|
Yıl: 28 |
|
Kasım 2007 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
Yeni Dönem Sayı: 45 Tezkere’ye de, İşgale de
Hayır! - İşçi Cephesi Asgari ücret yoksulluk
sınırının üstüne! - Arif
Benol Kürt Sorunu Üzerinden
Burjuvazinin Kâr Savaşları - Şahin Yıldırım Türkiye Ortadoğu’da Küçük Amerika Olmak İstiyor - Şahin Yıldırım Sabreden “Kardelen Ayşe”
Muradına Erer mi? - Nergis
Çayır Yaşamımızda Medyanın Rolü
- Akın Sel TELEKOM: Dikkat Grev Var!
- Hayat Sezen 4857 Sayılı İş Kanunu - Şahin Yıldırım Fabrikalardan
– Okur mektupları Kürt Edebiyatının En Önemli
İsimlerinden Mehmet Uzun’u Kaybettik - Jiyan Güney Kürdistan’ın işgaline
hayır ! - İşçi Cephesi Savaş
için ne bir damla kan, ne de tek bir kuruş! Tezkere’ye
de, İşgale de Hayır! İşçi Cephesi Adını tam ve açık şekilde
koymaktan çekinmeyelim: 17 Ekim Tezkeresi bir askeri işgal operasyonu
niyetini ifade etmektedir. Kuzey Irak Kürt Federasyonu’nu tahrip
etmek, Musul ve Kerkük petrolleri üzerinde söz sahibi olmak amacını taşıyacak
böylesi bir sınır ötesi operasyonda PKK sadece göstermelik bir karttan
ibarettir. Nitekim ne hükümet ne muhalefet ne de generaller Kandil
Dağı’nı öncelikli hedef olarak belirtmemekte, hemen hepsi birden sözbirliği
etmişçesine hedef olarak Barzani’yi göstermektedir. İşi Barzani’yi alıp
İmralı’ya getirmeye kadar vardıranların varlığı ise hepimizin malumudur. Barzani,
Irak devletinin mevcut 3 ana kurucu unsurundan birinin lideri durumundadır.
Irak Cumhurbaşkanı Talabani ile birlikte Irak Kürtlerinin tarihsel
liderliğini taşıyan bu kişilere yönelik bir operasyonun, ABD emperyalizminin
giriştiği işgal hareketinin bir küçük kopyası olacağı açıktır. Bu durumun
İngiltere’nin gelip başbakan Erdoğan’ı alıp kendi ülkesine götürüp yargılamak
istemesinden bir farkı yoktur. Lakin kendinden başka herkesi hakir gören
anlayışın ulaştığı kibrin işgalcinin dil ve davranışı olması da kaçınılmazdır.
Defalarca Irak’a sınır ötesi
operasyon gerçekleştiren TSK, aynı operasyonları şimdi de yapmaya devam
etmektedir. Parlamentonun neredeyse yüzde 93’ünün desteğiyle (507 oyla) TBMM
Genel Kurulu’ndan çıkan tezkere, TSK’nın sadece Kuzey Irak’a ve mücavir
alanlara müdahalesinin önünü açmamış, daha da ötesi bir bütün olarak Türkiye
toplumunu topyekun bir savaş öncesi duruma getirmiştir. Bir yanda sınıra
yığılan yüzbinlerce askerin varlığıyla tehdit altına alınan Kuzey Irak
Kürtleri diğer yanda ise savaşın hedefi olarak belirlenmiş Türkiye’deki
Kürtler bulunuyor. Savaş çığırtkanları Türk-Kürt kardeşliği yalanlarıyla
sözümona birlik mesajları veriyor. Oysa milliyetçi faşist-şovenist güçler
Türkiye’nin her yanında kendilerine verilen mesajı yerine getirmeye
başladılar bile. AKP hükümeti, muhalefet ve
Genelkurmay on yıllardır izlenen inkar ve imha politikalarıyla silindir gibi
ezilen Kürtleri bir kez daha ve son derece tehlikeli bir şekilde yeniden
hedef haline getirmektedir. “Sözde vatandaş”tan “ilelebet düşman” olmaya
kadar lanetlenen Kürtlerin gördüğü siyasi ve fiziki baskı ve şiddet DTP’ye
yönelik saldırılarda en açık ifadesini bulmaktadır. Burjuvazinin ve
generallerin bu militarist politik cinnet ortamından nasıl bir menfaat
umduğunu biliyoruz. Lakin kışkırtılmış faşist-şovenist cinnet, kontrol
edilemez bir noktanın eşiğindedir. Kışkırtmalar ile başlayan, korku ve
gerilim politikaları ile yükseltilen tansiyonun toplumun düşman kamplara
bölünmesi aşamasına geldiği gerçeği göz ardı edilemez bir aşamadadır.
Düşmanın adı PKK/Kürtler olarak konulmuş ve galeyana getirilen
şovenist-faşist kitle harekete geçirilmiştir. Kürtler, solcular, Afrikalılar,
siyahlar, farklı din mensupları, küpeliler, uzun saçlılar, eşcinseller, Ermeniler,
sendikacılar gibi çok geniş bir toplumsal kesim bu saldırılara maruz
kalmaktadır. Toplumun
askerileştirilmesi, farklı olanın nefesini kesme noktasındadır.
Ulusal Takım futbolcuları maçlarına asker selamıyla çıkmakta, spor alanları
şovenist-faşist baskı ve şiddetin gösteri arenası haline getirilmektedir. Herkesin,
her an “terörist” olarak mimlenebileceği bu karabasan ortamında “yanlış”
anlamalara kurban gitmek istemeyenler en abartılısından bir tapınma ritüeli
içinde bayraklar içinde yaşamaya başlamıştır. “Terörle mücadele ve
güvenlik adına” toplumun terörize edilmesi devlet aygıtının her türlü baskı
ve otoritesini meşru kılmaktadır… Geçtiğimiz 30 yıllık dönem boyunca
çatışmalarda inanılmaz can kayıpları yaşanmış olmasına rağmen devlet inkar ve
imha politikasından vazgeçmemiştir. Bugün de en azılı kışkırtmaların sonucu
nice canlar yitip gitmekte, AKP hükümeti asla yarışamayacağı ve yarışmaması
gereken bir alanda, militaristleşme alanında TSK ile aşık atmaya girişme
gafletinde bulunmakta ve ipler yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde
generallerin güçlü ellerine geçmektedir. Burjuvazinin ikiyüzlü, soysuz
oportünizmi ise bir kez daha açığa çıkmaktadır. Bir yanda AB projesi ve
demokratikleşme yalanları, diğer yanda kan kokusunu alan çakallar gibi işgal
ve ganimet peşinde bir talan yandaşlığı. Başbakan “önce mili menfaat,
sonra para hesabı” diyerek kendisini eleştirenlere cevap veriyor. Operasyonun
olası maliyeti 200 milyon dolar olarak hesap ediliyor. Tek bir soru: savaşın
bedelini kanıyla, canıyla emekçiler ödüyor, bu 200 milyon doları kim
ödeyecek? Tabii ki yine işçi sınıfı ve emekçi halk ödeyecek. Hükümet
memurlara Ocak ve Temmuz 2008’de yüzde 2+2 zam ve taban aylığına seyyanen 10
YTL artış yapma kararı almış. Bir yandan referanduma 103 milyon YTL harcama,
bir yanda sınır ötesi operasyona 200 milyon dolar maliyet, diğer yanda memura
2+2 ve 10 YTL seyyanen zam. Henüz referandum ve tezkere maliyetlerinin
bütçeye ek vergiler olarak yansıması aşamasına gelmedik. Bizler işçi sınıfı ve emekçi
halk olarak tüm sınıf kardeşlerimizi bağrımıza basıyoruz. Çıkarlarımız birdir
ve asla düşmanlıklarımız yoktur. Biliyoruz ki ne adına yapılırsa yapılsın
savaşlarda işçi ve emekçiler ölür, üstelik burjuvazinin çıkarları adına.
Böylesi bir savaşa hayır diyelim: Güney Kürdistan’a operasyona
hayır! Tezkere çözüm değildir,
militarist anlayışın güç kazanıp daha da egemen olmasıdır. Tezkereye hayır!
Tezkere uygulanmamalı ve derhal geri alınmalıdır. Kürt halkı ve DTP üzerindeki
tüm baskı ve saldırılara derhal son verilmelidir. Kürt halkı yalnız değildir!
Savaş bütçesine hayır! İşgale
ve savaşa ne bir damla kan, ne de tek bir kuruş! 04/11/2007 Başbakan Erdoğan: “Türkiye, referandum kültürüne alışacak.” Öyleyse
Hodri Meydan: referandum istiyoruz… Asgari
ücret yoksulluk sınırının üstüne! Arif Benol Gariplikler ülkesiyiz. “Altı
kaval üstü şeşhâne” diye bir deyim var; uyumsuzlukları anlatmak için
kullanılır. İşte durumumuz daima o minvalde gezinmekte. Nasıl mı? Bildiğiniz üzere 21
Ekim tarihinde bir referandum düzenlendi. Bu referandumda bir değil
birbiriyle alakasız birkaç konunun bir arada oylanması istendi. Şimdi
referandum dediğimiz tabii ki öyle basit bir şey değil; tarihi taa eski
Roma’ya kadar uzanmakta. Bu taa’nın anlamı yaklaşık 2500 yıl demek oluyor.
Bunu akılda tutalım, lütfen, çünkü referandum doğrudan demokrasinin güzel bir
örneği sayılmakla birlikte Roma’dan buraya yol uzun, şartlar çetin…
gördüğünüzde tanımayabilirsiniz. Cumhurbaşkanını
halk seçsin! Seçmezse 19 YTL ceza ödesin! Netice itibariyle gariplikler
ülkesine geliyoruz. Türkiye’de kendilerinden başka demokrat tanımayan
AKP’liler, “biz halkı adam yerine koyuyoruz, cumhurbaşkanını da halka
seçtireceğiz” diyerek referandum kararını parlamentoda aldı. Onlara göre
olay basit: AKP’nin paketine onay veriyorsan “EVET” diyorsun, vermiyorsan
“HAYIR” diyorsun. Peki, “arkadaş ben bu referanduma inanmıyorum, saçma
buluyorum, gereksiz buluyorum vb…” diyerek sandık başına gitmeme
hakkımızı kullanmak istersek? Boykot etmek istersek? Yok öyle bir şey! Ne
var? 19 YTL para cezası var. Kalın kafalıyız ya,
anlamıyoruz. Yine de soralım: Halkın cumhurbaşkanını dahi seçme hakkı var,
yani o kadar büyümüş, o kadar akıllanmış ki halk, bıraktığında zurnacı,
davulcu peşinden gitmiyor. Lakin bu ergen halkın kendisine sunulan iki
seçeneği de yetersiz bulma hakkı yok. Neden? “Doğrudan demokrasinin güzel
bir örneğinin” Roma’dan buraya gelirken yolda sayfaları mı düşmüş? Sadece sandığa gitmeyene 19
YTL para cezası var yasası bile, sandığa gitmemek için yeterli bir sebep
değil mi? Nitekim yaklaşık 14 milyon insan da sandığa gitmedi. Bu “HAYIR”
diyenlerden çok daha büyük bir sayı: yüzde 32,7. Sandık başına gidip oyu
geçersiz sayılanların sayısı yaklaşık 5,7 milyon. Bunun anlamı oy kullanan
her 5 kişiden birinin oyu geçersiz olmuş. Gitmeyen ve geçersizler toplamı
yaklaşık 19,5 milyon kişi. Bu sayı “EVET” diyenlerden dahi fazla. Evetçilerin
sayısı 19,4 milyon. Bu rakamlar referandumun başta işçi ve emekçiler olmak
üzere toplumun genelindeki değerinin açık bir göstergesidir. Herkes masum
demokrat, sorumlu ise uzaylılar… Bir diğer gariplik ise bütün
bunların sadece bize garip gelmemesi? Örneğin muhalefet partileri MHP ve
CHP’de 19 YTL para cezasını eleştiriyor. Sorumlunun AKP hükümeti olduğunu
düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü hükümet de bu para cezasına karşı.
Haydaa diyoruz di mi? Geriye kim kaldı, Yüksek Seçim Kurulu mu? Avucumuzu
yalarız. YSK Başkanı Muammer Aydın’da, “ceza demokratik değil” diyor.
Şimdi geriye kim kaldı, uzaylılar mı? 1987 yılında çıkarılan 3376 sayılı
yasayla bu uygulama başlamış. 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı yasa
ile de ceza tarifesi yeniden belirlenip, pekiştirilmiş. İnsanın içi kalkıyor;
akılları sıra bu meymenetsiz suratlılar, biz işçi ve emekçileri salak yerine
koymaya çalışıyor… Eskiden masalları hep tertemiz
kalpli, iyi yürekli tonton amca ve teyzeler anlatırdı. Şimdi “masalcıların”
hepsi yalancı. 21 Ekim referandumunun maliyeti AKP hükümetine göre bile 105
milyon YTL. Eski parayla 105 trilyon lira. Eğer muhalefete kulak verirsek 200
milyon YTL’den bahsedenler dahi var. Bu para kimin cebinden çıkacak? Başbakan
Erdoğan referandumu israf olarak görenlere kızmış: “Türkiye referandum
kültürüne alışacak” diye buyurmuş. İşçiye memura gelince bütçe delinir
deyip zam yok diyen başbakan işine gelince ne güzelde dağıtıyor babasının
parası gibi, değil mi? Referandumu
da yaptık, en kral demokrat olduk… Referandumu da yaptık ya
demokrasiden kafamız tavana çarptı. Neymiş makus talihimizi çevirecek bu
maddeler? Milletvekili genel seçimleri 5 değil 4 yılda bir yapılacakmış.
Eeee, ne oldu? Yüzde 10 seçim barajı mı kalktı? Cumhurbaşkanını halk
seçecekmiş. Zaten yetkileri fazla, azalacak diyorsun ve bu doğrultuda anayasa
hazırlıyorsun. Yetkisiz birini seçmek için 42 milyon insanı sandık başına
götürmenin anlamı nedir? Başkanlık sistemine doğru gitmek isteniyorsa tabii
ki tam isabet. Bu noktada işçi sınıfı ve emekçi halk tek adam sultasına karşı
çoğunluk meclisinden yana olmalıdır. Yaratılan bir diğer yanılgı
ise gerçekten halkın istediği, güvendiği, sevdiği kişiyi cumhurbaşkanı olarak
seçebileceğine inandırılması. Kimler, nasıl cumhurbaşkanı olarak
önerilebilir: “Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri
içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin
yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel
seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen
siyasi partiler ortak aday gösterebilir.” Türkçe’siyle parlamentoda en
az 20 milletvekilin yoksa ya da ortak aday göstermek isteyen partiler olarak
son seçimlerde yüzde 10 barajının altında kalmışsan yapacağın şey AKP’nin,
MHP’nin, CHP’nin çıkardığı adaylardan birini seçmek. Bu öyle bir kumpas ki
her durumda kazanan patronlar ve kaybedenler emekçiler oluyor… Asgari ücret
yoksulluk sınırının üstüne: referandum istiyoruz… Hep söylüyoruz, yine
söyleyelim; biz oyun bozan değiliz. Tek isteğimiz kuralı koyanın bizzat kendisinin
kurala uyması. Çünkü bu bile onların ipliğini pazara çıkarmak için yeter de
artar bile.“Türkiye referandum kültürüne alışacak.” buyurmuştu
başbakan. Katılıyoruz ve diyoruz ki: Asgari ücret referanduma: asgari ücret
yoksulluk sınırının üzerine çıksın diyorsanız “EVET”, aynı kalsın diyorsanız
“HAYIR.” Buyurun başbakan, şu referandum kültüründen birazda biz nasiplenelim.
Sırada emeklilik yaşı, emekli aylığı, milletvekili maaşları ve dokunulmazlığı
ve benzeri önerilerimizde bulunmakta. Hodri meydan! 04/11/2007 17 Ekim Tezkeresi: İnkar ve İmha Politikasına Devam Kürt
Sorunu Üzerinden Burjuvazinin Kâr Savaşları Şahin Yıldırım TSK, son iki hafta içinde
yaşanan çatışmalarda ölen askerlerin kanı üzerinden ırkçı-milliyetçi,
şovenist bir politik hat izlemeye devam ediyor. Bu kervana hükümet ve diğer
burjuva siyasi partiler başta olmak üzere, faşist örgütlenmeler de dahil. Bu
hat üzerinden toplumun kılcal damarlarına düşmanlık enjekte ediliyor. Bu
yaratılan şovenist havanın ırkçı-milliyetçi faşistler için uygun bir ortam
olduğu ise şüphesiz. Egemen güçler bu süreçte öyle
bir ortam yarattı ki sanki ilk defa Türk askeri ölüyor. Hâlbuki Ekim ayı
boyunca ülkeyi yönetenlerin söylemlerine bakacak olursak, bugün yaratılmak
istenen ortamın başka siyasi amaçlar için kullanıldığını görebiliriz.
Öncelikle Türkiye egemenleri Şırnak’ta ve Dağlıca’da ölen askerlerin
üzerinden kendi politik hesaplarını yürütmekte. Diğer yandan ülkede üzeri
külle örtülen rejim krizi her an parlamaya hazır halde için için yanmaya
devam ediyor. AKP’nin seçimlerdeki zaferi ve Gül’ün cumhurbaşkanlığına
seçilmesi ve sonraki süreçte TSK ile “olumlu” gibi görülen
çatışmalarda aslında dipteki derin dalganın devam ettiğinin göstergeleri... Burjuvazinin
kâr savaşları Bunun en önemli sebebi ise
seçimden güçlenerek çıkan Erdoğan hükümetinin elde ettiği güç. Başta
Genelkurmay ve onla birlikte aynı cephede yer alan CHP-MHP gibi laik düzenin
statükocu-milliyetçi unsurları bu gücün kendi güçlerini azatlığını
görüyorlar. Bu nedenle güçlerinin hükümet tarafından daha da fazla
aşındırılmasını engellemek için büyük bir mücadele veriyorlar. Bu mücadele
rejim için bir sürekli kriz anlamına geliyor. Dolayısıyla siyasi ve ekonomik
çıkarlarının tehdit edildiğini düşünen “laik” burjuva cephe tedirgin. “Anadolu
sermayesi” veya “yeşil sermaye” diye adlandırılan sermaye
çevrelerinin, AKP iktidarı döneminde rüyalarında bile göremeyecekleri ölçüde
kâr etmeleri de bu durumun göstergelerinden biri. “Yeşil”
sermayenin en büyük 250 şirketinin 2005 yılında toplam 880 milyon YTL olan
kârı, 2006 yılı sonunda 2 milyar YTL'ye yükselirken, “beyaz”
sermayenin amiral holdingi Koç'un 2005 yılında 598 milyon YTL olan net kârı
2006 yılında 561 milyon YTL'ye, Sabancı Holding'in net kârı da 689 milyon
YTL'den 494 milyon YTL'ye düştü. Sermayenin kendi içindeki rekabetinden doğan
iç hesaplaşması "Kim daha çok kâr edecek?" noktasında daha
da şiddetleniyor. TSK ve AKP:
Farklılıklar var ama aynı gemideler… AKP hükümetinin TSK ile fikir
ayrılıkları açık ama bu iki rejim gücünün aynı gemide oldukları gerçeğini
değiştirmiyor. Doğal olarak her iki kurumda düzenin devamından yanalar. Bu
nedenle hükümet ve TSK, Kürt halkına yönelik saldırılar söz konusu olduğunda
hızla ortak tutum alabiliyorlar. Bugün yaşanan savaş çığırtılanlığında bu her
iki kurumun da sorumluluğu ve katkısı açıktır. Nitekim Dağlıca’da son yaşanan
çatışmada 12 askerin öldürülmesi, 16 askerin yararlanması ve 8 askerin rehin
alınmasıyla sonuçlanan olayda başta TSK ve hükümet, PKK’ya yönelik sınır
ötesi bir operasyonun derhal yapılmasının fermanını burjuva medya
aracılığıyla açıklamadılar mı? Bunun üzerine harekete geçmiş olan
ırkçı-milliyetçi gericiler medyanın da (4.kuvvet) desteğiyle iyice
fütursuzlaşan bir sokak hareketine dönüşmedi mi? Sınır ötesi
operasyon: İnkar ve imha politikasına devam Türkiye Kürdistan’ında 30 yıla
yakın süredir devam eden iç savaş/askeri çatışmalar, 150 milyar dolara mal
oldu. 40 bine yakın insan bu savaşta hayatını yitirdi. Şimdi yeniden savaş
tamtamları çalıyor. Lakin Türkiye’nin asıl maksadının bir sınır ötesi
harekâtla sınırlı olup olmadığı çok tartışılır. Üç yıldır hep gündemde olan
sınır ötesi harekât ile PKK'nin belinin kırılmayacağı biliniyor. Bundan
önceki 24 harekât ne kadar kırabildiyse 25'incisi de o kadar kırabilir. Sınır ötesi harekâtta
düğümlenen sorun, PKK sorunu olmanın ötesinde boyutlar taşıyor. Bir gazetenin
başyazısındaki ifadeyle, "Öyle görünüyor ki Türkiye tarihsel bir iç
hesaplaşmayı yaşıyor. Bu iç hesaplaşma, dış güçlerin de katıldığı bir devlet
düzeni ve rejim sorununu içermektedir." (Cumhuriyet, 22 Ekim 2007) Bugün savaş çığırtkanlığını
yapan devlet yöneticileri PKK’nın kökünü kazımak adına Kuzey Irak sınırına
kimi haberlere göre 60, kimi haberlere göre ise 100 bin asker sevk etmiş
durumda. Peki, bunca hazırlık “bir avuç çapulcu” için mi? Buna
inanmamızı kim bekliyorsa hayal görüyorlar, gülünç oluyorlar. Kürt sorununda Türkiye
Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan bu yana izlediği devlet politikası, Kürt
halkını yok sayan, asimile eden ve asimile edemediklerini de imha ve inkâr
politikasıyla yok etmeye dayalı bir anlayıştır. Dün olduğu gibi bugün de Kürt
halkının hiçbir demokratik hakkına, siyasi taleplerine tahammül edemeyen ve
bunu baskı ve şiddet yoluyla bastırmaya çalışan bu anlayış hakim. Doğal
olarak bu egemen anlayış topluma PKK’nin “bölücülük” yaptığı
propagandasını yapmakta. Ve egemenler kendi varlıklarını bunun üzerine inşa
etmekte. Ama asıl bölücü olan bir halkı yok sayan, o halkın en demokratik,
siyasi haklarına tahammül edemeyenlerin kendisidir. 30 yıla yakın süredir
devam eden savaş, silah sanayi başta olmak üzere birçok kesimin ceplerini
doldurdu. Bugün de bu güçler savaşın bitmesini, barış ve demokrasinin
gelmesini istemiyorlar. Böyle bir
anlayış bölge halklarına barış getirebilir mi? Devleti yönetenler bugüne
kadar Kürt halkına ne istediklerini sormadılar. Kürt halkının önemli bir
kısmının desteklediği siyasi bir partisi var: DTP. Egemen anlayışın DTP’ye
dayattığı tek şey “kendini inkâr et” baskısı. Devlet, böylece hedef tahtasına
koyduğu DTP üzerinden Kürt halkını hedef almış durumda. Bu süreçte DTP’ye
yapılmak istenen yeni bir “DEP operasyonu” için zemin hazırlamak. Savaş çığırtkanlığının
fütursuzca yapıldığı bir ortamda sokağa çıkmış ırkçı-milliyetçi faşistlerin
öncelikli hedefi de DTP oluyor. DTP’nin parti binaları basılıyor, taşlanıyor;
sokakta Kürt avına çıkılıyor; faşistler, “meclisi basarız bağımsızları
asarız” diyerek seslerini yükseltiyor. İşte yaratılan bu atmosfer kimin
çıkarına hizmet ediyor diye sormak gerekir. “Analar daha fazla ağlamasın”
deyip sonra savaş çığırtkanlığı yapanlar, PKK’ye ama özellikle Barzani’ye
gününü göstermek için savaş isteyenler değil midir daha fazla ananın ağlamasını
isteyenler? Erdoğan, “ABD’nin Irak’ta
ne işi var?” diyerek sınır ötesi operasyonu meşrulaştırmaya, kitle
desteği kazanmaya çalışıyor. Doğru! “ABD’nin Irak’ta ne işi var?”
Lakin 2003 yılında ABD’ye işgalde kolaylık sağlamak için 1 Mart tezkeresini
meclise getiren Başbakanın kendisi değil miydi? “ABD’nin Afganistan’da ne işi
var?” diyerek aynı mantığı sürdüren Erdoğan’a bizim de bir sorumuz var: “Türkiyeli
askerlerin Afganistan da ne işi var? Burada kimin çıkarlarını koruyorlar?” 04/11/2007 17 Ekim Tezkeresi ve
Nedenleri? Türkiye Ortadoğu’da Küçük
Amerika Olmak İstiyor Şahin Yıldırım Ekim ayının başında Kara
Kuvvetleri Komutanı Başbuğ, “ABD de bizim hassasiyetlerimizi gözetmezse
Kuzey Irak’ta bedeli artırırız” diyerek ABD’yi tehdit etmeye çalıştı. Aslında
Başbuğ’unun tehdidi Kürtlere yöneliktir. Aynı süreçte koroya Erdoğan’da
katıldı: “PKK’nın tankları var, bunu asla kabul edemeyiz” diyerek
bölgeye yönelik savaş sinyalleri verdi. (Hatırlanacağı üzere Genelkurmay
Başkanı Nisan ayı içinde bir sınır ötesi operasyon istemişti. AKP hükümeti
“kibarca” bunu reddetmişti.) Cumhurbaşkanı Gül’de, AB’nin
en yetkili organında “üç parçalı federal Irak’ı kabul edemeyiz” diyerek
koroya katıldı, ABD’nin Irak projesine açıkça karşı çıktı. Son olarak bu
koroya Genelkurmay katıldı. “Önce terörün başı Ankara’da” diyerek
DTP’e üzerinden Kürt halkını hedef gösterdi. Ardından, “Türkiye için
birinci tehdit Kuzey Irak’tır” denerek Güney Kürdistan yönetimi hedef
ilan edildi. Sahte ABD
karşıtlığı Ülkeyi yönetenlerin
açıklamalarına baktığımızda hepsi ABD’ye karşı bir pozisyon alıyor. Peki, bu
doğru mu? Tabiî ki hayır. Hem AKP hükümeti hem de Genelkurmay en hassından
Amerikancıdır. Amerikancı olan TSK’nin ABD’ye karşı “çıkış”larını
nasıl görmek gerekir? TSK, silahların konuştuğu bir ortamda dış politikada
tamamen hakim bir rol oynamak istiyor. Bu nedenle ABD’ye “asıl muhatabınız
biziz” mesajı verirken, İran, Rusya ve Çin gibi bölgesel güçlere de dolaylı
olarak işbirliği mesajları gönderiyor. Bu mesajı alan ABD ise dış politikada
AKP hükümetini güçlü kılmak için Başbakan Erdoğan’ı 5 Kasım’da Beyaz Saray’da
ağırlayacak.
Türkiye
Ortadoğu pastasından daha fazla pay istiyor Sonuç olarak, Türkiye
devletinin asıl amacının PKK olmadığını bakın Erdoğan nasıl açıklıyor: “Türkiye’nin
öncüsü ve lokomotifi olmadığı hiçbir projenin, bu bölgede kalıcı olabilmesi
mümkün değildir.” Konuşmasının devamında daha net konuşan Erdoğan, “geçmişten
ders almayanlar bugün bölgede Türkiye’ye rağmen bir takım projeleri hayata
geçirmek istiyorlar” diyerek “biz buradayız” mesajı vermek
istiyor. Türkiye PKK’yi bahane ederek
bölgede gelişen sürece dahil olmak istiyor. Neden mi? TSK, bu yolla Kürt
devletinin kurulmasını tamamen önleyecek veya gecikmesi sağlanacak. Kerkük
referandumunun yapılması engellenecek veya ertelenecek, Kürtlerin eline
geçmesi geciktirilecek. Kürtlerin, petrol geliriyle zenginleşmesi ve bölgede
büyük bir güç haline gelmesi önlenecek. PKK’nin, Türkiye’deki askeri ve
siyasi faaliyetlerine darbe vurulacak. Operasyon yapılırken, içerde Kürt
kurumları ve DTP ciddi baskılarla susturulacak. Evet, Türkiye devletinin
kısaca bölge üzerindeki dönemsel politikası budur. Emperyalist
ABD başta olmak üzere ve onun bölgedeki işbirlikçileri Türkiye’nin bu
emellerini bildiklerinden izin vermek istemiyorlar. On binlerce askerin
sınıra yığınak yapılması gelişmelerin sadece PKK ile sınırlı olmadığını da
gösteriyor. Medyada sınır ötesi operasyonun PKK ile mücadeleyle sınırlı
kalmasını istemiyor ve buna yönelik kamuoyuna hedef gösteriyor. Aslında “komşu”yu
hedefe koymak, Türkiye devletinin yayılmacı emellerinin de işaretidir. Türk-Kürt çatışması kışkırtılıyor 2004 Newroz’unda yaşanan “bayrak
yakma” olayından bu yana Genelkurmay açıklamalarıyla kışkırtılan
ırkçı-milliyetçi dalga her geçen gün daha da büyüyor, büyütülüyor. Şimdilik
egemen güçlerin demetimin de görülen bu gerici hareketlenmeden beslenen
ırkçı-milliyetçi faşistler ve onların medyadaki kalemşorlarının sesleri çok
yüksek çıkıyor. TSK, bu kez de Şırnak ve
Dağlıca’da ölen askerlerin üzerinden yaratılmış olan bu gerici dalga üzerinden
AKP işle hesaplaşmasını sürdürüyor. Medyanın da taraf olduğu bu savaş
çığırtkanlığı ile bu militarist anlayış hızla topluma yansıtılıyor.
Öğrencileri sokağa çıkartıp, gencecik beyinlerini kin, nefret ve şiddetle
yıkayanlar; askeri elbiselerini çocuklara giydirip ellerine tahtadan silahlar
verenlerin militarist anlayışlarını kınıyoruz. Yaratılan bu ortamda TSK eline
geçirmiş olduğu bu fırsatı değerlendirerek AKP hükümetini etkisi altına aldı.
Bu süreçte TSK’ya direnmenin kamuoyu gözünde intihar olacağı düşüncesiyle
şahinleşen AKP, tam kadro koroya katılarak ırkçı-milliyetçi şovenist dalgayı
yükseltmeye başladı. Bu süreçte TSK genel bir “seferberlik” başlattı.
Bu seferberliğe siyasi partiler tam bir konsensüsle katıldılar. Vatanı
korumak ve böldürmemek adına sokak hareketini kışkırtıyorlar. Peki, kime
karşı? Tabii ki uzaylılar olmadığına göre hedefte Kürt halkı var. Düne kadar AKP’e karşı açıktan
tavır alan Genel Kurmay, hedef Kürt halkı olunca tam bir uyum içinde
çalışabiliyor. Bu iki kurumun başındakiler kendi sermaye çevrelerinin çıkarları
korumak adına toplumu laik-şeriat temelinde kamplaştırmadılar mı? Ama hedef
Kürt halkı olunca aynı cephede yer almak apteslerini bozmaz. Bu yaratılan gerici-şovenist
ortamdan zarar görecek olanlar işçiler, emekçiler ve yoksul Kürt halkıdır.
Yaratılmak istenen ise, Türk ve Kürt işçi ve enemkçilerinin kamplaşmasıdır.
Egemen güçler bu iki halkı bir birine düşürerek kendi sömürü düzenlerinin
devamını arzulamaktadır. İşçi sınıfının ve yoksul emekçi halkların düşmanı
sermayedir. Sermaye kendi karları için halkları (Türk-Kürt) birbirine düşman
etmekten çekinmeyecektir. Bugün egemenlerin kışkırttığı ırkçı-milliyetçi
gerici dalga, yarın kontrol edemeyeceği bir noktaya gelebilir. Bunun adı:
Faşizmdir. Son süreçte sokaklarda yaşanan
olaylar bunun göstergesidir. Hızını alamayan medya kitlelerin “milli”
duygularını işleyerek örgütlenmeye çağırırken, aslında bölücülüğün
daniskasını yapmakta. Nitekim bu kışkırtmaların sonuçlarını gazetelerde
okuyoruz… Radikal gazetesinin 28 Ekim tarihli manşeti: “Bursa ilinde sahipleri
Mardinli diye mağaza yağmalandı…”, “ülkücüler doğululara saldırıyor.” Hatta “medyanın generali”
olarak bilinen Hürriyet gazetesinin “kıdemli medya generali” Ertuğrul
Özkök köşesinde “sefer görev emri” çıkararak ırkçı-gericiliği
kışkırtmıyor mu? Köşesinde gazını alamayan Özkök aniden anti-amerikancı
oluveriyor. Bunların Amerikancısı da, anti-Amerikancısı da cebine kimin dolar
koyduğuna bağlı olarak yaşıyor. “Şehitler”
üzerinden zincirlerinden boşalan faşist ve faşizan eğilimli kitleleri sokağa
dökenler olayların yoksullukla bütünleştiğini gördüklerinde, bu
saldırganlığın kendi çıkarlarına zarar vermeye kadar varacağından
korktuklarından yalancı “itidal” çağrıları yapmaya başladılar. Bu ne
ikiyüzlülüktür beyler! Bu bölücülük değil de nedir? Sonuç olarak, yaratılan
atmosferde sol-sosyalist hareketin de ne kadar zayıf olduğu ortadadır. Bu
atmosferde “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığını izleyenler
var. Biz devrimci Marksistler olarak, yaratılmak istenen Türk-Kürt çatışmasına
sınıf ekseninden yaklaşmak zorundayız. Varoluş nedenimiz de budur. Bugün tüm
egemen güçler silahlarını, zehirlerini, kalemlerini Kürt halkına ve onun
siyasi partisine yönelttiği bir süreçte, bizlerin alması gereken tutum Kürt
halkının yanında yer almaktır. Kirli Savaşın Faturasını Kim Ödeyecek! TSK ve AKP hükümeti tarafından
sistemli ve bilinçli olarak tırmandırılan ırkçı-milliyetçi şovenist dalga
burjuvazinin çıkarlarına hizmet ediyor. Ülkede yaratılan atmosferi arkasına
alan sermaye çevreleri “milli birlik ve beraberlik” hamasetiyle işçi
ve emekçilere yönelik saldırılarını hayata geçirmek için hazırlık yapıyorlar.
Bu saldırıların hayata
geçirilmesi için öncelikle işçi ve emekçilerin bilincini bulandırmak ve işçi
sınıfı ve emekçi halklar arasında düşmanlık tohumları ekilmesi gerekiyor.
Ekiyorlar da! Bunu da “bayrak”, “vatan”, “toprak”, gibi
hamasetle süslenmiş sloganlarla hayata geçirmek niyetindeler. Bu zemin
maalesef bu topraklarda var. Burjuvazi ordusuyla,
hükümetiyle, medyasıyla işçi ve emekçilerin zihnini ırkçı-milliyetçi şovenist
fikirlerle zehirlemeye başlamış durumunda. Bu zehir ne oranda işçi ve
emekçilerin vücutlarına yayılırsa, sermayenin saldırılarına o kadar kayıtsız
kalınacaktır. Çünkü işçi sınıfı sermayenin istediği gibi düşünüp hareket
ettiği sürece bu zehirli tohumların bedelini her gün ve daha ağır bir şekilde
kendisi ödeyecektir. İşte gerici ortamda tırmandırılan şovenist histeri buna
hizmet etmekte. 04/11/2007 Sabreden “Kardelen Ayşe” Muradına Erer mi? Nergis Çayır Televziyonlarda yayınlanan
şarkılı “Kardelen Ayşe” reklamının kahramanı Elif Akgül Ateş. Reklamda bize gösterilen Ayşe,
okumuş, ögretmen olmuş. Güzel. Ama devamında masal bitiyor. Çünkü “Kardelen
Ayşe” rolündeki Elif öğretmenin kadrosu yok. Vekil öğretmenlik yapan Elif
öğretmenin maaşı 300 YTL. “Kardelen Ayşe”nin durumunda onbinlerce öğretmen
var. Son yıllarda “Haydi Kızlar
Okula” ya da “Kardelen” gibi projelerle kız çokuklarının
okutulması, meslek sahibi olabilmesi amaç ediliyor. Buna karşı değiliz. Ama
bu projeler sorunu çözmüyor. Okumuş, öğretmen olmuş bir
kişiyi bize örnek gösteriyorlar. Bin kişiyi de okutup meslek sahibi yapsalar
sorun yine de çözülmüyor. Çünkü her yıl üniversiteyi kazanamayan milyonlarca
öğrenci var. Yeterli olmadığı bu örnekte de görülebilir. Eğitim hakkı da devletin
üstlenmesi gereken bir haktır. Ama devlet bu görevi gerçekleştirmek istemiyor.
Eğitimi de paralı hale getirerek emekçi yoksul halkın çocuklarına okulların
kapısını kapatıyor. Parası olmayan okuyamıyor. Devlet bu durumdan olan
milyonlarca gence de bir umut olarak bu tip projeleri öne çıkarıyor; ya da
küçük teşviklerle bazen Ayşeleri destekliyor. Oysa sadece kirli savaşa
harcanan paranın eğitime ayrılması dahi onbinlerce Ayşe’nin okumasını,
üstelik çok çok iyi okumasını sağlayabilir... 05/11/2007 Akın Sel Son zamanlarda, gazetelerde
televizyon ekranlarında, tartışma programlarında, yapılan haberlerde ve
dizilerde, milliyetçilik ve şovenizm daha çok işlenir oldu. Toplum bir
kutuplaşmaya doğru bilinçli bir şekilde sürükleniyor. Bu durum gündelik
yaşamda, milliyetçi çevrelerin güç kazanmasına ve daha saldırgan tavırlar
sergilemelerine sebep oluyor. Halkın bir taraf olması için bütün burjuva
medyası ve dinci basın ellerindeki imkanları sonuna kadar kullanıyorlar.
Ekranlarda asker ölüm haberleri sık sık vurgulanıyor, ailelerinin
ağlayışları, yakarışları, yaşam öyküleri derinlemesine en detaylı bir şekilde
haber yapılıyor. Örneğin bir televizyon programında
tanınmış sanatçılar, futbolcular ve benzerleri telefonun başına oturup arayan
kişilerle canlı yayında sohbet ederek Mehmetçik Vakfı ve şehit aileleri için
para bağışı yapmalarını istiyor. Bu program saatine denk gelen zaman da ise
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızının düğünü yapılıyor ve düğünden bazı
kişiler programa telefonla bağlanıp takılan paralardan bir kısmını
bağışladıklarını açıklayıp adeta şov yapabiliyor. Ahmet Kaya’nın resminin basılı
olduğu tişörtleri giyen inşaat işçisi iki genç sokak ortasında linç edilmek
isteniyor, üniversitelerde Kürt kökenli ve solcu gençlere satır, bıçak ve
sopalarla saldırılar yapılıyor. Üstelik yapılan saldırılara dışarıdan gelen
ve öğrenci olmayan kişilerinde katıldığı bilindiği halde, polis bu
saldırıların yapılmasına ses çıkarmıyor, hatta yanlı davranarak saldıranları
değil, saldırıya uğrayanları engelleyip gözaltına almaya çalışıyor. Bazı
dernekler polisler tarafından basılıp üyeleri gözaltına alınıyor, bina
içerisi arama bahanesiyle darmadağın ediliyor, ya da kapatılıyor. Son süreçte
DTP binaları ülkücülerin saldırısına uğruyor, kurşunlamaya kadar varan bu
saldırılar karşısında polis saldırganları bulamıyor. Burjuva medya ise bu
türden haberlere az yer veriyor. Gergin
bir süreç içerisindeyiz. Bu gibi saldırılarla nerede ve ne zaman
karşılaşacağımız belli değil. Çevremizdekilere barışın, kardeşliğin, birlik
olmanın, ötekinin hakkına saygı göstermenin propagandasını yapmalıyız. Yaşasın
Halkların Kardeşliği!!! 01/11/2007 Hayat Sezen Mart 2007’den beri Haber-İş
Sendikası ile Türk Telekom’un yeni sahibi Lübnanlı Oger şirketi arasındaki
toplu iş sözleşmesi anlaşmazlıkla sonuçlandı. 25 bin 687 Telekom işçisi 16
Ekim tarihinde greve çıktı. Haber-İş sendikası sözleşmede
birinci yıl yüzde 19 zam ve sendikal haklarının korunmasını istemekte. Buna
karşın işveren 6 aylık dönemlerde yüzde 4 zam yapmayı öneriyor. Ama haftalık
5 günlük çalışma süresinin 6 güne yükseltilmesi, günlük çalışma süresinin 9
saat yerine işveren tarafından belirlenmesi gibi talepler de işverenin gerçek
niyetinin bir göstergesi. Ayrıca işveren sendikal
örgütlenme dışındaki işçilere yüksek ücretler ödeyerek sendikal örgütlenmeye
son vermek, işçiler arasındaki bağları koparmak, düşük ücretle ve daha az
işçiyle daha fazla iş isteme peşinde. Bu işverenin esnek çalışmayı dayatıp
uygulatmak istediğini gösteriyor. Grevin daha ilk gününden beri
patronlardan yana olan basın kuruluşları grevi karalama kampanyası başlatıp,
sabotaj haberleri yaymaya başladılar. Niyetleri böylelikle işçilerle toplumu
karşı karşıya getirmek, grevi haksız ve hiç yoktan var olmuş gibi gösterme
amacını gütmüşlerdir. Böyle yaparak işçileri ülkelerine zarar veren “hainler”
olarak göstermek istemişlerdir. Ama bizler biliyoruz ki işçilerin
sabotaj yapmaya hiç ihtiyaçları yoktur. Çünkü zaten greve çıkan işçiler
çalışmadıkları için hizmet kendiliğinden duracak, arızalar giderilmediği için
artmaya devam edecektir. Aslında hainler 2,5 milyar
dolar cirosu olan şirketin çalışanlarına bunun yüzde 5’ini bile vermek
istemeyenlerdir. Hiç çekinmeden örneğin reklam için Cem Yılmaz’a 5 milyon
dolar ödeyenlerdir. Hükümete yaranmak için Milli
Eğitim Bakanlığı’nın önerdiği 100 temel eseri bedava basıp, dağıtacağını
söyleyen Telekom patronlarıdır. Millete bedava kitap dağıtma havası atan
Telekom patronları, Telekom işçilerinin çocuklarının rızklarını, okuma
haklarını, geleceklerini gasp etmek istemektedir. Biz işçi ve emekçilere düşen
görev var olan gücümüzle grevi desteklemek ve Telekom işçilerinin haklı
mücadelesinin sonuna kadar yanında yer almaktır. Bu doğrultuda Haber-İş
başkanının yaratılan ırkçı-milliyetçi atmosferin etkisiyle grevi erteleyebileceklerini
söylemesi kabul edilemez. Tam tersine yükselen şovenizme karşı en iyi reçete
ve ilaç işçilerin mücadele ve dayanışmasıdır. Diğer yandan Haber-İş
başkanının açıklaması sendika bürokrasisinin mücadeleyi nasıl da uzlaşma adı
altında boğma niyetinde olduğunu göstermektedir. Mücadeleler sendika
bürokrasisinin insafına bırakılırsa yenilmeye mahkumdur. Grevin kazanılması önce
Telekom işçilerinin birlik, dayanışma ve mücadele kararlılığına, sonra da
diğer işkollarındaki işçi ve emekçilerin bu grevi kendi grevleri olarak
benimseyip sahiplenmelerine bağlıdır. 03/11/2007 Şahin Yıldırım 1961 Anayasası’yla birlikte
işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen ilk yasa 3008 sayılı İş Kanununun yerini
alacak yeni bir yasa gerekmiştir. 1967 yılında 931 sayılı İş Kanunu
çıkarılmıştır. İkinci olarak İş Kanunu olarak bilinen bu yasa Anayasa
mahkemesi tarafından şekil yönünden iptal edildikten sonra ortaya çıkan
hukuki boşluğu doldurmak üzere 1971 yılında bazı değişikliklerle 1475 sayılı
İş Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Patronlar ve onları
parlamentoda temsil eden hükümetler, dünyada ve Türkiye’de de bilgisayar teknolojisinin
gelişmesi ve uluslararası şirketlerle rekabet etmek için patronların daha
rahat ve esnek hareket edebilmelerini sağlamak için, 1980’lerden bu yana tüm
hükümetler bu yasayı belli dönemler de gündeme getirmişler. Ama işçi sınıfın
tepkisi karşısında buna cesaret edemeyen hükümetler, işçi ve emekçilerin en
zayıf ve örgütsüz olduğu dönemlerde, işçi sınıfına saldırmayı ihmal
etmemişlerdir. Çıkarılan yasalar ne kadar
patronların lehine olsa da, patronlar hiçbir zaman bu yasalara uymamışlardır.
Çünkü patronlar, 1475 sayılı İş Kanununda belirlenmiş iş düzenine uymamışlar
ve buna karşı cezai yaptırımlar, komik para cezalarıyla sınırlanmıştır.
Ayrıcada hükümetler yasaları düzenlerken her zaman patronların keyfi ve esnek
davranmalarını sağlayacak yasal boşlukları da unutmazlar. Aynı 2003 yılın
yürürlüğe giren 4857 sayılı Yeni İş Kanunu gibi... Esasında bu kanunu özetlemek
gerekirse şöyle özetleyebiliriz: bugüne kadar patronlar zaten işçileri esnek
çalışmayla istedikleri gibi çalıştırıyorlardı. Bu yasayla patronlar, esnek
çalışmayı yasallaştırmış oluyorlar. Şimdi 4857 sayılı İş Kanununda
yer alan maddelere; 41. madde: Fazla
çalışma ücretiyle ilgili, ve 63.
madde: çalışma süresini belirlemekte... kısaca bakalım. 41. madde: “Ülkenin
genel yararları yahut işin niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle
fazla çalışma yapılabilir. Fazla çalışma, kanunda yazılı koşullar
çerçevesinde, haftalık kırk beş saati aşan çalışmadır. 63. madde hükmüne göre
denkleştirme esasının uygulandığı
hallerde, işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık iş
süresini aşmamak koşulu ile bazı haftalarda toplam kırk beş saati aşsa dahi bu çalışmalar fazla çalışma sayılmaz…”
Normal haftalık kırk beş saat çalışan bir işçinin her bir saat fazla çalışma
için yüzde elli yükseltilmesiyle ödenir. Haftalık çalışma süresinin
sözleşmelerle kırk beş saatin altında ise, bir saat fazla çalışma için yüzde
yirmi beş yükseltilmesiyle ödenir. Bu madde de görüleceği gibi çalışma süreli sözleşmelerin hem
işçilere düşük ücretin yanı sıra fazla mesai ücreti de düşürülüyor. Yasa, fazla saatlerle çalışma
için işçinin onayını alması gerekir. Bugün hangi patron işçinin onayını
alarak mesaiye bırakıyor? Ayrıca aynı yasa “fazla
çalışma süresinin toplamı bir yılda iki yüz yetmiş saatten fazla olamaz”
diyor. Özelliklede tekstil iş kolunda bu rakam iki- üç aylık mesai saatine
denk geliyor. diye devam ediyor. 63. madde ise, tarafların (işçi-patron) anlaşması ile
haftalık normal çalışma süresi, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde on bir saati aşmamak koşulu ile
farklı şekilde dağıtılabilir. Bu halde iki aylık süre içinde işçinin
haftalık çalışma süresi, normal haftalık çalışma süresini aşamaz.
Denkleştirme süresi toplu iş sözleşmeleri ile dört aya kadar artırılabilir…
diye devam ediyor. Yukarıdaki iki madde
patronlara denkleştirmek adı altında işçileri daha fazla çalışmasını ve buna
karşı daha düşük mesai ücretini vermesine olanak tanıyor. Ayrıca haftalık kırk saat olan çalışmayı kırk beşe
çıkararak kazanılmış olan günlük sekiz
saat çalışma hakkını, yeni yasayla dokuz
saate çıkarmış oluyorlar. Yasa iki aydan yani sekiz haftalık bir süreden
söz ediyor. Bunu daha iyi anlamak için eski yasa ile yeni yasa üzerinde bir
karşılaşma yaparak aradaki uçurumu görebiliriz. Bir örnek tabloda bu
uygulamayı deneyerek görebiliriz. Yeni iş
yasasına göre bir işçi;
Yapılan
hesaba göre sekiz hafta da denkleştirerek çalıştıran bir patronun işçiye
vereceği fazla mesai ücreti bulacağız. Toplam 368 saat / 8 hafta = 46 saat /
hafta yapar. Haftalık çalışma süresi 45 olduğuna göre, bir işçinin yaptığı
fazla mesai 1 saattir. 1 saat X 8 hafta = 8 saat mesai ücreti hak ediyor. Buna göre, net saat ücreti 2
milyon lira olan bir işçinin yüzde 50 fazla mesai ücretiyle saat ücreti 3
milyon lira eder. 8 saat X 3 milyon = 24
milyon lira. Yani, denkleştirme adı altında işçinin eline geçecek olan
mesai ücreti 24 milyon lira Aynı
uygulamayı eski iş yasasına uygulayarak görelim. Bilindiği üzere eski iş
yasasına göre, haftalık çalışma süresi kırk beş saattir.
|