Yıl: 29

Ocak 2008

 

Yeni Dönem Sayı: 47

 

 

Kürt sorunu: Asayiş değil, hak ve özgürlük sorunu - İşçi Cephesi

Seneler değişiyor! Değişmeyen: İşgal, sömürü ve zulüm - Fuat Karan

Savaş medyası ve yalanları - Jiyan

Sosyal reform mu? Sosyal yıkım mı? - Şahin Yıldırım

Asgari Ücrete 16 YTL Zam! - Nergis Çayır

Dine, silaha, polise bütçe var, asgari ücretliye yok - Akın Sel

emek güncesi - Hayat Sezen

fabrikalardanOkur mektupları

Nazizm, Apartheid ve Siyonizm ÜzerineNahuel Moreno

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kürt sorunu: Asayiş değil, hak ve özgürlük sorunu

 

İşçi Cephesi

 

Devlet için Kürt sorunu bir asayiş sorunu. Sadece Kürt sorunu mu? Hak ve özgürlükler başta olmak üzere her şey devlet için öncelikle bir asayiş sorunu. Bu devlet sürekli şekilde bir asker-polis gücü ve zihniyetiyle varlığını sürdürmeyi marifet sayıp, karakter edinmiş durumda. Asker-sivil yöneticilerin en sıradan, en masum istekler karşısında dahi alabildiğine gaddarlaşabildiğinin mağdur ve tanıklarıyız. Neden böyle? Varlığını ve eylemlerini sorgulamayan, sorgulatmayan ve kendini tek gerçek olarak gören bu devlet anlayışını iyi anlamak, kavramak gerekir. Biliyoruz ki bugünün sorunları geçmişin ayrılmaz bir parçası. İnsanlar gibi devletlerin de bir tarihi var. Bu devlet nasıl bir mirasın üzerinde yükseliyor?

 

Osmanlı tarihi bir bakıma devşirmeler tarihidir, derler. Devşirme, farklı bir dine ve/veya millete mensup kişiyi alıp Müslümanlaştırmak, Osmanlılaştırmak anlamına gelir. Osmanlı tarihinde devşirmeler en yüksek makamlara dek yükselebilmiştir. Birçok önemli sadrazam (padişahın vekili), Kaptan-ı Derya (amiral) devşirmedir. Devşirme bir bakıma kökünden koparılmış ve yeni bir hayat verilmiş “yabancı” insandır. Osmanlı neden “yerliye” değil de “yabancıya” bu kadar büyük önem vermiş ve tarihe geçecek derecede bu uygulamayı sistematik şekilde benimsemiştir? En önemli nedenlerden biri Osmanlının tehdidi öncelikle “dışardan” değil “içerden” beklemiş olmasıdır. Osmanlıda tehlikeli olan öncelikle “yabancı” değil “yerli”dir. Entrikaları engellemek, insanların görevlerini tam bir bağlılık içinde yapmalarını sağlamak için devşirme sistemi bu açıdan çok yararlı bulunup, benimsenmiştir. Devşirmenin gücü, kudreti, ayakta kalıp yaşaması doğrudan devlete/padişaha bağlı olduğu için devşirme de, devletine/padişahına bağlılığı kendi canı kıymetinde görmüştür. Bunlar iyi günlerin hikayesi. Osmanlı’nın kötü günleri de gelir; zaferler yenilgilere, kazançlar kayıplara dönüşür. Kötü gidişe bir suçlu bulup, kelle alma zamanı geldiğinde, arada padişah kelleri de gider ama “olağan şüpheli” genellikle devşirme yani “yabancı” olur. İmparatorluk tebaası içinde kendi ulusal devletlerini kurmak için ayaklananlar, isyan edenler arttıkça Osmanlı toprağı küçülür, küçülür. Sonra milyonlarca kilometrekarelik Osmanlı toprağı düşe düşe 780 bin kilometrekareye kadar düşer. Modern Türkiye Cumhuriyeti perdeyi milyonlarca kilometrekarelik bir toprak kaybıyla açmak durumda kalır. Kaderin cilvesi, kaybın mimarı İttihatçı kadrolar “yeni” dönemin de mühendisleridir.

 

Nankörlük ve Kökü Dışardalık

 

Geriye dostu ve düşmanı tanımlamada devletin genlerine kadar işlemiş günümüz anlayışı miras kalır: ya kayıtsız ve şartsız bir devlet onaycısısın ya da nankör ve/veya kökü dışarıda bir hainsin. Bugün yaşadıklarımız ve payımıza düşenler ortada. Kürtler bizde varız der. Devlet; kökü dışarıda bölücü/yıkıcı hainler, nankörler diye cevap verir… Böyle bir devlet trajik-komik bir şekilde kendini baskı ve şiddet uygulayan bir devlet olarak görmek bir yana, mağdur olarak görür. Her derde deva sorunları çivi gibi çekiçle çakıp çözme anlayışı da bunun bir sonucudur.

 

Şimdi sürekli bir mağduriyet psikolojisi, haksızlığa uğramış olmanın kızgınlığı içinde devlet sınır ötesi operasyonlar yapıyor, savaş uçaklarıyla bombalar yağdırıyor. Yok etmeyi, silip süpürmeyi de bir hak olarak bütün bir topluma benimsetmek istiyor. Mesele sadece asker-sivil bürokrasinin, seçkinci bir azınlığın marifetiyle başlayıp bitseydi, tamam; ama öyle değil! Tezkere parlamentoda 507 oyla kabul ediliyor, toplumun büyük bir bölümü bu İttihatçı rejimle (asker-polis rejimiyle) kendini özdeşleştiriyor. Ortada daha köklü bir sorun olmalı, öyle değil mi? Bombayla, topla-tüfekle toplumsal/siyasal sorunlar çözülemez demek doğru; ama bu noktada daha fazlasına ihtiyaç var. Devlet, birçok sorun gibi Kürt sorununu da bir asayiş sorunu olarak görüyor, dedik. Kendine “yabancı” olan, bekasını tehdit ettiğini düşündüğü/inandığı her şeye aynı öfke ve dışlayıcılıkla yaklaşıyor; üstelik yüzlerce yıldır… “Toplum” da devletin gölgesi gibi davranmaya zorlanıyor, aynen dün olduğu gibi. Devlet, “yarattığı” sorunlarla kendini yeniden ve yeniden üreterek meşru kılıyor; kendi yaratıp, büyüttüğü “sorunları” yine kendi varlığının bir kanıtı haline getirmeye çalışıyor…

 

Hak ve Özgürlük Mücadelesi

 

Eksik olan bir yanıyla yanlıştır, derler. Kürt sorunu çok hayati bir öneme sahip, bu tartışılmaz bir gerçek. Lakin bütün hayatı sadece ve sadece Kürt sorunu (ya da başka bir sorun) ve devletin bu soruna yaklaşımı açısından ele almak ne derece doğru? Basitçe şöyle diyebiliriz: bu devlet Kürt sorununu inkar etmek için kurulmadı; ama Kürt sorununu kendi varlık kanıtı haline getirmek konusunda alabildiğine kurnaz ve hilekar olmaktan da geri durmuyor. Bu devlet, tarihi ve anlayışı (ideolojisi ve programı) nedeniyle birçok başka sorun gibi Kürt sorunu karşısında da inkarcı bir politika izledi, izliyor. Yukarıdaki hikaye bu devletin psikolojisini, korkularını, şüphelerini anlamamız için bir ipucu ve gerekli; ama bunlar bu devletin gerçek niteliğini tarif etmeye yetmez. Bunun için onun sınıfsal karakterini, ekonomi-politiğini iyi bilmemiz ve kavramamız gerekir. Bu devletin sadece Kürtlere değil, işçi sınıfına, emekçi yoksul halka, farklı olan herkese yaptıkları, hep birlikte, onun gerçek niteliği konusunda çok daha gerçek bir fikir verebilir.

 

Örneğin hayatımızı derinden belirleyecek Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası gündeme girmek üzere. Aşımız, işimiz, sağlığımız, geleceğimiz doğrudan olumsuz şekilde etkilenecek, bu yeni yasayla. Kürt sorununda ki inkar/imha anlayışını, işçi sınıfının ve emekçi halkın yaşamının çok daha fazla sefalete sürüklenmesi anlamına gelecek bu yasanın çıkarılması anlayışında yeniden görüyoruz. Kuşkusuz Kürt halkının üzerine yağdırılan bombalarla, bugünümüzü zehir edip, geleceğimiz ipotek altına alma saldırısı arasında doğrudan bir bağ var. Mücadeleler parçalanamaz diyoruz; birleşik bir mücadelenin önemine sürekli vurgu yapıyoruz. Kalıcı, eşit ve adil bir çözüm istiyoruz. Bu nedenle hak ve özgürlük mücadelesini; ekonomik, politik, kültürel ve demokratik bir temelde birleştirmeyi becermek zorundayız. Tutarlı ve kararlı bir mücadele de bunu gerektiriyor.

 

1 Ocak 2007

 

 

 

 

Seneler değişiyor! Değişmeyen: İşgal, sömürü ve zulüm

 

Fuat Karan

 

Yeni yılın ilk sayısında 2007 yılı değerlendirmemizi, işçi sınıfı ve emekçi halk açısından kazanımlarla dolu, güzel bir yıldı biçiminde yapmak isterdik. Maalesef ülkede ve dünyada böylesi olumluluklarla dolu bir yılı geride bırakmadığımızı söylemek zorundayız. Hatta son bir yılda kronikleşmiş sorunlara yenileri eklenmiş ve emekçiler açısından yaşam daha da zor hale gelmiştir. Son bir yılda bir avuç para babası zenginliğine zenginlik katarken, -kapitalist sistemin doğası gereği- emekçiler ise daha çok çalışmak, daha kötü koşullarda yaşamak ve her türlü şiddet ve baskıya maruz kalmak zorunda kalmıştır.

 

Saldırıların bu denli yoğunlaşmış olmasının nedeni elbette doymak bilmeyen burjuvazinin kudurganlığıdır. Ancak işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve önderliksizliği de burjuvazinin, kolluk kuvvetlerinin ve onların sivil uzantılarının saldırılarının da pervasızlaşmasına neden olmaktadır. Kürt halkına dönük saldırılar, sınır ötesi operasyonlar, linç girişimleri, sokak infazları, gazetelere dönük saldırılar, düşük ücret zamları, artan hayat pahalılığı, gasp edilen haklarımız, kapatılmak istenen sendikalarımız hep bu durumun sonuçları.

 

2007 yılının en çok konuşulan olayı, kuşkusuz 22 Temmuzda gerçekleşen erken genel seçimlerdir. Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda, asker-polis rejiminin temsilcileri ile AKP arasında başlayan tartışma hükümetin erken seçim kararı almasıyla sonuçlandı. Rejim krizi olarak tarif ettiğimiz bu süreçte ordu, elektronik muhtıralarla hükümeti darbe yapmakla tehdit ederken, sivil halkı da laiklik mitingleriyle sokağa döktü. Ancak tüm çabalara rağmen seçimin galibi AKP oldu. AKP, oyların yüzde 46’sını alarak 341 milletvekili kazandı. Seçimlerin ardından burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki çatışma geçici bir konsensüsle aşıldı ve rejim krizi askıya alındı.

 

Baskı Rejimi Saldırganlaşıyor, Şovenizm Yükseliyor

 

Seçimin bir diğer çarpıcı yanı ise DTP’nin desteklediği Bin Umut Adayları’nın 23’nün milletvekili seçilmesidir. Bu sonucu kabullenemeyen baskı rejimi, Kürt milletvekillerine ve DTP’ye dönük yoğun bir saldırıya geçti. DTP’ye dönük eleştirilerin ve kapatma davalarının gündeme geldiği dönemde, Ekim ayı içerisinde gerçekleşen Dağlıca karakol baskını ve 12 askerin öldürülüp, 8’inin de tutsak alınması olayı, beklenen savaş ortamının oluşmasına neden oldu. Meclisten alelacele çıkarılan teskerenin ardından, Amerikan’ın da desteğiyle, Kandil Dağı’nda konuşlanan PKK’li gerillaların üsleri uçaklarla bombalanmaya başlandı. Bu bombalamalar, hem başka bir ülkenin topraklarının bombalanması nedeniyle, tüm acizliğine rağmen, Türkiye devletinin yayılmacı karakterinin, hem de Kürt sorununun çözümünde şiddetten başka bir politikasının olmadığının da göstergesidir. Türkiye burjuvazisi Kürt halkına sadece baskı ve şiddet önerirken, sorunun çözümü konusunda ısrarla hiçbir adım atmamaktadır.

 

Rejimin inkar ve imha politikası günlük yaşama da yansıdı. Devletin örgütlediği faşist çeteler Kürt halkına dönük saldırıları sokağa indirdiler. Samsun ve Adapazarı’ndaki linç girişimleri, TAYAD’lılara dönük Trabzon’daki saldırılar, Ahmet Kaya baskılı tişört giydiği için dövülenler, Bursa’da yağmalanan Kürtlere ait dükkanlar devletin organize ettiği ve sivil faşistlerin hayata geçirdiği eylemledir.

 

Devlet tarafından örgütlenen faşist kitlelerin eylemleri kuşkusuz bununla sınırlı değildir. Trabzon’dan gelen polis bağlantılı faşist katil Ogün Samast ve arkadaşlarının Agos Genel Yayın Yönetmeni Ermeni yazar Hrant Dink’e 19 Ocakta gerçekleştirdikleri silahlı saldırı da bu havanın bir sonucudur. Suikast sonucunda Hrant ölürken, katili yakalandı. Ancak katili jandarma tarafından kahraman gibi ağırlandı. Olayla ilgili birkaç faşist piyon tutuklanırken, eylemlerin ardındaki devlet organizasyonu tüm kanıtlara rağmen araştırılmadı. Üstelik bir yıldır yapılan tüm ihbarlara rağmen polisin eylemi gerçekleştirenleri gözetim altına almamış olması da, olayın bir diğer vahim yönüdür. Hrant’ı cenazesinde uğurlayan yüzbinlerin suçluların bulunması isteği ise, şimdilik bir başka hükümete kaldı. Bu saldırının faili asker-polis rejimidir. Gerçek failler ortalıkta geziyor ve yeni Hrant’ları yok etmek için plan yapıyorlar.

 

Saldırılara maruz kalan bir diğer kesim ise Hıristiyan din adamlarıdır. Misyonerlik iddiasının Genelkurmay tarafından gündeme getirilmesinin ardından hedef gösterilen Hıristiyan din adamları, Trabzon ve İzmir’de saldırıya uğradı, birçok kilisede de tehdide maruz kaldı. Saldırıların en vahşisi ise Malatya‘da yaşandı. 18 Nisan’da Hıristiyanlıkla ilgili kitaplar basan Zirve Yayınevi basıldı ve içeride bulunan biri Alman uyruklu üç kişi boğazları kesilerek katledildi. Katliamı gerçekleştirenler, Alperen Ocakları ile bağlantılı milliyetçi faşistlerdi. Aynı Rahip Santora ve Hrant Dink cinayetlerinde olduğu gibi… Malatya’daki katillerin hepsinin devletin subay ve polisleriyle bağlantısı vardı. Ancak bağlantılar araştırılmamakta ve gerçek failler serbest dolaşmaktadır.

 

Kasım 2005’de Şemdinli’de Umut Kitapevi’ne yapılan bombalı saldırının failleri vatandaşların fark etmesi sonucu tespit edilmiş. Halkın yakaladığı faillerin ikisi astsubay, biri de PKK itirafçısı çıkmıştı. Ancak failler, tüm delillere rağmen “yüce Türk adaleti” tarafından serbest bırakıldılar. Genelkurmay Başkanı’nın savunduğu katilleri devletin yargılayamaması davanın doğal sonucudur. Benzer biçimde polis tarafından katledilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz davası da, katillerin tutuksuz yargılanmasıyla sonuçlanan ve devletin faili olduğu bir diğer olaydı.

 

Baskılar cezaevlerinde de sürdü. Uzun bir süredir cezaevlerindeki devrimci tutsaklar devlet tarafından imha edilmek istenmektedir. Tecride karşı bedenlerini ölüm orucuna yatıranları desteklemek için ölüm orucuna başlayan Avukat Behiç Aşçı, Adalet Bakanlığı tarafından ortak faaliyet ve zamanın 10 saate çıkaran genelgenin yayınlanması ile 300’lü günlere varan ölüm orucu eylemine Ocak 2007 ayında ara verdi. Ahçı, eylemiyle kamuoyunu dikkatini cezaevleri sorununa çekti.

 

Devrimcilere dönük baskıların bir başka biçimi ise gazete kapatma ve kurumlara dönük saldırılardı. Sosyalist basın ve Kürt gazete ve dergileri devletin kapatma ve hapis cezaları ile karşılaştı. Dernekler ve yayınevleri baskınlara uğradı. Sosyalist basın emekçileri tutuklandı, şiddete maruz kaldı. Kızıl Bayrak, Atılım, Yürüyüş dergileri, Gündem gazetesi baskıya uğrayan gazetelerden sadece birkaçı.

 

Ülkede emekçilere dönük polis terörünün zirveye çıktığı gün ise 1 Mayıs işçi bayramıydı. AKP hükümeti, emekçileri meydan çıkarmamak için İstanbul’da hayatı felç etti. Polis tüm yolları kapadı. Yan yana gelen herkesi gözaltına aldı, tartakladı, gaz bombası attı. Polis terörüne rağmen emekçiler Taksim’e çıkmayı başardılar.

 

Oysa baskıları az bulan hükümet, Terörle Mücadele Yasası’nı daha da genişletip “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu” geçirdi. Sorgusuz arama ve vurma yetkileri polise tanındı. Tüm bu polis devleti uygulamaları, burjuvazinin emekçilerin örgütlü mücadelesinden korkmasının bir sonucudur. Bu yasaları da tersine çevirecek olan emekçilerin örgütlülüğüdür.

 

Farklı olan herkese baskı uygulayan bu rejimin kurbanlarından biri de Nijeryalı göçmen Festus Okey olmuştur. Beyoğlu karakolunda işkence ile öldürülen Festus, göçmen olduğu için, Afrikalı olduğu için ezilen, potansiyel suçlu görülen yüzlerce emekçiden biridir. Fetsus olayı bizler aççısından bir gerçeği daha ortaya çıkarmıştır: göçmenlik sorunu. Göçmen emekçilerin sayısı ve sorunları önümüzdeki yılda artarak devam edecektir.

 

Burjuva devlet, işçi sınıfına, devrimci kurumlara, Kürtlere ve tüm ezilen kesimlere dönük saldırılarını arttırırken, faşist çeteler sokaklarda serbestçe dolaşmaktadır. Ümraniye’de çıkan cephanelik, Kuvvai Milliye Derneği gibi dernekler buzdağının görünen kısmıdır. Görülmeyen yüzü ise sokaklarda devletin silahlarıyla cirit atmaktadır.

 

Patronlar Ekmeğimize Göz Dikmekten Vazgeçmiyor

 

İşimize aşımıza göz dikenler, her gün zam yaparken, ücretlerimiz 2007’de erimeye devam etti. 2007’de 419 YTL olan asgari ücret 16 YTL’lik bir zamla 2008 başında 435 YTL’ye yükseldi. Emekçilere sadaka gibi zam yapan hükümet, her gün yeni zamlarla hayat pahalılığını da arttırmaktadır.

 

Bu baskılara ve sömürüye karşı mücadele eden işçilerse kapının önünde kaldı. Sendikalaşan Yörsan, Sanovel, Novamed işçileri başta olmak üzere birçok işletmenin işçileri patronlar tarafından işten çıkarıldılar. Ancak Novamed emekçisi kadınların zaferle biten direnişleri, Grevci Telekom işçilerinin inatla sürdürdükleri grevin kazanımları, yine THY işçilerinin kısmi kazanımlarla sonuçlandırdıkları mücadeleleri, Mersin’de direnen 3000 organize sanayi işçisinin mücadeleleri sınıfın hanesine yazılmış önemli başarılardır.

 

Bu kazanımların ve örgütlülüklerin artması, ablukanın da dağılmasını sağlayacaktır. Önümüzdeki dönemde saldırılar daha da yoğunlaşacaktır. Özellikle sosyal güvenliğin tasfiyesi, kıdem tazminatlarının gasp edilmesi, bölgesel asgari ücret, saldırıların yoğunlaşacağı konulardır. Bunlara karşı örgütlü mücadele 2008’in temel mücadelelerinden olacaktır.

 

Kapitalizm Dünyayı Kirletiyor

 

Kuşkusuz 2007’de en çok konuşulan konulardan biri de küresel ısınmaydı. Artan hava sıcaklığı, azalan su kaynakları, buzullardaki erime vb. birçok olumsuz değişim artık gündelik hayatımıza da yansımaktadır. Küresel ısınma için bugün sahte gözyaşı döken sermayenin sözcüleri, küresel ısınmanın gerçek nedenini gizlemektedirler. Kapitalizm, dizginsiz kar hırsı nedeniyle, doğayı tahrip etmekte, ormanları yok etmekte, suları kirletme ve sözde önlemlerle küresel ısınmayı durdurmak istemektedir. Türkiye dünyayı kirleten ülkelerden birisidir. Örneğin geçtiğimiz yıl, Kaz Dağları’nda altın araması yapan firmalara ruhsat veren hükümet bir doğa katliamına neden olmaktadır. Yine Bandırma’da inşaatına başlanan gübre fabrikaları bir diğer kirlilik kaynağıdır. Eğer hükümet küresel ısınma konusunda samimiyse neden bunları engellemiyor, aksine destekliyor? Bandırma’da topraklarını ve doğayı korumak isteyen köylülerinin mücadelesi geçen yılın hafızamızda kalan güzelliklerinden biridir.

 

Tüm bu kirliliğe izin veren hükümet, 2007 yazındaki kuraklığa herhangi bir çözüm bulamamıştır. Susuzluk nedeniyle tarım darbe alırken, büyük şehirlerde susuzluk sorunu yaşanmıştır. Ankara’nın ve diğer illerin susuz kalmasının nedeni de burjuvazi ve onun hükümetleridir. Ankara’da ellerinde bidonlarla çeşme başında su bekleyenlerin fotoğrafı, 3 tarafı denizlerle çevrili, akarsu ve nehirlerle dolu bir ülkede insani olmayan, plansız bir ekonominin dünyaya verdiği zararın küçük bir göstergesinden başka bir şey değil.

 

Emperyalist Barbarlığa Karşı Direniş Gelişiyor

 

2006 yılının 30 Aralık tarihinde apar topar idam edilen Saddam’ın ardından, Irak halkının direnişi kesilmezken işgalcilere dönük saldırılar devam etti. Geçtiğimiz yıl saldırılar sonucunda 800’den fazla Amerikan askeri öldü. 2007 Amerika’nın en çok kaybı olan yıldı. Ayrıca ABD ekonomisi 1 trilyon doların üzerindeki savaş gideriyle ciddi bir ekonomik darboğaza girdi. Vietnam’da 660 milyar dolar gider olduğu düşünülürse Amerika’nın ekonomik açıdan durumunun pek içi açıcı olmadığı ortada.

 

Amerikan’ın demokrasi planları sadece Irak’ta değil, Afganistan’da, Pakistan’da, Filistin’de daha fazla kan ve gözyaşı olarak devam ediyor. Geçen yıl akılda kalan olumsuz olaylardan biri de Filistin’de birbiriyle çatışan Hamas ve El Fetih militanlarıdır. Emperyalizmin politikalarını güçlendiren bu çatışma, direnişi zayıflatmaktadır. Öte yandan İsrail birlikleri Lübnan direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır. ABD emperyalizminin Ortadoğu’dan defedilmesi işçi sınıfının acil görevlerinden biri olarak önümüzde durmaktadır.

 

Tüm bu saldırılara karşın başta Latin Amerika ve Avrupa olmak üzere bir dizi direniş ve örgütlenme de mevcuttur. Bolivya emekçilerinin mücadeleleri bunun örneğidir. Fransa ve Yunanistan’daki genel grevler, İtalya’daki grevler işçi sınıfının önemli mücadeleleri olarak devam etmektedir.

 

2008 Mücadelelerin ve Zaferlerin Yılı Olsun

 

Biz devrimci Troçkistler için, gelecek yılın işçi sınıfı açısından tüm dünyada zaferlerle dolu bir yıl olması en büyük arzumuzdur. Kuşkusuz sınıf mücadelesi temennilerle yürütülmüyor. Sınıf mücadelesi tüm zorluklara rağmen inatla örgütlenmeyi, baskılara ve sömürüye karşı mücadeleyi gerektiriyor. Bunu yapmadığımız sürece ekmeğimiz küçülmeye devam ederken, baskılar da artmaya devam edecektir. Bu nedenle önümüzdeki yıl da daha fazla örgütlülük için çalışmaya devam edeceğiz. Yeni yılda baskılara, neo-liberal ekonomik saldırılara ve emperyalist kapitalizme karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Dayanışmamızı ve örgütlülüğümüzü güçlendireceğiz.

 

Olumsuzlukları değil, zaferleri konuşacağımız yeni yıllar için örgütlenmeye, mücadeleye, partileşmeye…

 

02.01.2008

 

 

 

Savaş medyası ve yalanları

 

Jiyan

 

AKP Hükümeti'nin başlattığı PKK'yi tasfiye harekâtı 16 Aralık’ta gerçekleştirilen hava operasyonuyla derinleştirildi. Türk savaş medyası olayları sunuş biçimiyle savaş ve kan seviciliğini bir kez daha gösterdi. Burjuva medyanın 16 Aralık'taki ilk hava saldırısındaki tavrı ibretlikti. Savaş çığırtkanı bir medya spikeri adeta ağızdan salyalar akarak Kürdistan dağlarına atılan bombaları anlatıyor, dağlara atılan bombaların görüntülerini yayınlıyor, televizyon ekranlarında gösteriyor. Haber spikeri bombardımanı anlatıyor. PKK'nın Haxurke kampı ya da Avaşin kampı gibi sözler söyleyerek görüntüleri defalarca yayınlıyor. İzleyenler ekranda kamp falan değil, ne olduğu belli olmayan görüntüler izliyor. Gerçi ne olduğu belli olsa da bu medyanın tutumunu mazur göstermez. Gazetelerde, televizyonlarda emekli subay artıkları boy gösteriyor. Ellerinde ince çubuklar okulda öğrencilere ders anlatan öğretmen edasıyla duvarda asılı duran haritanın değişik yerlerini göstererek, Kürdistan dağlarını işaretleyip saldırının nerelere yapıldığını anlatıyorlar. Anlatırken de ağzından akan salyaları silme gereği duymuyor. Medya patronları savaş istiyor, medya patronları kan istiyor. Medya patronları ölenlerle ilgilenmiyor. Yalancı gözyaşları döküyor, yalancı savaş kahramanları yaratıyor. Medyanın barış, hoşgörü, insan hakları, demokrasi, kültürel haklar diye bir derdi yok. Medya 16 Aralık'ta ki ilk hava saldırısı ve 25 Aralık'taki ikinci hava saldırısında zarar gören sivillerden yani köylülerden ve köylülerin yıkılan evlerinden, telef olan hayvanlarından, hayatını kaybeden insanlardan hiç söz etmiyor. Hatta hükümet sözcüsü Cemil Çiçek sivillerin zarar görmediğini iddia ediyor. Böyle bir duruma Iraklı Kürt yöneticilerin sebep olduğunu söyleyerek saldırıları normal gösteriyor. Burjuva savaş medyası kendisine biçilen görevi yerine getirmenin huzurunu yaşamak istiyor. Daha çok kan, daha çok gözyaşı istiyor.

 

Bu Bir Psikolojik Harekattır

 

Evet tam da öyle. Bu bir psikolojik harekat; isterseniz hava saldırısının öncesine gidelim. CHP'nin savaş sevici Genel Başkanı Deniz Baykal, hükümeti korkaklıkla suçluyor ve kendisi iktidarda olsaydı PKK kamplarını yok etmekle kalmayıp Kuzey Irak'taki -kendi deyimi ile- "aşiret reisleri"ne gereken dersi vereceğini söylüyor. Böyle diyordu bay Baykal.

 

Yine bu saldırı öncesi PKK'li gerillalarla askerler arasında çıkan çatışmada son dönemlerin en büyük kaybı yaşandı: 12 asker yaşamını yitirdi, yaralı askerlerden 4’ü de daha sonra yaşamını yitirdi, PKK'ye göre kayıp daha fazla. 8 asker de PKK tarafından esir alındı. Bunun yarattığı prestij kaybı hükümeti ve Genelkurmay’ı harekete geçirdi ve hem Baykal' ı susturmak hem de PKK' ye gözdağı vermek için bu hava saldırısı düzenlendi. Çünkü geçmiş deneyimler de göstermiştir ki, düzenli orduların karadan yapılan çatışmalarla ve eşit silahlarla gerillayla baş etme imkanı yok. Ortalığı sakinleştirmek için bu saldırı yapıldı.

 

Medyaya da düşen görev vardı. Medya da bunu sipariş haberlerle yerine getiriyor ve insanların televizyon başında haber izlediği anda flaş flaş diye başlayan sözüm ona son dakika gelişmelerini aktarıyor. Bu böyle birkaç gün sürdü. Ne hikmetse bu operasyonlar da hep haber saatlerine denk geliyor. Bizde safız ya inandık. “Sayın seyirciler şimdi bir canlı bağlantıyı gerçekleştiriyoruz" diye başlayan, ekran başındaki izleyenleri merakta bırakan, bakalım ne olmuş? dedirten, içeriğini izledikten sonra da bu muymuş? flaş haber dediğimiz bir oyun! Dağları adamın biri parmağı ile işaretliyor ağaçsız, dağlık arazide ufukta bir şey görünmüyor; ama işte oralarda bir yerlerde PKK kampları yerle bir edildi deniyor... Görmek için dikkatinizi topluyorsunuz, yok göremiyorsunuz!

 

Birde ölüm haberleri var. Bir türlü anlaşamıyorlar; yüzlerce diyorlar, çok sayıda diyorlar, 300 diyorlar, 150-175 arası diyorlar… yani kararsızlar ama illa da çok ölüm olmalı. Olmalı ki intikam alınmış, yürekler soğumuş olsun. Yanan yürekler Kürt analarına aitse o onları ilgilendirmiyor, bizden olmayan ölsün diyorlar. Çünkü onlar ölü sevici, yaşatmak onların işi değil. Bu gençler neden dağa çıktı? sormuyorlar. Soranı da vatan hainliği ile suçluyorlar. Çünkü onlar için bir Kürt sorunu yok ama Genelkurmay Başkanı yok saydık, görmezlikten geldik, hata ettik diyor. "İyi" diye düşünüyoruz, geçte olsa hatalarını anladılar ama hoppala! Birde bakıyoruz ki 50 uçak PKK kamplarını bombalamış. Hani hata yaptığınızı söylüyordunuz? Yani hataya devam! Bu saldırılara onay veren Amerika bu onay karşılığında Türkiye'den ne gibi tavizler aldı bilmiyoruz; ama şunu çok biliyoruz ki Kandil Dağı'na atılan her bomba, atılan her kurşun tüm emekçi halkın (Türk, Kürt, Ermeni, Rum ya da Alevi hiç fark etmez…) ekmeğinin biraz daha küçülmesine sebep olacak. Yoksulluk biraz daha artacak, bombalara para bulanlar sıra işçilerin maaşına geldiği zaman bütçemiz yetersiz lafları edip bizlere yine bildik yalanlarını sıralayacak ama artık mızrak çuvala sığmıyor. Son asgari ücret zammı bunun en iyi örneği 16 YTL’lik zam biz işçilere reva görüldü yani günde bir simit bile değil, (simit 60 ile 75 kuruş arası!) Bugüne kadar Kürdistan'daki kirli savaşta harcanan paranın miktarı 250-300 milyar dolar arası. Neredeyse Türkiye'nin borçları kadar, yani medyanın savaş çığırtkanlığı silah tüccarlarının cebini doldurmaktan ve Türkiyeli yoksul halkların çocuklarının ölmesine sebep olmasından başka işe yaramadı.

 

Savaş medyasının, boyalı basının o çok satan fakat haber namına bir şey vermeyen, sadece yalan haberleri üreten ve bu haberlere halkın da inanması için ellerinden geleni yapan bu medyayı okurken, seyrederken aklımızın köşesinde bir süzgeç niteliğinde haberleri süzmek ve her verilen haber hangi kanalda, hangi gazetede olursa olsun, akıl süzgecimizden geçirmek gerekiyor. Bize her verilen haberi alıp "Bu doğrudur!" diye beynimize yerleştirmeyelim. Mümkünse değişik yayınlar takip edelim. İş yerlerimizde işçi arkadaşlarla bu savaşın bizlere maliyetini öne çıkartarak anlatalım. Bu savaşın işçi sınıfına verdiği zararı göz önüne sermeye gayret edelim. Barışı savunmak yegane görevimiz olmalı.

 

Barışa giden yol masraflı değil, bu savaş bizi birbirimize düşürüyor. Egemenlerinde istediği bu. Bu oyuna gelmeyelim. Bu savaş ancak Türk ve Kürt işçisinin birlikte hareket etmesi ile durdurulabilir. Birlik olma zamanı. Bu birlik sınıf mücadelesini de yükseltecektir. Bunlar birbirine bağlı şeyler, hep beraber sesimizi yükseltelim, sınıf kardeşliğini pekiştirelim.

 

(BERXEDANE JİYANE -YAŞAMAK DİRENMEKTİR)

 

28 Aralık 2007

 

 

 

 

Sosyal reform mu? Sosyal yıkım mı?

 

Şahin Yıldırım

 

AKP hükümeti, IMF ve Dünya Bankası’nın isteği doğrultusunda yürürlüğe koymaya hazırladığı sosyal yıkım yasasının başına “reform” koyarak sosladığı, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasa Tasarısı’nı yasallaştırmaya hazırlanıyor.

 

AKP hükümetinin 2006 yılı Mayıs ayında çıkardığı bu tasarının bir dizi maddesi, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Bundan dolayı çıkarılmak istenen yasanın yürürlülük tarihi, 1 Temmuz 2007’ye ertelenmişti. Hükümet seçimler öncesinde sağlık ve sosyal güvenlik haklarını yok eden böyle bir kanunu geçirmeyi göze alamadığı için yasa tasarısının ikinci kez yürürlük tarihini (1 Ocak 2008’ye) erteledi.

 

IMF yetkililerinin ısrarla bu yasanın yürürlüğe girmesi için hükümete talimat verdikleri bilinen bir gerçek. Hükümet ise işi ağırdan alarak, toplumdan gelebilecek tepkileri asgariye indirmek ve zaman kazanmak istiyor. Hükümet bu nedenle tasarıyı Ocak 2008 içinde yasalaştırmayı, yürürlük tarihini ise, Haziran 2008’e ertelemeyi planlıyor.

 

AKP hükümetine her türlü göstermelik muhalefeti yapan diğer burjuva partileri, göstermelik olsa dahi sosyal yıkım yasa tasarısına karşı çıkmayarak bu yıkımın suç ortaklarıdır. Görüldüğü gibi toplumun büyük bir kısmını etkileyecek olan sosyal yıkım yasasının hazırlandığı mutfak meclistir. Demek oluyor ki bu meclis ve milletvekilleri, işçileri, emekçileri, işsizleri ve yoksul kitleleri temsil etmiyor. Temsil etmiş olsalardı bu meclisten işçi düşmanı yasalar çıkar mıydı? Çıkmazdı! Halkın vekilleri olarak sunulan milletvekilleri kimin çıkarları için çalışıyorlar?

 

Bu meclisten işçiler lehine en ufak bir yasa çıkmış mıdır diye baktığımızda izine rastlamak mümkün değildir. Ama bu mecliste patronların çıkarları için yasalar çıktı mı diye baktığımızda, bütün iktidarların en iyi ve ortak olarak yaptıklar işin bu olduğunu görüyoruz.

 

Evet, sosyal yıkım yasası olarak hükümet tarafından hazırlanan SSGSS yasa tasarısının neleri öngördüğüne baktığımızda meclisi ve milletvekillerinin gerçek anlamda kimin için çalıştıklarını daha iyi anlayabiliriz.

 

Sosyal Yıkım Yasası Neleri İçeriyor?

 

Sosyal yıkım yasasının neleri içerdiğini anlamak için “Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu”nun hazırladığı bildiriden fikir vermesi açısından şunları sunmak yararlı olacak:

 

-Mevcut durumda kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak.

 

-Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5000'den 7000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9000 güne yükselecek.

 

-Emekli maaşları %23 ila %33 arasında düşürülecek.

 

-Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak,

 

-Aylık geliri 139,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar aylık 73 ila 475 YTL tutarında Genel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak.

 

-Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de "katılım payı" adı altında para ödenecek. "Katılım payı" gerektiğinde beş katına kadar artırılacak.

 

-Sağlık hizmeti alabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hattâ bir de "katılım payı" ödemek yetmeyecek. Bunların üzerine bir de "ilave ücret" adı altında para ödemek gerekecek.

 

-Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de "sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter" mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara altı ay süreyle verilmesi öngörülen emzirme yardımı bir aya düşürülecek.

 

-Hastalanan sigortalılara verilen iş göremezlik ödeneği %16 oranında azalacak.

 

-Bağ-Kur emeklilerinin maaşından 10 yıl süreyle %10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek.

 

-Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak, hastane kapılarından geri dönecek.

 

-Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna, buğdayına, üzümüne, tütününe el konulacak.

 

-Diş protez giderlerinin karşılanmasına kısıtlama getirilecek. 18-45 yaş arası diş protezi yaptırma hakkı kaldırılacak, 18 yaşını doldurmamış veya 45 yaşından gün almış kişiler içinse belirlenecek tutarın sadece %50'si devlet tarafından karşılanacak. Sağlık hizmetlerinin tür, miktar ve kullanım sürelerinde kısıtlama getirilebilecek.

 

Bu Yasa Patronların İşine Yarayacak

 

Evet, hükümet ve diğer burjuva partileri meclis mutfağında işçileri, emekçileri, emeklileri, işsizleri, güvencesizleri ve yoksul ezilen kitlelerin hayatını bir avuç sermaye sahibinin çıkarı için yok etmek adına yasal düzenlemeleri hayat geçiriyor.

 

Peki bu yasa kimin işine yarar diye soracak olursak, tabii ki sermayenin, patronların işine yarayacaktır. Yani bu hükümet çıkarmak istediği yıkım yasasıyla toplumun çoğunluğunun hayatını, sağlığını ve güvenliğini bir avuç sermaye sahibinin karı için yok etmeği bir marifet olarak görüyor. Bu anlayış kapitalist sömürücü anlayışın çarpıcı bir örneğidir.

 

Hazırlanan yasa tasarısı en temel ve insani hakkımız olan sosyal güvenlik ve sağlık hakkımızı ticarileşmesine yol açmaktadır. Yani var olan yaşam hakkımız kapitalist bir anlayış tarafından nasıl da bir ticari mal gibi piyasaya sunulmaya hazırlanıyor. Tasarı parası olana sağlık hakkından yararlanma hakkı sağlarken, parası olmayana ise ölüm hakkı tanıyor. Ne güzel bir adil düzen!

 

Ayrıca bu yıkım yasasının sadece bugün yaşayanları değil, gelecek kuşakları da etkileyecek bir yıkım yasası olacağı bilinmelidir. Örneğin IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’ye dayattığı bu yıkım sistemi ABD’de iflas etti. Evet, ABD’de 250 milyon insanın 50-60 milyonu hiçbir sağlık hizmetinden yararlanamıyor. ABD’de iflas etmiş bir sistemi Türkiye’nin yöneticileri bizlere reform diye yutturmaya çalışıyorlar. Bu ne aymazlıktır.

 

Sosyal Güvenlik Planlı Şekilde Tasfiye Edilecek

 

IMF Türkiye’de neden sosyal güvenlik ve sağlık sorunlarıyla ilgileniyor? IMF öncelikli olarak uluslararası sermaye tekellerinin sömüreceği ülkelerdeki ekonomik alt yapıyı hazırlar. Söz konusu ülkelerde yasal düzenlemeleri hazırlatarak uluslararası sermayenin o ülkelere kuralsız bir şekilde girmesini ve aşırı kar etmesini arzular. IMF uluslararası sermayenin çıkarlarını savunmak adına kurulmuş bir kurumdur.

 

Türkiye’de sosyal güvenlik ve sağlık karlı bir sektör. Bu karlı sektör hem uluslararası tekellerin hem de işbirlikçi patronların iştahını kabartmaktadır. Bundan dolayı 1980’den bu yana tüm hükümetler sermaye adına bu kurumları piyasalaştırmaya katkı sundular. Hükümetler IMF’nin talimatlarıyla önce emeklilik yaşını kademeli olarak yükseltiler, (Ecevit hükümeti döneminde.) Daha sonra birinci AKP hükümeti döneminde SSK/Bağ-Kur/Emekli-Sandığı tek çatı adı altında bir araya getirildi ve Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. Yani merkezileştirildi. İkinci AKP hükümeti döneminde ise, tek çatı adı altında birleştirilen sağlık ve sosyal güvenlik kurumları şimdi de piyasaya sunuluyor.

 

Başbakan ve bakanlarının iyi bir tüccar olduğundan şüphemiz yok. Başbakan yıkım yasasını anlatırken, “ülkede kimse sosyal güvencesiz kalmayacak” diyor. Yani herkesin sosyal güvencesi olacak demeye getiriyor. Aslında doğru söylüyor, eksik bırakıyor. Onu da biz tamamlayalım: sosyal güvenlik primini ödemeyenler hizmet hakkı alamayacak. Bu da Tayyip’in tüccar kurnazlığı olsa gerek.

 

 

Bir başka soru ise, hükümet neden ve kimin için böyle bir yasa çıkarmak istiyor? Bunu anlamak için de yaşadığımız dünyaya hakim olan anlayışın sömürücü, baskıcı, işgalci yani emperyalist- kapitalist bir anlayıştan kaynaklanmakta olduğunu bilmek gerek. Dolayısıyla Türkiye’yi de bu anlayışın bir parçasıdır.

 

Olur ya Türkiye’yi halan “bağımsız” görenler olabilir. Onlar hayal görmeye devam edebilirler. Ama biz hayal görmeyenler, yasallaştırılmak istenen yasa tasarısı konusunda IMF ve Dünya Bankası’nın nasıl titiz durduklarını biliyoruz. Çünkü çıkarılmak istenen tasarının hedefi herkesin kendi primini ödeyerek sağlık hizmeti almasını öngörüyor. Hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar yaşamak adına, tedavi görmek adına sunulan hizmetten yararlanmak isterse bastıracak parayı ilaç alacak, sağlık malzemeleri alacak. Tüm bunları kimden alacak? Tabii ki uluslararası ilaç tekellerinden ve onların yerli işbirlikçi kapitalistlerinden.

 

Hükümet bu tasarıyı yasallaştırarak uluslararası sermaye tekellerine ve onun işbirlikçilerine kar sağlayacak, yasal düzenlemeleri hazırlayarak efendilerine kendisini ispatlamış olacak.

 

Peki hiçbir geliri olmayanların hastalanmama garantileri var mıdır? Ya da hastalandıklarında hizmet alma hakkı olmadığına göre hastalananları nasıl bir son bekliyor? Bunu düşünmek bile korkunç. İşte kapitalizmin insanlığa yeni yıl hediyesi bu olmalı.

 

Sosyal Güvenlik ve Sağlığın Özelleştirmesi

 

Ayrıca, hükümet sağlığa ve sosyal güvenliğe bütçeden ayırdığı payın, bütçeye yük olduğunu söylüyor. Bu yükü, sağlık hizmeti almak isteyenlere yüklemeyi arzuluyor. Bu anlayış bizlere yabancı değil. Hatırlanacağı üzerine KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) devlete “kambur” olması gerekçe gösterilerek özelleştirildi; yok pahasına sermayeye peşkeş çekildi, çekiliyor. Bunun sonucu işsizlere yeni işsizler katıldı; işsizler ordusu daha da büyüdü.

 

Hükümet aynı mantıkla bugün sağlık ve sosyal güvenlik alanında “reform” adında bu sektörleri piyasalaştırarak özelleştiriyor. Bu yıkım yasası parası olmayana sağlık hizmeti vermeyeceğini açık seçik belirtiyor. Peki, bir insanın sağlık ve sosyal güvence hakkının verilip verilmeyeceğini kim belirliyor, kimin tekelinde? Bugün düzene hakim olanlar, kendilerinde bu hakkı görme küstahlığında bulunabiliyorlar.

 

Örneğin parası olmadığı halde ve insan olduğundan dolayı ve hastalandığında böyle bir hizmetten (mecburen) yararlanmak isteyen birisinin ne yapması beklenebilir? Bu öncelikle hekimleri-hastaları karşı karşıya getirecek. Sonrası malum…

 

Çıkarılmak istenen yıkım yasası aslında başka tehlikeleri de beraberinde getirecektir. O da barbarlık. Yani kapitalist sömürücü düzenin işçi sınıfının tüm katmanlarına sunduğu düzenin adıdır bu.

 

Sonuç olarak, hükümetin yasallaştırmaya hazırlandığı tasarı bir toplumsal barbarlığın tohumlarını birlikte taşıyor. Bu yüzden bu tasarıyı bir yıkım yasa tasarısı olarak belirtiyoruz, belirtmeliyiz.

 

Bir düzen düşünün, o yaşadığınız düzende aldığınız ücreti sizin belirleme hakkınız yok. Sizin adınıza belirleyenler var. Bir düzen düşünün, o yaşadığınız düzende insan olmanızdan dolayı almanız gereken sağlık hizmet hakkını alıp almamayı sizin adınıza belirleyenler var. Bir düzen düşünün, o yaşadığınız düzende aldığınız ücretle geçinip geçinemediğinize sizin adınıza karar verenler var. Bir düzen düşünün, o yaşadığınız düzende kendi anadilinizi konuşup konuşmayacağınıza, kültürel haklarınızı kullanıp kullanmayacağınıza sizin adınıza karar verenler var. Halen bu düzende yaşamak istiyorsanız işte o düzenin adı: sömürücü, kan emici kapitalizmin ta kendisidir.

 

Herkese Sağlıklı, Güvenli Gelecek Platformu

 

AKP hükümetinin yasallaştırmaya çalıştığı, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa Tasarısı’yla toplumun ezilen ve sömürülen tüm kesimlerini kapsamı içine almaktadır. Bu saldırıya karşı ne işçi konfederasyonları, ne kamu emekçileri konfederasyonları, ne de meslek odaları ortak bir duruş sergileyemiyor. Bunun yerine, aciz bir duruş sergileme konusunda ise başarılılar.

 

 

Bu yasa tasarısı 2006 itibariyle hem burjuvazinin hem de hükümetin gündemindeydi, gündemden hiç düşmedi. Bu yasa tasarısının Ocak 2008’de yasallaşması bekleniyor. Sendika bürokratları iki yıldır gündemde olan ve toplumun çoğunluğunu ilgilendiren böylesi bir yasa karşısında, bırakın toplumu bilgilendirip örgütlemeyi, kendi üyelerini bile bu konuda bilgilendirip örgütlemeyerek ihanet içindedirler. Lafa gelince mangalda kül bırakmayan sendika bürokratları iş icraata gelince belli bahanelerin arkasına sığınarak günü kurtarma peşindeler.

 

Sendika konfederasyonlarının hali böyleyken bu yıkım yasa tasarısına karşı sessiz kalmayarak toplumu bu saldırı planına karşı bilgilendirmeyi ve örgütlenmeyi önüne hedef olarak koyan bir platform oluştu. Bu platform İstanbul’da bir araya gelen belli sendika şubeleri ve meslek odalarının yanı sıra sol siyasi partiler, örgütler, gruplar ve dernekler birleşenlerinden oluşan Herkese Sağlıklı Güvenli Gelecek Platformu.

 

Platform 25 Aralık 2007’de bir basın toplantısıyla kendini kamuoyuna duyurdu. Platformun ilk eylemi 27 Aralık 2007’de oldu; saat 12:30’da Pertevniyal Lisesi önünde toplanan emekçiler polis ablukası eşliğinde sloganlarla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün önüne kadar yürüdü.

 

Tabii ki bugün işçi sınıfının örgütsüz ve dağınık oluşundan yararlanan leş kargaları (sömürücüler) beklemeksizin saldırılarını yoğunlaştırmaktalar. Burjuvazinin bu topyekün saldırılarını geri püskürtmek ancak işçi sınıfının topyekün bir karşı duruş sergilemesine bağlıdır. (Yunanistan işçi sınıfı buna örnektir.)

 

AKP hükümetinin yasallaştırmayı planladığı tasarıyı belki bugün geri püskürtemeyebiliriz. Ama bu imkansız değildir. Bu bizlerin elindedir. Bu zemini yaratmak için tüm siyasi partiler, örgütler, gruplar, sendika ve meslek odalarının mücadeleci şubeleri yani kısacası bu saldırıya karşı mücadele etmeyi kendisine hedef edinen herkese düşen görev ve sorumluluk bellidir. Bu sorumluluk öncelikli olarak kitlelere güven verilebilecek ortak bir anlayışın hayata geçirilmesiyle yeşerebilir. Önemli olan bu sorumluluk ve disiplin içinde hareket edilebilmesidir. Kitlelere güven vermek açısından bu ilk adım olacaktır. Bu anlamda bu ve benzeri mücadelelerin başarılı olma şansı ve zemini vardır. Ancak mücadele eden kişi ve örgütlenmelerin kitlelere her aşamada güven verecek sorumlulukta ve olgunlukta bir politik çizgi izlemeleri de şarttır. Başka beklenti ve hesapların kimseye fayda getirmediği deneyimle sabittir. Bu süreçte böyle bir lüksün olduğunu da düşünmüyoruz.

 

30.12.2007

 

 

 

 

Asgari Ücrete 16 YTL Zam!

 

Nergis Çayır

 

Asgari Ücret Tespit Komisyonu 2008 yılında asgari ücrete yapılacak zammı açıkladı. 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren geçerli olacak asgari ücrete yapılan net zam 16 YTL. Şu anda net 419 YTL olan asgari ücret böylece ilk altı ay için net 435 YTL oldu. Gözümüz aydın! İkinci altı ay ise, 457 YTL olacak.

 

AKP ile patronlar dünya zenginler listesine giriyor

 

AKP hükümetinin iki dönemdir yürüttüğü icraatlarına bakıldığı zaman, patronların nasılda zenginleşerek dünya zenginler listesine girdiklerini görebiliriz. Hükümet, patronların daha fazla kar etmeleri için elinden gelen tüm olanakları kullanıyor. Bunun zemini de hazır. Bahaneleri de yerli patronlar uluslararası patronlarla rekabet edemiyorlar(mış). Peki bunun için ne yapılması gerekiyor?: başta işçi ücretlerinin düşük tutulması, SSK primlerinden 5 puan indirilmesi, vergilerin düşürülmesi, KDV oranlarının düşürülmesi, konut elektriğine yüzde 15, ama sanayi elektriğine yüzde 10 zam vs...

 

Milyonlar açlık ve yoksul içinde yaşıyor

 

Türkiye’de yapılan hesaplamalara göre aileleriyle birlikte asgari ücretle geçimlerini sürdürenlerin sayısı 40 milyon civarında. Yani işçi dostu görünen AKP hükümetinin icraatları toplumun çoğunluğunu değil, bir avuç kan emici patronun çıkarlarına hizmet ediyor. Diğer yandan da toplumun çoğunluğunu oluşturan yoksullara ise sadaka niyetine yardım kampanyalarıyla erzak dağıtarak insanları aldatmaya çalışıyorlar.

 

AKP hükümetinin yaptığı 16 YTL’lik zamla nelerin alınabileceğine birkaç örnek vermek gerekirse: DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası tarafından yapılan araştırmaya göre, asgari ücrete ocak ayından itibaren yapılan günlük 56 YKr'lik zamla, 11 gr bebek maması, 53 gr beyaz peynir, 1 avuç fındıktan yalnızca biri alınabiliyor.

 

Ayrıca hükümet, vergi iadelerinin kaldırılmasıyla birlikte getirilen “asgari geçim indirimi”’ni de asgari ücretin üzerine ekleyerek asgari ücretin yüksek olduğunu vurguluyor. Biz de asgari geçim indirimini ekleyerek bir hesaplamada bulunalım. Eşi çalışmayan, iki çocuğu bulunan asgari ücretlinin eline 1 Ocak’ta asgari geçim indirimiyle birlikte toplam 504 YTL geçecek. Yani günlük geliri 16.8 YTL olacak. Örneğin asgari ücretli 16.8 YTL’ye bazı temel gıda maddelerinden sadece birini alabilir: kilogramı 15 YTL’den 1.1Kg et, kilogramı 7 YTL’den 2.4 kg beyaz peynir, kilogramı 3 YTL’den 5.6 kg zeytin, tanesi 40 kuruştan 42 adet ekmek gibi. Dört çocuklu çalışan ise ortalama 526 YTL alacak. Bu parayı almak için 4 dört çocuk yapanların vay haline.

 

Patronların Asgari Ücret Tespit Komisyonu

 

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, (5 devlet, 5 patron, 5’de işçiler adına Türk-İş temsilcisinden oluşuyor.) Komisyon, 2008 yılında uygulanacak asgari ücret miktarını oy birliğiyle kabul etmiş. Yani zam oranına, miktarına karşı çıkan olmamış. Türk-İş geçmiş yıllardaki göstermelik şerhini bile bu yıl düşmemiş. Bu komisyonunun adaletsizliği ortada. Çünkü, komisyonu oluşturan 5 devlet temsilcisi ile 5 patron temsilcisinin aynı tarafta oldukları bir gerçek. Diğer taraftan 5’de Türk-İş bürokratı bulunuyor. Yani toplumun çoğunluğunun yaşamını ilgilendirecek bir konuda işçileri temsil eden temsilci yok. Formaliteden işçileri Türk-İş bürokratları temsil ediyor. Böylesi bir komisyon bileşeninden başka ne beklenir? Kendileri için karar vermişler, işçi ve emekçiler için değil.

 

İşçiler adına görüşmelere katılma yetkisi olan Türk-İş konfederasyonu bu kez göstermelik şerhini düşmediği gibi belirlenen ücret zammına utanmadan birde destek verdi. Türk-İş’in yeni seçilen Başkanı AKP hükümetine yakınlığıyla biliniyor. Türk-İş’in başkanlığına seçildiği gün, “Türk-İş AKP’nin arka bahçesi olmayacak” dedi. Ve ilk icraat olarak yapılan zamma destek vererek AKP’nin arka bahçesi mi yoksa bastonu mu olduğunun çokta fark etmeyeceği bir tutum aldı. Temsil ettiği kitleye her zaman olduğu gibi yine ihanet etti.

 

Bu belirlenen asgari ücret zammı, yaşamımızın nasıl daha da yoksullaştırılacağının belgesi. Türk-İş’in belirlediği açlık sınırı 688 YTL, yoksulluk sınırı 2000 YTL civarında. “Yavru vatan” Kıbrıs’ta bile asgari ücret yeni yılda 1060 YTL olacak. Ya Türk-İş’in yaptığı araştırmalar yanlış ya da altına imza attığı zammın farkında değil. Tabii ki gayet de farkında. Gerekçesi ne olursa olsun bu yapılan sefalet zammı kabul edilemez.

 

İşçi sınıfının üzerinde bir kara bulut dolaştırılıyor. Bir yandan hükümet ve patronlar, diğer yandan bunlara bastonluk yapan sendika bürokratları bir ortaklık oluşturarak işçi sınıfına sefaleti sunuyorlar. Ya bu abluka kabul edilecek, ya da bu abluka dağıtılacak.

 

31.12.2007

 

 

 

2008 Bütçesi

 

Dine, silaha, polise bütçe var, asgari ücretliye yok

 

Akın Sel

 

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu toplantılarını tamamladı. Açıklanan bütçe rakamları işçi ve emekçiler için yine hüsran yaratacak nitelikte sonuçlandı. Yaklaşık 45 gün devam eden oylamaya mecliste 433 milletvekili katılırken, 325 milletvekili Kabul, 118 milletvekili de Ret oyu kullandı.

 

2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Tasarısı’na göre, 2008 yılı toplam bütçe geliri 216 milyar 988 milyon 31 bin YTL oldu. Bunun 187 milyar 504 milyon 321 bin YTL'si vergi gelirleri, 9 milyar 1 milyon 423 bin YTL'si teşebbüs ve mülkiyet gelirleri, 805 milyon 893 bin YTL'si alınan bağış ve yardımlar ile özel gelirler, 15 milyar 368 milyon 338 bin YTL'si diğer gelirler ile 4 milyar 308 milyon 56 bin YTL'si ise sermaye gelirleri olarak öngörülüyor.

 

Diyanet İşleri Bakanlığı’na bütçeden aslan payı

 

Bütçenin dağılımında Diyanet İşleri Başkanlığı’na 1 milyar 998 milyon YTL ödenek ayrılırken Dışişleri Bakanlığı’na sadece 707 milyon YTL ödenek ayrılması dikkati çekici. Kültür Bakanlığı’na, Ulaştırma Bakanlığı’na, Bayındırlık Bakanlığı’na, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na ayrılan ödenekler de Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan ödeneğin çok gerisinde kaldı.

 

Dine, silaha, polise bütçe var asgari ücretliye yok

 

Asgari ücrete yıllık yüzde 9 zam yapan hükümet bütçede diyanet, savunma, emniyet söz konusu olunca kesenin ağzını sonuna kadar açıyor. Adalet Bakanlığı'na 2 milyar 847 milyon 927 bin YTL., Milli Savunma Bakanlığı’na 13 milyar 272 milyon 707 bin YTL., İçişleri Bakanlığı’na 1 milyar 346 milyon 945 bin YTL, Jandarma Genel Komutanlığı’na 3 milyar 128 milyon 378 bin YTL, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 6 milyar 596 milyon 463 bin YTL ödenek ayrılması dikkat çekicidir.

 

Bu mevcut bütçeyle iktidarın halkı kendi düşmanı olarak görüp tedbirler aldığı daha net ortaya çıkıyor. Bütçenin patronlar ve onların devleti için yapıldığı, işçi sınıfının ve emekçi halkın ücret, barınma, eğitim, sağlık gibi haklarının kale bile alınmadığı ortadadır.    

 

31.12.2007

 

 

emek güncesi

 

Derleyen: Hayat Sezen

 

Yunanistan’da Genel Grev Yaşamı Felç Etti

 

Hükümetin sosyal güvenlik sistemiyle ilgili reform planlarına tepki olarak başlayan grev, Yunanistan’da hayatı durdurdu. Gemi ve uçak seferleri iptal edildi, mahkemeler, okullar kapandı. Televizyonlar ve

Radyolar yayınlarını durdurdu, gazeteler basılmadı.

 

Yunanistan’da tüm kamu ve özel sektör çalışanlarının, hükümetin, çeşitli meslek kuruluşlarının oluşturduğu 155 emeklilik fonunu, yeni bir yasal düzenlemeyle 5 fonun çatısı altında toplamayı hedefleyen sosyal güvenlik reformu yapma girişimini protesto etmek amacıyla başlattığı 24 saatlik genel grev ülkede yaşamı felç etti. Sendikalar düşük emekli aylığı ve emeklilik yaşının yükseltilmesini öngören hükümet reformuna karşı çıkıyor.

 

Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ile Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu’nun (ADEDY) çağrısıyla yapılan ve son 60 yılın en büyük grevi olarak nitelendirilen greve, şehir içi ve şehirlerarası otobüs, tren, metro, troleybüs, tramvay şoförlerinin katılması nedeniyle özellikle büyük kentlerde ulaşım zaman zaman durma noktasına geldi. Sivil hava yolu taşımacılığı ile deniz yolu ulaşımı çalışanlarının greve katılmalarıyla iç ve dış hat uçuşlarında tüm seferler iptal edilirken, ana kara ile adalar arasındaki bağlantı da koptu.

 

Avukat ve yargı mensuplarının da katıldığı grev süresince duruşmalar ertelendi, mahkemeler kapalı kalırken, üniversiteler ve okullar da kapılarını kapattılar. Kamu bankaları, elektrik ve su işleri daireleri ile PTT çalışanlarının eyleme katılmasıyla da hizmetlerde aksaklıklar yaşandı. Öte yandan basın yayın çalışanlarının greve katılımı sonucu tüm Yunanistan’da basın toplantıları ve benzeri etkinlikler iptal edilirken, kamu ve özel televizyon kanallarıyla radyo istasyonları haber yayınlarını tamamen durdurdu.

 

Haber ajanslarının da katıldığı grev süresince pek çok haber ağırlıklı Internet sitesi sayfalarını yenileme işlemine son verdi. Yazılı basın çalışanlarının bugün işbaşı yapmamaları nedeniyle ülke genelinde hiçbir gazetenin basılmadığı ve yarın gazete bayilerinin raflarının boş kalacağı açıklandı.
Bu arada Yunanistan genelinde devlet hastanelerinde grev süresince yalnızca güvenlik ve acil yardım birimleri görev yaptı. Eczanelerin de kepenk indirdiği grevde, doktorlar özel muayenehanelerini de açmadılar.

 

 

İtalya’da TIR ve Kamyon Şoförleri Grevde

 

Nakliye işlemlerinin yapılamaması nedeniyle benzin sıkıntısı baş gösterirken, FIAT başta olmak üzere pek çok fabrikada üretime ara vermek zorunda kalındı. Süpermarketlerin depolarındaki yiyeceklerin de iki gün içerisinde tükenebileceği belirtiliyor.

 

İtalya’da yakıt fiyatlarının indirilmesini ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyen TIR ve kamyon şoförlerinin önceki gece başlattıkları grev, ülkede hayatı olumsuz etkiliyor. Sendikalar, hükümetin grevi erteleme kararına karşın, protesto eylemlerini sürdürmekte kararlı olduklarını açıkladılar. TIR ve kamyon şoförleri otobanları bloke ederek karayolu ulaşımını felce uğratıyor.

 

Grev, nakliye işleminin yüzde 80’inin TIR’lar aracılığıyla yapıldığı İtalya’da gündelik yaşamı da etkiledi. Nakliye ve dağıtımdaki duraksama, ülke genelinde benzin sıkıntısına yol açtı. Benzin istasyonlarının yüzde 80’inde yakıt tükenmiş durumda. Fabrikalar, malzeme eksikliği nedeniyle üretimi durdurmak zorunda kaldı. Sadece FIAT’a bağlı fabrikalarda, üretimin durması nedeniyle 22 bin işçinin zorunlu olarak işi bırakmak zorunda kaldıkları açıklandı.

 

Vatandaşlar, süpermarketlere hücum etmeye başladılar. Grevin sona ermemesi durumunda, nakliyedeki aksamalar nedeniyle süpermarketlerin depolarındaki yiyeceklerin de iki gün içerisinde tükenebileceği belirtiliyor. Gıda ve tarım sektörü de grevden olumsuz etkilendi. Gıda ve tarım sektörünün, grev nedeniyle maruz kaldığı günlük zararın 200 milyon Euro olduğu açıklandı.

 

Alman Demiryollarında Yeni Grev Dalgası Geliyor

 

Almanya’da makinistler sendikası GDL, 7 Ocak’tan itibaren yeniden yolcu ulaşımı ve yük trenlerinde greve gidiyor. Almanya tarihinin bu en büyük demiryolu çatışmasında sendika bu kez görüşmeler için eylemlerini askıya almayacakları uyarısında bulundu.

 

GDL sendikası Başkanı Manfred Schell basına yaptığı açıklamada, “Almanya demiryolları kamu şirketi Deutsche Bahn ile makul bir anlaşmaya varıldığına kanaat getirdiğimizde ancak eyleme son vereceğiz” dedi. Schell, “Ve bu kez, görüşme için eylemi askıya almayacağız” diye uyararak, önceki görüşmelerin “sahte” olduğu tepkisinde bulundu. Deutsche Bahn personel müdiresi Margret Suckale ise GDL sendikasına yapılan tüm önerileri şirketin geri çekmek zorunda kaldığını belirterek, sendikanın sosyal çatışmalarda alışıldık oyun kurallarını bozduğunu söyledi.

 

GDL sendikası geçtiğimiz Çarşamba günü Deutsche Bahn ile görüşme masasından ayrılmıştı. Sendika ile demiryolu ulaşım şirketi arasındaki çatışma aylardır sürüyor. Sürücülerin statüsü ve ücretler konusunda anlaşmaya varılamıyor…



İran’da 9 Sendikacı Öğretmene Hapis Cezası

 

İran'da, bir gösteriye katılan sendika üyesi 9 öğretmene hapis cezası verildi. Farsça yayımlanan ‘Adaletin Sesi’ gazetesinin haberine göre, Hemedan şehrinde mart ayında düzenlenen bir protesto gösterisine katılan 9 öğretmen gözaltına alındı.Devrim mahkemesince tutuklanan öğretmenler, 9 gün hücrede tutulduktan sonra serbest bırakıldı.

 

Dosyayı tekrar inceleyen Hemedan mahkemesi, sendika üyesi oldukları belirtilen 9 öğretmeni, “kamuoyunda huzursuzluk çıkarmak, meslektaşlarını eylem yapmaya teşvik etmek, eğitimi engellemek, izinsiz gösteri yapmak ve bildiri dağıtmak” suçlarından 91 gün hapis cezasına çarptırdı. Çalışma koşullarından ve maaşların düşüklüğünden şikayet eden öğretmenler, İran’ın çeşitli şehirlerinde gösteri düzenlemişti. İran’da öğretmenler ortalama 300 dolar maaş alıyor. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad da "öğretmenlerle ilgili sorunlara çözüm bulamadığı gerekçesiyle" Eğitim Bakanı Mahmud Ferşidi'yi bu ayın başında görevden almıştı.

 

 

İlaç Firması Novartis, 2 Bin 500 Çalışanını İşten Çıkaracak

 

İsviçre sermayeli ilaç firması Novartis, yeniden yapılan planı çerçevesinde 2 bin 500 çalışanını işten çıkarma kararı aldı. Novartis firması tarafından yapılan açıklamada, küresel işgücünün yaklaşık yüzde 2,5'uğunu oluşturan 2 bin 500 çalışanın işten çıkartılarak, 2010 yılında yılda 1,6 milyar dolar tasarruf edilmesinin planladığı belirtildi. Açıklamada işten çıkarmaya neden olarak “artan fiyat rekabeti, yüksek araştırma maliyetleri ve ilaç sektöründeki sıkı düzenlemeler” gösterildi.

 

 

Afrikalı 40 Göçmen Açlıktan Öldü

 

Senegal'den Avrupa'ya gitmeye çalışan kaçaklarla dolu bir teknenin 12 gün açık denizde kaldığı ve kaçak Afrikalılardan 40'ının açlık ve susuzluktan öldüğü belirtildi. Yetkililerin, Senegal'in Casamance bölgesinden yola çıkan balıkçı teknesinin Kanarya Adalarına ulaşamadığını, kaptanın hayatta kalmayı başaran yolcuları kurtarmak için Yoff kentine döndüğünü söyledi. Hayatta kalan kaçak göçmenlerin, ölen 40 kişinin cesetlerinin denize atıldığını anlattıklarını belirtti.

 

Yetkililer, ölenler arasında bulunan 10 Ganalının açık denizde 12 gün kaldıktan sonra dayanamayarak kendilerini suya bıraktıklarını ifade etti. Teknede yaklaşık 130 kişinin bulunduğunu kaydeden Ndiaye, hayatta kalan yaklaşık 90 kişinin çoğunun karaya ulaştıktan sonra yakalanmamak için kaçtığını söyledi. Her yıl binlerce Batı Afrikalı, Avrupa'da daha iyi bir yaşama kavuşmak umuduyla yasa dışı yollardan göç etmeye çalışırken ölüyor.

 

Kocaeli ACER-ER Demir Döküm Fabrikası İşçileri Greve Çıktı

 

Kocaeli'nin Gebze ilçesinde, ACER-ER Demir Döküm Fabrikası'nda çalışan DİSK Birleşik Metal İş'e bağlı işçiler greve çıktı.