Yıl: 29

Nisan 2008

 

Yeni Dönem Sayı: 50

 

 

Tek Yol İşçi Sınıfının Kararlı Mücadelesi - İşçi Cephesi

1 Mayıs'ta Alanlara - İşçi Cephesi

Berxedane Jiyane! (Yaşamak direnmektir!) - Jiyan

8 Mart'ın Ardından - Dicle Nadin

Karanlıklar Ne Zaman Aydınlanacak? - Akın Sel

Kapitalizmin Su'ya ve Hayatımıza Biçtiği Değer - Yusuf Yakup Mercan

Hak Kaybı Vardır! Yalancı Başbakandır… - Arif Benol

Kamu Mallarını Sat, Yılın Bakanı Seçil - Şahin Yıldırım

“Üç Tane Yapamam, Sokağa Atamam, Katkı Payı Veremem” - Nergis Çayır

Fakirin Ekmeği Küçülürken Zenginin Pastası Büyüyor - Neşe Sezen

Fabrikalardan - Okur mektupları

Sosyal Yıkıma ve Yoksulluğa Karşı İşçi Hareketi Öne Çıkıyor ! - Murat Yakın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Askeri Operasyonlara, Sosyal Güvensizlik Yasalarına,

Darbe Tehditlerine ve Parti Kapatmalara Karşı…

 

Tek Yol İşçi Sınıfının Kararlı Mücadelesi

 

İşçi Cephesi

 

Bir ülke düşünün, bir sabah kalkıyorsunuz ve o sabah gelen askeri muhtırayla parlamentonun seçtiği cumhurbaşkanı veto yemiş, cumhurbaşkanı olamıyor. Ardından ülke ekonomik buhrana giriyor. Sonra birden her şey normalleşiyor ve “herkes” sağduyu diyor; ama aynı “herkes” her zamanki gibi kıdem tazminatı da kaldırılsın diyor. Patronlar için her şey normal gidiyor derken, birden türban diye bir tartışma çıkıyor. Kim kimden daha laik, kim kimden daha Müslüman diye tartışılıyor. Hatta tartışma kavgaya dönüyor derken, birden bu tartışma da duruyor ve bu ülkenin “kahraman ordusu” başka bir ülkenin topraklarına askeri harekat düzenliyor. Savaşa mı girdik, ABD’yi de mi vuracağız, Musul ve Kerkük’ü alıp Orta-Asya’ya mı uzanacağız diye milliyetçi tosuncuklarımız hayal kurarken, pat genelkurmayımız yeter diyor, eve dönüyoruz. Niye girdik, niye çıktık? Akıtılan paranın, kaybolan canın hesabını soramadan hop gündem yine değişiyor.

 

Meğer ülkede ha bugün, ha yarın, darbe yapmaya hazırlanan emekli subaylar, parti-dernek başkanları varmış. Bunlar, yaptıkları suikastlarla ülkeyi karıştırıp darbe hazırlayacaklarmış. Hükümet de can havliyle bunların sivil ya da emekli olup yarı-sivil olmuş (çünkü bizde subaylar emeklilikten sonra da pek subaylığı bırakmazlar) olanlarına bir gece yarısı operasyonu yapıyor. Cephanelikler çıkıyor, krokiler çıkıyor… Ama nedense operasyon bir türlü bu sivillerin üniformalılarına ulaşamıyor.

 

Başka bir sabah bu ülkede halkın yüzde 47’sinin desteğini alıp hükümet olmuş bir partiye kapatılma davası açılıyor.

 

Aynı ülkede sokaklarda polis 15 yaşında çocukları panzerle eziyor, işkence yapıyor ama kimse ceza almıyor. Üniversitelere giren faşist katiller polisin gözü önünde sol görüşlü öğrencilere ateş ediyor. Herkes görüyor ama kahraman ve milliyetçi Türk polisi ne görüyor, ne de yakalıyor.

 

Aynı ülkede asgari ücrete 15 lira zam geliyor, sendika başkanları tamam diyor. Emeklilik yaşı birden ortalama ömür süresinin üstüne çıkıp 65 oluyor, sendika ağaları yine tamam diyor. Emekli olmak için bir ömür yetmez hale getiriliyor, o da yetmiyor, sağlık hakkı da gasp ediliyor. Başbakan herkesin gözünün içine baka baka hak gaspı yok diye yalan söylüyor. Yıllardır sizden kesilen işsizlik sigortası, hokus pokus yok oluyor, kıdem tazminatı hokus pokus yok olmayı bekliyor.

 

Bu saldırıların mağduruysanız saldırılara karşı durmanız, örgütlenmeniz ise yasak. Bu ülkede devrimciyseniz, her sabah kalktığınızda “bugün de darbe olmadı, çok şükür” diye avunabilirsiniz. Hatta darbe tehditlerinin, parti kapatma girişimlerinin karşısında parlamentoyu savunmak bile size düşebiliyor. Ama bu ülke; dev bankaları, dev holdingleri, plazaları, pahalı markaları, gece kulüpleri, camileri ve tekkeleri ile gelişmiş bir kapitalizm olarak anılıyor. Burası Türkiye ve çarpık kapitalizmi, baskıcı rejimi ile bu ülkede inanın her şey mümkün.

 

Ergenekon Operasyonu Sürüyor

 

İşte bu ülkeyi; komünistlere, sendikacılara, Kürtlere, Ermenilere yani sözüm ona iç düşmanlara karşı kanunî olmayan yollarla korumak için oluşturulmuş olduğu açık olan Ergenekon adlı örgüt, hükümeti darbe ile yıkmaya çalıştığı için bir süredir polis operasyonlarıyla karşı karşıyaydı. Bu operasyonlar geçtiğimiz ay genişleyerek devam etti. Ergenekon isimli örgütlenme ulusalcı, kızıl elmacı diye anılan parti ve derneklerle ve sözde aydınlarla da bağlara sahip. Ayrıca MHP, CHP ve İşçi Partisi içerisinde de tabana sahip olduğu biliniyor. Ergenekon suç örgütü sosyalistlere, Kürtlere ve emekçi halka dönük operasyonlar düzenliyor, provakatif eylemler organize ediyor. Hrant Dink ve Rahip Santora cinayetleri, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması olayı, Danıştay üyelerin öldürülmesi, Sıhhiye’de patlayan bomba gibi bir dizi provakatif eylemin doğrudan ya da dolaylı şekilde bu örgüt tarafından organize edildiğine dair çok ciddi bilgi ve belge açığa çıkmış durumda.

 

Ordu ve istihbarat teşkilatları içinde de örgütlenen bu yapı neden şimdi tasfiye edilmeye karar verildi? Ya da AKP’nin bu operasyonu yapmasına neden izin verildi? Uzun bir süredir İşçi Cephesi sayfalarında rejim içerisindeki farklı güçlerin çatışmasından bahsediyoruz. Bu çatışmanın ana unsurları ise statükocu asker-polis rejiminin sözcüleri (Ordu, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, YÖK vb…) ile burjuvazinin Avrupa Birlikçi, burjuva demokrasisi yönünde değişime daha fazla açık kesimleri… Bu kesimlerin sözcüsü haline gelen AKP ile statükocu güçler arasındaki çatışma cumhurbaşkanlığı seçimi ile zirveye tırmanmış, seçimlerin ardından bir uzlaşma ve normalleşme durumu göstermişti. Ardından çatışma üniversitelere türban girmesi konusunda yeniden alevlendi. Ancak devamında çatışma hali sınır ötesi operasyonla yeniden bir süreliğine rafa kaldırıldı. Ve nihayetinde çatışma AKP’nin kapatılma davasıyla tekrar gündeme geldi. Darbeci suç örgütü Ergenekon’a karşı aylar önce başlayan operasyonlar ile bu yeni süreçteki çatışmaların birleşmesi ise AKP hükümeti ile darbeci-statükocu güçler arasında bir iktidar savaşının yaşandığını gösteriyor.

 

Ergenekon’a karşı sürdürülen operasyon aslında kontr-gerillanın şu ya da bu düzeydeki kimi parçalarının tasfiyesi anlamına geliyor. Tasfiye nedeni ise Ergenekon’cuların darbe hazırlıklarının artık açığa çıkmış olması. Darbe tehditleri daha önce de yapıldı, ancak başarılı olunamadı. Seçimler öncesinde laiklik mitingleri yine bu Ergenekon’cu kesimlerce -AKP hükümetini alaşağı etme amacıyla- organize edilmişti. Ancak bütün bunlar AKP’nin seçimlerden açık ara önde çıkmasını engelleyemedi ve darbe tehditleri daha da arttı. Orhan Pamuk’a ve Başbakan Erdoğan’a suikast planlayan bu örgüte karşı AKP, bir anlamda iktidarını korumak amacıyla operasyon düzenlemek zorunda kaldı.

 

Operasyonun devamında ulusalcıların basın yayındaki sözcüsü Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk ve İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek başta olmak üzere bir dizi kişi gözaltına alındı, bazıları tutuklandı. Ulusalcılık ve bağımsızlık adına bu kanlı sömürü düzeninin sürmesi için her türlü kışkırtmayı yapan, Kürt ve Ermeni düşmanlığı yapmaktan çekinmeyen, işçi sınıfına ve sosyalist devrimcilere karşı da özünde karşı olan bu kişiler ilerici olmadıkları gibi, baskı rejiminin en önemli sözcüleridir. Bu kişilerden İlhan Selçuk ilerici bir aydın olma özelliğini uzun süre önce yitirmiştir ve baskı rejiminin basındaki sözcülerindendir. Bu insanların hepsi ordu-darbe yanlısıdır ve her ne kadar inkar da etseler de ABD emperyalizminin piyonlarıdır. Kuşkusuz bu suç odaklarına yönelik operasyonlar durmamalı ve daha da ileriye taşınmalıdır. Benzer durum Hrant Dink davası için de geçerlidir. Hrant’ın katledilmesinde ihmali olanların listesi artmakta ve eyleme devletin üst rütbelileri tarafından göz yumulduğu ortaya çıkmaktadır. Son olarak İstanbul Emniyet Müdürü için soruşturma açılmıştır. Tüm bu soruşturmalar sonuna kadar götürülmeli, gerçek failler yargılanmalıdır.

 

AKP kapatılıyor mu?

 

Anayasa Mahkemesi, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” suçlamasıyla AKP’ye kapatma davası açtı. Bizler açısından AKP’nin emperyalizm uşağı, işçi düşmanı bir hükümet olduğu açıktır. Ancak daha önce de birçok kez ifade ettiğimiz gibi, AKP şeriatçı bir parti değildir. Aksine burjuvazinin yeni-liberal politikaları doğrultusunda toplumu muhafazakarlaştırma planlarını hayata geçiren, sırtını TUSİAD ve MUSİAD gibi patron örgütlerine dayamış bir burjuva partidir. Kapatılma davasının dayandığı nokta ise statükocu devlet kesimleriyle AKP’nin iktidar kavgasıdır. Diğer yandan tüm işçi düşmanı sınıf karakterine rağmen, darbe tehditleriyle ve kapatma davalarıyla karşı karşıya kalan AKP’nin kapatılma davasının, bizleri on yıllardır baskı altında tutan 12 Eylül yasasına dayandığı da açıktır. Dolayısıyla bu anayasanın uzantısı olan kapatma davasına karşı çıkmak, 12 Eylül Anayasası’na ve onun anti-demokratik uygulamalarına karşı çıkmaktır. Mesele AKP değildir. AKP bir sonuçtur. Kuşkusuz AKP’ye karşı mücadele edeceğiz, onu mücadelemizle, sınıf seferberliklerimizle, ANAP’ı, DYP’yi alaşağı ettiğimiz gibi alaşağı etmek için elimizden geleni ardımıza koymayacağız. Lakin biliyoruz ki bugün AKP gider, yarın MKP gelir, öbür gün de bir başkası. AKP ve şürekasına karşı mücadele ederken esas olarak ona ve patronlara, generallere, bürokratlara ve onların maaşlı katillerine hayat veren bu sisteme karşı mücadele etmeyi ve bu düzeni dönüştürmeyi temel amacımız yapmalıyız. AKP işçi düşmanı bir hükümettir ama AKP’yi kapatmak isteyen güçler de Türkiye’yi çok daha karanlık günlere doğru sürükleme amacındadır. Bu konuda berrak bir tutum almak ve en geri haliyle dahi demokratik kazanımları savunmak gerekiyor.

 

Bugüne kadar birçok kez işçi ve emekçileri seferberlikler ile hükümeti yıkmaya ve yeni bir kurucu meclis oluşturmaya çağıran bizler, bugün nasıl oluyor da AKP gibi işçi düşmanı bir partinin kapatılmasını istemiyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu durum esas olarak işçi sınıfını ve emekçileri ezmenin bir aracı olan 12 Eylül Anayasası ile ilgilidir. Dün olduğu gibi bugün de AKP’nin karşı devrimci, işçi düşmanı karakterini biliyoruz. Aynı AKP’nin Kürtlerin taleplerini dile getirdiği için DTP’nin kapatılmasına ses çıkarmadığını da biliyoruz. Bizler bu hükümetin askeri darbelerle değil; işçilerin, emekçilerin, gençliğin ortak mücadelesiyle devrilmesi gerektiğini söylüyoruz. O nedenle Türkiye emekçilerini, SSGSS karşıtı mücadelelerini bir genel greve dönüştürmeye ve bu genel grevin sonucunda hükümeti düşürmeye çağırıyoruz. İnanıyoruz ki hükümeti devirecek bir işçi mücadelesi dalgası, işçi temsilcilerinin yer alacağı yeni bir kurucu meclisle, işçi ve emekçiden yana bir anayasa ile bu baskı rejiminin dönüşümünü sağlayabilir ve gerçekten işçi ve emekçi eksenli demokratik bir hükümetin kurulması yolunda adımlar atabilir. Yani bizim yöntemimiz geniş işçi emekçi kitlelerin seferberliğine dayanır. Bu seferberliklerle AKP hükümetinin devrilmesi işçi sınıfının örgütlülüğüne dayalı bir demokrasinin geliştirilmesinde başlangıç noktası olabilir.

 

SSGSS Yasası Çöplüğe         

 

Kuşkusuz tablo tamamen karanlık değil. SSGSS karşıtı eylemler her gün daha da yaygınlaşıyor. Hem de hükümetin baskılarına, sendika ağalarının ihanetlerine rağmen. Özellikle 14 Mart’ta gerçekleşen iş bırakma eylemi, sınırlı çapına rağmen uyarıcı nitelikte olmuş ve hükümet bazı düzenlemeler yapmak zorunda kalmıştır. Örneğin yeni öneride 9 bin gün olan prim gün sayısı 7 bin 200’e çekildi. Aslında bizler için bu durum şaşırtıcı değil. Çünkü daha önceki sayılarımızda hükümetin önce kabul edilemeyecek bir yasa önerebileceğini ve işçilerin bu öneriye karşı gelişecek eylemlilikleri sonrasında sendika ağalarıyla hükümetin anlaşma yoluna gidebileceğini belirtmiş ve böylesi bir senaryo konusunda emekçileri uyarmıştık. Bugün ortaya çıkan durum da budur. 24 Mart’ta Emek Platformu ile hükümet arasında yapılan görüşme sonucunda, Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri işçi sınıfına açıkça ihanet etmiştir. Her ikisi de hükümetle masada anlaşmıştır. DİSK, KESK ve TTB ise eylem kararı almışlar ve tabanların basıncıyla mücadeleyi sürdürmektedirler. 6 Nisan’da gerçekleşen eylem ve bu eyleme konfederasyon merkezlerinin ihanetine rağmen katılan Türk-İş’in mücadeleci sendikaları ve şubeleri mücadelenin varlığı süreceğini göstermektedir. Bu mücadele kararlılığı tabanın örgütlenmesi ile sürmeli ve eylemler genel greve doğru ilerlemelidir. Artan işçi mücadeleleri bizlere yarın için daha fazla umut vermektedir.

 

İşçi sınıfı, emekçiler ve devrimci gençler, darbe tehditlerine, sosyal güvensizlik yasalarına ve her türlü baskı ve şiddete karşı demokratik kazanımlarımızın korunması ve daha da geliştirilmesi için bugün, dün olduğundan daha fazla çalışmak ve örgütlenmek zorundadır. Bunun aksi ise darbecilerle, işçi düşmanı patronlar ve hükümetleriyle, her türden sömürü ve zulümle yaşamaktan memnun olmaktır. Bizler, bu durumdan memnun olmayanlar, inatla örgütlenmeye ve mücadele etmeye devam ediyoruz. Tüm emekçileri ve gençliği bu mütevazı çalışmaları geliştirmeye ve mücadele bayrağını 1 Mayıs’ta daha da yükseltmeye çağırıyoruz…

 

 

 

 

 

Sermayenin Tüm Saldırılarına, Emperyalist İşgallere,

Rejimin Baskı ve Şiddet Politikalarına Karşı

 

1 Mayıs'ta Alanlara

 

İşçi Cephesi

 

19. Yüzyılda, Avrupa’da ve Amerika’da, işçi sınıfının vahşi kapitalizme karşı verdiği mücadelenin, 8 saatlik işgünü kazanımının simgesidir, 1 Mayıs. Yüzyılı aşkın süredir 1 Mayıs, bütün ülkelerden işçilerin, dil, ırk ay­rımı olmadan bir araya gelerek kutladıkları birlik, da­yanışma ve mücadele günüdür. Bugün de, Türkiye’de ve tüm dünyada, işçiler maruz kaldıkları bütün olum­suzluklara rağmen yeni bir 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Özellikle, 2003 yılında AKP hükümetinin geçirdiği Yeni İş Yasası’yla, işgününün yeniden 9 saate yükseltil­mesi, Türkiye’de 1 Mayıs’ı fazlasıyla anlamlı ve güncel kılmakta.

 

Çatışan Burjuva Kamplar Arasında

 

1 Mayıs’ın arifesinde, dünyada ekonomik kriz giderek yoğunlaşırken, Türkiye’de ise hissedilmeye başlanan kri­zin etkileriyle beraber, rejimin süregelen krizi de şiddet­lenmektedir. Burjuva kamplar arasındaki çatışma, bu­gün gündeme damgasını vurmuş durumdadır. Rejimin “sınıflar-üstü”, baskıcı karakterinden beslenen “ulusalcı-laik” kesimler ile AKP hükümeti arasındaki bu çatışma, AKP’yi kapatma davası ile Ergenekon davasında somut­laşmakta. Ortak düşmanları olan işçi sınıfının bir özne olarak var olamadığı şu günlerde, burjuvazinin bu farklı odakları, işçi-emekçi kesimleri, kendi saflarında sefer­ber etmeye çabalamaktadır. Taraflardan biri, kendisini “cumhuriyetin ve laikliğin savunucu” olarak pazarlama­ya çalışırken, diğer taraf “demokrasinin ve özgürlüklerin savunucu” olduğu iddiasındadır.

 

Biz, işçi ve emekçilerse, bu iki kesimin de ikiyüzlülü­ğü konusunda net olmalıyız. Çünkü “ulusalcı-laik” ke­simlerin “cumhuriyetin savunusu”ndan anladıkları, ne pahasına olursa olsun, kendi statülerinin korunmasıdır. Laiklik ise, onlar için, topluma dayattıkları bir yaşam biçiminden fazlası değildir. Eğer laiklikten anladıkları din ve devlet işlerinin birbirinden tam ayrılığı olsaydı, türbandan öncelikli olarak, diyanet işleri başkanlığı­nın kapatılmasını, imamların devlet memurluğu statü­sünden çıkarılmasını, imam hatiplerin ve zorunlu din derslerinin kaldırılmasını savunmaları gerekirdi. Oysa tam tersine, bu uygulamalar, bu “laik” kesimlerce ‘80 darbesiyle birlikte pekiştirilmiştir. AKP hükümetininse, postal rejimin karakteriyle yüzleşmeye niyeti hiçbir za­man olmamıştır ve olmayacaktır. Onlar, statükoyla an­cak, ucu kendisine dokunduğunda didişmekteler. İkti­darda oldukları dönem boyunca, tarihte eşi görülmemiş bir performansla, sınıf düşmanı, neo-liberal politikaları hayata geçiren; Kürt halkına karşı, geleneksel inkâr ve imha politikalarını sürdürmekte sakınca görmeyenler, lütfen bize demokrasiden ve özgürlükten bahsetmesin­ler! Türkiye’de, burjuva anlamıyla dahi demokrasi, bir proleter devrim sorunudur ve ancak onunla gündeme gelecektir.

 

Dolayısıyla bu süreçte, burjuvazinin bu farklı odaklarına karşı, bağımsız sınıf politikasını yükseltmek zorundayız. Bu da, en başta, rejimin baskı ve şiddet politikalarına karşı, demokratik mevzilerin savunusundan geçmekte­dir.

 

Sermayenin Saldırıları Şiddetleniyor

 

AKP hükümeti, sermayeye söz verip de yerine getire­mediği politikaları, 22 Temmuz seçimlerinin ardından, hayata geçirmekte, oldukça aceleci davranıyor. İktidar­da oldukları süre içerisinde, uyguladıkları sınıf düşma­nı politikalar sonucunda gerçekleştirdikleri ekonomik karşı-devrimi, SSGSS yasası ve “İstihdam” Paketiyle taçlandırmak niyetindeler. Bu yasalar geçtiğinde, uzun mücadeleler sonucunda kazanılmış olan kıdem tazmi­natı, emeklilik, sağlık sigortası gibi temel haklar, tümüy­le ortadan kaldırılmış olacak. Bu şartlar altında Türkiye işçi sınıfı, 19. yüzyılda, Avrupalı sınıf kardeşlerinin ya­şadıklarına benzer bir durumla yüzleşmek zorunda ka­lacak.

 

Sermaye, işçi sınıfını en geri mevziiye kadar püskürtmek üzereyken, sendika bürokratlarıysa, kıllarını kıpırdat­maya pek hevesli görünmemekteler. Kitlelerin “gazını almak” adına gerçekleştirdikleri birkaç eylemi bir kena­ra koyarsak, durumu baştan kabullenmiş görünüyorlar. Patronlar ve devletle tamamen bütünleşmiş bu kesim­lerden daha fazlasını beklemek de hayalcilik olurdu. Bu nedenle, mücadeleci sendika şubelerine ve kitle örgütle­rine önemli bir görev düşmektedir. Bu kesimler, Emek Platformu üzerinde baskı oluşturarak, Platform’un hak­larımız için harekete geçmesini sağlamalıdırlar.

 

Kürt Halkına Yönelik İnkâr ve İmha Son Bulmalı­dır!

 

AKP hükümeti, Kürt halkına sahte umutlar dağıtmaktan vazgeçmeksizin, geleneksel inkâr ve imha politikalarını büyük bir kararlılıkla uygulamaktadır. Önce, statüko­cularla el ele gerçekleştirdikleri sınır ötesi operasyonlarla Kürt ulusal hareketini bastırmaya; sonra da açıkladıkları “Kürt” paketiyle, Kürt ulusal bilincini sindirmeye çalış­tılar. Demek ki, Kürt ulusal bilincini, topla tüfekle ve/veya devlet kanalından yapılacak Kürtçe yayınla körelte­meyeceklerinin hâlâ farkında değiller.

 

Uygulanan baskı ve zulüm politikalarına karşı tavrını, Kürt halkı Newroz kutlamalarında açıkça ortaya koy­muştur. Başta İstanbul ve Diyarbakır’da olmak üze­re, meydanları dolduran yüz binlerce insan barışçıl ve demokratik çözüm taleplerini haykırarak, AKP’nin ve Genelkurmayın oyunlarını boşa çıkarmıştır. Yaklaşan 1 Mayıs’ı da, Türkiye işçi sınıfıyla Kürt halkının dayanış­tığı, haklı taleplerinin bütünleştiği bir gün haline getir­meliyiz.

 

Emperyalist İşgallere Hayır!

 

Dünyada ve Türkiye’de sermayenin işçi sınıfı ve emek­çi kitlelere yönelik saldırısı yoğunlaşırken, emperyalist saldırganlık ve işgaller aralıksız sürüyor. ABD ve işbir­likçi hükümetin, direnişin belini bükemediği Irak’tan, ölüm haberleri her gün gelmeye devam ediyor. Dün­yanın en büyük açık cezaevi Gazze’de, Filistin halkının açlık ve yoksullukla terbiye edilmesi yetmezmiş gibi, İsrail devleti düzenli olarak sivil katliamlara girişiyor. Öte yandan ABD, Afganistan’da zor durumda ve dire­nişi kırabilmek için “müttefik”lerinden yardım istiyor. Kapitalist-emperyalist sistem, varlığını sürdürebilmek adına, savaşları ve katliamları sürekli kılmaya çabalıyor. 1 Mayıs’ta emperyalist işgallere karşı taleplerimizi alan­larda haykıralım, emperyalist işgal altındaki halklarla dayanışmayı yükseltelim.

 

SSGSS Yasası Geri Çekilsin! SGK’da İşçi Denetimi!

Kıdem Tazminatı Hakkının Gaspına Karşı Genel Grev, Genel Direniş!

İşten Çıkarmalar Yasaklansın! 6 Saat, 4 Vardiya! İşsizliğe Son!

Emperyalizm Ortadoğu’dan Defol!

Emperyalizme ne bir kuruş, ne de bir asker! Türk as­kerleri Afganistan’dan, Lübnan’dan, Bosna’dan geri çe­kilsin.

Yaşasın İntifada! Yaşasın Özgür Filistin!

12 Eylül Anayasası lağvedilsin! Emekçiden yana, laik, demokratik bir anayasa!

Kürt halkının, kendi kaderini tayin hakkı dâhil, bütün demokratik hakları tanınsın!

F tipi cezaevleri kapatılsın! Kontrgerilla dağıtılsın! İş­kenceciler tutuklansın!

Yaşasın Dördüncü Enternasyonal! Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

 

 

 

 

 

Berxedane Jiyane! (Yaşamak direnmektir!)

 

Jiyan

 

2008 Newroz’u Kürdistan ve Türkiye’nin bir çok ilinde coşku ile kutlandı. Bazı illerde valiliğin izin vermemesine rağmen halk alanlarda ve sokaklarda kutlamayı gerçekleştirdi. Dergimizin 49. sayısında Newroz yazımızda aynen şu cümleyi kullanmıştık: “Operasyonlar dolayısıyla Kürt halkı üzerindeki baskı ve endişenin alanlara taşınması ve rejimin bunu bahane ederek Kürt halkına yeni saldırılarda bulunması endişesini taşıyoruz.”

 

Amed’de (Diyarbakır) Newroz alanına sığmayan Kürtler, Newroz’u büyük bir coşku ve hiçbir provokasyona yer bırakmadan kutladı. Newroz alanının 150.000 metre kare olduğu söyleniyor ve bu alana sığmayan halkın valiliğin açıklamasına göre 70.000 kişi olduğu iddia ediliyor. En basit hesaplamayla metre kareye 3 kişi düşse zaten hesap 450.000 kişidir. Amed Newroz kutlamalarına valilik ilk önce izin vermek istemedi. Kürtlerin kararlı olduğunu anlayan ve engelleyemeyeceğinin farkında olan vali son anda kararından dönerek Newroz kutlamalarına izin verdi. Van ve Siirt’te valiliğin izin vermemesine rağmen halk Newroz’u kutladı. Bu kutlamalara saldıran devlet güçleri 69 kişinin yaralanmasına sebep oldu. 3 kişinin hayati tehlikesi hâlâ sürüyor.

 

Polis terör estiriyor

 

Polis saldırıyı o kadar rahat yapıyor ki, gazetecilerin, kameraların gözleri önünde şu altta yazdığımız olayları hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın herkesin gözleri önünde gerçekleştiriyor:

 

Kameralar önünde ağzı bağlı 15 yaşındaki bir çocuğun kolu "güvenlik" güçleri tarafından kırıldı. Görüntülerde çocuğun yanında sivil giyimli en az 3 polis duruyor. Bunlardan biri, ağzı beyaz bezle bağlı Cüneyt Ertuş isimli çocuğun elini soğukkanlı bir şekilde arkasında tutuyor ve bükerek kırıyor...

 

Bu görüntülere benzer görüntüler daha önce Filistin’de de yaşandı. İsrail Siyonizm’inin askerleri tarafından Filistinli bir çocuğun yine Cüneyt Ertuş’a yapıldığı gibi kolu kırıldı. Bu görüntüler dünya medyasında yankı uyandırdı. Fakat kolu kırılan Kürt çocuğu olunca, Türkiye’de olduğu gibi gözler kör, kulaklar sağır oluyor.

 

İstanbul’da ise Newroz’u 100 bini aşkın bir kitlenin katılımı ile sorunsuz kutlandı. Kürt illerinde izin verilmeyen Newroz kutlamalarında “güvenlik” güçleri orantısız güç kullanarak, hedef gözeterek insanların üzerine kurşun yağdırdı. Bu olaylarda polis 5 kişinin ölümüne sebep oldu. Bazı yerlerde evlerin kapılarını kırarak içeri giren polis, çoluk çocuk, kadın demeden tartaklayarak evlerde arama yaptı.

 

Görüldü ki ne kadar yasaklanırsa yasaklansın, Kürt halkı bayramına sahip çıkıyor. Devlet ne kadar içini boşaltıp yumurta tokuşturma bayramı haline getirilmeye çalışılsa da ,Newroz bayramının Kürt halkı için önemi çok farklı. Kürt halkı Newroz’u haksızlığa başkaldırı ve isyan günü olarak kutluyor. Bu halkın sabrını denemeye kalkışan başbakan çeşitli paketler açarak Kürt halkını kandırmaya çalışıyor. Başbakan, Kürt halkı hediye paketi değil özgürlük, demokrasi, anadilde eğitim ve ayrımsız birlikte yaşamı yaratacak koşullar istiyor. Bu koşulları sizin gerçekleştireceğinizi zaten ummuyoruz ve sizden de bunu beklemiyoruz. Kürt halkı kendi göbeğini kendi kesecektir. Gölge etmeyin başka ihsan istemez.

 

 

28 Mart 2008

 

 

 

8 Mart'ın Ardından

 

Dicle Nadin

 

Sınıf hareketinin geriye çekildiği şimdiki gibi dönemlerde kitlesel tepkilere az rastlanması, eylemlerin belirli günlerle sınırlı kalıp, mücadele vurgusundan uzak, geleneksel bir ritüeli andırması ve sönük geçmesi çok da şaşırtıcı değil. Bu donukluğun üstüne sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının ve siyasi grupların işçi sınıfıyla kitlesel bir bağ kuramamaları, kitlelerin çıkarları yerine kendi grup çıkarlarını gözetmeleri gibi sebeplerden ötürü de her eylemde olduğu gibi 8 Mart'ımız da üçe bölündü.

 

Bu yıl 8 Mart, ikisi Kadıköy’de, biri Çağlayan'da olmak üzere üç farklı mitingle kutlandı. İlk miting,  Kadıköy'de kadın grupları, sivil toplum kuruluşları ve birçok sendikadan kadınların katılımıyla gerçekleşti. Alanda yüzlerce kadın, erkek egemenliğine, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına, namus cinayetlerine, şiddete, savaşa, militarizme, SSGSS'ye karşı ''Susmayacağız, durduracağız!'' diye haykırıyordu.

 

Evet kadınlar, daha doğrusu işçi sınıfı önderliğindeki tüm kadınlar; sloganlarda da haykırdıkları gibi bu haksızlıkları durdurma gücüne sahipler. Fakat tüm kitleleri kucaklayacak devrimci bir partinin yokluğu, kadınların bu tepkilerini hayata geçirmesinin ve 8 Mart'ların sürekli kılınmasının önündeki en büyük engeldir.

 

Mitingde bir diğer gündem de Erdoğan'ın kadınlara, yaşlanmış nüfusu genç tutma görevi olarak verdiği ''üç çocuk doğurun'' emriydi. Aslında bu kapitalist bay sözleriyle, düzenin daha çok ucuz işgücüne, çocuk proletere ihtiyacı olduğunu söylüyor; biz kadınların da eve hapis olup, haklarımızı haykırmamamız gerektiğini öğütlüyordu! Burjuvazinin ikiyüzlülüğü her zamanki gibi ortadaydı. Fakat alanda kadının yanında, yine kendisi gibi ezilen, savaş yıkımlarına, iş cinayetlerine ve daha birçok sömürüye maruz kalan sınıf kardeşleri yani erkek emekçiler yoktu. Oysa ''kadın sorunu'' sınıflı toplumların yarattığı, kapitalizmin de hiçbir zaman çözmek istemediği ve çözemeyeceği de bir sorundur. Ve feministler, kapitalizmi ''erkek cinsi'' ile özdeşleştirerek, kadını sınıfsızmış gibi lanse ederek bu düzenin devamlılığını koruyup, sorunun çözümünü emekçi kadınlardan saklıyorlar! Oysa bizler; 8 Mart'ın bir sınıf kavgası olduğunu söylüyoruz. Çünkü burjuvazinin biz emekçi kadınları ezerken; erkek emekçileri de es geçmediğini çok iyi bilincindeyiz! Kısacası kadının sömürüsü bugünkü sistemden bağımsız olmadığı gibi, mücadelesi de erkekle birlikte bu düzene karşı olmalıdır.

 

Kadıköy'de bu eylem sürerken, ellerinde Türk bayrakları, ''Bayrağımız gibi saçlarımız da dalgalanacak'' pankartları ile Çağlayan'da ''8 Mart''ı kutlayan kadınlar vardı. Kadının özgürlüğünü saçlarını rast gele savurmasına dönüştüren, kadın sorununu türban sorununa indirgeyen, burjuvazinin bugünün içini boşaltması yetmiyormuş gibi eylemini de kendi politikasına alet ettiği gün gibi aşikardı o gün Çağlayan'da. 

 

Meydanda ne tacizden, ne şiddetten, ne sığınma evinden, ne de sömürüden bahsediliyordu. Emekçi kadın başı örtülü ya da örtüsüz her gün maruz kaldığı sömürüyle özgür müydü ki türbanı çıkarınca özgür olacaktı? Bu mitingi düzenleyen burjuva kadınlar, bizim gibi ezilmedikleri için onlara göre 8 Mart'ın ''emekçi kadın'' vurgusu zaten gereksizdi! Yani Çağlayan'da rüzgar, emekçi kadınlardan epey uzağa esiyordu.

 

Diğer miting ise 9 Mart pazar günü Kadıköy'de devrimci çevrelerce yapıldı. ''8 Mart kızıldır, kızıl kalacak'', ''Cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye son!'' sloganlarının yanı sıra, ''Devrime meşale bizim kadınlarımız'' sloganı gibi tamamen erkek egemen; 8 Mart'ta bile kadına söz söyleme fırsatı vermeyen  sloganların erkekler tarafından yönlendirildiği bir durum söz konusuydu. Miting kadın-erkek birlikte olmasına karşın, sloganlarda da gözlendiği gibi bu grupların içten içe kadını mücadeleye katmayan, pasifize eden, slogan atamaz, önderlik edemez diye kadına inisiyatif vermeyen, onu politikasının yalnızca bir ''onaylayıcısı'' olarak gören bu tutumu, devrimci olmaktan epey uzaktır. Çünkü kurtuluş, biz kadınlar bu mücadelede var olduğumuz, sloganlarımızı atabildiğimiz müddetçe gerçekleşecektir.

 

Kanlarımızla kazandığımız 8 Mart'ın bugün böyle geçiyor olması bizleri yıldırmamalı. Tam tersi mücadeleye olan kararlılığımızı bir kat daha arttırmalı. Chicago'daki işçi kadınlar bugünü nasıl kazandılarsa, Novamed zaferi de örgütlü bir mücadelenin sonucuysa,  yaşadıklarımız bir kader değil! Çünkü şu an Tekel'de, Tarsus SCT Turbo fabrikasında, İlbek Tekstil'de, Vietnam'da Nike fabrikasında kadın işçilerin mücadelesi devam ediyor. Tam da bu nedenledir ki kurtuluşumuz için  örgütlü ve sürekli mücadele etmemiz şart!

 

 

 

 

 

 

12 Mart 1995 Gazi Olayları

 

Karanlıklar Ne Zaman Aydınlanacak?

 

Akın Sel

 

12 Mart 1995 yılı akşam saatlerinde sivil bir araç Gazi Mahallesi’nde İsmet İnönü Caddesi'ni boydan boya tarayarak geçti. Caddenin taranan bölümü yaklaşık 1,5 km uzunluğundaydı ve 3 kahvehane, 1 pastane taranmıştı. Alevi dedesi Halil Kaya öldü. 5’i ağır 20 kişide yaralandı. Saldırganlar kaçarken gasp ettikleri taksinin şoförünün boğazını keserek öldürüp aracı da ateşe vererek kaçtı. Polisin bu kadar yoğun devriye gezdiği mahallede, nasıl olur da bu kadar uzun süre sağı solu tarayarak gezen araca müdahale edilmez? Hatta bazı görgü tanıklarının ifadesine göre; araç çıkış yolunu bulamayınca polis araçlarının yol göstermesi ile mahalleden çıktı.

 

Bu saldırı olayların başlangıcı oldu. Saldırının ardından farklı semtlerden insanlar Gazi Mahallesi’nde toplandı. Polis karakoluna yürüdü. Polisin halkı dağıtmak için “havaya” açtığı ateş sonucunda 1 kişi öldü, bir çok kişide yaralandı.

 

Gece boyunca halk sokaklardaydı. 13 Mart günü mahalle polis ablukasındaydı. Giriş çıkışlar yasaklanmıştı. Alibeyköy Cem Evi’nde toplanan binlerce kişi Gazi Mahallesi’ne yürüyüşe geçti. Askerler ana caddeyi kapatmış, halkın Gazi Mahallesi’ne gitmesini engellemeye çalışıyordu. Komutanla adeta pazarlık yapılıyordu. Kalabalığın kararlılığının kırılamayacağı anlaşılınca geçişe izin verildi ve mahalleye ulaşıldı. 10 binlerce insan saldırının sorumlularının bulunmasını ve yargılanmasını istiyorlardı.

 

Süren olaylarda 15 kişi öldü. Aralarında gazetecilerinde bulunduğu çok sayıda kişi yaralandı. Şiddetli çatışmaların yaşandığı bölgeye askerlerin de gelmesiyle birlikte Gaziosmanpaşa’ya bağlı üç mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Barikatlar kuran halk bir komite kurarak isteklerinin yerine getirilmemesi durumunda eylemlerini sürdüreceklerini açıkladılar.

 

Önce Ümraniye Sonra Ankara

 

14 Mart’ta olaylar Ankara’da protesto edildi. Kızılay meydanında çıkan olaylarda 36 kişi yaralandı. 15 Mart’ta ise Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde (Mustafa Kemal Mahallesi) olaylar çıktı. Protestocu gurubu dağıtmaya çalışan polisin açtığı ateş sonucunda 4 kişi öldü, 20 den fazla kişide yaralandı.

 

Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı 20 polis hakkında, “Müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. Davanın güvenlik gerekçesiyle başka bir şehre nakli istendi. Talebi uygun gören Yargıtay 10. Ceza Dairesi, davanın Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesini kararlaştırdı. 15 Kasım 1995’de Trabzon’da görülen davada mahkeme başkanı Hüseyin İmamoğlu polislerden taraf olduğunu belirterek davadan çekildi. Davada polisler 9 kişinin ölümü, 5 kişinin de yaralanması suçlamalarıyla TCK’nın 448, 456, 457 ve 463’cü maddelerinden yargılandı. Sanıklardan Adem Albayrak dışındaki 19 polis duruşmalar sonucunda serbest bırakıldı. Dava dosyası 22 ay süre ile Yargıtay, Yargıtay Genel Kurulu ve Adalet Bakanlığı arasında gidip geldi.

 

Tutuklu Kalmadı

 

Trabzon’da görülen davayı çeşitli yerli ve yabancı sivil toplum örgütleri de zaman zaman izledi. Sanık avukatı İlhami Yelekci son savunması için mahkemeden süre istedi. Mahkeme Başkanı Dursun Kaya Güleç bu isteğe uyarken, tutuklu sanık Albayrak’ın tutukluluk halinin devamına karar verdi. Ancak Albayrak’ın cezaevinde kaldığı süreyi dikkate alan heyet sanığın tahliyesine karar verdi. Son polisinde tahliye dilmesiyle birlikte Gazi Davası’nda tutuklu sanık kalmadı.

 

DYP-SHP koalisyon hükümeti döneminde gerçekleşen bu olaya sosyal demokrat hükümet ve SHP Genel Başkanı Erdal İnönü seyirci kaldı. Gerçeklerin ortaya çıkması ve sorumluların cezalandırılması yönünde hiçbir siyasi irade ortaya konmadı. Aynı hükümetin benzer şekilde Sivas Madımak otelinde aydınların yakılması konusunda da hiçbir şey yapmadığını belirmek gerekir.

 

Gazi Mahallesi olayı toplumun bağrında büyük bir acı bıraktı. Diğer faili meçhul cinayetler gibi bu saldırı da asker, polis, yargı yardımlaşmasıyla devletin gerçek yüzünü ortaya koyup tarih sayfasında kara bir leke olarak yerini aldı. 

 

 

02.04.2008

 

 

 

Kapitalizmin Su'ya ve Hayatımıza Biçtiği Değer

 

Yusuf Yakup Mercan

 

22 Mart günü, BM (Birleşmiş Milletler) tarafından 1995 yılında “Dünya Su Günü” olarak ilan edildi, ve bu tarih o yıldan beri çeşitli etkinliklerle kutlanılmakta. Son dönemlerde basında sürekli olarak bahsedilen su kıtlığı sorununu düşünecek olursak, her geçen gün, 22 Mart tarihi daha da manalı bir hale gelmektedir. Ancak bu tarihin önemi, dünyaya bir su günü bağışlayan BM'nin suyumuzu ne denli iyi koruduğunu anlamamız için önemli değildir. Tam tersine, bu tarih, yaşamak için vazgeçilmez bir kaynak olan suyun, bir emperyalist-kapitalist birlik olan BM tarafından nasıl da kirletildiğinin anlaşılması adına önemlidir.

 

Yüzeysel olarak dörtte üçü su ile kaplı olan dünyamızdaki toplam su miktarı 1,4 milyar km³'tür. Bu suyun %97,5'i tuzlu, geriye kalan %2,5'i ise tatlı, yani kullanılabilir sudur. Bu %2,5'lik tatlı suyun ise %70 gibi çok önemli kısmı buzullarda hap solmuştur ve ulaşımı oldukça zor ve masraflıdır. Tatlı suyun geriye kalan %30'luk kısmının ise çok büyük kısmı yer altının derinliklerinde fosil su olarak bulunmaktadır ve bu sulara ulaşmak da oldukça zordur. Sonuç olarak yeryüzündeki toplam su miktarının ancak %0,12 gibi küçük bir kısmı insan ve diğer yaşayan organizmaların kullanımı için uygundur. Ancak şu anda, doğadaki artan tahribata rağmen, mevcut teknikler dahilinde elde edilen yıllık su miktarı ortalaması insanlık için rahatlıkla yeterli olabilecek bir düzeydedir (kişi başına 7500m³ - 

Bu oran Türkiye'de 1500m³ dolaylarındadır. Türkiye, uygulanan yanlış su politikaları sonucu, yıllık 1000m³ olarak belirlenmiş 'Su Fakirliği' sınırına hızla yaklaşmaktadır.) Buna karşın, bugün dünyada su oldukça eşitsiz bir şekilde dağıtılmaktadır. Dünyadaki mevcut suyun %80'i nüfusun %12'si tarafından tüketilmektedir. Bu yüzden, yılda 2,5 milyon kişi suya bağlı hastalıklardan ötürü yaşamını yitirmekte ve 1,5 milyar insan sağlıklı suya ulaşamamaktadır (Bu sayının 2025 yılında 3 milyar olacağı tahmin edilmektedir). Bunun yanı sıra zaten kısıtlı olan su kaynakları üzerindeki tahribat da gittikçe artmaktadır. Suyun dünyada eşit dağılmaması ve su kaynaklarının böylesine tahrip edilmesi, yaşamakta olduğumuz su krizinin bildik sebepleridir. Ancak yine de krizi böylesine derinleştiren olgu başka bir şeydir; burjuvazinin mevcut tablo içerisinden kâr elde etme planları yapmasıdır.

 

Dergimizin daha önceki sayılarında da belirttiğimiz üzere, dünya burjuvazisi ciddi bir ekonomik krizin eşiğindedir. Irak'a, Afganistan'a, Kürdistan'a, Çeçenistan'a... savaş açmak ve az gelişmiş ülkeleri iç savaşa boğmak onlar için oldukça kârlı olsa da, saplandıkları batak öylesine derindir ki, bu bile onların krizden sıyrılmaları için yeterli değildir. Bu yüzden dünya burjuvazisinin acilen kâr elde edecek yeni sömürü alanları bulması gerekmektedir. İçtiğimiz su da, bu kârlı alanlardan biridir. 1990'lı yıllara kadar su, uluslararası bazı anlaşmalar tarafından 'insanlığın yaşamını sürdürebilmesi için sürekli olarak gereksindiği ihtiyaçlar içerisinde yer almakta ve bir kamu hizmeti olarak ele alınmaktaydı. Sonuç olarak da sağlıklı suya ulaşım bir insan hakkı olarak değerlendirilmekteydi. 90'lı yıllarda ise, var olabilmesinin tek yolu daha çok sömürmek ve daha çok kâr elde etmek olan burjuvazi, bu konuda dünya çapında çeşitli toplantılar örgütledi. Bu sayede öncelikle suyun ulaşımı için gerekli olan alt-yapı hizmetlerinin özel sektöre açılmasını sağladı, ardından da GATS (Hizmet Ticaret Genel Anlaşması) uyarınca suyun özelleştirilmesine başlanıldı. İşte bu noktada hemen söylemeliyiz ki, zaten kısıtlı olan ve dikkatle korunup, yeniden kullanılabilmesinin ve tasarrufunun yöntemlerinin geliştirilmesi gereken suyumuzun özelleşmesi su krizine vurulmuş ikinci bir darbedir. Çünkü su satımı kapitaliste kâr getirdiği için, tasarruf önlemi almak onun intiharı olur. Özelleşmiş suyun bilançosu da başta biz işçi ve emekçiler için olmak üzere, burjuvaziye yakın olanlar dışındaki tüm halk için hayli ağırdır: ciddi bir su sıkıntısının içerisinde olan Türkiye'de suyun 'babalar gibi satılacağı' açıklanırken (Türkiye'nin içerisinde bulunduğu su krizi ve Türkiye'de uygulanan yanlış su politikaları başka bir yazının konusu olacak ölçekte geniştir. Ancak şu kadarını mutlaka söylemeliyim ki; bu hali ile durumun çok kötü olduğu ve özellikle büyük şehirlerin bu yazı nasıl çıkaracağının dahi belli olmadığı bir süreçte özelleştirmeden yana olmak her şeyi daha da berbat etmektedir.); Bolivya'da suyun özelleşmesinin ardından suya ulaşım fiyatları %200 arttı ve yağmur suyu kullanmak isteyen halka cezalar yağdı, Güney Afrika'da suyun özelleşmesinin hemen ardından yüz binlerce evin suları kesilmiş durumda ve halk su ihtiyacını halka açık tuvaletlerden sağlamaya çalışmakta, Berlin ve Londra'da suyun özelleşmesinin ardından su iletim şebekelerine hiçbir yatırım yapılmamış bulunmakta ve yakın gelecekte halkın sağlığını tehdit edecek gelişmeler beklenmekte... Peki bu tablonun burjuvalara yansıması nedir? Ucuzluğu sayesinde dilimize deyimler dahi yerleştirmiş olan suyun burjuvalara bıraktığı kâr ne düzeydedir? Cevabımız konunun vahametini ortaya koyacaktır: Bugün tüm dünyadaki kullanılabilir suların yalnızca %5'lik bir kısmı özelleşmiş olmasına rağmen, büyük şirketlerin sudan elde ettikleri yıllık net kâr, 1 trilyon doları aşmış bulunmaktadır ve bu miktar dünya genelinde petrolden elde edilen kârın %40'ına denk düşmektedir.

 

Su kaynaklarının gitgide azaldığı küresel bir kapitalist su krizinin kapıda olduğu dünyamızda, burjuvaların derhal suyu özeleştirme planlarından vazgeçirilmeleri ve suyu kirletme hakkı tanıyan yasaların derhal değiştirilmesi hayati bir öneme sahiptir (Türkiye'deki çevre üzerine oluşmuş yasalar 'paran varsa kirletebilirsin' demektedir. Bu yasalar yüzünden pek çok su kaynağı kullanılamaz hale gelmiştir). Bunun yanında çevre-sanayi ilişkisinin mutlaka devlet tarafından sıkıca denetlenmesi gerekmektedir. Tüm bunlar yaşamımız için olmazsa olmazlardır. Ancak bu saydığımız masum talepler dahi burjuvalar tarafından hiç de hoş karşılanmayacaktır. Çünkü bir burjuva için önemli olan tek şey daha çok kâr etmektir. Bunu yapabilmesi için de ya maaşları azaltması ya da maliyeti azaltması gerekir. Yani suyumuzu satarak para kazanan burjuvalar kendi kârlarından kısarak, sağlıklı çalışan arıtma tesisleri inşa etmeyecektir (çok zorlanmadıkça etmemektedirler de). Sudan elde ettiği yüksek kârdan vazgeçip tasarruf önlemleri almayacağı da açıktır. Bu saydığımız önlemler tam anlamı ile, ancak üretimde işçi kontrolü varsa, üretim işçinin elinde ise hayata geçirilebilecektir. Aksi takdirde, burjuvazi bizim pek çok hakkımızı elimizden aldığı gibi, yaşama hakkımızı da alacaktır. Artık tarihin öylesine keskin bir anına denk gelmiş bulunmaktayız ki, bize yalnızca sınırsız bir gelişim sağlayacağı için değil, bize yaşama hakkımızı, suyumuzu verebilecek ve koruyabilecek tek alternatif olduğu için, belki de bir damla su için, sosyalizmi kuracağız!

 

 

 

 

 

Başbakan Erdoğan; “hak kaybı var diyen yalancıdır” dedi…

 

Hak Kaybı Vardır! Yalancı Başbakandır…

 

Arif Benol

 

Başbakan Recep Tayip Erdoğan, “hak kaybı var diyen yalancıdır” diyor. Sözüm ona reform adını verdikleri sosyal güvenlik saldırılarının kayıp değil, aksine birer kazanç olduğunu iddia ediyor. Oysa sadece işçilerin emeklilik yaşı ve prim ödeme gün sayısı dahi, yalancının başbakan olduğunu göstermeye yetiyor. Mevcut sisteme göre işçilerin emekli olmak için ödemesi gereken prim gün sayısı 7 bin gün. Adına reform dedikleri yasayla bu süreyi 9 bin güne çıkarmak istediler. Çalışma Bakanı Çelik ve Emek Platformu arasında yapılan görüşmeler sonucu bu süre -şu an için- 7200 güne çekilmiş durumda. Madem 9 bin gün kayıp yaratmıyordu da AKP hükümeti neden 1800 gün eksiltmeye gitti? Başbakan 9 bin güne itiraz eden işçi ve emekçilere neye dayanarak yalancı dedi? Velev ki başbakanın dediği doğrudur; öyleyse tekrar edelim neden AKP, 1800 gün eksiltmeye gitti?

 

Sosyal Güvenlik Reformu: Tarihsel bir saldırı karşısındayız…

 

Sadece prim gün sayısı değil, emeklilik yaşı da yaşanan saldırının boyutunun bir göstergesi. Mevcut sisteme göre kadınlar 44-58 yaş arasında, erkekler 48-60 yaş arasında emekli olabiliyor. Tasarı yasalaşırsa 2036 yılına kadar kadınlar 58, erkekler de 60 yaşında emekli olabilecek. 2036-2048 yılları arasında ise sigortalı olma tarihlerine bağlı olarak kadınlar 59-65, erkekler 61-65 yaşlarında emekliliğe hak kazanabilecek; tabii hayatta kalmayı becerebilirlerse. Diğer bir deyişle şu an ortalama olarak 51 yaşında emekli olabilen kadınlar ve 54 yaşında emekli olabilen erkekler en az 10 yıl daha fazla çalışmadan emekli olamayacaklar. Ama hak kaybı yok! Var diyen yalancıdır... Öyle mi?

 

Başbakan yanılıyor; bugün de bizim, gelecekte…

 

İşin en komik yanı ise Başbakan Erdoğan’ın tasarının bugün kimseyi ilgilendirmeyip, 2028 yılından sonraki dönem için etkisi olacağını söylemiş olması. Velev ki başbakan doğru söylüyor. Tasarı 20 yıl sonra etkisini göstermeye başlayacak olsun. Affedersin başbakan ama 20 yıl sonra hayatlarının tümünü çalışarak geçirecek -üstelik bugüne göre yüzde 25-30 daha az emekli aylığı almak zorunda olacaklar- bizim çocuklarımız. Sen bize, sizi ilgilendirmiyor derken ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Senin tuzun kuru ve 20 yıl sonra da çocukların muhtemelen zenginlik içinde yaşayacak iken, bizlere ebedi yoksulluk ve tevekkül dolu bir hayat mı dilemektesin? Kusura bakma ama almayalım!

 

20 Yıl beklemeye gerek yok, kayıplar hemen başlıyor…

 

Lakin 20 yıl beklemeye gerek yok. Velev ki dedik ama sebebi başbakanın akıl yürütmesinin çürüklüğünü izah içindi. Çünkü kayıp için 20 yıl beklemeye gerek yok. Tasarı yasalaştığı anda dakika bir gol bir diyebiliriz. Kayıplar hemen başlıyor. Yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren yeni sistemde çalışılan süreye bağlı olarak mevcut çalışanların emekli aylıklarında yüzde 23'e varan oranlarda azalma olacak; dul kadın aylıkları düşecek; işsiz kalındığında sağlık yardımından 6 ay daha yararlanabilen işçi ve emekçiler yeni sistemde ancak 90 gün (tasarının ilk halinde 10 gün idi) bu hizmeti alabilecek ve devamı… Sendikaların konuyla ilgili çalışmaları tasarının 19 başlıkta işçi ve emekçilerin hak kaybına uğrayacağını gösteriyor: Aylık bağlama oranlarının düşmesi, emekli maaş artışlarının azalması, prim ödeme gün sayısının artması, emeklilik yaşının artması, mevsimlik işçilerin emekliliğinin iyice zorlaşması, sosyal güvenlik destek primi ödemesi, emekli aylığı alt sınırının düşmesi, işsiz kaldıktan sonra tedavi hizmet süresinin 90 günle sınırlanması, yaş haddini bekleyenlerin genel sağlık sigortası primi ödemek zorunda olması, dul-yetim aylığının düşürülmesi bu kayıplardan bazıları…

 

Sendikalar, emek platformu ve eylemlilikler…

 

Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısına karşı Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleştirilen irili ufaklı eylemlilikler sürüyor. İş bırakmalar, mitingler, çeşitli protestolar şeklinde gerçekleşen bu eylemlilikler işçi sınıfının ve geniş emekçi kesimlerin yıkım yasasına karşı mücadele cephesini oluşturması açısından hayati önem taşıyor. Bu eylemliliklerin artarak, çok daha örgütlü ve geniş katılımlı şekilde devamı gerekiyor. Yıkım saldırısını durdurmanın, geriletmenin ve tarihsel kazanımların korunmasının ve kuşkusuz yeni hakların elde edilmesinin tek yolu mücadeleden geçiyor. Bunun dışında bir yol yok. Çünkü AKP hükümetinin izlediği saldırı programı tüm dünyada patronların işçi sınıfına ve emekçilere karşı izlediği yeni-liberal saldırıların Türkiye ayağını oluşturuyor. Bu nedenle AKP hükümeti amacına ulaşıncaya kadar, türlü çeşit numara ve yolları deneyerek sonuç almak isteyecektir. Eğer AKP hükümeti sermayenin programını uygulamaya geçiremezse patronların desteğini yitireceğini ve bir yenisi ile değiştirileceğini gayet iyi biliyor.

 

İşbirlikçi-uzlaşmacı sendika bürokrasilerine dikkat

 

Bu noktada AKP hükümeti, karşısında kararlı ve mücadeleci bir kitle bulduğu oranda işbirlikçi-uzlaşmacı sendikal önderliklerle “çözüm” arayışlarına girmekten çekinmeyecektir. Nitekim Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısı üzerine Çalışma Bakanı Faruk Çelik ile Emek Platformu temsilcilerinin bir araya gelmesi ve hatta sonucunda hükümetin bir dizi “geri adım” atma numarası yapması bu durumun bir sonucudur. Nitekim Türk-İş bürokrasisi bu görüşmeleri referans göstererek Emek Platformu’nun eylemliliklere devam etmesine karşı çıktı. Mücadelenin devam ettiğini gördüğünde ise 6 Nisan mitingi gibi eylemliliklere katılmayarak mücadele cephesini zayıflatma girişimlerine başladı.

 

Muhtemelen Türk-İş bürokrasisinin bu tutumu önümüzdeki dönem daha belirgin hale gelecek. Öyle ki AKP hükümeti Türk-İş bürokrasisini kendi referansı haline getirerek işçi-emekçi cephesi içinde bu noktalardan ikilikler yaratıp, zayıflatma hamleleri yapacak. Hak-İş’in mevcut eylemliliklere belirgin soğukluğu, KESK dışında kalan kamu emekçi sendikalarının devlet-hükümet-sermaye yanlısı çizgileriyle birleştiğinde bu durum önemli bir sorun olabilecektir. En nihayetinde sınıf hareketinin parçalanmışlığı böylesi tarihsel bir saldırı karşısında bir kez daha kendini gösterecektir.

 

Yıkım yasasını kökten reddediyoruz

 

Oysa işçi sınıfının ve emekçilerin böylesi bir lüksü yok. Emek Platformu’nun diğer bileşenleri, sendikalar ve meslek örgütleri, eğer tercihlerini mücadeleden değil de hükümet ile müzakere ve uzlaşma üzerinden sürdürmeyi tercih ederlerse saldırının amacına ulaşması kaçınılmazdır. Yıkım Yasası, üzerinde müzakere yürütülebilecek ve uzlaşma aranabilecek bir zemin sunmamaktadır. Temel amacı tarihsel kazanımların gasp edilmesi ve saldırıya sürekli bir nitelik kazandırılmasıdır. Bu nedenle işçi sınıfının örgütleri, bu noktada en başta emek platformu bileşenleri, kategorik olarak yasa tasarısını reddetmek zorundadır. Yasa tasarısı top yekun geri çekilmelidir.

 

Kuşkusuz işçi sınıfı ve emekçiler kendi iradelerinin sahibi olmalıdır. Kararlı ve ısrarlı bir mücadele sürdürülemediği ve inisiyatif sendikal bürokrasilere havale edildiği taktirde sonu bellidir; yenilgi ve yıkım… Sendika bürokrasilerinin sureti haktan görünmeye devam ettiği koşullarda, onlara rağmen, güçlü bir mücadele hattını ancak mücadeleler içinde kurabiliriz. Mücadeleci işçi ve emekçilere çok iş düşüyor. Onların ısrarı ve kararlılığı mücadelenin gerçek sonucunu belirleyecektir.

 

 

6 Haziran 2008

 

 

 

Kemal Unakıtan Avrupa’da Yılın Maliye Bakanı Seçildi

 

Kamu Mallarını Sat, Yılın Bakanı Seçil

 

Şahin Yıldırım

 

AKP hükümetinin meşhur ekonomiden sorumlu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Financial Times tarafından yayınlanan dergilerden The Banker tarafından Avrupa'’da yılın Maliye Bakanı seçildi. Törende konuşan Unakıtan, mali "disiplinden" taviz vermeden yollarına devam edeceklerini söylerken, 2008 yılının özelleştirme açısından da son derece güçlü bir yıl olacağını ifade etti. Evet, Avrupa’da yılın ekonomi bakanı seçilen Kemal Unakıtan’a acaba neden ödül verilmiş olabilir?

 

1986 yılında başlayan ve AKP hükümetinin hızlandırdığı özelleştirmeler ile bugüne kadar 29,3 milyar dolar satış yapıldı.

 

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın kamu mallarının özelleştirilmesine karşı çıkanlara karşı "babalar gibi satarım" diyen, ardından seçim öncesinde “sat sat bitmiyor” dediği kamu mallarının satışına hükümet yeni dönemde de tam gaz devam ediyor.

 

Bütün hükümetlerin özelleştirme bahaneleri hep aynıydı: kaynak yaratma adına halka ait kuruluşlar yerli-yabancı sermaye çevrelerine peşkeş çekmek.  AKP hükümeti döneminde de "kamuya ait ne varsa satalım" yaklaşımı daha hızlı bir boyut kazandı. 

 

Bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük özelleştirmeler AKP hükümeti döneminde gerçekleşti. Bunlar arasında Türk Telekom, Tüpraş, Erdemir, Petkim, İzmir Limanı, Karayolları Genel Müdürlüğü'nün Zincirlikuyu arazisi, Mersin Limanı, Araç Muayene İstasyonları ve Eti Alüminyum bulunuyor.

 

1986-2005 döneminde yapılan satışlardan 17,7 milyar dolar elde edilirken, 2006 yılında 8,1 milyar dolar, 2007 yılında ise 3,5 milyar dolar özelleştirme geliri sağlandı. Gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarında blok satış yöntemiyle 18,2 milyar dolar, tesis ve varlık satışlarından 4,1 milyar dolar, halka arz uygulamalarından 5,2 milyar dolar, İMKB'deki satışlardan 1,3 milyar dolar, yarım kalmış tesis satışlarından 4,4 milyon dolar, bedelli devirlerden ise 552,4 milyon dolar elde edildi.

 

Kısaca özelleştirmelerin satışından elde edilen paranın miktarlarına baktığımızda en fazla ve önemli kuruluşların AKP hükümeti döneminde peşkeş çekildiği görülüyor. Bu satışları gerçekleştiren ise Maliye Bakanı Unakıtan'ın ta kendisidir. Uluslararası kuruluşların neden Maliye Bakanının ödüllendirdiği de anlaşılıyor.

 

Bugüne kadar sermaye için iyi çalışan ve bunun karşılığında ödüllendirilen Maliye Bakanı 2008 yılının özelleştirme yılı olacağını söyleyerek uluslararası sermaye çevrelerine davetiye çıkarıyor.

 

Maliye Bakanı bugüne kadar özelleştirmelerin sonucunda elde edilen kaynakların nereye ve kimler için harcandığını açıklamak zorundadır.

 

 

 

 

 

Başbakan Erdoğan; “herkesin 3 çocuk yapsın, çocuk berekettir!”

 

“Üç Tane Yapamam, Sokağa Atamam,

Katkı Payı Veremem”

 

Nergis Çayır

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, “herkes üç çocuk yapsın, çocuk berekettir” dedi. Bu söylemini de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden bir gün önce yaptı. O günü bilinçli olarak mı seçti, bilemeyiz; ama o gün alanları dolduran kadınlar tarafından başbakana karşı çok haklı tepkiler oldu.

 

Herkes çocuk sever ama onları çocuk yapmaktan esirgeyen o kadar çok şey var ki. Yetimhaneler, sokaklar, kimsesiz çocuklarla dolu. Hükümet bu çocuklara bir gelecek sunmadığı gibi, yeni çocuklar doğurun diyerek geleceği olmayan bir kuşak yaratmak istiyor.

 

Türkiye’de doğan her çocuk borçlu doğuyor. Bugün çocukların sağlık, eğitim, ücretsiz kreş ve sosyal-kültürel giderlerinin karşılanması; sağlıklı bir konutta oturması, sağlıklı beslenebilmesi, hastalandığında ücretsiz tedavi görebilmesinin koşullarını dünden bugüne tüm hükümetler el birliğiyle ortadan kaldırmışlardır.

 

Bugün yukarıdaki soruların hangisine, “evet bunlar yapılıyor,” diyebiliriz. Hayır, bunların hiçbirini devlet üstlenmiyor. Hepsi özelleşmiş durumda; paran varsa bütün bunları yapabilirsin, paran yoksa hiç birini yapamazsın.

 

Tabii ki Tayyip’in çocukları Amerika’da okuyor ve bir gelecekleri var. Halk dilinde bir tabir vardır, “bekara kadın boşamak kolay”dır diye. Onun için Tayyip bedavaya konuşuyor. 

 

Kürtlerin nüfus oranının gittikçe artması başbakanın milliyetçi bir kaygıyla harekete geçtiğini gösteriyor. Aslında başbakan analara, “doğurun, çocuklarınızı askerlik çağında savaşa gönderin; biz size cesetlerini gönderelim” demeye getiriyor.

 

Bir diğer boyutu da sanayiye yeni yedek iş gücünün katılması. Hükümet milyonlarca gence iş ve güvenceli bir hayat sunuyormuş gibi “çocuk yapın” diyerek işsizlere milyonların eklenmesi ve patronlara ucuz işgücü ihtiyacının karşılanmasının alt yapısını oluşturmak istiyor.

 

Bir süre önce çıkarılan Asgari Geçim İndirimi’ne (eski adıyla vergi iadeleri) göre 1-2-3-4 çocuğu olanlara 50 ile 70 YTL arasında değişen bir paranın her ay verilmesi gerekiyor. Ailede çocuk sayısı arttıkça 7 YTL daha fazla para alınıyor. Bu uygulama aslında çalışanlarla dalga geçiyor. Çünkü bu fark bir çocuğun iki günlük okul harçlığını karşılıyor.

 

Kadınları çok çocuk yapmaya zorlayan nedenler şöyle sıralayabiliriz: yaşadıkları erkek egemen toplumun baskısı, kadının çalışıp çalışmaması, korunma yöntemlerini bilmemesi, kocaların erkek çocuk isteği. Allah rızkını verir ve kürtaj günahtır mantığının sonucu budur…

 

Bu uygulamanın bir diğer neden ise, kadınların eve kapatılma isteğidir. Kadın çocuğunu kreşe gönderemeyeceğine göre, mecburen evde oturup üç çocuğa bakmak zorunda kalacak. Bu da kadını toplumsal mekanlardan ve üretim alanlarından koparıyor. Bugün Türkiye’de kadınların otobüse binmesini, pazara gitmesini istemeyen erkekler var.

 

Sonuç olarak, sınıflı toplumlarda kadınlar kadın olmalarının yanı sıra, işçi-emekçi olmalarından dolayı da çifte baskı ve sömürüye maruz kalıyorlar. Bu kadınların kaderi olamaz.

 

 

 

 

 

Fakirin Ekmeği Küçülürken Zenginin Pastası Büyüyor

 

Neşe Sezen

 

İşçilerin ve emekçilerin sofrasının vazgeçilmez unsuru olan ekmek zam ile birlikte soframızdan çeyrek çeyrek küçülmeye devam ediyor.

 

Türkiye’de zenginler listesinin artarak sıralandığı, vergi rekortmenlerinin gur