Yıl: 28

Ekim 2007

 

Yeni Dönem Sayı: 44

 

 

Patronca Değil İşçice Bir Anayasa - İşçi Cephesi

“Yeni” Anayasanın Neresi Yeni? - Şahin Yıldırım

İşçi  Hareketinde Örgütlenme Sorunu -  Fuat Karan

Cumhurbaşkanı Gül’ün Şark Gezisi - Jiyan

“Kaza” ile Olmuş! - Nergis Çayır

İşçi Sınıfın Ayrılmaz Bir Parçası: Göçmenler - Arif Benol

En Zenginler Listesi: Başarı mı, Utanç Tablosu mu? - Akın Sel

Bir ÖSS Sınavının Daha Ardından - Deniz Naz

FabrikalardanOkur mektupları

Emek hareketinden - Derleyen Hayat Sezen

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Patronca Değil İşçice Bir Anayasa

 

 

İşçi Cephesi

 

Anayasa tartışmaları ülke gündeminin birinci maddesi durumunda. Her kesim kendi meşrebine göre bu tartışmalarla ilgili bir tutum belirtiyor. Lakin bu kadar çok kafadan ses çıktığına bakıp da çok zengin bir tartışma yapılıyor da sanılmasın. Olan çoğunlukla kuru gürültü. Bunca nutka, hamasete, hepsi balina büyüklüğünde lafa rağmen ortada incir çekirdeğini dolduracak doğru bir şey yok; neden?

 

Neden insan dinledikçe anlamak bir yana bildiğini bile unutacak noktaya geliyor? Evet, neden böyle? Çünkü bu tartışmaları anlamak için patronca bilmek gerekiyor. Eğer sizde bizim gibi işçice biliyorsanız affedersiniz bir şey anlamayacaksınız. Kuşkusuz biz işçice bilenler kulaklarımızı tıkayıp yolumuza gidebilirdik ama gidemeyiz. Neden mi? Farkında mısınız? çünkü bizden bahsediyorlar. Bu ana yasa, baba yasa hep, al gülüm ver gülüm, al takke ver külah düzenin devamı için gerekli de onun için. Aman ki aman, bunun için, haşa bu tartışma bizim neyimize demeyelim. Al takke ver külah düzeninde altta kalan, canı çıkanlar olarak patronca değil, işçice bir anayasa için kulakları dikelim, kolları sıvayalım. Nasıl yapacağız?

 

Meseleyi hiç dallanıp budaklandırmadan, iki kere iki dört basitliğinde açıklamaya çalışalım. Onların aksine bizim amacımız zorlaştırmak değil kolaylaştırmak, karmaşıklaştırmak değil basitleştirmek. Diyoruz ki bazen sorularla cevaplar yer değiştirir. Soru cevap, cevap soru olur. Örneğin onlar diyor ki; “çağdaş, demokratik ve çoğulcu bir anayasa yapacağız.” Çok güzel, maraza çıkarmadan, önyargısız evet diyoruz. Soru neydi? Nasıl bir anayasa? Devam edelim… Bir de asla, asla dokundurtmam, değiştirtmem denen çok mühim bir kısım var: “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti…” Adını unut, bunu unutma. Samimiyetimizden en ufak bir kuşkunuz olmasın. Buna da evet. Şimdi adı üstünde değil mi? “soru” soracak ve “cevap” cevaplayacak.

 

En mühim kısımdan başlayalım: “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti .” Gökteki yıldızlar gibi, hikmetinden sual olunmaz, hep karanlıkta parlayan mühim amcaların da gayretiyle karıştırılmasın diye, bu dörtlü, kırmızı çizgilerle çizilmiştir. Taklitlerinden sakınalım diye. “Laik” devletimin imam ve müezzinleri belli ki bu nedenle olsa gerek Cuma hutbelerinde bu konuya esastan yer vermekte, nicedir. Diyanetim “dinsiz devletimin” yanlış anlamalara kurban gitmesini engellemek için yurdumun dört bir yanında, -kuşkusuz yüzde 99’u Müslüman- daimi mesaide. Neden? Çünkü Fransa’nın laikliği kendine, bizimki bize. Benzemezük, diyoruz yani. Lakin bir sorun var. Kafamız kalın olduğu için değil, söyledik, biz patronca bilmiyoruz. Onun için işçice bir laik düzen diyoruz. Dinsiz, cinsiyetsiz, ırksız bir laik devlet. Görüyorsunuz, zorlaştırmıyor kolaylaştırıyoruz.

 

Derin yanlarımız çoktur bizim. Maksat namımız yürüsün. Yedi düvele çifte telli oynatmış Osmanlının torunlarıyız. Sadelik, sade suya tirit, gariban tesellisi. Şaşaa, dibine kadar abartı olmadan olmaz. Dememiz o ki bunu anlamadan, bizim diyarların “Demokratik” devleti anlaşılmaz. Numaralıdır demokrasimiz. Nereden nereye, 141-142-146 derken şükür 301’lere...

 

Ayrımcılık diyorlar, kadir kıymet bilmezler. Kürt’müş, Ermeni’ymiş… Ne münasebet… Türküne de, Kürtüne de, Ermeni’sine de burada patronca muamele yapılır, ayrım yapılmaz. Musa Anter, Hrant Dink, Kemal Türkler hepsine aynı muamele… “Demokratik” devletimizin işte öyle gönlü geniştir. Ecnebiler bilmez örneğin, Nobel alan Pamuk’unu ABD seyahatine bile gönderdi o “demokratik devlet”, ödül diye, haberiniz yok mu? Bestesi bile hit oldu, “plan yapmayın plan… Yasinler, Hayaller…” Laik, demokratik, sosyal ve hukuk Türüt söyledi; ki kendisi sosyal mafya Sedat Peker’in kankası.

 

“Sosyal” ne kelime, yanına “hukuk” da ekledin mi Amazon Ormanları dünkü çocuk, sen Tuzla Tersaneleri bilir misin?

 

Amazon demişken maymunlar aklımıza geliverdi. Amazon’da olduğu gibi bizim buralarda da –vallahi- maymunlar hep yukarılarda. Çok da nüktedanlar, en güzel güzellemeleri; muasır medeniyet. “Çağdaş” ve “Çoğulcu” sana neyi hatırlatıyor? Biliyoruz yanlış cevap ama maalesef Çevik Kuvvet diyoruz. Neden? Kalın kafalı olduğumuz için mi? Hayır patronca bilmiyoruz, işçice biliyoruz onun için. Görüyorsunuz, karmaşıklaştırmıyor basitleştiriyoruz.

 

Patronca anayasa diyor ki: büyük balık küçük balığı yutar. İşçice anayasa diyor ki: insan insanın kurdu olmasın. Patronca bilmediğimiz için direk ikinci şıkkı işaretliyoruz…

 

 

 

“Yeni” Anayasanın Neresi Yeni?

 

 

Şahin Yıldırım

 

AKP hükümetinin seçim zaferi, onun ülkeyi iyi yönettiği anlamına gelmez. En fazla o partinin kapitalistlerin çıkarlarını iyi yönettiği anlamına gelir. Toplumu oluşturan temel sınıfların -burjuvazi ve proletarya- yaşam standartlarına baktığımızda da bu görülmekte. Bir tarafta işsizlik ve yoksullukla yaşamaya mecbur edilen işçi sınıfı. Diğer tarafta her geçen gün kârlarına kâr katan kapitalistler.

 

2006 yılı Hane Halkı Tüketim Harcaması açıklandı. Buna göre en yoksulların her 100 YTL’ sinin 64 YTL’ si konut ve gıdaya gidiyor. Ve böyle bir süreçte işçi sınıfının daha da yoksullaşmasına ve sömürülmesine neden olan bir parti, AKP, birinci gelebiliyor. Evet, bu seçimlerde de işçi sınıfının büyük bir kısmı AKP’ye oy verdi. Nedenleri tartışılabilir…

 

Kapitalist sistemde iktidara talip olan burjuva siyasi partilerin programları tamamen kapitalistlerin çıkarlarına hizmet etmek için hazırlanmıştır. Dolayısıyla hangi burjuva siyasi parti, kapitalistlerin ulusal ve uluslararası çıkarlarını -kârlarını- en iyi savunduğunu kanıtlarsa öne geçer. Kapitalistler de kendi olanaklarını kullanarak -basın, sermaye vb.- toplumu bu siyasi partiye yönlendirmek için çalışırlar. Nitekim son yaşanan seçimlerde de AKP’ye alternatif bir partinin olmadığı işlendi ve seçmenler bu partiye yönlendirildi. Yani alternatifsizliğin alternatifi AKP olarak sunuldu. Bunun adı da DEMOKRASİ oldu!

 

AKP hükümeti işbaşı yaptıktan sonra belli bir rahatlama evresinden geçiyor. Bunda tabii ki seçimlerde aldığı oy oranının büyük katkısı var. AKP bu katkıyla, Cumhurbaşkanlığı sürecinde belli pazarlıklara rağmen (Büyükanıt ile Erdoğan’ın Dolmabahçe görüşmesi gibi…) süreci rahatlıkla aşabildi. Beklenilen olmadı.

 

Her şey tıkırında, bir anayasa eksikti…

 

AKP hükümeti ülke ekonomisinin tıkır tıkır büyüdüğünü ve 2012 yılında kişi başı milli gelirin 10.000 doları bulacağını söylüyor. Ne hikmetse büyüyen ekonomiye rağmen hem iftar çadırlarının sayısı artıyor hem de önündeki kuyruklar uzuyor. Tabii ki bu uzayan kuyrukların yoksullukla hiçbir alakası yok muş!

 

Zengin ile yoksul arasındaki uçurum giderek açılıyor. Açlık sınırının 620 YTL, yoksulluk sınırının 1900 YTL olduğunu sendikalar açıkladı. İşsizlik, hayat pahalılığı her geçen gün artmaya devam ediyor. Hak ve özgürlükler konusunda da İnsan Hakları Derneği’nin açıklamış olduğu rapora göre hak ihlalleri artmaya devem ediyor; işkence, kötü muamele sistematik olarak sürüyor, polis ve asker pervasızca insan öldürebiliyor. Bu olayları protesto edenler gözaltına alınıp baskı ve şiddete maruz bırakılıyor.

 

Böyle bir ortamda “yeni” Anayasanın tartışılması gündemde. AKP’nin bir grup akademisyene hazırlattığı “yeni” bir Anayasa taslağıyla karşı karşıyayız. Ve bu tartışmalara anayasadan beklentileri olanların nasıl da katılıp, hararetle tartıştığını görmekteyiz.

 

Bizler tabii ki burada tek tek maddeleri tartışmayacağız. Ama bu tartışılanların neye hizmet ettiğini? Yapılacak olan anayasanın ne kadar “sivil”, ne kadar “yeni” olduğunu göstermeye çalışacağız. Ayrıca hazırlanan anayasa gerçekten ülkeyi Malezyalaştırır mı? Türban serbest olur mu? Bu anayasa AKP’nin ideolojik yasası mı olacak? gibi söylemlere ilişkin bizde kendi cephemizden, dilimizin döndüğü kadarıyla görüşlerimizi belirteceğiz...

 

1)Türkiye Cumhuriyeti Devleti kapitalist bir devlettir. Doğal olarak oluşturulan anayasasında da genel anlamda kapitalistlerin çıkarlarını koruma anlayışı hakimdir.

 

2)Öncelikli olarak biz toplumda halen iki temel toplumsal sınıfın olduğunu -burjuvazi ve proletarya- düşünüyoruz. Bundan dolayı topluma egemen olan anlayış kendi toplumsal düzenini ve ona uygun bir işleyişi hayata geçirir. Bugün topluma egemen olan anlayış ve düzen kapitalizmdir. Dolayısıyla kapitalistler toplumun uyması gereken yasaları da belirlemektedir. Ama bu azınlığın -burjuvazinin- belirlemiş olduğu yasalar, sanki tüm toplumda yaşayan insanlarla birlikte ve herkesin ortak çıkarına uygun olarak oluşturulmuş havası verilmekte. Bu anlayış yanıltıcıdır.

 

3)Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinin önceliği devleti koruyan ve bu mantığa göre yasalarını oluşturan bir anlayıştır. Bu anlayış, bugüne kadar yapılan anayasalarda da yerini bulmuştur.

 

4)Yasaların oluşumundaki belirleyicilik aslında toplumsal ve siyasal mücadelelere bağlıdır. Yani işçi sınıfı ile kapitalistler arasındaki mücadeleye. Eğer işçi sınıfının hakları (az da olsa) bugün yasalarda var ise, bu işçi sınıfının mücadelesi sayesindedir.

 

5)Yasaları yazan kalemler daima olmuştur ama o kalemleri yazdıran toplumsal-siyasal mücadelenin kendisidir.

 

Yukarıda belirlemiş olduğumuz eksende bugünkü hararetli anayasa tartışmalarına bakalım…

 

1)AKP’nin hazırlattığı “yeni” anayasa taslağının ideolojik olduğunu, anayasaların ideolojilerden uzak yapılması gerektiğini önerenler oluyor. Bu sözlerle, taslağın AKP’nin siyasi (İslami) ideolojisini yansıttığı vurgulanmak isteniyor. Öncelikle ideolojisiz anayasa olmaz. Bütün anayasalar ideolojiktir. Anayasaların bireyi ya da devleti esas alması da bu açıdan ikincildir. 12 Eylül Anayasası devleti kutsallaştırmakta, toplumu devlet için var kabul etmektedir. Örneğin ABD Anayasası ise bireyi temel alır. Bireyin özgürlüklerini güvence altına alır. Ama bu iki anayasada burjuva anayasasıdır. Anayasalara hangi sınıfın çıkarlarını garantiye aldığı temelinde bakılmalıdır. 1982 Anayasası da, ABD Anayasası da burjuvazinin çıkarlarını yani özel mülkiyetin kutsallığını temel almaktadır. 

 

2)AKP hükümeti, anayasa taslağının başına “sivil” ve “yeni” kelimelerini ekleyerek, cilalanmış eski anayasayı önümüze sürüyor. Bilindiği gibi AKP, 1982 Anayasa’sını darbeci generallerin yaptığını sık sık belirtiyor ve muhtemelen kendilerini darbecilerden ayırmak için tabii ki 82 Anayasası’nın içeriğine dokunmadan ama kelime oyunlarıyla, yüzeysel değişikliklerle eskiyi yeni diye bizlere yutturmaya çalışıyor. Neden böyle yapıyor? Çünkü AKP’nin derdi özgürlükleri genişletmek değil. Amacı güç ve iktidarını perçinlemek. Bunun için önündeki engelleri kaldırması gerekiyor. Bunu yaparken bazen 1982 darbe Anayasası gibi engeller de önüne çıkıyor. Ve AKP, 1982 darbe Anayasası değişmeli dediğinde sözüm ona özgürlükçü oluyor. Ama öyle değil. Özü itibariyle her iki anayasada aynı, sadece “sivil” ve asker etiketinden dolayı bir farklılık var gibi görünüyor. Özünde anlayış farklılığı yok. Zaten yapılan tartışmalara bakacak olursak bunu görebiliriz. Bilindiği gibi mevcut Anayasada yer alan belli maddelerin değiştirilmesini bir kenara bırakalım, değiştirilmesini teklif etmek dahi suç kapsamında yer almakta. AKP hükümeti bu maddelere dokunamıyor. O zaman bunun neresi yeni. 1961 Anayasası’nda da dokunulmaz maddeler vardı. Ama 82 Anayasası’nı oluşturan generaller bu maddelerin hepsini değiştirdiler.

 

3)Sonuç olarak, AKP hükümeti ne kadar bu anayasanın “sivil” ve “yeni” olduğundan bahsede dursun, bizler de bir o kadar bunun 82 Anayasa’sının ruhunu taşıdığını, hak ve özgürlük ihlallerini daha da perçinleştirdiğini söylemeliyiz. Buna örnek olarak AKP hükümetinin son çıkarmış olduğu Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nu verebiliriz. Bu kanunla AKP, polise sınırsız yetki verdi ve polisin bu yetkiyi nasıl kullandığı da ortadadır. Böyle anti-demokratik bir yasa çıkaran AKP hükümetinin çıkaracağı Anayasa’da ancak bu kadar “yeni”, “sivil” ve “demokratik” olacaktır.

 

4)Bugünkü anayasa taslağı ile darbecilerin anayasası arasında niteliksel bir fark yok. Anayasa’nın başlangıç ilkeleri ve ilk 4 madde devletin ideolojik-politik yapısını ve sınıfsal karakterini ortaya koyuyor. Taslağın 3.maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” olarak ifade edilen tanım, Anayasa’nın ideolojik-politik içeriğini bütünlüklü olarak ortaya koymaktadır. Ayrıca Türklük tanımı yapılırken de “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk denir” denilmektedir. Bu tanımlama ırkçı, şovenist ve inkârcı politikanın bütünlüklü olarak devam ettiğini gösteriyor. Diğer bütün maddeler de bu bakış açısına göre düzenlenmiştir.


5)Hazırlanan anayasa taslağına karşı, başta TÜSİAD olmak üzere çeşitli patron ve sivil toplum örgütlerinden alternatif anayasa taslakları ve anayasa da yer alması gereken maddeler sıralandı. Bazı çevreler anayasanın “kurucu meclis” tarafından yapılmasını salık verdi. (Burada işçi sınıfının oluşturacağı kurucu meclisten bahsetmiyoruz.) TÜSİAD ise buna benzer bir açılım getirdi.

 

6)Bir başka konu ise, bu düzenden beklentileri olan sivil toplum kuruluşlarının ve patron örgütlerinin oluşturulan anayasada kendi taleplerinin yer alması için farklı yollara baş vurması. Örneğin son günlerde yazılı ve görsel medyada sıkça rastladığımız konu Türkiye Malezya olur mu, olmaz mı? Aslında bu tartışma da kapitalistlerin kendi aralarındaki rekabetten kaynaklanmaktadır. Ve bizlerden bu rekabetin yansımalarına göre bir bilince ve tutuma sahip olmamız isteniyor. Bu hazırlanan anayasa ile Türkiye Malezyalılaşır diyenler Malezya’nın İslami değerlere sahip bölgelerinden yayın yaparak görüşlerini güçlendirmek istiyorlar. Diğer taraftan Türkiye Malezya olmaz diyenler ise, yine Malezya’nın daha farklı bölgelerinden türban takmayan “modern” insan manzaralarını göstererek aynı mantığı farklı bir şekilde işlemekte. Sonuç olarak neden Malezya örneği veriliyor? Çünkü bu mantıkla yayın yapanlar, hükümeti kendi çıkarları için sıkıştırarak isteklerin kabul ettirmek istiyorlar.

 

7)Yani kapitalistler kendi ellerinde bulundurdukları araçlarla (medya, sermaye) nasıl hangi partinin iktidar olmasını sağlıyorsa, aynı zamanda, bu araçları iktidar partisini sıkıştırmak için, topluma korku senaryoları yaymak içinde kullanıyorlar.

 

8)Böyle bir ortamda “mahalle baskısı” diye bir kavram ortaya çıktı. Ve bu kavram da aynı çevrelerce, aynı kaygılarla işlenmeye çalışılıyor.

 

9)Burjuva düzen cephesinde “sivil” ve “yeni” anayasa tartışmaları tüm hızıyla sürerken, sendika bürokratları da sahneye çıkmaya başladı. Sendika bürokrasisi ve sermayenin temsilcileri kol kola “sivil” anayasa hazırlıklarına soyundular. Sermayeye tümden yedeklenmiş durumunda olan sendika bürokrasisi, “tüm toplum kesimlerinin mutabakatı” söylemiyle, işçi sınıfının en kapsamlı saldırılarla karşı karşıya olduğu mevcut koşullarda bile sermayenin çıkarlarına hizmet etmeyi öncelikli bir görev saymaya devam ediyor.

 

10)Aslında “yeni” diye bizlere yutturulmak istenen anayasa taslağı 82 Anayasa’sının özüne dokunmadan, uygun belli rötuşlar yapılarak değiştirilmesinden ibaret. Bu değiştirilen kısımlar ise kapitalistlerin çıkarlarına ve “rekabet” ruhuna uygun hale getirme işlemi. Yani uluslararası entegrasyon, özelleştirmeler, hizmetlerin piyasalaştırılması ve kamu hizmetlerinin tasfiyesini engelleyen maddelerin kaldırılması hedefleniyor. Belli bir iki bireysel özgürlük rötuşuyla da AB’nin isteklerine uyum sağlanması hedefleniyor. Ve buna da “özgürlükçü” anayasa deniyor.

 

11)Kısaca, oluşturulmak istenen “yeni” ve “sivil” anayasa taslağı, aslında kapitalist güçlerin kendi iç dengelerini yeniden tanımlama ihtiyacının bir ürünü olarak gündeme geldi. Tartışmalar da bu çevreler tarafında yürütülüyor. Bugün, işçi sınıfının durgunluğu koşullarında hazırlanan anayasa taslağının sonuçlarını da yine kapitalistlerin kendi iç dengelerine göre şekillenecektir. AKP’nin demokratik bir anayasa oluşturacağı beklentisinde olan liberaller şimdiden taslak karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşamaya başladılar. 

 

02/10/2007

 

 

 

İşçi  Hareketinde Örgütlenme Sorunu

 

Güncel Sorunlar, Tarihsel Cevaplar

 

Fuat Karan

 

AKP hükümeti döneminde, işçi sınıfına dönük saldırılar yoğun bir biçimde artarken, işçi sınıfı bu saldırılara örgütlü bir cevap verememekte; hatta işçi sınıfının mücadelelerle kazanmış olduğu hakları  her gün biraz daha fazla gaspedilmektedir. Sınıf mücadelesinin bu düzeyi birçok devrimci akımı tasfiye olmaya ya da reformizm batağına iterken, birçok devrimci grup da sınıf mücadelesinden umudunu keserek mahallelere veya çeşitli sivil toplum hareketlerinin peşine takılarak kitleselleşme çabasına girmiştir.

 

Oysa devrimci bir partinin görevi, işçi sınıfı içerisinde örgütlü bir politik akım haline gelmektir. Zira işçi sınıfı burjuva iktidarını yıkıp, yerine sınıfsız ve sömürüsüz yeni bir toplumu kurabilecek yegane sınıftır. Bu nedenle işçi sınıf devrimciliğinde ısrar, Marksizm’de, Leninizm’de ısrardır. Sosyalist bir dünyada ısrardır.

 

Elbette yaşadığımız sorunların tarihsel ve nesnel nedenleri var. Ancak örgütlülüğümüzü zayıflatan bu olumsuz koşullar değişecek ve işçi sınıfı yeniden tarih sahnesine çıkacaktır. Sorunumuz bunun örgütlenmesini üstlenmesi gereken devrimci militanların bugünden işçi sınıfı içerisinde kök salmasıdır. Yoksa yarın bu mücadelenin içerisinde kendilerine yer bulamayacaklardır.

 

Türkiye’de ağırlaşan koşullara rağmen işçi sınıfı henüz harekete geçmiş değildir. İşsizlik artmaktadır, ücretler zamlar karşısında erirken, sosyal haklar tırpanlanmakta, özelleştirmeler yoluyla sağlık ve eğitim hakkı da gasp edilmektedir. Kıdem tazminatının kaldırılması gündemdedir. Görüldüğü gibi, işçi sınıfı saldırılara her gün daha fazla maruz kalmakta, örgütlülüğünü daha fazla yitirmektedir. Sendikal mücadeleler fabrika çapını çoğunlukla aşmamakta ve bir süre sonra patron, sendika, polis/jandarma ve mahkemeler işbirliğiyle bastırılmaktadır. Peki bu sürece nasıl gelindi?

 

İşçi Sınıfına Karşı 12 Eylül Darbesi

 

Kavel, Sungurlar işgali, 15-16 Haziran direnişi gibi büyük direniş ve eylemliliklerle ayağa kalkan Türkiye işçi sınıfı, 1970’li yılların ikinci yarısında iktidara doğru yürüyüşe geçti. Yüzlerce grev, direniş, onlarca işgal oldu... Burjuvaziyi yaşadığı bu karabasandan ne güvenlik güçleri, ne de faşist çeteleri uyandırabildi. Ta ki 12 Eylül askeri darbesi gelene kadar...  CIA destekli darbe tüm işçi mücadelelerinin ve örgütlerinin üzerine balyoz gibi indi. Binlerce devrimci ve işçi tutuklandı, işkence gördü, öldürüldü. Siyasi partiler, dernekler, sendikalar kapatıldı, yasaklandı.

 

Darbenin ardından askeri cunta tarafından oluşturulan anayasa ile; örgütlenmek, mücadele etmek suç sayıldı. Önderliğini yitiren işçi sınıfı yerel düzeyde eylemlilikler gerçekleştirse de cunta karşısında teslim olmak zorunda kaldı. Bir yanda fiili baskılar, bir yandan da gerici yasalarla sindirildi ve uzun yıllar boyunca sömürüye karşı susturuldu. Sendikaların yönetimi ise devlete ve burjuvaziye bağlı sendika ağalarına teslim edildi. Bu görevi önce Türk-İş’li bürokratlar üstlendi. Kapatılan DİSK ise 80’li yılların sonunda bu role soyundu. Bunun karşılığı olarak da 91 yılında yeniden açıldı.

 

Ancak tüm olumsuzluklara rağmen, sömürüye karşı mücadele eden devrimciler ve işçiler de vardı. İşçi sınıfının 80’den sonra ilk grevi Netaş fabrikasındaydı. Netaş grevi işçilerin örgütlü güçü sayesinde zaferle bitti. Bu grevi bir dizi grev izledi. Grevler ve mücadeleler artıyordu. 1987 yılında bu kez 30 bin işçi grevdeydi. 89 yılında Bahar Eylemlerinde binlerce işçi ve memur alanlardaydı. 1990’da Zonguldak maden işçilerinin Ankara Yürüyüşü vardı. Bu büyük grev ve onun devamında gerçekleşen Ankara Yürüyüşü’ne Türk-İş ve diğer sendika bürokratlarının destek vermemesi sonucunda, grev,  Mengen’de asker barikatlarıyla durduruldu. Barikatlardan bu geri dönüş, işçi sınıfının kısmi yükselişinin bir geri çekilişe dönüşünün de işaretiydi.

 

İşçi sınıfının geri çekilişini hızlandıran bir diğer neden de 89’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıydı. Bu dönemde bürokratik işçi devletleri birbirinin ardına yıkıldılar. Yıkılan Duvar, bu ülkeleri kendine referans gören devrimci çevrelerin yönlerini kaybetmesine neden oldu. Umutsuzluk daha da yaygınlaşırken, sendikal bürokrasinin işçi sınıfının üzerindeki hakimiyeti daha da arttı. İşçi sınıfı ölmüştür edebiyatı küçük burjuvaların dilinden düşmez oldu. Oysa ne yıkılan sosyalizmdi, ne de işçi sınıfı yok olmuştu. Yıkılan bürokratik diktatörlüklerdi. İşçi sınıfı ise yerinde tüm gücüyle duruyordu. Sadece örgütlülüğünü yitirmişti.

 

Direnişler, Grevler, İhanetler...

 

90’lı yılların işçi mücadeleleri genellikle fabrika sınırlarında kalırken, kazanımlar her gün daha da azaldı. Bu olumsuz süreç 2000’li yıllarda da devam etmektedir. Özelleştirme karşıtı mücadeleler, memurların eylemleri bu sürecin kitleselleşme eğilimi gösteren mücadeleleridir. Ancak bu mücadeleler de belirli bir süre sonra kontrol altına alınmış ve yaygın bir mücadeleye dönüşememiştir.

 

Özellikle SEKA işçilerinin işgali geniş bir toplumsal destek bulmuş, ancak sendika bürokrasisinin teslimiyetinin ardından yenilgiyle sonuçlanmıştır. Özelleştirme karşıtı mücadelenin yabancı sermaye karşıtlığına dönüşmesi sonucunda, eylemler her türden milliyetçilerin şov alanına dönmüştür. Örneğin Erdemir işçileri, Türk-Metal Sendikası ve birçok siyasi dernek ve parti tarafından özelleştirmeye değil, yabancı sermayeye karşı mücadeleye sevk edilmiş, sonuçta da fabrikayı ordunun şirketi OYAK almıştır. Nihayetinde fabrika özelleşmiştir. İşten çıkarmalar, düşük ücretler bu özelleştirmenin de doğal sonuçları olmuştur.  KESK’in eylemci çizgisi özellikle sol çevrelerde militan bir anlayış gibi görünse de, KESK de gittikçe bürokratikleşen bir yapıya dönüşmüştür. Merkez ile taban arasındaki bağlar kopmuş. Merkez, tabanı örgütlemeden giriştiği eylemlerle, tabanın taleplerinin içini boşaltırken, merkezlerdeki militan unsurlarda da aşırı bir yorgunluğa neden olmuştur. Ayrıca devlet tarafından desteklenen gerici memur sendikaları da mücadelenin bölünmesine neden olmuştur.

 

90’lı ve 2000’li yıllarda genellikle  tekstil sektöründe mücadeleler yaşanmıştır. Kimi zaman daha iyi ücret, kimi zaman çalışma saatleri, kimi zaman da sendikalaşmak için başlayan mücadeleler çoğunlukla yenilgiyle sonuçlanmıştır. Küçülen fabrikalar, her gün artan fason üretim ve taşeronlaşma, bantların küçük atölyelere çevrilmesi patronların kolaylıkla mücadelelerin önüne geçmesini sağlamıştır. Mücadeleyle baş edemeyen patronlar fabrikaları kapatarak taşınmayı tercih etmiştir. Mücadelelerin gelişmesini patronların engellemesi kadar sendika bürokrasinin ihanetçi tutumu da işçilerin güvenini yitirmesine neden olmuştur. Devrimci önderlik sorunu da buna eklenince, kısa yoldan sendikalaşıp ücret arttırmayı hayal eden işçiler kapının önünde kalmıştır. Oysa sınıf mücadelesinde kestirme yollar yoktur. Hazırlıksız bir örgütlenme de yenilmeye mahkumdur. Fabrika içerisinde bilinç ve örgütlülüğün  arttırılması, gizli komitelerin oluşturulması, bu komiteler vasıtasıyla grev ve direnişlere hazırlık olmadan başarı olmasını beklemek hayalciliktir.

 

Diğer sektörlerdeki, özellikle de ağır sanayideki mücadeleler ise istisnalardır. Bu mücadeleler de çoğunlukla yenilgiyle sonuçlanmıştır. Kısmi başarılar ise sınıfın başarı hanesine yazılmış küçük kazanımlardır.

 

Sınıf hareketindeki genel durgunluk sendikalaşma oranlarında da açıkça görülmektedir. İşçi sayısı her gün artarken sendikalı işçi sayısı azalmaktadır. Sendikalar ise küçülmektedir. Çalışma Bakanlığı’nın yayınladığı istatistiklere göre, örneğin 1996 yılında 114 olan sendika sayısı 2004’te 96’ya düşmüştür.  Sendikalı işçi sayısı ise resmi kayıtlarda  3.091.042 kişi (3 milyon 91 bin 42 kişi) olarak görülmektedir.  Ancak gerçek rakamının 800-900 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Yine 1996 yılında  toplam grev sayısı 38 ve greve çıkan işçi sayısı 5461 iken, 2006 yılında toplam grev sayısı 26 ve toplam greve çıkan işçi sayısı 2061’dir. Eğer işçi sınıfın koşulları daha iyiye gitmiyorsa, ki gitmiyor, bu durumun nedeni işçi sınıfın ve onunla paralel olarak işçi sınıfının politik örgütlerinin zayıflığıdır.

 

Yeni Bir Grev Dalgası mı? Ya da Sadece Sınıfın Öfkesini Boşaltma Yöntemi mi?

 

Son dönemde bazı işkollarında grev aşamasına gelinmesi, buna da bazı sanayi kollarındaki direnişlerin eklenmesi “yeni bir grev dalgası mı geliyor?” sorusunu gündeme getirdi. Novamed, Sanovel ilaç fabrikalarındaki grev ve direnişler, Tuzla Liman işçilerinin iş kazalarına karşı eylem ve direnişleri, Duman ve Derfako Deri işçilerinin mücadeleleri aynı dönemde gerçekleşti. Bu dönem ayrıca sendikaların da toplu sözleşme dönemiydi. İlk önce Hava-İş grev kararı astı. Teksif, Haber-İş, Tez-Koop-İş, Harb-İş ve diğerleri greve çıkacağız diyorlardı. İşçi sınıfı yeniden mi harekete geçmişti?

 

Gerçek şu ki, özellikle çeşitli sektör ve fabrikalardaki yerel mücadeleler sınıf mücadelesi açısından önemli mevziler olmasına rağmen, bunu bir yükseliş dönemi olarak tarif etmek için yetersizdirler. Zira mücadeleler güçlü bir taban örgütlenmesinden yoksundular ve uzun soluklu mücadelelere de hazırlıksızdılar. Bu mücadelelere dönük işçi sınıf desteği de yetersizdi. Bu mücadelelerden sadece Novamed’in bugün direnişe devam ediyor olması bunun göstergesidir. Novamed işçileri ekmekleri ve onurları için bir yıldır Antalya’da direnişteler. Novamedlerin sayısının artmasıyla ancak bu karşı devrimci saldırı dalgası durdurulabilir.

 

Hava-İş’in grev kararı, kısmi kazanımlarla sözleşme imzalanmasıyla hayata geçmeden rafa kalkmış oldu. Hava-İş üyesi işçiler, patronun tüm tehditlerine rağmen aldıkları grev kararıyla umut oldular.  Diğer iş kollarındaki grev sözleri ise laftan ibaret kaldı. İşçilerin öfkesini grev sözüyle bastıran sendika bürokrasisi, grevden önce anlaşma imzalayarak işçi sınıfına bir kez daha ihanet etmiştir.

 

Bu Tabloyu Tersine Çevirelim

 

Bugün işçi sınıfı mücadelesinde bir yükseliş olmasa da, yarın olmayacağı anlamına gelmez. Kendiliğinden başlayacak mücadeleler işçi sınıfına ve onun devrimci örgütlerine güç vereceği gibi, bu mücadeleler başlamadan sınıfın içerisinde çalışma yürüten devrimci gruplar da sınıfın partisi veya örgütü haline gelebilecek ve hatta işçi sınıfı mücadelelerine ivme kazandırabileceklerdir.

 

Böylesi çalışmaların ilk adımı işçi sınıfına ve onun devrimci dinamizmine güvenmektir. Bu güven işçi sınıfının içerisinde sabırla çalışma azmini gerektirir. Zira bilinçli bir devrimci er ya da geç mücadelelerin yükseleceğinin bilincindedir.

 

Sınıf mücadelesinde başarılı olmak için, sendikaların yeniden işçi sınıfının örgütü haline getirilmesi gerekmektedir. Bugün sendikal bürokrasinin kontrolünde olan sendikaları terk etmek bir yana, ısrarla güçlendirmeye çalışmalıyız. Daha fazla sayıda devrimci işçi, sendikaların yönetimine gelmeye çalışmalıdır. Kuşkusuz bu kolay bir mücadele değildir. Zira sorun sadece işçi sınıfının örgütsüzlüğü ile sınırlı değildir. Bugün işçi sınıfın yaşadığı kriz, politik önderlik kriziyle de ilişkilidir. Bu krizi aşmak sabırlı, disiplinli, inatçı bir işçi çalışmasını gerekmektedir. Eğer işçi sınıfı içerisinde bir kıvılcım yakılabilirse, kıvılcımlar alevlere dönüşecektir.

 

Sınıf mücadelelerine müdahale etme perspektifiyle hareket eden devrimci militanlar, devrimci işçi partisinin inşası faaliyetini sınıf mücadelesinin yükseltilmesi hedefiyle birleştirmek zorundadırlar. Sınıf mücadelesi içerisindeki tüm deneyimlerinde gösterdiği gibi, bugün en ufak bir ekonomik mücadele bile politik bir öz kazanmaktadır. Bu nedenle sendikalarda ve işyerlerinde geçiş talepleri sunulmalı bu talepler doğrultusunda işçiler mücadeleye teşvik edilmelidir.

 

1980 askeri darbesinin ardından geriye çekilen işçi sınıfı kısmi hareketlenmelere rağmen hala durgunluk içerisindedir. İşçi sınıfının örgütsüzlüğüne politik önderlik eksikliği eşlik etmektedir. Bu nedenle işçi mücadelelerinin örgütlenmesi sorunu ile, politik önderliğin inşası sorunu birbirinden koparılamaz iki süreçtir. Bugün bir devrimci çevre bir yandan işçi sınıfı örgütlenmelerini yükseltirken, bir yandan da kendi kadro ve kurumlarını inşa ederek partileşebilir ve önderlik sorununu aşabilir. Yükselecek bir işçi dalgasını bekleyerek devrimci parti olunamaz. Aksine durağan dönemlerde sınıf çalışmalarında ısrar edenler, işçi sınıfının bilinç ve örgütlülüğünü yükseltmeye çalışanlar devrimci bir yükselişte işçi sınıfına önderlik edebilirler.

 

İşçi sınıfı devrimcileri bilinçle donanmalı, tüm zorluklara rağmen inatla devrimci umudu yaşatmalıdırlar. Çünkü umudu olmayanların yarını da olamaz. Novamed Direnişçisi bir kadın işçinin umut dolu dizeleri hepimizin pusulası olsun:

 

“Biz emekçi kadınlarız

Satılık değildir gururumuz, onurumuz, kanımız, ruhumuz, canımız

Sen sen ol emeğimize laf söyleme

Biliyorum her şey güzel olacak

Bu sessiz çığlığımız bir gün elbet duyulacak

Gelin ey işçi kardeşlerim bir olalım

Gökteki kuşlar bile yalnız uçmuyor bilinmeyene

Gelin ey işçi kardeşlerim bir olalım

Balıklar bile sürüyle yüzüyor denizin maviliğinde...”

 

30/09/2007

 

 

 

Cumhurbaşkanı Gül’ün Şark Gezisi

 

Jiyan

 

Seçildi, seçilecek derken, eleştirilere ve baskılara rağmen sonunda Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu. Gül yurt içindeki ilk ziyaretini Kürt illerine yaptı. Ziyaret her ne kadar halkla kaynaşmak için gibi görünse de, aslında seçimlerde yüksek bir oy alan AKP vasıtasıyla Kürt halkını kandırmak ve mücadeleden uzaklaştırmak amacını güdüyordu.

 

Cumhurbaşkanı Gül’ün seyahati Van’ da başladı. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait askeri bir uçakla Van Havaalanına inen Gül, yol boyunca AKP’nin Van Belediye Başkanı ve AKP’nin Van teşkilatının düzenlediği etkinliklerle karşılandı. Abdullah Gül, zırhlı araçlarla donatılmış Çevik Kuvvetler eşliğinde, Van’a geldi. Van’da hummalı bir çalışma yapan AKP’li belediye, Abdullah Gül’ün geçeceği yolları temizlemiş, trafik çizgilerini yenilemişti. Madem böylesi bir olanağınız var da, halk için daha önce neden kullanmadınız sorusunu sormak gerekiyor?

 

Van’da vali ve belediye başkanıyla görüşen Gül, ertesi gün askeri helikopterle Hakkâri’ye geçti. Hakkâri’de de hiçbir sivil kurumu ziyaret etmeyen, sadece askeri birlikleri ziyaret eden, valiyle görüşen Gül, sivil toplum örgütlerini de valilikte kabul etti. Geceyi Hakkâri’de geçirdikten sonra, ertesi sabah askeri helikopterle Siirt’e geçti. Gül, burada da valiliği ziyaret etti ve askeri yetkililerle görüştü. Siirt Belediye Başkanı’nın büyük masraflarla binlerce gül satın alması ve Cumhurbaşkanı’nın geçtiği yollara döktürmesi israf değil de nedir? Bu kaynaklar kimin cebinden çıkmaktadır? Elbette o başkanın cebinden değil. Biz emekçilerden toplanan vergilerden çıkmaktadır.

 

Şırnak ziyareti sona erdikten sonra oradan Diyarbakır’a geçen Gül, Diyarbakır’a da yine askeri helikopterle geldi. Bu ziyareti Cumhurbaşkanı olarak mı gerçekleştirdi, yoksa başkomutan olarak mı pek anlayamadık. Ziyaretinde sivil toplum kuruluşlarından çok devlet erkânı ve askeri yetkililerle görüşen, sınır boylarındaki askeri birlikleri ziyaret eden Gül, bazı basın organlarının iddia ettiği gibi sivillerle ve halkla çok fazla yüz yüze gelmedi. Diyarbakır ziyaretine 14 Eylül saat 12.00 de başlayan Gül’ü, Diyarbakır valiliğine vekâleten bakan Siirt valisi Hüseyin Avni Mutlu ve diğer yetkililer karşıladı. Gül, Diyarbakır valiliğine vekalet eden Avni Mutlu’dan ilin sorunları ile ilgili bilgi aldı. Hüseyin Avni Mutlu, Abdullah Gül’ün Siirt ziyaretinde, Siirt valisiydi bir gün sonra Diyarbakır valiliğine vekalet etti. Bir günde ilin sorunlarını ne kadar öğrenip aktarmıştır bilinmez! Ama burası Türkiye, burada her şey olur.

 

Diyarbakır Belediye Başkanı’yla da görüşen Gül, Osman Baydemir’den kentin sorunlarıyla ilgili bilgi edindi. Osman Baydemir, Cumhurbaşkanına kentin sorunlarını ve sorunların çözümünü içeren bir dosya sundu. Dosya kentin sosyo-ekonomik yapısını inceleyen ve irdeleyen, yaşanan yoksulluğun temel nedenlerine dair bir içeriğe sahipti. Dosyayla, çözüm önerilerinin yanı sıra, Büyükşehir Belediyesi ile ilk kademe belediyelerinin Diyarbakır’ın kalkınması için yaşama geçirmeye çalıştıkları projeleri de Cumhurbaşkanına iletilmiş oldu. Benzer bir dosyayı başbakana da sunmayı arzu ettiğini söyleyen Baydemir, dosyanın takipçisi olacağını söyledi.

 

Cumhurbaşkanı Gül, Diyarbakır’da halka hitap etmeyi tasarlıyordu. Fakat onu dinlemeye 300-400 kişilik bir kitle gelince, mikrofonun bozulması bahane edilerek konuşma iptal edildi. Diyarbakır halkı Abdullah Gül’ e gereken cevabı vermiştir. 22 Temmuz seçimlerinde Diyarbakır’da yüksek oy aldıklarını düşünerek kalabalık bir kitle tarafından dinleneceğini zanneden cumhurbaşkanı Gül, kendisini dinlemeye gelenlerin sayısının azlığı karşısında sanırız ki bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Diyarbakır belediye başkanıyla, başbakanın yaşadığı polemik cumhurbaşkanının Diyarbakır’ı ziyaretine yansımış ve bizce Diyarbakır halkı, Osman Baydemir’i sahiplenmiştir. Osman Baydemir imkânsızlıklara rağmen Diyarbakır’da hizmet vermeye çalışan ve Diyarbakır halkı tarafından da sevilen bir yöneticidir. Sadece belediye başkanı olarak değil siyasi kişilik olarak da kendini Diyarbakır halkına kabul ettirmiştir.

 

Şark ziyareti sona eren Gül, bu ziyaretin Kürtler üzerinde ne gibi bir etki bıraktığını sanırız merak ediyordur. Daha önce de Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçildiğinde ilk ziyaretini Van’a yapmıştı. Oysa bazı basın kuruluşlarının sadece Abdullah Gül’ün Kürt illerine ziyaret ettiği şeklinde yansıtılmıştı. Görülüyor ki unutkan bir toplumuz. Ziyaretlere rağmen bölgede değişen hiçbir şey yok. Kürt halkı yine yoksul, Kürt halkı yine çocuklarını kaybediyor. Devlet, yine güç gösterisinde bulunuyor, faili meçhuller, yargısız infazlar devam ediyor. Kürt illerini ziyaret etmeleri çokta bir şey değiştirmiyor. Zihniyet aynı olduktan sonra gelen de aynı, giden de aynı. Yani yöneticinin değişmesi, yönetim değişmedikten sonra bir iyileştirme sağlamıyor. Baskıcı devletin imha ve inkar politikası sürüyor. Kimi zaman tankı, tüfeğiyle, kimi zaman sözde sivil partileriyle. Bu sopa ve havucun her ikisi de Kürt halkını sindirmek için kullanılıyor. Doğal olarak çözümün de buralardan geçmediği açık.

 

29/09/2007

 

 

 

“Kaza” ile Olmuş!

 

Nergis Çayır

 

İstanbul Beyoğlu Emniyeti'nde Nijerya uyruklu Festus Okey'in ölümüyle ilgili soruşturma sürüyor. Emniyet, Okey'in uyuşturucu suçundan gözaltına alındığını açıklamıştı ama savcılığa gönderilen yazıda farklı bir neden yer aldı.


Emniyet,  Okey'in ölümünü şöyle anlatıyor: "Karakolda polisle girdiği tartışma sırasında arbede çıktı, bu sırada C.Y. adlı polisin silahı ateş aldı ve Okey öldü." Ancak olayla ilgili resmi bir açıklama yapılmadı.

 

Polis kaynakları, Nijeryalı Festus Okey'in üzerinden uyuşturucu çıktığı gerekçesiyle gözaltına alındığını söylüyordu. Fakat Beyoğlu Savcılığı'na gönderilen tutanakta, Okey'in pasaport kontrolü gerekçesiyle Emniyet’e götürüldüğü yazılı.

 

Festus Okey ile birlikte gözaltına alınan Nijeryalı Burinyeli, savcılık ifadesinde olayı şöyle anlatıyor:

"Festus Okey gözaltına alınmamıza itiraz etti. Karakola gittiğimizde polisler Okey'i beşinci kata çıkardı. Beni birinci katta tuttular. Polis Festus Okey'i merdivenlerden çıkartırken dövüyordu." Savcılık bu ifade üzerine, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü'nden nezarethane başta olmak üzere 4 bölümün kamera kayıtlarını istedi. Fakat, “kameralar o saatte kayıtta değildi” cevabını aldı.

 

Nijeryalı Festus Okey'in cenazesi Adli Tıp Kurumu'ndan henüz alınmadı. Arkadaşları, Festus Okey'in cenazesini alıp, Nijerya'ya götürmek istiyor. Bunu da bir protesto gösterisiyle yapmayı planlıyorlar.

Sonuç olarak, ülkelerinde genelde açlık, sefalet, savaş ya da insanlık dış uygulamalardan kaçarak daha iyi bir yaşam kurmak umuduyla Türkiye’ye gelen mültecilerden biri de Festus Okey’di. Onu  tanıyanlar, Okey’in Türkiye’ye futbol oynamak için geldiğini söylüyorlar.

 

Okey’i öldüren polis daha önce Beyoğlu karakolunda “yılın polisi” seçilmişti. Yılın polisi böyle ise!

           

Polis, özellikle siyahi mültecileri doğrudan potansiyel suçlu muamelesi yapıyor. Festus Okey de bunlardan biriydi.

 

01/10/2007

           

 

 

İşçi Sınıfın Ayrılmaz Bir Parçası: Göçmenler

 

Arif Benol

 

Türkiye’ye her yıl yaklaşık 300 bin kaçak göçmenin giriş yaptığı sanılıyor. Bunlar 163 değişik ülkeden geliyor. Türkiye’de ki kaçak göçmen sayısının 1 milyonun üzerinde olduğu düşünülüyor. Göçmenler genellikle ev işçiliği, bakıcılık, tekstil, inşaat, gıda, eğlence ve fuhuş sektörlerinde çalışmak zorunda kalıyor.

 

Çoğunlukla yasal yollardan giriş yapan ama vizelerinin bitimiyle geri dönmek zoruna kalan göçmenler eski Sovyetler Birliği ya da Doğu Avrupa ülkelerinden iş aramak için gelenlerden oluşuyor. Bu göçmenlerden Moldovalı kadınlar ev işlerinde; Moldova, Ukrayna, Romanya ve Rusya’dan gelen kadınlar fuhuş ve eğlence sektöründe; Moldova ve Romanyalı kadınlar tekstil sektöründe; İran, Irak, Moldova ve Romanya’dan gelen erkekler inşaat sektöründe ve değişik ülkelerden gelen kadın ve erkek göçmenler ise lokanta ve gıda sektöründe iş buluyor.

 

Transit geçen göçmenler ise çoğunlukla İran ve Irak olmak üzere Ortadoğu’dan, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Hindistan gibi değişik Asya ve Fas, Nijerya, Cezayir, Mısır ve Somali gibi Afrika ülkelerinden gelenlerden oluşuyor.

 

Ayrıca evlerine geri dönmek istemeyen, bu yüzden, ya yasadışı çalışmak zorunda kalan ya da başka ülkelere yasadışı giriş yolları arayan göçmenler ise genellikle reddedilmiş sığınmacılardan oluşuyor. 

 

Dünyada da durum Türkiye’den farklı değil. AB ülkelerinde 3 milyonu kaçak olmak üzere 22 milyon; ABD'de 11,5 milyonu kaçak olmak üzere 30 milyon göçmen işçi olduğu sanılıyor. Yine tahminlere göre yaklaşık 200 milyon insan şu an dünya üzerinde göçmen durumunda. Bu sayının her yıl 1 milyon kişi arttığı belirtiliyor.

 

Bulundukları ülkelerin genellikle en alt katmanlarını oluşturan göçmenler hem en tehlikeli, pis ve ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar hem de bu işleri çok düşük ücretlere, kölelik koşullarında yapmak zorunda bırakılıyorlar. Kaçaklık koşullarında hiçbir sosyal güvenceleri olmadan çalışan göçmenler bu nedenle türlü baskı ve eziyetlere de maruz kalıyorlar.

 

Kapitalizm koşullarında reddedilemez bir gerçek olan işsizlik ve yoksulluk nedeniyle göçmenler bulundukları ülkenin insanlarının milliyetçi saldırılarına uğruyorlar. İşsiz ve yoksul olmalarının nedenini hemen göçmenlere bağlayan işçi ve emekçiler kuşkusuz yanılıyorlar. Bunun nedeni göçmenler değil kapitalizm.

 

Lakin özellikle milliyetçi-faşist yapılar bu durum üzerinden çok etkin politikalar geliştirebiliyorlar. Göçmenler reddedilmez biçimde işçi sınıfının bir parçasıdır. Bu nedenle sınıf mücadelesi sürdüren tüm kesimler, göçmenlerin işçi sınıfının örgütlü ve organik bir parçası olmalarını için çalışmalı ve bunu temel bir politika olarak kavramalıdır.

 

05/10/2007

 

 

 

En Zenginler Listesi: Başarı mı, Utanç Tablosu mu?

 

Akın Sel

 

Her yıl belli dönemlerde ekonomik araştırma sonuçları adıyla en zenginlerin listeleri yayınlanıyor ve bizler de kimmiş bunlar tanımış oluyoruz. Servetleri milyar dolarlarla ifade ediliyor bu zenginlerin. “Başarı” öykülerini de öğreniyoruz kendi ağızlarından; girişimlerini anlatıyorlar, bizler de bu “özel” insanların nasıl listeye girdiklerini öğrenmiş oluyoruz. Evet onlar, Türkiye’nin en zenginleri...

 

Sabancı, Koç, Eczacıbaşı, Doğan vb bildik isimlerin yanına AKP iktidarında skandallarıyla gündeme gelen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan gibi isimlerde eklenmiş ve bu yeni isimler de en zenginlerin arasına girmeyi başarmış. Ne şans, ne tesadüf! Bunlar parayı ve ülkeyi tekelleri altına almış bir avuç burjuva aile. Bu ailelerin fabrikaları, bankaları, otelleri, limanları, yatları, arazileri var ve inanılmaz bir lüks içinde yaşıyorlar.

 

Ekonomist dergisinin dört yıldır yaptığı araştırmaya göre Anadolu’nun en büyük şirketleri kârlarını 2005’e göre yüzde 125 arttırmış. 250 Anadolu şirketinin zirvesinde Denizli merkezli Abalıoğlu Holding'e ait Er-Bakır yer alıyor.

 

En büyük 250 şirketin toplam satışları 2006 yılında yüzde 16.6 artarak, 32.7 milyar YTL'den 38.2 milyar YTL'ye çıkmış. Yine araştırmaya göre 'Anadolu'nun En Büyük 250 Şirketi' kârlarını 2005'e göre yüzde 125 arttırmış. En büyük 250 şirketin zirvesinde sırasıyla Er-Bakır, Kroman Çelik ve Sanko Pazarlama var.

 

Anlaşılacağı gibi servetler bu şirket ve aileler arasında paylaşılmış durumda. Bu servetleri yaratan ama hakkını alamayanlar ise işçiler ve yoksul halk. Türlü siyasi ve ekonomik oyunlarla bu servetleri kazanan patronlar sözüm ona akıllı oldukları için kazanmışlar bunca serveti. Burjuva medya da her yıl tekrar tekrar ve pişkin bir şekilde bunları haber konusu yapıyor.

 

Oysa bu servetlerin nedeni başarı değil, sömürü. Biliyoruz ki kapitalizm insani olmayan bir düzendir. Bu sömürü düzeni bir avuç kişiyi süper zengin yaparken milyonları aç-susuz yaşamaya mahkum etmektedir. Nüfusun neredeyse yarısının açlık ve yoksulluk koşullarında yaşadığı bir ülkede en zenginler listesi başarı değil bir utanç listesi olabilir ancak. Bu kapitalist şirketler derhal millileştirilmeli, yönetim ve denetimleri emekçi halkın elinde olmalıdır..    

 

30/09/2007

 

 

 

Bir ÖSS Sınavının Daha Ardından

 

Deniz Naz

 

Büyük umutlarla başlayan ÖSS, bu sene de yine büyük umutlar kırdı. Kazananlar hem geleceğe daha umutla baktı, hem de ailelerinin ve çevrelerinin baskısından kurtuldu. Tercihler yapıldı. Yerleştirmeler oldu.

 

Kaybedenler, istedikleri bölümü 1-2 puanla kaybedip istemedikleri bölümlere girenler ya da çok az puan alıp üniversiteli olamayanlar yine hüsrana uğradı.

 

Kazanan ama maddi durum, ailevi durum yüzünden üniversiteli olamayanların da hüsranı paha biçilemezdi tabii ki. Eğer burs alamayacak kadar az puan almışlarsa ve ailelerinin maddi durumu iyi değilse ve yardım edecek kimseyi de bulamamışlarsa, üniversite hayallerini bir kenara bırakıp en azından dondurup, para biriktirip okula devam etmeyi düşünenler de oldu.

Ama kaybedenler, ailelerinin baskılarından kurtulamadı. Aileler çocuklarının iyiliğini tabii ki ister. İyi bir gelecekleri olması, iyi bir işleri olması, en azından ellerinde bir üniversite diploması olması ailelerin içini rahatlatır elbet. Ama çalışıp sınavı kazanamayanlar, sorunları yüzünden yoğunlaşamayanlar, okumak istemeyip aile baskısıyla okuyanlar…

 

Sınavı kaybedenler çok oldu yine… 2-3 sene üst üste sınava girip de yine kazanamayanların ailelerinin daha çok baskı yaptıkları bir gerçek. Bazı ailelerinse evladını başkalarıyla kıyaslaması, “ Bak komşunun oğlu Cerrahpaşa’da okuyor, senin ondan neyin eksik”le başlayan azarlamaları… Sanki evladı ona yük oluyormuş gibi davranması…

 

Psikolojik bunalıma giren gençler bile var. Kaybettiğini duyunca günlerdir ağlayan. Kazanabilecek gibi olup, sorulara doğru cevaplar verip, optik kaydırma yapıp kaybedenler…

 

Bunların hepsini geride bırakıp bir de sistemin adil olmayışı meselesi var. Bazı okulların diğer okullara göre fazla puan vermeleri, öğrencilerin, diğer okullara göre daha önden başlamaları.

 

Örneğin; X okuldan 70 puan alan öğrenci, Y okuldan 60 puan alan öğrenciden bayağı önde başlıyor yarışa. 1 puanın bile istediği bölüme girememesine sebep olan bu puan sisteminde 10 puan çok ama çok büyük bir açık. Eğer bir öğrenci, sınavı kazanmış, tercih yapmış ve kazanmış ama istediği bölümü kazanamadığı için, seneye girmeyi planlıyorsa, bir dahaki seneye okulun verdiği puanda düşüyor. Üniversite sınavına girmenin doğru bir şey olduğunu söyleyenler, sistemin adil olduğunu savunanlar, buna nasıl bir cevap veriyorlar bilmiyorum ama sistem oldukça kötü işliyor. Sınavı kazanmış olması ve bir yere yerleşip “Seneye daha çok çalışır istediğim bölüme girerim” diye o seneyi erteleyen öğrencinin bir dahaki sene, puanının düşmesi. Puanı yettiği halde yerleştirilemeyen öğrenciler.. Onların haklarını da yiyorlar ne yazık ki.

 

Tüm bu stresle, “Belki seneye daha iyi olur” ümidiyle sınava giren öğrenciler, bütün sene aile baskısı yaşıyorlar… Depresyona giriyorlar… Günlerce test çözenler... 20 yaşına gelmiş bir gencin kendini yük olarak hissetmesi ve bazı ailelerin de onlara ‘yük’lermiş gibi davrananlar. Çoğu da ailelerinin baskısından kurtulmak istediği için daha çok çalışıyorlar.

 

Radyo- tv okumak isteyen bir öğrenci, elinde daha iyi bir meslek, garantili bir meslek olsun diye, Edebiyat Öğretmenliği’ne bile zorlanabiliyor. İstemediği bir bölüme girmek için bile zorlayabiliyorlar evlatlarını...

 

Sanırım tüm bu baskıların, streslerin, üzüntülerin, depresyonların, adaletsizliğin önlenmesi için ÖSS’nin kalkması gerekiyor.

 

30/09/2007

 

 

 

fabrikalardan

 

 

Çalışma koşullarında değişiklik ve iş sözleşmesinin feshi

 

4857 Sayılı İş Kanunu MADDE 22. - İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir. Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz. İşçi değişiklik önerisini bu süre içinde kabul etmezse, işveren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. İşçi bu durumda 17 ila 21 inci madde hükümlerine göre dava açabilir.

 

Taraflar aralarında anlaşarak çalışma koşullarını her zaman değiştirebilir. Çalışma koşullarında değişiklik geçmişe etkili olarak yürürlüğe konulamaz.

 

 

tekstil

 

İşyerimiz Taşındı

 

Tekstilde çalışan bir işçiyim. Sizlere daha öncede işyerimizin pikniğinden söz etmiştim. İşyerimiz Avrupa yakasından, Anadolu yakasına taşınma kararı aldı. Taşınma aşamalı olarak gerçekleştiriliyor. Avrupa yakasında altı katlı bir binada idik şimdi ise iki katlı ama tam bir fabrika.

 

Belirttiğim gibi aşamalı olarak yani ilk önce bir kat daha sonra diğer katlar taşınacak. Şu ana kadar üç katın taşınması gerçekleşti. Çalışan arkadaşlar genellikle eski işyerinin çevresinde oturuyorlardı. Şimdi ise yolları uzadı. İşyeri servis koydu ama alışamayanlar için yol gerçekten çok uzak. Müdür bir toplantı yaparak, “Gelmek isteyen gelsin, gelmek istemeyen de kendisi bilir hiç kimseye ne gel ne de gelme derim” diyerek bir açıklama yaptı. Bazı işçi arkadaşlar yeni yere hiç gitmemeyi tercih etti; bu arkadaşlar genelde ya sigortasız ya da işe yeni başlamış olanlar.

 

Eski işçiler yani birkaç yıllıklar arasında, tazminatları verilse işe devam etmeyecekler de vardı. Fakat tazminatları için herhangi bir teklif yapılmadı.

 

Biz işten çıkartmıyoruz tavrı takınıyorlardı ama daha ilk günlerde dökülmeler başladı, ilk iki gün dokuz kişi işi bıraktı, içlerinde iki yıllık işçiler de vardı.

 

İşveren yani patron bence memnun olmuştur. Çünkü tazminat vermekten kurtuldu. Şu anda yüzü aşkın işçi var, daha eski işyerinden gelecek üç kat var; iki kat dikim, bir katta finiş bölümü. Patron buradaki şartların işçiler için daha iyi ve huzurlu olmasını istediğini, işçiler için çay ve dinlenme bölümleri olacağını, çalışan işçilerin işyerinden memnun olması için ne gerekiyorsa yapacağını söylüyor. İşçiler isterse öğlen molalarında okey, kâğıt oyunları, langırt, bilardo gibi vakit geçirebilecekleri oyunları oynamalarını sağlayacak düzenlemelerin zamanla olacağını söylüyor. Yani bir araya gelmeyin, kötü şeyler düşünüp benim canımı sıkmayın demeye getiriyor.

 

Bu arada bulunduğumuz bölgede birçok fabrika var. Tekstil üzerine de birkaç fabrika var. Fabrikalar arasında bir listenin dolaştığı, bu listede daha önce sendikalaşma çalışmalarında bulunan, patronlarca sakıncalı ve tehlikeli olan işçilerin isimlerinin olduğu söyleniliyor. Yani patronlar iyi bir dayanışma örneği gösteriyorlar. Ya bizler buna karşı ne yapıyoruz? Birimiz Kürt diye, birimiz Alevi diye, sağcı solcu diye, birbirimize karşı cephe oluşturmuşuz. Sınıf bilinci oluşmadıkça daha çok eziliriz. O yüzden bu ayrımları bırakıp birlik olmamız lazım.

 

Yaşasın İşçilerin Birliği

 

Bir İşçi

 

 

kargo

 

Sorunlarımız Aynı

 

İşyerinde sürekli işçi giriş çıkışı oluyor. Bunun sebebi kimsenin isteyerek iş değiştirmesi değil. Çalışma koşullarına dayanamamasından kaynaklanıyor ve bu sanki bilinçlice yapılıyor.

 

Başka bölümde çalışan dört işçi arkadaş bizim departmana gönderildi. Sebebini arkadaşlarla yaptığımız sohbette anladık. Vardiyalar düzensiz, gece geç saate kadar çalışan işçiler sabah tekrar işe gelmek zorunda kalıyorlar ve bu sürekli olarak tekrarlanıyor. Bu şekilde çok kişi işten çıktı. İşten çıkışları önemsemeyen müdür, aynı çalışma koşulları devam ettiriyor. Yine geç saatlere kadar çalıştırmak istiyor. İşçi arkadaşlar bu duruma daha fazla dayanamayıp tepki gösteriyorlar ve geç saate kadar çalışmayı reddediyorlar.

 

Müdürle konuşup fazla mesai ücreti verilmesi veya vardiyaların düzenlenmesini istediklerini söylüyorlar. Talepleri kabul edilmediği gibi, bu bölümden 9 işçi farklı bölümlere gönderiliyor, 4 kişi bizim bölüme, 5 kişi başka bölüme.

 

Bu arkadaşlar geldiğinde bölüm müdürümüz onlarla konuşarak sizler buraya sürgüne geldiniz diyerek gözdağı vermeye ve burada da rahat edemeyecekleri görüntüsü vermeye çalıştı.

 

Farklı bölümlerde çalışmamız bizleri farklılaştırmaz. Bizler bu arkadaşlarla yemekhanede, serviste karşılaşıyoruz. Sohbetimiz var, aynı sorunlarla karşı karşıyayız. Tepkileri şimdilik kazanımla sonuçlanmadı ama işyerinin tümüne yayılan iyi bir örgütlenmeyle bir araya gelip çözümler üretirsek kazanabiliriz.

 

Bir İşçi

 

 

emek hareketinden

 

Derleyen: Hayat Sezen

 

İngiliz 'Coats’ın Bursa'daki fabrikasında grev başladı

 

İngiltere merkezli uluslararası tekstil grubu Coats'ın iştiraklerinden Coats Türkiye İplik Sanayi AŞ’de çalışan 700 işçi greve çıktı.

 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na (DİSK) bağlı Tekstil İşçileri Sendikası (TİS) ve işveren sendikası arasında 1 Nisan'dan bu yana yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca saat 06.00 itibariyle üretimi durduran işçiler, TİS Bursa Şubesi Başkanı Muammer Özer'in açıklamalarının ardından greve başlad