Yıl: 29

Haziran 2008

 

Yeni Dönem Sayı: 52

 

 

Tuzla: İstisna Değil, Türkiye’nin Aynası - İşçi Cephesi

Yaşama Hakkımız İçin! - Elvan Alaz

Ulusal Sorunun Çözümü İşçi Sınıfının Mücadelesinde - Fuat Karan

AKP’ye yönelik kapatma davası - Murat Yakın

Dikkat! İşsizlik ve Yoksulluk Dört Bir Yanımızı Kuşatıyor - Jiyan

Kentsel Bölüşüm - Akın Sel

Sendikacıdan Spora Büyük Destek - Şemsi Güneş

Kimin Kime Affı? - Ela Toprak

Hem Ziyaret Hem Ticaret - Nurten Telci

Herkese Eğitim Güvencesi! - Salih Şimşek

Aleviler Teslim Alınmak İsteniyorOkur mektubu

Bebek… - Okur mektubu

FabrikalardanOkur mektupları

William Saroyan 100 Yaşında - Saha Yetigen

Myanmar’da Kasırga, Çin’de Deprem - Saha Yetigen

Lübnan Yol Ayrımında - Alejandro Iturbe

Emin Adımlarla İlerlemek - İşçi Cephesi

 

 

 

 

 

 

 

 

Tuzla: İstisna Değil, Türkiye’nin Aynası

 

İşçi Cephesi

 

Tuzla tersanelerinde 2007 yılında 13 işçi iş kazalarında hayatını kaybetmişti. Üstelik bu işçilerden 5’i peş peşe 5 gün içinde geçirdikleri kazalar sonucu ölmüştü. 2006 yılında 10 ve 2005 yılında da 5 işçinin iş kazaları sonucu ölmesinden sonra 2007 yılında da ölümlerin artarak sürmesi nedeniyle tüm dikkatler Tuzla tersanelerine çevrilmişti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik bu koşullar altında 7 Eylül 2007’de Tuzla’ya gitmek zorunda kaldı. Son ölen işçi Bekir Özmen’in çalıştığı Desan Tersanesi’ni gezen Faruk Çelik, “Tersaneyi ve önlemleri beğendim” dedi. Teftişler sonucu ortaya çıkan kimi eksikleri ise Bakan Çelik, “… gelişen Türkiye şartlarında son derece normal karşılıyorum” diyerek açıkladı. Bakan Çelik’in bu açıklama ve ziyaretinden sonra da ölümler artarak devam etti. Bakan Çelik’in önlemleri beğendim dediği tersanelerde 2008 yılının ilk 5 ayında şimdiden 13 işçi hayatını kaybetti.

 

AKP hükümetinin ölümleri durdurmak ve sorunları çözmek yerine olayların üstünü örtmeyi tercih ettiğinin bir kanıtı oldu bu ölümler. Faruk Çelik’in 20 Şubat 2008’de, 15 Kasım 2007-15 Şubat 2008 tarihleri arasındaki denetim sonuçlarını açıklarken verdiği bilgiler de bunun bir göstergesi: "…Denetimler sonucu 1 milyon 964 bin YTL cezai müeyyide uygulandı…” Eylül 2007’de gezdiği tersaneyi ve önlemleri beğendiğini söyleyen Bakan Faruk Çelik’in 5 ay sonra bu kez denetimler sonucu 588 eksik tespit ettiklerini ve karşılığında 1,9 milyon YTL para cezası uyguladıklarını kamuoyuna açıklaması hem bakanın hem de AKP hükümetinin işlerini doğru şekilde yapmadıklarının ve suça ortak olduklarının bir kanıtı. AKP hükümeti ceberut devletin ve zorba rejimin inkar politikasına harfiyen uymakta. Gelinen noktada Tuzla tersanelerindeki ölümlerin arkasında yabancı devlet ajanlarının ya da PKK’nin olabileceğine kadar giden ulusal paranoyak çözümle yöntemlerinin hastalıklı ifşaatları da bu inkarın bir tezahürü. Bu basit, trajik ama gerçekten korkutucu saçmalamaların ardında gayet net hesapların olduğunu görüyoruz.

 

Basitçe şöyle ifade edebiliriz: Tuzla tersanelerinde 2000 yılından bu yana 63 işçi hayatını kaybetti. Ölen işçi sayısı her yıl artıyor. Ölümlerin temel nedeni aşırı yoğun çalışma; iş güvenliği ve işçi sağlığı hiç hesaba katılmıyor. 2013 yılına kadar muazzam bir gemi sipariş yoğunluğu var. Nitekim son 3 yılda üretim yüzde 300 artarken çalışan işçi sayısı sadece yüzde 30 civarında arttı. Tuzla’nın tercih edilme nedenlerinden biri de bu; ucuz ve yoğun bir emek sömürüsü söz konusu. Maliyetler düşerken kârlar zirve yapıyor. Ana şirketler kârlarına kâr katmak için taşeron şirketleri devreye sokuyor. Taşeron şirketleri yaratan ve besleyenler büyük patronlar. Tüm sosyal haklardan mahrum, ücretleri düşük, sözleşme ile süreli şekilde çalışan ve örgütlenmeleri neredeyse imkansız hale getirilen işçilerin varlığı büyük patronlar için dünyada cennet anlamına geliyor. Taşeronlaştırma çok önemli bir büyük patron taktiği ve neredeyse bir devlet politikası.

 

16 Haziran’da Tuzla tersane işçileri ölümlere hayır demek için bir günlük grev eylemi gerçekleştirecek. Grevin ve mücadelenin temel talep ve sloganları kararlılığımız kadar hayati önemde olacak. Bu durumda işçilerin hayatlarını taşeronlara, büyük patronlara, Bakan Faruk Çelik’e ya da AKP hükümetinin insafına bırakması söz konusu olamaz. Tersanelerde derhal işçi denetimine geçilmelidir. Deneyimli öncü işçilerin öncülüğünde işçi örgütlerinden uzman kişilerin de içinde yer alacağı işçi denetim organları kurulmalı ve bu organların kararı nihai olmalıdır. Tüm tersane işçileri için örgütlenme ve sendika hakkı olmazsa olmaz bir haktır. Taşeron yapıya son verilmeli ya da ana firma, taşeronu olan şirketlerin tüm işlemlerinin sonuçlarının hak ve sorumluluklarını yüklenerek hukuken ortağı olmalıdır. Ölümle sonuçlanabilecek derecede ağır iş kategorisinde olan tersane işçiliği için ölüm ve yaralanma durumlarında yüksek tazminat bedelleri oluşturulmalıdır. Her an ölüm tehlikesinin olduğu bir işi hiç kimse karın tokluğuna yapmak zorunda bırakılamaz.

 

İşsizlik ve hayat pahalılığı

 

Sendikaların yaptıkları hesaplara göre yaklaşık olarak aylık geliri 670 YTL’nin altında olan dört kişilik bir ailenin açlık sınırı altında ve 2100 YTL’nin altında geliri olan bir ailenin de yoksulluk sınırının altında yaşadığı kabul ediliyor. Bu verilere göre Türkiye’de yoksulluk ve açlık koşullarında yaşayan 50 milyonun üzerinde insan bulunuyor. Patronlar işçilerin ve emekçi yoksulların bu durumunu kullanarak onları en zor ve sağlıksız koşullar altında çalıştırmaktan geri durmuyor. Tuzla tersaneleri bunun bir örneği; işçiler her an ölümle burun buruna oldukları halde iş ve ekmek ihtiyacı nedeniyle her şeye rağmen çalışmaya mecbur kalıyor. Mecburiyetler de kaçınılmaz ölümlere yol açıyor. Ne zaman böyle iş cinayetleri olsa hükümetler kalıcı gerçek çözümler yerine günü kurtaracak öneriler geliştiriyor.

 

Örneğin Tuzla’da Salah Tersanesi kapatıldı. Bir hafta dolmadan da yeniden açıldı. Tersane kapatıldığında işçiler açıkta kaldı. Tuzla tersaneleri gibi ölüm riskinin çok yüksek olduğu işyerlerinde dahi işçiler düşük maaşlara çalışıyor. İstanbul Davutpaşa’da maytap imalathanesinin patlaması tekil ve lokal bir durumla karşı karşıya olmadığımızı göstermişti. Benzer durumda yüzlerce imalathane var ve halen de çalışmaya devam ediyorlar. Kısacası patronlar kazanmaya, hükümet suç ortaklığına devam ediyor. İşçiler de kaderlerine razı olmak zorunda kalıyor. Bunun nedeni işsizliğin çok yaygın olması. Çalışacak bir iş bulmuş insanlar tüm risklere rağmen doğal olarak bu işlerine sarılıyor. Tehlikeye rağmen işçilerin çalışmak zorunda olması ihtiyaçları gösteriyor. İşyerinin kapatılması nedeniyle çalışamayan işçi yevmiyesini yitiriyor ve kaçınılmaz olarak en büyük cezayı çekiyor. İşçi haklı olarak kapatılmaya isyan ediyor.

 

Neticede işçiler ölmekle işsiz kalmak arasında bir tercihle karşı karşıya bırakılmış oluyor. Bu durum hükümetin çözüm için değil günü kurtarıp göz boyamak için iş yapmasının bir sonucu. Dolayısıyla işyeri kapatma tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Bu tür tek taraflı çözüm önerileri aslında patronlar için bir ödül anlamı da taşıyor. Çalışırken hayatlarını kaybeden işçiler yaşarken de kapatılmanın faturasını ödememelidir. Yönetmeliklere aykırı iş yapan patronlar kapatılma durumunda işçilerinin maaşlarını ve tüm sosyal haklarını ödemeye devam etmelidir. Temelli kapatma durumunda hükümet işsiz kalan işçilere yeni bir iş sağlayana kadar maaşlarını ödemelidir.

 

Başından bu yana “eğitim şart” diyerek kazaların cahil işçilerden kaynaklandığı yalanını söyleyen patronlar ve hükümet sorumluluklarından kaçamaz. Madem öyle “cahil işçi” neden çalıştırıyorsun ya da çalıştırılmasına izin veriyorsun? Dün köyünde çoban olan adam bugün tersanede işçi oluyorsa bunun sorumlusu işçiler değil, patronlar ve hükümettir. Esas sorun ise eğitim ya da cehalet değil aşırı rekabet ve kâr hırsıdır. Eğitimsizlik ve cehalet burada neden değil olsa olsa sonuçtur. 

 

Sınır ötesi operasyonlar

 

Hükümet petrol fiyatlarının artışını bahane ederek her şeye yeniden zam yapmaya başladı. Başbakan Erdoğan adeta dalga geçip, meydan okuyarak tabii ki elektriğe de, doğalgaza da zam yapacağız; aksi taktirde işçilerin maaşlarını ödeyemeyiz demekte. Bunu asgari ücretin 435 YTL olduğu ülkenin 9 bin YTL maaşlı başbakanı söylüyor. Bunu kendisi asgari ücretin 20 katı maaş alan, bürokratları da binlerce YTL maaş alan hükümetin başı söylüyor. Bunu hali hazırda havadan karadan –PKK’yi yok etme adına- Kürtleri bombalayan, sınır ötesi operasyonlar gerçekleştiren ordunun başbakanı söylüyor.

 

Kürt halkının haklı taleplerini çözmek yerine görmezden gelerek 30 yıldır sürdürdüğü bu savaşa yüz milyarlarca dolar harcamış bir devletin hükümeti zam yapmazsam işçilerin maaşlarını ödeyemem dediğinde barış ve çözüm yerine savaşı ve kaosu tercih ederek bu ülkenin tüm insanlarının hayatları üzerine bir kumar oynamış olmuyor mu? Bu mudur başbakanlık, hükümet olmak? Adama sormazlar mı yoksul Kürt halkının üstüne bomba yağdırmak, başka ülke topraklarına operasyon yapıp milyarlar harcamak yerine bu paralarla iş ve aş sorununu neden çözmüyorsun?

 

Bir başbakan ve hükümet düşünün ki; Tuzla’da işçi ölümlerini durduracak gerçek tedbirler almak yerine göz boyamayı tercih etsin; açlık ve yoksulluk koşullarında yaşayan milyonlarca işçi ve emekçinin iş ve aş sorununu çözmek yerine zam yapma peşinde olsun; Kürt halkının demokratik haklarını kullanması önündeki tüm engelleri kaldırmak yerine topla tüfekle çözüm arama sevdasıyla Türkiye’nin borcu kadar paranın harcandığı bir savaşı devam ettirmeyi marifet saysın…

 

Ceberut devlet ve şiddet rejimi

 

Türkiye’deki her insan ama özellikle ve öncelikle işçiler ve emekçi yoksullar mutlak şekilde savaşın sona ermesinden yana olmalıdır. Çünkü ölen de kendileri, harcanan paralarla yoksullaşıp aç ve işsiz kalan da. Savaştan yana olan partilere oy vermeyeceğini ilan ederse eğer işçiler ve emekçiler savaşın önüne güçlü bir şekilde geçebilir. Kararlılıklarını göstermek için meydanları doldururlarsa kardeşliğe evet, savaşa hayır diyenler; ve takipçisi olmak için de örgütlenirlerse eğer, inanın ne savaş ne de talan sürdürülemez olur. Kan ve gözyaşı üzerinden siyaset yapanlar başarılı olamazlar, kaybederler.

 

12 Eylül askeri diktatörlüğü icat ettiği anayasa ile ceberut devleti ve geçmişten devralıp, sahiplenip, besleyip büyüttüğü devletçi militarist anlayışla baskı ve şiddet rejimini yeniden inşa etti. Bir korku imparatorluğu kurdu. Örgütlenmeyi ve örgütleri öcü, dayanışma ve kardeşliği aptallık, hak ve özgürlük için mücadeleyi ihanetle özdeşletirdi.

 

Bugün Tuzla tersanelerinde ölümlere karşı çıkanlara AKP hükümeti ve kimi patronlar memleketin gelişmesini istemeyen karanlık güçler adını takıyor. Başbakan işsizliğe ve hayat pahalılığına isyan edenleri “asgari ücretin yarısına çalışacak milyonlarca işsiz var” diyerek adeta beğenmiyorsanız beğenecek çok diye tehdit ediyor. Özgürlük isteyen Kürtlere sadece namlunun ucunu gösteriyor. Çözüm üretmek yerine sorun üretiyor. Ceberut devletin, baskı ve şiddet rejiminin zırhına bürünüyor. Çünkü çözümlerden değil sorunlardan besleniyorlar. Sorunları yaratanların çözüm üretemeyeceğini biliyoruz. Sorunlarımız belli; işçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar çözüm için sadece kendine güvenmeli ve inisiyatifi eline almalı. 

 

1 Haziran 2008

 

 

 

Yaşama Hakkımız İçin!

 

Elvan Alaz

 

Bugün dünyanın dört bir yanında işçi-emekçi kesimler neo-liberal saldırılara ve bu saldırıların sonuçlarına karşı direnmeye çalışıyor. Piyasalaştırma mantığı ile süre giden bu saldırı bir yandan eğitim, ulaşım, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal hak alanlarının özelleştirilmesini, bir yandan çalışma koşullarının esnekleştirilmesini, taşeronlaştırmanın yaygınlaşmasını ve işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesini hedeflemekte. Bu hedef de saldırının iki temel eğilimini ortaya koymakta: Birincisi, özelleştirmeler yolu ile her alanın piyasanın rekabet koşullarına uygun hale getirilmesi yani her hizmetin metalaştırılması yolu ile burjuvazi için kâr elde edilebilir yeni alanların yaratılması. İkincisi ise burjuvazinin işçiler üzerindeki sömürüsünün arttırılması.

 

Bugün Türkiye’de bu saldırının mantığı ve niyeti bizzat bu saldırı planının uygulayıcısı AKP hükümetinin sürdürdüğü iki güncel politika ile özetlenebilir: İşçi-emekçi kesimlerin tüm karşı çıkışına karşın SSGSS yasa tasarısının kabul edilmesi ve işçi-emekçi kesimlerin tüm ısrarına karşın Tuzla’da iş cinayetlerini önleyici hiçbir adımın atılmaması.

 

SSGSS

 

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası emperyalist devletlerin icazetinde dünya çapında uygulanan neo-liberal saldırıların en önemli örneklerinden biri. Sağlığı satılır bir meta haline getiren, emekliliği var olan koşullarda imkânsız kılan düzenlemelerle (emeklilik yaşı, prim sayısı), yasa, sağlık ve sosyal güvenlik sistemini özel şirketler için rekabete elverişli hale getirmeye çalışmakta. Başka bir deyişle sağlık ve sosyal güvenlik piyasalaştırılmakta. Bu ise işçi ve emekçilerin ellerinden sağlık ve emeklilik haklarının alınması anlamına gelmekte. Ancak yasa, işçi sınıfı ve yoksul kesimlere yaşatacağı tüm mağduriyete rağmen, işçi sınıfının karşı çıkışına rağmen meclisten geçti. Sözde milletin meclisi bir kez daha kim adına ve kimin için hizmet verdiğini gösterdi.

 

İş Cinayetleri

 

Bugün Tuzla’da süregiden ölümler iş kazaları değil iş cinayetleridir. Ve Tuzla bu ülkede yaşanan iş cinayetlerinin yalnızca temsili bir yansımasıdır. Bu cinayetler yıllardır Tuzla tersaneler bölgesinde desteklenen taşeronlaştırma ve esnek çalıştırma yöntemleri ile hazırlanmıştır. “Ekonominin darbe sonrası yeni dönemine doğan bu sektör, beşikten esnek kurgulandı. ‘Normalde’ teknik durumda cevaz verilen taşeronluk (alt işverenlik) sistemi, bir istihdam rejimi olarak köklü armatör-yeni tersaneciler tarafından Tuzla’da kurumsallaştı.”[1] Bu yüzden, bugün bu cinayetlerin sorumluları gösterilmek istendiği gibi, ‘uluslararası rakiplerin ekmeğine yağ sürmeye çalışanlar, vatana millete zarar vermeye çabalayanlar’ değil, sektöre yaptıkları yatırımla övünürken iş güvenliği konusunda tek bir kuruş bile vermekten kaçınan tersane sahipleridir. Ve devlet bugün bu cinayetleri ‘eğitimsizlik’ ya da ‘büyüyen sektör’ gerekçeleri ile meşrulaştırmaya çalışırken bu cinayetin sorumlularına yataklık etmektedir.

 

Belirlenebilmiş 98, ve 10 gün içinde ardı ardına 3 ölüm. Bu seri ölümler devlet bakanlarının gözünde ise hala bir facia değil. Tersine, ‘doğal’ kazalar, büyüyen bir sektörde yaşanabilecek ‘doğal’ ölümler… hal böyle olunca, yani ortada bir sorun yoksa eğer, çözüm de olmaz tabi. Limter-iş sendikası önderliğinde dile getirilen tüm öneriler de bu yüzden görmezden gelindi. İşverenler mağdur gösterilirken, sendika başkanı ve tepkilerini dile getiren, bir çözüm isteyen işçiler ağır müdahalelere maruz bırakıldılar. Göstermelik kapatmalar gerçekleşti mağdur olan yine işçiler oldu; çalışma koşullarının iyileştirilmesine, iş güvenliğinin sağlanmasına yönelikse ortada hiçbir çaba yok.

 

Sınıfa karşı Sınıf

 

Bu iki politika da – SSGSS saldırı politikası ve Tuzla’da İş cinayetlerine karşı ‘çözümsüzlük’ politikası- işçi sınıfına rağmen sürdürülmektedir. Çünkü yukarıda da açıkladığımız gibi aslında bu iki politika da tek bir politikanın, ‘burjuvazinin neo-liberal saldırı politikası’nın göstergesidir. Burjuvazinin, işçi-emekçi ve tüm sömürülen kesimlere karşı kendi sınıf politikasının ifadesidir. Daha fazla kar için daha fazla sömürü, daha fazla yoksulluk, daha fazla ölüm… Bu ölümleri bu yoksulluğu durdurabilecek tek güç ise işçi sınıfı. İşçi-emekçi kesimlerin burjuvaziye karşı, ‘kendisi için bir sınıf’ olarak durabilme gücü… Bu düzenin onu mahkûm ettiği ölüm-kalım savaşında düşman sınıfının karşısında örgütlü olarak sürdürdüğü mücadelesi…

 

İşçi-emekçi kesimler bu mücadele azmini sendika bürokratlarının isteksizliklerine rağmen SSGSS Yasa tasarısının geri çekilmesi istemiyle gösterdi, Tuzla’da 27-28 Şubat Grevi yine bu azmin göstergesiydi. Öte yandan, Yörsan işçilerinin mücadelesi, İlbek direnişi, Gebze bölgesinde süre giden grevler ve en son Brisa, Pirelli ve Goodyear'ın İzmit ve Adapazarı'ndaki fabrikalarında greve başlayan 4000 Lastik işçisi mücadele azminin dinmeyeceğini gösteriyor. Hükümet ise kimi zaman sendikacılara ve mücadele eden işçi emekçilere müdahale ederek, kimi zaman işçi ve emekçi kesimlerin gündemlerini değiştirmeye çalışarak, işçi sınıfının mücadelesinin önüne geçmeye çalışıyor. Ancak işçi ve emekçi kitleler tüm engellemelere karşın, tüm örgütsüz ve önderliksiz durumlarına karşın lokal de olsa mücadelelerini sürdürmeye devam ediyorlar. Ve 16 Haziran tarihte bir kez daha bir mücadele günü olarak anılacak!

 

15-16 Haziran Genel Direnişinin Işığında

 

15-16 Haziran 1970 tarihi, bu topraklarda halen aşılamamış büyük bir direnişin sembolüdür. İşçi ve emekçi kesimlerin kendi sınıf örgütleri için, örgütlenme hakları için verdikleri bir genel direniş tarihidir. 15 Haziran’da 70 bin, 16 Haziran’da 150 bin işçinin katıldığı yürüyüş ve gösteriler, sıkıyönetim koşullarına rağmen 12 Mart Askeri Muhtırasına kadar süren mücadele dalgasının başlangıcı olmuştur. Bugün baktığımızda eleştirilecek, eksik bulunabilecek yanları mutlaka vardır; ancak bunlar, bu genel direnişin Türkiye işçi sınıfına kendi gücünü ilk kez göstermiş olduğu gerçeğini değiştiremez ve bunun önemini azaltamaz.

 

Bugün, emperyalizmin ekonomik, politik, askeri tüm saldırılarına karşı ihtiyacımız olan, 15-16 Haziran direnişinin ruhunu yeniden canlandırabilmek ve bu tür direnişler ve kitle seferberlikleri içinde devrimci işçi partisini inşa etmektir: İşçi-emekçi kesimlerin kendilerine yönelik uygulanan ama muhatap kabul edilmedikleri tüm politikalara ve bu politikaları uygulayan hükümetlere karşı seslerini duyurabilmeleri için bu elzemdir.

 

16 Haziran’da, bugün kapitalist sömürü ve ölüm düzeninin en somut örneklerinden biri olan Tuzla’da gerçekleşecek direnişin böyle bir itici gücü içinde barındırdığı sadece bir umut değil bir gerçektir de. Ancak, bu gücün dışarı çıkabilmesi aynı zamanda sınıf dayanışmasının gücüne bağlıdır. 16 Haziran 2008, bu dayanışmanın gerçekleştiği oranda sonuç verecek, Tuzla Grevi bu dayanışma sağlandığı ölçüde, başlı başına, işçi sınıfının bir kazanımı olacaktır.

 

Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haklarımızı ellerimizden alanlara, bizleri esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edenlere karşı,

 

Yaşama hakkımız için… Sınıf dayanışması! İşçi Cephesi!...

 

Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Yasası Kaldırılsın!

 

İş Cinayetleri sorumluları yargılansın!

 

Tuzla Tersanelerinde İşçi Denetimi!

 

Tersanelerde Ağır ve Tehlikeli İş Kolu Yönetmeliği Uygulansın!

 

Taşeronluk sistemi kaldırılsın! Sigortalar ana firma tarafından, alınan ücret üzerinden yatırılsın!

 

1 Haziran 2008

 

 

 

Askeri Operasyonlar, Ekonomik Paketler, Barış Çağrıları…

 

Ulusal Sorunun Çözümü

İşçi Sınıfının Mücadelesinde

 

Fuat Karan

 

Türkiye Cumhuriyeti devleti, rejim içerisindeki tüm tartışmalara rağmen Kürt halkının inkar ve imhası konusundaki politikasını ısrarla sürdürmektedir. Ordusuyla, polisiyle, hükümetiyle, muhalefetiyle ve her türden milliyetçisiyle, neredeyse tüm ayrışanların birleştiği ve hatta Kürtleri en iyi ben imha ederim yarışına girdiği bir politika bu. Bu imha politikası, Başbakan Tayip Erdoğan’ın 5 Kasımda ABD’de George Bush’la yaptığı görüşmeden sonra şiddetlenerek artmış ve sınır ötesine de taşınmıştır. Öyle ki Güney Kürdistan’a dönük bombalamalar, hava harekatları ve hatta kara harekatları sürekli hale gelmiştir. Yaşanan çatışmalarda hem asker kayıpları hem de gerilla kayıpları her gün artmaktadır. Her gün bir asker ya da gerilla cenazesi ülkeye gelirken, çözüm konusunda devlet hiçbir adım atmamakta, aksine baskılarla halkı sindirmeye ve sorunu kısmi ekonomik ve kültürel haklar çerçevesinde tutarak halkın mücadelesini durdurmayı denemektedir.

 

Kürt halkına ve onun siyasi önderliğine dönük imha politikası sadece Türkiye ile sınırlı değildir. Türkiye ile işbirliği halinde İran da PKK gerillalarına dönük askeri operasyonlarını sıklaştırmıştır. Hatta Suriye de kısmi operasyonlar gerçekleştirmektedir. Saldırılar ABD’nin ve İsrail’in gözetiminde ve hatta istihbarat desteğiyle yapılmaktadır. Talabani ve Barzani yönetimleri de ekonomik, siyasi yani sınıfsal çıkarlarına uygun olarak, bu operasyonlarda Kürt kardeşlerinin imhasına göz yummaktadırlar. Emperyalizmin bölge planları çerçevesinde, bir yandan Kürt halkının mücadeleci kesimleri imha edilmek istenirken, bir yandan da Barzani ve Talabani gibi Kürt burjuvalarının, savaş ağalarının ve bazı işbirlikçi tarikatların sözcülüğünde halk teslim alınmaya çalışılmaktadır. Operasyonlarla gerilla koşulsuz teslime zorlanmakta, Kürt haklının mücadelesi ise kısmi ekonomik ve kültürel kazanımlarla engellenmeye çalışılmaktadır.

 

Bugüne kadar yapılan onlarca operasyon sonuç vermediği gibi, bu operasyonlar da sonuç vermeyecektir. Zira PKK önderliği Kürt halkı içerisinde güçlü bir etkiye ve örgütlülüğe sahiptir. Bu örgütlülük ve halkın içerisinde kökleşmesi tüm operasyonlara rağmen yeniden ayakta kalmasını sağlamaktadır. Ayrıca Ortadoğu’daki hassas dengeler de PKK’nin kendini var etmesine olanak tanımaktadır. Kürt halkının talepleri doğrultusunda çözümler üretilmediği sürece, ne şiddet politikasıyla ne de göz boyamak için yapılan düzenlemelerle sorunun çözümü mümkün değildir.

 

GAP Projesi, İnkar ve İmha Siyasetinin Parçasıdır

 

Erdoğan’ın GAP projesi de bu göz boyama siyasetinin bir yansıması olarak ele alınmalıdır. Hükümetin izniyle ordu, bir yandan Kürt halkının üzerine bomba yağdırırken, yine hükümet Kürt halkının seçilmiş meşru temsilcilerini muhatap almazken, aynı hükümet bölgede bir iki baraj yaparak halkı kandıracağını ve mücadelenin önünü keseceğini düşünmektedir. Oysa sorun ekonomik değildir, aksine siyasi bir sorundur. Kimliği, dili inkar edilen bir halkın varolma savaşıdır, uluslaşma savaşıdır. Bunun içinde elbette ekonomik talepler vardır, ancak bu, resmin küçük bir kısmıdır.

 

GAP ve benzeri ekonomik ve sosyal projelerle sorun çözülemez, olsa olsa bölgedeki bir dizi ağa, korucubaşı ve tarikat lideri biraz daha zenginleşir, AKP belediye seçimlerinde biraz daha fazla oy alır. Ancak Kürt halkının büyük bir kısmının bu sahte vaatlere kanacak durumu yoktur. Zira onlar baskıların, kayıpların ve yıkımların ortasında varolma savaşı vermektedirler.

 

Ahmet Türk’ün İstifası ve Barış Mitingi

 

Tam da bu noktada, Ahmet Türk’ün istifası ile sonuçlanan iç tartışmalar, hem de Barış Meclis’inin düzenlemiş olduğu 1 Haziran mitingi, Kürt sorunun çözümü noktasında Kürt burjuvazisinin taleplerinin dünden daha güçlü hale geldiğini göstermektedir. Operasyonlar karşısında her ne kadar silahlı eylemlerini sürdürse de, PKK önderliği de, DTP de “barış, çözüm” gibi talepleri daha fazla dile getirmektedir. Öcalan’ın yakalanmasından bu yana savunulan “Demokratik Cumhuriyet” talebi, silahların susması talebi bugün daha güçlü haykırılmaktadır. Bu anlayışa göre, Öcalan’ın muhatap alınması, eşit haklar temelinde Cumhuriyetin yeniden tarif edilmesi ve bunun karşılığında gerillanın kademe kademe silahsızlandırılarak tasfiyesi öngörülüyor. Bu proje aslında Kürt burjuvazisinin projesi ve proje ABD tarafından da destekleniyor. Türkiye burjuvazisinin AB’ci kesimleri de, benzer biçimde, sivil toplumcu bazı talepler etrafında sorunun çözümünü talep etmekteler. PKK önderliğinin ve DTP’nin tüm tavizlerine, Türkiye burjuvazisinin AB’ci kesimlerinin taleplerine rağmen, asker-polis rejimi tarihi devlet politikasından vazgeçmiyor ve Kürt halkına dönük inkar ve imha siyasetini sürdürüyor.

 

Özellikle operasyonların yoğunlaştığı dönemde, DTP eşbaşkanı Ahmet Türk’ün Talabani’yi ziyareti ve ardından yaptığı “PKK’nin silahlı mücadelesi Kürt halkına zarar veriyor” açıklaması kamuoyunda ve Kürt halkı içerisinde şaşkınlık yaratırken, Türkiye burjuvazisinin yoğun bir ilgi ve desteğiyle karşılaşmıştır. Yine Parti Meclisi’nin toplantısında Türk’ün dile getirdiği sözler dikkat çekicidir: “Bu işin siyaseti böyle yapılmaz. Zaten parti yönetimi de dağdakilerden daha radikal davranıyor. Meclis grubuna bilgilendirme yapılmadan açıklamalar yapılıyor. Basın üzerinden benimle polemiğe giriliyor." Bu görüşlere yakın fikirler başka milletvekilleri tarafından da dile getirilmiştir. Yaşanan tartışmalar sonucunda Ahmet Türk grup başkanlığından istifa ederken Emine Ayna meclis grup başkanı olmuştur. Aslında Ahmet Türk’ün çıkışı ve onu destekleyen bir dizi siyasetçinin tutumu, Kürt burjuvazisinin taleplerinin dışa vurumudur.

 

Tam da böylesi bir dönemde, 1 Haziran’da düzenlenen, “Yeter, Kürt sorununda demokratik çözüm” mitingi daha anlamlı hale gelmektedir. Barış talebi ile yapılan mitingin muhtevası sivil toplumcu talepleri içermektedir. Oysa sivil toplumcu taleplerle sorun çözülemez. Barış ama nasıl bir barış, çözüm ama nasıl bir çözüm sorusunun cevabını veremeyen, Kürt burjuvazisinin talepleri etrafında örülen bir barış, gerçek bir barış değil olsa olsa bir teslimiyet olabilir.

 

Ulusal sorunun çözümü için

 

Yaşanan gelişmelerin ışığında, Kürt sorununun çözümü yönünde ilerlemek bir yana, her gün daha fazla çözümsüzlüğe doğru ilerlenmektedir. Önümüzdeki dönemde Kürt hareketi bir yandan Türkiye ve İran devletleriyle ve hatta emperyalist devletlerle çatışırken, bir yandan da kendi içerisinde kendi burjuvazisinin talepleriyle mücadele etmek zorunda kalacaktır. Kuşkusuz Kürt burjuvazisinin talepleri mücadeleyi etkileyebilir ancak son sözü söyleyecek olan, bugüne kadar baskılara karşı direnişi yaşatan ve geliştiren Kürt yoksul köylüleri ve emekçileri olacaktır.

 

Kürt sorunu ne baskı ve şiddet politikalarıyla, ne de kısmi kültürel ve ekonomik iyileştirmelerle çözülemez. Sorunun çözümü Kürt önderliğinin emperyalizmle işbirliğinden de geçmemektedir. Zira emperyalizmin bölgesel siyaseti halkların daha fazla boğazlanması üzerinedir. Sorunun çözümü burjuvazinin sivil toplumcu reformlarından da geçmemektedir. Öyle olsaydı İspanya Bask, İngiltere İrlanda sorununu çoktan çözmüş olurdu. Kürt ulusal mücadelesinin çözümü, Türkiye işçi sınıfının ve Kürt halkının ortak bir mücadelesi sonucunda gerçekleşecek bir devrimle baskıcı asker-polis rejiminin yıkılarak, yerine tüm işçileri, emekçileri ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilen kesimleri temsil edecek bir hükümetin kurulmasıyla mümkündür. Bu devrim ve onun sonucunda gelecek olan işçi hükümeti, rejimin demokratikleşmesini sağlarken Kürt halkının özgürlük taleplerinin hayat bulmasını sağlayabilir. Ancak bu hükümet enternasyonalizm temelinde Kürt ve Türk halklarının ve bölgedeki tüm halkların birliğini sağlayabilir.

 

2 Haziran 2008

 

 

 

 

AKP’ye yönelik kapatma davası

 

Kılıçlar  Çekiliyor !

 

Murat Yakın

 

Geçen yıl yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’de rejimin kontrolüne dönük mücadelede kritik bir aşamayı temsil etmekteydi. Nitekim Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlanan dönemden bu yana rejime dönük kontrol kavgası da hız kesmeksizin derinleşti. On binleri sokağa döken “Cumhuriyet mitingleri”, ardından Silahlı kuvvetlerin e-muhtırası, “Dolmabahçe Paktı”, Ergenekon operasyonu, muhalefetin emniyet imkanlarıyla dinlenmesi tartışmaları derken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hakkında kapatma istemiyle açmış olduğu dava söz konusu krizi yeni ve daha karmaşık bir boyuta sürükledi.

 

AKP ise partinin kapatılmasını, dahası partinin sürekliliği açısından hayatı öneme sahip liderinin siyaset dışı kalmasını sağlayabilecek bu saldırıyı, bir süredir elde tutulan “yargı reformu yasa tasarısı” ile karşılamaya hazırlanıyor. Bu “reformun” özelliği yargı bürokrasisinin yeniden oluşturulmasında, yürütmeye, yani AKP hükümetine açık bir belirleyicilik sağlaması. Her yeni hamlede görüldüğü gibi mücadele, rejimin yeniden yapılandırılmasında hangi sektörün daha belirleyici olacağıyla ilişkili.

 

Kapatma davası ve hükümetin karşı hazırlıklarına dönük gelişmelerin tam ortasında patlayan Anayasa mahkemesi üyesi Osman Paksüt’ün emniyet tarafından dinlenmesi ve Genelkurmay başkanının karısının, usulsüz harcamalarıyla ilgili basına sızdırılan bilgiler, yalnızca iki burjuva kamp arasındaki mücadelenin keskinliğine değil, aynı zamanda bu iki kampı temsil eden sektörlerin içinde bulunduğu çürümüşlüğe de işaret etmekte.

 

Bu kayıkçı kavgası olanca hızıyla devam etmekte ve ülke Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın vereceği iki kritik karara kilitlenmiş durumda. Haziran ayı içinde açıklanması beklenen “Türban kararının” AKP eğiliminin aksinde sonuçlanması durumunda bunun, AKP’nin kapatılması istemiyle açılan davanın seyrini de belirleyeceğini öngörmek gerekiyor.

 

Sorun 12 Eylül rejiminin kendisi

 

AKP iktidarının işbaşına gelmesinden bu yana ülkede “piyasa ekonomisinin koşullarını” iyileştirebilecek ve “demokratik dönüşümleri” gerçekleştirebilecek yegane güç olarak bu partiye koşulsuz destek sunan liberal kalemşörler, şimdi büyük bir hayal kırıklığı içinde. Bir yandan rejimin sürüklendiği krizden sızlanıyor, diğer yandan AKP hükümetinin muhafazakar politikalarıyla sınırları zorladığından dem vuruyorlar.

 

Oysa, 6 yıllık iktidarı boyunca, 12 Eylül rejiminden beslenerek emekçilerin tüm kazanımlarına peşi sıra yeni liberal darbeler indiren, burjuvazinin genel çıkarları doğrultusunda AB ve ABD emperyalizmine yedeklenen, Kürt halkının en temel taleplerini yine rejimin güçlü savunucusu rolüyle zalimce ezen, ülkede sefaleti derinleştiren AKP iktidarı, burjuvazinin sözcülerince coşkuyla alkışlanmaktaydı.

 

AKP’nin gerçekten de ülkeyi ve emekçileri muhafazakarlığa iten uygulamalarının bu lafta laik ve “özgürlükçü” kesim tarafından pek çok kez iki yüzlü bir siniklikle geçiştirilmiş olduğu unutulmamalı. Bugün “Türban” tartışmalarında rejim fırtınaları kopartan kesimler, “Her Türk asker doğar” anlayışını reddeden vicdani retçilere hem silahlı kuvvetlerce hem de bu hükümetçe reva görülen muamele karşısında ya da Türkiye’de eşcinsellerin haklarını sahiplenen “Lambda” derneğinin genel ahlaka uygun düşmediği gerekçesiyle kapatılması politikası karşısında AKP yöneticileriyle aynı karşı devrimci muhafazakarlık ölçütlerini benimsemektedir. Farklı dini kesimlerden tüm yurttaşlardan toplanan vergilerle, devlet kontrolünde bir Sünni anlayışı hakim kılmak için finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı politikasına, azınlık mensuplarının devlet memuru olamaması uygulamasına, varlığını 12 Eylül rejimine borçlu İmam Hatip Okulları meselesine ise hiç deyinmeyelim.

 

Emekçi yığınların, yaşanan gelişmeleri, yaratılan politik kirlilikten ve sahte basınçlardan uzaklaşarak , dahası bağımsız bir sınıf perspektifiyle değerlendirebilir hale gelmesi, hem demokrasi ve özgürlüklerin gerçek anlamda tesis edilebilmesi hem de ülkenin yıllardır mahkum edildiği bu sürekli kriz durumundan çıkartılabilmesi açısından hayatı bir önem taşıyor.

 

AKP ve temsil etmekte olduğu burjuvazi temelde mali burjuvazinin bir kesimini oluşturmakta. Bu burjuvazi, politik ve ekonomik açıdan doğrudan ilişkili olduğu emperyalist sermayenin girişiyle giderek palazlanmış bir burjuvazi.

 

Bir başka deyişle, Türkiye’de İslamcı sermaye özellikle geride kalan 30 yıl içinde bir evrim geçirerek, Türk mali burjuvazisi içine eklemlenmiştir. Ama bu sayfalarda defalarca belirttiğimiz üzere,  İslamcı sermaye mali burjuvazinin bizzat kendisi değil, sadece bir parçası ve diğer burjuva sektörlerle olan rekabeti politik iktidar düzeyinde de sürmekte.

 

Bu durum emperyalizmin derin bir bunalıma sürüklendiği, uluslararası pazarlarda kıran kırana bir rekabetin hüküm sürdüğü koşullarda, ulusal mali burjuva sektörleri arasındaki rekabette kızışma ve kendini laiklik ve İslamcılık tartışmaları etrafında rejim üzerinde bir hegemonya savaşı biçiminde  göstermektedir. Evet yaşadığımız tam da budur.

 

Sorun, bizi bir kez daha bugüne dek AKP iktidarının da koruyucusu olageldiği ve ülkeyi bir kapatılmış partiler mezarlığına çeviren 12 Eylül rejimiyle karşı karşıya getirmektedir. Her türlü demokratik özgürlüğü, örgütlenmeyi, sendikalaşmayı tehdit eden ve hükmünü sürdüğü 26 yıl boyunca hiçbir iktidarın değiştirmeye cesaret edemediği bu anayasa, şimdi bizzat AKP’yi tehdit etmekte. Öte yandan AKP’nin, bugün oturduğu demokrasi mağduru koltuğundan ayağa kalkıp demokrasi mücadelesi kanallarını açacak bir seferberliğe girişmesini bekleyenler büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktır. AKP’yi demokrasi mücadelesinden daha çok, şark kurnazı politikalarla günlük mevziler kazanmak  ilgilendirmektedir.

 

AKP, mücadele halinde olduğu kesimlerle, ortak burjuva sınıf çıkarları söz konusu olduğunda sinik, uzlaşmacı bir hatta eğilimli olduğunu defalarca kanıtlamıştır.

 

AKP hükümeti, siyasi partiler kanununu demokratikleştirmekle ve 12 Eylül Anayasası’nı ilga ederek yerine demokrasiyi askeri vesayete karşı garanti altına alacak yeni bir anayasa girişimiyle ilgilenmediği gibi, parti kapatma rejimini sürdürmüş ve rejimin güvenilir bir unsuru olduğunu ispat çabasına girişmiştir.

 

Nitekim; Türkiye’de ne AKP ne de onun çoğunluğu altındaki Meclis, Silahlı Kuvvetler’in bildirili müdahalesi karşısında demokrasiyi savunmak için kılını kıpırdatmamıştır. AKP burjuva demokrasisini  savunmak bir yana, kendi parlamenter meşruluğunu dahi savunmaktan yoksun olduğunu yakın deneyimlerle ortaya koymuştur.

 

Yaşanan gelişmeler, Türkiye’de işçi sınıfının, bağımsız bir sınıf politikası hattıyla tüm topluma mahkum edildiğimiz seçeneklerin tümünden daha güçlü bir alternatif sunabilmesinin yaşamsal bir önem kazandığını göstermektedir.

 

Ülkede gerçek bir demokratik atılımın sağlanabilmesi hedefi, bugün emekçi yığınların omuzlarındadır ve bu görev kaçınılmaz bir biçimde ülkedeki mülkiyet ve emperyalizmle ilişkiler sorununu gündeme getirecek bir devrimci dönüşüm yaratacaktır.

 

Öncelikli görev emekçi hareketinin üzerine bir deli gömleği gibi yapışıp kalan 12 Eylül 1982 Anayasası’nı aşan ve tüm demokratik hak ve özgürlükleri garanti altına alan Yeni bir anayasa oluşturulması için mücadele vermektir. Zira 12 Eylül Anayasası, bizzat işçi sınıfının bugün yaşamakta olduğumuz bölünmüşlüğünün garantisidir.

 

5 Haziran 2008

 

 

 

Dikkat! İşsizlik ve Yoksulluk Dört Bir Yanımızı Kuşatıyor

 

Jiyan

 

İşsizlik, işsizliğin ne olduğunu bilmeyenin anlayamayacağı bir durum. Bu durum işsizler için çok yıkıcı. Kamuoyu araştırmalarına göre işsizlik 2007 yılına göre daha da artmış durumda. İşsizlik genç nüfus arasında daha yoğun. Meslek sahipleri iş bulmada biraz daha şanslı. Okulu yeni bitirmiş gençler ya da okumaya çeşitli nedenlerle devam edememiş gençler bu durumu daha çok yaşıyor. Genç nüfusun çok olduğu ülkemizde genç işsizler gelecekten kaygılı. Umutları iş bulamadıkları için kırılmış ve gelecek kaygısı yaşıyorlar. Birde ailelerine yük olmaları onları daha da bunalıma sokuyor. Umutsuz, geleceğe kaygı ile bakan gençlik; yani geleceğimiz dediğimiz bu gençler ne yazık ki bizim geleceğimiz olmayı bırakın kendilerine bile umut olamıyorlar.

 

İşsizlik sadece gençler arasında değil diğer yaş grupları arasında da yaygın. İşgücüne katılım oranı kadınlarda daha da kötü durumda. Lise altı eğitimlilerde erkeklerin işgücüne katılma oranı % 69 iken, kadınlarda % 18.6 . Tarımda işsizlik oranı % 11.6 iken, tarım dışı işsizlik oranı da % 14.2.

 

Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 55 bin kişi artarak 2 milyon 642 bin kişiye yükseldi. İşsizlik oranı ise 0.2 puanlık artışla %11.6 seviyesinde gerçekleşti. Kentsel yerlerde işsizlik oranı 0.4 puanlık artışla % 13.4, kırsal yerlerde ise 0.3 puanlık azalışla % 8.5 oldu.

 

Türkiye'de tarım dışı işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre değişmeyerek % 14.2 seviyesinde gerçekleşti. Bu oran erkeklerde geçen yılın aynı dönemine göre 0.1 puanlık artışla % 13.4, kadınlarda ise 0.2 puanlık azalışla % 17.5 olarak gerçekleşti.

 

Bu dönemdeki işsizlerin; % 74.8'i erkek nüfus. % 59.7'si lise altı eğitimli. % 25.7’si bir yıl ve daha uzun süredir iş aramakta. İşsizler sıklıkla (% 32.2) "eş-dost" vasıtasıyla iş aramakta. % 84.8'i (2 milyon 241 bin kişi) daha önce bir işte çalışmış. Daha önce bir işte çalışmış olan işsizlerin % 46.2'si "hizmetler", % 23.6’sı "sanayi", % 20.5’i "inşaat", % 9.7’si ise "tarım" sektöründe çalışmış.

 

İşsizlik eşittir yoksulluk

 

Mayıs ayı ortalarından itibaren özellikle tekstil sektöründe geçen yıllara oranla daha da erken bir zamanda işler durmaya başladı; ve boş gezen işsiz ordularına yenileri hem de katlanarak eklenmeye başladı.

 

İşsizlik dünyanın dört bir yanını özellikle de yoksul ülkelerdeki işçileri tehdit ediyor. Geçtiğimiz günlerde Güney Afrika’da işsizlik nedeni ile Güney Afrikalı işçiler ülkelerindeki göçmen işçilere karşı linç girişiminde bulunarak korkunç bir tabloya imza attılar. Bu olayın görüntülerini televizyonlarda ve gazetelerde izleyenler ve okuyanlar tam anlamı ile dehşete düştü. Korkunç bir katliamdı. Bu olaylarda 13 göçmen işçi hayatını kaybetti. Güney Afrika’da işsizlik %30.

 

Peki çözüm nedir? Çözüm kesinlikle kapitalistlerin insafına bırakılamaz. İş saatlerini azaltmak, vardiya sayılarını ve istihdamı artırmak, silaha değil üretime pay ayırmak, eşit işe eşit ücret, iş güvencesi çözümün bazı yolları. Bu seçenekler arttırılabilir ama şu bir gerçek ki çözüm kapitalizm de değil; çözüm ancak proleter yanın iktidarında. Bunu bilmeli ve bilince çıkarmalıyız.

 

KAPİTALİZM YAŞATMIYOR, ÖLDÜRÜYOR, YOK EDİYOR…

 

2 Haziran 2008

 

 

 

Kentsel Bölüşüm

 

Akın Sel

 

Büyük şehirlerde varoş olarak adlandırılan mahallelerde, çoğunlukla 40-50 yıl önce memleketlerinden ekonomik, siyasi, kültürel ve/veya sosyal nedenlerden dolayı göç eden işçi ve emekçiler yaşıyor. İşçi ve emekçiler barınma sorunundan dolayı bu bölgelere kendi imkânlarıyla ve bin bir zorluklarla yıllar içinde gecekondular inşa ettiler. Bu gecekonduların büyük bir kısmı yıllar içinde irili ufaklı apartmanlar haline geldi. Küçük ve dağınık yerleşimler de büyük mahallelere dönüştü. Bu mahalleler şimdi yüz binlerce insanın yaşam alanları durumunda.

 

Gelişen ve ihtiyaçları artan bu mahalleler, her dönem merkezi ve yerel siyasetçilerin oy almak için vaatler verdiği yerlerdir. Hiçbir zaman verilen vaatlerin yerine getirilmediği bu yerlerde özellikle seçim öncesi dönemlerde göz boyamak için birkaç göstermelik iş yapılır, bir daha ki seçime kadar da işler öylece kalır. Bu yüzden elektrik, yol, su, kanalizasyon, okul, sağlık ocağı gibi altyapı ve hizmet işlemleri hep eksik kalır bu mahallelerin. Gün gelip belediye hizmetleri zaman içerisinde tamamlansa da evlerin çoğunluğunun tapuları değil, tapu tahsis belgeleri vardır. Yıllar içinde mahalleler böyle böyle ilçeler halini almış durumdadır.

 

Önce hazine arazilerinin satışı

 

Merkezi ve yerel yönetimler rant elde etmek için kendi aralarında mücadele etti. Bir süre sonra bu paylaşım, belediye ve il özel idarelerinin hazine arazilerini imarlı hale getirerek, özel çıkarlara dönük değerlendirerek üçüncü kişilere satılmasının örgütlendiği bir paylaşım alanı oldu.

 

AKP iktidarı bu sürece iyice hız verdi. Başta TOKİ ihaleleriyle bin bir türlü hile hurda ile AKP kendi yandaşı inşaat şirketlerine bu işleri peşleş çekip, rant sağladı, sağlıyor. Tayyip Edoğan’ın, ülkeyi şantiyeye dönüştürdük, sözünün tersine aslında ülkeyi rantiyeye dönüştürmüş durumdalar.

 

İstanbul’da 19 mahalleyi kapsayan bir yıkım ve tasfiye planı da bu çerçevede uygulamaya konuldu. Bu saldırı doğrudan yoksul halkı hedef almış durumda. Yüz binlerce insan yaşam alanlarından tasfiye ediliyor, bu alanlar yeni zenginliğin ve paranın simgelediği mekânlar haline getiriliyor.

 

Geçim standardı düşük olan emekçi halkı kendi yaşam alanlarından koparıp, kentin merkezine uzak bölgelerde yapılacak yeni sitelere dolduracaklar. Bu dairelere yüksek fiyatlar biçip, alamayacak insanları bankalara borçlu hale getirip, yaşamlarını da adeta ipotek haline getirecekler.

 

Başıbüyük, Sarıgazi, Armutlu, Sulkukule, Güzeltepe mahallelerinin halkı uzun yıllardır, kentsel dönüşüm adı altındaki bu saldırıya karşı örgütlü olarak tepkilerini gösteriyorlar. Lakin bazı burjuva ve hükümet yanlısı gazetelerde evleri için mücadele eden bu insanlar terörist, polisle çatışan, kargaşa yaratan insanlar olarak gösteriliyor.

 

Barınma ihtiyacı herkesin en temel hakkıdır. Rant konusu olmaması gereken bu konuyu ne bugünkü AKP iktidarı ne de gelecek seçimlerde iktidara gelecek herhangi bir burjuva partisinin çözebilmesi mümkün değildir. Geçmişteki burjuva partilerin de çözmediği, çözemediği gibi…

 

Kuşkusuz bir kentin sahibi o kentin yaşayan bütün insanlarıdır. Kenti oluşturan milyonlarca işçi emekçiye rağmen bir avuç para babasının keyfine ve rantiyecinin çıkarına uygun olarak yapılan yıkım ve tasfiyeler kabul edilemez. İşçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın ihtiyaçlarını temel alan insani yaşam alanlarının oluşturulması elzemdir. Böylesi bir düzenlemeyi dini-kitabı para olan yerel ya da merkezi yönetimlerin yapmayacağı açıktır. Öyleyse kentin gerçek sahipleri kentlerine sahip çıkmalıdır. Örgütlenmeden, bilinçlenmeden, birlikte ve dayanışma içinde kararlı bir şekilde mücadele etmeden ne yaşam alanlarımızı savunabiliriz ne de diğer hak ve özgürlüklerimizi.

 

2 Haziran 2008

 

 

 

Sendikacıdan Spora Büyük Destek

 

Şemsi Güneş

 

Sendika bürokratları işçilerin bütün sorunlarını çözmüşler; artık sporda, sağlıkta, eğitimde yaşanan sorunlarla ilgileniyorlar. Taraf gazetesinin haberine göre, Yol-İş sendikası Bursaspor'a 300 bin, Kastamonu İl Özel Dairesine de bir spor tesisi inşası için 500 bin YTL'lik bağış yapmış.

 

Bursa ve Kastamonu'nun ortak noktaları ise, Bursa'nın şu anki Çalışma Bakanı Faruk Çelik'in, Kastamonu'nunsa bir önceki Çalışma Bakanı ve şu anki Spordan Sorumlu Bakan M. Başesgioğlu'nun seçim bölgei olması.

 

Sendikaların tabanın denetiminden çıktığında, bürokratların elinde yozlaşmada sınır tanımadığı zaten biliniyordu. Bu örnekse, bu durumu çok iyi özetliyor.

 

Esasında, Yol-İş'in örgütlenme alanı olan inşaat sektörü, çözülmesi gereken pek çok sorun barındırıyor. Örneğin, Türkiye'de iş cinayetlerinin %25'i, yani en büyük kısmı bu sektörde yaşanıyor. Ağırlıklı olarak kaçak göçmen ya da Kürt kökenli işçilerin çalıştığı sektörde, işçiler iş güvenliğinden ve sosyal güvenceden neredeyse tamamen yoksun durumdalar.

 

Ancak anlaşılan o ki, bu gibi sorunlar Yol-İş bürokratlarının öncelik listesinde yer almıyor. İşçiler sendikalarına sahip çıkmadıkça da, bu durum değişeceğe benzemiyor.

 

2 Haziran 2008

 

 

 

Patronlara SSK ve Bağ-Kur Borçlarında Prim Affı

 

Kimin Kime Affı?

 

Ela Toprak

 

Birkaç hafta önce IMF’nin tüm olumsuz tavırlarına rağmen, SSK ve Bağ-Kur prim affı meclisten geçti.

 

Peki, belli bir süre gündemimizi meşgul eden IMF’nin dahi olumsuz tavır takındığı bu af neyin, kimin, kime affı ve içeriği ne?

 

Yapılan açıklamada; Sosyal Güvenlik Kurumunun, SSK ve Bağ-Kur'dan kalan 23 milyar 433 milyon YTL prim alacağının taksitlendirilerek tahsil edileceği söyleniyor.

 

İşverene yönelik olan bu düzenleme şöyle gerçekleştirilecek:

 

3 aylık bir sürede işverenin prim borcunu ödemesi halinde faizin yüzde 85'i, bir yıllık bir süre içerisinde borçların eşit taksitlerle ödemesi durumunda ise faizin yüzde 55'i silinecek.

 

İki yıllık sürede borçların ödenmesi durumunda ise faizlerin yüzde 30'unun silinmesi öngörülüyor.

 

Görüldüğü üzere burjuva hükümetlerin patronlar için yapmayacağı kıyak yok.

 

1 Haziran 2008

 

 

 

İngiliz Kraliçesi Türkiye’den Geçti…

 

Hem Ziyaret Hem Ticaret

 

Nurten Telci

 

İngiltere Kraliçesi geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyaret etti. Ankara, Bursa ve İstanbul kentlerine ayrı ayrı ziyaretlerde bulundu Yine bildik görüntüler ve haberler televizyon ekranlarında ve gazete manşetlerinde yerini aldı.

 

Kraliçenin ziyaret edeceği yerlerde yollar trafiğe kapandı. Bizde en küçük mülki amirden en forslu olanına kadar herkes trafiği istediği gib kapattığı için alışkınız bu durumlara, yadırgamadık.

 

Medyamız sayesinde bir kraliçe nasıl karşılanır, nasıl eli öpülür yani öpülmez ve diğer merasimleri vs… hepsini öğrendik. Gerçi kimin evini kraliçe ziyaret edecek, ya da kaç tanemiz hayatı boyunca bir kraliçeyle karşılaşacak, dolayısıyla bu kadar adab-ı muaşeret ne işe yaracak, bilinmez… Olsun, bir kenarda dursun, devletimizin, medyamızın herhalde bir bildiği vardır…

 

İşe ne kadar yaracağı bilinmez bu kadar “bilgi” bizlere takdim edildi tamam anladık, lakin bu kraliçe neden geldi Türkiye’ye? Üstelik 30 küsur yıldan sonra ve üstelik bu kraliçe yılda sadece iki ülke ziyaret edermiş! Herhalde bizi çok sevdiğinden olmasa gerek, sevse daha önce gelirdi, bu kadar bekletmezdi! Biz sadece hem ziyaret hem ticaret diyelim… Anlayan anlasın…

 

1 Haziran 2008

 

 

 

Herkese Eğitim Güvencesi!

 

Salih Şimşek

 

Yeni bir ÖSS sınavına yaklaşıyoruz. 40 YTL giriş ücretini denkleştirebilen 1 milyon 650 bin insan bekleyişte. Kazanamazlarsa giriş paralarını geri alamayacaklar. Bunların sadece 200 bini bir bölüme yerleşebilecek. 200 bin iyi bir rakam çünkü geçen seneye kadar kontenjanlar 160 bindi.

 

Peki ya kalan 1 milyon 450 bin insan? Ve her yıl geriye kalan birer milyon insan? Bunca insan nereye gidiyor? Üç ihtimalleri var: Fabrika, tarla, kahve...

 

Sınava giren herkes bir bölüme yerleşse bile mezun olunca iş bulabilecek mi? Üniversiteler artık sadece işsizliği erteleyen kurumlar. Eğitim adına bir ilerleyiş, geçmişten teknik bir fark yok. Ama okumanın maddi yükü için aynı şeyi söyleyemeyiz. Her geçen yıl sınav giriş ücretlerine, harçlara, öğretim giderlerine vs. zam geliyor.

 

Patron çocukları için sorun yok. Peki işçilerin ücretlerine zam geliyor mu? Gelmiyor. Kaç yıldır gelmiyor, iki mi? Üç mü? Bu kadar üretime ve çalışmaya karşılık beş kuruş fazladan alamayan işçi çocuklarından kepçeyle para isteniyor. Hem de ne iyi bir eğitim için, ne de iş güvencesi için.

 

İşte size üniversite hayatından bir kesit: Üniversite kapısından girer girmez sakallı, satırlı faşistler size saldırır, silahla birkaç el ateş eder. Hemen yurda sığınırsınız. Kürt olduğunuz için yurt odalarınız basılır, kavga çıkar. Kavganın ardından karnınız acıkır. Az yemeği çok paraya yersiniz. "Artık bu olayların üstüne bana soğuk su içmek düşer" dersiniz, su parasını da okul kantinine bıraktıktan sonra alın size diploma! Cebi delik pantolonunuza çok yakışacak.

 

Üniversiteyi darphane olarak kullanan bir burjuvaziden ne iyi bir eğitim beklenir ne de iyi bir gelecek. Üniversiteye hazırlık sürecinden başlayan bir koşuşturma öğrenciler mezun olana kadar tüm toplumu nefessiz bırakıyor. Ücretleri düşük dershane hocaları, örgütlülükleri dağılmakta olan lise öğretmenleri, sözleşmeli ve iş güvencesiz kadrolar, üniversitede ve liselerde çalışan tüm işçiler ve okuyan öğrenciler...

 

Büyük bir topluluğun başında küçük bir azınlık her şeye muktedir. Buna dur diyecek olan öğrencilerin, emekçilerin kontrolünde bir eğitim biçimidir.

 

Müfredat, derslikler, kontenjanlar, temizlik, barınma ve yiyecek işleri... Tüm bunların düzenlenmesi ve mali yönetimi temizlikçinin, okuyanın, aşçının, öğretmenin hakkıdır, hatta görevidir. Dünyada bunun örnekleri var ve bizim de buna ihtiyacımız var. Burjuvazi yapamıyorsa, biz yapacağız!

 

Saçma sınavlar istemiyoruz, parasız eğitim istiyoruz! Eğitimin sonunda iyi bir iş, güvenceli gelecek her çalışanın hakkı. İş güvencesi gibi okuma güvencemiz de olmalı! Herkese eğitim güvencesi!

 

2 Haziran 2008

 

 

 

Aleviler Teslim Alınmak İsteniyor

 

Genel anlamda laiklik nedir, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Yani inancın yerine aklın egemen olmasıdır. Başka bir şekilde söylersek her inanca eşit mesafede olmaktır. Anayasaya baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti laik olarak tanımlanmaktadır. Ama gerçekte bu böyle midir? Tabiî ki hayır!

 

Sorunun en başında büyük bir çelişki vardır. Bir kere Diyanet İşleri Başkanlığı laiklikle bağdaşmıyor. Çünkü Diyanet kâğıt üzerinde gözüktüğü gibi siyasetin dışında bir kurum değildir. Hatta şu anda siyasette çok etkili bir kurumdur. Her şeyden önemlisi taraftır. Tüm dinleri savunmak bir yana, sadece belli bir mezhebin kurumu şeklinde çalışmaktadır. Örneğin Alevilerin ibadet yerini tayin et