|
Yıl: 29 |
|
Mayıs 2008 |
|
|
Yeni
Dönem Sayı: 51 “Karl Marks’ı Yeniden
Keşfetmek!” - İşçi Cephesi 1 Mayıs 2008'in Ardından
- İşçi Cephesi 301. Maddede Değişen Ne? - Fuat Karan Açlık, Kapitalizm ve İkiyüzlülük - Şemsi Güneş Güvence İşçiden Sorulur - Salih Şimşek Duyduk Duymadık Demeyin; Her
Şeye Zam Yapıldı! - Nergis Çayır AKP Kimin Hükümeti? - Şahin Yıldırım Ölüme ve Çaresizliğe Yolculuk
- Akın Sel Fabrikalardan
- Okur mektupları Emek Hareketinde Geçen Ay – Derleyen: Jiyan Açlık, Yoksulluk, İşgaller ve Kapitalizm… 1 Mayıs ve İşçi Sınıfı… “Karl
Marks’ı Yeniden Keşfetmek!” İşçi Cephesi “Kapitalizm
eksikliklerine rağmen, mevcut sorunlara ve ihtiyaçlara yine de en iyi cevap
veren sistem. Mükemmel çalışmasa da çağın ihtiyaçlarına en iyi çözüm yolları
sunuyor.” General Elektrik CEO’su Jack Welch Nisan ayında
İstanbul’da katıldığı bir patronlar toplantısında bunları söyledi. Şu kadere bakın ki efsane CEO
olarak anılan Welch bunları söylerken dünya, büyük bir gıda ve enerji
kriziyle karşı karşıya. Açlık ve savaşla anılan kapitalist emperyalist
sistemin bir sonucu olarak dünyada 800 milyon insan açlık içinde yaşıyor. 3
milyar insan günde 2 dolar ve altı bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor. Bu veriler Welch ve
şürekasının yalanlayamayacağı bir kuruma, Birleşmiş Milletlere (BM) ait. Diğer bir ifadeyle BM
verilerine göre dünyada yaşayan her 8 kişiden biri açlık içindeyken, her 2
kişiden biri de yoksulluk içinde yaşamaya çalışıyor. Son gıda ve enerji
krizleriyle birlikte düşünüldüğünde yüz milyonlarca insan şimdi doğrudan
ölümle burun buruna gelmiş durumda. Kapitalist-emperyalist
sistemin yarattığı çevre felaketleri sonucu küresel düzeyde gerçek bir susuzluk
da yaşanmakta; yeryüzünde yaşamın daha ne kadar devam edebileceğiyle ilgili
son derece karamsar senaryolar çizilmekte. İşte efsanevi CEO’nun
methettiği kapitalist düzen bu! Welch hızını alamamış ve
kendisine, “Çözüm için insanlığın Karl Marx’ı yeniden keşfetmesi mi
gerekiyor?” diye sorulması üzerine, “… Karl Marx’ı mevcut sorunlara
bir çözüm yolu olarak görmenin saçma olduğunu düşünüyorum.” demiş. Bu arada Welch’in saçma
olmadığını düşündüğü sistem kapitalizm! İnsanlığı ve yeryüzündeki tüm yaşamı
bir yok oluşla karşı karşıya getirmiş olan bir sistemden bahsediyoruz… “En altta
kalan yüzde 10’a çıkış yolunu göstermek…” Dünyada açlığa ve yoksulluğa
sebep olan kapitalist sömürü düzeni Türkiye’de de milyonlarca işçi ve
emekçinin hayatını zehir ediyor. Bir yandan en temel ihtiyaç maddelerine
sürekli zam yapılırken, diğer yandan ücretler eriyor. 2008 yılı ilk 4 aylık
resmi TÜFE enflasyon oranı 4,82 olarak açıklandı. Diğer bir ifadeyle 2008
Ocak ayında maaşlarına zam alma şansına sahip olan işçi ve emekçilerin dahi
zamları eridi, bitti. Türkiye genelinde işsizlik
oranı % 11,3. Bu oran kentlerde %13,8’e kadar çıkıyor. Ekonomik ve siyasi
krizlerde daima faturayı ödemek zorunda kalan işçi sınıfı ve emekçi yoksul
halk bir kez daha yaşanan krizin faturasını en ağır şekilde ödeme tehdidiyle
karşı karşıya. Ne diyor efsanevi CEO Welch, “Çalışanlarınıza
karşı her düzeyde açık olun ve onlarla dobra dobra konuşun… En üstteki kesimi
yeni başarılara yöneltirken, sağlam duran orta kademeyi daha iyiye teşvik
edin. En altta kalan yüzde 10’a da çıkış yolunu göstermeniz lazım. Bu
zalimlik değildir…” Bu kapitalist emperyalist
sistemin doğasının kanunudur, öyle mi? Patronlar bunu isimlerini bildikleri
gibi biliyor, ya işçi ve emekçiler? Serbest
piyasa ekonomisine inançsızlık İhtiyacımız olan yegane şey
bu: serbest piyasa ekonomisine inançsızlık! Oysa Welch bizimle aynı
fikirde değil, bunu “sorgulayan” patronlara, “Günümüzde herkesin her
konuda farklı fikirleri var. Bu da serbest piyasa ekonomisinin kötü yanı
denebilir.” diye cevap vermiş. Bu açıklamanın tercümesi; ekonomide her
türlü serbestlik olsun, liberalizm işlesin; ama siyasette otoriter ve
totaliter olalım, her aklına gelen istediğini söylemesin... Nitekim Türkiye işçi sınıfı ve
emekçi yoksul halklar 1 Mayıs 2008 günü İstanbul’da (kuşkusuz Ankara ve diğer
başka illerde de; ama özellikle İstanbul’da) AKP hükümetinin, kolluk
kuvvetleriyle bütün kenti bir hapishaneye çevirerek Welch’in serbest piyasa
ekonomisinin kötü yanı diye tarif ettiği eksikliği nasıl giderdiğini gördü. Welch’in formülü gayet açık:
sömür, aç ve açıkta bırak, beğenmeyeni ez ve parçala… İşte neo-liberalizm.
İşte kapitalizm… Üstelik bütün dünyada olduğu
gibi Türkiye’de de hükümet üyeleri ve kolluk kuvvetleri, maaşlarını büyük
oranda işçi ve emekçilerin vergilerinden almakta. Çelişkiye bakın ki işçi ve
emekçiler üreten sınıf olmasına rağmen demokratik haklarını kullanmak
istediklerinde büyük bir zorbalıkla, baskı ve şiddetle eziliyorlar. İstanbul’da, 1 Mayıs 2008’de
bütün Türkiye bir kez daha devlet terörünü; yaşadı, gördü, okudu, izledi. Zalimlik ya
da bir kez daha işçi sınıfı Welch, zalimliliği; işten
atıp, aç ve açıkta bırakacağın adamın suratına açıkça seni işten atıyorum
dememek olarak tarif ediyor. İşçi sınıfı zalim değildir;
açık ve samimidir. Welch ve şürekasına
sesleniyoruz: açıkta kalacaksınız, çünkü koşullar bunu gerektiriyor. Bütün insanlık adına işçi
sınıfı sömürü sisteminize son vermeye, yeryüzünde yaşayan her canlının
hayatını sağlık ve mutluluk içinde devam edebileceği bir dünya yaratmaya
geliyor. İşçi sınıfına, ezilen ve
sömürülen tüm kitlelere yaşattığınız bütün acılara, dünyaya verdiğiniz bütün
yıkımlara rağmen işçi ve emekçilerin öfke ve isyanı, yıkmak ve yok etmek için
değil, üretmek ve yaratmak içindir. Biliyoruz ki yaratmak
yıkmaktan, sabır radikalizmden çok daha zordur; ve kararlılık güneşten bile daha
etkilidir. 04/05/2008 1 Mayıs geçti, sınıf mücadelesi devam ediyor! 1
Mayıs 2008'in Ardından İşçi Cephesi 1 Mayıs Neyi
İfade Ediyordu? İşçi sınıfının tüm dünyadaki
birlik, dayanışma ve mücadele günü olan bir 1 Mayıs'ı daha ardımızda
bıraktık. Geçtiğimiz sayımızda yayımladığımız deklarasyonumuzda da belirttiğimiz
üzere, yaşadığımız 1 Mayıs; burjuvazinin kamplaşmasının keskinleştiği ve
liberal kesim ile statükocu “laik” kesim arasındaki anlaşmazlıkta tarafların
işçi sınıfının bilincini iyice bulandırıp desteklerini almaya çalıştıkları
bir döneme denk düşmüştü. Aynı zamanda, SSGSS yasasının meclisten geçtiği ve
buna paralel olarak emeğe karşı yapılan saldırıların ayyuka çıktığı, Kürt
halkı üzerindeki geleneksel inkar ve imha politikalarının devam ettiği,
emperyalist işgallerin sürdüğü ve TC'nin bu işgalleri bizzat desteklediği,
asker-polis rejiminin anti-demokratik uygulamaları hiç yüzü kızarmadan
uygulayabildiği bir dönemdi. Tüm bu sorunların tek gerçek çözücüsü olan işçi
sınıfının da elbette ki, bu anlamlı gün içerisinde bu sorunlara dair dile
getirebileceği pek çok talebi vardı ve 1 Mayıs günü bu taleplerin
mücadelesinin günü olmalıydı. Tüm bunların yanı sıra, 1
Mayıs'ların Türkiye'deki kanlı tarihi 2008 1 Mayıs'ına da ayrıca, bir önem
daha yüklemekte idi. İlk kutlanıldığı tarihten itibaren yasaklar, kıyımlar ve
kanlar ile karşılanan 1 Mayıs'ta, işçiler için, bu katliamların en
büyüklerinden birinin yaşandığı Taksim Meydanı, şüphesiz ki, büyük bir önem
ifade etmektedir. İşte bu meydan, asker-polis rejiminin sınıf üzerindeki
yasakçı politikalarının ve sınıfa karşı uyguladığı terörün fiili ifadesi
haline gelmiştir. İşçi sınıfının kitlesel bir şekilde, kendi güncel
taleplerini dile getire getire Taksim Meydanı’na çıkması, bu talepleri
Bonopartist rejime karşı yönlendirmesi anlamına da gelecekti. 1 Mayıs
Öncesi Süreç ve 1 Mayıs'ta Yaşananlar Tüm Türkiye'de 1 Mayıs gününün
gündemine oturan, kuşkusuz ki, İstanbul'daki 1 Mayıs “direnişi” idi. Bu
direnişe damgasını vuran en önemli şey de, burjuva devletin işçi, emekçi ve
devrimciler üzerine uyguladığı devlet terörü idi. 1 Mayıs'ın çok öncesinde
sendikalar, meslek odaları ve Emek Platformu 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama
konusundaki kararlılıklarını(!) ifade ettiler. 1 Mayıs öncesi dönemlerde
SSGSS'ye karşı kitlenin “gazını almak” amacı ile düzenlenen eylemlilik
sürecinde, sınıf ister istemez hükümete karşı belirli talepleri dile
getirmeye başlamıştı. 1 Mayıs'a yaklaşılan dönemlerde ise sendika ağaları
artık 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamanın bir namus meselesi haline geldiğini ilan
ettiler ve onca hengamenin, hak gasplarının içerisinde, tek sınıfsal
talebimiz ''Taksim 1 Mayıs'ta Emekçinin Olacaktır!' haline geldi. Bu süreç
içerisinde DİSK ve Türk-İş 1 Mayıs'ta 500 bin kişiyi meydanlara yığacaklarını
açıklıyorlardı. Fakat gelin görün ki, bu 500 bin kişiyi alanlara toplamak
için, ne iş yerlerinde çalışmalar başlattılar, ne de işçiler için bir otobüs
tutmaya tenezzül ettiler. Sonuç olarak da, Taksim'i tek sınıfsal talep
haline getirmenin ve bu tek talepte ısrarcı olmanın bedelini de, yine
işçi ve emekçilere ödettiler. Beklenen bombayı 1 Mayıs
gününe saatler kala Türk-İş patlattı. Günlerdir eylemin önemini vurgulayan
Türk-İş yönetimi eyleme katılmayacaklarını, ancak katılanlara saygı duyduklarını
açıkladı. Bu yol ile de hem hükümet, hem de tabanı tarafından sıkıştırılan
Türk-İş yönetimi, kendisine bağlı olan muhalif 11 sendikayı kırmadı, ayrıca
ayrı bir eylem alarak sınıfsal taleplerin dillendirilmesine sebep olup
hükümet ile karşı karşıya kalmamış oldu. Devlet de 1 Mayıs'a yaklaşılırken
hiç boş durmadı, “önlemlerini” aldı, halkı sağduyuya davet etti. Emekçilere,
“Bizi dinlemezseniz sizi döveriz” dedi, ve günü geldiğinde dediğini yaptı. 1
Mayıs sabahı devlet, daha horozlar ötmeye başlamadan, DİSK'in binasını
kuşattı, pek çok emekçiyi hunharca darp etti ve yaraladı, DİSK binasının
içerisine, sınıf düşmanlığı kinini kusarcasına, gaz bombaları fırlattı. Bu
kinini sokaklarda tekmeledikleri, gaz bombasına boğdukları, hastaneye
hapsedip bombaladıkları devrimcilere de kusmayı asla ihmal etmedi. Saat
14.29'da nihayet DİSK de kendine yakışanı yaptı, sınıfın taleplerini iyice
boğazladığına emin olduğu noktada, üyelerinin içerisindeki bazı 'kendini
bilmezleri' de bir güzel dövdürttükten sonra, bir kılıfını bulup, eylemi
sonlandırma kararı aldı. Eylem, çeşitli devrimci grupların Taksim'i zorlama
çabaları ve devletin bu gruplara karşı yaptığı vahşi saldırılar ile gün boyu
devam etti. Kimi gruplar da, Taksim'i ele geçirmenin, ya da direnmenin
zaferini(!) ilan etti. Burada sormak gerekir: 1 Mayıs'ın, birlik ve mücadele
gününün ardından elimizde hangi sınıfsal talep kalmıştır? Bizim için 1
Mayıs'ın anlamı seneden seneye Taksim'i ele geçirmek midir? Tüm birlik ve
mücadelemiz Taksim'i ele geçirmek üzerine mi kuruludur? Biz işçi, emekçi ve
işçiden emekçiden yana olanların başka sıkıntıları yok mudur? 1 Mayıs Günü
ile 1 Mayıs'ın Anlamı Ne Derece Örtüştü? Tüm dünyada olduğu gibi,
Türkiye'de de bir işçi cephesini yaratmak acil bir gereksinim halini almış
bulunmakta. Bu yıl da, bunca saldırının ortasında 1 Mayıs'ta işçi sınıfını
bir araya getirecek, onu mücadeleye sürükleyecek ve onu eğitecek kitlesel bir
eyleme ihtiyacımız vardı. Ancak dürüstçe kabul etmemiz gerekir ki,
İstanbul'da bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı. Hatta tam tersine, sınıfın
güncel taleplerini dile getirme şansı da, sendika önderliklerince (bilerek ve
istenerek) harcanmış oldu. Kitleselleşmediği ve sınıfın diğer taleplerini
içermediği için de, asker-polis devletinin baskılarına karşı koyabilecek güce
sahip olamadı. Ayrıca 1 Mayıs eylemine katılanların ezici bir çoğunluğu
çeşitli devrimci çevrelerden oluşmaktaydı. Görünen o ki, ciddi bir tehlike
ile de karşı karşıyayız. Kitlesel 1 Mayıs kutlama geleneğimizi kaybetmek
üzereyiz. Çeşitli grupların kendilerini kitlenin yerine koyarak eyleme katılmalarının
hiçbir anlamı yoktur. Zira eylemler kitleleri eğitmek içindir. Kitlelerin
yerine geçmek için değil! Geçen yıl da benzer olaylar yaşanmıştı. Geçen yılki
değerlendirmemize çok benzeyen bir bilanço çıkarmak mümkün. Geçen yıl pek çok
grup “İşte Taksim, İşte 1 Mayıs” diyerek zafer sarhoşluğuna kapılmışlardı. Oysa
ki, geçen yılın Taksim “zaferinin” sınıfa kazandırdığı hiçbir talep ve günlük
pratik, sınıf mücadelesine sunduğu hiçbir katkı olmadı. Bunun yanı sıra, bu
yıl daha iyi anlamaktayız ki, geçen yılın asker-polis devletine bir 'ders'
vermediği, bu dersi ancak kitlesel olarak alanları dolduran işçi sınıfının
verebileceği de ortaya çıktı. Sonuç olarak, bu “zafer” sarhoşluğunun bedeli
de, sınıf taleplerini gündeme taşıyamayan ve kitleselliği azalan bir 1 Mayıs
oldu. Sonuçlar ve
Görevler Yaşadığımız 1 Mayıs'tan
çıkarılması gereken en önemli sonuç, sendikaların elindeki gücün ne denli
büyük olduğunun farkına varmaktır. İşçilerin kendi örgütleri olması gereken
sendikalar, başlarındaki bürokrasi belası dolayısıyla sınıfın taleplerini
rahatlıkla boğazlayabilmektedir. İşte ardımızda kalan 1 Mayıs günü bunun en
son ve en somut ifadelerinden birini sundu bize. Bu yüzden sendikalar ile
aramızdaki bağı güçlendirmeli ve bürokrasiye karşı verilen mücadelenin burjuvaziye
karşı verilen mücadele ile kardeş olduğunun farkına varmalıyız. Ayrıca,
asker-polis devletine karşı verilen mücadelede en emin araçlara sahip
olmamızı sağlayacak en başta gelen yolun da, bu yol olduğunu kavramalıyız. Bu
yüzden sendikalar içerisinde mücadele eden devrimcilere ve çabalarını sürdüren
mücadeleci sendika şubelerine büyük görevler düşmektedir. Buralarda bir
yandan sınıfın örgütlülüğünü arttırmak başlıca görevimizken, işçi sınıfının
eylemliliğe kitlesel olarak katılmasının mücadelesini kararlı ve ısrarlı bir
şekilde sürdürmekte bir o kadar önemlidir. Ayrıca süreç her şeye rağmen
umutsuzluk verici değildir. Çünkü burjuvazinin geliştirdiği son saldırılar
sonucunda ve burjuvazi arasındaki kamplaşmanın da etkisi ile sınıf
içerisinde, devlete ve hükümete karşı tepkiler bir embriyo halinde olsa dahi
oluşmaya başlamıştır. İşte bu tepkiler bizim mücadelemizin meşruluğunu
arttırıcı bir niteliğe sahiptir ve kitle seferberliği ile parti inşa
stratejisi içerisinde değerlendirilmesi elzem olan bir fırsattır. Burada bir
devrimci önderliğin rolü bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü böylesine
kapsamlı bir çalışma, ancak bir devrimci önderliğin sistematik bir çalışması
ile mümkün olabilir. İşçi
sınıfının kurtuluşu, onun kendi eseri olacaktır; kendini onun yerine koyanların
değil. İşçi sınıfının devrimci seferberliğini ve devrimci önderliğini
oluşturmak için; ileri! 03/05/2008 Fuat Karan AB’nin düşünceyi suç saydığı
için değiştirilmesini ya da yürürlükten kaldırılmasını talep ettiği, Türk
Ceza Kanunu’nun Türklüğü aşağılamayı suç sayan 301. maddesi, uzun bir süredir
kamuoyunda tartışmalara neden olmaktaydı. Yasanın değişmesini talep eden
burjuvazinin AB’ci kesimleri ile statükocu kesimleri arasındaki bu tartışma,
yasa değişikliğiyle şimdilik rafa kalktı. CHP ve MHP’nin muhalefetine rağmen
65 oya karşı, 250 oyla yasa değişikliği kabul edildi. CHP, yasanın anayasaya
aykırı olduğunu iddia ederken, MHP de yasanın “bölücülerle masaya oturmanın
yolunu açacağını” savundu. Yasa değişikliği aslında maddenin özüne
dokunmazken, bazı şekli değişikliklerle konuyu gündemden düşürmeyi
hedeflemektedir. Eski Yasa
Nasıldı? 301. Madde 12 Eylül
Anayasası’nın baskıcı, faşizan karakterinin Türk Ceza Kanunu’na yansımış
halidir. 1 Haziran 2005’te yürürlüğe
giren yasaya göre; 1)“Türklüğü,
Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı
aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 2)”Türkiye
Cumhuriyeti Hükümetini, devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını
alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.” 3)”Türklüğü
aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde,
verilecek ceza üçte bir oranında arttırılır.” Yasada kastedilen Türklük ise
şöyle tanımlanıyor: “dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Türklere has müşterek
kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık…Türklük ve Türk ırkıyla ilgili tüm
konu ve kavramları kapsar.” Nazizm döneminden kalma bu
yasayla, devleti, hükümeti, orduyu, Türklüğü eleştiren her kişi cezalandırılır,
cezalandırılmazsa aşağılanır ve hatta linç girişimlerine maruz kalabilir. Bugüne
kadar bu yasadan birçok yazar ve aydın yargılandı. Kuşkusuz yargılananlardan
en çok tanınanı Hrant Dink ve Orhan Pamuk. Yazar Elif Şafak, İHD İstanbul
Şube Başkanı Eren Keskin, Abdurrahman Dilipak, Tempo dergisinden Enis Mazhar
Tayman, Neval Barlas, sanatçı Ferhat Tunç, yazar İsmail Beşikçi,
yazar-Yayıncı Ragıp Zarakolu, Tuncay Özkan, Cüneyt Arcayürek…yargılanan diğer
isimler. Liste böylece uzayıp gidiyor. Değişiklik Ne
Getiriyor? Kanunda yapılan değişikliğe
göre, “Türklüğü” ibaresi yerine “Türk Milleti”, “Cumhuriyeti” kelimesi yerine
de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ibaresi geldi. Başlıkta, “Türk Milletini,
Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama”
olarak değiştirildi. Bu aşağılama
suçunu işleyenler 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak. Görüldüğü üzere yasada yapılan
değişiklik içeriği değiştirmemekte; kelimelerle oynayarak yasaya makyaj
yapılmaktadır. Yasanın özünün aynı kalması bu suçtan yargılananların sayısını
azaltmayacaktır. Eğer hükümet
gerçekten samimiyse 301. maddeyi tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Ancak
hükümet demokratikleşme konusunda samimi olmadığını geçtiğimiz 1 Mayıs’ta
yaptığı baskı ile bir kez daha göstermiştir. İşçi sınıfının ve emekçi
halkın örgütlenmesi önündeki engeller
kaldırılmalıdır. Bunun için düşünceyi ve örgütlenmeyi suç sayan tüm yasalar
lağvedilmelidir. Tüm bu gerici yasaların temellendiği 12 Eylül Anayasası
yürürlükten kaldırılmalı, işçiden emekçiden yana yeni bir anayasa
oluşturulmalıdır. İşçi sınıfının örgütlülüğünden korkan Türkiye
burjuvazisinin yapmadığı bu değişiklikleri yapmak ve demokratik kazanımları
korumak görevi de Türkiye işçi sınıfının omuzlarındadır. 07/05/2008 Açlık, Kapitalizm ve
İkiyüzlülük Şemsi Güneş Son birkaç aydır burjuva
medyamızın sürekli olarak krizlerden
bahsettiğine tanık oluyoruz. Enerji krizinden gıda krizine, mali krizden
siyasi istikrarsızlığa ve küresel durgunluğa kadar onları “tedirgin” eden pek
çok nokta var. Bir krizin varlığı noktasında onlarla hemfikiriz. Ancak,
olgulara adını koymakta biraz çekingen davrandıkları da aşikar. Yukarıda adı
geçen bütün krizlerin yapay ve kapitalist
sistemin ürünü olduğunu, krizin gerçek adının da kapitalist kriz olduğunu söylemeye dilleri bir türlü varmıyor. Mevz-u bahis “gıda krizi”
olduğunda ise çekingenlikten öte duruma, af buyursunlar, şaşkınlık ve
şapşallık hakim. “800 milyon aç var!” diye haykırıyor Radikal gazetesi. Bunu
duyan da, yüz milyonlarca insanın aç yaşadığının utanç verici gerçeğini, son
birkaç ayda peydahlanmış sanır. Bu haykırışı şaşkınlığa vermek belki de bizim
safdilliğimiz. Bunun adı düpedüz ikiyüzlülüktür. Çünkü kapitalizm var olduğu
müddet içinde, açlık ve sefalet ona daima eşlik etmişti. Bu “şaşkın”ları da
uykularından uyandıran, son bir yılda gıda fiyatlarındaki %50’lik artış oldu,
öyle mi? Oysa, burjuva medyanın bu
“şaşkınlığı”nın ve “duyarlılığı”nın altında yatan sebepleri başka bir yerde
aramak gerekiyor. Onları şaşkına çeviren şey, gıda fiyatlarındaki artışa
bağlı olarak dünyanın pek çok yerinde patlak veren isyanlar ve
ayaklanmalardır. Onların insani duyarlılıkları, kapitalizmin bekâsından bir
adım ötesini kapsamıyor. Açlık ve sefaletse birer teferruat, daha fazlası
değil. Gerçekten de, son bir yılda
gıda fiyatlarındaki korkunç yükseliş, önemli sonuçları da beraberinde
getiriyor. Mısır, Haiti ve Filipinler’de açlığa karşı ayaklanmalar
yaşanırken, Burkina Faso, Fildişi Sahilleri, Gine, Endonezya, Fas, Moritanya,
Tunus ve Senegal eylemler ve protesto gösterileri düzenlendi. IMF de yaptığı
açıklamada, söz konusu durumdan ötürü 33 ülkede “siyasi istikrârsızlık”
belirdiğini ve duruma derhal müdahale edilmezse (kapitalizmin bekası adına) beklenmedik
sonuçların gerçekleşebileceğini belirtti. Son zamlarla, halihâzırda
açlık çeken 800 milyon insana 100 milyon kişinin daha eklenmesi bekleniyor ve
son zamlar yoksullar için daha az besin tüketmek anlamına gelmeyecek. Burada
söz konusu olan, açlıktan ölmeye mahkum edilmektir. Buradan hareketle, 21.
yüzyılda kapitalizmin emekçiler ve yoksullar üzerinde bir soykırıma kalkıştığını söylemek
mümkün. Bu şartlar altında işçi sınıfı ve yoksullar, fizikî varlığını
koruyabilmek için dahi kapitalizme karşı mücadele etmek zorunda. “Gıda krizi” en büyük etkisini
yoksul ülkeler üzerinde gösterirken, kriz giderek bütün dünyaya yayılıyor. Meksika
ve Türkiye gibi, bir zamanların geleneksel tarım ülkeleri giderek tarımda
ithalata bağımlı bir hale geliyorlar. Yine büyük tarım üreticisi ve
ihracatçısı Brezilya’da, buradaki temel gıda maddeleri olan pirincin ve
fasulyenin fiyatında bir senede %207’lik bir artış meydana geldi. ABD’de ise
30 milyondan fazla insan gıda karnesine bağlanmış durumda. Dolayısıyla,
kapitalist krizin fakir-zengin ülke ayrımı yapmadığını ve küresel bir krizin
eşiğinde olduğumuzu söyleyebiliriz. “Gıda Krizi”nin Kaynakları Yazının başında, sözü edilen
krizlerin yapay olduğunu belirtmiştik. Gerçekten de gıda ürünlerindeki fiyat
artışı, üretimdeki bir düşüşten ya da üretim eksikliğinden kaynaklanmıyor. Aksine
teknolojik gelişmeler ve toprağın aşırı sömürüsüne dayalı tarımsal yöntemler
sonucunda üretim gittikçe artmakta. Fakat kitlelerin yoksullaşma oranı,
üretim artışından da hızlı, dolayısıyla üretim artışına rağmen açların sayısı
hızla artıyor. Peki üretim artarken fiyatlar
neden yükseliyor? Bu sorunun yanıtını akıldışı ve gayri-insani bir ekonomik
sistem olan kapitalizmin kendisinde aramak gerekiyor. Gıda piyasasındaki
yoğunlaşmayla birlikte, piyasanın kontrolü birkaç büyük tekelin eline geçmiş
durumda ve bunlar fiyatları diledikleri gibi artırabilmekte. Aynı zamanda bu
büyük tekeller milyonlarca köylüyü toprağından atmakta, insanların temel gıda
ürünlerini biyoyakıtlara dönüştürerek, yoksulların yiyeceklerini zenginlerin
arabasına benzin yapmaktadır. Spekülatörler ve asalak “piyasa oyuncuları” ise
gıda piyasasını giderek bir kumarhane haline getirmektedir. Gıdadaki fiyat artışlarının
sürmekte olan “finansal kriz”le birleşmesiyse, kapitalizmin krizini derinleştirmektedir.
ABD ve Avrupa’da riskli konut (subprime mortgage) piyasasının çökmesiyle
büyük bankaların ve fonların iflası, dünya burjuvazisini tedirginliğe sürüklemektedir.
Çöken bankaların ve şirketlerin 600 milyar dolardan fazla zarar ettiği tahmin
ediliyor. Dünya genelinde, batık bankaları ve fonları kurtarmak için
milyarlarca dolar harcamaktan kaçınmayan burjuva hükümetlerinse, bu zararın
faturasını emekçilere ve yoksullara keseceğini tahmin etmek güç değil. Gıda
fiyatlarındaki bu dramatik artış aynı zamanda, “finansal kriz”in kitlelere
dayatılan acı bir reçetesidir. Öte yandan, riskli konut
piyasalarından bugüne kadar asalak bir biçimde devasa kârlar elde etmiş
spekülatörler, bu piyasanın çökmesiyle birlikte “güvenli sahil” olarak gördükleri
emtia (mal) piyasasına hücum etmektedir. Bu piyasalarda yaratılan
spekülasyonsa altın, petrol ve en önemlisi de gıda ürünlerinde yapay
artışlara sebep olmaktadır. Fiyat artışlarındaki bir diğer
etkense, Irak Savaşı’nın petrol fiyatları üzerinde yarattığı baskı sonucunda;
son yıllarda petrol fiyatlarının 3 katına çıkmasıdır. Petrolün fiyatı 40
Dolar civarından, bugün itibariyle 120 Dolar seviyelerine gelmiştir. Kapitalizm Gıda Sorununu Çözebilir mi? Kapitalizmin gıda sorunu
karşısındaki tavrı, artan fiyatlar karşısındaki eylemlere ve isyanlara
verdiği tepkiden de açıkça anlaşılmaktadır. Burjuva hükümetler bu sorunu
baskı ve şiddet yöntemleriyle “çözmeye” çalışmaktadırlar. Verili durumsa,
burjuvaziyi giderek kaygılandırmaktadır. IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş
Milletler sözcüleri, hükümetleri gıda sorunu karşısında acil bir plan yapmaya
çağırmaktadır. Oysa hükümetlerin halihazırda bir planlarının olduğu
görülüyor: açlık çeken milyonları ölüme terk etmek, isyan edenleri de baskı
ve şiddetle susturmak. Sorunun çözümü oldukça net:
ücretlerin enflasyon ölçüsünde otomatik artışı, yapay fiyat artışlarına karşı
fiyat denetim komiteleri kurarak, fiyatların kontrol altında tutulması, gıda
spekülatörlerinin ve tekellerinin mülksüzleştirilmesi ve nihayet insan odaklı
bir planlı üretime geçilmesi. Bunları gerçekleştirmenin biricik yoluysa işçi
sınıfının kendi iktidarı yolunda kararlı mücadelesidir. 5 Mayıs 2008 8 Mart'ta, iki İtalyan kadın
sanatçı, dünya barışı için, Milano'dan “beraberimizde yolculuk boyunca
üzerinde birikecek tüm kirlerle birlikte götüreceğimiz tek elbise beyaz
gelinlik olacak” diyerek yola çıktılar. Balkan ülkeleri ve Türkiye
üzerinden kara yoluyla otostop yaparak Tel Aviv’e ulaşmayı hedefliyorlardı. 19
Mart’ta İstanbul’da birbirlerinden ayrılan bu iki barış gönüllüsü, münferit
olarak farklı güzergâhları izlemelerinin ardından Beyrut’ta yeniden buluşmayı
planlamıştı. Onlar, gelinliklerle gerçekleştirmeyi hedefledikleri bu
seyahatle bir çeşit performans sergilemiş oluyorlardı. Kültürler arası
ilişki (seyahat) ve seyahatin kavramsal eşiği (gelinlikler) ile vermek
istedikleri mesajı (barış) canlı olarak taşımış ve birleştirmişlerdi. Bu
sayede ürettikleri değer ile iş aynılaşmıştı... Yolculuk yarım
kaldı, Türkiye'de barış, tecavüze uğrayıp öldürüldü. Bu iki İtalyan sanatçıdan 1974
doğumlu Giuseppina Pasqualino di Marineo, bilinen adıyla Pippa Bacca, 31 Mart
günü, bir kadın olarak, bir sanatçı olarak, bir barış aktivisti olarak hayata
gözlerini yumdu. Cesedi, 13 Nisan'da bulundu. Onun, tecavüze uğrayıp öldürülmesi
üzerine dile getirilebilecek, kamuoyunda tartışmaya açılabilecek o kadar çok
mesele varken, burjuva medya, tüm ikiyüzlülüğüyle, yalnızca “rezil olmanın”
derdine düştü. Türklük, bu olaydan leke almamalıydı. Gerçekten de almadı(!) Medyanın ilgilendiği
konular arasında, Pippa Bacca’nın kendisi ya da onun dünyaya ulaştırmayı
umduğu mesajın içeriği dahi hiç yer bulamadı. Bacca'nın hangi sanatı icra
ettiği bile dile getirilmedi. Zaten, video art, enstalasyon ya da performans
(Bu üç sanat dalı da özellikle 1960'lardan itibaren ortaya çıkmış ve
yaygınlık kazanmışlardır. Genel olarak kavramsal sanatın alt kategorileri
olarak yer alırlar. Kavramsal sanat ise, en genel anlamıyla, belirli bir
fikrin etrafında örülen edimin seçtiği sınırsız çeşitlilikteki malzemeyi
kurgulaması olarak tanımlanabilir.) henüz Türklüğü aşağılatmamanın derdinden
arınamamış bir medyanın konusu olamazdı ki... Bu vahşeti yaratan erkek
egemen toplumsal cinsiyetle bütünleşik kapalı toplum yapısının yarattığı bir
sapkınlık histerisinden, hemen başka bir hastalıklı ruh haline bürünüldü:
Aşağılık kompleksi! Ne de olsa hep yaranılmak istenen Batıya rezil olunmuştu.
Varsa yoksa bu sarsıcı olayın Batı'da nasıl yankılanacağı, bu utançtan nasıl
kurtulunacağı mesele edildi medyada... Toplum vicdanı zedelenmişti.
Utanmıştık. Ama yine medya bir iki seansta
bu işi de çözdü. Utanmamıza gerek olmamalıydı. Çünkü bunu yapan yalnızca bir
kişi idi, katildi, sapıktı, suçu yalnız onu bağlardı. Vicdanımız rahat
olmalıydı, çünkü Pippa Bacca’nın annesi Elena Manzoni, “Türkler normalde çok
iyi insanlardır. Ama kızımı aracına alan kişi, onu öldürmeye niyetlenmiş bir
sapık olmalı. Bu türden birine rastlanırsa yapılacak bir şey yok maalesef”
demişti. Oysa bu olayın açığa çıkmasından iki gün sonra, yine Gebze'de bir
kadının tecavüze uğradığı açığa çıktı. Tecavüz edenlerden birisi de “başarılı
çalışmalarından” dolayı ödüllendirilmiş bir polisti. Yine benzer şekilde
Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez, on dört yaşında bir kız çocuğuna cinsel
tacizde bulunmak suçundan tutuklandı. Bu iki olayda basında her nedense
sansasyonel bir haber olarak yer almadı. Ne var ki, bu hastalıklı ruh
hali, bir bütün olarak medyayı da öyle bir içine almış durumda ki, tüm
bunlarla çelişik olarak, tecavüz ve cinayetin, toplumsal yaşamımız içinde
nasıl bir yer işgal ettiğini görmek için yine bu medyanın basılı organlarında
üçüncü sayfa haberlerine şöyle bir göz gezdirmek yeterli oluyor. Pippa Bacca, öldürüldü. Onu,
barış gönüllüsü bir kadın sanatçı olarak sevgiyle anıyoruz. Onun gelinliğinde
biriken kirin, erkek egemen-sınıflı toplumlar tarihinin bir ürünü,
egemen kültür ve ahlâkın çürümüş pisliği olduğunu biliyoruz. Bu pisliği
yaratmakla kalmayıp normalleştiren toplumsal şartlara ve siyasal anlayışa
karşı mücadelemizi sonuna değin sürdüreceğiz. Onun, dünya halklarına vermek
istediği mesajda çok güçlü bir öz var. Topraktan yeniden ve yeniden filizlenecek
bir öz. Biz, bu özü dünyanın dört bir tarafına ulaştıracağız. Onun yarım
kalan yürüyüşünü, biz tamamlayacağız. Nisan 2008 Salih Şimşek İşçinin İlk
Güvencesi: Yardım Sandığı
Sandıklardan Kim Korkar? Örgütlülüğü beraberinde getiren bu sandıklar büyüdükçe
burjuvazi için birer korkulu rüya haline geldi. Çünkü zor durumdaki işçilerin
yanında, hak talep eden, mücadele eden, greve çıkan işçiler için de bir
dayanaktılar. Sonunda burjuvalar bu sandıkları önce yasal bir zemine
oturttular, sonra da devlet denetimine geçirip sosyal güvenlik sistemi adı
altında doğrudan kendi denetimlerine geçirdiler. Sonuç olarak sosyal devlet
anlayışı olsun, sosyal güvenlik olsun, bu kavramlar dünyayı ayakta tutan
işçilerin ürünüdür. Günümüzde
Güvencenin Anlamı
Sosyal
Güvenlik Nasıl Olmalı?
SSGSS'deki gasplara derhal son
verilmeli. Kurumlar birleştirilirken kazanılmış haklar korunmalı. İş saati
9'dan tekrar 8'e indirilmeli. İşçilere ve yoksul Kürt halkına zor
kullanan kolluk kuvvetlerinin sosyal güvenceleri ellerinden alınmalı. Milletvekillerinin,
bakanların, cumhurbaşkanının kısaca her tür yüksek rütbeli memurun ve askerin
maaşı asgari ücrete çekilmeli. Kıyak emeklilik kalkmalı. Meclis restoranı
ülke geneline hizmet verecek şekilde genişletilmeli; sudan ucuz yemekler
vekillere değil işsizlere sunulmalı. Parasız sağlık, parasız
eğitim! Patrona değil, işçiye güvence! İşçiyi işçiler kurtaracak! Yoksulu
işçiler kurtaracak! Dünyayı işçiler kurtaracak! Kurtuluş yok tek başına, ya
hep beraber ya hiçbirimiz! 7 Mayıs 2008 Duyduk Duymadık Demeyin; Her Şeye Zam Yapıldı!
Türkiye’de yaşanan siyasi
olaylar tüm sıcaklığıyla devam ediyor. Bir yandan Kürdistan’daki kirli savaş,
bir yandan AKP hükümetinin 1 Mayıs’ta estirdiği terör kasırgası ve gıda krizi
vb. gündeme damgasını vuran olaylar. Ben özel olarak pirinç krizi
ile birlikte gizliden yapılan zamlara dikkat çekmek istiyorum. Hükümet
geçen yaz su bitti, su krizi başladı dedi. Ardından su bidonları satışa
çıktı. Halk su bidonlarını aldı; suların kesileceğini beklerken, hükümet suya
zam yaptı. Şimdi de pirinç krizi başladı diyorlar. Hükümet kitleleri
ilgilendiren önemli olayları halktan gizlemeye çalışır ki toplum
ayaklanmasın. Şimdi ne oluyor da böyle ulu
orta, açıktan yine kriz feryatları kopartılıyor ve ardından zamlar geliyor. Başbakan
pirinç yemeyin, bulgur yiyin diyor. Her halde bulgur fiyatlarından
haberi yok. Başbakan bir de sendika başkanı edasıyla konuşarak ambarları
pirinçle dolu olan gemileri açıkta bekletiyor. Pirinç almayın ki bu
stokçular günlerini görsün diyerek halkı boykota çağırıyor. Sanki bekleyen
gemiler Türkiye kara sularında değil ve Erdoğan’da başbakan değilmiş gibi
atıp tutuyor. İkiyüzlü hükümet Taksim’e
çıkmak isteyen işçi ve emekçilere biber gazı sıkıp, copları uygun
görürken hırsıza, soyguncuya, fırsatçıya dokunmadığını bir kez daha göstermiş
oluyor. Bu yaratılan olayların ardında pirince doğal olarak zam yapılmış
oldu. Gözümüz aydın!
Hükümet kalkıp birde enflasyon
yüzde 10 diye yalan söylüyor. Gözümüzün içine baka baka üstelik… Gıda
fiyatlarına göre enflasyonun yüzde onun çok üzerinde olduğunu alışveriş yapan
tüm yoksul kitleler gayet iyi biliyor. İşçi ve emekçilere yüzde 5 zam reva
görülürken patronlar bazı işçilere zam dahi vermiyor. Sonuç olarak işçi sınıfının
yaşamında kirli savaştan tutun, işçi düşmanı yasalara ve zamlara kadar her
şey var. Bu saldırılara karşı işçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve
sömürülenler olarak hep birlikte ortak taleplerimizi doğru bir şekilde
dile getirip örgütlenmeliyiz. 06/05/2008
AKP hükümeti iktidarda yedinci
yılına girdi. Bu süre içerisinde toplunun farklı kesimleri, AKP'nin
siyasetinin diğer hükümetlere oranla umut verdiğini söyleyerek destekledi. Bizler
de çevremizde bunu gözlemleyebiliyoruz. Ama biz biliyoruz ki AKP,
burjuvazinin çıkarlarını savunmak için hükümete aday oldu ve de iktidara bu
amaçla geldi. İktidara gelen AKP hükümeti
tabii ki kendi sınıf çıkarlarını koruyan ve kollayan bir siyaset izleyecek;
ve de öyle de yapıyor. Nitekim gelir gelmez patronların vergi borçlarını
affetti. KİT'lere ait kurum ve kuruluşları patronlara özelleştirme adı
altında peşkeş çekti. Ekonomiyi pembe tablolarla süsleyerek kitleleri
aldattı. Sınıfsal
tutum Örneğin milyar dolarların
döndüğü bir sektör olan futbol kulüpleri vergi ödemek istemediklerini kibarca
açıklıyor. Mesajı alan AKP hükümeti bir yasayla kulüplerden alınan vergilerin
düşürülmesi için çalışma başlatıyor. Aynı hükümet nedense 435 YTL asgari
ücret üzerindeki vergiyi düşürmeyi aklından bile geçirmiyor. Ama 130 bin YTL
(130 milyar lira) ücret alan milli takım antrenörü Fatih Terim'den yüzde 5
vergi alıyor. AKP'nin tutumu sınıfsaldır. İşçi
sınıfının kazanımlarına saldırarak işçileri, emekçi ve yoksul kitleleri sefalet
koşullarına sürüklemekte ve diğer taraftan burjuvazinin servetlerine servet
katmak için canla başla çalışmakta. AKP'nin 1 Mayıs'ta işçi
sınıfına karşı uyguladığı terör de sınıfsaldır. Taksim Meydanı’nı işçi
sınıfından başka herkese açık tutarak ikiyüzlülüğünü bir kez daha
sergilemiştir AKP hükümeti. Bizler de yaşamımızda alacağımız tutumları
sınıfsal olarak almalıyız ve yaşama geçirmeliyiz. Ölüme
ve Çaresizliğe Yolculuk Akın Sel Bahar aylarında Doğu ve
Güneydoğu Anadolu gibi ücretli tarım işçiliğinin sürekli ve yaygın olmadığı
bölgelerden Çukurova ve Ege gibi tarımsal imkânların yoğun olduğu bölgelere
doğru kışlık geçimlerini sağlamak ve para kazanmak için mevsimlik tarım
işçileri aileleriyle birlikte göç etmek zorundalar. Mevsimlik ve zorunlu olarak
yapılan bu göçlerde aileleriyle, çocuklarıyla ve gittikleri yerlerde kullanmak
için götürdükleri ev eşyalarıyla, yol ücretini ucuza getirmek için kamyon
kasalarında gizlenerek yolculuk yapmaları zorunlu hale geliyor. Çünkü tarım
işçilerine yaptıkları işler karşılığında verilen ücret çok düşük (15–20 YTL.)
olduğu için para biriktirmeleri imkânsız. Sağlıksız koşullarda, sigortasız,
derme çatma kondular içinde veya kendi çabalarıyla yaptıkları çadırlarda
kalmak zorundalar. Çok nadir olarak büyük toprak sahipleri mevsimlik veya
sürekli çalıştırdıkları tarım işçilerine kalması için tarlaların veya
çiftliklerin bir köşesinde basit kerpiç evler inşa ediyor. Ancak bu
barınakların da sağlıklı olduğu söylenemez; aileleriyle yan yana sıkışık
halde yatmak zorundalar. Yolculuklarda türlü
sıkıntılarla karşılaşılıyor, ölümcül kazalara maruz kalınıyor. Örneğin
geçtiğimiz ay Şanlıurfa’dan Ege illerine giden mevsimlik tarım işçilerini
taşıyan kamyon şoförünün uyuklaması sonucunda kontrolden çıkan kamyon,
şarampole yuvarlandı. Kazada 9 kişi öldü, 8’i ağır 35 kişi de yaralandı.
Aralarında bir iki yaşında çocuklar da bulunuyordu. Cenazeler de geldikleri
gibi kamyon kasalarında memleketlerine yollandı. Bu gibi üzücü kazalar her yıl
tekrarlanıyor; buna karşılık, geçmiş hükümetlerde olduğu gibi şimdiki AKP
hükümeti de mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarının çözülmesi için hiçbir
önlem almıyor. “Denetim var, genelge yayınladık” Bahsettiğimiz önlem tabi ki
AKP’nin yayınladığı genelgedeki gibi trafik polislerinin denetimleri değil;
çünkü kamyon kasalarında bu insanlar istedikleri için değil mecburiyetten
yolculuk yapıyorlar. Denetimde durdurulan kamyonlardaki tarım işçilerini
minibüslerle yollarına devam etmelerini sağlayan ve kamyon şoförüne para
cezası kesen trafik polislerine işçiler tepki gösteriyorlar. Bizler
keyfimizden değil çaresiz kaldığımızdan dolayı bu şekilde yolculuğu tercih
ediyoruz diye açıklama yapıyorlar. Denetim yerine mevsimlik tarım
işçileri için kendi yaşadıkları yerlerde iş imkânları yaratılmalı. Çiftçilik
yapan, tarımla geçimini sağlayan bu insanların göç etme nedenleri ortadan
kaldırılmalı. Köylerdeki topraklar büyük toprak sahiplerinin ellerinden
alınıp topraksız köylülere dağıtılmalı, kolektif tarım arazileri
oluşturulmalı, insani yaşam ve çalışma koşulları sağlanmalı. Mevcut düzende bunun
olmayacağının bilincindeyiz. Ancak işçi sınıfının iktidarı çerçevesinde tarım
emekçilerinin kurtuluşu sağlanabilir. 04.05.2008 Gaziosmanpaşa ilçesindeki
İlbek tekstil fabrikası işçileri yaklaşık 9 ay önce, kendilerine 10 yıldır
verilmeyen 45 dakikalık fazladan çalıştırılmaya karşı, patron aleyhine, iş
mahkemesine başvurup, alamadıkları ücretleri için dava açarlar. Uzlaşmaya
yanaşmayan patron, davanın işçilerin lehine sonuçlanacağını ve kendisinin
tazminat ödemeye mahkum edileceğini tahmin ederek, yıllarca sürdürdüğü
acımasız sömürüye ve emek hırsızlığına başka bir adla, yeni bir fabrikada
devam edebilmek için işyerini kapatır. Bununla da kalmayıp 15 Şubat
gecesi fabrikanın makinelerini yani, üretim araçlarını tırlara yükleyerek
kaçırma teşebbüsünde bulunur. Durumdan haberdar olan işçiler, tırlara
yüklenen makineleri tekrar boşaltarak fabrikaya taşırlar. Ve o günden
itibaren 250 kişilik bir işçi kitlesi fabrika önünde, kötü hava şartlarına da
aldırmadan direnişi başlatma kararı alır ve ardından bir direniş komitesi
oluştururlar. Devam eden direniş sürecinde
işçiler, suçüstü yakaladıkları patronlarının görüşme talebine avukatları
aracılığıyla cevap verirler. Bu görüşmelerde kıdem ve ihbar tazminatlarının
ödenmesi, diğer bir ifadeyle ödenmemesi konusunda patron hep işi yokuşa
sürerek bundan kurtulmaya çalışmanın yollarını hayata geçirmeye çalışacaktır. Gelişen mücadele sürecinde
işçiler daha etkili ve merkezi bir mücadele hattı oluşturabilmek için grev
çadırı kurma kararı alırlar. Bu merkez stratejik olarak hem fabrikayı gözetim
altında tutacak, hem de sınıf dayanışmasını perçinleyerek mücadelenin kararlı
olmasını sağlayacaktır. Artık mücadele süreci bu grev
çadırında alınan kararlarla şekillenip, gelişecektir. İşçiler mücadelelerindeki
dayanışmalarını daha da büyütmek ve morallerini yükseltmek için bir dayanışma
gecesi düzenlerler. Bu gecede sahne alan çeşitli müzik gurupları da
katkılarıyla direnişi desteklerler. Direnen işçilerin sınıf
mücadelesi, hak talepleriyle devam etmekte, bunların patronla pazarlığına
avukatlar aracılık etmektedir.Gelinen sürecin ilerleyen aşamasında işçilerin
talepleri; kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesinin garantisi olarak,
patronun kendi mal varlığının da sözleşmeye katılması şartı olur. Ancak bu
şartla sözleşmeyi imzalayacaklarını bildirirler. Nihayet 65 gündür süren İlbek
işçi direnişi, patronun işçi tazminatlarının ödenmesine ek olarak, İlbek
tekstile ait malların yanı sıra şahsi mal varlığını da teminat olarak
göstermesiyle sona ermiştir. İlbek tekstil patronunun işçilerin avukatlarıyla
imzaladığı protokol karşılığı tazminatlar ödenmeye başlanır. Bundan böyle
yeni işyerinde çalışmak istemeyen 150 işçinin tazminatlarının yarısını peşin,
diğer yarısının ise, haziran ve ağustos aylarında ödenmek üzere üç taksit
olarak kararlaştırılır. Patronun kuracağı yeni iş yerinde çalışacak işçilere
ise biner YTL peşin olarak verilir. Geriye kalan alacaklarını ise ağustos
ayından itibaren dokuz taksitte ödenmesinde anlaşılır. 22 Nisan’da patronla protokol imzalayan
işçilerin tek kayıpları; 45 dakikalık fazla mesai için açmış oldukları
davadan vazgeçmeleri, buna karşılık kazanımları ise; kıdem tazminatlarını
alarak, sadece adı değişecek’’yeni’’ işyerlerinde, yaşadıkları bir sınıf
mücadelesi deneyimi ve bundan çıkan derslerin bir sonucu olarak biraz da
kendileri için sınıf olduklarının bilincine vararak, yeniden makinelerinin
başına geçerek aynı yorgun alışkanlık içinde üretmeye devam etmeleri
olacaktır… Bir Kamu Emekçisi Kargo Kazanımımız Deneyim Oldu Taşımacılık sektöründe
faaliyet gösteren işyerimizdeki zam sorununu yazılarımda konu edinmiştim;
geçen hafta bu durum konu olmaktan çıkıp iş durdurma eylemine dönüştü. Geçen yıl zammı üç ay geç
veren ve zam farklarını da vermeyen patron bu yıl daha bir acımasız
davranarak halen Ocak ayında vermesi gereken zammı vermediği gibi hiçbir
açıklama yapma gereği duymadı. İşyerinde arkadaşlar bu durumdan
huzursuzdular. Herkes birbirlerine sorup duruyordu. Müdürle ayaküstü yapılan
konuşmalar da sohbet niteliğinde oluyor, cevap olarak da yönetim bilgi
vermedi denip, zam sözcüğünün adeta kutsal kelime olduğunu söyleyip
geçiştiriyorlardı. Artık bir şeyler yapılması
gerekiyordu; ama işçiler birbirlerinden kopuktu ve bu konuya yeteri kadar
zamanlarını ayırmadıklarından neler yapılacağını tartışamıyorduk. Cuma günü
çay almak ve dinlenmek için çay salonuna gittim; dört arkadaşla bu konuyu
konuştuk. Bir şeyler yapmamız gerektiği konusunda fikir birliğine vardık.
Öğlen yemeğinde bütün işçilere ulaşıp, çay salonunda toplanıp, patronun
açıklama yapmasını ve zamlarımızın verilmesini sağlayacaktık. Yemekten sonra
çay salonuna 37 kişi toplandık. Bölümdeki işçilerin hepsi katıldı. Saat 1’de
işbaşı olacak, bizler de işbaşı yapmayıp açıklama yapılması için müdüre haber
gönderdik. Müdür geldiğinde zam konusunu
konuşmak yerine bizleri de dinlemeyerek çalışıp çalışmayacağımızı sordu. Açıklama
yapılana kadar işbaşı yapmayacağımızı söyledik. Patron da yanındaki şefe
hepsinin hakkında tutanak tut diye emir verdi ve konuşmadan gitti. İşler durmuştu. Müdür ve
şefler işleri yapmaya başladılar. Müşteriler rahatsızlanmaya başlamışlardı.
Yeşilköy’deki şubeden başka işçiler getirdiler (daha sonra bu arkadaşlarla
konuştuğumda bizlere haber verseydiniz iş bırakır, çalışmaya gelmezdik, diye
eleştirdiler bizi.) Beklemeye başladık. Bu arada
yaptığımızın ne kadar doğru olup olmadığını tartışıyorduk. Herkes farklı
görüşler öne sürdü. Genel görüş yaptığımızın yasal olmadığı yönündeydi. Sanki
patronun zammımızı gasp etmesi yasalmış gibi! Bu arada mücadelemizi sendikal
alana taşımamız durumunda işten atılmaların en azından zorlaşacağı bilgisini
aldık. Arkadaşlar da bunu kabul ettiler. Akşam paydostan sonra toplu şekilde
sendikaya gidecektik, Genel Müdür (patronun eşi)
işçileri toplantı salonuna çağırdı. Hep birlikte gittik. Güvenlik Müdürü,
Muhasebe Müdürü de oradaydı. Genel Müdür, sizlerden bu hareketleri
beklemezdim diyerek duygu sömürüsü yaptı. Yatırım yaptıklarını ve bu
yatırımları da bizler için yaptığını ekleyip zammı kasım ayında yapacağını
açıkladı. Bizleri dinlemeden gitti. Çay salonuna geri döndük.
Akşam sendikaya gitme kararı alıp, işbaşı yaptık, çünkü patron noter getirip
tespit yaptırdığında haklı duruma gelebilirdi. Sonra teker teker 10 arkadaşı
çağırıp eylemin başını kimlerin çektiğini araştırdılar. 3 arkadaşın yerini
değiştirdiler. Arkadaşlara sahip çıkamadık, çünkü patronun yasal olarak işten
çıkarmak dışında böyle bir hakkı var. Sendikayla sonradan yaptığımız
telefon konuşmasında gelmek isteyen arkadaşlarla gidip sadece bilgi amaçlı
toplantı yapılabileceği bilgisini aldık. 6 kişi gitme kararı aldık. Daha
sonra bu sayı paydosa doğru 3’e indi. Gelmeyen arkadaşlar bu olaydan dolayı
çalışma yerleri değişen arkadaşlardı. Umutsuzluğa kapıldıkları için gelmek
istemediler. Sendikacıyla bilgi amaçlı sohbet ettik. Bizler örgütlenmeye
çalışacaktık, o da işkolumuzun hangi sendikanın faaliyet alanına girdiğini
araştıracak ve böylece sendikalı olmaya çalışacaktık. Son olarak arkadaşlarla
bu konuda tekrar bir araya gelip konuşmayı kararlaştırdık. Zam alamadık ama böyle bir
durumda neler yapacağımız konusunda deneyim kazandık, eksikliklerimizi
gördük. En önemlisi hiçbir zaman yapamadığımız bir şeyi, birlikte hareket
edebileceğimizi kendimize ve patrona kanıtladık. Sendikalı olmak yeterli
değil tabiî ki! Haklarımızı almak ve korumak için sınıf bilincine sahip
olmamız ve örgütlenmemiz gerek. Önümüzdeki öncelikli görev bu olmalı. Bir İşçi Tekstil Patronun Kırılan
Ayağı Dikilen ürünlerin tanıtımı
için ünlü mankenlerle çalışan patron, kralog çekimlerini de kendisi çekmeye
kalkınca başına gelmeyen kalmadı. Patron, bir fotoğrafı çekmek
için merdivene çıkıyor, ardından merdivenin kırılması üzerine yere düşüyor. Bacağı
ve ayağı kırılıyor. Zaten, kendisi yeni alçıdan çıkmıştı. Çekim merakından
önce de motosiklet merakı vardı. Patronum, bir aydır özel bir
hasta hanede yatıyor. Ayağa kalkamıyormuş, ameliyatları da devam ediyormuş. |