Yıl: 29

Mayıs 2008

 

Yeni Dönem Sayı: 51

 

 

“Karl Marks’ı Yeniden Keşfetmek!” - İşçi Cephesi

1 Mayıs 2008'in Ardından - İşçi Cephesi

301. Maddede Değişen Ne? - Fuat Karan

Açlık, Kapitalizm ve İkiyüzlülük - Şemsi Güneş

Pippa Bacca'nın Ardından...

Güvence İşçiden Sorulur - Salih Şimşek

Duyduk Duymadık Demeyin; Her Şeye Zam Yapıldı! - Nergis Çayır

AKP Kimin Hükümeti? - Şahin Yıldırım

Ölüme ve Çaresizliğe Yolculuk - Akın Sel

İlbek Direnişi’nin Ardından…

Fabrikalardan - Okur mektupları

Emek Hareketinde Geçen Ay Derleyen: Jiyan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Açlık, Yoksulluk, İşgaller ve Kapitalizm… 1 Mayıs ve İşçi Sınıfı…

 

“Karl Marks’ı Yeniden Keşfetmek!”

 

 

İşçi Cephesi

 

“Kapitalizm eksikliklerine rağmen, mevcut sorunlara ve ihtiyaçlara yine de en iyi cevap veren sistem. Mükemmel çalışmasa da çağın ihtiyaçlarına en iyi çözüm yolları sunuyor.” General Elektrik CEO’su Jack Welch Nisan ayında İstanbul’da katıldığı bir patronlar toplantısında bunları söyledi.

 

Şu kadere bakın ki efsane CEO olarak anılan Welch bunları söylerken dünya, büyük bir gıda ve enerji kriziyle karşı karşıya. Açlık ve savaşla anılan kapitalist emperyalist sistemin bir sonucu olarak dünyada 800 milyon insan açlık içinde yaşıyor. 3 milyar insan günde 2 dolar ve altı bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.

 

Bu veriler Welch ve şürekasının yalanlayamayacağı bir kuruma, Birleşmiş Milletlere (BM) ait.

 

Diğer bir ifadeyle BM verilerine göre dünyada yaşayan her 8 kişiden biri açlık içindeyken, her 2 kişiden biri de yoksulluk içinde yaşamaya çalışıyor. Son gıda ve enerji krizleriyle birlikte düşünüldüğünde yüz milyonlarca insan şimdi doğrudan ölümle burun buruna gelmiş durumda.

 

Kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı çevre felaketleri sonucu küresel düzeyde gerçek bir susuzluk da yaşanmakta; yeryüzünde yaşamın daha ne kadar devam edebileceğiyle ilgili son derece karamsar senaryolar çizilmekte.

 

İşte efsanevi CEO’nun methettiği kapitalist düzen bu!

 

Welch hızını alamamış ve kendisine, “Çözüm için insanlığın Karl Marx’ı yeniden keşfetmesi mi gerekiyor?” diye sorulması üzerine, “… Karl Marx’ı mevcut sorunlara bir çözüm yolu olarak görmenin saçma olduğunu düşünüyorum.” demiş.

 

Bu arada Welch’in saçma olmadığını düşündüğü sistem kapitalizm! İnsanlığı ve yeryüzündeki tüm yaşamı bir yok oluşla karşı karşıya getirmiş olan bir sistemden bahsediyoruz…

 

“En altta kalan yüzde 10’a çıkış yolunu göstermek…”

 

Dünyada açlığa ve yoksulluğa sebep olan kapitalist sömürü düzeni Türkiye’de de milyonlarca işçi ve emekçinin hayatını zehir ediyor. Bir yandan en temel ihtiyaç maddelerine sürekli zam yapılırken, diğer yandan ücretler eriyor. 2008 yılı ilk 4 aylık resmi TÜFE enflasyon oranı 4,82 olarak açıklandı. Diğer bir ifadeyle 2008 Ocak ayında maaşlarına zam alma şansına sahip olan işçi ve emekçilerin dahi zamları eridi, bitti.

 

Türkiye genelinde işsizlik oranı % 11,3. Bu oran kentlerde %13,8’e kadar çıkıyor. Ekonomik ve siyasi krizlerde daima faturayı ödemek zorunda kalan işçi sınıfı ve emekçi yoksul halk bir kez daha yaşanan krizin faturasını en ağır şekilde ödeme tehdidiyle karşı karşıya.

 

Ne diyor efsanevi CEO Welch, “Çalışanlarınıza karşı her düzeyde açık olun ve onlarla dobra dobra konuşun… En üstteki kesimi yeni başarılara yöneltirken, sağlam duran orta kademeyi daha iyiye teşvik edin. En altta kalan yüzde 10’a da çıkış yolunu göstermeniz lazım. Bu zalimlik değildir…”

 

Bu kapitalist emperyalist sistemin doğasının kanunudur, öyle mi? Patronlar bunu isimlerini bildikleri gibi biliyor, ya işçi ve emekçiler?

 

Serbest piyasa ekonomisine inançsızlık

 

İhtiyacımız olan yegane şey bu: serbest piyasa ekonomisine inançsızlık!

 

Oysa Welch bizimle aynı fikirde değil, bunu “sorgulayan” patronlara, “Günümüzde herkesin her konuda farklı fikirleri var. Bu da serbest piyasa ekonomisinin kötü yanı denebilir.” diye cevap vermiş. Bu açıklamanın tercümesi; ekonomide her türlü serbestlik olsun, liberalizm işlesin; ama siyasette otoriter ve totaliter olalım, her aklına gelen istediğini söylemesin...

 

Nitekim Türkiye işçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar 1 Mayıs 2008 günü İstanbul’da (kuşkusuz Ankara ve diğer başka illerde de; ama özellikle İstanbul’da) AKP hükümetinin, kolluk kuvvetleriyle bütün kenti bir hapishaneye çevirerek Welch’in serbest piyasa ekonomisinin kötü yanı diye tarif ettiği eksikliği nasıl giderdiğini gördü.

 

Welch’in formülü gayet açık: sömür, aç ve açıkta bırak, beğenmeyeni ez ve parçala… İşte neo-liberalizm. İşte kapitalizm…

 

Üstelik bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hükümet üyeleri ve kolluk kuvvetleri, maaşlarını büyük oranda işçi ve emekçilerin vergilerinden almakta. Çelişkiye bakın ki işçi ve emekçiler üreten sınıf olmasına rağmen demokratik haklarını kullanmak istediklerinde büyük bir zorbalıkla, baskı ve şiddetle eziliyorlar.

 

İstanbul’da, 1 Mayıs 2008’de bütün Türkiye bir kez daha devlet terörünü; yaşadı, gördü, okudu, izledi.

 

Zalimlik ya da bir kez daha işçi sınıfı

 

Welch, zalimliliği; işten atıp, aç ve açıkta bırakacağın adamın suratına açıkça seni işten atıyorum dememek olarak tarif ediyor.

 

İşçi sınıfı zalim değildir; açık ve samimidir.

 

Welch ve şürekasına sesleniyoruz: açıkta kalacaksınız, çünkü koşullar bunu gerektiriyor.

 

Bütün insanlık adına işçi sınıfı sömürü sisteminize son vermeye, yeryüzünde yaşayan her canlının hayatını sağlık ve mutluluk içinde devam edebileceği bir dünya yaratmaya geliyor.

 

İşçi sınıfına, ezilen ve sömürülen tüm kitlelere yaşattığınız bütün acılara, dünyaya verdiğiniz bütün yıkımlara rağmen işçi ve emekçilerin öfke ve isyanı, yıkmak ve yok etmek için değil, üretmek ve yaratmak içindir.

 

Biliyoruz ki yaratmak yıkmaktan, sabır radikalizmden çok daha zordur; ve kararlılık güneşten bile daha etkilidir.

 

04/05/2008

 

 

 

1 Mayıs geçti, sınıf mücadelesi devam ediyor!

 

1 Mayıs 2008'in Ardından

 

 

İşçi Cephesi

 

1 Mayıs Neyi İfade Ediyordu?

 

İşçi sınıfının tüm dünyadaki birlik, dayanışma ve mücadele günü olan bir 1 Mayıs'ı daha ardımızda bıraktık. Geçtiğimiz sayımızda yayımladığımız deklarasyonumuzda da belirttiğimiz üzere, yaşadığımız 1 Mayıs; burjuvazinin kamplaşmasının keskinleştiği ve liberal kesim ile statükocu “laik” kesim arasındaki anlaşmazlıkta tarafların işçi sınıfının bilincini iyice bulandırıp desteklerini almaya çalıştıkları bir döneme denk düşmüştü. Aynı zamanda, SSGSS yasasının meclisten geçtiği ve buna paralel olarak emeğe karşı yapılan saldırıların ayyuka çıktığı, Kürt halkı üzerindeki geleneksel inkar ve imha politikalarının devam ettiği, emperyalist işgallerin sürdüğü ve TC'nin bu işgalleri bizzat desteklediği, asker-polis rejiminin anti-demokratik uygulamaları hiç yüzü kızarmadan uygulayabildiği bir dönemdi. Tüm bu sorunların tek gerçek çözücüsü olan işçi sınıfının da elbette ki, bu anlamlı gün içerisinde bu sorunlara dair dile getirebileceği pek çok talebi vardı ve 1 Mayıs günü bu taleplerin mücadelesinin günü olmalıydı.

 

Tüm bunların yanı sıra, 1 Mayıs'ların Türkiye'deki kanlı tarihi 2008 1 Mayıs'ına da ayrıca, bir önem daha yüklemekte idi. İlk kutlanıldığı tarihten itibaren yasaklar, kıyımlar ve kanlar ile karşılanan 1 Mayıs'ta, işçiler için, bu katliamların en büyüklerinden birinin yaşandığı Taksim Meydanı, şüphesiz ki, büyük bir önem ifade etmektedir. İşte bu meydan, asker-polis rejiminin sınıf üzerindeki yasakçı politikalarının ve sınıfa karşı uyguladığı terörün fiili ifadesi haline gelmiştir. İşçi sınıfının kitlesel bir şekilde, kendi güncel taleplerini dile getire getire Taksim Meydanı’na çıkması, bu talepleri Bonopartist rejime karşı yönlendirmesi anlamına da gelecekti.

 

1 Mayıs Öncesi Süreç ve 1 Mayıs'ta Yaşananlar

 

Tüm Türkiye'de 1 Mayıs gününün gündemine oturan, kuşkusuz ki, İstanbul'daki 1 Mayıs “direnişi” idi. Bu direnişe damgasını vuran en önemli şey de, burjuva devletin işçi, emekçi ve devrimciler üzerine uyguladığı devlet terörü idi.

 

1 Mayıs'ın çok öncesinde sendikalar, meslek odaları ve Emek Platformu 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama konusundaki kararlılıklarını(!) ifade ettiler. 1 Mayıs öncesi dönemlerde SSGSS'ye karşı kitlenin “gazını almak” amacı ile düzenlenen eylemlilik sürecinde, sınıf ister istemez hükümete karşı belirli talepleri dile getirmeye başlamıştı. 1 Mayıs'a yaklaşılan dönemlerde ise sendika ağaları artık 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamanın bir namus meselesi haline geldiğini ilan ettiler ve onca hengamenin, hak gasplarının içerisinde, tek sınıfsal talebimiz ''Taksim 1 Mayıs'ta Emekçinin Olacaktır!' haline geldi. Bu süreç içerisinde DİSK ve Türk-İş 1 Mayıs'ta 500 bin kişiyi meydanlara yığacaklarını açıklıyorlardı. Fakat gelin görün ki, bu 500 bin kişiyi alanlara toplamak için, ne iş yerlerinde çalışmalar başlattılar, ne de işçiler için bir otobüs tutmaya tenezzül ettiler. Sonuç olarak da, Taksim'i tek sınıfsal talep haline getirmenin ve bu tek talepte ısrarcı olmanın bedelini de, yine işçi ve emekçilere ödettiler.

 

Beklenen bombayı 1 Mayıs gününe saatler kala Türk-İş patlattı. Günlerdir eylemin önemini vurgulayan Türk-İş yönetimi eyleme katılmayacaklarını, ancak katılanlara saygı duyduklarını açıkladı. Bu yol ile de hem hükümet, hem de tabanı tarafından sıkıştırılan Türk-İş yönetimi, kendisine bağlı olan muhalif 11 sendikayı kırmadı, ayrıca ayrı bir eylem alarak sınıfsal taleplerin dillendirilmesine sebep olup hükümet ile karşı karşıya kalmamış oldu. Devlet de 1 Mayıs'a yaklaşılırken hiç boş durmadı, “önlemlerini” aldı, halkı sağduyuya davet etti. Emekçilere, “Bizi dinlemezseniz sizi döveriz” dedi, ve günü geldiğinde dediğini yaptı. 1 Mayıs sabahı devlet, daha horozlar ötmeye başlamadan, DİSK'in binasını kuşattı, pek çok emekçiyi hunharca darp etti ve yaraladı, DİSK binasının içerisine, sınıf düşmanlığı kinini kusarcasına, gaz bombaları fırlattı. Bu kinini sokaklarda tekmeledikleri, gaz bombasına boğdukları, hastaneye hapsedip bombaladıkları devrimcilere de kusmayı asla ihmal etmedi. Saat 14.29'da nihayet DİSK de kendine yakışanı yaptı, sınıfın taleplerini iyice boğazladığına emin olduğu noktada, üyelerinin içerisindeki bazı 'kendini bilmezleri' de bir güzel dövdürttükten sonra, bir kılıfını bulup, eylemi sonlandırma kararı aldı. Eylem, çeşitli devrimci grupların Taksim'i zorlama çabaları ve devletin bu gruplara karşı yaptığı vahşi saldırılar ile gün boyu devam etti. Kimi gruplar da, Taksim'i ele geçirmenin, ya da direnmenin zaferini(!) ilan etti. Burada sormak gerekir: 1 Mayıs'ın, birlik ve mücadele gününün ardından elimizde hangi sınıfsal talep kalmıştır? Bizim için 1 Mayıs'ın anlamı seneden seneye Taksim'i ele geçirmek midir? Tüm birlik ve mücadelemiz Taksim'i ele geçirmek üzerine mi kuruludur? Biz işçi, emekçi ve işçiden emekçiden yana olanların başka sıkıntıları yok mudur?

 

1 Mayıs Günü ile 1 Mayıs'ın Anlamı Ne Derece Örtüştü?

 

Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de bir işçi cephesini yaratmak acil bir gereksinim halini almış bulunmakta. Bu yıl da, bunca saldırının ortasında 1 Mayıs'ta işçi sınıfını bir araya getirecek, onu mücadeleye sürükleyecek ve onu eğitecek kitlesel bir eyleme ihtiyacımız vardı. Ancak dürüstçe kabul etmemiz gerekir ki, İstanbul'da bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı. Hatta tam tersine, sınıfın güncel taleplerini dile getirme şansı da, sendika önderliklerince (bilerek ve istenerek) harcanmış oldu. Kitleselleşmediği ve sınıfın diğer taleplerini içermediği için de, asker-polis devletinin baskılarına karşı koyabilecek güce sahip olamadı. Ayrıca 1 Mayıs eylemine katılanların ezici bir çoğunluğu çeşitli devrimci çevrelerden oluşmaktaydı. Görünen o ki, ciddi bir tehlike ile de karşı karşıyayız. Kitlesel 1 Mayıs kutlama geleneğimizi kaybetmek üzereyiz. Çeşitli grupların kendilerini kitlenin yerine koyarak eyleme katılmalarının hiçbir anlamı yoktur. Zira eylemler kitleleri eğitmek içindir. Kitlelerin yerine geçmek için değil! Geçen yıl da benzer olaylar yaşanmıştı. Geçen yılki değerlendirmemize çok benzeyen bir bilanço çıkarmak mümkün. Geçen yıl pek çok grup “İşte Taksim, İşte 1 Mayıs” diyerek zafer sarhoşluğuna kapılmışlardı. Oysa ki, geçen yılın Taksim “zaferinin” sınıfa kazandırdığı hiçbir talep ve günlük pratik, sınıf mücadelesine sunduğu hiçbir katkı olmadı. Bunun yanı sıra, bu yıl daha iyi anlamaktayız ki, geçen yılın asker-polis devletine bir 'ders' vermediği, bu dersi ancak kitlesel olarak alanları dolduran işçi sınıfının verebileceği de ortaya çıktı. Sonuç olarak, bu “zafer” sarhoşluğunun bedeli de, sınıf taleplerini gündeme taşıyamayan ve kitleselliği azalan bir 1 Mayıs oldu.

 

Sonuçlar ve Görevler

 

Yaşadığımız 1 Mayıs'tan çıkarılması gereken en önemli sonuç, sendikaların elindeki gücün ne denli büyük olduğunun farkına varmaktır. İşçilerin kendi örgütleri olması gereken sendikalar, başlarındaki bürokrasi belası dolayısıyla sınıfın taleplerini rahatlıkla boğazlayabilmektedir. İşte ardımızda kalan 1 Mayıs günü bunun en son ve en somut ifadelerinden birini sundu bize. Bu yüzden sendikalar ile aramızdaki bağı güçlendirmeli ve bürokrasiye karşı verilen mücadelenin burjuvaziye karşı verilen mücadele ile kardeş olduğunun farkına varmalıyız. Ayrıca, asker-polis devletine karşı verilen mücadelede en emin araçlara sahip olmamızı sağlayacak en başta gelen yolun da, bu yol olduğunu kavramalıyız. Bu yüzden sendikalar içerisinde mücadele eden devrimcilere ve çabalarını sürdüren mücadeleci sendika şubelerine büyük görevler düşmektedir. Buralarda bir yandan sınıfın örgütlülüğünü arttırmak başlıca görevimizken, işçi sınıfının eylemliliğe kitlesel olarak katılmasının mücadelesini kararlı ve ısrarlı bir şekilde sürdürmekte bir o kadar önemlidir. Ayrıca süreç her şeye rağmen umutsuzluk verici değildir. Çünkü burjuvazinin geliştirdiği son saldırılar sonucunda ve burjuvazi arasındaki kamplaşmanın da etkisi ile sınıf içerisinde, devlete ve hükümete karşı tepkiler bir embriyo halinde olsa dahi oluşmaya başlamıştır. İşte bu tepkiler bizim mücadelemizin meşruluğunu arttırıcı bir niteliğe sahiptir ve kitle seferberliği ile parti inşa stratejisi içerisinde değerlendirilmesi elzem olan bir fırsattır. Burada bir devrimci önderliğin rolü bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü böylesine kapsamlı bir çalışma, ancak bir devrimci önderliğin sistematik bir çalışması ile mümkün olabilir.

 

İşçi sınıfının kurtuluşu, onun kendi eseri olacaktır; kendini onun yerine koyanların değil. İşçi sınıfının devrimci seferberliğini ve devrimci önderliğini oluşturmak için; ileri!

 

03/05/2008

 

 

 

301. Maddede Değişen Ne?

 

Fuat Karan

 

AB’nin düşünceyi suç saydığı için değiştirilmesini ya da yürürlükten kaldırılmasını talep ettiği, Türk Ceza Kanunu’nun Türklüğü aşağılamayı suç sayan 301. maddesi, uzun bir süredir kamuoyunda tartışmalara neden olmaktaydı. Yasanın değişmesini talep eden burjuvazinin AB’ci kesimleri ile statükocu kesimleri arasındaki bu tartışma, yasa değişikliğiyle şimdilik rafa kalktı. CHP ve MHP’nin muhalefetine rağmen 65 oya karşı, 250 oyla yasa değişikliği kabul edildi. CHP, yasanın anayasaya aykırı olduğunu iddia ederken, MHP de yasanın “bölücülerle masaya oturmanın yolunu açacağını” savundu. Yasa değişikliği aslında maddenin özüne dokunmazken, bazı şekli değişikliklerle konuyu gündemden düşürmeyi hedeflemektedir.

 

Eski Yasa Nasıldı?

 

301. Madde 12 Eylül Anayasası’nın baskıcı, faşizan karakterinin Türk Ceza Kanunu’na yansımış halidir.  1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren yasaya göre;

 

1)“Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

 

2)”Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

 

3)”Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında arttırılır.”

 

Yasada kastedilen Türklük ise şöyle tanımlanıyor: “dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık…Türklük ve Türk ırkıyla ilgili tüm konu ve kavramları kapsar.”

 

Nazizm döneminden kalma bu yasayla, devleti, hükümeti, orduyu, Türklüğü eleştiren her kişi cezalandırılır, cezalandırılmazsa aşağılanır ve hatta linç girişimlerine maruz kalabilir. Bugüne kadar bu yasadan birçok yazar ve aydın yargılandı. Kuşkusuz yargılananlardan en çok tanınanı Hrant Dink ve Orhan Pamuk. Yazar Elif Şafak, İHD İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin, Abdurrahman Dilipak, Tempo dergisinden Enis Mazhar Tayman, Neval Barlas, sanatçı Ferhat Tunç, yazar İsmail Beşikçi, yazar-Yayıncı Ragıp Zarakolu, Tuncay Özkan, Cüneyt Arcayürek…yargılanan diğer isimler. Liste böylece uzayıp gidiyor.

 

Değişiklik Ne Getiriyor?

 

Kanunda yapılan değişikliğe göre, “Türklüğü” ibaresi yerine “Türk Milleti”, “Cumhuriyeti” kelimesi yerine de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ibaresi geldi. Başlıkta, “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” olarak değiştirildi. Bu  aşağılama suçunu işleyenler 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak.

 

Görüldüğü üzere yasada yapılan değişiklik içeriği değiştirmemekte; kelimelerle oynayarak yasaya makyaj yapılmaktadır. Yasanın özünün aynı kalması bu suçtan yargılananların sayısını azaltmayacaktır.  Eğer hükümet gerçekten samimiyse 301. maddeyi tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Ancak hükümet demokratikleşme konusunda samimi olmadığını geçtiğimiz 1 Mayıs’ta yaptığı baskı ile bir kez daha göstermiştir.

 

İşçi sınıfının ve emekçi halkın  örgütlenmesi önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bunun için düşünceyi ve örgütlenmeyi suç sayan tüm yasalar lağvedilmelidir. Tüm bu gerici yasaların temellendiği 12 Eylül Anayasası yürürlükten kaldırılmalı, işçiden emekçiden yana yeni bir anayasa oluşturulmalıdır. İşçi sınıfının örgütlülüğünden korkan Türkiye burjuvazisinin yapmadığı bu değişiklikleri yapmak ve demokratik kazanımları korumak görevi de Türkiye işçi sınıfının omuzlarındadır.

 

07/05/2008

 

 

 

 

Açlık, Kapitalizm ve İkiyüzlülük

 

Şemsi Güneş

 

Son birkaç aydır burjuva medyamızın sürekli olarak krizlerden bahsettiğine tanık oluyoruz. Enerji krizinden gıda krizine, mali krizden siyasi istikrarsızlığa ve küresel durgunluğa kadar onları “tedirgin” eden pek çok nokta var. Bir krizin varlığı noktasında onlarla hemfikiriz. Ancak, olgulara adını koymakta biraz çekingen davrandıkları da aşikar. Yukarıda adı geçen bütün krizlerin yapay ve kapitalist sistemin ürünü olduğunu, krizin gerçek adının da kapitalist kriz olduğunu söylemeye dilleri bir türlü varmıyor.

 

Mevz-u bahis “gıda krizi” olduğunda ise çekingenlikten öte duruma, af buyursunlar, şaşkınlık ve şapşallık hakim. “800 milyon aç var!” diye haykırıyor Radikal gazetesi. Bunu duyan da, yüz milyonlarca insanın aç yaşadığının utanç verici gerçeğini, son birkaç ayda peydahlanmış sanır. Bu haykırışı şaşkınlığa vermek belki de bizim safdilliğimiz. Bunun adı düpedüz ikiyüzlülüktür. Çünkü kapitalizm var olduğu müddet içinde, açlık ve sefalet ona daima eşlik etmişti. Bu “şaşkın”ları da uykularından uyandıran, son bir yılda gıda fiyatlarındaki %50’lik artış oldu, öyle mi?

 

Oysa, burjuva medyanın bu “şaşkınlığı”nın ve “duyarlılığı”nın altında yatan sebepleri başka bir yerde aramak gerekiyor. Onları şaşkına çeviren şey, gıda fiyatlarındaki artışa bağlı olarak dünyanın pek çok yerinde patlak veren isyanlar ve ayaklanmalardır. Onların insani duyarlılıkları, kapitalizmin bekâsından bir adım ötesini kapsamıyor. Açlık ve sefaletse birer teferruat, daha fazlası değil.

 

Gerçekten de, son bir yılda gıda fiyatlarındaki korkunç yükseliş, önemli sonuçları da beraberinde getiriyor. Mısır, Haiti ve Filipinler’de açlığa karşı ayaklanmalar yaşanırken, Burkina Faso, Fildişi Sahilleri, Gine, Endonezya, Fas, Moritanya, Tunus ve Senegal eylemler ve protesto gösterileri düzenlendi. IMF de yaptığı açıklamada, söz konusu durumdan ötürü 33 ülkede “siyasi istikrârsızlık” belirdiğini ve duruma derhal müdahale edilmezse (kapitalizmin bekası adına) beklenmedik sonuçların gerçekleşebileceğini belirtti.

 

Son zamlarla, halihâzırda açlık çeken 800 milyon insana 100 milyon kişinin daha eklenmesi bekleniyor ve son zamlar yoksullar için daha az besin tüketmek anlamına gelmeyecek. Burada söz konusu olan, açlıktan ölmeye mahkum edilmektir. Buradan hareketle, 21. yüzyılda kapitalizmin emekçiler ve yoksullar üzerinde bir soykırıma kalkıştığını söylemek mümkün. Bu şartlar altında işçi sınıfı ve yoksullar, fizikî varlığını koruyabilmek için dahi kapitalizme karşı mücadele etmek zorunda.

 

“Gıda krizi” en büyük etkisini yoksul ülkeler üzerinde gösterirken, kriz giderek bütün dünyaya yayılıyor. Meksika ve Türkiye gibi, bir zamanların geleneksel tarım ülkeleri giderek tarımda ithalata bağımlı bir hale geliyorlar. Yine büyük tarım üreticisi ve ihracatçısı Brezilya’da, buradaki temel gıda maddeleri olan pirincin ve fasulyenin fiyatında bir senede %207’lik bir artış meydana geldi. ABD’de ise 30 milyondan fazla insan gıda karnesine bağlanmış durumda. Dolayısıyla, kapitalist krizin fakir-zengin ülke ayrımı yapmadığını ve küresel bir krizin eşiğinde olduğumuzu söyleyebiliriz.

 

“Gıda Krizi”nin Kaynakları

 

Yazının başında, sözü edilen krizlerin yapay olduğunu belirtmiştik. Gerçekten de gıda ürünlerindeki fiyat artışı, üretimdeki bir düşüşten ya da üretim eksikliğinden kaynaklanmıyor. Aksine teknolojik gelişmeler ve toprağın aşırı sömürüsüne dayalı tarımsal yöntemler sonucunda üretim gittikçe artmakta. Fakat kitlelerin yoksullaşma oranı, üretim artışından da hızlı, dolayısıyla üretim artışına rağmen açların sayısı hızla artıyor.

 

Peki üretim artarken fiyatlar neden yükseliyor? Bu sorunun yanıtını akıldışı ve gayri-insani bir ekonomik sistem olan kapitalizmin kendisinde aramak gerekiyor. Gıda piyasasındaki yoğunlaşmayla birlikte, piyasanın kontrolü birkaç büyük tekelin eline geçmiş durumda ve bunlar fiyatları diledikleri gibi artırabilmekte. Aynı zamanda bu büyük tekeller milyonlarca köylüyü toprağından atmakta, insanların temel gıda ürünlerini biyoyakıtlara dönüştürerek, yoksulların yiyeceklerini zenginlerin arabasına benzin yapmaktadır. Spekülatörler ve asalak “piyasa oyuncuları” ise gıda piyasasını giderek bir kumarhane haline getirmektedir.

 

Gıdadaki fiyat artışlarının sürmekte olan “finansal kriz”le birleşmesiyse, kapitalizmin krizini derinleştirmektedir. ABD ve Avrupa’da riskli konut (subprime mortgage) piyasasının çökmesiyle büyük bankaların ve fonların iflası, dünya burjuvazisini tedirginliğe sürüklemektedir. Çöken bankaların ve şirketlerin 600 milyar dolardan fazla zarar ettiği tahmin ediliyor. Dünya genelinde, batık bankaları ve fonları kurtarmak için milyarlarca dolar harcamaktan kaçınmayan burjuva hükümetlerinse, bu zararın faturasını emekçilere ve yoksullara keseceğini tahmin etmek güç değil. Gıda fiyatlarındaki bu dramatik artış aynı zamanda, “finansal kriz”in kitlelere dayatılan acı bir reçetesidir. 

 

Öte yandan, riskli konut piyasalarından bugüne kadar asalak bir biçimde devasa kârlar elde etmiş spekülatörler, bu piyasanın çökmesiyle birlikte “güvenli sahil” olarak gördükleri emtia (mal) piyasasına hücum etmektedir. Bu piyasalarda yaratılan spekülasyonsa altın, petrol ve en önemlisi de gıda ürünlerinde yapay artışlara sebep olmaktadır.

 

Fiyat artışlarındaki bir diğer etkense, Irak Savaşı’nın petrol fiyatları üzerinde yarattığı baskı sonucunda; son yıllarda petrol fiyatlarının 3 katına çıkmasıdır. Petrolün fiyatı 40 Dolar civarından, bugün itibariyle 120 Dolar seviyelerine gelmiştir.

 

Kapitalizm Gıda Sorununu Çözebilir mi?

 

Kapitalizmin gıda sorunu karşısındaki tavrı, artan fiyatlar karşısındaki eylemlere ve isyanlara verdiği tepkiden de açıkça anlaşılmaktadır. Burjuva hükümetler bu sorunu baskı ve şiddet yöntemleriyle “çözmeye” çalışmaktadırlar. Verili durumsa, burjuvaziyi giderek kaygılandırmaktadır. IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler sözcüleri, hükümetleri gıda sorunu karşısında acil bir plan yapmaya çağırmaktadır. Oysa hükümetlerin halihazırda bir planlarının olduğu görülüyor: açlık çeken milyonları ölüme terk etmek, isyan edenleri de baskı ve şiddetle susturmak.

 

Sorunun çözümü oldukça net: ücretlerin enflasyon ölçüsünde otomatik artışı, yapay fiyat artışlarına karşı fiyat denetim komiteleri kurarak, fiyatların kontrol altında tutulması, gıda spekülatörlerinin ve tekellerinin mülksüzleştirilmesi ve nihayet insan odaklı bir planlı üretime geçilmesi. Bunları gerçekleştirmenin biricik yoluysa işçi sınıfının kendi iktidarı yolunda kararlı mücadelesidir.

 

5 Mayıs 2008

 

 

 

 

 

Pippa Bacca'nın Ardından...

 

 

8 Mart'ta, iki İtalyan kadın sanatçı, dünya barışı için, Milano'dan “beraberimizde yolculuk boyunca üzerinde birikecek tüm kirlerle birlikte götüreceğimiz tek elbise beyaz gelinlik olacak” diyerek yola çıktılar. Balkan ülkeleri ve Türkiye üzerinden kara yoluyla otostop yaparak Tel Aviv’e ulaşmayı hedefliyorlardı. 19 Mart’ta İstanbul’da birbirlerinden ayrılan bu iki barış gönüllüsü, münferit olarak farklı güzergâhları izlemelerinin ardından Beyrut’ta yeniden buluşmayı planlamıştı. Onlar, gelinliklerle gerçekleştirmeyi hedefledikleri bu seyahatle bir çeşit performans sergilemiş oluyorlardı. Kültürler arası ilişki (seyahat) ve seyahatin kavramsal eşiği (gelinlikler) ile vermek istedikleri mesajı (barış) canlı olarak taşımış ve birleştirmişlerdi. Bu sayede ürettikleri değer ile aynılaşmıştı... Yolculuk yarım kaldı, Türkiye'de barış, tecavüze uğrayıp öldürüldü.

 

Bu iki İtalyan sanatçıdan 1974 doğumlu Giuseppina Pasqualino di Marineo, bilinen adıyla Pippa Bacca, 31 Mart günü, bir kadın olarak, bir sanatçı olarak, bir barış aktivisti olarak hayata gözlerini yumdu. Cesedi, 13 Nisan'da bulundu. Onun, tecavüze uğrayıp öldürülmesi üzerine dile getirilebilecek, kamuoyunda tartışmaya açılabilecek o kadar çok mesele varken, burjuva medya, tüm ikiyüzlülüğüyle, yalnızca “rezil olmanın” derdine düştü. Türklük, bu olaydan leke almamalıydı. Gerçekten de almadı(!)

 

Medyanın ilgilendiği konular arasında, Pippa Bacca’nın kendisi ya da onun dünyaya ulaştırmayı umduğu mesajın içeriği dahi hiç yer bulamadı. Bacca'nın hangi sanatı icra ettiği bile dile getirilmedi. Zaten, video art, enstalasyon ya da performans (Bu üç sanat dalı da özellikle 1960'lardan itibaren ortaya çıkmış ve yaygınlık kazanmışlardır. Genel olarak kavramsal sanatın alt kategorileri olarak yer alırlar. Kavramsal sanat ise, en genel anlamıyla, belirli bir fikrin etrafında örülen edimin seçtiği sınırsız çeşitlilikteki malzemeyi kurgulaması olarak tanımlanabilir.) henüz Türklüğü aşağılatmamanın derdinden arınamamış bir medyanın konusu olamazdı ki...

 

Bu vahşeti yaratan erkek egemen toplumsal cinsiyetle bütünleşik kapalı toplum yapısının yarattığı bir sapkınlık histerisinden, hemen başka bir hastalıklı ruh haline bürünüldü: Aşağılık kompleksi! Ne de olsa hep yaranılmak istenen Batıya rezil olunmuştu. Varsa yoksa bu sarsıcı olayın Batı'da nasıl yankılanacağı, bu utançtan nasıl kurtulunacağı mesele edildi medyada... Toplum vicdanı zedelenmişti. Utanmıştık.

 

Ama yine medya bir iki seansta bu işi de çözdü. Utanmamıza gerek olmamalıydı. Çünkü bunu yapan yalnızca bir kişi idi, katildi, sapıktı, suçu yalnız onu bağlardı. Vicdanımız rahat olmalıydı, çünkü Pippa Bacca’nın annesi Elena Manzoni, “Türkler normalde çok iyi insanlardır. Ama kızımı aracına alan kişi, onu öldürmeye niyetlenmiş bir sapık olmalı. Bu türden birine rastlanırsa yapılacak bir şey yok maalesef” demişti. Oysa bu olayın açığa çıkmasından iki gün sonra, yine Gebze'de bir kadının tecavüze uğradığı açığa çıktı. Tecavüz edenlerden birisi de “başarılı çalışmalarından” dolayı ödüllendirilmiş bir polisti. Yine benzer şekilde Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez, on dört yaşında bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunmak suçundan tutuklandı. Bu iki olayda basında her nedense sansasyonel bir haber olarak yer almadı.

 

Ne var ki, bu hastalıklı ruh hali, bir bütün olarak medyayı da öyle bir içine almış durumda ki, tüm bunlarla çelişik olarak, tecavüz ve cinayetin, toplumsal yaşamımız içinde nasıl bir yer işgal ettiğini görmek için yine bu medyanın basılı organlarında üçüncü sayfa haberlerine şöyle bir göz gezdirmek yeterli oluyor.

 

Pippa Bacca, öldürüldü. Onu, barış gönüllüsü bir kadın sanatçı olarak sevgiyle anıyoruz. Onun gelinliğinde biriken kirin, erkek egemen-sınıflı toplumlar tarihinin bir ürünü, egemen kültür ve ahlâkın çürümüş pisliği olduğunu biliyoruz. Bu pisliği yaratmakla kalmayıp normalleştiren toplumsal şartlara ve siyasal anlayışa karşı mücadelemizi sonuna değin sürdüreceğiz. Onun, dünya halklarına vermek istediği mesajda çok güçlü bir öz var. Topraktan yeniden ve yeniden filizlenecek bir öz. Biz, bu özü dünyanın dört bir tarafına ulaştıracağız. Onun yarım kalan yürüyüşünü, biz tamamlayacağız.

 

Nisan 2008

 

 

 

Güvence İşçiden Sorulur

 

Salih Şimşek

 

İşçinin İlk Güvencesi: Yardım Sandığı


Hastalanan, sakatlanan veya işsiz kalan işçiler, kendilerinin ve ailelerinin kaldıkları bu zor durumdan kurtulabilmek için işyerlerinin dışında da birleştiler: Yardım sandıklarında. Basitçe birer sosyal güvenceydi bunlar. Avrupa ve Osmanlı'daki mesleki yardımlaşma kurumları, kapitalizmle birlikte işçileşen sosyal güvencesiz zanaatkârları ve köylüleri yardım sandıkları kurmaya yöneltti. 1883'te Fransa'da 113 bin kömür işçisinin 109 bini Madenciler Yardım Kasası'na üyeydi. 1 1923 yılında Zonguldak ve Ereğli bölgesinde maden işçilerinin kurdukları Amele Birliği ve İhtiyat ve Teavün Sandıkları olmak üzere, Samsun Tütün İşçileri Teavün Cemiyeti ile İstanbul'da elektrik fabrikası işçilerinin kurduğu Yardım ve Teavün Sandığı da işçilerin kendi elleriyle yarattıkları sosyal güvencelerden sadece birkaçıydı.

 

Sandıklardan Kim Korkar?

 

Örgütlülüğü beraberinde getiren bu sandıklar büyüdükçe burjuvazi için birer korkulu rüya haline geldi. Çünkü zor durumdaki işçilerin yanında, hak talep eden, mücadele eden, greve çıkan işçiler için de bir dayanaktılar. Sonunda burjuvalar bu sandıkları önce yasal bir zemine oturttular, sonra da devlet denetimine geçirip sosyal güvenlik sistemi adı altında doğrudan kendi denetimlerine geçirdiler. Sonuç olarak sosyal devlet anlayışı olsun, sosyal güvenlik olsun, bu kavramlar dünyayı ayakta tutan işçilerin ürünüdür.

 

Günümüzde Güvencenin Anlamı


Bugün herkes SSK'nın, Bağ-Kur'un ve Emekli Sandığı'nın durumunu bilir. Bunu öğrenmek için uzun süre işsiz kalmaya, sakatlanmaya veya pahalı tedavi gerektiren bir hastalığa yakalanmaya bile gerek yok. Primiyle, kesintisiyle fazla fazla sosyal ödeme yapan işçi ve emekçiler, kaşıkla verip kepçeyle alan bir burjuvaziyle karşı karşıya. Milletvekilleri 2 seneyi doldurup sülalece emekli olma hakkı kazanırken, işçiler 65'ine kadar çalışıp acil servislerde çocuklarının ölümünü izliyorsa burada milletvekilleri akıllı değil, işçiler örgütsüz demektir. Kurtuluş yok tek başına derken ne kastettiğimizi acil servis koridorlarında daha iyi görebiliriz. Daha üzücüsü, kanamaları saniyesinde durduran sprey geliştirilmişken ve orduda kullanılması gündemdeyken, işçi çocukları bunları belki savaş cephelerine sürüldüklerinde tanıyacaklar. Bugün sağlığımızla, emekliliğimizle, kıdem tazminatımızla dalga geçiliyor. İşyerlerindeki en ufak sorunlarla bile ilgilenmeyen sendika bürokratları, daha genel sınıf çıkarlarını da kollamıyor: SSGSS kapımıza dayandı, bağırtkan Çelebi'den çıt yok.

 

Sosyal Güvenlik Nasıl Olmalı?


Bugün sosyal güvenlik sisteminin muhatabı işçilerdir. Fabrikatörün sağlık karnesine ihtiyacı zaten yok. Bu yüzden işçiler ve tüm emekçiler kendi elleriyle yarattıkları bu geleneği başkalarının şekillendirmesine bir dur demeli. Ancak işçilerce yönetilen bir güvence sistemi tüm çalışanlar için gerçek bir güvence olur. Yolsuzluklar, mali dar boğazlar ve ödeneksizliklere karşı işçilerin ve emekçilerin yönetiminde bir sosyal güvence!

 

SSGSS'deki gasplara derhal son verilmeli. Kurumlar birleştirilirken kazanılmış haklar korunmalı. İş saati 9'dan tekrar 8'e indirilmeli.  İşçilere ve yoksul Kürt halkına zor kullanan kolluk kuvvetlerinin sosyal güvenceleri ellerinden alınmalı. Milletvekillerinin, bakanların, cumhurbaşkanının kısaca her tür yüksek rütbeli memurun ve askerin maaşı asgari ücrete çekilmeli. Kıyak emeklilik kalkmalı. Meclis restoranı ülke geneline hizmet verecek şekilde genişletilmeli; sudan ucuz yemekler vekillere değil işsizlere sunulmalı.

 

Parasız sağlık, parasız eğitim! Patrona değil, işçiye güvence! İşçiyi işçiler kurtaracak! Yoksulu işçiler kurtaracak! Dünyayı işçiler kurtaracak! Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

 

7 Mayıs 2008

 

 

 

 

Duyduk Duymadık Demeyin; Her Şeye Zam Yapıldı!


Nergis Çayır

 

Türkiye’de yaşanan siyasi olaylar tüm sıcaklığıyla devam ediyor. Bir yandan Kürdistan’daki kirli savaş, bir yandan AKP hükümetinin 1 Mayıs’ta estirdiği terör kasırgası ve gıda krizi vb. gündeme damgasını vuran olaylar.

 

Ben özel olarak pirinç krizi ile birlikte gizliden yapılan zamlara dikkat çekmek istiyorum. Hükümet geçen yaz su bitti, su krizi başladı dedi. Ardından su bidonları satışa çıktı. Halk su bidonlarını aldı; suların kesileceğini beklerken, hükümet suya zam yaptı. Şimdi de pirinç krizi başladı diyorlar. Hükümet kitleleri ilgilendiren önemli olayları halktan gizlemeye çalışır ki toplum ayaklanmasın.

 

Şimdi ne oluyor da böyle ulu orta, açıktan yine kriz feryatları kopartılıyor ve ardından zamlar geliyor. Başbakan pirinç yemeyin, bulgur yiyin diyor. Her halde bulgur fiyatlarından haberi yok. Başbakan bir de sendika başkanı edasıyla konuşarak ambarları pirinçle dolu olan gemileri açıkta bekletiyor. Pirinç almayın ki bu stokçular günlerini görsün diyerek halkı boykota çağırıyor. Sanki bekleyen gemiler Türkiye kara sularında değil ve Erdoğan’da başbakan değilmiş gibi atıp tutuyor.

 

İkiyüzlü hükümet Taksim’e çıkmak isteyen işçi ve emekçilere biber gazı sıkıp, copları uygun görürken hırsıza, soyguncuya, fırsatçıya dokunmadığını bir kez daha göstermiş oluyor. Bu yaratılan olayların ardında pirince doğal olarak zam yapılmış oldu. Gözümüz aydın!


Zamların sadece bunlarla sınırlı kaldığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü alışveriş yapan kadın arkadaşlar çok daha iyi bilir. Sessiz bir şekilde tüm gıda ürünlerine yüzde yüzlere varan zamlar geldiğini biliyor muydunuz? Ben de yeni öğrendim. Markete gittim. Zeytinyağı reyonunda şok geçirdim. Bundan 5-6 ay önce 5 kg yağ 13-14 YTL iken, bugün kaç para olmuş biliyor musunuz?: 25 YTL. Yani yüzde yüzlük bir zam yapılmış. Kimse zeytinyağı krizi ve zammından bahsetmedi. Ya da benzer diğer zamlar gibi. Domates üreticiden 80 kuruşa alınırken, marketlerde 2,5 YTL’ye satılıyor.

 

Hükümet kalkıp birde enflasyon yüzde 10 diye yalan söylüyor. Gözümüzün içine baka baka üstelik… Gıda fiyatlarına göre enflasyonun yüzde onun çok üzerinde olduğunu alışveriş yapan tüm yoksul kitleler gayet iyi biliyor. İşçi ve emekçilere yüzde 5 zam reva görülürken patronlar bazı işçilere zam dahi vermiyor.

 

Sonuç olarak işçi sınıfının yaşamında kirli savaştan tutun, işçi düşmanı yasalara ve zamlara kadar her şey var. Bu saldırılara karşı işçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve sömürülenler olarak hep birlikte ortak taleplerimizi doğru bir şekilde dile getirip örgütlenmeliyiz.

 

06/05/2008

 

 

 

AKP Kimin Hükümeti?


Şahin Yıldırım

 

AKP hükümeti iktidarda yedinci yılına girdi. Bu süre içerisinde toplunun farklı kesimleri, AKP'nin siyasetinin diğer hükümetlere oranla umut verdiğini söyleyerek destekledi. Bizler de çevremizde bunu gözlemleyebiliyoruz. Ama biz biliyoruz ki AKP, burjuvazinin çıkarlarını savunmak için hükümete aday oldu ve de iktidara bu amaçla geldi.

 

İktidara gelen AKP hükümeti tabii ki kendi sınıf çıkarlarını koruyan ve kollayan bir siyaset izleyecek; ve de öyle de yapıyor. Nitekim gelir gelmez patronların vergi borçlarını affetti. KİT'lere ait kurum ve kuruluşları patronlara özelleştirme adı altında peşkeş çekti. Ekonomiyi pembe tablolarla süsleyerek kitleleri aldattı.

 

Sınıfsal tutum

 

Örneğin milyar dolarların döndüğü bir sektör olan futbol kulüpleri vergi ödemek istemediklerini kibarca açıklıyor. Mesajı alan AKP hükümeti bir yasayla kulüplerden alınan vergilerin düşürülmesi için çalışma başlatıyor. Aynı hükümet nedense 435 YTL asgari ücret üzerindeki vergiyi düşürmeyi aklından bile geçirmiyor. Ama 130 bin YTL (130 milyar lira) ücret alan milli takım antrenörü Fatih Terim'den yüzde 5 vergi alıyor.

 

AKP'nin tutumu sınıfsaldır. İşçi sınıfının kazanımlarına saldırarak işçileri, emekçi ve yoksul kitleleri sefalet koşullarına sürüklemekte ve diğer taraftan burjuvazinin servetlerine servet katmak için canla başla çalışmakta.

 

AKP'nin 1 Mayıs'ta işçi sınıfına karşı uyguladığı terör de sınıfsaldır. Taksim Meydanı’nı işçi sınıfından başka herkese açık tutarak ikiyüzlülüğünü bir kez daha sergilemiştir AKP hükümeti. Bizler de yaşamımızda alacağımız tutumları sınıfsal olarak almalıyız ve yaşama geçirmeliyiz.

 

 

 

 

Mevsimlik İşçilerin Çilesi…

 

Ölüme ve Çaresizliğe Yolculuk

 

Akın Sel

 

Bahar aylarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu gibi ücretli tarım işçiliğinin sürekli ve yaygın olmadığı bölgelerden Çukurova ve Ege gibi tarımsal imkânların yoğun olduğu bölgelere doğru kışlık geçimlerini sağlamak ve para kazanmak için mevsimlik tarım işçileri aileleriyle birlikte göç etmek zorundalar.

 

Mevsimlik ve zorunlu olarak yapılan bu göçlerde aileleriyle, çocuklarıyla ve gittikleri yerlerde kullanmak için götürdükleri ev eşyalarıyla, yol ücretini ucuza getirmek için kamyon kasalarında gizlenerek yolculuk yapmaları zorunlu hale geliyor. Çünkü tarım işçilerine yaptıkları işler karşılığında verilen ücret çok düşük (15–20 YTL.) olduğu için para biriktirmeleri imkânsız. Sağlıksız koşullarda, sigortasız, derme çatma kondular içinde veya kendi çabalarıyla yaptıkları çadırlarda kalmak zorundalar. Çok nadir olarak büyük toprak sahipleri mevsimlik veya sürekli çalıştırdıkları tarım işçilerine kalması için tarlaların veya çiftliklerin bir köşesinde basit kerpiç evler inşa ediyor. Ancak bu barınakların da sağlıklı olduğu söylenemez; aileleriyle yan yana sıkışık halde yatmak zorundalar.

 

Yolculuklarda türlü sıkıntılarla karşılaşılıyor, ölümcül kazalara maruz kalınıyor. Örneğin geçtiğimiz ay Şanlıurfa’dan Ege illerine giden mevsimlik tarım işçilerini taşıyan kamyon şoförünün uyuklaması sonucunda kontrolden çıkan kamyon, şarampole yuvarlandı. Kazada 9 kişi öldü, 8’i ağır 35 kişi de yaralandı. Aralarında bir iki yaşında çocuklar da bulunuyordu. Cenazeler de geldikleri gibi kamyon kasalarında memleketlerine yollandı.

 

Bu gibi üzücü kazalar her yıl tekrarlanıyor; buna karşılık, geçmiş hükümetlerde olduğu gibi şimdiki AKP hükümeti de mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarının çözülmesi için hiçbir önlem almıyor.

 

“Denetim var, genelge yayınladık”

 

Bahsettiğimiz önlem tabi ki AKP’nin yayınladığı genelgedeki gibi trafik polislerinin denetimleri değil; çünkü kamyon kasalarında bu insanlar istedikleri için değil mecburiyetten yolculuk yapıyorlar. Denetimde durdurulan kamyonlardaki tarım işçilerini minibüslerle yollarına devam etmelerini sağlayan ve kamyon şoförüne para cezası kesen trafik polislerine işçiler tepki gösteriyorlar. Bizler keyfimizden değil çaresiz kaldığımızdan dolayı bu şekilde yolculuğu tercih ediyoruz diye açıklama yapıyorlar.

 

Denetim yerine mevsimlik tarım işçileri için kendi yaşadıkları yerlerde iş imkânları yaratılmalı. Çiftçilik yapan, tarımla geçimini sağlayan bu insanların göç etme nedenleri ortadan kaldırılmalı. Köylerdeki topraklar büyük toprak sahiplerinin ellerinden alınıp topraksız köylülere dağıtılmalı, kolektif tarım arazileri oluşturulmalı, insani yaşam ve çalışma koşulları sağlanmalı.

 

Mevcut düzende bunun olmayacağının bilincindeyiz. Ancak işçi sınıfının iktidarı çerçevesinde tarım emekçilerinin kurtuluşu sağlanabilir. 

 

04.05.2008

 

 

 

İlbek Direnişi’nin Ardından…

 

Gaziosmanpaşa ilçesindeki İlbek tekstil fabrikası işçileri yaklaşık 9 ay önce, kendilerine 10 yıldır verilmeyen 45 dakikalık fazladan çalıştırılmaya karşı, patron aleyhine, iş mahkemesine başvurup, alamadıkları ücretleri için dava açarlar. Uzlaşmaya yanaşmayan patron, davanın işçilerin lehine sonuçlanacağını ve kendisinin tazminat ödemeye mahkum edileceğini tahmin ederek, yıllarca sürdürdüğü acımasız sömürüye ve emek hırsızlığına başka bir adla, yeni bir fabrikada devam edebilmek için işyerini kapatır.

 

Bununla da kalmayıp 15 Şubat gecesi fabrikanın makinelerini yani, üretim araçlarını tırlara yükleyerek kaçırma teşebbüsünde bulunur. Durumdan haberdar olan işçiler, tırlara yüklenen makineleri tekrar boşaltarak fabrikaya taşırlar. Ve o günden itibaren 250 kişilik bir işçi kitlesi fabrika önünde, kötü hava şartlarına da aldırmadan direnişi başlatma kararı alır ve ardından bir direniş komitesi oluştururlar.

 

Devam eden direniş sürecinde işçiler, suçüstü yakaladıkları patronlarının görüşme talebine avukatları aracılığıyla cevap verirler. Bu görüşmelerde kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi, diğer bir ifadeyle ödenmemesi konusunda patron hep işi yokuşa sürerek bundan kurtulmaya çalışmanın yollarını hayata geçirmeye çalışacaktır.

 

Gelişen mücadele sürecinde işçiler daha etkili ve merkezi bir mücadele hattı oluşturabilmek için grev çadırı kurma kararı alırlar. Bu merkez stratejik olarak hem fabrikayı gözetim altında tutacak, hem de sınıf dayanışmasını perçinleyerek mücadelenin kararlı olmasını sağlayacaktır.

 

Artık mücadele süreci bu grev çadırında alınan kararlarla şekillenip, gelişecektir. İşçiler mücadelelerindeki dayanışmalarını daha da büyütmek ve morallerini yükseltmek için bir dayanışma gecesi düzenlerler. Bu gecede sahne alan çeşitli müzik gurupları da katkılarıyla direnişi desteklerler.

 

Direnen işçilerin sınıf mücadelesi, hak talepleriyle devam etmekte, bunların patronla pazarlığına avukatlar aracılık etmektedir.Gelinen sürecin ilerleyen aşamasında işçilerin talepleri; kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesinin garantisi olarak, patronun kendi mal varlığının da sözleşmeye katılması şartı olur. Ancak bu şartla sözleşmeyi imzalayacaklarını bildirirler.

 

Nihayet 65 gündür süren İlbek işçi direnişi, patronun işçi tazminatlarının ödenmesine ek olarak, İlbek tekstile ait malların yanı sıra şahsi mal varlığını da teminat olarak göstermesiyle sona ermiştir. İlbek tekstil patronunun işçilerin avukatlarıyla imzaladığı protokol karşılığı tazminatlar ödenmeye başlanır. Bundan böyle yeni işyerinde çalışmak istemeyen 150 işçinin tazminatlarının yarısını peşin, diğer yarısının ise, haziran ve ağustos aylarında ödenmek üzere üç taksit olarak kararlaştırılır. Patronun kuracağı yeni iş yerinde çalışacak işçilere ise biner YTL peşin olarak verilir. Geriye kalan alacaklarını ise ağustos ayından itibaren dokuz taksitte ödenmesinde anlaşılır.

 

22 Nisan’da patronla protokol imzalayan işçilerin tek kayıpları; 45 dakikalık fazla mesai için açmış oldukları davadan vazgeçmeleri, buna karşılık kazanımları ise; kıdem tazminatlarını alarak, sadece adı değişecek’’yeni’’ işyerlerinde, yaşadıkları bir sınıf mücadelesi deneyimi ve bundan çıkan derslerin bir sonucu olarak biraz da kendileri için sınıf olduklarının bilincine vararak, yeniden makinelerinin başına geçerek aynı yorgun alışkanlık içinde üretmeye devam etmeleri olacaktır…

 

Bir Kamu Emekçisi

 

 

 

 

fabrikalardan

 

Kargo

 

Kazanımımız Deneyim Oldu

 

Taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren işyerimizdeki zam sorununu yazılarımda konu edinmiştim; geçen hafta bu durum konu olmaktan çıkıp iş durdurma eylemine dönüştü.

 

Geçen yıl zammı üç ay geç veren ve zam farklarını da vermeyen patron bu yıl daha bir acımasız davranarak halen Ocak ayında vermesi gereken zammı vermediği gibi hiçbir açıklama yapma gereği duymadı. İşyerinde arkadaşlar bu durumdan huzursuzdular. Herkes birbirlerine sorup duruyordu. Müdürle ayaküstü yapılan konuşmalar da sohbet niteliğinde oluyor, cevap olarak da yönetim bilgi vermedi denip, zam sözcüğünün adeta kutsal kelime olduğunu söyleyip geçiştiriyorlardı.

 

Artık bir şeyler yapılması gerekiyordu; ama işçiler birbirlerinden kopuktu ve bu konuya yeteri kadar zamanlarını ayırmadıklarından neler yapılacağını tartışamıyorduk. Cuma günü çay almak ve dinlenmek için çay salonuna gittim; dört arkadaşla bu konuyu konuştuk. Bir şeyler yapmamız gerektiği konusunda fikir birliğine vardık. Öğlen yemeğinde bütün işçilere ulaşıp, çay salonunda toplanıp, patronun açıklama yapmasını ve zamlarımızın verilmesini sağlayacaktık. Yemekten sonra çay salonuna 37 kişi toplandık. Bölümdeki işçilerin hepsi katıldı. Saat 1’de işbaşı olacak, bizler de işbaşı yapmayıp açıklama yapılması için müdüre haber gönderdik.

 

Müdür geldiğinde zam konusunu konuşmak yerine bizleri de dinlemeyerek çalışıp çalışmayacağımızı sordu. Açıklama yapılana kadar işbaşı yapmayacağımızı söyledik. Patron da yanındaki şefe hepsinin hakkında tutanak tut diye emir verdi ve konuşmadan gitti.

 

İşler durmuştu. Müdür ve şefler işleri yapmaya başladılar. Müşteriler rahatsızlanmaya başlamışlardı. Yeşilköy’deki şubeden başka işçiler getirdiler (daha sonra bu arkadaşlarla konuştuğumda bizlere haber verseydiniz iş bırakır, çalışmaya gelmezdik, diye eleştirdiler bizi.)

 

Beklemeye başladık. Bu arada yaptığımızın ne kadar doğru olup olmadığını tartışıyorduk. Herkes farklı görüşler öne sürdü. Genel görüş yaptığımızın yasal olmadığı yönündeydi. Sanki patronun zammımızı gasp etmesi yasalmış gibi! Bu arada mücadelemizi sendikal alana taşımamız durumunda işten atılmaların en azından zorlaşacağı bilgisini aldık. Arkadaşlar da bunu kabul ettiler. Akşam paydostan sonra toplu şekilde sendikaya gidecektik,

 

Genel Müdür (patronun eşi) işçileri toplantı salonuna çağırdı. Hep birlikte gittik. Güvenlik Müdürü, Muhasebe Müdürü de oradaydı. Genel Müdür, sizlerden bu hareketleri beklemezdim diyerek duygu sömürüsü yaptı. Yatırım yaptıklarını ve bu yatırımları da bizler için yaptığını ekleyip zammı kasım ayında yapacağını açıkladı. Bizleri dinlemeden gitti.

 

Çay salonuna geri döndük. Akşam sendikaya gitme kararı alıp, işbaşı yaptık, çünkü patron noter getirip tespit yaptırdığında haklı duruma gelebilirdi. Sonra teker teker 10 arkadaşı çağırıp eylemin başını kimlerin çektiğini araştırdılar. 3 arkadaşın yerini değiştirdiler. Arkadaşlara sahip çıkamadık, çünkü patronun yasal olarak işten çıkarmak dışında böyle bir hakkı var.

 

Sendikayla sonradan yaptığımız telefon konuşmasında gelmek isteyen arkadaşlarla gidip sadece bilgi amaçlı toplantı yapılabileceği bilgisini aldık. 6 kişi gitme kararı aldık. Daha sonra bu sayı paydosa doğru 3’e indi. Gelmeyen arkadaşlar bu olaydan dolayı çalışma yerleri değişen arkadaşlardı. Umutsuzluğa kapıldıkları için gelmek istemediler. Sendikacıyla bilgi amaçlı sohbet ettik. Bizler örgütlenmeye çalışacaktık, o da işkolumuzun hangi sendikanın faaliyet alanına girdiğini araştıracak ve böylece sendikalı olmaya çalışacaktık. Son olarak arkadaşlarla bu konuda tekrar bir araya gelip konuşmayı kararlaştırdık.

 

Zam alamadık ama böyle bir durumda neler yapacağımız konusunda deneyim kazandık, eksikliklerimizi gördük. En önemlisi hiçbir zaman yapamadığımız bir şeyi, birlikte hareket edebileceğimizi kendimize ve patrona kanıtladık. Sendikalı olmak yeterli değil tabiî ki! Haklarımızı almak ve korumak için sınıf bilincine sahip olmamız ve örgütlenmemiz gerek. Önümüzdeki öncelikli görev bu olmalı.      

 

Bir İşçi

 

 

Tekstil

 

Patronun Kırılan Ayağı

 

Dikilen ürünlerin tanıtımı için ünlü mankenlerle çalışan patron, kralog çekimlerini de kendisi çekmeye kalkınca başına gelmeyen kalmadı.

 

Patron, bir fotoğrafı çekmek için merdivene çıkıyor, ardından merdivenin kırılması üzerine yere düşüyor. Bacağı ve ayağı kırılıyor. Zaten, kendisi yeni alçıdan çıkmıştı. Çekim merakından önce de motosiklet merakı vardı.

 

Patronum, bir aydır özel bir hasta hanede yatıyor. Ayağa kalkamıyormuş, ameliyatları da devam ediyormuş.