Yıl: 25

Mayıs 2004

 

 

Yeni Dönem Sayı: 7

 

Ya direniş ve derleniş, ya işsizlik ve yoksulluk – İŞÇİ CEPHESİ

3 Kasım’dan 28 Mart’a AKP: tepki mi, yeni olgu mu? – ARİF BENOL

Esenyurt seçim kampanyası – ÖYKÜ TANIR

Sakıp Ağa’yı kaybettik, başımız sağ olsun! – FUAT KARAN

Emek hareketinden... – DERYA DENIZ

Sümerbank işçileri özelleştirmeye direniyor – ZEYNEP DİYAR

Arjantin’de fabrika “işgalleri” deneyimi – ALEJANDRO ITURBE

“Starchmill Confluencia” fabrikası deneyimi ve işçi kontrolü – MARCELLO GARCIA

IMPA’nın sihiri – ANA GUIULARDINI

Brukman işçilerinden açık mektup

Kooperativizm ve üretimde işçi kontrolü konularında klasikler ne diyor ? – CECILIA TOLEDO

 

1 Mayıs Alanlarını Dolduralım! – İŞÇİ CEPHESI

 

1 Mayıs 2004 öncesi süreç üzerine...

 

Birlik ve mücadele için alanlara! – MAVİ MAYIS

 

Paris Komünü – LEV TROÇKİ

 

Sermayenin ve savaşın Avrupası’na hayır! Avrupa Birliği Anayasasına hayır! – UİB-DE

 

 

 

 

 

İkirciksiz bir devrimci sınıf politikası için:

Ya direniş ve derleniş, ya işsizlik ve yoksulluk

 

 

İşçi Cephesi

 

Türkiye işçi sınıfı topyekün bir saldırıyla karşı karşıya. İşçi ve emekçilerin on yıllar boyunca mücadelelerle elde ettikleri haklar eritilirken kazanılmış mevziler de birer birer yitiriliyor. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sermaye güçleri daha fazla kâr ve iktidar için faturayı işçilere, ezilen-sömürülen emekçi kitlelere ödetmek istiyor.

 

Tarihinin en örgütsüz, ideolojik ve politik açıdan en dağınık dönemlerinden birini yaşayan işçi ve emekçiler emperyalist-kapitalist sömürücülerin saldırılarını püskürtmek için gerekli güç ve birlikten yoksun. Başta işçi sendikaları, emekten yana sol parti ve gruplar olmak üzere sınıf örgütlerinin başına çöreklenmiş bürokratik, uzlaşmacı, işbirlikçi önderliklerin büyük çoğunluğu neo-liberal saldırı programının ya direk bileşeni haline gelmiş durumda ya da onu aklileştirme gibi bir misyon peşinde.

 

Diğer yandan işçi sınıfı ve ezilen-sömürülen emekçi kitleler saldırılar karşısında mücadeleden vazgeçmiş değil. Sınıf hareketi ne kadar güçsüz ve dağınık durumda bulunuyor olsa da dün olduğu gibi bugün de direnişe ve mücadeleye devam ediyor. Sorun dün olduğu gibi bugünde örgütlü bir karşı duruşu gerçekleştirecek sınıf örgütlerinin, sınıf eksenli mücadeleci önderliklere sahip olmayışına kitlenmiş durumda. Devletten bağımsız, sömürü ve işgal cephesinin ideolojik-politik etki ve yönlendirmesi altında olmayan, bağımsız bir sınıf mücadelesi programına sahip ve devrimci bir sınıf politikası izleyecek güçlerin birliği. Sorun ve çözüm bu hat üzerinde bulunuyor.   

 

28 Mart seçimleri: AKP güvenoyu alıyor...

 

Bu koşullar altında gerçekleşen 28 Mart Yerel Yönetim Seçimlerinden AKP yüzde %42.09’luk bir oy oranıyla en kazançlı çıkan parti oldu. 3 Kasım seçimleri sonrasında oyların %34,43’ünü alarak 363 sandalye kazanan ve Özal’ın ANAP’ından sonra ilk kez tek başına hükümet kurma başarısını gösteren AKP için bu sonuç, neo-liberal saldırılara devam etmek için güvenoyu anlamına geliyor.

 

Özal’dan bu yana burjuvazinin, ilk kez konjonktürel olarak krizini aşabilmenin ortamını sunan bu seçim sonuçlarından dolayı daha bir güvenle hareket etmesi beklenmelidir. AKP hükümetinin son 1,5 yıldır izlediği noe-liberal saldırı programına rağmen oylarını arttırmış olmasını burjuvazi bu şekilde yorumlayacaktır: toplum kendilerini desteklemektedir! Ötelenen ve/veya gizlenmeye çalışılan yapısal krizine rağmen burjuvazi için bunun anlamı emperyalist-kapitalist neo-liberal yeniden yapılanmanın bir süre daha “sorunsuz” devam etmesi için gerekli siyasi iklimin sağlanmış olmasıdır. Diğer bir ifadeyle sermaye güçlerinin çıkarları doğrultusunda önümüzdeki günlerde de saldırıların artarak devam edeceğini öngörmek için detaylı analizlere gerek bulunmuyor.

 

Sermayenin yönetme krizinin konjonktürel olarak “sağlama” alınmasına rağmen önümüzdeki günler yeni toplumsal patlamalara gebedir. Artan işsizlik ve yoksulluk, spekülatif hamleler karşısında rüzgar gülü gibi dönen güçsüz bir Türkiye ekonomisi; ABD’nin başını çektiği işgal ve yağma, Şaron-Likud önderliğinde vahşet sınırlarını zorlayan Siyonist İsrail, herşeye rağmen devam eden Filistin İntifadası ve Ortadoğu’da statükonun parçalanma dinamikleri; Kıbrıs ve AB süreci; rejimin devlet merkezli bürokratik karşı duruşa sahip kanatlarının posizyonlarını korumak için verdikleri mücadele ve bunlara eklenebilecek nice ulusal, bölgesel ve uluslararası kriz dinamiğinin AKP hükümetini aşındıracağı ve burjuvazi için bir temsiliyet krizinin kısa/orta vadede ortaya çıkacağı kesindir. Bu sürecin işçi sınıf ve ezilen-sömürülen emekçi kitleler için yaratacağı sonuçları bizzat sınıf mücadelesinin düzeyi belirleyecektir.

 

Burjuvazi olası krizlerini aşmak için son yerel seçimlerde % 18.37 oy alan CHP’yi, adeta biz de varız diyerek Kıbrıs’ın yarattığı milliyetçi etkilere dayanarak yelkenlerini şişirme çabasına giren %10.16’lık MHP ve %9.97’lik DYP’yi ve diğerlerini ve/veya “yeni yüzleri” gerektiğinde yeniden sahneye sürmekten çekinmeyecektir. Sömürü ve işgal cephesi kendi alternatifleri üzerinde çalışırken sınıf güçleri bu saldırlara karşı ikirciksiz emek eksenli bir program ve mücadele hattını nerede ve nasıl örmelidir?

 

İkirciksiz bir devrimci sınıf politikası oluşturmak

 

Evet, sol seçimlerden büyük bir yenilgiyle çıkmıştır. Ama aldığı oy oranlarının düşük olmasından dolayı değil. Çözüm olarak ortaya koyduğu program ve bu programdan kaynaklanan talep ve sloganlarından dolayı yenilmiştir. Gerçek bir işçi sınıfı programının yokluğu, sömürülenlerin lehine sömürücülerin mülksüzleştirilmesi programını bağımsız devrimci bir sınıf mücadelesi üzerinden baştacı yapan bir siyasi önderlik çizgisinin yokluğu bu yenilgide temel belirleyen olmuştur. Esas sorun budur ve devrimci mücadele sınıf mücadelesi ekseninde bu temelde ayrışacaktır, ayrışmalıdır... Yoksa Türkiye için siyasi çözümü AB’ye havale eden, ekonomik hayatın krizden çıkışını özelleştirmelerde gören, ve Kıbrıs için barış ve çözümü AB’de arayan bir Demokratik Güçbirliği yüzde 4 değil yüzde 14 oy alsa ne yazar. Sorun bir kez daha nicelik değil nitelik sorunudur.

 

İkirciksiz emek eksenli bir program ve mücadele hattı oluşturma göreviyle devrimci sınıf güçleri harekete geçmelidir. Nereden başlanmalı? Kuşkusuz günümüz sınıf hareketinin en önemli ihiyacı ve eksikliği birliktir. Ama esas sorun ve soru hangi temelde ve amaçla bir birlik olunacağıdır. İşçi sınıfına ve ezilen-sömürülen emekçi kitlelere yönelik saldırıları üç ana başlık altında topluyoruz: neo-liberal ekonomik karşı devrim, emperyalist işgal ve sömürgeleştirme saldırısı, siyasal hak ve özgürlükler üzerine çöken baskı rejimi... Bu üç başlık altında topladığımız saldırılar hem birbirlerini besleyen hem de birbirilerinin nedeni ve sonucu olan süreçleri içermektedir. Bu sorunlardan birinin işçi sınıfını ve emekçileri daha fazla ilgilendirdiğini ya da ilgilendirmediğini ileri sürmek yanlıştır, yanıltıcıdır. Bu nedenle hem kapitalist sömürüye, hem emperyalist işgal ve savaşa hem de asker-polis rejimine karşı aynı kararlılıkla mücadele etmemizi sağlayacak bir program öngörüyoruz.

 

Ana saldırılardan biri olan neo-liberal ekonomik karşı devrimin en önemli ayağını özelleştirmeler ve çalışma hayatının esnekleştirilmesi oluşturuyor. Başta Türk-İş bürokrasisi olmak üzere sendikal bürokrasi özelleştirmeleri peşinen kabullenmiş durumda. Adında sol/sosyalist ibare bulunan nice parti de bu koroda yerini alıyor. İhanetin alanı çok geniş ve işçi sınıfının ödemek zorunda kaldığı bedel çok büyük. Bu nedenle bu konudaki politikalarımızı sunarak ikirciksiz bir devrimci sınıf politikası oluşturmaktan ne kastettiğimizi, direniş ve derleniş sürecinin dinamiklerini özelleştirmelere karşı mücadele bağlamında nasıl gördüğümüzü paylaşmayı önemli buluyoruz.

 

Özelleştirmelere ve işsizliğe karşı mücadele hattı

 

En yıkıcı sorunların başında gelen özelleştirme saldırısına karşı kitlesel bir seferberlik söz konusu değil. Özelleştirmelere karşı politik-örgütsel mücadele ve duyarlılık daha çok özelleştirilmiş ve özelleştirilmekte olan işyerlerine sıkışmış durumda. Üstelik bunlar arasında bağlantı çoğu kere ya yok ya da çok cılız. Bu noktada Sümerbank’ı örnek verebiliriz. Diğer yandan toplumun çoğunluğunda özelleştirmelerin gerekliliğine ilişkin yaygın bir inanç oluşturulmuş durumda. Bu inancın oluşturulmasında başını Türk-İş bürokrasisinin çektiği işçi sendikalarının sermayeyle girdiği işbirliği ve solun emek eksenli mücadele programının ideolojik-politik sulanmışlığı başrolü oynuyor.

 

Özelleştirmeler nelere yol açıyor?: daha fazla işsizlik; sınıfın zaten azınlıkta olan örgütlü kesimlerinin daha da küçültülmesi (sendikasızlaştırma); işlerin parçalanarak ücretlerin düşük, çalışma koşullarının ağır, örgütlülüğünün neredeyse sıfıra yakın olduğu taşeron çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması (taşeronlaştırma)... Bunlara bağlı olarak emek örgütlerinin güç ve belirleyiciliklerinin azalması; yoksulluk ve açlığın yaygınlaşması; birlik ve dayanışma olanaklarının sosyo-politik zeminlerinin yitirilmesi...

 

Ne yapmamız gerekiyor? Özelleştirilmiş ve özelleştirilme kapsamına alınmış işyerleriyle, bu kapsama alınacak işyerlerindeki mücadelenin mutlak şekilde ortaklaştırılması birinci hedef olmalıdır. Ama bu yetmez. Özelleştirmeler üzerinde oluşmuş karmaşayı aşmak gerekir. Bunun için özelleştirmelerin en önemli sonuçlarından biri olan işsizlik sorunu üzerinden bir mücadele geliştirmek gerekir. Çünkü işsizlik tüm toplumsal kesimlerin üzerinde basınç yaratan önemli bir kriz olgusudur. Bu dinamikten hareketle işsizliğe karşı emek eksenli bir mücadelenin örgütlenmesi ve özelleştirmelere karşı mücadelenin de bu temelde ele alınması bir açılım imkanı sunabilecektir.

 

Örgütsel dağınıklık ve bu temelde sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma sorunları da bu mücadelenin önemli bileşenleridir ama işsizliğe karşı mücadele temel politik yönelim olmak üzere. Çünkü işsizlik tüm emek piyasasının nabzını oluşturur. İşsizler ordusu, işi olan işçilerin daha düşük ücretlere çalışması yönünde bir basınç yaratır. Düşük ücretler yanında sosyal hakların tırpanlanması (servis, yemek, ssk...), çalışma koşullarının ağırlaştırılması (fazla mesai, emniyetsiz çalışma), örgütlenme önüne keyfi engellerin çıkarılması yine işsizlik oranlarıyla ters orantılı olarak şekillenir. Çalışmaya ihtiyacı olan işsiz topluluğun büyüklüğü herhangi bir işçinin herhangi bir iş için talep etmesi gereken en temel haklardan feragat etme sonucuna yol açar. Kuşkusuz işsizliğe karşı mücadele sadece işsizlerin vereceği bir mücadele olamaz. Daha da önemlisi işsiz konumuna düşmüş olan işçilerin örgütlenmesi önüne önemli ekonomik, sosyal, siyasi engeller çıkar. Bu sorunların aşılması ve işsizlerin örgütlenmesi için çalışabilir durumdaki işçilerin öncelikle örgütlü olması belirleyici bir rol oynar. Büyük krizlerin yol açtığı kitlesel işsizlik durumları öncesinde eğer sınıfın bir örgütlenme geleneği varsa güçlü işsiz örgütlenmelerinin oluşması söz konusu olabilecektir.    

 

İşsizliğe karşı mücadeleci bir hattın oluşturulmasının olmazsa olmaz şartlarından biri de tüm çalışanlar için oluşturulacak emek eksenli bir iş yasasıdır. Özelleştirmeler gibi işten çıkarmaların da yasaklandığı, tüm işlerin ücretlerde herhangi bir kesinti olmaksızın tüm çalışanlar arasında vardiya sayıları dörde çıkarılarak paylaştırılması temel talep olmaldır. Emek örgütlerinin belirlediği yoksulluk gelirinin üzerinde tespit edilecek bir asgari ücret talebi yine bu mücadele programının temel taşlarından olacaktır.

 

Bu nedenle tartışmasız ve kesin bir şekilde özelleştirmelere hayır politikasının sürdürülmesi şart. Özelleştirmelere gerekçe olarak gösterilen zarar etme, işlevini yitirme, rekabet edememe, modernize etme maliyetlerinin yüksekliği gibi gerekçelerin tamamı için işçi-emekçi denetimi ve yönetimi politikasını savunuyoruz. Özelleştirmeler yasaklanmalı, özelleştirilen işletmeler işçi-emekçi denetiminde yeniden millileştirilmelidir. Ama asla KİT’lerin asker-sivil bürokrasinin arpalıkları olmasına müsaade edilemez. On yıllar boyunca işçi-emekçi kitlelerin aleyhine bir şekilde kendi kişisel ve siyasi çıkarları için buraları hortumlamış olan bürokrasinin sahipliği ile yerli-yabancı sermaye güçlerinin buraları sahiplenmesi arasında işçi sınıfı açısından bir fark yoktur.

 

Bu nedenle işçi sınıfı asla bir avuç asalak bürüokratın ceplerini daha fazla şişirmesi anlamına gelecek ve bu bürokrat takımının daha fazla siyasi nüfuz sağlamasına devam etmesine imkan tanıyacak bir özelleştirme karşıtlığına kendini hapsedemez. İşçilerin denetim ve yönetimiyle birlikte anılmayan her türlü özelleştirme karşıtlığıyla kendimizi ayırıyoruz. Soysalların, Perinçeklerin özelleştirme karşıtlığı “ulusal burjuvazi”nin (bürokratik merkezi devlet aparatının) çıkarları temelindedir.  Biz işçi ve emekçilerin yönetim ve denetiminde bir özelleştirme karşıtlığı programını savunuyoruz. Bu ikisi birbirinden dağlar kadar farklıdır.

 

İşsizliğe karşı kesin ve uzlaşmaz bir poltik çizginin ortaya konması ve savunulması için: tüm işler ücretlerde herhangi bir kesinti olmaksızın tüm çalışabilir nüfuz arasında paylaştırılacak. Vardiya sayıları dörde çıkarılacak. Ücretler emek örgütlerinin tespit ettiği yoksulluk sınırının üzerinde belirlenecek. Belirlenmiş ücret her üç ayda bir enflasyon oranına göre yeniden tespit edilecek.

Çalışma şart ve koşullarını işçi ve emekçiler için garanti altına alacak, tüm çalışanlar için ortak bir iş yasasının oluşturulması mücadelesini verecek ikirciksiz bir devrimci sınıf politikası... Hedefimiz bu olmalıdır...

 

 

 

 

3 Kasım’dan 28 Mart’a AKP: tepki mi, yeni olgu mu?

 

 

Arif Benol 

 

28 Mart 2004 Yerel Yönetim Seçimleri’nin galibi tartışmasız şekilde burjuvazi oldu. Şubat 2001’de ekonomik ve siyasi yapının çökerek sistemin fiilen işlemez hale gelmesi ve devamında sadece koalisyon hükümetinin değil bizatihi burjuva devlet mekanizmasının kendisinin de tartışılır hale gelmesi söz konusuydu. 12 Eylül askeri darbesinin desteğinde allanıp pullanıp hükümet olan Özal’lı ANAP’tan bu yana dikiş tutmayan burjuva politik yapı 3 Kasım 2003 seçimleri öncesinde iflas ettiğinde ortada kocaman bir ne olacak sorusu duruyordu.

 

Kitleler nezdinde güvenilmez hale gelerek yıpranan, yarattığı hayal kırıklığı ve öfke çığ gibi büyüyen burjuva parti liderlerinin koltuklarında oturmaya devam etmesi sermaye için artık taşınması mümkün olmayan bir noktayı işaret ediyordu. Ne 1930’lu yılların tutumlu idealist memuru rolündeki DSP’li Ecevit, ne vatan millet sakarya edebiyatı eşliğinde Apo’yu asacağım naraları atan MHP’li Bahçeli, ne de mükemmel Almancası ile AB’nin yolları Diyarbakır’dan geçer diyen ANAP’lı Yılmaz’a tahammülü kalmıştı kitlelerin. Üstelik bir önceki Refah-Yol hükümetine, Erbakan-Çiller ikilisine olan “duygular” tazeliğini korumaktaydı.

 

Toplumun bütün sigortalarının attığı günlerde Ankara Kızılay Meydanı’nda çeşitli esnaf derneklerinden mütevellit burnundan soluyan kızgın kalabalığın oluşturduğu protestocu kitle bir araya geldi. Taşıdıkları pankartlardan bir kısmının simitçi, poğacacı oldukları anlaşılan ve ellerinde taşlarla görüntülenen bu kişilerin Allah yarattı demeyip düne kadar alkış tuttuğu polise bodoslama girmesi bir dönemin bittiğinin de tescillenmesiydi. Burjuvazi mesajı aldı ve patron medyası artık zapt edilmesi zor bu öfkeli kitlenin de önüne geçerek kaşarlanmış politika esnafının alenen emekliliğini istedi. Kuşkusuz bu bir “yenilenme” talebi değil kabaran öfkenin hışmından korunma güdüsüydü.

 

AKP’nin önlenemez yükselişi: burjuva temsiliyet krizi aşılıyor mu?

 

Bu şartlar altında gerçekleşen 3 Kasım 2002 genel seçimleri %22,19’luk DSP’yi %1,22’lere, %13,22’lik ANAP’ı %5,11’lere ve 1999 genel seçimlerinde tarihinin en yüksek noktası olan %17,98’lere çıkan MHP’yi %8,35’le barajın altına gönderiverdi. Henüz üç aylık bir parti olan -ama ana omurgasını RP, FP çizgisinden gelenlerin oluşturduğu- Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP’yi ise %34,43 ile tek başına hükümet yaptı. Cem Uzan’ın GP’sinin de %7,25 oy aldığı bu seçimleri büyük çoğunluk geçici bir anormallik olarak görme eğilimdeydi. Bu çoğunluğa göre halk kitleleri eski yüzlerden öylesine bıkmıştı ki denize düşen yılana sarılır misali AKP’yi bir anda en yukarılara taşıyıvermiş, diğerlerini ise acı bir şekilde cezalandırmıştı.

 

AKP’nin başarısının anahtarı “tepki” olarak formüle edildi. Oysa AKP hükümeti 1,5 yıllık icraatı boyunca eskilere rahmet okutacak öylesine bir performans gösterdi ki başta tekelci burjuvazi ve asker-sivil bürokrasi dahil olmak üzere tüm sömürücü kesimler bu çatı altında bir araya geldi. Başbakan Erdoğan’ın şahsında AKP’ye dizilen övgüler memleket sınırlarının ötesine taşıp Time’a kadar ulaştı. Henüz güneş açmamış olsa da Erdoğan ve partisi üzerindeki kara bulutlar dağılma eğilimindeydi. Sömürü ve işgal cephesi birlik ve istikrarını ilan etmekte geçikmedi. Artık “buhranlı” dönemler geride(mi) kalıyordu!

 

Sisteme taze kan: AKP! Nereye kadar?

 

Böylesine güçlü bir destek ve ortaklık oluştu çünkü AKP hükümeti yıllardır sermayenin bir türlü süreklilik ve istikrar sağlayamadığı işçi ve emekçi sınıfa yönelik saldırıları neredeyse frensiz şekilde uygulamaya soktu. Üstelik AKP buna rağmen yıpranmak bir yana, 28 Mart yerel seçimlerinde oylarını yüzde 7,66 arttırarak %42,09’a çıkardı. (12 Büyükşehir, 46 il, 468 ilçe, 1247 belde; toplam 1773 belediye başkanlığı.) Bu sonuç herşeyden önce burjuvazinin yönetim krizinin konjontürel olarak aşılması anlamına geliyor. Neo-liberal saldırı programı uygulamada, rejim ayakta duruyor, emperyalist-kapitalist sistem gidişattan memnun, üstelik yıpranmak bir yana izlediği politikaya rağmen AKP’nin oyları artıyor, rakipleri eriyor ya da yerinde sayıyor. AKP büyük çoğunluk tarafından ne bir tepki partisi olarak tarif ediliyor ne de marjinal bir parti olarak görülüyor; artık AKP sağın yeni merkez partisi olarak tescillenmiş durumda. Ama bu kadarla da sınırlı değil. AKP sadece sağın değil tüm burjuva siyaset alanının rakipsiz temsilcisi olma yolunda ilerliyor.

 

Kendisine en yakın konumundaki muhalefet partisi CHP’nin oyları bile %19,41’den %18.37’ye geriledi. (5 milyon 848 bin oy; 2 büyükşehir, 7 il, 125 ilçe, 334 belde, toplam 468 belediye başkanlığı.)  DYP ve MHP’deki küçük kıpırdanmaların ise bir önemi bulunmuyor. GP’nin %7.25’den %2.58’e gerilediği, milliyetçi kesimlerin en önemli politik temalarından olan Kıbrıs’ın yeni bir evreye girdiği koşullarda MHP (%10,16; artış 1.86) ve DYP’deki (%9,97; artış 0,47) küçük rakamsal artışlar bu partilerdeki ideolojik-politik tıkanma ve erimeyi saklayamaz. Bu iki parti GP’nin kaybettiği %4,67’lik oyun yarısını bile toplamaktan aciz durumda; artışları sadece %2,33.

 

MHP ve DYP’deki küçük artışların kaynağını hükümetin izlediği tarım politikalarına tepki duyan çiftçi ve köylülere bağlamak yersiz. Küçücük bir hatırlama yeterli: tarımın çökertilmesinde hiçbir parti MHP ve DYP kadar etkin rol oynamadı. Bu partilere eşlik eden ANAP’ı ve DSP’yi de unutmamak gerekir. Özellikle bu iki partinin (ANAP %2,52; DSP %2,13) muadilleriyle birlikte geri dönüşsüz bir sürece girdiğini söyleyebiliriz. Ama bunun bir önemi bulunmuyor. Eski burjuva politikacıların bir kısmının “yeni” partilere geçtiğini hatta Erkan Mumcu gibi bakan olabildiklerini, Mehmet Ağar gibi parti başkanı olarak meclise girebildiklerini görüyoruz.

 

AKP yetmez ve çözemez: sistemin sürekli krizi!

 

AKP hükümeti burjuvazinin uzun süreli temsiliyet krizine konjontürel düzeyde belirli bir yanıt getirdi. Önce 3 Kasım ardından 28 Mart seçimleriyle kitleler nezdinde de bunu kanıtladı. Özellikle AKP’nin son seçim başarısını hükümet olmasına bağlayanlar bir noktayı daha fazla hesaba katmalı. AKP’nin ana omurgasını oluşturan kadrolar RP, FP çizgisinden süzülerek geldi. Bu kadrolar başta İstanbul ve Ankara olmak üzere 28 Şubat süreci dahil her dönem belediyelerde büyük zaferler kazandı. Üstelik hükümet olmak bir yana topun ağzındaydılar. Erdoğan cezaevine girerken halefi Gürtuna ilk seçimleri yine açık ara önde bitirdi, keza Ankara’da Gökçek’te. Bu nedenle bugün hükümet olmaları en fazla seçimlerde oylarını perçinlemiş sayılabilir.

 

Kuşkusuz bunlar Türkiye gerçekleri içinde düşünüldüğünde AKP hükümeti için büyük başarı. Bu büyük başarıların ışığında burjuva sistem gerçekten bir istikrar ve süreklilik kazanabilir mi? Dikkatli gözler seçimin rejimi sağlamlaştırmak bir yana içindeki tüm güçlerle birlikte sonuna kadar gerdiğini görecektir. Öncelikle 43 milyon 300 bin seçmen kitlesinin 11 milyondan fazlası, seçmenlerin yaklaşık %25’i oy için sandığa gitmedi. (3 Kasım 2002 genel seçimlerine katılım oranı: %79,10.) Oy kullanan %75’in %42,09’u, tam olarak 13 milyon 329 bin kişi ise mührünü AKP için bastı.

 

Türkiye rejimi üzerinde söz ve karar sahibi olmak isteyen güçlerin sayısı hayli fazla. Özellikle sınıf mücadelesi geleneğinin derinlik ve genişlik kazanamadığı, burjuva anlamda bile siyasi kültürün sınırlı olduğu, sermaye birikiminin mevcut burjuva siyasal yapıyı finanse etme gücünden uzak olduğu bir ekonomik-toplumsal-siyasal yapıdan bahsediyoruz. Böylesi bir yapının sadece hükümet düzeyinde alınmış birkaç dönemlik başarıyla istikrara kavuşması sözkonusu olamaz. AKP hükümeti için yıpranma süreci çoktan başladı. Yıpranmanın berraklık kazanması büyük oranda burjuvazinin mevcut alternatiflerini oluşturmasına bağlı. En önemli alternatif olarak görülen ana muhalefet partisi CHP, burjuvazi için henüz aday olma kritelerini tamamlamış değil. CHP’nin Kıbrıs sürecinde başından sonuna hükümete karşı bir tutum almasına rağmen referandum sonrası bu sonucu ilk sahiplenen partilerin başında geldiği bir kenara yazılmalıdır. Erdoğan bu nedenle haklı olarak İzmir İktisat Kongresi’nde Baykal’ı, “yok aslında birbirimizden farkımız, yerimizde siz olsaydınız İMF ile anlaşmaları siz yapacak, Kıbrıs adımlarını siz atacaktınız!“ diye yanıtladı.

 

Demokratik Güçbirliği: yüzdesel analiz yeter mi?

 

Herhangi bir tasnife gerek duymaksızın sol için toplu fatura kesildi: yenilgi! İçine Ecevit’in DSP’sinin de, Perinçek’in İP’sinin de, İsmail Cem’in YTP’sinin de girdiği böylesi toptancı çözümlemelere itibar edilmemesi özellikle gerekli. Sol, özellikle böylesi bir bulamaca battığı gün en önemli yenilgisini aldı. Bu noktadan çıkılması bir zaruret. Gerekli ve anlamlı ilk adım seçimler sonucunda verilen “sol” ve “sağ” oy oranlarına itibar edilmemesi.

 

İkinci önemli nokta “sol”un yenilgisinin matematiksel analizlere havale edilmesi. 28 Mart yerel seçimlerinde öncelikli değerlendirme program düzeyinde yapılmalıdır. İşçi sınıfı ve ezilen-sömürülen emekçi kitlelere yönelen çok yönlü saldırılara rağmen politikalarını en gelişkin örneklerde dahi “demokratikleşme” eksenine oturtan ve bununla yetinmeyip çözümü AB ile bütünleşme projesine bağlayan parti ve gruplarla kendimizi kesin bir şekilde ayırıyoruz.

 

Üçüncü nokta Demokratik Güçbirliği’ne yönelik yapılan eleştiri ve değerlendirmelerin alınan oyla bağlıntılı bir çözümleyemeye dayanması. 2002 genel seçimlerine Emek Barış Demokrasi Bloğu (EBDB) olarak katılan partilere yönelik en temel eleştiri de alınan oy üzerine kurulu. 3 Kasım’da %6.14’lük oy alan HADEP öncülüğündeki EBDB, 28 Mart’ta bu kez SHP’nin öncülüğünde oluşan DG ile ancak %5,10 oy alabildi. (1 milyon 602 bin oy; 1 büyükşehir, 4 il, 29 ilçe, 34 belde, toplam 68 belediye başkanlığı.) Bundan dolayı demek ki aşı tutmadı anlayışı egemen! Eğer DG’nin oyu 6.14’ün üzerine çıksaydı aşı tutmuş, tüm sorunlar aşılmış mı olacaktı? Sorunumuzun daha derinde, alıanan ya da alınacak oyları aşan bir niteliğe sahip olduğunu görmemiz gerekiyor. Oyların politikalardan, özellikle de devrimci sınıfı politikasından bağımsız bir değelerlendirmesi sözkonusu olamaz. Bu nedenle DG, HADEP önderliğinde EBDB’nin 3 Kasım’da aldığı oyların altına düştüğü için değil, bağımsız bir devrimci sınıf politikası yürütmediği için ve böylesi bir programa ihtiyaç duymayan bir birlik olduğu için mahkum edilmeli, “başarız” ilan edilmelidir.      

 

Esenyurt’ta örnek bir çalışma: Birleşik Devrimci Sosyalist Kampanya

 

İşçi sınıfının ve ezilen-sömürülen emekçi kitlelerin gerçek ihtiyaçlarından yola çıkan ve tavrını bu yönde koyan devrimci sosyalist bir çalışmanın eksikliği yerel seçimlerde bir kez daha ortaya çıktı. Bağımsız devrimci sosyalist bir program ve mücadele hattı üzerinden yerel seçimlere katılan bir parti söz konusu olmadı. Bu nedenle Devrimci Marksist Diyalog Zemini’nde bir araya gelen gruplardan İşçi Cephesi, Sınıf Mücadelesi, SSS Sosyalizm çevreleriyle çok sayıda bağımsız sosyalist militan ortak bir seçim faaliyeti için güçlerini seferber ederek birleştirdi. Esenyurt özelinde gerçekleşen çalışmanın seçim bildirgesini bir önceki sayımızda yayınlamıştık. Bu sayımızda da seçim faaliyetinin genel işleyişine dair deneyim ve görüşlerimizi sizlerle paylaşmak için yayınladığımız bir yazımız bulunuyor. Bu noktada BDSK faaliyetinde bir araya gelen devrimci grup ve bireyler için yerel (ve genel) seçimlerin öncelikli öneminin yaygın politik propaganda ve ajitasyon imkanı sunması olduğunu bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Amacımız programımızı, talep ve sloganlarımızı işçi sınıfına ve emekçi kitlelere en yaygın şekilde ulaştırabilmek. Bu amaçla tüm kanalları bundan sonrada kullanmaya devam edeceğiz.

 

Yerel seçim sonuçları tüm Türkiye’de olduğu gibi Esenyurt’ta da işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin genel bilinç düzeyine ilişkin bir fotograf sundu. Kuşkusuz bu fotografın oluşmasında seçime katılsın, katılmasın sol/sosyalist parti ve grupların katkısı gözardı edilemez. Seçime katılanlar sundukları çözüm ve mücadele programlarıyla, katılmayanlarda sözüm ona “parlamenter soytarılığa” katılmama adına yaptıkları önermeleriyle kendilerini ortaya çıkan tablodan azade görüyorlarsa yanılıyorlar. Ortaya çıkan tablodan kastımız alınan sonuçlar değil. Başarı ve başarısızlığı yüzdelerle hesaplayanlar yanlışlarına devam ederler. Yanlışlıktan kastımız varolmaya devam edebilme adına “esnetilen” devrimci sosyalist işçi sınıfı programı ve gerçekçi olma adına vazgeçilen sınıf mücadelesi eksenidir. Bu hat üzerinde toplanan sivil toplumcuları, sol liberalleri, her türden vurgusuyla ulusalcıları ve küçük burjuva milliyetçi akımları işçi sınıfının dostları değil düşmanları olarak görüyoruz.

 

Ne kastediyoruz? Demokratik Güçbirliği’nin aldığı oy oranı taraftarlarınca başarı, rakiplerince başarısızlık olarak sunuldu. Oysa Demokratik Güçbirliği adına Esenyurt’ta SHP adayı olarak Gürbüz Çapan seçimlere katıldı. Çapan bir önceki seçimde CHP adayıydı. Yeni dönemde anlaşamadığı için parti değiştirdi. 1989’dan bu yana sürdürdüğü belediye başkanlığının sonucunda Çapan’ın kendi memleketlileri ve kimi çıkar sahipleri dışında desteği tartışmalı hale gelmişti. Nitekim AKP’li Kadıoğulu Çapan’a 8 bin oy fark atarak 26 bin oyla yeni başkan oluverdi. Seçim çalışmaları boyunca BDSK olarak 28 Mart seçimlerinde olmazsa bile bir sonraki seçimlerde Esenyurt’un sağın eline geçeçeğini belirttik. Çünkü izlenen politika işçi ve emekçileri değil yeniden ve bir kez daha para ve iktidar sahiplerine göre belirlenmekteydi.

 

Çapan’ın karın doyurmayan, samimi duygu ve heyecanlara sahip inanç sahiplerini aldatmaktan öteye geçmeyen “sol” etiketli kimi girişimlerinin eninde sonunda bir çıkmaz sokağa gireceğini öngörmek gerekiyordu. BDSK’nın tüm faaliyetleri boyunca can kulağı ile ama aynı oranda “şüphe” ile dinlenmesi bunun bir sonucuydu. Esenyurtluların her defasında emeği ve sol değerleri sahiplenmesine rağmen sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali sürekli Çapan’ı karşımıza çıkarması da yine bundandı. Netice itibariyle Esenyurt’ta AKP, 26 bin oyla belediye başkanlığını kazandı. Çapan (SHP) 18 bin 500 oy, Kerimoğlu rüzğarıyla kanatlanmak isteyen DSP 9 bin 500 oy ve CHP adayıda 4 bin 500 oy aldı.

 

Esenyurtlular yoğurdu üfleyerek yemelerine rağmen tüm Türkiye’de olduğu gibi oylarını verirken yine kendilerince “en makul olan”a yöneldiler. Seçimlerde TKP 111, İP 94, BDSK 47, ESP 42 ve BDSP 40 oy aldı. Bizce bunun iki anlamı var: işçi ve emekçi kitleler için sosyalist sol (İP’yi sosyalist sol tanımının dışında tutarak söylüyoruz) hâlâ bir alternatif olarak algılanmıyor ve bağımsız devrimci sosyalist adaylara –fikirleri ne kadar benimsense de- partiler karşısında genellikle şans tanınmıyor. Yerel seçimlerde yörenin sevilen, tanınan simalarının öne çıkması, bölgeciliğin baskın bir öğe olması gibi unsurlarda oyların dağılımını etkileyen bir diğer etken olarak görülmelidir.

 

 

 

 

Esenyurt seçim kampanyası deneyimi

 

 

Öykü Tanır

 

İşçi Cephesi olarak; 28 Mart Yerel Yönetim Seçimleri sürecinde Birleşik Devrimci Sosyalist Kampanya'nın (BDSK) Esenyurt’ta belediye başkan adayı olarak çıkardığı bağımsız, sosyalist, işçi, kadın aday Sakine Gürbüz'ü desteklediğimizi, bu faaliyete fiilen katıldığımızı daha önceki sayılarda yazdık. Bu sayımızda da bu kampanya faaliyetinin nasıl yürütüldüğüne dair deneyimleri sizlerle paylaşmak istiyoruz.

 

Esenyurt'un sınıfsal karakteri ve sosyolojik yapısı

 

Öncelikle söylemeliyim ki; böylesi bir seçim faaliyetinin Esenyurt’ta yapılması doğru bir karardır. Çünkü Esenyurt işçilerin, işsizlerin hala sınıf bilinciyle hareket edebilecek reflekslere sahip olduğu, tartışmaya ve önerilere açık emekçilerin dostça yaşadığı İstanbul'un sayılı beldelerinden biri. En önemlisi birbirini dinleyen emekçiler önyargılarını mümkün olduğunca öne çıkarmayarak bizlere kendimizi anlatma şansı tanıdılar. Üstelik tüm bunlarla beraber Esenyurt'lu onlarca işçi, işsiz dost sizlere aktaracağım faaliyetlerde gönüllü olarak yeraldı ve kampanyayı sahiplendi. Esenyurt bizlere yarınlarda yürütülecek mücadeleler, kampanyalar ve çalışmalar için umut verdi ve önemli bir deneyim oldu.

 

BDSK faaliyetleri esas olarak bir bölgesel bir mahalle/sokak çalışması şeklinde yürütüldü. Günlük seçim faaliyetleri şu şekilde gerçekleştirildi.

 

Hafta içi faaliyetleri

 

Sabah dağıtımları

 

Özellikle pazartesi, çarşamba ve daha az olmakla beraber cuma sabahları 6.50'de işçilerin servislere bindiği otobüs duraklarında ve çevre fabrikaların önlerinde seçim bildirisi ve yardımcı metinler dağıtıldı. Bu dağıtımlarda bir ay boyunca herhangi aksi bir olay çıkmadı, hatta işçi ve emekçilerle bazen kısa süreli hoş sohbetler yaşandı. 7-8 kişinin yaptığı, yaklaşık 45 dakika süren bu dağıtımlardan sonra çalışan arkadaşlar işlerine gitti. Çalışmayan arkadaşlarla ise seçim bürosuna gidildi ve öğleden sonra yapılacak faaliyetin hazırlıkları yapıldı. Faaliyet için gidilecek yeri tespit etmek, dağıtılacak bildirileri hazırlamak bu hazırlıklardan bazılarıdır.

       

Öğleden sonra çalışmaları

 

Hafta içi öğleden sonraları bir mahalle tespit edilir ve burada ya sokak sokak gezilip kampanya anlatılırdı; ya da bir pazar yerinde bildiri dağıtımı yapılarak kısa bilgilendirmeler yapılırdı. Ayrıca kampanyanın pankartarının bir kısmıda yine bu saatlerde asıldı.

         

Sokak gezmeleri sırasında ev ev dolaşılırdı. Burada Esenyurt sakinlerinin misafir perverliğinden ve açık yürekliliğinden bahsetmek gerek. Genellikle kapılarını açan ve meraklı gözlerle selamlayan Esenyurtlular olumlu bir sohbetin ilk adımlarını atmaktan hiç çekinmediler. Kapılarını açamayan apartman sakinlerinin sepet sallayarak okumak istedikleri seçim bildirgesini aldıkları da çok oldu. Hafta içi gidilen mahallelerde hafta sonları da benzeri çalışmalar yapıldı ve seçim bildirilerinin okunduğunu ve hatta saklandığını bu tekrar ziyaretlerinde tespit ettik. Gerek sorulan sorularla, gerekse yapıcı eleştiri ve yorumlarla Esenyurtlular'ın bu kampanyayı ciddiye aldıkları ve tartışmaya açık olduklarını gözlemledik.

         

Pazar yeri dağıtımları daha az verimli olmakla beraber kısa sohbetlerin yaşandığı ve ilginin devam ettiği çalışma alanlarından olmuştur.

         

Akşam çalışmaları

 

Kampanyanın ilk gününden itibaren akşamları, ertesi günün hazırlıkları yapıldı. Bunlar: dağıtılacak bildirgeleri ayırmak, sabah dağıtımının yapılacağı yeri tespit etmek ve o günün bir değerlendirmesini yaparak ertesi güne strateji belirlemek şeklindeydi. Ayrıca afişler çıktıktan sonra her akşam gelen gönüllülerle birlikte mahalle afişlemesi yapıldı. Bu çalışmaları her geçen gün destekleyenlerin ve kampanya için çalışanların sayısı arttı, bu da kampanyanın önemli bir başarısıdır.

 

Hafta sonu faaliyetleri 

 

Hafta içi yapılan çalışmaların bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Hafta sonu tatillerinden dolayı kampanyaya katılım çok daha fazla oldu ve belediye başkan adayımız Sakine Gürbüz de bu faaliyetlere katıldı. Cuma akşamından tespit edilen bir kahvede yapılacak toplantının hazırlıkları sabahtan itibaren başlar ve öğlen 12-13 gibi kahvenin bulunduğu mahalleye kalabalık bir grup halinde gidilir, yine ev ev gezilerek bildirge dağıtımı yapılır, kampanya anlatılır ve akşam yapılacak kahve toplantısına işçi ve emekçiler davet edilirdi. Eğer gezilen mahallenin halk pazarı varsa buraya da gidilir ve dağıtım yapılırdı. Afişler çıktıktan sonra aynı zamanda bir grup gönüllü de bu mahalleleri afişledi.

            

Kahve toplantıları

 

Kahve toplantıları sırasında kahvede bulunan genç, yaşlı herkes olaya dahil oldu. Kahve toplantıları şu şekilde gerçekleşti: Bir arkadaş kahveye girer girmez bir açılış konuşmasıyla kampanyayı anlatır ve oyun oynayan kalabalığın dikkatini çeker ve konuya dahiliyeti sağlardı. Hemen sonrasında Sakine Gürbüz kendini tanıtarak neden aday olduğunu, kampanyanın amacını anlatan bir konuşma yapardı. Eğer kahveden söz alan kimse yoksa kampanya çalışanları konuşmaya devam ederdi. Bir süre sonra kahvedeki Esenyurtlular'dan mutlaka birkaçı sorularıyla, deneyim aktarımıyla ya da yorumlarıyla sohbete katılırdı. Bu toplantılar bizler için çok yararlı olmuştur. Gerek sorulan soruların niteliği, gerekse bakış açıları ile bizleri yarınlarda yaşanacak girişimlere hazırlamıştır. Yaklaşık bir saat süren bu toplantılarda olumsuz herhangi bir olay yaşanmandı.

          

Hafta sonları ve akşamları afişlemeler özellikle son hafta hızlandı. Katılımın artması, işe alışmak bunun önemli nedenlerindendir.

           

Miting-Konser

 

Tüm bu faaliyetlerin dışında kampanyanın bir miting-konser ve salon toplantısı oldu.

 

Etkinliğin kararı alınır alınmaz buna dair bir afiş hazırlandı ve hafta boyunca Esenyurt konser-miting afişleriyle kaplandı. Seçimlerden hemen önceki perşembe günü, birçok müzik grubu ve müzisyen yoldaşın desteklemesiyle, sahiplenmesiyle hareketli ve şenlikli geçen miting-konser etkinliği yaklaşık 500 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Daha çok genç erkeklerin halaylarıyla, alkışlarıyla katıldığı miting- konser etkinliğine ESP Esenyurt belediye başkan adayı da orada bulunarak destek verdi. Ayrıca İşçi- Köylü Dergisi de gözlemci olarak orada bulundu. Etkinlik öğleden sonra 3 gibi başladı ve akşam karanlık çökene kadar devam etti. Şiirlerle, sloganlarla ve halaylarla geçen konserin ardından Sakine Gürbüz bir konuşma yaptı ve birkaç şarkı türküden sonra etkinlik sona erdi.

         

Salon toplantısı

 

Mitingden sonraki gün düzenlenen salon toplantısı için bir gün önce küçük davetiyeler dağıtıldı ve konser sırasında sürekli hatırlatmalar yapıldı; fakat katılım yalnızca yakın çevreden ibaret oldu. Toplantıda ilk önce yine bir açılış konuşması yapıldı ve ardından kampanya boyunca elde edilen slaytlardan oluşan bir gösterim yapıldı. Müzikli - halaylı devam eden toplantıda Sakine Gürbüz bir gün önce mitingde yaptığı konuşmasını tekrar etti ve bir serbest kürsü oluşturuldu. İsteyen işçiler, kampanya çalışanları ve davetliler kalkıp konuştular. Katılımın azlığı ve bunun önlemini önceden alamayan kampanya açısından çok başarılı geçmeyen salon toplantısı da bu şekilde gerçekleştirildi.

 

Ayser ve Sümerbank

        

Kampanyanın bölgesel düzeyde bir mahalle çalışması yapmasının yanısıra çevredeki grevlere verdiği destekte önemli bir girişim oldu. Kampanya faaliyetinin açılışı AYSER fabrikasının önünde, grevdeki işçilere bir destek metni okunarak yapıldı. Ayrıca her hafta buraya destek amaçlı ziyaretler yapıldı. Kampanya SÜMERBANK tekstil fabrikası grevini de destekledi ve fabrikaya destek ziyaretlerinde bulundu. Sümerbank fabrikasında yapılan salon toplantılarına ve basın açıklamalarına katılındı.

        

Tüm bu yapılanlar büyük özveri ve emeğin sonucunda oldu. Esenyurt seçim faaliyeti bizce sadece bir girişim olarak kalmadı. Kendini anlattı, beldenin büyük çoğunluğunca tanındı ve olumlu yankılar yarattı. Kuşkusuz kampanyanın eksiklikleri vardır. Bunları bugün görmek daha mümkün. Fakat tüm eksikliklerine rağmen birçok grubun, işçi ve emekçinin birlikte yürüttüğü önemli bir çalışmadır. Yarınlarda da böylesi birlikte yürütülecek kampanyalar oluşturmalı, mümkün olan tüm fırsatlar zorlanmalıdır.

 

 

 

 

 

 

Sakıp Ağa’yı kaybettik, başımız sağolsun!

 

 

Fuat Karan

 

Türkiye medyasının güzide insanı, halk adamı, yardımsever büyüğümüz, siyasetçimiz, yatırımcımız Sakıp Ağa öldü. Tüm burjuva basını koro halinde büyüklüğüne methiyeler düzdü. Devlet erkanı, bürokratıyla, generaliyle, komiseriyle cenaze törendeydi. Elbette burjuva partilerinin temsilcileri de oradaydı. Bugüne kadar onun için çalıştılar, son görevlerini yapmaya geldiler. Sınıf dayanışması gösteren burjuvazinin temsilcileri, büyük patron Sakıp’ı yalnız bırakmadılar.

 

Tüm bu kesimlerin cenazede olması normal de sendikacıların cenazede ne işi var? Onların da mı bu büyük patrona şükran borcu vardı? İşte bu sendikacılardan biri de Süleyman Çelebi’ydi. Yani adı devrimci ile başlayan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun başkanı. Tekstil İşçileri sendikasının eski başkanı Çelebi. Sendika ağalarına soruyoruz LASSA grevini ne çabuk unuttunuz! LASSA grevini hükümete kim erteletti? Elbette Sabancı! BOSSA’nın 2003 yılında kârı 9 trilyon lira. Buna rağmen 487 işçi 2003 yılında işten atıldı. Aynı BOSSA’dan bu yıl atılan işçi sayı da 400. BOSSA’da örgütlü olan sendika kim? DİSK ve Başkanı Süleyman Çelebi. İşçileri kapı dışarı eden BOSSA’nın patronu Sabancı’nın cenazesinde öyleyse Çelebi ne arıyor? Biz söyleyelim: trilyonlarca kâr eden Sabancı şirketlerinden atılan işçileri görmezden gelerek bugün büyük patronun ardından gözyaşı döküyorlar çünkü burjuvaların masalarından artanlar onların iştahlarını kabartıyor ve bu yüzden sendikacılığı masa başında patronlarla anlaşarak yapıyorlar. Çelebi bu görevi Rıdvan Budak’tan devraldı ve başarıyla sürdürüyor.

 

Ne diyor Çelebi, Sabancı istihdam yaratmış büyük bir iş adamıymış. Sanki Sabancı bu zenginliği çalışarak yapmış. Türkiye’nin dünyanın her tarafında atölyelerde, fabrikalarda gece gündüz demeden, izin nedir neredeyse görmeden çalışan emekçiler neden bu zenginliği yapamıyorlar? Yapamazlar çünkü Sabancı bu zenginliği on binlerce işçinin alın teriyle, el koyulan artı değeriyle yapmıştır. Emek sömürüsü olmadan mı sabancı bu zenginliği yaratmış?

 

Diğer yandan 24 Ocak kararlarının ve doğal olarak 12 Eylül’ün destekçisidir Sakıp Ağa. Yani DİSK’İ kapattıran ve yüzlerce üyesinin tutuklanmasına neden olan darbenin destekçisidir Sakıp Ağa. Özal’ın her zaman yanındadır ve büyüdükçe büyür şirketleri. Özal’ın liberal saldırı programlarını her zaman destekler. Son dönemlerde ise AKP liderlerinin yanından ayrılmaz olmuştur. Çünkü AKP hükümeti onun ve tüm patronların istediği gerici yasaları bir bir geçirmektedir. Bu yasalar ki işçi sınıfını ve sınıfın sendikal örgütlerini her gün zayıflatmaktadır. Nedir bunlar? Yeni İş Yasası, Kamu Yönetimi Reformu, özelleştirmeler vs... Yoksa bunlar işçilerin lehine midir ya da sendika bürokratlarının dünyadan haberi mi yok? Elbette değil, onlar patronlar oturup kalkmaktan onların aşağılık sofralarında ağırlanmaktan hoşlanıyorlar.

 

Sınıf mücadelesi mi aman durdurun işçileri diyor ağalar, patronlar ürkmesin! Ya işçiler ne olacak? Sefil koşullarda çalışan milyonlarca işçi ne olacak? Uzlaşalım patronlarla, kazansınlar ki işçilere versinler diyor ağalar. Oysa patronlar hiç doymuyor. Ayrıca neden hep işçiler fedakarlık yapmak zorunda kalsın? Her şey zamlanıyor, fakat maaşlar aynı, örgütlenmek yasak, iş yasaları patron lehine, mesailer bitmiyor, yani her gün ölüyor işçiler. Peki kim işçilerin, ezilenlerin, yoksulların hakkını savunacak?

 

Biz bu sorunun cevabını biliyoruz. Elbette işçi sınıfı. Bugün patronlar konuşuyor, sendika ağaları konuşuyor. İşçi sınıfı ise suskun, gücünün farkında değil, sindirilmiş, örgütsüzleştirilmiş... Ama işçi sınıfı tüm bu saldırılara ve patron şak şakçısı sendika ağalarına gerekli cevabı örgütlenerek ve mücadele ederek verecek. Ağalar konuştu ama işçi sınıfının da söz sırası gelecek ve ağalar o zaman kaçacak delik arayacaklar. Son sözü ezilen, sömürülen Sabancı’nın ve diğer patronların fabrikalarında, şirketlerinde, bankalarında her gün ölen milyonlarca emekçi söyleyecek!

 

Sendika Bürokrasisine Karşı İşçi Muhalefetini Örgütlemek İçin İleri!

Kapitalist sömürüye karşı sınıf mücadelesine katıl!

 

 

 

Emek hareketinden...

 

 

Derleyen:  Derya Deniz

 

Ayser işçilerinin direnişi devam ediyor

 

TEKSİF Bakırköy Şubesi’ne üye olan Ayser Tekstil işçilerinin grevi 17 Şubattan bu yana devam ediyor. Jandarmanın baskılarına, ekonomik sıkıntılara rağmen işçiler haklarını korumakta kararlılar. Çalışma sürelerinin 12 saate çıkarılmasına ve bayram tatillerinin kaldırılmasına karşı sendikalaşan işçiler, toplusözleşme yapma yetkisini aldılar. Ancak, görüşmeler patronun sendikayı tanımaması nedeniyle çıkmaza girdi. Sendikalaşan işçileri korkutmak için servisleri kaldırıldı, öğlen dinlenmeleri ve çay molaları yasaklandı.

 

Patron yasak olmasına rağmen grev sırasında işçi aldı. İşçiler bu durumu Çalışma Müdürlüğü’ne bildirdiler, ancak henüz bir gelişme olmadı. Burjuva yasaları patronları korurken işçilerin sömürülmesine göz yumuyor, hatta yardımcı oluyor. Örneğin Ayser işçileri çadır kuramıyorlar, üretimi durduramıyorlar çünkü iş yasası izin vermiyor.

 

Tüm baskılara ve zorluklara rağmen Ayser işçileri talepleri kabul edilene kadar greve devam etmekte kararlılar. Onların kararlılıkları bölgedeki tüm işçilere örnek oluyor.

 

 

Sümerbank işçileri yeniden eylem kararı aldılar

 

Neo-liberal saldırıların uygulayıcısı, sermaye partisi AKP’nin Sümerbank’ın özelleştirilmesi ile ilgili son teklif tarihini açıklaması Sümerbank işçilerini harekete geçirdi. Fabrika önünde toplanan işçiler saldırıya karşı eylem planlarını açıkladılar. Buna göre işçiler, son teklif günü olan 4 Mayıs 2004’e kadar her çarşamba basın açıklaması düzenleyecekler. Ayrıca sabah 07’den gece 24’e kadar fabrikada nöbet tutmaya devam edecekler. Sümerbank işçileri 4 Mayıs’ta Ankara’da AKP Genel Merkezi ve Özelleştirme Dairesi önünde eylem yapacaklar.

 

İşçiler, eylem sırasında sık sık “Yalancı Tayyip talancı AKP”, “IMF’nin itleri sattırmayız KİT’leri”, “İşimiz, aşımız feda olsun başımız”, “Fabrikalar kalemiz hırsızlara vermeyiz” sloganlarını attılar.

 

 

Seda giyim işçileri sendikalaşıyor

 

Ümraniye Sultançiftliği’nde bulunan Seda Giyim Fabrikası’nda çalışan işçiler, patronun sıfır zam önermesi üzerine DİSK/Tekstil Sendikası’nda örgütlendiler. Bunun üzerine işveren 33 işçinin işine son verdi. İşveren işten çıkarırken performans düşüklüğünü öne sürdü, ancak işten çıkarılan işçilerin büyük bir kısmının usta işçiler oluşu patronun yalanını gözler önüne seriyor.

 

İş koşullarının çok ağır olduğu fabrikada bazen işçiler 3 gün boyunca zorunlu olarak hiç durmadan çalışıyorlar. Normal mesainin en az 10 saat olduğu fabrikada, yemekler çok kötü. Molalarda çay içmenin işkence olduğu fabrikada, sigara içmek ise yasak. Sadece tuvalette içilebiliyor, ancak tuvalete de sadece saat 10’dan sonra çıkılabiliyor. Kalite kontrol bölümünde çalışanlar ise sadece paydoslarda tuvalete gidebiliyorlar.

 

Bu koşullara bir de sıfır zam eklenince işçiler önce uyarı maiyetinde 3 saat iş bıraktılar. Patronun umursamazlığı sonucunda da sendikalaşmaya başladılar. İşçiler şimdi içeride kalan diğer işçi arkadaşlarını örgütlemeye çalışıyorlar. Patron örgütlenmeyi engellemek için fabrika dışına çıkışları engelliyor, servislerin durmasını yasaklıyor.

 

İşten atılan 33 işçi çıkış kağıtları zorla imzalatılırken başında jandarmalar patronun korumalığını yaptılar. Ayrıca işçilerin yaptığı basın açıklamasını da engellemeye çalıştılar. Jandarmanın patronun koruması gibi davranması bu ordunun, bu polisin, bu devletin patronların devleti olduğunun en iyi işareti. Biz de onlara karşı kendi birliğimizi yaratmak zorundayız.

 

Baskılara rağmen örgütlenme çabaları fabrikada sürüyor ve işçiler sendikalaşmaktan vazgeçmeyeceklerini söylüyorlar.

 

 

Birleşik Metal’de Örgütlenen Grammer İşçilerine Saldırı

 

Bursa’da bulunan Grammer Koltuk Sistemleri Fabrikası’nda çalışan işçiler DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlendiler ve yetki başvurusunda bulundular. Bunun üzerine patron 58 işçinin işine son verdi. Almanya kökenli firma, Alman Metal İşç