araya gelip çözümler üretirsek
kazanabiliriz. Bir İşçi Derleyen: Hayat Sezen İngiliz
'Coats’ın Bursa'daki fabrikasında grev başladı
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na (DİSK) bağlı Tekstil İşçileri Sendikası (TİS) ve işveren sendikası arasında 1 Nisan'dan bu yana yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca saat 06.00 itibariyle üretimi durduran işçiler, TİS Bursa Şubesi Başkanı Muammer Özer'in açıklamalarının ardından greve başlad |