|
Yıl: 29 |
|
Temmuz 2008 |
|
|
Yeni Dönem Sayı: 53 22 Temmuz'dan Bugüne… -
İşçi Cephesi Bitmeyen Kavga - Arif Benol AKP'nin Alevi Siyaseti ve 2
Temmuz'un Hatırlattıkları - Yusuf Yakup Mercan Milli Takımın Ekonomi
Politiği - Murat
Yakın 67 Milyon İnsan Kaç
Vatandaş Eder? - Elvan
Alaz LGBTT: Aşk
örgütlenmektir! - Saha
Yetingen Ankara’nın Suyuna Bak - Jiyan Askere Giden Çürüğe Çıkıyor! Acep Neden?
- Şahin Yıldırım 1966'dan Bu Yana Değişen İsimleriyle
Ömür Törpüsü, ÖSS - Canan
Yılmaz Piyasaya Borcumuz Var -
Akın Sel Önlenebilir Seri İş
Kazaları Hakkında Rapor - Salih
Şimşek 16 Haziran Grevi'ne
Ziyaret – Okur
mektubu Fabrikalardan – Okur mektupları ‘68 Afişleri, ODTÜ
Devrimci Afiş Atölyesinin Öyküsü - Saha Yetingen Lübnan genel grevinde neler
oldu? - Lucha
Internacionalista İrlanda'dan Avrupa'ya
“Hayır”lı Haber Var! - Şemsi
Güneş Barack Obama: “Eski”
Emperyalizm İçin “Yeni bir Yüz” – UİB-DE Demokratik kazanımların savunusu için 82 Anayasası lağvedilmelidir! 22 Temmuz'dan Bugüne… İşçi Cephesi 22 Temmuz seçimleri üzerinden
bir yıl geçti. Bu süreçte AKP ile asker-sivil bürokrasi arasındaki kavga hiç
dinmedi. Esasında 22 Temmuz erken seçimleri de bu kavganın bir ürünüydü.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında, TSK, 27 Nisan muhtırasıyla bu seçime
“resmen” müdahil olmuştu. Parlamentonun iradesini hiçe sayan bu muhtıraya
karşı, AKP parlamentoyu savunmak yerine erken seçime gitmeyi daha “uygun”
bulmuştu. Seçimlerden güçlenerek
çıktıktan sonra ise, yeni bir anayasa konusunu gündeme getirme “cüreti”ni
gösterdiler. Fakat, statükocu kesimlerden gelen tepkiler sonucunda, geri adım
atmayı yine daha uygun buldular. Kaldı ki yeni anayasa taslakları 12 Eylül
rejiminin ruhunu koruyan, birkaç ayrıntıda asker-sivil bürokrasinin
çıkarlarını törpüleyen bir metindi. Devamında ise, MHP ile türban
düzenlemesi için yaptıkları anayasa değişikliği sonrasında, statükocu
kesimlerden beklenen tepkiyi aldılar ve kapatma davası sürecine giden yolun
temeli döşenmiş oldu. Kapatma
Davası, 12 Eylül Rejiminin Bir Ürünüdür Kapatma davası, asker-sivil
bürokrasinin kendi mevzilerini korumak maksadıyla, parlamentoya karşı
gerçekleştirdikleri bir müdahaledir. Bu noktada dayanakları, 12 Eylül
Anayasası'nın kendilerine bahşettikleri olağanüstü yetkiler ve bu anayasanın
baskıcı karakteridir. Geçtiğimiz günlerde ifşa olan
Genelkurmay'ın Bilgi Destek Planı adı verilen belgesi de, son birkaç yılda
yaşananların ve yine kapatma davasının, birer tesadüf olmadığını, TSK'nın ve
bir bütün olarak statükocu kesimlerin sistematik bir eylem planı
doğrultusunda hareket ettiklerini kanıtlamaktadır. Dolayısıyla kapatma davası,
kaynağını 12 Eylül rejiminin baskıcı karakterinden aldığından bu süreç, baskı
ve şiddet rejiminin doğasını güçlendirme ve bugünkü güdük demokratik
kazanımların varlığının da tehlikeye düşmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden, işçi düşmanı bir
parti olmasına rağmen AKP'nin statükocu kesimlerce kapatılması, işçi
sınıfının ve bütün ezilen, sömürülen kesimlerin çıkarına olmayacaktır. AKP'nin Doğası Bu süreçte AKP'nin mağdur rolü
oynaması ise tam bir ikiyüzlülüktür. Eğer statükocu kesimler bugün, AKP'yi
kapatma gücünü kendilerinde bulabiliyorlarsa bunun baş sorumlusu AKP
hükümetidir. Neredeyse altı yıllık iktidarlarında, baskı ve şiddet rejiminin
doğasıyla tam bir uzlaşma içinde olduklarını kanıtlamışlardır. Herhalde bu konuda sayısız
örnek verilebilir. Kürt sorununda inkar ve imha politikasının sinsi bir
ikiyüzlülükle devam ettirilmesi, işçi ve emekçi kesimlerin tarihsel
kazanımlarını tuzla buz eden Yeni İş Yasası, SSGSS gibi yeni-liberal
saldırılar, Terörle Mücadele Yasası, Polis ve Salahiyet Kanunu ya da 301.
Madde gibi rejimin baskıcı karakterini güçlendiren düzenlemeler AKP
hükümetinin politikalarıdır. Türban düzenlemesi ya da İmam
Hatiplerin katsayı sorunu gibi rejimle ihtilaflı oldukları meseleleri ise,
statükocu kesimleri karşılarına almadan, türlü ayak oyunlarıyla çözmek
istemişlerdir. Ancak bu “kurnazlık”larla yol alabildiklerini söylemek,
şimdilik, pek mümkün görünmüyor. Çözüm 82 Anayasasının
Lağvedilmesidir Türkiye burjuvazisi, bugün
kendisine de ayak bağı olan 12 Eylül rejimiyle yüzleşmek ve
“liberal-demokratik” dönüşümleri gerçekleştirmek için fazlasıyla korkaktır.
TÜSİAD'ın Anayasa Konvansiyonu önerisi de yalnızca, statükocu kesimlerle
AKP'yi barıştırma çabasının bir ifadesidir. Oysa, kronikleşmiş ve bugünde
kapatılma davasıyla yansıyan rejim krizinin tek çözümü 82 Anayasasının, yani
baskı ve şiddet rejiminin lağvedilmesiyle mümkündür. Bu ise ancak, işçi
sınıfının önderliğinde toplumun bütün sömürülen ve ezilen kesimlerinin
seferberlikleriyle mümkün olabilir. İşçi sınıfının, Kürt halkının
ve toplumun ezilen ve sömürülen diğer katmanlarının temsilcilerinin yapımında
aktif rol alacağı yeni bir anayasa, bugünkü rejimin baskıcı, anti-demokratik
doğasını yıkacak, asker-polis rejiminin MGK, Anayasa Mahkemesi gibi kurumları
da tarihin çöplüğünü boylayacaktır. 30 Haziran 2008 Türk Silahlı Kuvvetlerinin “2217. yılı” Bitmeyen Kavga Arif Benol Genelkurmay Başkanlığı, Kara Kuvvetleri
Komutanlığı’nın 2217. kuruluş yıldönümü dolayısıyla dört tane afiş
hazırlattı. Afişlerden birinin üzerinde aynen şöyle yazıyor: “Kara Kuvvetleri
Komutanlığı 2217 yıldır vatanı koruyor.” Bu tarih milattan önce 209 yılına
denk gelmekte. Anlıyoruz ki Genelkurmay, başlangıcını Mete Han’ın Hun
İmparatorluğu’na kadar götürüyor. Bu 2217 yıllık tarihlendirmenin kritik
noktası ise eylemde: vatanı korumak! Ortada sadece bugünün değil
tarihsel sürecin de sahibi/öznesi olarak kendini gören/düşünen bir kurumsal
zihniyet mevcut. Binlerce yıl önce Moğolistan’da başladığına inandığı koruma
görevini modern Türkiye Cumhuriyeti’nde de sürdüren Genelkurmay,
hazırlattığı afişlerle bu iddiasını ideolojik/politik olarak yeniden üretip
pekiştirmeyi hedefliyor. Kalıcılar ve
geçiciler Kuşkusuz burada bir ölümsüzler
ve ölümlüler ironisi var. Kendisini tarihin içinden süzülüp gelen bir ölümsüz
olarak sunan bu anlayış, rakiplerini de ölümlü faniler olarak damgalamakta.
Bir tarafta yüzde 47 oy aldığını ve 6 yıldır hükümet olduğunu söyleyen bir
fani, AKP… Diğer yanda 2217 yıldır yaşayan, 16 devlet görüp geçirmiş
Asker… Kuşkusuz 2217 yıl sadece
idealle yaşanmaz. İdeali olanın güç ve iktidarı da olmalı; kendisi için
değil, koruyup kollamakla yükümlü oldukları için. Bu nedenle asker için bütün
ipleri elinde sıkıca tutmak bir zorunluluk ve bir hak. 2217 yıl boyunca
yıkılan onca devletten sonra askerin kendince şu dersi çıkardığı görülüyor:
halk daima kendi seçimlerinin sonuçlarını yıkımla öder! Öyleyse halkın ne
istediği değil, askerin/egemenlerin onun için neyi uygun gördüğü önemlidir.
Lakin bu akıl yürütme şuna cevap vermiyor: 2217 yıldır korunan vatan 16 kez
neden ve nasıl yıkıldı? Normal
olmayanın meşru olabilmesinin yolları üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
Abdurrahman Yalçınkaya; “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği”
iddiasıyla AKP hakkında kapatma davası açtığında herkesin aklına öncelikle ve
özellikle Genelkurmay geldi. Herkesin diyoruz çünkü AKP’nin alaşağı
edilmesini isteyenler de bunun normal yollardan olamayacağına
inanmışlardı. Cumhuriyet Gazetesi ve başyazarı İlhan Selçuk, normal
yollardan yıkılması mümkün görünmeyen AKP’nin nasıl alaşağı edilmesi
gerektiğine ilişkin taktikler konusunda epeyce yazı yayımladı. Geçen yıl AKP’li birinin cumhurbaşkanı
seçilmesini engellemek isteyen Genelkurmay parlamentoya muhtıra verdi ve bu
durum hükümeti bir erken genel seçim kararı almaya götürdü. AKP’nin bu sinik
politikası dahi, seçmenin büyük kısmının teveccühüne mahzar olmasını
engellemedi. Bilinen yüzde 47’lik oran ortaya çıktı ve Abdullah Gül
cumhurbaşkanı oldu. 22 Temmuz seçim sonuçları bir
bakıma AKP karşıtlarının serbest seçimlere ve halkın tercihlerine olan
güvensizliğinin derin bir inançsızlığa dönüşmesinin de miladı oldu. Bekir
Çoşkun’un, “Göbeğini kaşıyan adam” metaforu (aşağılaması) bir bakıma askerin
gerçekleştireceği müdahalelerin onaylanması, meşrulaştırılması için destek
niteliğindeydi. Genelkurmay yayınladığı
bildirilerle burjuva demokratik sürece müdahale edip suç işlerken, aklına hukuk
gelmeyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, aldığı
kararlarla siyasi davranmadığına hiç kimseyi ikna edemeyen Anayasa Mahkemesi
ya da darbeleri öven Danıştay Başsavcısı gibi örnekler geniş yığınlarda tam
anlamıyla meşruluğu tartışılır bir rejim algısını ortaya çıkardı. Şimdi kötü
sanıyorsun, gelecekte teşekkür edeceksin! Diğer yandan özellikle yargı
eliyle gerçekleştirilen ve burjuva medyanın büyük bir kısmı tarafından da
desteklenen kapatma davası ve davaya konu olan iddialar ise tam da bu
tartışılır rejim algısını düzeltmeye, burjuva kriterler açısından
dengesizliği gidermeye, bir bakıma anormali normal kılmaya yönelik
girişimlerdi. Kısaca demokrasiyi kendi kötü
emelleri için kullanan AKP, bir anlamda toplumun saf ve temiz duygularını
kötüye kullanmakta ama AKP’ye körkütük aşık olmuş kitleler bir türlü gerçeği
görememektedir. Kötü baba/abi/dayı olma pahasına bu gözü kararmış aşığa,
gerçek ne pahasına olursa olsun gösterilecektir. Bugün âşık, yapılanın
kıymetini anlamayacak olsa da, gelecekte mutlaka gerçeği görecek ve bugün
ceberut olarak gördüklerinin yarın kahraman olduğunu anlayacaktır. Yalanları
bırakalım, gerçeklere bakalım… AKP hükümetinin kapatma
davasını hukuki değil ideolojik bir girişim olarak tanımlaması ve kapatmaya
gerekçe yapılan iddiaların gülünç ya da geçersiz olduğunu dile getirmesi ise
kimseyi ikna etmedi. DTP’ye yönelik kapatma davasında sonuna kadar baskı
rejiminin zırhını giyen AKP’nin mağdur olduğunu söylemesi, kendisine
inananları ikna ediyor olsa da gittikçe temeli zayıflayan bir gerekçe olduğu
artık su götürmez bir gerçek. Nitekim Kürt ve Ermeni düşmanlığı, emek
düşmanlığı gibi konularda AKP, inandırıcılığı değil sahiciliği kalmamış bir hükümet
olduğunu kanıtladı. Genelkurmay’ın Kürtlere
yönelik olarak kullandığı, “sözde vatandaş” ya da “ne mutlu Türküm demeyenler
ilelebet düşmanımız olacaktır…” yönlü açıklamalarına AKP hükümeti de, DTP’nin
terörist bir parti olduğunu söyleyerek, ya da Kürt halkının gerçekleştirdiği
kimi eylemlerde kadın-çocuk demeden karşılık vereceklerini söyleyerek destek
verdi. Bu konuda bu iki kesim adeta yarıştı. Türklüğün korunması adına 301.
Maddeyi savunanlar işlenen cinayetler ve saldırılar sonrası bildik tutumlar
konusunda da anlaştı: “tahrik var, Dink de yazısında Türklüğe hakaret etti,
Nobel almak için Orhan Pamuk Türklüğü aşağıladı” gibi bildik yaklaşımlar
ortak tutumlardan sadece birkaçıydı. Benzer şekilde her iki kesim
emek düşmanlığı konusunda yine aynı saldırgan sınıf tutumlarını aldı. İşçi
sınıfının ve emekçi yoksul halkın iş, ücret ve örgütlenme konusundaki hak ve
özgürlük arayışları hep baskı ve şiddetle karşılandı. Yeni liberal saldırı
politikalarını uygulayan AKP hükümetine karşı hak arayışı gerçekleştiren işçi
ve emekçiler karşılarında hep rejimin baskı ve şiddet uygulamalarını gördü.
Saldır, sömür, itiraz edeni ez, parçala politikası bu iki kesimin
ortaklığının gerçek yüzüdür. Daha fazla
hak, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi Telekom Grevi’nin üzerine
düşen milliyetçi/militarist anlayış bu durumun en iyi örneklerindendir.
Haber-İş sendikası başkanının, “askerimiz kahramanca savaşırken grev yapmak
ihanet gibi geliyor” yollu açıklaması aslında AKP-Asker çatışması gibi
görünen kavganın gerçek kaybedeninin kim olduğunu göstermektedir. İşçi sınıfı
ve emekçilerin mücadeleleri, Kürtlerin hak ve özgürlük arayışları,
Ermenilerin, eşcinsellerin ya da göçmenlerin çığlıkları hep bir “milli dava”
adına kurban edilmektedir. AKP’nin endamı ortadadır. Asker
kendi ayrıcalıklarını korumanın peşindedir. Patronlar bu kavgada taraf değil
kazanandır. Altta kalıp canı çıkan hep işçiler, hep emekçiler, hep ezilen ve
sömürülen kesimlerdir. Dolayısıyla sürmekte olan bu güç ve iktidar savaşının
piyonları olmayı reddetmeli; daha fazla hak, daha fazla özgürlük ve daha
fazla demokrasinin tarafı olarak mücadele etmeliyiz... 29 Haziran 2008 AKP'nin Alevi Siyaseti ve 2 Temmuz'un Hatırlattıkları Yusuf Yakup Mercan “[İsmail]
'Sen ne düşünüyorsun Necm?' diye sordu. Öteki, bir atasözü ile cevap verdi:
'Söz gümüşse, sükût altındır, Şahım.' 'Ben' dedi İsmail, 'Cebinde duran
altındansa, bizimle paylaşacağın gümüşü yeğlerim.' ” İşte böyle yazmıştı Reha
Çamuroğlu, “İsmail” adlı, Safevi devletinin kurucusu olan ve Türkiye'deki Alevi
geleneğini oldukça etkilemiş olan Şah İsmail'i anlattığı romanında.
Hatırlatmakta fayda var, aynı Reha Çamuroğlu, son seçimlerde AKP'nin Aleviler
konusunda önemli bir açılımda bulunacağına inandığını belirtmişti. Sonrasında
da AKP'nin listesinden aday olup, İstanbul'dan milletvekili seçilmişti.
Ardından da Başbakan'ın danışmanlarından biri olmuştu. Yakın zamanlarda ise
AKP'nin bu konuda yeterli(?) açılımı yapmadığı gerekçesini sunup Başbakanlık
Danışmanlığı görevinden istifa etti (fakat parti saflarından çekilmeyeceğini
de gururla ifade etti). Peki, Aleviler için büyük bir
planı varmışçasına hareket eden AKP'nin, ciddiyetli bir sükûtla gizlediği şu
planı nedir? AKP Alevilere; onların kendi gümüşlerini, yani temel hak ve özgürlüklerini
vermeden, hangi altını cebe indirmektedir? Reha Çamuroğlu'nun bu tavırlarının
anlamı nedir? “En Karanlık
Günlerde Şafağın Söküşüne Binlerce Kez Şahit Olduk” Başbakan şehrin dört bir
yanını kendi resminin yanında, üzerinde şu yazının bulunduğu bir pankartla
donatmış durumda: “En Karanlık Günlerde Şafağın Söküşüne Binlerce Kez Şahit
Olduk”. Parti kapatma davasından yüreği ağzına gelen Başbakan'ın ve siyasi
istikrarsızlıktan ötürü para kaybetmekten korkan burjuvaların en karanlık
günlerinin hangi günler olduğunu ve nelere şafak dediklerini biz çok iyi
biliriz. Haklılar; onların şafakları söktükçe, biz üretenlerin geceleri daha
da kararıyor. Ve buna pek çok kez şahit oldular. Gelin yukarıda sorduğumuz
soruları da, burjuvazinin söken şafağının aydınlığı ile yani, 2 Temmuz günü
Madımak Oteli'nden fışkıran alevlerin“aydınlığı” ile ele alalım. AKP’nin Alevi
Politikası Bir Kandırmacadır Bir başbakan düşünün ki;
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, cemevlerinin “eğlence yerleri, cümbüş
evleri” olduğunu söylemiş; Karacaahmet Cemevi'ni yıktırmaya çalışmış. Geçmişi
Alevilerin baskı altına alınması ve katledilmesi üzerine kurulu olan bir
devletin başbakanı olduğunda ise, bu katliamların lafını bile ağzına almayıp,
bir özür dahi dilememiş ve beş yılı geçkin bir süredir Alevilere randevu
vermekten bile kaçınmış... Heyhat, işte böyle bir Başbakan'ın partisinden
Alevi politikası konusunda açılım bekleniyor! İşin en ilginç yönü ise şu, mevzubahis
Alevi açılımı AKP tarafından hiçbir zaman resmen kabul edilmemiş durumda.
AKP bugün, Alevi köylerine
zorla camiler yaptıran, kendi belediyesinin bulunduğu Sivas'ta Madımak
Oteli'nin yerine bir lokanta açtıran bir partidir. AKP'nin Alevi açılımının
ne olduğunun bir türlü ortaya çıkamamasının asıl sebebi, böyle bir açılıma
hiçbir zaman sahip olmamış olmasından kaynaklanır. AKP'nin yapmaya çalıştığı,
geçmiş imhacı politikalardan hiç de farklı değildir. AKP de, Alevileri
Sünnileştirme çabası içerisindedir. Geçmiş ile bugünün tek farkı, bu çabanın
şu anda masa başında sürdürülüyor oluşudur. AKP'nin mevcut “çözüm”leri;
Alevi dedelerin diyanete bağlı çalışıp maaşlarını diyanetten alması (ki bu
Alevilerin tamamen diyanete, yani Sünnilere, bağımlı olması sonucunu doğurur)
ve Muharrem ayında ortak iftarların yapılmasının dışına tam bir sessizlik
içeriyor. İşte AKP'nin bu sessizliği çok değerli bir altını kendine
saklayabilmesini sağlıyor. AKP için Alevilik hiçbir zaman kültürel bir unsur
olarak var olmamıştır. AKP için Alevilik, yalnızca politik bir unsur, hem de
kandırılması gereken politik bir unsur olarak var olmuştur. Onların sessizlik
ve dedikodularla kandırılması, AKP üzerindeki ciddi bir politik basıncı
bertaraf edecektir. Meşhur “açılım” budur. Reha
Çamuroğlu’nun Hayal Kırıklığı İşte bu tablo içerisinde
devlet bürokrasisi ile arası bozuk olan AKP'nin asker-polis rejimi ile
mücadele edip Aleviler için de bazı açılımlar yapabileceğine inanan bir Alevi
entelektüeli (Reha Çamuroğlu) bu mücadeleyi AKP içerisinde vermeyi uygun
görmüş. Ancak, TC'nin kendi varlığı, dolayısı ile de Türkiye burjuvazisinin
temel dayanağı, büyük bir asimilasyon, inkâr ve imha politikası üzerine
kurulmuştur. Asker-polis rejim yapısı ile arasında bazı anlaşmazlıklar olan
AKP, konu temel hak ve özgürlüklerin gaspı ve tabii ki işçi sınıfının
ezilmesi olduğu anda, diğer cepheden hiç de aşağı kalmıyor. İşte bu gerçeğin
gün yüzüne çıktığı noktada ise, burjuva entelektüelimiz Reha Çamuroğlu,
hayallerinin yıkıldığını söyleyip umutsuz bir protesto girişimine soyunuyor,
danışmanlık görevinden istifa ediyor. Söylentilere göre bu protestosu da
Başbakan'ın yakınları tarafından 'enjoy it' (keyfini çıkar) diyerek
karşılanıyor. 12 Eylül
Anayasası Alevileri Tehdit Görüyor 'Açılımcılar'ın lafı
uzatmalarının hiçbir âlemi yoktur. Alevilerin içlerinde bulundukları güç
durumdan kurtulabilmelerini sağlayacak temel talepler bellidir. Bu sorun da,
anayasal bir düzlemde kendini ifade etmektedir. Anayasanın 24. maddesi
vatandaşlarına inanç hürriyeti(!) sağlarken 14. maddeyi temel belirleyen
olarak kabul ediyor. Anayasanın 14. maddesi de, bu 'hürriyet'lerin devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez olan bütünlüğünü bozamayacağını söylüyor. Bu
durumda ayrı bir kültüre sahip olan Aleviler de milli birliği tehdit ediyor
ve bu madde Aleviler üzerindeki kıyımı anayasaca meşrulaştırıyor. Sonuç olarak, Alevilerin
üzerindeki baskılara son verebilecek temel adım, anayasal bir değişiklik
yapılması ve bunun üzerinden laikliğin yeniden tanımlanmasıdır. Yani; Diyanet
İşleri Başkanlığı’nın kapanması, din derslerinin kaldırılması, devletin tüm
dini kuruluşlara ayırdığı ödeneği kesmesi... Bugün kendi kültürlerini özgürce
yaşamak isteyen tüm samimi Alevilerin temel talepleri işte bunlar olmalıdır.
Ancak ne AKP, ne ordu, ne de burjuvazinin bir başka temsilcisi bu talepleri
yaşamsal kılamaz. Çünkü zaten Türkiye burjuvazisine yaşam enerjisi veren şey
bu baskılardır. Her türlü ekonomik sömürünün karşısında olan işçi sınıfının
ise, hiçbir kültürel sömürüde çıkarı yoktur. İşte tam da bu yüzden,
Alevilerin temel haklarını yaşamsal kılabilecek olan tek yol, Alevi işçi ve
emekçilerinin kendi taleplerini Türkiye işçi sınıfının kavgası içerisinde
dile getirmesinden geçer. 30 Haziran
2008 Avrupa şampiyonasının ardından; Milli Takımın Ekonomi Politiği Murat Yakın Türk Milli Takımı, kendisini
Avrupa şampiyonası yarı finallerine kadar getiren mucizelerden birinin
kurbanı olarak Almanya’ya elendi ve yurda şaşaalı bir dönüş yaptı. Bir
endüstri koluna dönüşmüş futboldan sonuna dek nemalanmakta olan sermayenin ve
medyanın, Türkiye’nin ızdırap verici sorunlarını örtmek için “bir kez daha
zorlanan Viyana kapılarıyla” ilgili efsaneler türetmeye devam edeceklerine
ise kuşku yok. Turnuvanın Türkiye için sona
ermesiyle beraber, günlük sefaletlerini ve umutsuzluklarını milli takımın
“başarılarıyla” bir an için unutmayı hayal eden milyonlarda, kendi
gerçekleriyle yüzleşmeye başlayacaklar. Türkiye İstatistik Kurumu’nun
verileriyle, Türkiye’de 539 bin kişinin açlık sınırının altında, 12 milyon
930 bin kişinin ise gıda ve gıda dışı harcamalar itibarıyla yoksulluk
sınırının altında boğuşmasından söz ediyoruz. Resmi rakamlarla %10.7’e
ulaşarak, 2001 krizi dönemindeki düzeyine yaklaşan işsizlik oranından, bu
korkunç rakamın özellikle 15–27 yaş arası eğitimli gençler arasında giderek yaygınlaşması
gerçeğinden söz ediyoruz. Gübrenin %76, Mazotun % 30, Yeşil Mercimeğin % 100,
Elektriğin % 23,7 oranında zamlanması, tüm çalışanların sırtına yıkılan dış
borcun, 280 milyar dolar düzeyine erişmesinden söz ediyoruz. Artık Avrupa’yı sarsan bir efsane
haline geldiği söylenen Türk Milli Takımı’nın gerçekliği ise yukarıdaki yıkım
manzarasını tamamlar nitelikte. Tarihi başarının mimarı olarak sunulan bir
futbol federasyonu düşünün ki, turnuvadan bir kaç ay öncesine dek, mafya ile
ilişkileri, usulsüz harcamaları ve siyasilerle derin bağlantıları nedeniyle
UEFA’nın kara listesine alınmış olsun. Bir milli takım teknik direktörü
düşünün ki, aldığı 135 bin 595 ytl aylık maaşıyla -Cumhurbaşkanı maaşının
8.5, asgari ücretin 311 katı- meclis kürsüsünde tartışma konusu olsun. Bir
milli takım oyuncusu düşünün ki, akıllara attığı mükemmel gollerle değil,
hazmedilemeyen bir mağlubiyet sonrası rakip oyunculara uçan tekme atarken
gelsin. Sınıfsız,
imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum efsanesi Akıtılan inanılmaz kaynaklarla
elde edilen doldur boşalt başarılara karşın, Milli takımın Türk devlet
ideolojisiyle örtüşen değişmez bir karakteristiği var; Etrafın düşmanlarla
çevrilmiş olmasına dayalı bir tehdit algılaması. Elde edilen kötü sonuçların
bizi çekemeyen Avrupalı federasyonlara ve Türk düşmanı hakeme bağlandığı, bu
algılamanın en berrak görünümleri, bu turnuvada da gün yüzüne çıktı. Batı
tarafından kabul görme arzusu ile bitmemiş bir hesabın kapatılması gerilimi,
medya tarafından da kışkırtılan milliyetçi bir dilin yerleşmesine muazzam bir
katkıda bulundu. Kuşkusuz bir yandan aşağılık
kompleksi, diğer taraftan ise, megalomaniyle belirlenen bu iki uç arasında
salınımın en somut ifadesi Milli takıma maddi kaynak yaratan Türk çok uluslu
şirketlerinin, turnuva boyunca estirdiği reklâm fırtınası oldu. Garanti
Bankası’nın, Atilla bıyıklı, yapılı ve korkunç görünümlü Türko’ları, Türkleri
sürekli barbar, vahşi olarak tanımlamasından şikayet edilen Avrupalılara bir
göz dağı verme amacına hizmet ediyordu. Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de endüstriyelleşmiş futbol ve milli takım, yaklaşık 5 milyon dolarlık pazar payıyla kapitalist pazarın gelişimine -TV ve beyaz eşya sektörü, turizm, medya vb- muazzam
girdiler sağlayan, bir araca dönüşmüş durumda. Dahası hızla siyasi ve ekonomik bir
krize doğru savrulan ülkede yaşanan sefaleti, günlük şiddetin katlanılmaz sonuçlarını ve umutsuzluğu örtmeye dönük bir ideolojik işleve sahip. Türk milletinin sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış bir toplum olduğu yönündeki devlet ideolojisinin sistematik olarak
somutlaştırıldığı bu takım, kendi emekçilerinin özgürce spor yapabilmesini sağlayacak tesisler ve yatırımlar yapmak yerine, Avrupa’da yetiştirilmiş emekçi çocuklarının devşirilmesiyle böbürlenen, Şişirilmiş egosuyla Avrupa’da yaşadığı başarısızlıklar sonucu, adı “çavuşa” çıkmış bir teknik direktörü 135 bin 595 ytl aylık maaşla görevlendirip “imparator” olarak yutturan bir yalan düzeninin mekanizması. Avrupa Şampiyonasının ardından
geriye kalacak tek gerçek, yüksek boyutlardaki işsizlik nedeniyle sigortasız
çalışmaya razı olan milyonlarca emekçinin, kendisine dayatılan kölelik
koşullarında, aynı işi yapan Avrupalı emekçilere göre yüzde 50 daha fazla
çalıştığı, -birçok sektörde günde 12, haftada 72 saat- gerçeği olacak. 1 Temmuz 2008 67 Milyon İnsan Kaç Vatandaş Eder? Elvan Alaz 67 milyon olarak tespit ediyor
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği mülteci ve zorunlu göç edenlerin sayısını, Mülteciler
Günü dolayısıyla açıkladığı raporda. 67 milyon insan… Yani dünya nüfusunun
yaklaşık yüzde biri: Kapitalist yıkıcı güçlerin bilânçosu. Kapitalizmin bölen, dışlayan,
sindiren, sömüren ve… Öldüren… düzeni içinde yuttuğu hayatlar. 67 milyon:
Görünen ve görünmeyen, ötemizde berimizde büyüyen ‘ötekiler’. Hani şu ‘kaçak’
dediklerimiz, ‘illegal’ olarak nitelediklerimiz, yasal olmayan yollardan
‘sınırlarımıza’ giren ‘suçlular’ var ya işte onlar! Varlıklarını, isyan edip iki
polisi rehin aldıklarında hatırladıklarımız (11 Haziran 2008, Kırklareli GOP
Misafirhanesi); kafasına çekiçle vurduğumuz; Dicle Nehri’nde boğulmalarına
sebep olduklarımız (23 Nisan 2008); kaçtıkları, canlarını güvende
hissetmedikleri ülkelerine geri gönderdiklerimiz var ya işte onlar! İnsan
hakları ile devlet ‘hakları’ arasında çiğnediğimiz 67 milyon... İnsan... Mülteci
hakları Ancak bunca insanın hayatını
belirleyen mülteci ve göçmen statülerini tanımlamaya ve onların haklarını
belirlemeye yönelik gerekli ve hatta zorunlu adımlar dahi atılmamaktadır.
Konuyla ilgili tek düzenleme İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 14.
maddesinde vurgulanan “tüm insanların zulüm altında başka ülkelere sığınma
olanaklarından yararlanma hakkı”ndan yola çıkılarak düzenlenmiş, 1951
Mültecilerin Statüsüne İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’dir. Bu
sözleşme, mülteciyi, ülkesini devletin kendisini ciddi insan hakları
ihlallerine karşı korumaması ya da koruyamaması nedeniyle terk eden kişi
olarak tanımlamaktadır ve konuyla ilgili düzenlemeleri sözleşmeye taraf olan
devletlerin ve BM Mülteci Yüksek Komiserliğinin sorumluluğuna bırakmaktadır. Başka bir deyişle, iltica
hakkı ve mülteci hakları teoride kısmi de olsa tanımlanmıştır ve bugün 147
ülke bu uluslararası sözleşmeye taraftır. Ancak pratikte bu hakların güvence
altına alınması, devletlerin iç hukuklarında konuyla ilgili yapmaları gereken
düzenlemeleri ve hükümet politikalarını gerektirmektedir; sözleşmenin ihlali
durumunda ise devletlere uygulanabilecek hiçbir yaptırım bulunmamaktadır. Bu
durum, konunun ele alınışında daha en başında bir yapısal bozukluk olduğunu
ortaya koymaktadır. Burjuva ulusal ve ulus
devletlerin sınırları içinde mülteci ve göçmen sorunu, göçmene ve mülteciye
ve daha da önemlisi göç veya iltica etmeye neden olan sebeplere dair değil
‘devlete’ dair bir sorun olarak algılanmakta ve sözde düzenlemeler kapitalist
devletlerin sınır ve vatandaşlık politikalarının bir devamı olacak biçimde
oluşturulmaktadır. Birçok Avrupa ülkesinde (Almanya, İspanya, İtalya vs.) bu
zihniyetin yansıması olarak “yasadışı
göçmen” kavramının çoğu zaman mülteci statüsündeki kişileri de kapsayacak
biçimde kullanımı tercih edilmektedir. Çünkü bu kullanım cezai yaptırımlar ve
caydırıcı önlemler içeren devlet politikalarını meşru kılmaya hizmet
etmektedir. Türkiye de bir yandan kendi ulusal ‘duyarlılıkları’ bir
yandan Avrupa devletlerinin kendi sınırlarına gösterdikleri ulusal
‘duyarlılıklar’ sonucu (Türkiye Akdeniz yolu ile Avrupa’ya geçişte bir
transit ülke olarak konumlanıyor) bu cezai yaptırımların ve caydırıcı olmaya
yönelik politikaların yoğun olarak uygulandığı ülkelerden biridir. Türkiye’de
mülteci statüsü Türkiye'de Birleşmiş Milletler
Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne kayıtlı 13 bin civarında mülteci
bulunmaktadır. Ancak süregiden anlayış, son Kırklareli GOP misafirhanesinde
yaşanan ‘isyan’ da göz önünde bulundurulduğunda, politikaların acizliğine
dair bir izlenim oluşturabilecek kadar kuvvetlidir. Türkiye, 1951 Cenevre
Sözleşmesi‘ne “coğrafi sınırlama” şartı ile taraf olmuştur. Buna göre,
Türkiye yalnızca Avrupa’dan gelen mülteci konumundaki kişilere iltica hakkı
tanımaktadır. Avrupa dışından gelen mülteci konumundaki kişilere ise
yerleşecekleri bir üçüncü bölge belirlenene kadar geçici sığınma ve
dolayısıyla geçici koruma sağlamaktadır. Ancak uygulamada bu şartlı
taraflığın da gerisine düşülmektedir. Türkiye’ye sığınanların ya da
Türkiye’yi bir geçiş ülkesi olarak kullananların statüsünü belirlemeye
yönelik işlemesi gereken prosedür yavaşlatılmakta, bu süre içinde sözde
misafirhanelerde tutulan mülteciler ve göçmenler için ise durum daha çok bir
hapishaneyi andırmaktadır. Mülteci statüsü belirlenmiş kişilerse sağlık,
eğitim, çalışma gibi temel haklarından bile mahrum bırakılmaktadırlar.
Bazılarının, mülteci statüsüne rağmen sınır dışı edilmeleri bile söz konusu
olmuştur. Kırklareli GOP Yabancı
Misafirhanesi’nde yaşanan olaya, isyana, tüm bunları göz önünde
tutarak bakmak gerekir. Çünkü bu açıdan bakıldığında, bu olayın, hem 67
milyon hayatın hem de dünya çapında mülteci ve göçmenlere karşı uygulanan
politikaların bir temsili olduğu görülür. Çünkü bu açıdan bakıldığında,
kapitalist sistemin, yarattığı sorunlara çözüm bulabilmesi beklentisinin en
iyi bir iyi niyetin ötesine geçemeyeceği anlaşılır. Bugün ‘67 milyon’dan söz
edilmektedir. Söylesin hesap yapmayı iyi bilen kapitalist devletler(imiz) 67
milyon insan kaç vatandaş etmektedir? 2 Temmuz 2008 Saha Yetingen Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti
ve transseksüellerin (LGBTT) toplum içinde yaşadıkları sorunlara karşı
dayanışmasını ve mücadelesini hedefleyen Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma
Derneği, “ahlâka, hukuka ve Türk aile yapısına” aykırı olduğu gerekçesiyle
yerel mahkeme tarafından kapatıldı. Üstüne üstlük, mahkemenin kendisi
tarafından atanan bilirkişinin kapatma davasının hukuki bir dayanağı olmadığı
yönündeki mütalaasına rağmen... Erkek egemen sınıflı toplum
yapısı içinde beslenip büyütülen homofobik ve transfobik önyargılarla bezenmiş
bir ahlâk, bir hukuk ve bir aile anlayışından da başka bir sonuç beklenemezdi
zaten. Lambdaistanbul kapatıldı da ne
oldu? "LGBTT Onur Yürüyüşü"*
bugüne kadarki en geniş katılımla, yaklaşık 2 bin 500 kişi ile İstanbul'da
İstiklal Caddesi'nde gerçekleştirildi. Gökkuşağı bayrakları ve "Genel
Ahlâk kimin ahlâkı?", "Aşk örgütlenmektir", "Teşhirci
değil travestiyiz", "Türbanlıya eğitim, travestiye çalışma hakkı",
"Beyaz atlı prens boşuna gelme", "Okulda, işte, mecliste,
eşcinseller her yerde" dövizleri taşındı, Lambdaistanbul'a destek
çağrısı yapıldı. Bu arada, Onur Haftası boyunca
gerçekleşen etkinliklere karşı sergilediği körlük ile önemli bir görevi de
toplumsal cinsiyeti yeniden üretmek olan burjuva medyanın üzerine düşen
vazifeyi layıkıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Yalnız tüm bunların yanında
sormak gerekiyor, sol açısından farklı cinsel tercihler ve kimlikler nasıl
algılanıyor? Liberal solun bu konuda en duyarlı kesim olduğunu kabul etmek
gerek. Stalinizm ise her zaman olduğu gibi “orijinal” bir teze sahip:
Eşcinsellerin "sömüren sınıfın artıkları" olduğu tezine(!) Bu “eşsiz” düşüncenin kökleri
bizzat Stalin döneminin SSCB’sinde yatmakta. Stalinizm, 17 Aralık 1933'te ilan
edilen ve 7 Mart 1934'te bütün SSCB'de zorunlu hâle getirilen bir kanun ile
eşcinselliği yasakladı ve gönül rızasıyla gerçekleşen ilişkiler için 5 yıllık
ağır çalışma cezası getirdi. İlgili kanunun 121'inci maddesi, eşcinselliği
yalnızca halk ahlâkına karşı bir suç olarak görmekle kalmıyor, aynı zamanda
onu artık devlete karşı işlenen bir suç olarak da görüyordu. 1930'larda
Adalet Komiseri Nikolai Krylenko, 20 yıllık sosyalizmin ardından hiçbir
insanın eşcinsel olması için bir sebep kalmadığını ve eşcinsel olmakta ısrar
edenlerin 'sömüren sınıfların kalıntıları' olduğunu ve böylece 5 yıllık ağır
çalışma cezasını hak ettiklerini söyleyerek düşünceyi 'temellendirmişti'. Bu
tez daha sonra Çin'e geçti... 1990'lardan önce Çin Komünist Partisi, ülkede
eşcinsel olduğunu kabul etmiyordu. Günümüzde bir sürü 'liberal' açılım yapan
Raul Kastro'nun Küba'sı bile LGBTT Onur Yürüyüşü'ne izin vermedi. Bu
sıralananlar, Türkiye Stalinizmi'nin büyük çoğunluğuna hâkim olan
sessizliğin, onun ideolojik köklerinden beslendiğini göstermesi açısından
önem teşkil ediyor. Devrimci Troçkizm açısındansa,
yaşanan sorunlara cevap olarak üretilmesi gereken acil talep ve sloganlarla,
işçi sınıfı içerisindeki ön yargılara karşı verilmesi gereken mücadele iç içe
geçiyor. Başka bir önemli husus tam da bu noktada açığa çıkmakta... Genel bir
yaklaşım tarzı olarak, eşcinselliğin işçi sınıfı içerisinde de var olduğu
unutuluyor. Oysa kendi cinsel tercihlerini ve kimliklerini özgürce ifade
edebilen ve yaşayabilen, önyargılarından kurtulmuş işçilerin örgütlü
birlikteliği mücadelenin ana hedeflerinden biri haline getirilmeli. Bunun
içinse uzun soluklu bir mücadele şart! Belirtildiği üzere bu,
şimdinin sorunlarına cavap üretilmeyeceği anlamına gelmiyor. Tersine üretilen
her cevap aynı zamanda önyargıların yıkılmasında da bir araç oluyor. Kişiler
bu sayede kendi cinsel yönelimlerini de keşfetme şansı buluyor. Bugün, çok
basit demokratik istemler dahi büyük bir önem kazanmış durumda. Devletin,
"cinsel yönelim" ve "cinsiyet kimliği" kavramlarını
tanıması ve anayasal eşitlik ilkesi dahilinde bunları güvence altına alması
bu istemlerin başında geliyor. Zira bu talep, LGBTT'lere yönelik baskının,
şiddetin ve aşağılamanın son bulması, çalışma hakkının güvence altına
alınması için bir başlangıcı temsil etmekte... 1 Temmuz 2008 Jiyan Ankaralılar
bu günlerde karmaşık duygular içerisinde. Neden mi? Ankara’nın suyuna
Kızılırmak’tan su katıldı. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek suyun temiz
olduğunu iddia etti. Tüketici Hakları Derneği ise Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ve Hıfzısıhha'nın “Ankara’nın suyu temiz” yönündeki açıklamalarına tepki gösterdi. Dernek Başkanı Turhan Çakar, gazetecilerin karşısında yaptığı deneyde musluk suyunun içindeki kirliliği gösterdi. Çakar, suda özellikle kimyasal kirliliğin yoğun olduğunu belirterek, yaptığı deneyle sudaki kirliliği gö |