Yıl: 28

Kasım 2007

 

Yeni Dönem Sayı: 45

 

 

Tezkere’ye de, İşgale de Hayır! -  İşçi Cephesi

Asgari ücret yoksulluk sınırının üstüne! - Arif Benol

Kürt Sorunu Üzerinden Burjuvazinin Kâr Savaşları - Şahin Yıldırım

Türkiye Ortadoğu’da Küçük Amerika Olmak İstiyor - Şahin Yıldırım

Sabreden “Kardelen Ayşe” Muradına Erer mi? - Nergis Çayır

Yaşamımızda Medyanın Rolü - Akın Sel

TELEKOM: Dikkat Grev Var! - Hayat Sezen

4857 Sayılı İş Kanunu - Şahin Yıldırım

FabrikalardanOkur mektupları

Kürt Edebiyatının En Önemli İsimlerinden Mehmet Uzun’u Kaybettik - Jiyan

Güney Kürdistan’ın işgaline hayır !  - İşçi Cephesi

 

 

 

 

 

 

 

 

Savaş için ne bir damla kan, ne de tek bir kuruş!

 

Tezkere’ye de, İşgale de Hayır!

 

 

İşçi Cephesi

 

Adını tam ve açık şekilde koymaktan çekinmeyelim: 17 Ekim Tezkeresi bir askeri işgal operasyonu niyetini ifade etmektedir. Kuzey Irak Kürt Federasyonu’nu tahrip etmek, Musul ve Kerkük petrolleri üzerinde söz sahibi olmak amacını taşıyacak böylesi bir sınır ötesi operasyonda PKK sadece göstermelik bir karttan ibarettir. Nitekim ne hükümet ne muhalefet ne de generaller Kandil Dağı’nı öncelikli hedef olarak belirtmemekte, hemen hepsi birden sözbirliği etmişçesine hedef olarak Barzani’yi göstermektedir. İşi Barzani’yi alıp İmralı’ya getirmeye kadar vardıranların varlığı ise hepimizin malumudur. Barzani, Irak devletinin mevcut 3 ana kurucu unsurundan birinin lideri durumundadır. Irak Cumhurbaşkanı Talabani ile birlikte Irak Kürtlerinin tarihsel liderliğini taşıyan bu kişilere yönelik bir operasyonun, ABD emperyalizminin giriştiği işgal hareketinin bir küçük kopyası olacağı açıktır. Bu durumun İngiltere’nin gelip başbakan Erdoğan’ı alıp kendi ülkesine götürüp yargılamak istemesinden bir farkı yoktur. Lakin kendinden başka herkesi hakir gören anlayışın ulaştığı kibrin işgalcinin dil ve davranışı olması da kaçınılmazdır.

 

Defalarca Irak’a sınır ötesi operasyon gerçekleştiren TSK, aynı operasyonları şimdi de yapmaya devam etmektedir. Parlamentonun neredeyse yüzde 93’ünün desteğiyle (507 oyla) TBMM Genel Kurulu’ndan çıkan tezkere, TSK’nın sadece Kuzey Irak’a ve mücavir alanlara müdahalesinin önünü açmamış, daha da ötesi bir bütün olarak Türkiye toplumunu topyekun bir savaş öncesi duruma getirmiştir. Bir yanda sınıra yığılan yüzbinlerce askerin varlığıyla tehdit altına alınan Kuzey Irak Kürtleri diğer yanda ise savaşın hedefi olarak belirlenmiş Türkiye’deki Kürtler bulunuyor. Savaş çığırtkanları Türk-Kürt kardeşliği yalanlarıyla sözümona birlik mesajları veriyor. Oysa milliyetçi faşist-şovenist güçler Türkiye’nin her yanında kendilerine verilen mesajı yerine getirmeye başladılar bile.    

 

AKP hükümeti, muhalefet ve Genelkurmay on yıllardır izlenen inkar ve imha politikalarıyla silindir gibi ezilen Kürtleri bir kez daha ve son derece tehlikeli bir şekilde yeniden hedef haline getirmektedir. “Sözde vatandaş”tan “ilelebet düşman” olmaya kadar lanetlenen Kürtlerin gördüğü siyasi ve fiziki baskı ve şiddet DTP’ye yönelik saldırılarda en açık ifadesini bulmaktadır. Burjuvazinin ve generallerin bu militarist politik cinnet ortamından nasıl bir menfaat umduğunu biliyoruz. Lakin kışkırtılmış faşist-şovenist cinnet, kontrol edilemez bir noktanın eşiğindedir. Kışkırtmalar ile başlayan, korku ve gerilim politikaları ile yükseltilen tansiyonun toplumun düşman kamplara bölünmesi aşamasına geldiği gerçeği göz ardı edilemez bir aşamadadır. Düşmanın adı PKK/Kürtler olarak konulmuş ve galeyana getirilen şovenist-faşist kitle harekete geçirilmiştir. Kürtler, solcular, Afrikalılar, siyahlar, farklı din mensupları, küpeliler, uzun saçlılar, eşcinseller, Ermeniler, sendikacılar gibi çok geniş bir toplumsal kesim bu saldırılara maruz kalmaktadır.

 

Toplumun askerileştirilmesi, farklı olanın nefesini kesme noktasındadır. Ulusal Takım futbolcuları maçlarına asker selamıyla çıkmakta, spor alanları şovenist-faşist baskı ve şiddetin gösteri arenası haline getirilmektedir. Herkesin, her an “terörist” olarak mimlenebileceği bu karabasan ortamında “yanlış” anlamalara kurban gitmek istemeyenler en abartılısından bir tapınma ritüeli içinde bayraklar içinde yaşamaya başlamıştır. “Terörle mücadele ve güvenlik adına” toplumun terörize edilmesi devlet aygıtının her türlü baskı ve otoritesini meşru kılmaktadır… Geçtiğimiz 30 yıllık dönem boyunca çatışmalarda inanılmaz can kayıpları yaşanmış olmasına rağmen devlet inkar ve imha politikasından vazgeçmemiştir. Bugün de en azılı kışkırtmaların sonucu nice canlar yitip gitmekte, AKP hükümeti asla yarışamayacağı ve yarışmaması gereken bir alanda, militaristleşme alanında TSK ile aşık atmaya girişme gafletinde bulunmakta ve ipler yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde generallerin güçlü ellerine geçmektedir. Burjuvazinin ikiyüzlü, soysuz oportünizmi ise bir kez daha açığa çıkmaktadır. Bir yanda AB projesi ve demokratikleşme yalanları, diğer yanda kan kokusunu alan çakallar gibi işgal ve ganimet peşinde bir talan yandaşlığı.

 

Başbakan “önce mili menfaat, sonra para hesabı” diyerek kendisini eleştirenlere cevap veriyor. Operasyonun olası maliyeti 200 milyon dolar olarak hesap ediliyor. Tek bir soru: savaşın bedelini kanıyla, canıyla emekçiler ödüyor, bu 200 milyon doları kim ödeyecek? Tabii ki yine işçi sınıfı ve emekçi halk ödeyecek. Hükümet memurlara Ocak ve Temmuz 2008’de yüzde 2+2 zam ve taban aylığına seyyanen 10 YTL artış yapma kararı almış. Bir yandan referanduma 103 milyon YTL harcama, bir yanda sınır ötesi operasyona 200 milyon dolar maliyet, diğer yanda memura 2+2 ve 10 YTL seyyanen zam. Henüz referandum ve tezkere maliyetlerinin bütçeye ek vergiler olarak yansıması aşamasına gelmedik.

 

Bizler işçi sınıfı ve emekçi halk olarak tüm sınıf kardeşlerimizi bağrımıza basıyoruz. Çıkarlarımız birdir ve asla düşmanlıklarımız yoktur. Biliyoruz ki ne adına yapılırsa yapılsın savaşlarda işçi ve emekçiler ölür, üstelik burjuvazinin çıkarları adına. Böylesi bir savaşa hayır diyelim:

Güney Kürdistan’a operasyona hayır!

Tezkere çözüm değildir, militarist anlayışın güç kazanıp daha da egemen olmasıdır. Tezkereye hayır! Tezkere uygulanmamalı ve derhal geri alınmalıdır.

Kürt halkı ve DTP üzerindeki tüm baskı ve saldırılara derhal son verilmelidir. Kürt halkı yalnız değildir!

Savaş bütçesine hayır! İşgale ve savaşa ne bir damla kan, ne de tek bir kuruş!

 

04/11/2007

 

 

 

 

Başbakan Erdoğan: “Türkiye, referandum kültürüne alışacak.”

 

Öyleyse Hodri Meydan: referandum istiyoruz…

Asgari ücret yoksulluk sınırının üstüne!

 

 

Arif Benol

 

Gariplikler ülkesiyiz. “Altı kaval üstü şeşhâne” diye bir deyim var; uyumsuzlukları anlatmak için kullanılır. İşte durumumuz daima o minvalde gezinmekte.

 

Nasıl mı? Bildiğiniz üzere 21 Ekim tarihinde bir referandum düzenlendi. Bu referandumda bir değil birbiriyle alakasız birkaç konunun bir arada oylanması istendi. Şimdi referandum dediğimiz tabii ki öyle basit bir şey değil; tarihi taa eski Roma’ya kadar uzanmakta. Bu taa’nın anlamı yaklaşık 2500 yıl demek oluyor. Bunu akılda tutalım, lütfen, çünkü referandum doğrudan demokrasinin güzel bir örneği sayılmakla birlikte Roma’dan buraya yol uzun, şartlar çetin… gördüğünüzde tanımayabilirsiniz.

 

Cumhurbaşkanını halk seçsin! Seçmezse 19 YTL ceza ödesin!

 

Netice itibariyle gariplikler ülkesine geliyoruz. Türkiye’de kendilerinden başka demokrat tanımayan AKP’liler, “biz halkı adam yerine koyuyoruz, cumhurbaşkanını da halka seçtireceğiz” diyerek referandum kararını parlamentoda aldı. Onlara göre olay basit: AKP’nin paketine onay veriyorsan “EVET” diyorsun, vermiyorsan “HAYIR” diyorsun. Peki, “arkadaş ben bu referanduma inanmıyorum, saçma buluyorum, gereksiz buluyorum vb…” diyerek sandık başına gitmeme hakkımızı kullanmak istersek? Boykot etmek istersek? Yok öyle bir şey! Ne var? 19 YTL para cezası var.

 

Kalın kafalıyız ya, anlamıyoruz. Yine de soralım: Halkın cumhurbaşkanını dahi seçme hakkı var, yani o kadar büyümüş, o kadar akıllanmış ki halk, bıraktığında zurnacı, davulcu peşinden gitmiyor. Lakin bu ergen halkın kendisine sunulan iki seçeneği de yetersiz bulma hakkı yok. Neden? “Doğrudan demokrasinin güzel bir örneğinin” Roma’dan buraya gelirken yolda sayfaları mı düşmüş?

 

Sadece sandığa gitmeyene 19 YTL para cezası var yasası bile, sandığa gitmemek için yeterli bir sebep değil mi? Nitekim yaklaşık 14 milyon insan da sandığa gitmedi. Bu “HAYIR” diyenlerden çok daha büyük bir sayı: yüzde 32,7. Sandık başına gidip oyu geçersiz sayılanların sayısı yaklaşık 5,7 milyon. Bunun anlamı oy kullanan her 5 kişiden birinin oyu geçersiz olmuş. Gitmeyen ve geçersizler toplamı yaklaşık 19,5 milyon kişi. Bu sayı “EVET” diyenlerden dahi fazla. Evetçilerin sayısı 19,4 milyon. Bu rakamlar referandumun başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun genelindeki değerinin açık bir göstergesidir.

 

Herkes masum demokrat, sorumlu ise uzaylılar…

 

Bir diğer gariplik ise bütün bunların sadece bize garip gelmemesi? Örneğin muhalefet partileri MHP ve CHP’de 19 YTL para cezasını eleştiriyor. Sorumlunun AKP hükümeti olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü hükümet de bu para cezasına karşı. Haydaa diyoruz di mi? Geriye kim kaldı, Yüksek Seçim Kurulu mu? Avucumuzu yalarız. YSK Başkanı Muammer Aydın’da, “ceza demokratik değil” diyor. Şimdi geriye kim kaldı, uzaylılar mı? 1987 yılında çıkarılan 3376 sayılı yasayla bu uygulama başlamış. 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı yasa ile de ceza tarifesi yeniden belirlenip, pekiştirilmiş. İnsanın içi kalkıyor; akılları sıra bu meymenetsiz suratlılar, biz işçi ve emekçileri salak yerine koymaya çalışıyor…

 

Eskiden masalları hep tertemiz kalpli, iyi yürekli tonton amca ve teyzeler anlatırdı. Şimdi “masalcıların” hepsi yalancı. 21 Ekim referandumunun maliyeti AKP hükümetine göre bile 105 milyon YTL. Eski parayla 105 trilyon lira. Eğer muhalefete kulak verirsek 200 milyon YTL’den bahsedenler dahi var. Bu para kimin cebinden çıkacak? Başbakan Erdoğan referandumu israf olarak görenlere kızmış: “Türkiye referandum kültürüne alışacak” diye buyurmuş. İşçiye memura gelince bütçe delinir deyip zam yok diyen başbakan işine gelince ne güzelde dağıtıyor babasının parası gibi, değil mi?

 

Referandumu da yaptık, en kral demokrat olduk…

 

Referandumu da yaptık ya demokrasiden kafamız tavana çarptı. Neymiş makus talihimizi çevirecek bu maddeler? Milletvekili genel seçimleri 5 değil 4 yılda bir yapılacakmış. Eeee, ne oldu? Yüzde 10 seçim barajı mı kalktı?

Cumhurbaşkanını halk seçecekmiş. Zaten yetkileri fazla, azalacak diyorsun ve bu doğrultuda anayasa hazırlıyorsun. Yetkisiz birini seçmek için 42 milyon insanı sandık başına götürmenin anlamı nedir? Başkanlık sistemine doğru gitmek isteniyorsa tabii ki tam isabet. Bu noktada işçi sınıfı ve emekçi halk tek adam sultasına karşı çoğunluk meclisinden yana olmalıdır.

 

Yaratılan bir diğer yanılgı ise gerçekten halkın istediği, güvendiği, sevdiği kişiyi cumhurbaşkanı olarak seçebileceğine inandırılması. Kimler, nasıl cumhurbaşkanı olarak önerilebilir: “Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.”

 

Türkçe’siyle parlamentoda en az 20 milletvekilin yoksa ya da ortak aday göstermek isteyen partiler olarak son seçimlerde yüzde 10 barajının altında kalmışsan yapacağın şey AKP’nin, MHP’nin, CHP’nin çıkardığı adaylardan birini seçmek. Bu öyle bir kumpas ki her durumda kazanan patronlar ve kaybedenler emekçiler oluyor…

 

Asgari ücret yoksulluk sınırının üstüne: referandum istiyoruz…

 

Hep söylüyoruz, yine söyleyelim; biz oyun bozan değiliz. Tek isteğimiz kuralı koyanın bizzat kendisinin kurala uyması. Çünkü bu bile onların ipliğini pazara çıkarmak için yeter de artar bile.“Türkiye referandum kültürüne alışacak.” buyurmuştu başbakan. Katılıyoruz ve diyoruz ki: Asgari ücret referanduma: asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıksın diyorsanız “EVET”, aynı kalsın diyorsanız “HAYIR.” Buyurun başbakan, şu referandum kültüründen birazda biz nasiplenelim. Sırada emeklilik yaşı, emekli aylığı, milletvekili maaşları ve dokunulmazlığı ve benzeri önerilerimizde bulunmakta. Hodri meydan!

 

04/11/2007  

      

 

 

 

17 Ekim Tezkeresi: İnkar ve İmha Politikasına Devam

 

Kürt Sorunu Üzerinden Burjuvazinin Kâr Savaşları

 

 

Şahin Yıldırım

 

TSK, son iki hafta içinde yaşanan çatışmalarda ölen askerlerin kanı üzerinden ırkçı-milliyetçi, şovenist bir politik hat izlemeye devam ediyor. Bu kervana hükümet ve diğer burjuva siyasi partiler başta olmak üzere, faşist örgütlenmeler de dahil. Bu hat üzerinden toplumun kılcal damarlarına düşmanlık enjekte ediliyor. Bu yaratılan şovenist havanın ırkçı-milliyetçi faşistler için uygun bir ortam olduğu ise şüphesiz.

 

Egemen güçler bu süreçte öyle bir ortam yarattı ki sanki ilk defa Türk askeri ölüyor. Hâlbuki Ekim ayı boyunca ülkeyi yönetenlerin söylemlerine bakacak olursak, bugün yaratılmak istenen ortamın başka siyasi amaçlar için kullanıldığını görebiliriz. Öncelikle Türkiye egemenleri Şırnak’ta ve Dağlıca’da ölen askerlerin üzerinden kendi politik hesaplarını yürütmekte. Diğer yandan ülkede üzeri külle örtülen rejim krizi her an parlamaya hazır halde için için yanmaya devam ediyor. AKP’nin seçimlerdeki zaferi ve Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçilmesi ve sonraki süreçte TSK ile “olumlu” gibi görülen çatışmalarda aslında dipteki derin dalganın devam ettiğinin göstergeleri...

 

Burjuvazinin kâr savaşları

 

Bunun en önemli sebebi ise seçimden güçlenerek çıkan Erdoğan hükümetinin elde ettiği güç. Başta Genelkurmay ve onla birlikte aynı cephede yer alan CHP-MHP gibi laik düzenin statükocu-milliyetçi unsurları bu gücün kendi güçlerini azatlığını görüyorlar. Bu nedenle güçlerinin hükümet tarafından daha da fazla aşındırılmasını engellemek için büyük bir mücadele veriyorlar. Bu mücadele rejim için bir sürekli kriz anlamına geliyor. Dolayısıyla siyasi ve ekonomik çıkarlarının tehdit edildiğini düşünen “laik” burjuva cephe tedirgin. “Anadolu sermayesi” veya “yeşil sermaye” diye adlandırılan sermaye çevrelerinin, AKP iktidarı döneminde rüyalarında bile göremeyecekleri ölçüde kâr etmeleri de bu durumun göstergelerinden biri.

 

“Yeşil” sermayenin en büyük 250 şirketinin 2005 yılında toplam 880 milyon YTL olan kârı, 2006 yılı sonunda 2 milyar YTL'ye yükselirken, “beyaz” sermayenin amiral holdingi Koç'un 2005 yılında 598 milyon YTL olan net kârı 2006 yılında 561 milyon YTL'ye, Sabancı Holding'in net kârı da 689 milyon YTL'den 494 milyon YTL'ye düştü. Sermayenin kendi içindeki rekabetinden doğan iç hesaplaşması "Kim daha çok kâr edecek?" noktasında daha da şiddetleniyor.

 

TSK ve AKP: Farklılıklar var ama aynı gemideler…

 

AKP hükümetinin TSK ile fikir ayrılıkları açık ama bu iki rejim gücünün aynı gemide oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Doğal olarak her iki kurumda düzenin devamından yanalar. Bu nedenle hükümet ve TSK, Kürt halkına yönelik saldırılar söz konusu olduğunda hızla ortak tutum alabiliyorlar. Bugün yaşanan savaş çığırtılanlığında bu her iki kurumun da sorumluluğu ve katkısı açıktır.

 

Nitekim Dağlıca’da son yaşanan çatışmada 12 askerin öldürülmesi, 16 askerin yararlanması ve 8 askerin rehin alınmasıyla sonuçlanan olayda başta TSK ve hükümet, PKK’ya yönelik sınır ötesi bir operasyonun derhal yapılmasının fermanını burjuva medya aracılığıyla açıklamadılar mı? Bunun üzerine harekete geçmiş olan ırkçı-milliyetçi gericiler medyanın da (4.kuvvet) desteğiyle iyice fütursuzlaşan bir sokak hareketine dönüşmedi mi?

 

Sınır ötesi operasyon: İnkar ve imha politikasına devam

 

Türkiye Kürdistan’ında 30 yıla yakın süredir devam eden iç savaş/askeri çatışmalar, 150 milyar dolara mal oldu. 40 bine yakın insan bu savaşta hayatını yitirdi. Şimdi yeniden savaş tamtamları çalıyor. Lakin Türkiye’nin asıl maksadının bir sınır ötesi harekâtla sınırlı olup olmadığı çok tartışılır. Üç yıldır hep gündemde olan sınır ötesi harekât ile PKK'nin belinin kırılmayacağı biliniyor. Bundan önceki 24 harekât ne kadar kırabildiyse 25'incisi de o kadar kırabilir.

 

Sınır ötesi harekâtta düğümlenen sorun, PKK sorunu olmanın ötesinde boyutlar taşıyor. Bir gazetenin başyazısındaki ifadeyle, "Öyle görünüyor ki Türkiye tarihsel bir iç hesaplaşmayı yaşıyor. Bu iç hesaplaşma, dış güçlerin de katıldığı bir devlet düzeni ve rejim sorununu içermektedir." (Cumhuriyet, 22 Ekim 2007)

 

Bugün savaş çığırtkanlığını yapan devlet yöneticileri PKK’nın kökünü kazımak adına Kuzey Irak sınırına kimi haberlere göre 60, kimi haberlere göre ise 100 bin asker sevk etmiş durumda. Peki, bunca hazırlık “bir avuç çapulcu” için mi? Buna inanmamızı kim bekliyorsa hayal görüyorlar, gülünç oluyorlar.

 

Kürt sorununda Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan bu yana izlediği devlet politikası, Kürt halkını yok sayan, asimile eden ve asimile edemediklerini de imha ve inkâr politikasıyla yok etmeye dayalı bir anlayıştır. Dün olduğu gibi bugün de Kürt halkının hiçbir demokratik hakkına, siyasi taleplerine tahammül edemeyen ve bunu baskı ve şiddet yoluyla bastırmaya çalışan bu anlayış hakim. Doğal olarak bu egemen anlayış topluma PKK’nin “bölücülük” yaptığı propagandasını yapmakta. Ve egemenler kendi varlıklarını bunun üzerine inşa etmekte. Ama asıl bölücü olan bir halkı yok sayan, o halkın en demokratik, siyasi haklarına tahammül edemeyenlerin kendisidir. 30 yıla yakın süredir devam eden savaş, silah sanayi başta olmak üzere birçok kesimin ceplerini doldurdu. Bugün de bu güçler savaşın bitmesini, barış ve demokrasinin gelmesini istemiyorlar.

 

Böyle bir anlayış bölge halklarına barış getirebilir mi?

 

Devleti yönetenler bugüne kadar Kürt halkına ne istediklerini sormadılar. Kürt halkının önemli bir kısmının desteklediği siyasi bir partisi var: DTP. Egemen anlayışın DTP’ye dayattığı tek şey “kendini inkâr et” baskısı. Devlet, böylece hedef tahtasına koyduğu DTP üzerinden Kürt halkını hedef almış durumda. Bu süreçte DTP’ye yapılmak istenen yeni bir “DEP operasyonu” için zemin hazırlamak.

 

Savaş çığırtkanlığının fütursuzca yapıldığı bir ortamda sokağa çıkmış ırkçı-milliyetçi faşistlerin öncelikli hedefi de DTP oluyor. DTP’nin parti binaları basılıyor, taşlanıyor; sokakta Kürt avına çıkılıyor; faşistler, “meclisi basarız bağımsızları asarız” diyerek seslerini yükseltiyor. İşte yaratılan bu atmosfer kimin çıkarına hizmet ediyor diye sormak gerekir. “Analar daha fazla ağlamasın” deyip sonra savaş çığırtkanlığı yapanlar, PKK’ye ama özellikle Barzani’ye gününü göstermek için savaş isteyenler değil midir daha fazla ananın ağlamasını isteyenler?

 

Erdoğan, “ABD’nin Irak’ta ne işi var?” diyerek sınır ötesi operasyonu meşrulaştırmaya, kitle desteği kazanmaya çalışıyor. Doğru! “ABD’nin Irak’ta ne işi var?” Lakin 2003 yılında ABD’ye işgalde kolaylık sağlamak için 1 Mart tezkeresini meclise getiren Başbakanın kendisi değil miydi? “ABD’nin Afganistan’da ne işi var?” diyerek aynı mantığı sürdüren Erdoğan’a bizim de bir sorumuz var: “Türkiyeli askerlerin Afganistan da ne işi var? Burada kimin çıkarlarını koruyorlar?”

 

04/11/2007

 

 

 

 

17 Ekim Tezkeresi ve Nedenleri?

 

Türkiye Ortadoğu’da Küçük Amerika Olmak İstiyor

 

 

Şahin Yıldırım

 

Ekim ayının başında Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ, “ABD de bizim hassasiyetlerimizi gözetmezse Kuzey Irak’ta bedeli artırırız” diyerek ABD’yi tehdit etmeye çalıştı. Aslında Başbuğ’unun tehdidi Kürtlere yöneliktir. Aynı süreçte koroya Erdoğan’da katıldı: “PKK’nın tankları var, bunu asla kabul edemeyiz” diyerek bölgeye yönelik savaş sinyalleri verdi. (Hatırlanacağı üzere Genelkurmay Başkanı Nisan ayı içinde bir sınır ötesi operasyon istemişti. AKP hükümeti “kibarca” bunu reddetmişti.)

 

Cumhurbaşkanı Gül’de, AB’nin en yetkili organında “üç parçalı federal Irak’ı kabul edemeyiz” diyerek koroya katıldı, ABD’nin Irak projesine açıkça karşı çıktı. Son olarak bu koroya Genelkurmay katıldı. “Önce terörün başı Ankara’da” diyerek DTP’e üzerinden Kürt halkını hedef gösterdi. Ardından, “Türkiye için birinci tehdit Kuzey Irak’tır” denerek Güney Kürdistan yönetimi hedef ilan edildi.

 

Sahte ABD karşıtlığı

 

Ülkeyi yönetenlerin açıklamalarına baktığımızda hepsi ABD’ye karşı bir pozisyon alıyor. Peki, bu doğru mu? Tabiî ki hayır. Hem AKP hükümeti hem de Genelkurmay en hassından Amerikancıdır. Amerikancı olan TSK’nin ABD’ye karşı “çıkış”larını nasıl görmek gerekir? TSK, silahların konuştuğu bir ortamda dış politikada tamamen hakim bir rol oynamak istiyor. Bu nedenle ABD’ye “asıl muhatabınız biziz” mesajı verirken, İran, Rusya ve Çin gibi bölgesel güçlere de dolaylı olarak işbirliği mesajları gönderiyor. Bu mesajı alan ABD ise dış politikada AKP hükümetini güçlü kılmak için Başbakan Erdoğan’ı 5 Kasım’da Beyaz Saray’da ağırlayacak.


Bilindiği üzere ABD emperyalizminin Irak bataklığından çıkmak için bu bölgeyi iki veya üç parçalı bir federal bölgeye bölme planları var. Ve bu projenin şekillenmesi için yoğun çaba harcıyor. Bu tartışmaların ardından Türkiye devleti önce Şırnak’ta ve sonra Dağlıca’daki askerlerin ölümü üzerinden toplumu bu bölgeye yönlendirdi. Ölen askerlerin cenaze törenlerinde başlayan gösteriler hızla savaş çığırtkanlığına dönüştü.

 

Türkiye Ortadoğu pastasından daha fazla pay istiyor

 

Sonuç olarak, Türkiye devletinin asıl amacının PKK olmadığını bakın Erdoğan nasıl açıklıyor: “Türkiye’nin öncüsü ve lokomotifi olmadığı hiçbir projenin, bu bölgede kalıcı olabilmesi mümkün değildir.” Konuşmasının devamında daha net konuşan Erdoğan, “geçmişten ders almayanlar bugün bölgede Türkiye’ye rağmen bir takım projeleri hayata geçirmek istiyorlar” diyerek “biz buradayız” mesajı vermek istiyor.

 

Türkiye PKK’yi bahane ederek bölgede gelişen sürece dahil olmak istiyor. Neden mi? TSK, bu yolla Kürt devletinin kurulmasını tamamen önleyecek veya gecikmesi sağlanacak. Kerkük referandumunun yapılması engellenecek veya ertelenecek, Kürtlerin eline geçmesi geciktirilecek. Kürtlerin, petrol geliriyle zenginleşmesi ve bölgede büyük bir güç haline gelmesi önlenecek. PKK’nin, Türkiye’deki askeri ve siyasi faaliyetlerine darbe vurulacak. Operasyon yapılırken, içerde Kürt kurumları ve DTP ciddi baskılarla susturulacak. Evet, Türkiye devletinin kısaca bölge üzerindeki dönemsel politikası budur.

 

Emperyalist ABD başta olmak üzere ve onun bölgedeki işbirlikçileri Türkiye’nin bu emellerini bildiklerinden izin vermek istemiyorlar. On binlerce askerin sınıra yığınak yapılması gelişmelerin sadece PKK ile sınırlı olmadığını da gösteriyor. Medyada sınır ötesi operasyonun PKK ile mücadeleyle sınırlı kalmasını istemiyor ve buna yönelik kamuoyuna hedef gösteriyor. Aslında “komşu”yu hedefe koymak, Türkiye devletinin yayılmacı emellerinin de işaretidir.

 

Türk-Kürt çatışması kışkırtılıyor

 

2004 Newroz’unda yaşanan “bayrak yakma” olayından bu yana Genelkurmay açıklamalarıyla kışkırtılan ırkçı-milliyetçi dalga her geçen gün daha da büyüyor, büyütülüyor. Şimdilik egemen güçlerin demetimin de görülen bu gerici hareketlenmeden beslenen ırkçı-milliyetçi faşistler ve onların medyadaki kalemşorlarının sesleri çok yüksek çıkıyor.

 

TSK, bu kez de Şırnak ve Dağlıca’da ölen askerlerin üzerinden yaratılmış olan bu gerici dalga üzerinden AKP işle hesaplaşmasını sürdürüyor. Medyanın da taraf olduğu bu savaş çığırtkanlığı ile bu militarist anlayış hızla topluma yansıtılıyor. Öğrencileri sokağa çıkartıp, gencecik beyinlerini kin, nefret ve şiddetle yıkayanlar; askeri elbiselerini çocuklara giydirip ellerine tahtadan silahlar verenlerin militarist anlayışlarını kınıyoruz.

 

Yaratılan bu ortamda TSK eline geçirmiş olduğu bu fırsatı değerlendirerek AKP hükümetini etkisi altına aldı. Bu süreçte TSK’ya direnmenin kamuoyu gözünde intihar olacağı düşüncesiyle şahinleşen AKP, tam kadro koroya katılarak ırkçı-milliyetçi şovenist dalgayı yükseltmeye başladı. Bu süreçte TSK genel bir “seferberlik” başlattı. Bu seferberliğe siyasi partiler tam bir konsensüsle katıldılar. Vatanı korumak ve böldürmemek adına sokak hareketini kışkırtıyorlar. Peki, kime karşı? Tabii ki uzaylılar olmadığına göre hedefte Kürt halkı var.

 

Düne kadar AKP’e karşı açıktan tavır alan Genel Kurmay, hedef Kürt halkı olunca tam bir uyum içinde çalışabiliyor. Bu iki kurumun başındakiler kendi sermaye çevrelerinin çıkarları korumak adına toplumu laik-şeriat temelinde kamplaştırmadılar mı? Ama hedef Kürt halkı olunca aynı cephede yer almak apteslerini bozmaz.

 

Bu yaratılan gerici-şovenist ortamdan zarar görecek olanlar işçiler, emekçiler ve yoksul Kürt halkıdır. Yaratılmak istenen ise, Türk ve Kürt işçi ve enemkçilerinin kamplaşmasıdır. Egemen güçler bu iki halkı bir birine düşürerek kendi sömürü düzenlerinin devamını arzulamaktadır. İşçi sınıfının ve yoksul emekçi halkların düşmanı sermayedir. Sermaye kendi karları için halkları (Türk-Kürt) birbirine düşman etmekten çekinmeyecektir. Bugün egemenlerin kışkırttığı ırkçı-milliyetçi gerici dalga, yarın kontrol edemeyeceği bir noktaya gelebilir. Bunun adı: Faşizmdir.

 

Son süreçte sokaklarda yaşanan olaylar bunun göstergesidir. Hızını alamayan medya kitlelerin “milli” duygularını işleyerek örgütlenmeye çağırırken, aslında bölücülüğün daniskasını yapmakta. Nitekim bu kışkırtmaların sonuçlarını gazetelerde okuyoruz… Radikal gazetesinin 28 Ekim tarihli manşeti: “Bursa ilinde sahipleri Mardinli diye mağaza yağmalandı…”, “ülkücüler doğululara saldırıyor.”

 

Hatta “medyanın generali” olarak bilinen Hürriyet gazetesinin “kıdemli medya generali” Ertuğrul Özkök köşesinde “sefer görev emri” çıkararak ırkçı-gericiliği kışkırtmıyor mu? Köşesinde gazını alamayan Özkök aniden anti-amerikancı oluveriyor. Bunların Amerikancısı da, anti-Amerikancısı da cebine kimin dolar koyduğuna bağlı olarak yaşıyor.

 

“Şehitler” üzerinden zincirlerinden boşalan faşist ve faşizan eğilimli kitleleri sokağa dökenler olayların yoksullukla bütünleştiğini gördüklerinde, bu saldırganlığın kendi çıkarlarına zarar vermeye kadar varacağından korktuklarından yalancı “itidal” çağrıları yapmaya başladılar. Bu ne ikiyüzlülüktür beyler! Bu bölücülük değil de nedir?

 

Sonuç olarak, yaratılan atmosferde sol-sosyalist hareketin de ne kadar zayıf olduğu ortadadır. Bu atmosferde “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığını izleyenler var. Biz devrimci Marksistler olarak, yaratılmak istenen Türk-Kürt çatışmasına sınıf ekseninden yaklaşmak zorundayız. Varoluş nedenimiz de budur. Bugün tüm egemen güçler silahlarını, zehirlerini, kalemlerini Kürt halkına ve onun siyasi partisine yönelttiği bir süreçte, bizlerin alması gereken tutum Kürt halkının yanında yer almaktır.

 

Kirli Savaşın Faturasını Kim Ödeyecek!

 

TSK ve AKP hükümeti tarafından sistemli ve bilinçli olarak tırmandırılan ırkçı-milliyetçi şovenist dalga burjuvazinin çıkarlarına hizmet ediyor. Ülkede yaratılan atmosferi arkasına alan sermaye çevreleri “milli birlik ve beraberlik” hamasetiyle işçi ve emekçilere yönelik saldırılarını hayata geçirmek için hazırlık yapıyorlar.

 

Bu saldırıların hayata geçirilmesi için öncelikle işçi ve emekçilerin bilincini bulandırmak ve işçi sınıfı ve emekçi halklar arasında düşmanlık tohumları ekilmesi gerekiyor. Ekiyorlar da! Bunu da “bayrak”, “vatan”, “toprak”, gibi hamasetle süslenmiş sloganlarla hayata geçirmek niyetindeler. Bu zemin maalesef bu topraklarda var.

 

Burjuvazi ordusuyla, hükümetiyle, medyasıyla işçi ve emekçilerin zihnini ırkçı-milliyetçi şovenist fikirlerle zehirlemeye başlamış durumunda. Bu zehir ne oranda işçi ve emekçilerin vücutlarına yayılırsa, sermayenin saldırılarına o kadar kayıtsız kalınacaktır. Çünkü işçi sınıfı sermayenin istediği gibi düşünüp hareket ettiği sürece bu zehirli tohumların bedelini her gün ve daha ağır bir şekilde kendisi ödeyecektir. İşte gerici ortamda tırmandırılan şovenist histeri buna hizmet etmekte.

 

04/11/2007

 

 

 

 

Sabreden “Kardelen Ayşe” Muradına Erer mi?

 

Nergis Çayır

 

Televziyonlarda yayınlanan şarkılı “Kardelen Ayşe” reklamının kahramanı Elif Akgül Ateş.

 

Reklamda bize gösterilen Ayşe, okumuş, ögretmen olmuş. Güzel. Ama devamında masal bitiyor. Çünkü “Kardelen Ayşe” rolündeki Elif öğretmenin kadrosu yok. Vekil öğretmenlik yapan Elif öğretmenin maaşı 300 YTL. “Kardelen Ayşe”nin durumunda onbinlerce öğretmen var.

 

Son yıllarda “Haydi Kızlar Okula” ya da “Kardelen” gibi projelerle kız çokuklarının okutulması, meslek sahibi olabilmesi amaç ediliyor. Buna karşı değiliz. Ama bu projeler sorunu çözmüyor.

 

Okumuş, öğretmen olmuş bir kişiyi bize örnek gösteriyorlar. Bin kişiyi de okutup meslek sahibi yapsalar sorun yine de çözülmüyor. Çünkü her yıl üniversiteyi kazanamayan milyonlarca öğrenci var. Yeterli olmadığı bu örnekte de görülebilir.

 

Eğitim hakkı da devletin üstlenmesi gereken bir haktır. Ama devlet bu görevi gerçekleştirmek istemiyor. Eğitimi de paralı hale getirerek emekçi yoksul halkın çocuklarına okulların kapısını kapatıyor. Parası olmayan okuyamıyor. Devlet bu durumdan olan milyonlarca gence de bir umut olarak bu tip projeleri öne çıkarıyor; ya da küçük teşviklerle bazen Ayşeleri destekliyor. Oysa sadece kirli savaşa harcanan paranın eğitime ayrılması dahi onbinlerce Ayşe’nin okumasını, üstelik çok çok iyi okumasını sağlayabilir...

 

05/11/2007

 

 

 

Yaşamımızda Medyanın Rolü

 

Akın Sel

 

Son zamanlarda, gazetelerde televizyon ekranlarında, tartışma programlarında, yapılan haberlerde ve dizilerde, milliyetçilik ve şovenizm daha çok işlenir oldu. Toplum bir kutuplaşmaya doğru bilinçli bir şekilde sürükleniyor. Bu durum gündelik yaşamda, milliyetçi çevrelerin güç kazanmasına ve daha saldırgan tavırlar sergilemelerine sebep oluyor. Halkın bir taraf olması için bütün burjuva medyası ve dinci basın ellerindeki imkanları sonuna kadar kullanıyorlar. Ekranlarda asker ölüm haberleri sık sık vurgulanıyor, ailelerinin ağlayışları, yakarışları, yaşam öyküleri derinlemesine en detaylı bir şekilde haber yapılıyor.

 

Örneğin bir televizyon programında tanınmış sanatçılar, futbolcular ve benzerleri telefonun başına oturup arayan kişilerle canlı yayında sohbet ederek Mehmetçik Vakfı ve şehit aileleri için para bağışı yapmalarını istiyor. Bu program saatine denk gelen zaman da ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızının düğünü yapılıyor ve düğünden bazı kişiler programa telefonla bağlanıp takılan paralardan bir kısmını bağışladıklarını açıklayıp adeta şov yapabiliyor.

 

Ahmet Kaya’nın resminin basılı olduğu tişörtleri giyen inşaat işçisi iki genç sokak ortasında linç edilmek isteniyor, üniversitelerde Kürt kökenli ve solcu gençlere satır, bıçak ve sopalarla saldırılar yapılıyor. Üstelik yapılan saldırılara dışarıdan gelen ve öğrenci olmayan kişilerinde katıldığı bilindiği halde, polis bu saldırıların yapılmasına ses çıkarmıyor, hatta yanlı davranarak saldıranları değil, saldırıya uğrayanları engelleyip gözaltına almaya çalışıyor.

 

Bazı dernekler polisler tarafından basılıp üyeleri gözaltına alınıyor, bina içerisi arama bahanesiyle darmadağın ediliyor, ya da kapatılıyor. Son süreçte DTP binaları ülkücülerin saldırısına uğruyor, kurşunlamaya kadar varan bu saldırılar karşısında polis saldırganları bulamıyor. Burjuva medya ise bu türden haberlere az yer veriyor.

 

Gergin bir süreç içerisindeyiz. Bu gibi saldırılarla nerede ve ne zaman karşılaşacağımız belli değil. Çevremizdekilere barışın, kardeşliğin, birlik olmanın, ötekinin hakkına saygı göstermenin propagandasını yapmalıyız.

 

Yaşasın Halkların Kardeşliği!!!  

 

01/11/2007

 

 

 

TELEKOM: Dikkat Grev Var!

 

 

Hayat Sezen

 

Mart 2007’den beri Haber-İş Sendikası ile Türk Telekom’un yeni sahibi Lübnanlı Oger şirketi arasındaki toplu iş sözleşmesi anlaşmazlıkla sonuçlandı. 25 bin 687 Telekom işçisi 16 Ekim tarihinde greve çıktı.

 

Haber-İş sendikası sözleşmede birinci yıl yüzde 19 zam ve sendikal haklarının korunmasını istemekte. Buna karşın işveren 6 aylık dönemlerde yüzde 4 zam yapmayı öneriyor. Ama haftalık 5 günlük çalışma süresinin 6 güne yükseltilmesi, günlük çalışma süresinin 9 saat yerine işveren tarafından belirlenmesi gibi talepler de işverenin gerçek niyetinin bir göstergesi.

 

Ayrıca işveren sendikal örgütlenme dışındaki işçilere yüksek ücretler ödeyerek sendikal örgütlenmeye son vermek, işçiler arasındaki bağları koparmak, düşük ücretle ve daha az işçiyle daha fazla iş isteme peşinde. Bu işverenin esnek çalışmayı dayatıp uygulatmak istediğini gösteriyor.

 

Grevin daha ilk gününden beri patronlardan yana olan basın kuruluşları grevi karalama kampanyası başlatıp, sabotaj haberleri yaymaya başladılar. Niyetleri böylelikle işçilerle toplumu karşı karşıya getirmek, grevi haksız ve hiç yoktan var olmuş gibi gösterme amacını gütmüşlerdir. Böyle yaparak işçileri ülkelerine zarar veren “hainler” olarak göstermek istemişlerdir.

 

Ama bizler biliyoruz ki işçilerin sabotaj yapmaya hiç ihtiyaçları yoktur. Çünkü zaten greve çıkan işçiler çalışmadıkları için hizmet kendiliğinden duracak, arızalar giderilmediği için artmaya devam edecektir.

 

Aslında hainler 2,5 milyar dolar cirosu olan şirketin çalışanlarına bunun yüzde 5’ini bile vermek istemeyenlerdir. Hiç çekinmeden örneğin reklam için Cem Yılmaz’a 5 milyon dolar ödeyenlerdir.

 

Hükümete yaranmak için Milli Eğitim Bakanlığı’nın önerdiği 100 temel eseri bedava basıp, dağıtacağını söyleyen Telekom patronlarıdır. Millete bedava kitap dağıtma havası atan Telekom patronları, Telekom işçilerinin çocuklarının rızklarını, okuma haklarını, geleceklerini gasp etmek istemektedir.

 

Biz işçi ve emekçilere düşen görev var olan gücümüzle grevi desteklemek ve Telekom işçilerinin haklı mücadelesinin sonuna kadar yanında yer almaktır.

 

Bu doğrultuda Haber-İş başkanının yaratılan ırkçı-milliyetçi atmosferin etkisiyle grevi erteleyebileceklerini söylemesi kabul edilemez. Tam tersine yükselen şovenizme karşı en iyi reçete ve ilaç işçilerin mücadele ve dayanışmasıdır.

 

Diğer yandan Haber-İş başkanının açıklaması sendika bürokrasisinin mücadeleyi nasıl da uzlaşma adı altında boğma niyetinde olduğunu göstermektedir. Mücadeleler sendika bürokrasisinin insafına bırakılırsa yenilmeye mahkumdur.

 

Grevin kazanılması önce Telekom işçilerinin birlik, dayanışma ve mücadele kararlılığına, sonra da diğer işkollarındaki işçi ve emekçilerin bu grevi kendi grevleri olarak benimseyip sahiplenmelerine bağlıdır.

 

03/11/2007

 

 

 

4857 Sayılı İş Kanunu

 

 

Şahin Yıldırım

 

1961 Anayasası’yla birlikte işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen ilk yasa 3008 sayılı İş Kanununun yerini alacak yeni bir yasa gerekmiştir. 1967 yılında 931 sayılı İş Kanunu çıkarılmıştır. İkinci olarak İş Kanunu olarak bilinen bu yasa Anayasa mahkemesi tarafından şekil yönünden iptal edildikten sonra ortaya çıkan hukuki boşluğu doldurmak üzere 1971 yılında bazı değişikliklerle 1475 sayılı İş Kanunu yürürlüğe konulmuştur.

 

Patronlar ve onları parlamentoda temsil eden hükümetler, dünyada ve Türkiye’de de bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ve uluslararası şirketlerle rekabet etmek için patronların daha rahat ve esnek hareket edebilmelerini sağlamak için, 1980’lerden bu yana tüm hükümetler bu yasayı belli dönemler de gündeme getirmişler. Ama işçi sınıfın tepkisi karşısında buna cesaret edemeyen hükümetler, işçi ve emekçilerin en zayıf ve örgütsüz olduğu dönemlerde, işçi sınıfına saldırmayı ihmal etmemişlerdir.

 

Çıkarılan yasalar ne kadar patronların lehine olsa da, patronlar hiçbir zaman bu yasalara uymamışlardır. Çünkü patronlar, 1475 sayılı İş Kanununda belirlenmiş iş düzenine uymamışlar ve buna karşı cezai yaptırımlar, komik para cezalarıyla sınırlanmıştır. Ayrıcada hükümetler yasaları düzenlerken her zaman patronların keyfi ve esnek davranmalarını sağlayacak yasal boşlukları da unutmazlar. Aynı 2003 yılın yürürlüğe giren 4857 sayılı Yeni İş Kanunu gibi...

 

Esasında bu kanunu özetlemek gerekirse şöyle özetleyebiliriz: bugüne kadar patronlar zaten işçileri esnek çalışmayla istedikleri gibi çalıştırıyorlardı. Bu yasayla patronlar, esnek çalışmayı yasallaştırmış oluyorlar.

 

Şimdi 4857 sayılı İş Kanununda yer alan maddelere; 41. madde: Fazla çalışma ücretiyle ilgili, ve 63. madde: çalışma süresini belirlemekte... kısaca bakalım.

 

41. madde:      “Ülkenin genel yararları yahut işin niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle fazla çalışma yapılabilir. Fazla çalışma, kanunda yazılı koşullar çerçevesinde, haftalık kırk beş saati aşan çalışmadır. 63. madde hükmüne göre denkleştirme esasının uygulandığı hallerde, işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık iş süresini aşmamak koşulu ile bazı haftalarda toplam kırk beş saati aşsa dahi bu çalışmalar fazla çalışma sayılmaz…” Normal haftalık kırk beş saat çalışan bir işçinin her bir saat fazla çalışma için yüzde elli yükseltilmesiyle ödenir.

 

Haftalık çalışma süresinin sözleşmelerle kırk beş saatin altında ise, bir saat fazla çalışma için yüzde yirmi beş yükseltilmesiyle ödenir.

 

Bu madde de görüleceği gibi çalışma süreli sözleşmelerin hem işçilere düşük ücretin yanı sıra fazla mesai ücreti de düşürülüyor.

 

Yasa, fazla saatlerle çalışma için işçinin onayını alması gerekir. Bugün hangi patron işçinin onayını alarak mesaiye bırakıyor?

 

Ayrıca aynı yasa “fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda iki yüz yetmiş saatten fazla olamaz” diyor. Özelliklede tekstil iş kolunda bu rakam iki- üç aylık mesai saatine denk geliyor. diye devam ediyor.

 

63. madde ise, tarafların (işçi-patron) anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde on bir saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabilir. Bu halde iki aylık süre içinde işçinin haftalık çalışma süresi, normal haftalık çalışma süresini aşamaz. Denkleştirme süresi toplu iş sözleşmeleri ile dört aya kadar artırılabilir… diye devam ediyor.

 

Yukarıdaki iki madde patronlara denkleştirmek adı altında işçileri daha fazla çalışmasını ve buna karşı daha düşük mesai ücretini vermesine olanak tanıyor. Ayrıca haftalık kırk saat olan çalışmayı kırk beşe çıkararak kazanılmış olan günlük sekiz saat çalışma hakkını, yeni yasayla dokuz saate çıkarmış oluyorlar. Yasa iki aydan yani sekiz haftalık bir süreden söz ediyor. Bunu daha iyi anlamak için eski yasa ile yeni yasa üzerinde bir karşılaşma yaparak aradaki uçurumu görebiliriz. Bir örnek tabloda bu uygulamayı deneyerek görebiliriz.

 

Yeni iş yasasına göre bir işçi;

 

1. hafta

5 gün X 9 saat

45 saat

2. hafta

5 gün X 8 saat

40 saat

3. hafta

5 gün X 8 saat

40 saat

4. hafta

4 gün X 11 saat

44 saat

5. hafta

5 gün X 11 saat

55 saat

6. hafta

4 gün X 10 saat + 1 gün X 3 saat

43 saat

7. hafta

3 gün X 11 saat + 2 gün X 8 saat

49 saat

8. hafta

4 gün X 11 saat + 1 gün X 8 saat

52 saat

 

İki ay için çalışılan toplam süre

368 saattir

 

Yapılan hesaba göre sekiz hafta da denkleştirerek çalıştıran bir patronun işçiye vereceği fazla mesai ücreti bulacağız. Toplam 368 saat / 8 hafta = 46 saat / hafta yapar. Haftalık çalışma süresi 45 olduğuna göre, bir işçinin yaptığı fazla mesai 1 saattir. 1 saat X 8 hafta = 8 saat mesai ücreti hak ediyor.

 

Buna göre, net saat ücreti 2 milyon lira olan bir işçinin yüzde 50 fazla mesai ücretiyle saat ücreti 3 milyon lira eder. 8 saat X 3 milyon = 24 milyon lira. Yani, denkleştirme adı altında işçinin eline geçecek olan mesai ücreti 24 milyon lira

 

Aynı uygulamayı eski iş yasasına uygulayarak görelim. Bilindiği üzere eski iş yasasına göre, haftalık çalışma süresi kırk beş saattir.

 

1. hafta

5 gün 1’er saatten toplam

5 saat

2. hafta

fazla çalışma yok

0 saat

3. hafta

fazla çalışma yok

0 saat

4. hafta

4 gün 4’er saatten toplam

16 saat

5. hafta

5 gün 3’er saatten toplam