Yıl: 25

Şubat 2004

 

 

Yeni Dönem Sayı: 5

 

Emekçi halkımızı hükümeti mahkum etmeye çağırıyoruz! – İŞÇİ CEPHESİ

Yerel seçimler arifesinde Türkiye – GÜNDEM

28 Mart oy sandığı: emek mi, sermaye mi? – ARİF BENOL

Kıbrıs yol ayrımında – MURAT YAKIN

Irak’ta direniş kitleselleşiyor – CİHAT AKTAR

Kamuda Talan Tasarısı – FİRUZE KAR

Emekçiler Asgari ücret kıskacında – MAVİ MAYIS

Lenin’in izinde – ARİF BENOL

Irak’ın işsizler ordusu – İKP

Avrupa Anayasası’na Hayır ! – ISL

Yolanda hep bizimle ! – MURAT YAKIN

Şişecam işçileri mücadeleye devam ediyor – ARİF BENOL

 

 

 

 

 

 

 

 

Emekçi halkımızı, sömürgecilerin ve asker-polis rejiminin işbirlikçisi AKP Hükümetini ve CHP’nin sahte muhalefetini mahkum etmeye çağırıyoruz !

 

İşçi Cephesi

 

Türkiye bir kez daha tarihinin en önemli seçimlerinden birini yaşıyor. Bu seçimlerin önemi, sadece ilçemizi ve mahallemizi yönetecek belediye başkanlarının, muhtarların ve belediye meclisi üyelerinin seçilmesinde değil. İktidar partisi olan AKP ve parlamentodaki tek muhalefet partisi CHP, bu seçimlerde, izlemekte oldukları ulusal ve uluslararası politikalar için halktan destek istemekteler.

 

Bu iki parti parlamentoya, bir buçuk yıl önce düzenlenen genel seçimler sonucunda girdiler. O zamandan bugüne yaşanan uluslararası ve ulusal gelişmeler, ve bu partilerin izledikleri politikalar, 28 Mart yerel seçimlerinden sonra yaşanacakların da ipuçlarını veriyor. AKP ve CHP bu seçimlerde kendi adayları için oy isterken, aslında halktan bugüne kadarki tutumları ve bundan sonra yapacakları için de güvenoyu talep etmekteler.

 

Biz, bağımsız devrimci sosyalist adayımızla bu seçimlere katılarak, işçi ve emekçi halkımızı bu düzen partilerine hayır demeye, onlara istedikleri güvenoyunu vermemeye çağırıyoruz. Neden?

 

1.       AKP hükümeti sömürgecilerle işbirliği yapmıştır. Amerikan ve İngiliz emperyalistleri Irak’a saldırarak binlerce insan öldürmüşler, bu ülkeyi sömürge yönetimine bağlamışlar, zenginliklerini talan etmeye girişmişler, halkını kölece bir yaşama mahkum etmişlerdir. AKP iktidarı bu yağmacı emperyalizmi desteklemiştir. Hatta asker yollama kararı bile çıkarmıştır. Irak’a emperyalizmin emrinde asker gönderilmesini CHP de desteklemiştir. AKP hükümeti, Filistin topraklarını işgal altında tutan ve halkını en temel demokratik haklarından mahrum eden Siyonist İsrail devleti ile de işbirliği yapmaktadır. Biz halkımızı, bağımsız devrimci sosyalist adayımıza oy vererek, düzen partilerinin bu emperyalizm yanlısı politikasını kınamaya, ve Irak’taki kahramanca anti-emperyalist direniş ile Filistin halının mücadelesinin yanında yer almaya çağırıyoruz:

Emperyalizm Irak’tan ve tüm Ortadoğu’dan defol!

Yaşasın Irak direnişi! Yaşasın Filistin İntifadası!

 

2.         AKP hükümeti, IMF’nin işbirlikçisidir. IMF ise, Amerikan emperyalizminin dünyayı ekonomik diktatörlüğü altına alıp sömürgeleştirmesinin bir aracıdır. IMF, bizimki gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde, işçi ve emekçi halka yönelik ekonomik saldırı planlarını hazırlar, kendine bağlı hükümetlerle ve işverenlerle birlikte uygulamaya koyar. Bu saldırının en önemli araçlarından biri o ülkeyi borçlandırmaktır. Ardından özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar, çalışma koşullarının ve iş saatlerinin esnekleştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi, sendikasızlaştırma gibi politikalar gündeme gelir. Bugün emekçilere, işçilere, “para yok” diyen hükümet ve patronlar, IMF ve ABD emperyalizmi karşısında boyun eği­yorlar. Bütçe kaynaklarını ABD ya da bankacıların borçlarını ödemek için kulla­nıyorlar. Yoksulluk sınırı 1 milyar 500 milyon lirayı bulmuşken, asgari ücreti 303 milyon lirada tutuyorlar. AKP hükümeti IMF’nin bu planlarının uygulayıcısı, CHP ise destekçisidir. Zira her ikisi de Türkiye’deki emperyalizme bağlı mali ve sınai sermayenin partileridir. Biz halkımızı, bağımsız devrimci sosyalist adayımıza oy vererek, düzen partilerinin bu işbirlikçi politikalarını ve düzenledikleri karşı devrimci ekonomik saldırıyı reddetmeye davet ediyoruz:

IMF ile tüm ilişkiler kesilsin! Dış borç ödemesine hayır!

Özelleştirmelere hayır, özelleştirilen işletmeler yeniden millileştirilsin!

İş Yasası, işçi ve emekçiler lehine yeniden düzenlensin!

 

3.       AKP hükümeti, asker-polis rejiminin uşağıdır. Türkiye’yi gerçekte ne meclis ne de hükümet yönetmektedir, bütün bunların ipi asker ve polis rejiminin elindedir. Bu rejimin temel kaynağı diktatörlüğün hazırlamış olduğu gerici 1982 Anayasası ve ona dayalı olarak kurulan Milli Güvenlik Kurulu’dur. Bu Anayasa ve MGK yürürlükte kaldığı sürece Türkiye’de demokrasi olanaklı değildir. AKP mecliste çoğunluğu sağlayıp hükümeti kurunca, bazı halk kesimlerinde, bu partinin önceki vaatleri uyarınca, belirli bir umut, bir bekleyiş oluştu. Ama kısa sürede AKP hükümetinin, başörtüsü, imam hatip okulları gibi bir iki gerici amacının dışında MGK rejimiyle bir sorununun bulunmadığı açığa çıktı. Oysa, Türkiye’de son dört yılda, cezaev­leri koşullarının iyileştirilmesi, siyasi tu­tuklulara baskıya son verilmesi için yapı­lan açlık grevi ve ölüm orucunda 107 kişi öldü. Yüzlercesi ise, tedavisi olanaksız hafıza kaybı, felç gibi hastalıkların kur­banı oldu. DEP’li dört milletvekili ise, yalnızca Kürtçe konuştukları için 10 yıldır hapiste. Kürtlerin üzerindeki baskılardan grevlerin ertelenmesine, üniversiteli gençlerin okuldan atılmasına, mitinglerin yasaklanıp göstericilerin coplanmasına kadar tüm anti-demokratik uygulamaların yürütücüsü, asker-polis rejiminin uşağı olan AKP hükümetidir. Bu rejimin, meclisteki asıl sözcüsü ve gözcüsü ise CHP’dir. Biz halkımızı, bağımsız devrimci sosyalist adayımıza oy vererek, asker-polis rejiminin uygulayıcıları ve sözcüleri olan AKP ve CHP’nin demokrasi karşıtı politikalarını reddetmeye davet ediyoruz.

 

1982 Anayasası yürürlükten kaldırılsın, MGK lağvedilsin!

Kürt halkına anadilde eğitim başta olmak üzere, emekçilerin, kadınların, gençlerin tüm demokratik, siyasi hak ve özgürlükleri tanınsın!

Demokrasi için emekçilerden oluşan bir Kurucu Meclis için ileri!

 

 

 

 

 

 

 

Yerel seçimler arifesinde Türkiye:

Yalanlar ve gerçekler...

 

İşçi Cephesi

 

Türkiye yeniden bir seçim dönemi atmosferine giriyor. Kılıçlar çekildi ama henüz esas mücadele başlamadı. Şimdilik taraflar rakiplerini tartmakla yetiniyor. Kuşkusuz bu durum uzun sürmeyecek. Kısa süre içinde ortalık toz duman olacak. Nitekim atışmalara, had bildirmelere bugünden tanık oluyoruz. En iyisini biz biliriz, biz yaparızcılar her zamanki gibi sahnede; hünerlerini ufaktan gösterme telaşındalar... Türkiye işçi sınıfı, yoksul emekçi kitleler ve ezilen, sömürülen tüm kesimler bu yalanlar ve gerçekler oyununu yakından izlemeli; çünkü bu oyunda sahte kahramanların kazanması ancak onların kaybetmesiyle olanaklı. Eğer işçiler ve emekçiler yalanlara artık karnımız tok derlerse daha fazla kâr, güç ve iktidar isteyen patronlar kaybedecektir. Yalana tok emekçiler karşısında ne patronlar, ne onların işbirlikçileri, ne de hükümetleri ve emperyalist uzantıları ayakta kalabilir. Yeter ki yalanın saltanatına karşı işçi-emekçi gerçeği ayağa kalkıp kendini göstersin...

 

AKP neyi temsil ediyor, ne istiyor?

 

AKP’ye karşıyız, ona karşı mücadele ediyoruz. Ama İslamcı ya da özel bir gericiliğin temsilcisi olduğu için değil. Sermayeden yana işçi düşmanı kapitalist bir parti olduğu için. Bugün AKP hükümeti Türkiye’nin uluslararası sermaye ile bütünleşmesinin, emperyalist yeniden yapılandırılmasının uygulayıcısıdır. İMF programının uygulamada olmasının anlamı da budur. AB’ye girme adına yapılan düzenlemeler de dahil olmak üzere hükümetin izlediği program bu amacın gerçekleşmesini hedeflemektedir. Bu nedenle AKP’yi sermayeden yana işçi-emekçi düşmanı bir parti olarak görüyoruz ve bu nedenle hükümetin programını bir karşı devrim saldırısı olarak tarif ediyoruz.

 

Bizim için esas olarak AKP’nin İslamcılığı ya da “gericiliği” onun bu işçi düşmanı kapitalist niteliğini örtmekte kullanıldığı için dikkate değerdir ve o oranda önemlidir. Şunu unutmayalım; AKP, geleneksel değerlere sahip emekçi kitlelerin gözünde İslam’ın ve ahlakın koruyucusu bir parti ve hükümet olarak görülmekten rahatsız değil ve üstelik sanılanın aksine bu imajdan memnuniyet duymakta ve bu durumu ince bir şekilde kullanmaktadır. Programlarının uygulayıcısı olan AKP’nin dini duyarlılıkları olan emekçi kitlelerin gözünde İslam’ın ve ahlakın temsilcisi olarak görülüp benimsenmesinden dolayı Türkiye burjuvazinin ve emperyalist güçlerin AKP’ye olan “inancı, desteği ve memnuniyeti” bizce iki kat fazladır. AKP’nin taşımaktan rahatsız olmadığı bu “İslamcı” sıfatı Türkiye’nin özel şartları içinde giderek daha fazla taşımayı “öğrenmesi” oranında (özellikle 28 Şubattan bu yana) patronların gözünde değeri artmıştır ve bu durum bugün için AKP’yi “alternatifsiz” bir konuma getirmiştir.

 

Şimdi bu koşullar altında Türkiye bir yerel yönetim seçimleri sürecine girmiş bulunuyor. “AKP neyi temsil ediyor, ne istiyor?” sorusuna gerçek anlamda cevaplar verilemediği ölçüde AKP’nin yükselişi devam edecektir. Kuşkusuz AKP seçimlerden daha güçlü çıkmasını bir güvenoyu olarak sunacak ve bu aynı zamanda dolaylı şekilde neo liberal karşı devrim saldırısının devamına onay anlamına gelecektir.    

 

Neo liberalizm, özelleştirmeler, işsizlik...

 

Öyleyse İslamcılık, gericilik, laiklik tartışmalarıyla görülmez hale gelen saldırıları berraklaştırmak gerekiyor... Özelleştirmeler hızla sürüyor. Yerli, yabancı sermaye güçlerine satılan  kamu işletmeleri işsizliği, yoksulluğu yaygınlaştırıyor. Yürürlüğe sokulan yeni iş yasası ile çalışma ücretleri, saatleri ve koşulları, kıdem tazminatı gibi kazanılmış haklar işçi ve emekçiler aleyhine yeniden düzenlendi ve tüm işyerlerinde uygulamaya giriyor. Sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma bu saldırının doğal bir uzantısı olarak işliyor.  Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, sağlık, ulaşım ve eğitim gibi en temel alanların özelleştirilmesi yürürlükte. Çalışabilenler için emeklilik ulaşılabilir bir hedef olmaktan uzaklaşıyor. İşsizlik ve yoksulluk mutlak bir nitelik kazanmış durumda. Ücretler istikrarlı bir şekilde eritiliyor. Asgari ücret yoksulluk sınırının dörtte birinden daha az. Anlatmak, örneklemek için yerimiz yetmiyor ama saldırıların ardı kesilmiyor: Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve Yerel Yöne­timler Yasası belediyelerin özelleştirilmesi için gün sayıyor...

 

Bu tabloya rağmen Tayyip Erdoğan’a ve tabii ki patronlara göre Türkiye’ye bahar gelmek üzere! Enflasyon düşüyor (ama istihdam artmıyor aksine işsizlik istikrarlı şekilde artıyor), borsa yükseliyor (ama üretim, yatırım yükselmiyor), patronlarımız kârlarını yükseltiyor (ama emekçilerin alım güçleri azalmaya devam ediyor), yabancı sermaye Türkiye’yi yatırım için uygun ülkeler sınıfına dahil ediyor (ama bu ülkenin işçileri, emekçileri için bu ülke yaşanamaz hale geliyor)...

 

Bu koşullar altında artan işsizlik ve yoksulluğa karşı, eğitim ve sağlık haklarının ellerinden alınmasına karşı, özgür ve eşit koşullarda yaşamalarının engellenmesine karşı hayır demek isteyen işçi ve emekçiler asker-polis rejiminin en sert saldırı ve engellemelerine maruz kalıyor. Memleket dahilinde izlenen bu politika hudutlar dışında yoksul ülke halklarının işgal edilip, sömürgeleştirmesine onay vermeye, katılmaya kadar uzuyor. Bu tabloya rağmen Yerel Seçimler arifesinde sadece laiklik karşıtı olduğu iddiasıyla AKP’ye karşı “milli cephe”ler önerenlerin, “Kıbrıs’ı veren haindir!” diyenlerin, Irak’ta Kürt Devleti kurduracaklar diye kuduranların AKP’nin işçi-emekçi düşmanı bir saldırı programının uygulayıcısı olmakla ilgilenmediğini aksine DSP, ANAP, MHP, YTP gibi dün aynı saldırı programının uygulayıcısı olduklarını biliyoruz. DYP, CHP, SHP, SP başbakan, bakan, milletvekili olarak bizzat hükümet olup bu işçi-emekçi düşmanı programları uygulamadılar mı?

 

CHP’nin muhalefeti!

 

AKP öcüdür! CHP’in AKP karşıtı muhalefeti gevezelikler bir kenara bırakılırsa sadece bu sözlerle özetlenebilir. Tarihinin en büyük ekonomik, politik ve ideolojik saldırısıyla karşı karşıya olan Türkiye işçi sınıfına CHP’nin önerdiği sadece “laiklik” mücadelesidir. CHP’nin laiklik mücadelesinin orduyu göreve çağırmakla sınırlı, devletçi, bürokratik, darbeci ve mevcut baskı rejimini baş tacı yapan bir çizgide olduğunu biz tartışmaya ihtiyaç duymuyoruz. Kuşkusuz Deniz Baykal ve CHP kurmayları bunu “ulusal birlik ve beraberlik temelinde cumhuriyet değerlerinin korunması” diye tanımlamayı tercih edecektir. Kimsenin kafası karışmasın, aslında CHP şunu söylemek istiyor: “Biz AKP’nin izlediği saldırı programının laik olanına talibiz.” Bir gün olsun cumhuriyet lafını ağzından düşürmeyen bu kesimden bu ülkenin işsizlik, yoksulluk, açlık içindeki işçi ve emekçilerinin durumuyla ilgili bir söz duydunuz mu? CHP hükümete ortak olduğu zamanlarda işçi ve emekçilere tüm ekonomik, siyasal, sosyal haklarını verdi ve şimdi AKP bütün bunları geri alıyor değil. AKP’nin neo liberalizm yanlısı kapitalist bir parti olduğu ve İslamcı, muhafazakar motifleri kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı CHP’nin tarifine gerek olmaksızın bizler için açık çünkü yaşıyoruz. Sorun şu ki CHP muhalefeti sınıfsal değil tamamen çıkarsal ve o çıkar hiçbir şekilde geniş kitlelerin çıkarlarını temel almıyor.

 

SHP gölgesinde Demokratik Güç Birliği

 

5 Nisan 1994 kemer sıkma kararlarının Tansu Çiller ile birlikte iki önemli simasından biri olan Murat Karayalçın’ın partisi SHP, peşine beş “sol/sosyalist” partiyi (DEHAP, ÖDP, Özgür Parti, EMEP ve SDP) takmanın başarı ve gücüyle 28 Mart seçimlerine giriyor. Diğer partiler gibi onlarda kendilerine oy isteyecek. DGB’yi oluşturan partilerin tümünün bu güç birliği içinde olma nedenleri ve dolayısıyla beklentileri var. SHP, adının verdiği meşruiyet ile diğerlerinin çatısı olmayı sağladı. Olmayan seçmenini bu sayede oluşturmanın rahatlığını yaşıyor. Olası bir başarı durumunda (örneğin DGB’nin yüzde 10 üzerinde bir oy alması) SHP’nin pazarlık gücünün artmasına güvenerek yeni noktalara sıçramayı denemesi olasıdır. DEHAP kurmayları Türkiye’nin partisi olma uğraşında DGB’nin değil ama SHP’nin bir rol üstlenebileceğine inanıyor olsa gerek; çünkü 3 Kasım seçimlerinde 1,5 milyon oy almış bir partinin kendisinin onda biri büyüklükte seçmeni olan bir partiye kendini yaslamasının başka bir açıklaması olamaz. DBG’nin (Özgür Parti bir yana bırakılırsa, bilindiği üzere bu parti DEHAP’ın kapatılmasına karşı önlem olarak kuruldu) diğer partilerinin durumunu SHP ve DEHAP’a göre daha ayrı değerlendirmek gerekir. Bir sonraki yazımızda İşçi Cephesi olarak seçimlerdeki tutumumuzla birlikte DGB’yi  ve bu partilerin seçim tutumlarını daha ayrıntılı olarak ele almaya çalışacağız...

 

 

 

 

28 Mart oy sandığı:

Emek mi, sermaye mi?

 

 

 

Arif Benol

 

Çok değil bundan sadece 15 ay önce, 3 Kasım’da, genel seçimler yapıldı. Genel seçimler öncesinde İşçi Cephesi olarak şu tesbiti yaptık: “Türkiye bir kez daha olağan bir olağanüstü erken seçimin arifesinde. 3 Kasım seçimleri, önceki seçimler gibi sıradan bir sıradışılık içinde gerçekleşiyor. Aynı yüzler, aynı yalanlar, aynı sahtekarlıklar, aynı soytarılıklar bıktırıcı bir tekrar içinde yeniden sahneleniyor. Değişen sadece işçi ve emekçilerin ağırlaşan yaşam şartları. Sorunları çözmeye aday olan TÜSİAD’cı, orducu, dinci, faşist partiler dün olduğu gibi bugün de sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştırarak kapitalist düzenin işlemesini teminat altına alıyorlar.”

 

Şimdi, 28 Mart Yerel Yönetim Seçimlerine bir aydan daha az bir zamanın kaldığı şu günlerde, işçi sınıfı ve emekçiler için dünden farklı olan nedir? İşsizlik, yoksulluk mu azaldı, emekçilerin alım gücü mü yükseldi ya da daha özgür, daha adil ve eşit bir toplumsal düzene mi kavuştuk? Kuşkusuz 15 ay önce söylediklerimizi satır satır tekrarlamakla yetinmeyeceğiz. Diğer yandan bir gerçeğe işaret etmek amacındayız: Burjuvazi ve partileri tarafından sadece oy dönemlerinde hatırlanan, “kıymetleri” sadece oy pusulasının sandığa düştüğü ana kadar olan işçi ve emekçiler bir şeyi kesin olarak bilmelidir; 28 Mart sandığında oylanan şu ya da bu kişi ve parti değil bizzat kendisidir. Dolayısıyla işçiler ve emekçiler oylarını ya kendi çıkarları için verecekler ya da yenilgileri için...

 

Sermaye partilerine oy yok!   

 

Niçin böyle diyoruz? 15 aylık AKP hükümeti kendinden önceki DSP-MHP-ANAP hükümetinin hazırladığı iş yasasını (ki bu yasa çalışma hayatının esnekleştirilmesi adıyla işçi ve emekçiler için işsizlik, yoksulluk, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma demek; kıdem tazminatı gibi kazanılmış hakların yitirilmesi demek...) uygulamaya soktu. Özelleştirmeler hızla devam ediyor. Son olarak TÜPRAŞ özelleştirildi. Sırada Petkim, Telekom ve diğerleri var. Eğitim, sağlık ve yerel belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi bu sürece eşlik ediyor. Bu çerçevede son olarak Kamu Yönetimi Temel Yasa Tasarısı kanunlaşmak için gün sayıyor. Tahribat o kadar büyük ve saklanamaz durumda ki kimi sermaye partilerinin sözcülerinin bile Türkiye nüfusununun %70’nin yoksulluk sınırının altında yaşadığına ilişkin beyanatları basına yansıyor...

 

Bu tablo bir kaza ya da bilinmezlik içermiyor, bilinçli bir siyasi tercihin sonucu. 3 Kasım’da sandıktan hükümet olarak çıkan AKP, 15 ay boyunca işçi ve emekçilere karşı bu saldırıları gerçekleştirdi. Şimdi bu saldırılarına devam edebilmek için 28 Mart sandığından yine lider çıkmak zorunda ve bunun için oy istiyor. AKP hükümetine verilecek her oy saldırılara destek ve güven anlamına gelecektir. Bu nedenle işçi ve emekçiler AKP ya da bir başka partiye değil aslında kendi geleceklerine oy verecekler.

 

Kuşkusuz Türkiye 15 ay içinde bu hale gelmedi. AKP hükümeti döneminde saldırılar sadece genişledi, büyüdü ve hız kazandı. AKP kendinden önceki hükümetlerin (ANAP, SHP-DYP, REFAH-YOL, DSP-MHP-ANAP vb...) çeşitli nedenlerle sürdüremediği ve/veya yarıda kalan saldırılarını devam ettirmekte. CHP’de bu saldırı programının bir parçası. CHP’nin AKP ile “zıtlığı” bu saldırı programından kaynaklanmıyor. CHP sadece saldırıları başka bir “kıyafet” içinde yapmaya aday. Buna “laiklik, çağdaşlık” gibi adlar vermek ne işçi ve emekçilere yönelik neo liberal saldırların hedefini ve şiddetini azaltıp değiştiriyor ne de başta Kürt halkı olmak üzere ezilen ve sömürülen diğer toplumsal kesimlerin üzerindeki baskı ve saldırıları ortadan kaldırmaya yol açıyor...

 

AB’cilere oy yok!

 

Sadece CHP değil SHP’de bu saldırı programının parçasıdır. Haftalardır Murat Karayalçın’ın CHP’ye yaptığı ortaklık çağrılarını okuyoruz. CHP için saydıklarımız aynı şekilde SHP için de geçerlidir. Nitekim Karayalçın hedeflerde bu derece benzer olan partilerin (CHP gibi YTP, CTP ve DSP’nin de) ayrı durmasına anlam veremediğini her fırsatta dile getirdi, halen dile getiriyor ve yaşanacak olası başarısızlıkların yakınlaşmayı sağlayacağını kendince umuyor... SHP-CHP ayrılığı ideolojik, politik-programatik değil kişisel düzlemde oluşmuş geçici bir ayrılıktır. Yaşananlar, söyleneler, yazılıp-çizilenler ve uygulama bunun kanıtı.

 

Demokratik Güç Birliği (DGB) adıyla, SHP çatısı altında seçimlere giren DEHAP, Özgür Parti, ÖDP, EMEP ve SDP bu durumda kendi hedeflerini ve pozisyonlarını nasıl konumlandırıyor olabilir? Kuşkusuz her ittifak, her işbirliği-güçbirliği belirli esneme ve fedakarlıkları gündeme getirir. Taraflar en az tavizle en yüksek faydayı sağlamaya çalışır. Bunlar gerçekler... Oysa DGB’yi oluşturan partilerin tercihi SHP önderliğinde bir ittifak oluşturmak oldu. Böylece DGB, “emek, barış, demokrasi” ekseninde hareket etme iddiasından SHP’nin önderliğinde Türkiye için bir “umut projesi” sunma yanılsaması yaratma noktasına savruldu. Ayrıca unumayalım, DGB’nin sadece SHP ile ittifak yapabilmiş olması CHP’nin ve aynı şekilde İsmail Cem’in partisi YTP’nin bu ittifakı reddetmesiyle oldu...

 

Sivil toplum mücadelesi değil sınıf mücadelesi!

 

DGB seçim ittifakı “samimi” bir AB yandaşlığı ötesinde hiç bir siyasi proje önermemektedir. DGB’nin alâmet-i fârikası “samimiyetsiz” AB’ciler karşısına samimi AB’ciler olarak dikilmekten ibarettir. “Müşteri değil yurttaşız!” şiarıyla yeni bir politik eksen çizen; daha da ötesi bu eksende “yeni bir dünya” öneren anlayış toplumsal değişim ve gelişimin sivil toplumcu temellerde “evrimsel” yapılanmasına işçi ve emekçileride ortak etmek istiyor. Bu çerçevede uzun bir süre önce en yetkili ağızlarından; “Türkiye bir AB ülkesi olsaydı bir Kürt Halk hareketi olmazdı. Türkiye AB’ye girdiğinde biz hedeflerimizi gerçekleşmiş sayarız” açıklamasını yapan DEHAP yönetimi için kağıt üzerinde “yurttaş” olma aşamasına geçmek belli ki bir ölçü. Oysa bunun bir ölçü olmadığını bir AB ülkesi olan İspanya’nın DEHAP’ı sayabileceğimiz BASK partisinin yasadışı ilan edilip kapatılması ve bir çok üyesinin terör suçlusu olarak tutuklanması örneğinde net olarak görüyoruz. Benzer şekilde Korsika, İrlanda bu listeye hemen eklenecek örnekler. Çeşitli nedenlerle DGB’nin bu politik hattına giren diğer partiler (SDP, EMEP) önümüzdeki dönem içinde ya bu sivil toplumcu AB yolunda devam ederek kemikleşecek ya da emek ekseninde devrimci bir kopuşu gerçekleştirecektir. DGB Türkiye solunda yeni bir kümelenmenin göstergesidir... İşçiler ve emekçiler sivil toplumcu, AB’ci anlayışlara 28 Mart sandığından geçit vermemelidir...

 

Kapitalist sömürüye, emperyalist işgale, asker-polis rejimine oy yok!

 

İMF’ci, AB’ci, işgalci, sermaye yanlısı, mafyacı, faşist, milliyetçi, hortumcu, vurguncu partilere karşı devrimci sosyalist bir alternatife ihtiyaç var... Bu nedenle programımızı ve mücadelemizi Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin karşı karşıya olduğu saldırı ve sorunları temel alan bir eksen üzerine kurmalıyız. Mücadelede üç temel eksen öngörüyoruz: Neo liberal ekonomik karşı devrime karşı mücadele, haklar ve özgürlükler için siyasal demokrasi talebiyle asker-polis rejimine karşı mücadele ve emperyalist işgal ve sömürgeleştirmeye karşı anti-emperyalist temelde enternasyonalist bir mücadele...

 

28 Mart yerel seçimlerinde bu üç temel eksen üzerinden tavrını işçi ve emekçiler yönünde kullanmayan hiç bir parti ya da bağımsız adaya oyumuzu vermeyeceğiz. Adlarında “sosyal demokrat” ya da “sol” ibarelerinin olmasına değil politika ve uygulamalarında işçi sınıfından yana emek eksenli bir politik/programatik yönelişe sahip olmalarını temel alıyoruz. Yukarıda da sıraladığımız üzere biz İşçi Cephesi olarak bu seçimlerde işçi sınıfının çıkarlarını ön planda tutan ve sömürü, işgal ve rejim karşısında emekten yana devrimci sosyalist tutum alan bir parti olmadığını düşündüğümüz için devrimci sosyalist adayları destekliyoruz. Bu çerçeveden hareketle bağımsız devrimci sosyalist adaylarla seçimlere katılmayı öngörüyor ve güçlerimiz oranında bu yönde bir politik müdahale çizgisi geliştirmeyi hedefliyoruz. Amacımız seçimler boyunca AKP hükümetinden ve ana muhalefet partisi CHP’den başlayarak tüm sermaye partilerine karşı devrimci bir teşhir politikası izlemektir. Devrimci sosyalist ajitasyon ve propagandanın imkanlarını kullanarak sadece sermaye partilerine karşı değil aynı zamanda sınıf hareketini sivil toplumculuğa yamamak isteyenlere karşı da uzlaşmaz bir mücadele içinde olmak gerektiğini savunuyoruz. Bu nedenle sivil toplumculuğa, sol-sağ liberalizme ve ulusalcılığa karşı da devrimci sınıf politikasını savunuyoruz.   

 

 

 

 

 

Kıbrıs yol ayrımında

 

 

Murat Yakın

 

AKP iktidarı bu günlerde Kıbrıs sorunu karşısında zorlu bir sınav veriyor. Türkiye’nin AB içindeki geleceğinin üstü örtük bir biçimde Kıbrıs sorununun çözümünde Türk hükümetinin oynayacağı “yapıcı“ role endekslenmiş olması, yalnız on yıllardır bir kangren halini almış Kıbrıs sorununu yeni bir aşamaya taşımadı, aynı zamanda Türkiye’de mevcut rejimin işleyişini tartışma konusu haline getiren yeni bir güçler savaşını kışkırtmış oldu. Geride kalan bir ay boyunca baş döndürücü bir politika trafiği gündeme geldi. Önce Kıbrıs’ın kuzey kesiminde gerçekleşen genel seçimler ve oluşan yeni politik kompozisyon ve ardından Annan Planı, müzakere şartları, Denktaş’ın rolü ve 1 Mayıs’tan önce çözüm tartışmalarında odaklanan bir zamana karşı yarış başlamış oldu.

 

TÜSİAD ağırlığını koyuyor

 

22 Ocak 2004 tarihinde gerçekleştirilen 34. TÜSİAD genel kurulu, hem AB yanlısı finans burjuvazisinin AKP hükümeti karşısındaki duruşuna, hem de Silahlı Kuvvetler’in rejim içindeki mevcut konumuna yönelik tavrına ilişkin belirleyici ve üzerinde dikkatle durulması gerekli ipuçlarıyla doluydu. Görevini, Sabancı Grubu'ndan Ömer Sabancı'ya devreden TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan neredeyse tüm konuşması boyunca AKP hükümetinin izlemekte olduğu siyaset ile TÜSİAD hedefleri arasındaki uyuma dikkat çekti. Dahası, Özilhan konuşmasında açık bir biçimde AB üyeliğinin yolunun Kıbrıs sorununda BM’in önerisi zemininde bir çözümden geçtiğini ifade ederek, "AB'ye üyelik sürecinde BM'nin Kıbrıs önerisi dikkatle değerlendirilmelidir" sözleriyle AKP hükümetine yönelik yüreklendirici ve güçlü bir mesaj göndermiş oldu.

 

Kuskusuz tam da Kıbrıs sorunun masaya yatırıldığı ve Türkiye’nin AB ile müzakere süreci tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde, TÜSİAD yönetiminin ulusalcı güçler ve ordu yönetim kademelerinde yer alan muhalif kesimlere dönük olarak ağırlığını bu denli net ve belirleyici bir biçimde koymuş olması, burjuva siyasetinde TÜSİAD patentli büyük sermaye, müslüman demokrasiye entegre olmuş İslamcı finans çevreleri ve medya tekelleri arasında şekillenmekte olan yeni bir saflaşmanın da açık bir göstergesiydi.

 

23 Ocak tarihinde gerçekleştirilen MGK toplantısı ise, en azından Silahlı Kuvvetler’in yönetim kademesinin “AB hedefi“ doğrultusunda rejim içindeki ağırlığından belirli ölçülerde taviz vermeye eğilimli olduğunu gösterdi. İlk kez bir MGK metninde Kıbrıs sorununun çözümünde Annan Planı’nın “temel alınabileceği“ ve bu konuda bir milli mutabakata varıldığı belirtilmekteydi. Görünen o ki, Kıbrıs’ta çözüm yolunda devletin üst organlarında şimdilik bir orta yol bulunmuş durumda.

 

Sorunun kaynağı olanlar çözüm olabilir mi?

 

“Kıbrıs sorununun“ tarihi, emperyalizmin Kıbrıs üzerinde hakimiyet mücadelesinin bir tarihidir. Aynı zamanda adadaki İngiliz emperyalizmine karşı gelişerek güçlü bir dinamiğe dönüşen bağımsızlık hareketiyle başlayan bu kanlı tarih, emperyalizmin bu hareketi kırmak için Türk ve Yunan devletlerini de müdahil ederek sinsice kışkırttığı kanlı bir iç savaşla yeni bir çehre kazandı. Kıbrıs devletinin bağımsızlığına dönük uzun bir yıpratma savaşının ardından,  “garantör“ devlet sıfatını kullanarak Türk devletinin adanın kuzey kesimini işgali, geride bağımsızlığını yitirmiş, ekonomik olarak tahrip olmuş ve duvarlarla ortadan ikiye bölünmüş bir Kıbrıs bıraktı. Şimdi, aynı emperyalizm aynı devletlerden ve bu kanlı tarihte kendi üstlerine düşen bölücü ve parçalıyıcı rolü hakkıyla yerine getirmiş olan Denktaş, Klerides, Papadopulos gibi politik aktörlerden “sorunun çözümünü” talep ediyor. Kanlı tarihin, parçalanmışlığın ve bağımlılığın sorumluları kenara çekilmeden, hatta “savaş suçlusu” olarak mahkum edilmeden, Kıbrıs halkının geleceği bizce hala karanlıktadır.

 

Müzakere masasına yatırılan Kıbrıs’ın özgürlüğü

 

Bugün emperyalizmin BM eliyle masaya sürmüş olduğu çözüm paketi ne yazık ki, Kıbrıslı Türkler ve Rumlarca bir kurtuluş yolu gibi görülmekte. “Emperyalist çözümün“ masaya yatırılmasından önce önyargılarla zehirlenmiş, emperyalizm ve kapitalizm karşıtı bir önderlikten mahrum Kıbrıs emekçilerine dönük olarak “çözümün“ tek kurtuluş yolu olduğunu müjdeleyen güçlü bir propaganda başlatılmıştı zaten. Bu propagandanın en utanç verici sonuçlarını kuzey kesiminde gerçekleştirilen genel secim kampanyalarında ve adanın geleneksel “sol“ partileri AKEL ve CTP’nin soruna yaklaşımında açıkça görmek mümkün. Dolayısıyla sorun bugün ABD’nin “tarafsız“ hakemliği, Denktaş’ın müzakere yaklaşımı, Türk ve Yunan hükümetlerinin tutumu ve ille de 1 Mayıs tarihine yetiştirilecek bir uzlaşma planı tartışmalarına kilitlenmiş durumda.

 

Annan Planı adadaki halklara oranları ölçüsünde temsiliyet ve bağımsız bir Kıbrıs devleti vaat ediyor, ama adadaki İngiliz egemenliği günlerinden beri varlıkları hiç sorgulanmayan İngiliz askeri üslerine ilişkin tek bir satır içermiyor. Plan adadaki Türk işgalinin yol açmış olduğu nüfus ve mülkiyet sorunlarına ilişkin bir dizi düzenlemeyi öngörüyor, ama ne hikmetse “bağımsız ve birleşik Kıbrıs“ devleti üzerinde Türk ve Yunan devletlerinin garantörlüğünü temel alıyor. Kıbrıslı Türk ve Rumlara barış ve özgürlük vaat ettiği iddia edilen “çözüm“ planını sunan, Kıbrıs’ın kanlı ve parçalanmış tarihini yaratan emperyalizmin ta kendisi. Dahası, BM’nin çözüm politikası emperyalizmin Ortadoğu’da başlatmış olduğu askeri ve politik yeniden sömürgeleştirme saldırısıyla tam bir bütünlük arz ediyor. Emperyalizmin Annan “çözümünden“ temel beklentisi, hayati öneme sahip enerji kaynaklarının kesiştiği bu stratejik bölgede adayı emperyalizm için “hiç batmayan bir uçak gemisi“ haline getirmekten başka bir şey değil.

 

Gerçek çözüm Kıbrıs halkına bağlı

 

Biz Annan Planı’nın Kıbrıs’ı AB emperyalizminin yeni bir sömürgesi haline getirmenin projesi olduğuna inanıyoruz. Ama bu demek değildir ki eski bölünmüşlüğü savunuyoruz. Ne de Kuzey Kıbrıs’ın “anavatandan koparıldığı” şoven iddiaları kabul edilebilir. Kıbrıs halkı birleşmelidir ve Türk ve Yunan devletlerinden bağımsız, hükümran bir devlet olmalıdır. Ne var ki, Annan Planı ve iki komşu devletin “garantörlüğü” ne Kıbrıs’ı gerçek bağımsızlığa taşıyacak ne de iki halkı tek bir bütün içinde kaynaştırabilecektir.

 

Bu iki talebin tek bir gerçekleştiricisi vardır, iki taraf için de ortak olan bir payda: Kıbrıs emekçi sınıfı. Türküyle Rumuyla tüm Kıbrıs emekçileri, bağımlılığın ve bölünmüşlüğün kaynağı olan emperyalizmin ve sermaye sınıflarının çıkarlarından bağımsız bir birleşik Kıbrıs projesi geliştiremedikleri sürece, Kıbrıs halkı ne yazık ki umutlarını CTP ya da AKEL gibisinden yeni sömürgecilik yandaşlarına bağlamaya devam edecektir.

 

 

 

 

 

Irak’ta direniş kitleselleşiyor

 

 

Cihat Aktar

 

       ‘Yanılmışız… Seyyar laboratuarlar, meteoroloji balonlarına hidrojen üretmek içinmiş’

David Kay, ‘uzman’

 

 

Irak halkının üzerine bomba yağdırmaya başladıkları günün yıldönümüne yaklaştığımız bu günlerde ABD ve İngiltere hükümeti sözcüleri yukarıdakine benzer açıklamalar yapmaya başladılar. Üzerlerinde silah taşıdıklarını iddia ederek öldürdükleri çocuklar içinde muhtemelen elma şekerlerini el bombası zannettiklerini ileri süreceklerdir.

 

İşgal gerekçesi olarak ileri sürdükleri bütün sebeplerin birer yalan olduğunu ilk günden itibaren biliyorduk. Milyonlarca insanın dünyanın dört bir yanında meydanları doldurmasının sebebi de işgalcilerin bu yalanların ardına gizledikleri emperyalist emelleriydi. Halklar, en büyük terörün, işgallerin ve savaşların sebebinin Saddam Hüseyin ve onun gibiler olmadığını, asıl tehdidin emperyalist devletlerden geldiğini ve eninde sonunda kendilerini de vuracağını biliyorlardı. Fakat güçlü bir enternasyonalin yokluğunda, kitleler Birleşmiş Milletler gibi emperyalizmin ürünü ve onun hizmetinde olan bir örgütten medet umar hale geldi. Bir istisna hariç; Iraklı halklar. Yani nüfusun büyük bir ağırlığını oluşturan Sünni ve Şii Müslüman kesimler.

 

Emperyalizmle ittifak yaparak bir yandan Saddam rejimine bir yandan da yoğun bir Kürt nüfusuna sahip olan Türkiye, Suriye ve İran’a karşı Kuzey Irak’ta kendi idari yapısını oluşturmaya çalışan KDP ve YNK önderliğindeki Kürt halkı, Körfez Savaşına dek yine emperyalizmin desteğindeki Saddam’ın terörüne ve kitle imhasına maruz kalmıştı. Fakat yağmurdan kaçarken doluya tutulma konusunda belki de tarihin en büyük deneyimine sahip olan bu halk, emperyalizmle girdiği ittifak konusunda çok temkinli. İşgalden faydalanıyor gözüken fakat bölge halklarıyla dayanışma yolunu seçmeye hazır olan halk Kürtlerdir. Bunun en önemli sebebi dini yönü ağır basmayan ulusal bir yapıya sahip olması ve bütün bölge devletleri tarafından aşağılamaya ve baskıya maruz kalması. Bir diğer önemli sebepse işgalcilerin bölgeyi terk etmek zorunda kalması olasılığı. Bunu önümüzdeki döneme ilişkin bir gelişme dinamiği olarak bir kenara bırakıp giderek artmakta olan direnişe bakarsak eğer karşımıza Baas rejiminin dayandığı kesim olan Sünniler ve İran’ın arkasında durduğu geniş bir Şii nüfus çıkıyor.

 

Irak’ta direniş kitleselleşiyor

 

Saddam Hüseyin’in tutsak edilmesi ilk anda işgal güçleri, ve özellikle de olmayan kitle imha silahları üzerine söyledikleri yalanlardan ötürü kamuoylarında hızla prestij yitirmeye başlayan Bush ve Blair için önemli bir başarı anlamını taşıyordu. Bunun aynı zamanda Irak’taki, işgal güçlerince ikiyüzlü bir biçimde “terörizm” olarak adlandırılan direniş hareketini demoralize edeceği, güçsüzleştirip sonunda yenilgiye uğramasına yardımcı olacağı tahmin ediliyordu. Ancak bu “emperyalist hayal” kısa sürede yerini ”şaşırtıcı“ gerçekliğe bıraktı: direniş zayıflamakla kalmıyor, tam tersine gün geçtikçe güçleniyor, işgal güçlerine ardı ardına ölümcül darbeler indiriyordu. Tam böylesi bir dönemde Şii muhalefetin anti-emperyalist mücadeleye katılması Washington’un planlarını iyiden iyiye altüst etti.

 

Ulusalcı direniş

 

Geçtiğimiz yıl 12 Kasım’da ABD’de yayımlanan Phildelphia Inquirer gazetesinde belirli bölümleri yayımlanan bir gizli CIA raporuna göre, Irak’taki direniş hareketine on binlerce yeni savaşçının katılımıyla politik ve askeri durum işgalciler açısından giderek olumsuz bir özellik kazanmaya başlamıştı. Şu anda Irak’ın Sünni Arap kesimleri arasında bir düzineden çok örgü işgal güçlerine karşı silahlı mücadele vermekte. Bunların bazıları daha işgal öncesinde bizzat Irak silahlı kuvvetlerince kurulmuştu. Ama bugünkü direniş örgütlerinin hepsi Saddam yanlılarından oluşmuyor. Bunu, CIA’nın Ulusal Haberalma Konseyi eski başkan yardımcısı Graham Fuller de onaylıyor: “…şunu bilmek çok önemli: Birleşik Devletler kuvvetlerine karşı direniş hareketinin büyük bölümü Saddam yanlısı örgütler değildir.” (La Vanguardia, 16/12/2003).

 

Emperyalist güçlere karşı silahlı mücadelenin esas başlatıcısı hiç kuşkusuz Saddam’ın Baas partisi oldu. Bununla birlikte Irak rejiminin militaristleştirilmesi döneminde yüz binlerce partili ve ulusalcı militan partiden uzaklaştırılmış, parti neredeyse tasfiye edilip silahlı kuvvetlerin bir yan organı haline indirgenmişti. Şimdi bugünkü ulusalcı direnişin ana gövdesini esas olarak bu militanlar oluşturmakta ve önderliğini üstlenmekteler. Eski CIA’cı Fuller bunu şöyle açılıyor: “Saddam’ın ortadan kaybolmasına sevinenlerin sayısı az değil, zira onlara göre Saddam Baascılığın adını karalamış ve onu totaliter bir denetimin eşanlamı haline getirmişti. Baas’ın geri kalan unsurları şimdi “yeni” ve “başka” bir parti için mücadele etmenin, hatta “demokratik bir Baas” çağrısı yapmanın koşullarına kavuşmuş durumdalar. Bu unsurlar direnişi sürdüreceklerdir” (a.g.y).

 

Öte yandan, başlangıçta emperyalizmin kurduğu kukla Irak hükümet konseyine katılan Irak Komünist Partisi son dönemde özellikle geniş taban kesimlerinde çok ciddi bir kriz yaşadı ve parti militanlarının büyük bölümü koparak silahlı direniş hareketine katılmaya karar verdi. Bugün bir dizi ulusalcı direniş hareketi, Irak’ın Kurtuluşu İçin Birlik Cephesi çerçevesinde mücadeleyi sürdürmekte. Bunların yanı sıra, El Katayib al Mücahidin fi al Salafiye al Irak ve Al harakat al İslamiye fi al Irak gibi Saddam’a asla destek vermemiş olan ama ABD’nin ve emperyalist işgal kuvvetlerinin ezeli düşmanı olan islamcı örgütler de silahlı direnişin parçasını oluşturmaktalar. Bu anlamda Bush’un yegane başarısının Irak’ın tarihinde ilk kez ulusalcı ve islamcı güçleri bir araya getirebilmiş olması denebilir.

 

Şiiler seferber oluyor

 

Geçtiğimiz yılın sonlarına değin işgal güçlerinin en önemli iddialarından biri direnişin esas olarak Falluja ve Ramadi kentlerini içine alan “Sünni üçgenle” sınırlı olduğuydu. Buradan hareketle de emperyalistlerce, yeni Irak ordusunun Kürt peşmergeler ile Şii milislerden oluşturulması, işgal kuvvetlerinin “Iraklılaştırılması” ve ülkenin bir iç savaşa doğru itilmesi stratejisi geliştirilmişti. Ama ABD’nin (Kürtlerin yanı sıra) Şii nüfusunu kendi planlarının toplumsal temeli olarak görme düşü, son dönemde gerçekleşen işgal karşıtı Şii seferberliğiyle son bulmuş durumda. ABD’yi bu düşü görmeye iten Şii cemaatleri arasında yaşanan iktidar kavgaları, Körfez Savaşı sonrasında ABD’nin Saddam’a karşı Şiilere silah ve para yardımı yapması ve güneydeki petrolü kontrol etmek isteyen aşiretlerin işbirliğine yanaşma tavrıydı. Kaldı ki, işgalci devletlere duyulan büyük kitlesel nefretin basıncı altında kalıp BM şemsiyesi altında uzlaşma aramaya niyetlenenlerin başında da İran’ın Irak’taki çıkarlarını temsil eden Ayetullah Ali Sistani geliyordu. Suskunluğunu artan silahlı direnişin lehine bozmasının sebebi ise yine kendi tabanını kaybetme korkusuydu. 

 

Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ve Saddam rejimi tarafından ayrımcılığa ve ağır baskılara maruz bırakılan Şiilerin emperyalist işgale açık destek vermemekle birlikte direniş hareketine de katılmadığı bir gerçek. Aslında Al Daua, Necef’de öldürülen Mohamad Bakr Hakim önderliğindeki İslam Devrimi Yüksek Konseyi gibi örgütler ile Muktada el-Sadr gibi genç ve radikal önderler epeyden beri silahlı direnişin zorunluluğu yolunda basınçlar geliştirmekteydi. ABD’nin sömürge valisi Paul Bremer,  Ayetullah Ali Sistani’nin geçtiğimiz Aralık ayına kadar suskun kaldığı dönemde, Ahmed Çelebi ve İyad Allaui gibi palyaçoları Şii toplumunun temsilcileri olarak kukla Irak hükümetine dahil ederek bu topluluğu yatıştırma ve denetim altında tutma çabası içindeydi. Ama Sistani verdiği ilk işgal karşıtı demeçte, Irak’ta herhangi bir hükmü olmayan bu kuklaların otoritesini ellerinden almakla kalmadı, daha da önemlisi Bush’un 2004 Haziranı’nda yönetimi, bizzat kendisinin seçtiği insanlardan oluşan bir “egemen meclise” devretme planını kabul etmediklerini ilan etti.

 

Ali Sistani’nin bu açıklamasının ardından yüz binlerce Şii Necef, Musul, hatta Bağdat’a sokaklara dökülerek demokratik seçimler ve gerçekten egemen bir Kurucu Meclis talep etmeye koyuldular. Hatta, ABD’nin bu istekleri kabul etmemesi halinde silahlara başvurulacağı tehdidi ortalıkta dolaşmaya başladı. Paul Bremer’in bu taleplere ilk tepkisi, Irak’ta demokratik seçimlerin yapılabilmesi için “yeteli güvenliğin ve zamanın” olmadığı yolundaydı. Bu iddiaya verilen, güvenliğin ülkedeki işgalin son bulmasına bağlı olduğu yolundaki yanıt, Bremer’in ilk uçakla Washington’a giderek durumu Bush’la müzakereye girmesi için yeterli oldu. Gene de, Ali Sistani’nin Irak’ta iktidarın emperyalist işgale karşı bir yönetimin eline geçmesiyle sonuçlanacak talebinin emperyalist güçlerce kabul edilmesi bugün için olanaklı görünmüyor. Bu durumun Sistani’nin İran’la yakın ilişkileri dolayısıyla ABD-İran ilişkilerini nereye götüreceği ise ayrı bir soru işareti. Yalnız kesin olan bir şey varsa o da işgal ve direnişin süreceği.  

 

Bununla birlikte, Şiilerin emperyalist işgale karşı koymuş oldukları tavır Irak’taki direniş hareketinin niteliğinde önemli bir değişim, bir sıçrama yaratmış durumda. Bugün artık işgale karşı direnenler yalnızca Sünni Arap azınlık (nüfusun yaklaşık yüzde 30’u) değil,  halkın büyük çoğunluğu. Ayrıca Şiilerin seferberlikleri sayesinde, silahlı mücadeleye kitle eylemlilikleri de eklenmiş durumda. Sünni ve Şii kökenli toplumsal kesimlere dahil emperyalist işgal karşıtı örgütlerin ortak davaları çerçevesinde birleşebilmeleri ya da işbirliğine yönelebilmeleri, böylece Washington’un dini kesimler ve etnik topluluklar arasında iç savaş yaratma stratejisini alt edebilmeleri durumunda, Irak’ın emperyalist boyunduruktan kurtarılabilmesi yolunda önemli bir adım atılmış olacaktır.

 

 

 

 

Kamuda Talan Tasarısı:

Kapitalizm krizini temel haklarımızı gasp ederek aşıyor!

 

 

Firuze Kar

 

Kapitalizm 1970’lerden itibaren başlayan ve halihazırda da devam eden krizini aşmak için “Yeniden Yapılanma “adı altında, tüm dünya işçi ve emekçilerine ve özellikle de yoksul bölge halklarına karşı kapsamlı bir saldırı planını harekete geçirmiştir.

 

Bu saldırının birinci ayağında, ”ulusal güvenlik”, ”terörizme karşı mücadele” gibi sahte gerekçelerle temellendirdiği, Latin Amerika ülkeleri, Ortadoğu ve Balkanlara yapılan askeri operasyonlar yer alırken, ikinci ayağını ise, başta bu bölge halkları olmak üzere tüm dünya işçi ve emekçilerini hedef alan, temel amacı sermayenin küresel ölçekte serbest dolaşımını sağlamak ve kamu hizmetlerinin ulusal ve uluslararası burjuvaziye devri anlamına gelen neo liberal politikalar oluşturmaktadır.

 

Türkiye’nin bu “yeniden yapılanma” sürecine katılımı ise, 1979’da IMF Stand-By Anlaşması, 1980 Dünya Bankası “Yapısal Uyum Kredisi” ve esas olarak 24 Ocak Kararları ile yeni bir ivme kazanmıştır. 1990’lı yıllardan itibaren Susurluk vb. yolsuzluk çetelerinin ortaya çıkışı, devletin kamusal alandan elini eteğini çekerek, asli görevi olan “sermayenin jandarmalığı” pozisyonuna çekilmesinin gerekçesi olmuştur. Böylelikle sosyalizmin etkisiyle gelişen, burjuvazinin “sosyal devlet” ütopyasının, kitleleri pasifize etmek amacıyla uydurduğu koca bir yalan olduğu gerçeği de ortaya çıkmıştır..

 

Artık “sosyal devlet” yok, ”düzenleyici devlet” var. Sermeyenin piyasa ilişkilerini, ulusal ve uluslararası rekabeti düzenleyen ve sermayenin krallığının birer garantörü olan “düzenleyici devletler” var. Türkiye 1990’lı yıllarda gündeme gelen, kamu hizmeti de dahil, her şeyin serbest dolaşımını amaçlayan GATS Anlaşması ile kamusal alanın tasfiyesi projesine imza koydu.

 

İşte bu gün Türkiyeli işçi ve emekçilerin gündemini oluşturan Kamu Yönetimi Reform Tasarısı, 1970’lerden bu güne değin biçimsel değişikliklerle ilerleyen, sermayenin kâr alanlarını genişletme çabalarının bir devamıdır. Kamu hizmetleri; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, ulusal ve yerel savunma, belediye hizmetleri, demir yolu hizmetleri, su, gaz, yol, baraj, liman, kanalizasyon, haberleşme, alt yapı vb. talep ediliş oranı bakımından ulusal ve uluslararası sermaye tekellerinin iştahını kabartmaktadır.

 

Kamu Yönetimi Reform Tasarısı devletin vermekle yükümlü olduğu bu hizmetleri, özel sektöre devrederek, işçi ve emekçileri büyük şirketlerin birer müşterisi haline dönüştürme tasarısıdır.

 

Kamu Yönetimi Reform Tasarısı; Kamu Yönetimi, Yerel Yönetimler ve Kamu Personel Rejimi olmak üzere birbiriyle iç içe geçmiş üç ayaktan oluşmaktadır:

 

Yasanın temel amacı, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesidir

 

(madde 3/h) “Kamu kurum ve kuruluşları piyasada rekabet koşulları içinde üretilen mal ve hizmetleri üretemez ve piyasada haksız rekabet oluşturamaz. Bu ilkelere aykırılık teşkil eden bütün birimler tasfiye edilir ve yerine yenileri kurulamaz.”(örneğin halk ekmek fabrikaları bu maddeye göre ilk kapatılacak birimlerdendir.)

 

Tepki toplayan bu madde 7 Ekim 2003 tarihli son taslakta biraz yumuşatılarak ancak özünü yitirmeden, “Kamu Kurum ve Kuruluşları, kanunlarla yetkili ve görevli kılınmadıkları alanlarda, işletme kuramaz, mal ve hizmet üretimi yapamaz, bu amaçla personel, bina, araç gereç ve kaynak tahsis edemez.” biçiminde değiştirilmiştir.

 

Hem merkezi hem de yerel yönetimler yürütmekle yükümlü oldukları hizmetleri bu madde ile özel sektöre devretme bakımından tam yetkili kılınmıştır.

 

Kamu hizmetlerinin “gördürülmesi”

 

(madde 11) “Merkezi idare ve mahalli idarelerin yetkili organlarının kararı ile uygun gördükleri hizmetleri, ilgileri itibariyle üniversitelere, noterlere, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, özel sektöre ve alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine gördürebilir.”

          

Tüm kamu kurum ve kuruluşları hem merkezlerde hem yerel yönetimlerde, hizmetleri doğrudan kendi personeli ve örgütleri eliyle değil, özel sektöre devir yoluyla gördürebileceklerdir. Bunun anlamı ise özel sektörün çıkarları uğruna kamu kesimini yasaklamak ve kamu hizmetlerini piyasaya devretmektir.

 

Geniş yetkiler kazandırılan yerel yönetimler görev ve kaynaklarını yerli ya da yabancı sermayeye devretme serbestisine kavuşmuştur. Bunun açık adı sınırsız özelleştirmedir. Öte yandan bu durum bazı il ve belediyelerde kamu hizmetlerinin halka yabancılaşarak pahalılaşmasına ve toplumsal ve bölgesel eşitsizliğin daha da derinleşmesine yol açacaktır. Yani kamu hizmetleri ulusal ve uluslararası sermayenin insafına terk edilmektedir.

 

Mahalli İdareler Kanun Tasarısı

 

(madde 14) “Mahalli idare hizmetlerinden yararlananların, hizmetin bedelini ödemeleri esastır.”

 

Örneğin; bir devlet okulunda verilen eğitimin bedeli, bir özel okulda verilen eğitimin bedelinden daha ucuz olamaz. Yoksullara, işçi ve emekçi çocuklarına eğitim-öğretimin kapıları tamamen kapatılmaktadır. Kamu hizmetleri merkezi yönetimden yerel yönetime oradan da özel sektöre devredilmiştir. Kamu emekçileri kısa vadede örgütsüzlük, iş güvencesinden yoksunluk ve uzun vadede işsizlik sorunuyla karşı karşıyadır.

 

Amaç sözleşmeli personel istihdamı ile kamu emekçilerini tasfiye etmektir

 

(madde 48) “Kamu hizmetleri, memurlar, tam zamanlı veya kısmi zamanlı çalışan diğer kamu görevlileri ve işçiler eliyle yürütülür.”

 

Tam zamanlı veya kısmi zamanlı çalışan diğer kamu görevlileri ve işçiler kadro ş