Yıl: 29

Şubat 2008

 

Yeni Dönem Sayı: 48

 

 

Çözerse İşçi Sınıfı Çözer… - İşçi Cephesi

Ekonomik Bunalım Derinleşirken!.. - Murat Yakın

Ben Geliyorum Diyen Katliam - Şahin Yıldırım

Ölmediklerine Pişman Edildiler - Jiyan

İşsizlerin Fonu Zengin… Kendileri Fakir… - Şahin Yıldırım

Kimin Parasını Kime Veriyorsunuz? - Şahin Yıldırım

Döne Hacer Hastanede Nasıl Rehin Kaldı?.. - Şahin Yıldırım

Emek hareketinden - Akın Sel

Fabrikalardan Okur mektupları

Siyonist Devlet ve Gazze Trajedisi - İşçi Cephesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Susurluk, Şemdinli, Ergenekon… Ne Sürpriz Yaşıyoruz, Ne de Mucize Bekliyoruz!…

 

Çözerse İşçi Sınıfı Çözer…

 

İşçi Cephesi

 

Susurluk Kazası gerçekleştiğinde ortaya dökülen pislik “inanılmaz” boyutlardaydı. Son tahlilde mesele gözünü para ve hırs bürümüş kimi “imkan ve makam” sahiplerinin giriştiği bir tatsız macera olarak sunulmaya kadar götürüldü. Oysa ortaya çıkan “ağ”, Mafya-Siyaset-Emniyet üçgeninde kurulmuş kara düzenin, kendi başına bir devlet gücü ve işleyişi kazandığı gerçeği dışında açıklanamazdı. Nitekim ilişkiler kurcalandıkça fotoğraf daha da netleşti. Söz konusu olan şey kimilerinin kendini devlet yerine koyması değildi. Ortada düpedüz devletin kendisi durmaktaydı.

 

Kuşkusuz özellikle bizler için bu durum malumun ilanından öte asla bir anlam taşımadı. Diğer yandan devlet denilen aygıtı kutsal belleyen zevat için durum farklı oldu. Devlet kirliyse ya da kirlenirse bu sonun başlangıcı olurdu. Öyleyse ne yapılıp edilip tüm suç ve pislik devleti kendi çıkarlarına alet eden kişilere havale edilmeliydi. Sonuçta da bu şekilde oldu.

 

Mafyacılar zaten adı üstünde suçun sanatçılarıydı. Su testisi su yolunda kırılır sözüne uygun olarak birçoğu o dönem malum akıbeti yaşadı. Bu akıbetlerin birçoğunun devlet operasyonu olduğunu zaten herkes biliyor. Siyaset ve emniyet içinden kimi “kanı bozukların” açgözlü davranışları da koskoca kurumlara fatura edilmemeliydi. Kimdi bu kanı bozuklar? Örneğin Özel harekatçı İbrahim Şahin, MİT’çi Korkut Eken, Milletvekili Sedat Bucak vs… Bir; bu görev ve güçte adamlar bu işlerin içindeyse başkaca isme gerek var mı? İki; bunlar devlet değil ise devlet ne, kim? Yetmediyse nice generaller, siyasetçiler bu Susurlukçu şahsiyetlere kefil olduklarını beyan ettiler. Ölen emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ ya da Abdullah Çatlı isimlerini daha anmadık bile.

 

Neticede birçok kişi tutuklandı, bazı kritik kurumlar inceleme altına alındı; Başbakanlık Teftiş Kurulu’na kadar raporlar hazırlandı. Sözüm ona yanlış yapanın yanlışı yanına kar kalmayacaktı. Sonra tutuklanan kişilerin çoğu mahkemede bırakıldı. Netice olarak 2 Haziran 1997'de başlayan dava, 12 Şubat 2001 tarihinde sona erdi. En büyük ceza Şahin ve Eken’e verildi: 6 yıl. Devasa SUSURLUK’tan bugün içerde olup, ceza çeken kimse yok. Devlet kendini içerde tutar mı? Bugün bu kişiler halen el üstünde tutulup, saygı ve hürmet görmeye devam ediyor. Kiminin güvenlik şirketi var, kiminin ise yedi sülalesini yedi nesil yaşatacak kadar parası…

 

Tasfiye mi, göz boyama mı?

 

Sonra Şemdinli’de bombalar patladı, ardından Hrant Dink katledildi. Olaylar sorgulandığında Susurluk’un ahrete intikal etmediği, tam tersine eskisinden canlı kanlı görev başında olduğu ortaya çıktı. Devletin bir kenara çekilip seyirci kalması beklenemeyeceğine ve devlet denilenin bu bahsi geçenler dışında bir mevcudiyeti de olmadığına göre ortada şaşıracak bir durum da yok demektir.

 

Susurluk’tan bu yana her şey öylesine benzer şekilde işliyor ki! Şemdinli’de devletin subayları gitti kitapevine bombaları attı. Onlarca kişi gördü, yüzlerce kişi silahlarıyla bu kişileri tespit edip yakalanmaların sağladı. Genelkurmay Başkanı “iyi çocuklardır” dedi; olayın üstüne gitmek isteyen savcının meslek hayatı bitti, akıbeti meçhul; bombacılar ise önce 40’ar yıl ceza almalarına rağmen sonra serbest kaldılar. Bu arada Şemdinli meselesi hakkında konuşan bir sürü kişi hakkında dava açıldı… Devlet sahipsiz mi?

 

Hrant Dink katledildi ama katili kısa sürede yakalandı. Lakin katil, jandarmada, emniyette bir kahraman gibi muamele gördü. Fotoğrafları çekildi, tebrik edildi. Sonradan cinayeti devletin bir yıldır planladığı ortaya çıktı. Teşvik edenlerin, görmezden gelenlerin, istihbarat sağlayanların, tehdit ve korkutma işine başvuranların, cinayet sonrası her şeyi hasır altı edenlerin devletin en üstünden el altına kadar nice kademede ki görevli olması size de garip gelmiyor mu? Öyleyse Hrant’ı öldürmek için devlet bir yıldır plan yapıyordu dediğimizde çok mu abartmış oluyoruz?

 

Bir kere de şu devlet duran saat gibi doğruyu göstersin; bir kere de yalan da olsa iş yapıyor gibi görünsün. Bir katili ve onu koruyup, destekleyenleri açığa çıkarmak neden bu kadar zor, bu kadar imkansız? Çünkü bizatihi devletin kendisi işin içinde.

 

Ortam yaratmak

 

Hatırlayalım. Boğaziçi Üniversitesi’nde Ermeni Konferansı yapılacaktı. Hükümetin sözcüsü ne dedi: “Vatan hainleri, Türkiye’yi arkadan hançerliyorlar.” Peşinden bu AKP hükümeti (CHP, MHP ve diğerlerinin desteğiyle) ne yaptı: 301. madde. Sonuçta Hrant Dink’in de içinde olduğu birçok kişi mahkemelere sürüklendi. Ne oldu?. Kerinçsiz gibi avukat taklidi suretler mahkeme önlerinde linç girişimleri yaptılar. Medya ne yaptı:? Yangına körükle gitti. Ve sonuç: Hrant katledildi.

 

Bu kadar mı? On yıllarca yok sayılan, varım dediğinde türlü baskı ve şiddet gören Kürtler 2004 Newroz’unda önce “sözde vatandaş”, sonra da “Türkiye Cumhuriyet’inin ilelebet düşmanı” ilan edildiler. Kim tarafından Genelkurmay Başkanlığı tarafından. Şimdi ortada bunca cinayet, saldırı, düşmanlık, linç girişimi varken… Trabzon’da, Malatya’da insanlar bu kışkırtmaların bir sonucu olarak katlediliyorken başka ne diyebiliriz? MGK kararlarından biri değil miydi misyonerlik faaliyetlerinin en tehlikeli çalışmalardan biri olduğu? MGK, misyonerlik faaliyeti memleketi yıkma girişimidir derse, Malatya’da 18-20 yaşındaki insan müsveddeleri de insanları doğrarsa burada suçlu kimdir?

 

Devamında Cumhuriyet Mitingleri dediler, Kuvvacılık dediler bir de baktık Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasından Danıştay saldırısına, darbe kışkırtıcılığı ve hazırlığından Hrant Dink cinayetine kadar nice işin altından Ergenekon çıktı. Ne diyorlardı: “Türk anadan, Türk babadan doğma…” DNA testine gerek yok, asla şüphemiz olmadı…

 

Cinayet şebekesinin sürekliliği

 

Susurluk son değildi, Ergenekon’da olmayacak. Bir değil, birden fazla organize edilmiş “cinayet şebekesi” var. İşlevini yerine getirenler ya da bir nedenle başarısız olup deşifre olanlar “tasfiye” sürecine” sokuluyor.

 

Kuşkusuz bu aslında daima bir ödüllendirme oluyor. “Tasfiye” süreci bir temizlenme, arınma kandırmacasına döndürülüyor. Medyanın da katkısıyla insanlar Susurluk’ta olduğu gibi yoldan çıkmışların hizaya getirileceğine/getirildiğine inandırılıyor. Oysa ortada ne kontrolden çıkan var ne de baştan kendi çıkarı için organize olmak söz konusu.

 

Bu şebekelerin kendisi bir güç ve menfaat birliğinden başka bir şey değil zaten. Ergenekon gibi bir yapı deşifre olduğunda işin başında bir çok isim ve kurum adı geçiyor. Kimileri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Neticede birkaç kişi dışında kimse hüküm giymiyor. Hüküm giyenlerde birkaç yıl içinde dışarı çıkıyor ve krallar gibi yaşamaya devam ediyor. Öyleyse şimdiye kadar kime neyin hesabı soruldu da şimdi de sorulacak?

 

Çözerse işçi sınıfı çözer

 

Bu sorunlar yumağı çözülemez mi? Bu kir, pas, çürüme ve yozlaşma bitirilemez mi? Kuşkusuz evet! Bitirilebilir, üstelik çok net ve kalıcı şekilde. Tek bir yolu var. Çözümün öznesinin çıkarlarıyla, amaç ve gerekçesi ile bu hedef örtüşsün. Burjuvazi, sermaye güçleri, onların devlet ve rejimleri kendi güç ve iktidarlarını böylesi bir çürümüş, yozlaşmış düzen üzerine kurmuş durumdalar. Bu düzenin devamı sadece onlara fayda sağlar.

 

Emekçi yoksul halk, toplumun emeğiyle geçinen geniş kesimleri ise daima böylesi çürüme ve yozlaşma ortamlarında en fazla zarar gören kesimler olurlar. İşçi sınıfının öncülüğünde, örgütlü ve birleşik bir mücadeleyle bu hedefe ulaşmak mümkündür.  

 

04/02/2008

 

 

 

 

Ekonomik Bunalım Derinleşirken!..

 

 

"Şimdi mülksüzleştirilecek olan kimse, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesi ile gerçekleşir. Bir kapitalist, daima birçoklarının başını yer. Emek sürecinin, gitgide boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi ile elele gider. Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar…”

   (Karl Marks; Kapital, Cilt I; syf 782)

 

 

Murat Yakın

 

Önce ABD ve ardından çeşitli Avrupa ülkelerinde açığa çıkmaya başlayan “emlak kredi krizinin” kabarmakta olan dalgaları giderek tüm dünyayı etkisi altına almaya başlıyor. Başbakan Erdoğan’a göre süt liman olan Türkiye kıyıları da son bir aydır söz konusu dalgaların ablukası altında. 2000’li yıllar boyunca görkemli bir büyüme kaydetmiş dünya ekonomisi, kimilerine göre uluslar ötesi bir boyut kazanmış kapitalizm sayesinde artık dünya çapında kriz ve resesyonlara (durgunluk) karşı direnç kazanmış, Asya kaplanları Rusya, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ekonomiler, gelişmiş piyasalardaki olası bir krizi imkansız kılacak sigortalara dönüşmüştü. Geride kalan aylar boyunca yaşanan gelişmeler, uluslararası finans kapital çevrelerinin bu beklentilerinin, boş bir hayalden ibaret olduğunu ortaya koymuş durumda.

 

Son 5 yıl boyunca Çin, Hindistan gibi Asya ülkeleri ile kapitalist restorasyon sürecini tamamlayan Doğu Avrupa ülkeleri ve Türkiye’de kaydedilen büyüme dalgasının sonucunda, ABD ve çeşitli Avrupa ülkelerinde faiz oranlarında düşüşler ve sermaye girdilerinde ise artışlar kaydedildi. 2000’li yıllar boyunca başta ABD olmak üzere gelişkin kapitalist piyasalarda yaşanan ciddi büyüme dalgasının başlıca sonucu, ABD’de faizlerin düşüşü ve Mortgage olarak adlandırılan ipotekli konut kredilerine yönelik talepteki artış oldu.

 

Kapitalizmin dizginlenemez kâr hırsı ve sınırsız risk alma anlayışı, gerçekte bu kredileri geri ödeme gücü olanaksız gözüken pek çok kişiye de Mortgage kredilerinden kullandırılmasına yol açmıştı. Bu nokta ciddi öneme sahip, zira konut endüstrisi dünya kapitalist sisteminin döndürülebilmesi açısından stratejik bir önem taşıyor. Kapitalizmin motor gücü olan konut endüstrisinde yaşanan gelişme, kaçınılmaz olarak başta beyaz eşya ve otomotiv olmak üzere diğer bir çok stratejik sektörün de kaderini belirlemekte.

 

Nitekim, gelişmiş ülkelerde gırtlağına dek borca batmış aile sayısındaki artış gizlenemez bir düzeye eriştiğinde, bu durum doğrudan tüketim gelirlerinin kısılmaya başlanmasına yol açıyor. Bunun anlamı ise ekonomik durgunluk.

 

ABD piyasalarında yaşanan durgunluk ise, kaçınılmaz bir şekilde ABD piyasalarını beslemekte olan gelişmekte olan ülkelerin mallarına olan talebin düşmesi anlamına geliyor. Yani aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin ekonomik olarak durgunluğa girmesi, ekonomik yıkımlar, iflaslar, işsizlik ve sefalet düzeyindeki artış söz ettiğimiz.

 

Felaketin ilk bilançosu

 

Kriz emarelerinden söz edilmesinden bugüne dek geçen kısa zaman dilimi içinde yalnız ABD’de 2 milyonun üstünde konuta haciz geldi. Aralarında dünya tekeli olarak adlandırılanların da bulunduğu 50’den fazla ipotek bankası battı, 100 dolayında kredi aracısı kuruluş iflas etti. İngiltere’de batan finans kuruluşlarının devlet eliyle “kurtarılmalarının” ardından, geçen ay içinde iki Alman bankası da batmış durumda ve devlet eliyle ayakta tutulmaktalar.

 

Krizin etkilerinin Almanya’da yol açtıklarına ilişkin eldeki veriler ise, yine krizin Avrupa üzerinde giderek derinleşen etkileriyle ilgili çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Şu ana dek resmi olarak 50 milyar Avroyu batırdıkları açıklanan Alman bankalarının vebali Alman işçi sınıfının sırtına yıkılmaya başladı bile. Söz konusu bankaları “kurtarma operasyonu” adına, bu bankalara Alman emekçilerinin vergilerinden milyarlarca Avro aktarılmış durumda. Bunun anlamı yağmalanan kamu birikimlerinin boşluğunu doldurabilmek için daha fazla özelleştirme gerçekleştirilmesi, kamu hizmetlerinde ve sosyal güvenlik sisteminde ise daha köklü tasfiyelerin yürürlüğe sokulması.

 

Dünyanın en gelişmiş piyasası olarak adlandırılan ABD ekonomisinde açılan derin gedik felaketin boyutlarını tartışmaya mahal vermeyecek oranda ortaya koyuyor; Bizzat ABD merkez bankası borçluluk verilerine göre 2008 yılı içinde düşük gelirli emekçilere ait 5 milyon konuta daha haciz konması beklenmekte. Kriz gelmeyecek, geldi, geçti denirken milyonlarca ABD emekçisi derinleşen bunalımın kurbanı durumuna düşmüş durumda.

 

Küreselleşmeye methiyeler düzerek sonsuz zaferini ilan eden uluslararası kapitalizm, yalnızca şu ana dek, vahşice sömürülen dünya emekçilerinin alın terinden çalınan 450 milyar doları batırdı.

 

Türkiye’nin fay hattı

 

Bir başbakan düşünün ki, sürekli olarak Türkiye’nin dünya piyasalarıyla ne denli iç içe geçmiş olduğunu söyleyerek böbürlensin, son yıllarda yaşanan içi boş büyümenin uygulanan yeni liberal politikalardan, Türkiye’nin küresel kapitalizmin nimetlerinden daha fazla yararlanmasından kaynaklandığını vurgulasın, ne var ki küresel bir kriz kapıya dayandığında, bu krizin Türkiye’yi etkilemeyeceğini, etkisinin sınırlı kalacağını müjdelesin. Başbakan Erdoğan ve bakanlarının yapmakta oldukları şey tam da bu.

 

Türkiye’nin son 7 yıl içersinde dünya pazarlarına dönük dış ticaret hacmi 265 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Ülkenin yalnızca dış borç stoku 250 milyar dolar civarında ve bu oranın yüzde 63’ü özel sektöre ait. Ulusal borsa kaynaklarının yüzde 70’i yabancı yatırımcılara ait. Ülke ciddiye alınabilir bir ulusal sanayi ve istihdam politikasından yoksun olduğu için, ekonomik büyüme tümüyle ülkeye yıllık olarak 45 milyar dolar düzeyinde giriş yapan yabancı sermayeye ve sıcak paraya muhtaç durumda. Bu gerçeklikler ülkenin dünyadaki ekonomik gelişmelere tümüyle bağımlı olduğunun en açık kanıtları. Dünya emperyalist metropollerinden başlayan ve giderek yayılan ekonomik durgunluk ve kriz emarelerinin derinleşmesi durumunda Türk piyasalarında kısa sürede yaşanması kaçınılmaz olacak sıcak para kaçışları ekonomiyi iflas noktasına taşıyacak. Yaklaşmakta olan felaketin tüm yükünün, dünyanın geri kalan ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de emekçilerin sırtına yıkılacağı aşikar.

 

12 Eylül darbesinden bu yana, iş başı yapan tüm işçi düşmanı sağcı hükümetler, burjuva basının süslü kalemşorları bizlere “yükselen küreselleşmenin” nimetlerinden yararlanacağımız, ekonomik kriz kaygılarının son bulduğu, teknoloji ve bilgi toplumunun hakim olacağı bir altın çağ müjdelemekteydi. Aradan geçen yıllar, işçi sınıfının mücadeleleri sayesinde elde edilmiş mevzilerin tek tek yitirildiği bir enkaz bıraktı. Emperyalistler arası kızışan pazar rekabeti, fiili askeri işgallere, Irak, Afganistan ve Filistin örneklerinde açıkça gördüğümüz üzere soykırımlara dönüştü. Çevresel kaynaklar sistematik bir hızla tahrip edilmekte. Dünya nüfusunun beşte biri, çalışabilir nüfusun üçte biri işsizliğin pençesinde kıvranmakta. Sefalet artık yalnızca “Güney ülkelerinde“ değil “Kuzeyin zengin ülkelerinde” de artmakta.

 

Günümüzde yeni teknolojiler ve kaynakların eşitlikçi kullanımı sayesinde, böylesi bir kitlesel işsizlik ortamında herkesin daha az çalışarak en azından aynı ücreti alarak iş bulması, temel gıda maddeleri başta olmak üzere bir çok ürünün dünyanın açlık ve sefalet çeken ülkelerine ve emekçilerine dağıtılması pekala hem akla uygun hem de teknik olarak mümkün. Halbuki dünyada yaşanan savaşların, işsizliğin, yoksulluğun nedeninin, akıl dışı ve daha çok kazanma hırsına odaklı kapitalizmin, sınıfsal farkları ve rekabeti besleyen doğası olduğunu kavramak gerekiyor. Yaklaşan felaketin güçlü bir alternatifle aşılabilmesinin yegane yolu, emekçi yığınların enternasyonalist birlik ve mücadele hattının örülmesinden geçiyor.

 

06/02/2008

 

 

 

 

 

İstanbul Davutpaşa’da Maytap İmalathanesinde Patlama

 

Ben Geliyorum Diyen Katliam

 

 

Şahin Yıldırım

 

“Bu talihsiz olay bütün boyutlarıyla araştırılmakta ve ihmali olanlar hakkında gerekli işlemler yapılmaktadır. Hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına ve ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum…” Bu tür mesajları hem verenler hem de dinleyenler aslında samimi olunmadığını bilir. Ama özellikle timsah gözyaşı dökenler için bu tür mesajların verilmesi gerekir. Gerekir çünkü ihmali olanlar, göz yumanlar sorumluluklarından böylece sıyrıldıklarını sanırlar. Bu nedenle yaşadığımız benzeri tüm kazalardan sonra sorumsuz yöneticiler ağız birliği etmişçesine böyle konuşurlar.

 

Sorumsuzluğun ve kâr hırsının sonucu: 23 ölü, 117 yaralı

 

İstanbul Davutpaşa’da 5 katlı bir işhanında faaliyet gösteren kaçak maytap ve havai fişek imalathanesinde meydana gelen patlamada böylesi bir sorumsuzluğun sonucu oldu. Patlama sonucu 23 kişi öldü, 117 kişi de yaralandı. Patlamadan sonra İstanbul Valisi Muammer Güler şu açıklamayı yaptı: “terör eylemi olup olmadığı araştırılıyor.” Sonra Valinin, “milletçe” yüreğimize su serpen şu açıklaması geldi ve rahatladık; “terör eylemi değil”miş… Bugünkü egemen anlayışa göre eğer bir patlama “terör eylemi değilse ortada sorunda yok”. Patlamada ölenler için söyleyebilecekleri tek söz ise; “Allah’ın taktiri.”

 

Patlama alanına “Hızır” gibi yetişen yöneticiler, yetiştikleri için görevlerini yerine getirme gururu içinde akşamları rahat uyuyabilecekler. Onların görevi patlamadan sonra klasikleşmiş birkaç açıklama yapmaktı; onu da yaptılar: “Sorumlular derhal araştırılacak”, “kimin ihmali varsa hesap verecek” gibi aslı astarı olmayan açıklamalarla günü kurtarmayı veya unutturmayı çok iyi biliyorlar.

 

Ne ilk, -böyle giderse- ne de son cinayet…

 

Öncelikle bu ne ilk ne de son cinayettir. Evet, bu göre göre sistem tarafından beslenen, büyütülen bir anlayışın ürünüdür. Davutpaşa’da ölenler bu anlayışın kurbanlarıdır.

 

Patlama alanına gelen yöneticiler görevlerinin en iyi şekilde yaptıklarını, patlamadan sorumlu olmadıklarını söylüyorlar. O zaman ortada tuhaf bir durum yok mu? İstanbul’da 23 kişinin hayatını kaybettiği bir patlama oluyor, yüzün üzerinde yaralı var ve ne hikmetse bu olaylara sebebiyet veren kimse yok. Bu ne kadar inandırıcı olabilir?

 

Vali Muammer Güler, “bu maytap imalathanesi kaçak, hiçbir önlem alınmamış…” diyor. Bu ne aymazlıktır! Kim önlem alacak? Vali olarak siz ne iş yapıyorsunuz? O zaman o koltukta ne işiniz var? Yoksa o makamlar sadece Hrant Dink gibilerini tehdit etme işine mi yarıyor?

 

Bir başka aymazlık örneği de Belediye Başkanı Kadir Topbaş’tan: “ihbar olmazsa biz bilemeyiz” diyor. Siz bilmeyeceksiniz de kim bilecek? Peki, AKP 1994’ten beri belediyelerin birçoğunu yönetmiyor mu? 14 yıldır yönettiğiniz bir kentte kaçak ve ruhsatsız çalıştırılan işyerlerini bilmiyor musunuz, yoksa bilmek mi istemiyorsunuz?

 

Hangi yetkili-yetkisiz yöneticinin açıklamalarına bakarsak bakalım hepsinin bir aymazlık içinde olduğunu görebiliriz. Bu yöneticilerin aymazlıklarının nedeni savundukları sömürücü sınıfın çıkarları uğruna gözlerinin karamış olmasındandır. Bu yüzden ölenlerin arkasından timsah göz yaşı dökmekten başka bir şey yapmıyorlar. İnsan yaşamına değer vermeyen bir anlayışın doğal sonudur bu. 14 yıldır iktidarda olan anlayış denetimlerini yapmış olsaydı bugün 23 emekçi aramızda olacaktı. Ama bu anlayış “ihbar olmazsa biz bilemeyiz” diyebiliyor. Bu, cinayetin işlenmesine göz göre göre sebebiyet vermek değil mi? O zaman bu aymazların tesellileri ne kadar gerçekçidir?

 

Suçlular ortada

 

Bu anlayış sadece İstanbul’u yönetenlere has bir anlayış değil. Bursa’da 5 kadın işçinin yanarak ölmesi, maden ocaklarında yüzlerce maden işçisinin önlem alınmadığı için göçük ve patlamalarda hayatını yitirmesi, yine 44 kişinin bakımı yapılmamış trenler yüzünden kazalarda yitip gitmesi ve son yedi ayda 13 tersane işçisinin göz göre göre ölüme gidişi işte bu kapitalist sömürücü anlayışın sonuçlarıdır. Ve daha niceleri… Kapitalist sistemin mantığı kâra dayandığı için, insan yaşamının bu sistem için hiçbir önemi yok. Ölenler, yaralananlar ve sakat kalanlar bu sistemin savunucularının umurunda bile değil. Umurlarında olsaydı birkaç kaza olduktan sonra önlem alınır ve benzer kazalar bir daha yaşanmazdı.

 

Bugün İstanbul’da, yarın bir başka kentte olabilecek herhangi bir patlamanın önlenmesi adına hangi devlet yöneticileri sigortasız ve güvencesiz işçi çalıştırmaya karşı duruş sergileyebiliyor. Bırakın duruş sergilemeyi hükümetin bugüne kadar ki icraatlarına baktığımızda çalışma koşullarını tamamen esnekleştirip, kuralsızlaştıran yasal düzenlemeler yaptığını görüyoruz. AKP hükümeti patronlara bu zeminleri hazırlamadı mı? Hangi patron sigortasız işçi çalıştırdığı için cezalandırılmıştır? Tam tersine hükümet göstermelik olarak kayıt dışına karşıymış gibi görünüp patronları kayıt dışına sevk etmek adına uygulamalarda bulunuyor.

 

Davutpaşa’daki imalathaneler ruhsatsız olmasa, çalışma koşulları, iş sağlığı ve iş güvenliği kurallarına uygun olsaydı bu patlama olmayacak ve bunun sonucunda 22 insan yaşamını yitirmeyecekti. Bu kadar basit. Bu önlemleri alınmasının maliyeti 22 işçinin ölmesinden ve 117 kişinin yaralanmasından daha mı az maliyetli ki önlemler alınmadı, denetlenmedi? Evet, kapitalist sistemin mantığına göre, bu uygulamalar hiçte yanlış değildir. Çünkü sistem kâra, ranta, sömürüye ve şiddete dayanan bir işleyişe sahip. Dolayısıyla bu sistemin işleyişinde yer alanlardan tabii ki ölenlerin hayatlarına değer vermelerini beklemek saflık olur. Aksi durumda zaten bu olaylar yaşanmazdı.

 

Saçma bir soru: patlamada ihmal ve tedbirsizlik var mı?

 

Her kaza sonrasında yaşamını yitirenler oldu mu yetkililerin ilk yaptığı açıklama, “ihmal veya tedbirsizlik yapanlara karşı gerekli soruşturma başlatılacak” şeklinde. Ama bilinir ki bu olaylara sebebiyet verenler hesap vermez ama hiçbir sorumluluğu olmayanlar bolca cezalandırılır.

 

Kârları için hiç bir önlem almayarak işçi çalıştıran ve bunun sonucunda işçilerin yaşamlarının sonlanmasına sebebiyet veren patronlar ve onların sistemi kapitalizmdir. İşçilerin iş güvenliğini almadan çalıştırma ve bu koşulların sonucunda yaşanan ölümler kasten adam öldürmek suçuna girer. Bunun da hukuki adı cinayettir. Baş sorumlu patronlardır. Bu cinayete yardım ve yataklık edenler de vardır. Bunlarda ülkeyi yönetenler ve yerel yöneticilerdir. Çünkü patronların göz göre göre cinayet işlemesine sebebiyet verecek denetlemeleri ve tedbirleri almayarak göz yumarlar. Ama karşılığında avantalarını almayı ihmal etmezler. Dolayısıyla Davutpaşa’daki patlama sonucunda bir ihmal, denetimsizlik ya da tedbirsizlik yoktur. Bunların oluşmasına göz yumanlar vardır.

 

Medyanın tutumu

 

Patlama sonucu 23 işçinin hayatını kaybetmesine medyanın ne kadar “duyarlı” yaklaştığını gördük. Medya ölen işçilerin hayatlarından kesitler vermekten ve olayları magazinleştirmekten öteye gitmedi. Patlamanın neden-sonuç ilişkisine değinmeyen, olayı dramatize edip duygu sömürüsü yapan medya gerçeğin değil reytingin peşine düştü.

 

Patlama sonrası medya sanki ilk kez kayıt dışı çalışan işçilere rastlıyormuşçasına “şaşkınlık” içindeydi. Medya, patlamada hayatını kaybedenlerin çoğunluğunun sigortasız çalıştırıldığını, işyerlerinin ise ruhsatsız olduklarını ve hiçbir iş güvencesinin olmadığını ancak 23 ölüm ve117 yaralıdan sonra öğreniyor. Günaydın…

 

Bu patlamaya sebebiyet verenler ve onlara göz yumanlar bellidir. Burjuva medya da bu göz yumanların safındadır. Dolayısıyla kayıt dışılığı, ruhsatsız işyerlerini, sigortasız işçileri, sömürüyü bilmediklerinden değil. Kitlelerin bilincini bulandırmak adına uzaydan gelmiş gibi olayları yansıtıyorlar.

 

Bugün patlamanın olduğu bölgede iş güvenliğinden yoksun çalışmak zorunda kalan on binlerce işçi var. Medya olaylara bu kadar “duyarlı” ise bir haftadır o bölgede olduğu halde neden işçilerin çalışma koşullarını, patronların işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri alıp almadıklarını ekranlara yansıtmıyorlar? Yoksa bunların bir haber değeri yok mudur? Haber değeri için illa da insanların ölmesi mi gerekiyor? Evet, bu sistemde her şey bir mal gibi değer ifade ettiği için insanın değeri de bir mal gibi görülüyor.

 

Çalışma bakanı resmi rakamlara göre ülkede 10 milyonun üzerinde kayıt dışı çalışan olduğunu söylüyor. Peki resmi olmayan rakamlar ne kadar olabilir? Yani ülkedeki işçi gücünün yarısından fazlasının son derece kötü çalışma koşullarında çalıştırıldığı ortada. Bu anlamda “kayıt dışı” çalışmak, işçiler için istisna değil genel bir kural halini almış durumda.

 

Burjuva medya sermayenin ve tabii ki hükümetlerin borazanlığını yapmakta. Sermayenin çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyan bir anlayışın ürünü. “Dünya ile rekabet etmek zorundayız”, “işgücü maliyetleri fazla” gibi söylemleri işleyerek işçilerin, esnek, kuralsız, aşırı sömürü ve iş güvenliğinden yoksun bir çarkın içinde çalışmalarına 4. kuvvet olarak görev yapmakta. Dolayısıyla bu patlamada medyanın hiç mi suçu yok diye soracak olursak, cinayete yardım ve yataklık edenler kadar sorumludur.

 

01/02/2008

 

 

 

 

 

Dağlıca Askerleri…

 

Ölmediklerine Pişman Edildiler

 

Jiyan

 

PKK ile meydana gelen çatışmada esir düşen askerler serbest bırakıldıktan sonra ailelerine kavuşacaklarını düşünürken askeri mahkemece tutuklanarak cezaevine kondular. Geriye dönerek olayı yeniden hatırlamakta ya da olayın detayını bilmeyenleri bilgilendirmenin yararlı olacağını düşünüyorum: 21 Ekim 2007'de PKK ile girdikleri çatışmada resmi açıklamalara göre 12 asker ölmüş, 13 askerde yaralanmıştı. Ordu ve yetkililer önce 8 askerin esir alındığını kabul etmemiş kayıp demişti. Fakat Roj TV'de askerlerin görüntüleri yayılanınca "Askerler kaçırıldı" açıklaması geldi. Buraya kadar her şey normal ama asıl askerleri mahkeme karşısına çıkaran sebep Roj TV’deki konuşmalarıydı. Ne demişlerdi de devleti, orduyu bu kadar kızdırmışlardı?

 

Kaçırılan askerler ROJ TV’de

 

Yapılan röportajda er Özhan Şabanoğlu'nun söyledikleri şuydu: "Hiç bir şey yapamazdık kuşatılmıştık, destek gelmedi. Tek çaremiz vardı, teslim olmak.” Fuat Başoda, "Hiç destek gelmedi, teslim olmaya mecbur kaldık, bizi merak etmeyin bize iyi davranıyorlar." Fatih Atakul, "Bazıları rütbeli olmak üzere bir çok arkadaşımız şehit oldu, bizi merak etmeyin, bize iyi davranıyorlar.” İlhami Demir, "Taburdan destek gelmedi, elimizden geleni yaptık." Uzman Çavuş Halis Çağan, "Burada bize yapılan muamele gayet iyi, bize abi kardeş gibi davranıyorlar. Buradan devlet büyüklerimize sesleniyorum, bu iş ölmeyle öldürmeyle çözülmez. Hangi partili olursa olsun bir masaya oturup bu sorunu çözmelerini istiyoruz. Ne bizim anamız ağlasın ne de onların. Ne bizim eşlerimiz dul, çocuklarımız babasız kalsın ne de ötekilerin.”

 

Ramazan Yüce'yi diğer askerlerden ayıran özelliği Kürt olmasıydı: "Buralar bize anlatıldığı gibi değil. Bize böyle anlatmamışlardı. Gerçeği gördüm, bize gayet iyi davranıyorlar, masaya otursunlar görüşsünler bu işe bir çözüm bulsunlar. Buradan eğer yaşıyorsa tabur komutanımıza sesleniyorum. Bizi neden bırakıp gitti? Onun da hataları var, bizi bırakıp gitmeyecekti. Artık bu durumdan sonra asker olmamızın anlamı yok, elimden geldiğince askerlikten uzak durmaya çalışacağım.” Mehmet Şenkul, "Böyle karşılanacağımızı bilmiyordum, bize iyi davrandılar." İrfan Beyaz, "Bize iyi bakılıyor, ailelerimiz bizi merak etmesin, iyiyiz."

Esir askerler bir ezberi bozmuş, komutanlarını ve devlet büyüklerini sorguluyordu.

 

Serbest bırakılan askerler tutuklandı…

 

Askerler PKK tarafından serbest bırakıldıktan sonra çıkarıldıkları mahkemece tutuklandılar. Askerler serbest bırakıldıktan sonra linç kampanyalarına maruz kaldılar. Mesela bunlardan biri de Adalet bakanı Mehmet Ali Şahin'di. Şahin, 8 Askerin serbest kalması ile ilgili aynen şu cümleleri sarf ediyor: "8 Askerin terör örgütünün eline geçmesinden üzüntü duydum. Türk silahlı kuvvetlerinin hiçbir mensubu bu duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kurtulmalarına sevinemedim." Kendi çocuğu böyle bir durumda olsa yine bu sözleri sarf eder miydi sizce? Şundan eminiz; askerlerin ölümü bakan Şahin'i daha çok mutlu ederdi.

 

Biliyoruz ki birçok üst düzey bürokratın, generalin çocukları ya çürük raporu almış ya da torpilli olarak askerliklerini çok rahat yerlerde yapmıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu da çürük raporu alarak askerlik yapmadı. Bu üst düzey bürokratlara gelince, askerlik şerefli bir görev olmuyor da yoksul çocuklarına gelince mi şerefli bir görev oluyor?

 

Bu savaş ülkemizin gençlerini dağlarda karşı karşıya getiriyor. Birbirlerini tanımayan, birbirleriyle sorunu olmayan bu gençler birbirlerini öldürüyor. Bu duruma üzülmemenin imkanı var mı? Bir asker öldüğünde üzülmeyen Kürt'ün bir gerilla öldüğünde üzülmeyip sevinen Türk'ün insanlığından şüphe duyarım. Ölenler bizim çocuklarımız. Bu mesele savaşla çözülmez. Bunu anlamamakta ne yazık ki ısrar ediliyor. Onurlu bir barışın gerekli olduğunu düşünüyorum. Teslimiyeti reddediyorum. Savaşan tarafların eşit şartlarda bir masanın etrafında toplanarak Kürt kimliği, kültürü ve dili üzerindeki baskıların ortadan kaldırılmasını, ekonomik şartların düzeltilmesini, iş alanlarının çoğaltılmasını, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasını, ana dilde eğitim verilmesini istiyorum. Teslimiyeti kabul etmek, pişmanlık yasalarına bel bağlamak, olacak iş değil. Anlamak istemeyenlere ısrarla tekrarlıyorum. Barış, barış, barış… Teslimiyete, yok saymaya hayır...

 

Askerler tutuksuz yargılanmak üzere mahkemede serbest bırakıldı

 

Sonuç olarak, 8 askerin yargılanması sürüyordu. Yargılama sonucunda askeri savcı Ramazan Yüce hariç diğer askerlerin tahliyesini talep etti. Savcı da günah keçisi olarak Er Ramazan Yüce'yi seçmişti, ona karşı husumetli davranıyordu. Neyse ki mahkeme heyeti savcı kadar insafsızlık etmedi. Ömür boyu hapis cezası istenen Ramazan Yüce'de dahil olmak üzere 8 askerin tutuksuz yargılanmasına karar verdi.

 

Bu davaya askerlerin esir alınmasını hazmedemeyen bazı çevrelerin, askerlerin teslim olmaktansa ölmelerinin daha şereflice olacağını söyleyenlerin ezikliklerini açıkça ortaya koydu. Bu milliyetçi-şovenist çevrelerin tüm girişimlerine rağmen 8 er şimdilik kurban alınamadı. Kamuoyunun baskısı askerlerin serbest bırakılmasında etkili oldu. Lakin konu kapanmış değil. Asker-polis zihniyeti olayın üzerine gitmeye devam edecektir.

 

03/02/2008

 

 

 

İşsizlik Fonu Patronların İştahını Kabartıyor

 

İşsizlerin Fonu Zengin… Kendileri Fakir…

 

Şahin Yıldırım

 

Son aylarda gazetelerde işsizlik fonuyla ilgili haberler çıkıyor. Bugün işsizlik fonunda biriken paranın miktarı 30 Milyar YTL. Yani, eski tutarla 30 Katrilyon TL. Dile kolay. Evet, bu para sermaye çevrelerinin ağzını sulandıran bir meblağ. Sermaye çevreleri bu paranın fonda “yatmasını” istemiyorlar. Ve bunun için belli gerekçeler öne sürerek bu parayı kullanmak istediklerini hükümete açıkça söylüyorlar. AKP hükümetinin “çalışkan” bakanları ise, bu konuda çalışmalar başlatarak işsizlik fonunda biriken paraların sermayeye aktarılması adına açıklamalarda bulunuyorlar. Bu da bize gösteriyor ki hükümet, önümüzdeki dönem bu fonda biriken paraları gerçek hak sahipleri olan işsizlerin yararlanmasında değil, sermaye çevrelerinin ihtiyaçlarının giderilmesinde kullanılmak için uygun hazırlıklar yapıyor.

           

Halbuki, 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu fonda toplanan paraların nasıl kullanılacağını belirlemiş durumda. Bu Yasaya göre; (Madde 46) “İşsizlik sigortasının amacı; işsizlik sigortasına ilişkin kuralları ve uygulama esaslarını düzenlemek ve sigortalılara işsiz kalmaları halinde, bu kanunda öngörülen ödeme ve hizmetlerin yerine getirilmesini sağlamaktır.”

 

Yasa çok açıkça diyor ki; işsizlik sigortası yasasının amacı sigortalılara işsiz kalmaları halinde ödeme ve hizmetlerin yerine getirilmesini sağlamaktır. Yani, İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paralar sadece sigortalı işçilerin işsiz kalmaları halinde onlara harcanır. Başka da bir yere değil!

 

Yasa, fondaki paranın nasıl kullanılacağını da belirtmiş. Bu yasayı kimler yasalaştırdı? İşçiler veya emekçilerin yapmadığı kesin. O zaman sermayenin partileri hem bu yasayı yasalaştırıyorlar hem de yasalaştırdıkları yasaya uymayarak amacının dışında kullanmaya çalışıyorlar.

 

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

 

Türkiye’nin en büyük fonlarından olan İşsizlik Sigortası Fonu’nda çok yüksek düzeyde para bulunmasına rağmen bundan yararlanan işsiz sayısı çok düşük ve işsizlik ödeneği miktarı da çok az. Fon’dan, Mart 2002’den 28 Şubat 2007’ye kadar, 104 bin kişiye 31 milyon 797,1 YTL ödeme yapıldı. Bu rakam, 2006 sonu itibarıyla 96 bin 597 kişi, yani 100 binin bile altında.

 

Başka bir ifadeyle her 100 işsizden sadece dördü işsizlik fonundan yararlanıyor. İş bulmaktan umudunu kesenleri, mevsimlik çalışanları ve eksik istihdamı da bu miktara katarsak gerçek işsiz sayısı 5 milyonu buluyor. Bu durumda her 100 işsizden ancak ikisi işsizlik parası alabiliyor.

 

AKP Hükümetinin Çalışma Bakanı Faruk Çelik, İşsizlik Sigortası Fonu’nu amacının dışında kullanmak için de “istihdam paketi” adı altında yasa dışı bir uygulamayla fonun kaynaklarını sermaye çevrelerine akıtmayı planladığını açıkladı. Maşallah! Hükümet illa da bir şey yapmak istiyorsa İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki kaynağı hak sahipleri olan işsizlerin daha kolay yararlanmalarını sağlayacak bir düzenleme yaparak işe başlayabilir. Ama bunu yapmayacaklarını biliyoruz. Bunu yapmalarını sağlayacak tek yol ise örgütlü bir mücadeleden geçiyor.

 

Ama bakanın açıkladığı İstihdam paketinde nelere yer ayrıldığına baktığımızda hiçte düşündüğümüz gibi işsizlere yönelik olmadığını, işsizlere aktarılması gereken kaynakların patronların ihtiyaçları doğrultusunda planlandığını görüyoruz. Öncelikle pakette, iş arayan gençlere yönelik bir “aktif istihdam” politikası belirlenecek. Yani, kendi işini kuracak olan gençlere “İşsizlik Sigortası Fonu”ndan para aktarılacak. Böylece hem kendi işini yaratan bir patron kuşağı, hem de iş alanı yaratacak bir ortam oluşturulacağı düşünülüyor(muş!)

 

Ayrıca, iş dünyasının vasıflı eleman talebini karşılamak için eğitim merkezlerin kurulacağını söyleyen bakan, bu politikaları hayata geçirmek için de kaynak olarak İşsizlik Sigortası Fonu’na gözünü dikmiş durumda. Ne bitmez tükenmez bir “nimet”tir.

 

Vatan gazetesinin 23 Ocak tarihli haberine göre; Koç, “pırıl pırıl gençleri yetiştirip Türk otomotivine kazandıracağız” diyor. Bunu nasıl mı yapacaklar? Cevabını da AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, önümüzdeki dönemde 30 Milyar YTL’lik hacme ulaşan İşsizlik Fonu’nun önemli bir kısmını mesleki ve teknik eğitimin geliştirilmesi için harcamayı hedeflediklerini müjdeleyerek veriyor. Sizce kime müjdeliyor? Tabii ki patronlara. Patronların hükümetinden de bu beklenir.

 

Görüldüğü gibi işsizlik fonundan sadece çalışma bakanlığı değil, milli eğitim bakanlığı ve sanayi bakanlığı da nasiplenmek istiyor. Elbirliğiyle fonun içini boşaltmayı düşünen bakanlıklar bunlar.

 

Yasada fondan kimlerin yararlanacağı ve fonun nasıl kullanılacağı net olarak belirtilmiştir: işçi-işsizler. İşçilerden kesilen primlerin işsiz kaldıklarında kendilerini geçici de olsa “rahatlatmak” için biriktirdikleri parayı AKP hükümeti sermayeye çanak tutmak istiyor. Ayrıca, AKP hükümeti bu fonu amacı dışında kullanmak için hak sahiplerinden izin aldı mı? Yoksa kendi çıkardıkları yasaya uymayarak yasadışı davranarak mı harcama niyetindeler?

 

İşsizlik Fonu’nda 30 milyar YTL birikmiş durumda. Dolayısıyla bu kadar birikimin olduğu bir kaynağın sahiplerine yararlanmaları için şartları kolaylaştırılması beklenir. Ama AKP hükümeti bu konuda adım atmak yerine, fondaki kaynağı patronlara akıtmak için her türlü çalışmayı yapıyor. Darısı diğer bakanlıkların başına!

 

Sonuç olarak, sigortalı işçilerin ücretlerinden kesilen, geleceklerini “güvence” altına almak için kurulan bir fonun daha işlevsel olarak kullanılması için fonun hak sahipleri tarafından patronlara akıtılmasına karşı mücadele edilmelidir. AKP hükümeti işçilerin ücretlerinden kesilen paralarla oluşan bu fonu sermaye cephesinin isteği doğrultusunda kullanmak istiyor. Buna izin vermemeliyiz.

 

Hayat pahalılığı ve yoksulluğun hızla artığı, aynı paralellikte işsizliğin de artığı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Hükümet, sermaye üzerinden işsizlere daha fazla kaynak aktarması gerekirken, işsizlerin üzerinden sermayeye kaynak aktarmayı hedefliyor. Hükümetin buna ve diğer saldırı planlarına karşı birleşik ve örgütlü bir mücadeleyi örmeliyiz, sürdürmeliyiz.

 

İşçilerden kesilen işsizlik sigorta primi patronlardan kesilsin! Patronlar ve hükümet İşsizlik Sigorta Fonu’ndan el çeksin! İşsizlik Sigorta Fonu’ndan her işsiz yararlanmalı!

 

01/02/2008

 

 

 

Patronlar İşsizlik Sigortası Fonuna Göz Dikti

 

Kimin Parasını Kime Veriyorsunuz?

 

Şahin Yıldırım

 

Hükümet ve patronlar işsizlik fonunun içini boşaltmayı hedefleyen planlar hazırlarken, sadece bununla yetinmediklerini biliyoruz. Çünkü 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 Sayılı İş Kanun’un da İşsizlik Sigorta Fonu’ndan patronların yararlanmalarını sağlayan bir madde bulunmakta.

           

33 madde; patronun ödeme aczine düşmesiyle ilgili bir madde. Madde; “işverenin konkordato ilan etmesi, işveren için aciz vesikası alınması veya iflas nedenleri ile işverenin ödeme güçlüğüne düştüğü hallerde geçerli olmak üzere, işçilerin iş ilişkilerinden kaynaklanan son üç aylık alacaklarını karşılamak amacıyla İşsizlik Sigorta Fonu kapsamında ayrı bir Ücret Garanti Fonu oluşturulur…” diye devam ediyor.

           

Yasa koyucu, patronların herhangi bir durumundan dolayı güç duruma düşmesi halinde, rahat nefes alabilmeleri için bu maddeyi yasaya koydu. Madde, bir patronun aciz vesikası alması veya iflas nedenlerini açıklaması ve/veya ödeme güçlüğüne düştüğünü açıklaması halinde geçerli. İşçilere ödemesi gereken ücretlerini ya da başka alacaklıların borçlarını ödeyemez bir duruma düşerse de yine bu madde geçerli olacak. 33. madde patronların imdadına koşan bir madde olarak yasada yerini alıyor.

           

Yasa, patronların iflas etmesi durumunda İşsizlik Sigortası Fonu’dan yararlanma hakkı tanıyor. Fonun amacı işsiz kalan işçilerin yararlanması iken, birde bakıyoruz ki patronların iflası veya ödeme güçlüğü çektiklerinde bu fondan yararlanmalarını sağlayan bir niyet ortaya çıkıyor.

           

Peki nasıl yararlanıyorlar? İşçilerden kesilen primlerden oluşan fon, patronun ödeme güçlüğü halinde işçilerin üç aylık alacaklarının veya diğer borçlarının karşılanması için İşsizlik Sigorta Fonu kapsamında oluşturulacak Ücret Garanti Fonu’ndan karşılanacağını bu madde vesilesiyle öğrenmiş oluyoruz. Kısacası, işçilerden kesilen primlerden toplanan paraların, dolaylı bir yolla patronların güç durumundan kurtarılması için tekrardan işçilere verilmesini öngörüyor.

           

Sonuç olarak, İşsizlik Sigorta Fonu’nda biriken 30 Milyar YTL. Patronların iştahını kabartıyor. Ve bu fonun patronlar lehine nasıl yağmalanacağı konusunda ise hükümete iş düşüyor. Hükümet de yasalar oluşturarak bu fonun patronlar lehine yağmalanmasının yasal kılıfını hazırlayan bir misyon yüklenmiş durumda.

 

29/01/2008

 

 

 

Hastanelerde rehin kalmaya devam…

 

Döne Hacer Hastanede Nasıl Rehin Kaldı?..

 

Şahin Yıldırım

 

AKP hükümeti, bir yandan Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında sağlık hizmetlerini piyasalaştırmaya hız verirken, diğer yandan tüccar başbakan da, kimselerin bundan sonra hastanelerde rehin kalmayacağını söylüyor. Kayserili 41 yaşındaki Bağ-Kur’lu (babasından dolayı) Döne Hacer de büyük bir ihtimalle başbakanın bu sözlerine güvenmiş olacak ki şeker hastalığı nedeniyle Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne tedavi olmak için gönül rahatlığıyla başvurdu.

 

Rahatsızlığından dolayı hastanede bir hafta yatan ve sağ ayak parmakları kesilen Döne Hacer taburcu olmayı beklerken kendisine hastane döner sermayesi tarafından 1200 YTL tutarında masraf çıkartıldı. Ancak Bağ-Kur’lu Hacer’in bu tutarı ödeme gücü yoktu. Çünkü o zaten aldığı maaşla zar zor geçimini sürdürüyordu. Hastane yetkilileri ise, Döne Hacer’in bu tutarı ödeyemediğini görünce hemen bir senet düzenleyerek imzalamasını istediler. Senedi imzalamak zorunda kalan Hacer bu sayede evine gidebildi. Senet sayesinde rehin kalmaktan kurtuldu. Başbakanın da böylece sözüne helal gelmemiş oldu.

 

Hastane yönetimi bu arada boş durmadı, borcunu öde(ye)meyen Döne Hacer’e icra davası açtı. Ortada borcunun takipçisi olan ve bu konuda kararlı olduğunu Döne Hacer’e göstermek isteyen bir hastane yönetimi var. Ama Döne Hacer halen bir umutla başbakanın sözüne güvenmiş olacak ki yasal süre içinde senedinin borcunu öde(ye)memiş olsa da ayrıca icra dairesine mal beyanında da (neyi beyan edecekse!) bulunmadı. Bunun üzerine Döne Hacer polis tarafından göz altına alındı. Ayak parmakları kesilen Döne Hacer, hangi gerekçeyle göz altına alındığını ise çıkarıldığı nöbetçi mahkemede, 10 gün hapis cezası aldığında öğrendi.

 

Döne Hacer 3 gün hapis cezasını çekerken, olayın basına yansıması sonucu hastane yönetimi şikayetinden vazgeçti. Kuşkusuz yanlış anlaşılma meselesi Döne Hacer’e acıdıkları için değil, hastane yönetiminin basın yoluyla “işletme”lerinin itibarı söz konusu olduğundan dolayıdır.

 

Kısacası Döne Hacer yasallaşmakta olan Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısından haberdar olmadığı için başbakanın sözüne güvenmiş olacak!

 

Ama daha yasa yasalaşmadan parası olmayanlara sistemin hangi yolu gösterdiği anlaşılıyor. Neyse ki babasından Bağ-Kur’lu Döne Hacer 3 gün hapis yattıktan sonra “özgürlüğüne” kavuştu.

 

Başbakanın “kimse hastanelerde rehin kalmayacak” sözüne karşılık şimdiden işletmelere dönüştürülen hastanelerin rehin tutmak yerine mafyalar gibi senet imzalatarak insanların hayatların ipotek altına alındıklarını görüyoruz. Gelecekte de görmeye devam edeceğiz. Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısı bizlere böyle bir gelecek sunacak. Lakin bu kaderimiz değil. Biz istersek yapamazlar…

 

01/02/2008

 

 

 

emek hareketinden

 

 

Derleyen: Akın Sel

 

TRT Yönetimi Saldırıya Devam Ediyor

 

TRT’de sözleşmeli çalıştırılan geçici personelin 12’sinin sözleşmesi yenilenmeyerek işten çıkartıldı. Bu durum 18 Ocak’ta personelin işten çıkartılmasını amaçlamadıklarını belirten TRT açıklamasının doğruyu yansıtmadığını gösteriyor.

 

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin 15 Ocak 2008 tarihinde ilgili birimlere bir yazı göndererek geçici statüde çalıştırılan (İşçi Sayılmayan Geçici Personel) TRT personelinin %25’inin “tasarruf” nedeniyle sözleşmesinin yenilenmeyeceğini duyurmuştu. Haber Sen’in konuyu kamuoyunun gündemine taşımasının ardından TRT yönetimi 18 Ocak’ta bu açıklamayı tekzip eder biçimde yeni bir açıklama yayınlayarak yazının yanlış anlaşıldığını, kendilerinin personelin verimli çalıştırılmasını kastettiklerini açıklamıştı. Fakat TRT’nin çeşitli kademelerinde çalışan 12 geçici statülü personelin sözleşmesi yenilemeyerek işten çıkartılması yönetimin yeniden çark ettiğini gösteriyor.

 

TRT Genel Müdürlüğü’nün 18 Ocak tarihli açıklamasından önce davranan Ankara Radyosu Müdürlüğü, İzmir ve İstanbul Bölge Müdürlükleri bu tarihe kadar 12 İşçi Sayılmayan Geçici Personel statüsündeki TRT emekçisinin sözleşmesini yenilemeyerek işten çıkartmış oldu. Haber Sen konuya dair yaptığı yazılı açıklamada TRT yönetimini yaptığı yazılı açıklamanın gereğini yerine getirmeye çağırdı. Aksi takdirde kurumun güvenilirliğinin zedeleneceğini belirten Haber Sen taleplerini TRT yönetimine bir yazı yollayarak iletti.

 

 

Tekel İşçisi Alanda

 

Haydarpaşa Garı önünde bir araya gelen TEKEL işçisi ve aileleri ellerinde pankartlar, dövizler ve sloganlarla Kadıköy İskele Meydanı'na yürüdü. TEKEL işçileri, “TEKEL, AKP'yi iktidar yapan Aydın Doğan ve yabancılara peşkeş çekilemez”, “Ülkenin gelirleri yok edilemez, IMF'den para dilenilmez” yazılı pankartlar ile, “Amerika'yı Kalkındırma Partisi”, “Ak ak dediler karanlığa gömdüler”, “Zam zulüm işkence işte AKP”, “AKP'nin şişmanı Unakıtan”, “Unakıtan istifa”, “IMF uşağı AKP” yazılı dövizler taşıdı. İşçiler ayrıca “Gözün aydın Tayyib bu senin eserin sıra sana da gelecek” yazılı tabut maketi taşıdı.
 

TEKEL işçilerinin yürüyüşüne, Türk-İş'e bağlı, Belediye-İş, Tes-İş, Demiryol-İş, Harb-İş, Haber-iş, Hava-İş,Türk Metal sendikalarının yanı sıra, Et ve Balık kurumu işçileri, Tekstil-Sen, ESP, EMEP, Yurtsever Cephe, BDSP destek verdi.

 

Kadın ve çocukların yoğun katılım gösterdiği eylemde, TEKEL işçileri, yürüyüş boyunca, “IMF defol bu memleket bizim”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “ölmek var dönmek yok” sloganlarını haykırdı. Yürüyüş boyunca, TEKEL işçilerinin kararlı mücadeleleri vurgulandı. Yapılan eylemin, ihale tekliflerinin verileceği son gün olan 18 Şubat öncesi bir prova olduğu vurgulandı.

 

18 Şubat’ta Ankara’dayız

 

Türkel, TEKEL'in özelleştirme ihalesinde tekliflerin verileceği son gün olan, 18 Şubat günü, 20 bin TEKEL işçisi ile ailelerinin Özelleştirme Dairesi önünde olacağını açıkladı. Türkel, “Gelsinler görsünler bakalım el mi yaman, TEKEL işçisi mi?” dedi. Ayrıca TÜRK İŞ yönetiminin AKP yanlısı tavırları nedeniyle miting alanından Türkel’in konuşması protesto ve yuhalamalarla zaman zaman kesildi. Ardından miting sloganlarla son buldu.

 

 

Fransa’da Market İşçileri Grevde

 

CFDT, CGT ve FO sendikalarının çağrısı üzerine 636 bin işçinin bulunduğu market sektöründe greve gidildi. FO sendikası genel sekreteri Dejan Terglav, hipermarketlerde yüzde 80, süper marketlerde yüzde 65 ve lojistikte yüzde 50 oranında greve katılım sağlandığını açıkladı. Picard, ED veya Lidl gibi küçük marketlerde ise yüzde 20 dolayında greve katılım gerçekleşti.

 

FO sendikasına göre grev özellikle Nice, Marsilya, Antibes ve Toulon gibi güney kentlerinde güçlü bir şekilde geçti. Paris’te ise daha çok küçük marketler olduğundan grev daha az etkili oldu. Sanayi ve Ticaret Patronları Federasyonu (FCD) Başkanı Jérôme Bédier de greve katılımın yüksek olduğunu belirterek, Fransa’nın güneyindeki marketlerde müşterilere hizmet sunulamadığını kaydetti. Ancak greve katılımın sendikaların söylediğinden daha az olduğunu savundu.

 

FCD Perşembe günü asgari ücretin yükseltilmesi yönünde bir öneride bulundu. Sendikalar grevin şimdiden sonuç aldığına dikkat çekerken FCD Başkanı Jérôme Bédier, ücret artışlarının yüzde 8’e kadar çıkacağını sözlerine ekleyerek sendikaları diyaloga çağırdı. CGT, FO ve CFDT’nin 4 Ocak’ta eylemlerinin devamına ilişkin toplanması bekleniyor.                 

 

Şubat 2008

 

 

 

fabrikalardan

 

tekstil

 

Patron Keyfine Göre Davranıyor

 

İşyerinde zam ayı olmasına rağmen zamlarla ilgili bir açıklama gelmedi. Buna karşın yoğun çalışmalar, mesailer geç saatlere kadar devam ediyor. Gün içinde ustaların yoğun baskıları ve kıyasıya bağırmaları can sıkıyor. Ayrıca işyerine bunaltıcı bir hava hakim. Bölüm sorumlusu sürekli yaptığı toplantılarında isteklerinin ardı arkası kesilmiyor. Askeri yönetim uygulamak istiyor.

 

Maaşları geç vermeye başladılar. Ayın 24'ü geldi hala maaş verecekler. Bölüm sorumlusu geçen hafta söz vermişti ama o da sözünü yuttu. Buna karşın bir arkadaş “geçen hafta verecektiniz” dedi. O da çok gergin olduğunu, bu fabrikada ki