|
Yıl: 25 |
|
Eylül 2004 |
|
|
|
Yeni Dönem Sayı: 9 24 yıl sonra 12 Eylül'ün ayak izleri... -
İŞÇİ CEPHESİ NATO karşıtı kampanyanın
gösterdikleri - DERYA DENİZ Bakırköy Sümerbank'ta mücadele sürüyor - MURAT YAKIN Eğitim-Sen kapatılamaz ! - FUAT KARAN Sivas'ın ateşi sönmedi - DERYA DENİZ
Emek hareketinden... - MAVİ MAYIS Irak'ta işgalin gerçek yüzü - UİB-DE
Venezüella:
Sivil darbeyi yenilgiye uğratalım - UİB-DE İsyanın kenti
Dersimden Merhaba... - OKUYUCU MEKTUBU 24 yıl sonra 12 Eylül'ün ayak izleri... İşçi Cephesi Türkiye'de burjuva demokrasi
sistemi bizzat burjuvazi tarafından sık sık ihlal edilir.
Burjuva kapitalist devlet, çıkarlarını koruma ve
geliştirme adına burjuva demokrasisinin işleyişi önündeki
en büyük engel haline gelir. Burjuvazi için demokrasinin
sınırı kendi sınıf çıkarlarının
sınırları ötesine geçmez. Demokrasi ancak burjuvazinin
çıkarlarına uygun olduğu sürece demokrasidir. Ötesi
tehlikedir. Burjuvazinin en büyük marifeti kendi sınıf
çıkarlarını tüm
toplumun genel çıkarları olarak kabul ettirme gücündedir. Bu
nedenle Türkiye'de burjuva kurumlarının varlığı ve
işleyişinin, seçimler, parlamento ve hukuk başta olmak üzere
egemenler tarafından geçersiz kılınmasına sık
rastlanır. Neredeyse bir kural haline gelen bu durum kimseyi de
şaşırtmaz. Burjuvazinin her durum için mutlaka bir
açıklaması vardır. Kendileri için tek kuruş istemeyenlerin
kuşkusuz önde gelen amacı devletin, milletin büyük
çıkarlarıdır. Onlarda bu çıkarların bekçisi ve
sahibidir. MİT-Mafya-Siyaset üçgeninde birçok
pisliğin açığa çıkmasına yolaçan Susurluk
kazası sonrasında artık hiçbir şeyin eskisi gibi
olmayacağı en popüler ifadeydi. Eğer çürükler
ayıklanırsa, daha basiretli yöneticiler olursa sorun çözülecekti.
Böyle düşünüldü çünkü sorun sisteme içkin yapısal bir sorun olarak
değil dönemden ve kişisel hatalardan kaynaklı olarak kabul
edildi. Oysa MİT-Yargıtay-Mafya ekseninde açığa çıkan
ilişkiler yapısal anlamda Susurluk'tan bu yana değişen
bir şeyin olmadığını gösteriyor. Sorunun
kaynağında ceberrut devletin bugünkü işleyiş yöntemi olan
asker-polis rejimi var. MİT-Yargıtay-Çakıcı üçgeni bu
tablonun son örneklerinden. Kuşkusuz asker-polis
rejiminin temsilcileri dün olduğu gibi bugünde sorunun kişisel
olduğunu söylüyor. Devlet Erkanı
için kişisel hatalarla saygın kurumların yıpranması
önemli bir sorun. Yargıtay Başkanı'nın içinde
bulunduğu ilişkilerin kişisel kabul edilmesiyle
yargının yıpranmasına engel olunabilir mi? MİT
Dış Operasyonlar Daire Başkan Yardımcısı
Kaşif Kozinoğlu'nun Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ile
Alaattin Çakıcı için bir araya gelmesi kişisel midir?
İlhan Selçuk, Medyada Kurulan Tezgah!.. başlıklı
yazısında bu üçgende yer alan herkesi savunurken aslında
çürüyen sistemin ve asker-polis rejiminin işleyişinin olumlayarak
net bir fotografını çiziyor: "Peki, ya MİT ile
Çakıcı ilişkisi?.. Mısır'daki Sağır Sultan
bile bu olayların geçmişini artık duymuştur. (...)
biliyoruz ki bu ülke yakın geçmişte iki dış kökenli,
kanlı ve emperyalist kaynaklı saldırıya uğradı:
1) Ermeni terörü. 2) PKK terörü. Birbiriyle al gülüm ver gülüm
alışverişinde bütünleşen ve '"Batı'' dan
desteklenen bu iki saldırı nasıl yenilgiye uğratıldı?!..
''Yurttaş'' bilmiyorsa, öğrenmelidir!.. Teröre
karşı -içerde ve dışarda- antiterör yöntemleri
uygulanmadan bu saldırılar durdurulamazdı. Yeraltı
örgütlenmelerine eşit silahlarla karşılık vermek zorunda
kaldık. Devletin bu yolda kullandığı elemanların
içinden daha sonra mafyalaşanları tasfiye etmek için
başvuracağı tek yol ise bugün hukuktur..."
(Cumhuriyet 29.08.2004) İşte size demokrasi ve hukuk devleti!
Üzerinden 24 yıl geçmesine rağmen 12 Eylül askeri darbesinin
etkisini hala gündemde. 28 Şubat darbesiyle iyice pekiştirilen 12
Eylül Anayasası, bugün yaşananların kişisel ya da tekil
değil, yapısal ve bütünsel bir sistemin ürünü olduğunun en iyi
göstergesi. Neden "saklanamayan"?
Asker-polis rejimi çok başlı bir yapıya sahip. Ekonomiye,
siyasete, toplumsal hayata yön ve şekil vermek isteyen çeşitli
güçler rejim içi büyük bir mücadele sürdürüyor. Çoğunluğu devlet
bürokrasisi içindeki bu güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda
sürdürdüğü bu mücadele asker-polis rejimine ait kimi karanlık
yanların dönem dönem açığa çıkmasına yol
açıyor. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ile
Yargıtay Başkanı'nın birbirlerini yalancılıkla suçlaması ve daha da ötesi
MİT Müsteşarı'ın, ''Sorunu yargı çözemezse biz
çözeriz'' sözleri bu durumun bir ifadesi. Aslında herşey çok
açık. Kirlenme ilişkilerden değil, sistemden kaynaklıyor.
İlişkiler sadece mevcut pisliğin ortalığa
saçılmasına aracı oluyor. Sorumlu kim? Her koşulda kendini
haklı gören bir devlet yapısıyla karşı
karşıyayız. Ordu, Emniyet, MİT, hükümet, belediye hangisi
olursa olsun. Eğer bir "felaket" varsa; kaza, sel, deprem,
yangın ya da benzer bir nedenden dolayı meydana gelen bir olay,
sorumlu ve hatalı olan mutlaka halk oluyor. Ölerek, yaralanarak,
yakınlarını yitirerek bedel ödeyenler daima baş sorumlu
ilan ediliyor. Ağustos ayının ortasında yağan
yağmurlar İstanbul Bahçelievler'de üç çocuğun kendi evlerinin salonunda boğularak
ölmesine sebep oldu. Benzerini geçtiğimiz yıllarda Ankara'da
yaşamıştık; yine yağmur-sel ve yine çocuklardı
yitirdiğimiz. Son yağmur-sel başta Alibeyköy olmak üzere
binlerce işçi ve emekçinin evlerini sular altında
bıraktı; daha önce defalarca yaşadığımız
şekilde. Başbakan Erdoğan'ın yakın
arkadaşı İstanbul Belediye Başkanı Kadir
Topbaş'ın bu olaylar üzerine açıklaması bizi
şaşırtmıyor; çünkü öncekilerden hiçbir farkı yok.
Topbaş, biz gerekli uyarıyı yaptık, önlem almayanlar
hatalı diyor! Vergisini topladığı emekçi semtlerine
gerekli yatırımı yapmayan, en temel alt yapı
hizmetlerinden mahrum bırakanlar emekçilerden nasıl bir önlem
almasını bekliyor? Topbaş hangi uyarıyı
yapıyor? Son 10 yılın en büyük
yağışlarından biri olacak. İyi de bu uyarı için
belediyeye gerek var mı? Uyarıyı meteoroloji zaten
yapıyor. Belediye önlem almak için var, uyarmak için değil.
Ağustos ayında yaşanan büyük sel felaketi özelleştirmeci
kapitalist devletin ve onun kâr merkezli belediyecilik
anlayışının bir sonucudur. Bu devlet anlayışı
her yanda egemen. Hızlandırılmış tren kazası
sonucu onlarca insan öldü ve sakat kaldı. Suçlu makinist ilan edildi.
Ağustos 1999 büyük Marmara Depremi onbinlerin ölümüne yol
açmıştı. Üzerinden beş yıl geçti. O günde suçlu,
evlerini depreme uygun yapmayan dar gelirli emekçiler ilan edilmişti.
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel evlatlarını
yitirmiş bir babanın haykırışını
"Takdir-i ilahi, hesap mı soruyorsun?" diye
cevaplamıştı. Emekçinin sorumsuzluğu ve kaderin oyunu, işte devlete göre yaşanan tüm
felaketlerin açıklaması bu. Sonrasında Bingöl depremi yine
canlar aldı. Ölümlere engel olmadınız bari sağ kalanlara
sahip çıkın diyen emekçilere devlet en marifetli yanıyla
karşılık verdi. En büyük marifeti özelleştirme ve sopa olan burjuva devlet AKP hükümeti
aracılığıyla milyonlarca işçi ve emekçinin
hayatını tehdit ediyor. Yeni liberal saldırılarla
işçi ve emekçilerin haklarını her geçen gün biraz daha
tırpanlayarak sömürüyü yoğunlaştıran, yoksul
hakların sömürgeleştirilmesinde emperyalizmle işbirliğine
giren, baskı ve sömürüye karşı çıkan işçi ve
emekçilere karşı en acımasız baskıları
uygulamaktan çekinmeyen bu özelleştirmeci ceberrut kapitalist devlete
karşı haklar ve özgürlükler için mücadele kaçınılmazdır. NATO karşıtı kampanyanın
gösterdikleri Derya
Deniz Haziran ayının son günlerinde
İstanbul hareketli günler geçirdi. NATO'nun İstanbul
Toplantısı tartışmaları ve eylemleri ile sürece
damgasını vurdu. Bir önceki sayımızda NATO üzerine
ayrıntılı olarak yazmıştık. Bu
sayımızda NATO toplantısının sonuçlarını
ayrı bir yazıda değerlendirdik. Bu nedenle bu yazıda NATO
karşıtı eylemleri ve sol içindeki tartışma ve
farklılıkları irdelemeye çalışacağız. NATO toplantısına karşı mücadele
platformları oluşmadan önce, işgal karşıtı iki
örgütlenme vardı. Bunlardan biri İşçi Cephesi'nin de
içinde yer aldığı Irak'ta İşgale Hayır
Koordinasyonu (IİHK), diğeri ise Koordinasyon'dan ayrılan ve
ÖDP'nin etkisindeki Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu'ydu (BAK).
BAK, sivil toplumcu ve barışçı çizgisiyle IİHK ile
ayrımını koydu ve asker-polis rejimiyle karşı
karşıya gelmekten özellikle kaçınan bir yönelişi
benimsedi. BAK, NATO karşıtı mücadelenin de içinde (en azından
medyatik görüntüsü ile!) yer aldı. "Bush Gelme" diyen BAK bu
sloganı popülerleştirmiş, kimseyi ürkütmemek için
anti-emperyalist, anti-kapitalist bir mücadeleyi göze
alamamıştır. Bisiklet turu, konserler ve bir de Saraçhane
mitingi düzenledi. NATO günlerinde (28-29 Haziran) ise ortada yoktu. BAK'la
hareket eden KESK ve DİSK bürokrasisi 27 Haziran da dahil olmak üzere
bırakın grevi, tabanının bir kısmını bile
alana taşımadı. Böylece gerçekten NATO'ya İstanbul'u dar
edecek bir mücadelenin gelişmesi için çaba göstermedi. Bir diğer örgüt ise İşgal
Karşıtı Komiteler'di (İKK). Her ne kadar bir
platformmuş gibi görünse de aslında sadece TKP'nin bir yan
örgütlenmesi olarak ortaya çıktı. TKP, toplantılardan önce
duvarları afişlerle kapladı ve "İstanbul NATO'ya
kapılarını kapatıyor" dedi. TKP ayrıca
miliyetçilik şampiyonluğunda İşçi Partisi'yle
yarışmaya başladı, buna da yurtseverlik
yaftasını yapıştırdı. TKP, bu
çağrılarında "Türk halkına" sesleniyordu.
Örneğin, 27 Hazirandaki mitingin birlikte
yapılacağının açıklandığı basın
açıklamasında, TKP temsilcisi Türk halkının karakterine
övgüler yağdırdı ve emperyalistleri İstanbul'a
sokmayacağını söyledi. TKP'yi takip edenler bunun bir dil
sürçmesi değil TKP'nin ulusalcı yönelişinin doğal bir
sonucu olduğunu bilirler. TKP de aynı ÖDP gibi sadece 27 Haziranda
gövde gösterisi yapmakla yetindi. Atın 28'inde bir basın
açıklaması yaptı ve rejimle karşı karşıya
gelmekten özenle kaçındı. TKP İstanbul'un kapılarını
NATO'ya kapatacağına kendi partisinin kapılarını
kapatıp Kemerburgaz'a pikniğe gitti. Duvarları afişlerle
dolduranlar sokakları boş bıraktılar. Böylece
neo-stalinist TKP, hem ulusalcı hem de reformist yüzünü bir kez daha
gösterdi. Bir aylık eylemler süresince tüm
ayrılıklara ve farklılıklara rağmen daha
tutarlı tutum takınan platform ise NATO ve Bush
Karşıtı Birlik'ti (NBKB). Birlik, IİHK'nın içinden
çıkan bir platformdu ve içinde İşçi Cephesi'nin de yer
aldığı 128 dergi, sendika ve partiden oluşuyordu. NBKB,
son ana kadar birliği korumak için her tür fedakarlığı
yapmış, gerektiği noktalarda rejimle karşı
karşıya kalmaktan çekinmemiştir. Aşağıda değerlendireceğimiz
bu eylemlerde zaman zaman barikatları zorlamıştır. Fakat
mücadelenin kitleselleşmesi yönünde yeterince çaba gös-termemiştir.
Küçük burjuva radikal grupların reklamcı ve ikameci tutumları
da buna eklenince yeterli kitlesellik bir türlü
sağlana-mamıştır. Örneğin Gezi Parkı eylemleri
ve meşale eylemlerinde kitle 150-250 kişi arasında değişmiş,
ancak kampanyaya katılım bir türlü
yaygınlaştırıla-mamıştır. Troçkist
militanların aktif olarak katıldığı bu eylemlere
çeşitli sol gruplar ve EMEP sembolik olarak
katılmıştır. En hazini ise 28 Haziranda kitlenin
Mecidiyeköy'e yeterince seferber edilememesidir. Bu arada NBKB içerisinde yer
alan DEHAP'ın neredeyse hiçbir eyleme
katılmadığını ve bunu solun tutumuna
bağladığını hatırlamakta yarar var. Oysa
asıl neden Kürt ulusalcı hareketinin özellikle ABD emper-yalizmiyle
karşı karşıya gelmek istememesi ve dahası Irak'taki
işgalin sonucunda emperyalizmin bir Kürt devleti bahşetmesini
beklemesidir. Bu üç platformu değerlendirirken 26-27-28-29
Haziranda gerçekleşen eylemler öncesi tartışmalara kısaca
bir göz atmakta yarar var. Zira İKK ve BAK tüm medyatik gösterilerine
rağmen bu günlerde kitleyi bölmeye, pasifize etmeye dönük bir hat
çizmişlerdir. Ayın 27'sinde Vatan Caddesi'nde eylem
yapılması kararı alındı. Ancak polisin tehditkar
tavrı yüzünden bu iki platform Anadolu yakasına gitmeye karar
verdiler. Oysa NATO toplantıları Avrupa yakasındaydı.
NBKB bu süreçte Avrupa yakasında olma kararında ısrar etti;
fakat birliği bozmamak için zorunlu olarak Kadıköy'e gitmek zorunda
kaldı. Vatan Caddesi zorlansaydı alınırdı, hatta
valiliğin Çağlayan önerisi bile anlamlıydı. Ancak KESK ve
DİSK 1 Mayıs'ta gitmedikleri bu alana gitmeyeceklerini söyledi.
Böylece BAK ve İKK onlara katıldı ve bir oldu bittiyle
Kadıköy'e gidildi. 28 ve 29 Hazirandaki eylemlerde birlikte hareket etme
konusunda ise ısrarla tartışmaktan kaçındılar ve
barikatları zorlayacak kitlesel bir mücadelenin örülmesini engellediler.
Bu mücadele günleri Troçkist hareket içinde de ciddi
ayrımların olduğunu bir kez daha gösterdi. Biz, emperyalizme
karşı mücadele perspektifimizden dolayı Irak'taki ve
Afganistan'daki işgallere karşı başından itibaren
net tutum aldık ve bunun doğal sonucu oalarak da platform ve
birliklerin içerisinde mücadeleye katıldık. NATO
karşıtı mücadeleyi de bu perspektifle ele aldık ve
mücadelenin dışında kalmak bir yana, kitleleri seferber
etmemiz gerektiğine inandık ve gücümüz oranında hatta
gücü-müzü aşarak sürece katıldık. Bu süreçte başka
Troçkist çevreler ve bazı bağımsız yoldaşlarla
birlikte alanlarda yer aldık. Tüm çabalarımıza rağmen
Troçkist çevreler olarak bir bütün halinde hareket edemedik. Örneğin 27
Haziran Kadıköy Mitingi'nde bazı dergiler yan yana gelirken, 28-29
Haziranda sadece bizimle birlikte bir iki çevre bu sorumlulukla
alandaydı. Bazı Troçkist çevreler hiçbir işbirliğine
yanaşmadılar. Peki ne yaptılar? Bir kısmı işçi
sınıfının olmadığı bir mücadelenin içinde
küçük burjuva radikallerle olmayacaklarını söyleyerek 27 Haziran
Kadıköy Mitingi'ne sendikalarla katıldılar. 28-29 Haziranda
ise yoktular. Yani bu yoldaşlarla metodolojik olarak başından
itibaren farklı yerlerde durduk. Diğer yanda bizlerle benzer
argümanları savunan ancak güvenlik veya adam azlığı vb.
nedenlerle 28 ve 29 Haziranda alanlara gelmeyen ekipler vardı. Biz bu
yoldaşları eleştirmemiz gerektiğini düşünü-yoruz
çünkü yoldaşlarımız "kitlelere mücadele edin, İstanbul'u
dar edin, grev yapın, işe veya okula gitmeyin" gibi
çağrılar yapıp kendi rutin hayatlarına devam ettiler. Biz
bu tutumu devrimci bir tutum olarak görmüyor ve yoldaşları
eleşti-riyoruz. Eylemler NBKB, Haziran ayı boyunca bir dizi eylem
gerçekleştirdi. Yaygın afişleme, pullama, stand açıp imza
toplama gibi eylemlerin yanı sıra, her cumartesi Taksim Gezi
Parkı'nda çeşitli etkinliklerle NATO protesto edildi ve kitleler
mücadeleye çağrıldı. Adana İncirlik Üssü'nde bir gösteri
gerçekleşti-rildi. Kitle jandarma barikatını aşmak için
çatışmaya girdi. 15 Haziran'da Sendikalar Birliği Saraçhane'de
bir protesto gösterisi yaptı. 19 Haziran'da Sümerbank Bakırköy
işçileri fabrikalarında NATO'yu protesto ettiler. 20 Haziran'da
Troçkist ittifak bir forum düzenledi. 21 Haziran'da Bakır-köy'de, 22'sinde
Tepebaşı'nda, 23'ünde Galatasaray'da, 24'ünde Saraçhane'de, 25'inde
Mecidiye-köy'de NBKB'nin meşale yakma eylemleri gerçekleşti.
Katılımın düşük olduğu gösterilere İşçi
Cephesi olarak katıldık. NBKB 26'sında Bush'u Ankara'ya sokmamak
için Ankara'ya gitti. Polisle çıkan çatışmada birçok kişi
gözaltına alındı. 27 Haziranda Kadıköy'de en kitlesel
gösteri gerçekleşti. Tüm platform, parti ve sendikalar birlikte hareket
ettiler. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı
gösterilere sendikaların katılımı düşük olurken sol
çevreler ve partiler kitlesel katıldılar. Ancak ayın 28'inde
Mecidiyeköy'de aynı kitle yoktu. Yaklaşık 200 kişilik
kitleye eylemin başlama saatinden on dakika önce polis biber
gazıyla ve coplarıyla çok sert bir müdahalede bulundu. Çevrede
toplanan kitle birleşemedi. Dönem dönem toparlanma çabaları polisin
sert müdahalesiyle karşılaştı. Aynı saatlerde
Okmeydanı'ndan yola çıkan ve NBKB pankartı arkasında
yürüyen yaklaşık 2000 kişi polis barikatıyla
karşılaştı. Perpa önünde başlayan
çatışmalar gün boyunca Okmeydanı sokaklarında sürdü. Ertesi
gün eylem yeri Taksim'di. KESK, Limter-İş gibi sendikalar da alana
geldiler. Yine yaklaşık 1500-2000 kişi toplandı. Polisin
sert müdahalesi sonucu çatışma çıktı.
Çatışmalar ara sokaklarda devam etti. Bir yandan polisin terörü, öte yandan sendika bürokrasisi
ve reformistlerin tutumları birleşik, güçlü bir mücadelenin
örülmesini engelledi. Kitlesel bir mücadelenin yerini çeşitli sol
çevrelerin meşru direnişi aldı. Ancak bu kendinden menkul
direniş NATO'nun defedilmesi için elbette yetersizdi. Kitlesel bir
seferberlik olmaksızın NATO'nun defedilemeyeceği
aşikardır. Ancak bu mücadeleden kaçmanın mazereti de olamaz.
28-29 Haziran günlerine katılmadığı halde küçümseyenlerin
aksine, eleştirilerimiz olmasına rağmen, rejimin terörü (hem
saldırarak, hem de bir sokağı zaptederek)
karşısında uygulanan direnişi meşru ve haklı
görüyoruz. Bir NATO toplantısı daha bitti. Ancak
emperyalizm ve onun savaş aygıtları kapitalizm sürdüğü
sürece var olacak. Kapitalizm yıkılıp sınıfsız,
sömürüsüz bir dünya kurulmadan dünyaya gerçek barış gelmeyecek.
Devrimci Marksistler, kapitalizm yıkılana dek burjuvaziye ve
emperyalizme karşı savaşmaya devam edeceklerdir. Bu nedenle
bugün Irak'tayız, Filistin'deyiz, Bolivya'da, Arjantin'deyiz,
Kürdistan'dayız, ezilenlerin sömürülenlerin haklı
kavgasındayız. Emperyalizmi Ortadoğu'dan defedelim! Bakırköy Sümerbank'ta mücadele sürüyor Murat
Yakın Sümerbank Bakırköy işçilerinin
özelleştirmeye karşı sürdürdükleri mücadeleleri bir
yılını doldurmuş durumda. Fabrikayı
özelleştirmenin gerekçelerini yaratabilmek için işveren önce
üretimi sınırlayıp durdurmuş, zarar bilançosunu
artırmış ve sonuçta hükümet tesisi arsasıyla birlikte
Doğa Madencilik adlı bir şirkete satmıştı.
Şirket fabrikayı yıkıp otel yapmayı planlıyor.
Sümerbank işçileri ise işlerini, dolayısıyla da
işyerinin kamu niteliğini korumak çabasındalar.
Kısacası, özelleştirmeye karşı kararlı bir
işçi mücadelesi söz konusu. Doğa
Madencilik fabrikayı satın almış olmakla birlikte hala
fabrikaya girebilmiş değil; çünkü işçiler izin vermiyorlar.
İşçilerin bağlı oldukları Teksif sendikası,
Anayasaya aykırı olduğunu savunarak satışa
karşı dava açmıştı, mahkemenin Eylülde sona ermesi
bekleniyor. İhaleyi alan şirket ihaleden geri döneceğinin
sinyallerini veriyor. Hükümet de Türk-İş yönetimiyle masada sorunu
halletmeye çalışıyor. Ama işçiler bu tuzağa
düşmeyecek kadar bilinçli ve örgütlüler. Bütün sınıf
kardeşleri için mücadele ettiklerini biliyorlar ve mücadeleleriyle
işçi sınıfına yol gösteriyorlar. Nerede bir mücadelesi
varsa oraya destek veriyorlar. Elbette bu durum hükümetin işine gelmiyor
ve işçilerin üzerinde polis terörü uyguluyor. Polis sürekli
işçileri izliyor ve eylemlerine müdahale etmeye
çalışıyor. Öyle ki, işçilerin aileleriyle yapmak
istediği tekne gezisine izinsiz eylem olduğu için izin vermediler.
İşçileri iki ayrı limana gönderip her ikisinden de tekneye
bindirmediler. İşçiler, etkinliklerini sürdürmekte kararlılar.
Mücadelenin geleceği Bu
ay içinde bitecek olan davanın sonuçları elbette önemli.
Satışın reddedilmesi durumunda işçiler işlerini ve
ücretlerini bir süre daha koruyabilecekler. Bununla birlikte Bakırköy
konfeksiyon fabrikasının satışı, Sümer Holding'e
uygulanan kapsamlı özelleştirme programının sadece bir
parçası. Aynı holdinge bağlı pek çok işyerinde, bu
arada Beykoz'daki deri-kundura tesislerinde, benzer "zarar"
politikaları izlenmekte ve tesisler parça parça özel şirketlere
satılmakta. Ama
yalnızca bu da değil. Özelleştirme, hükümetin IMF istemleri
uyarınca kararlı bir biçimde izlediği bir politika. Hükümet,
sanayi sektöründeki kamu kuruluşlarını teker teker ulusal ve
çok uluslu özel sermaye gruplarına satma planını
yürürlüğe koymuş durumda. Bu planın önündeki yasal ve toplumsal
engelleri de bir bir temizlemeye çalışıyor. Herhangi bir
özelleştirme sırasında önüne çıkan bir yasal engeli,
gerekli mevzuat değişiklikleriyle birlikte ortadan kaldırmaya
yöneliyor. Bu bakımdan, Sümerbank Bakırköy tesisinin
satışı dava sonucu iptal edilse bile, hükümetin bu engeli
gerekli değişiklikle temizledikten sonra satış
planını tekrar gündeme getireceği kesin. Özelleştirmenin
önündeki toplumsal engeller ise, işçiler ve sendikalar. Pek çok yerde
özelleştirme girişimi işçilerden sert tepki görüyor, zira
özelleştirmenin sonuçları artık emekçi yığınlar
tarafından kavranmaya başladı. Bununla birlikte, bu tepkiler
Sümerbank'ta olduğu gibi somut bir mücadeleye dönüşmedikçe sonuçsuz
kalmakta, ve neticede yenilgiye uğramakta. Bu bağlamda,
sendikaların özelleştirmeye karşı verdikleri örgütlü
destek önem kazanıyor. Bakırköy'de Teksif şubesinin
tavrının işçilerin lehine olduğunu söylemek
yanlış olmaz. Ne var ki, özelleştirme planı hükümet
düzeyinde yürüyor, ve sendika şubelerinden çok genel merkezlerin, ve bir
bütün olarak da konfederasyon yönetimlerinin tavrı belirleyici oluyor.
Oysa biliyoruz ki Türk-İş yönetimi IMF'nin özelleştirme
planı karşısında hükümet ile işbirliği içinde.
Bu açıdan direnişçi işçilerin ülke düzeyinde örgütlü bir destekten
yoksun olduğunu kabul etmek gerekiyor. Talepler
Sümerbank'ta
işçilerin temel talebi satış sözleşmesinin iptali ve
fabrikanın yeniden üretime başlaması. Mahkemenin
satış işlemini onaylaması durumunda hükümetin Valilik ve
güvenlik güçleri düzeyinde harekete geçerek işçileri işyerinden
uzaklaştırma ve tesisi yeni "sahibine" teslim etme
işlemini başlatacağını biliyoruz.
İşçilerin bugünkü kararlılıkları hükümetin bu
politikasının sert bir yanıtla
karşılaşacağına işaret etmekte. Ne var ki bu
yanıt salt Bakırköy fabrikası düzeyinde kalmamalı ve
sendika şubesi bu mücadeleyi mutlaka İstanbul, hatta ülke
çapında bir destek kampanyasıyla yaygınlaştırmakta
başı çekmelidir. İşçi Cephesi, bu direnişte
işçilerin ve sendikanın yanında olacaktır. Satış
sözleşmesinin mahkemece iptali durumunda ise, işyerindeki üretimin
mutlaka işçi denetiminde yeniden başlatılması
hedeflenmelidir. Üretim üzerindeki bu denetim, fabrikanın yönetimi
üzerinde bir baskı ve denetim unsuru olarak, tesisin yeniden
satışı planlarını önlemek için zorunluluk
kazanmaktadır. İşçiler bu mücadele aracıyla, üretim
araçlarının toplumun mülkiyetinde olması bilincini
yayabilecekler, emekçi halkın desteğini yanlarına
çekebileceklerdir. Yukarıda
da söylediğimiz gibi özelleştirme, hükümetin IMF emirleri
doğrultusunda uyguladığı bir plan. Bu planın
uygulanmasında meclisteki mutlak çoğunluğundan yararlanarak
gerekli yasal düzenlemeleri yapabiliyor, sendika yöneticileriyle
işbirlikleri yapıyor ve olası direnişleri daha
başından önderliksiz ve araçsız bırakıyor.
Dolayısıyla, Teksif Bakırköy şubesine düşen görev,
Sümerbank işçilerinin direnişini sendika ve Türk-İş
içinde bürokratik ve işbirlikçi merkez yönetimine karşı
kararlı bir muhalefete dönüştürmek, Bakırköy'deki
özelleştirme karşıtı mücadeleyi bunu destekleyen
başka sendikalarla birlikte, tüm ülke düzeyinde IMF planına ve hükümete
karşı bir savaş halinde yaygınlaştırmak
olmalıdır. Fuat Karan Dünyanın farklı
coğrafyalarında hükümetler, emekçi halka karşı
neo-liberal saldırı programlarını bir bir uygulamaya koyuyorlar.
Ülkemizde de AKP hükümeti bu saldırıların
uygulayıcısı durumunda. Yaygın özelleştirmeler, yeni
İş Yasası, Kamu Yönetimi Reformu bu sürecin ayakları. Biz
bu süreci bir neo-liberal karşı devrim olarak
tanımlıyoruz. Yani işçi sınıfının ve
emekçi halkın ekmeğine, sosyal güvencesine, örgütüne
saldırıları içeren bir süreç. Bu süreç, ülkemizde kitlesel bir
mücadele ile karşılaşmaksızın ilerliyor. Elbette
herkes suskun değil. Öncelikle devrimci güçler olmak üzere,
sınıf mücadeleci sendikalar ve çeşitli örgütler bu sürece
karşı durmaya çalışıyorlar. Bu sendikalardan biri de
Eğitim-Sen. Eğitim-Sen
tam da bu özelliğinden dolayı Ankara 2'nci İş
Mahkemesi'nce açılan bir kapatma davasıyla karşı
karşıya. Davanın nedeni Eğitim-Sen'in tüzüğündeki
"Ana dilde eğitim hakkı". Bütün AB makyajlarına
rağmen, davanın tam da DEP'li milletvekilleri hakkında
MGK'nın zehir zemberek açıklamalarının ardından
gelmesi, mahkeme süreci devam ederken hükümetin ansızın Kamu
Yönetimi Reformu'nu meclise getirmesi davayı daha da anlaşılır
kılıyor. Birincisi, bu kapatma davasıyla Kürt halkı
başta olmak üzere, demokratik haklarını kullanmak isteyen tüm
kesimlere sopa gösteriliyor. Başta ordu olmak üzere ceberut devletin
aktörleri kanlı yüzlerini bir kez daha gösteriyorlar. Yine
"vatanın bölünmez bütünlüğü" edebiyatı
çıkıyor karşımıza. Bu davadan bir süre önce 27
Haziran 2003'te Genelkurmay Başkanlığı Harekat Başkanı
Korgeneral Köksal Karabay, Genelkurmay Başkanı adına
Çalışma Bakanlığı'na bir yazı gönderdi. Eğitim-Sen
tüzüğünün 2. maddesindeki anadilde eğitim hakkının
Anayasa'ya aykırı olduğunu savundu ve tüzüğün
değiştirilmesi için gerekli girişimlerin
yapılmasını istedi. İkinci olarak, dava neo-liberal
saldırıların bir uzantısı. Sınıf
mücadelesini savunanlara, özelleştirmelere karşı mücadele
edenlere, ekmeğini, işini savunanlara, IMF'ye, Dünya
Bankası'na defol diyenleri tehdit ediyorlar. Üçüncüsü emperyalizmin
karşısında "ABD Ortadoğu'dan defol, işgale
hayır, NATO lağvedilsin" diyenlere sopayı gösteriyorlar
bu göstermelik davayla. Peki havucu kime veriyorlar? Elbette onların
sofralarından beslenenlere... Mahkemede,
anayasanın 2. maddesindeki "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü"ne ve 42. maddedeki "Türkçe'den başka dilde
eğitim ve öğretim yapılamayacağı"na gönderme
yapılıyor. (Bu arada, ülkede yabancı dilde eğitim yapan
binlerce okul var!) Bu nedenlerden dolayı 4688 sayılı Kamu
Görevlileri Sendikaları Yasası'nın 37. maddesine
dayanılarak sendikanın kapatılması isteniyor. İlk
mahkeme sonuçlandı; avukatların itirazı reddedildi ve
Eğitim-Sen'e tüzüğünü değiştirmesi için 60 gün süre
verildi. Mahkeme de 14 Eylül 2004'e ertelendi. İşin ilginç
yanı 15 Ekim 2002'de onaylanan tüzüğe o tarihte Çalışma
Bakanlığı'nın anayasaya aykırı bir şey
görülmediğini bildirmesidir. Mahkemeden
önce Eğitim-Sen üyeleri Kızılay'da iki gün oturma eylemi
yaptılar. Mahkeme günü de tüm Türkiye'den gelenlerle birlikte kitlesel
olarak mahkemeye yüründü. Eylemlere birçok sendika destek verdi. Ama en
önemli destek uluslararası sendikalardan geldi. Birçok sendika
dayanışma mesajı gönderirken özellikle Eğitim
Enternasyonali davanın takipçisi olacağını
açıkladı. Bu davanın da
gösterdiği gibi, AB'ye şirin görünmek için yapılan
makyajın ne kadar boş olduğu ortada. Daha dün "Kürtçe dil
de atık serbest" diyenler, "biz demokratik bir ülkeyiz"
diyenler bugün ana dilde eğitim hakkını savunduğu için
Eğitim-Sen'i kapatmak istiyorlar. Biz bugüne kadar
demokratikleşmenin biçimsel olduğunu, kitlesel mücadeleler
olmaksızın asker-polis rejiminin niteliğinde bir
dönü-şümün olamayacağını söylemiştik. Bu dava bunun
en açık göstergelerindendir. Bu
dava özellikle vurguladığımız üç ana mücadele
hattının geçerliliğini bir kez daha göstermiştir: Birincisi, baskıcı asker-polis rejimine
karşı, başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilen halkların
haklarının tanınması, sendikalaşmanın ve
örgütlenmenin önündeki engellerin kalkması, 12 Eylül
Anayasası'nın lağvedilmesi, darbecilerin
yargılanması vb. taleplerle rejimin demokratikleşmesi için
mücadele etmeliyiz. Ancak şu bir gerçek ki bu baskıcı rejimin
demokratikleşmesi ve en temel haklarımızı kullanabilmemiz
için bile bir devrim gerekiyor. İkincisi neo-liberal karşı devrime
karşı mücadele etmek gerekiyor. Burjuvazinin
saldırılarına karşı kitlesel seferberliklerin
örgütlenmesi burjuvaziyi köşeye sıkıştıracaktır.
Bolivya bunun en iyi örneğidir. COB önderliğinde maden
işçileri, özelleştirme planlarını çöpe atmış,
iki kez mevcut hükümetleri düşürmüşlerdir. Üçüncüsü, emperyalizme karşı
mücadeledir. Emperyalizm Ortadoğu'yu işgal etmektedir. Yeniden sömürgeleştirme
diye tarif ettiğimiz bu sürece karşı direnişin
yanında olmak, emperyalistleri (kendi içimizdekiler de dahil) defetmek
için mücadeleye atılmak gerekiyor. Aslında
yargılanan kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşmeli sendika
hakkı, demokratik ve ekonomik talepleri ve bu uğurdaki
mücadeleleridir. Eğitim-Sen işte bu nedenlerden dolayı
kapatılmak istenmektedir. Mesaj tüm mücadeleci, örgütlü kesimlere
verilmektedir. Sermayenin saldırılarına teslim olmamak, bu
davada saldırıya karşı kitlelerin seferberliğini
gerçekleştirmek gerekiyor. Başta Eğitim-Sen olmak üzere, tüm
sendikaların üyeleri gelen tehdit karşısında
bilgilendirilmeli ve sendikasına sahip çıkması için mücadeleye
davet edilmelidir. Tabandan kopuk bir mücadele yenilgiyi beraberinde
getirecektir. Biz bu mücadelede sonuna kadar Eğitim-Sen'in yanında
olacağız. Derya Deniz Devletin
anti-komünizm propagandası ile 1970'lerden beri
palazlandırdığı gerici ve faşist güçler, 2 Temmuz
1993'te Sivas'ta bir kez daha sahneye çıktılar ve 35 devrimci,
demokrat, aydın insanımızı Sivas Madımak Oteli'nde
diri diri yakarak katlettiler. Erdal İnönü'nün SHP'sinin de içinde
olduğu koalisyon hükümeti seyretti yükselen alevleri. Aynı Çorum'da,
Maraş'ta, Gazi Mahallesi'nde olduğu gibi... Asker-polis rejimi, bu
katliamları göstermelik mahkemelerle kapatmak istedi, istiyor. Oysa biz
gerçek katilin kapitalist sömürü düzenini ayakta tutan baskı rejimi
olduğunu biliyoruz SHP'li Kültür Bakanlığı'nın
desteğiyle 1993 yılında Sivas'ta bir kültür merkezi
açılışı ve şenlik planlanır. Şenliğe
birçok yazar, çizer, aydın davet edilir. Aynı dönemde gericiler de
katliam hazırlıklarına başlarlar. Bastıkları
bildirilerle halkı, gelen aydınlara karşı kışkırtırlar.
Yerel gazeteler okurlarını "Müslümanlığa hakaret
edenlere karşı Müslümanlığın gereğini yerine
getirmeye" davet eder. Bu kışkırtmanın
başını çeken isimlerden biri de dönemin Refah Partili belediye
başkanı Temel Karamollaoğlu'dur. Öyle ki belediye başkanı
yol yapımı bahanesiyle Madımak Oteli'nin önüne taş
yığınlarını döker. Katliam
hazırlıklarına rağmen hükümet ve güvenlik güçleri hiçbir
tedbir almaz. 2 Temmuz Cuma günü Paşa ve Meydan camilerinden
çıkan 500 kişi vilayet binasına doğru yürüyüşe geçer.
Buradan etkinliklerin yapılacağı Kültür Merkezi'ne yönelirler.
Önce birkaç gün önce dikilen Ozanlar Anıtı'nı yıkarlar,
ardından Kültür Merkezi'ne saldırırlar. Grup, Madımak'a
yöneldiğinde sayı 15 bini bulmuştur. Otelde kalan
aydınlar, gerici güruhun saldırısı nedeniyle
ulaşabildikleri tüm SHP'lilerden, Erdal İnönü de dahil, yardım
isterler. Ancak bu yardım 8 saat boyunca bir türlü otele ulaşmaz! Otelin önünde toplanan gerici-faşist kitle oteli
taşlamaya başlar. Valiliğin etkinlikleri iptal ettiğini
açıklamasına rağmen gericiler kan dökmek istemektedirler.
Belediye başkanı Temel Karamollaoğlu "gazanız
mübarek olsun" diyerek kitleyi iyice kışkırtır. Önce
otelin önündeki araçlar, ardından otelin kendisi ateşe verilir.
İtfaiye otelin önüne gelmesine rağmen yangına müdahale etmez.
Ettiğinde 35 insanımız ölmüştür. İtfaiyeciler
merdivendeki insanlardan birinin Aziz Nesin olduğunu görünce onu
kameraların gözü önünde tartaklar. Olayların ardından Erdal İnönü yüzsüzce "Güvenlik
güçlerimizin özverisiyle vatandaşlarımızın daha fazla
zarar görmesi engellenmiştir" der. Cumhurbaşkanı
Demirel ise, "halkla polisi karşı karşıya
getirmeyin" derken; Tansu Çiller "Otelin etrafını
saran vatandaşlarımıza hiçbir şey
olmamıştır" ve Mesut Yılmaz da "Bu bir
futbol maçında bile çıkabilecek bir olaydır" der.
Katliam hükümet tarafından böyle geçiştirilmeye
çalışılır. Bu katliamda alevi-sünni ayrımı
kışkırtılmak istenmiştir. Benzer
kışkırtmalar devrimci muhalefetin yükseldiği dönemlerde
Maraş ve Çorum'da da gerçekleşmişti.
Saldırıların yüzeydeki nedeni alevi-sünni çatışması
gibi görünse de, gerçek neden asker-polis rejiminin emekçi halkı din
kisvesi altında bölerek birbirine
kışkırtmasıdır. Katliamın taşeronları
ise gerici ve faşist güçlerdir. Hükümetin olayı örtbas etmeye dönük
açıklamaları bunun göstergesidir. Baskıcı rejim bu
katliamla giderek güçlenmekte olan devrimci güçlere, emek hareketine ve Kürt
ulusalcı hareketine saldırmıştır. Dönem aynı
zamanda burjuva koalisyon hükümetinin ve rejimin krize sürüklendiği bir
dönemdir. Sivas katliamı ne ilktir, ne de son olacak. Emek
hareketi yükseldiği sürece burjuvazi ve onun gerici güçleri bu tür
kışkırtmalara niyetlenebilecektir. Sivas katliamı tüm
emekçi halka karşı yapılmıştır. Bu nedenle
birkaç gerici katilin yargılanmış olması yeterli
değildir. O dönemin Cumhur-başkanı başta olamak üzere,
başbakan, tüm bakanlar, katliamı izleyen genel kurmay
başkanı, generaller ve emniyet müdürleri yargılanmalıdır.
Bu ise, asker-polis rejiminin yıkılmasıyla olanaklı
olabilecektir. Biz devrimciler, Sivas katliamını ve diğer
katliamları asla unutmayacak ve gerçek katilleri yargılanana ve
bunları yaratan sömürü düzeni yıkılana kadar mücadeleyi
sürdüreceğiz. Emek hareketinden...
Derleyen:
Mavi Mayıs
Eğitim-Sen
kapatılmak isteniyor
Anadilde
eğitim hakkını savunan Eğitim-Sen'e, Ankara 2.
İş Mahkemesi'nde bu nedenle dava açılmasını
Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer "komplo"
olarak değerlendirdi. Ankara Güvenpark' ta eylemler yapan
Eğitim-Sen' liler, "Bu dava demokratikleşme söylemlerinin yalan
olduğunu gösteren en açık belgedir. Bize yapılan bu
saldırıya boyun eğmeyeceğiz. AKP' nin yanlı
politikası ve üzerimizde egemenlik kurma çalışmaları
devam ediyor. Ana dilde eğitim hakkını savunmak evrensel bir
mücadeledir. Biz bunu 15 yıldır savunuyoruz ama şimdi
karşımıza çıkması yanlı bir politikanın
eseridir." açıklamasında bulundu. Eğitim-Sen üyelerinin
amacı, sendikanın kapatılmasını önlemek. Bunun için
biraraya gelen öğretmenler, okulların kapatılma dönemine denk
düşürülen dava tarihini de mücadeleyi sınırlamaya yönelik
olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Su
baskını ve ölümler
Bahçelievler'in
Soğanlı Mahallesi'nde kanalizasyon şebekesinin
yetersizliği ve bölgede yeralan derenin ıslah edilmemesi sonucu 10
Ağustos'ta yaşanan su baskınında üç çocuğun ölmesi
ile sonuçlanan olayı 11 Ağustos'ta basın açıklaması
ile protesto edildi. TMOOB İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Meftun
Gürdallar, "NATO için şehrin merkezinde her türlü masraftan
kaçınmayanlar bu dereleri ıslah etmeye bütçe
bulamadıklarını söylüyorlar." diyerek belediye
başkanlarının bu olayın sorumluları olduğunu
açıkladı. "Bu olay İstanbul'un zengin semtlerinde
gerçekleşseydi başkanlar aynı duyarsızlığı
sergileyebilecek miydi? " diye soruldu. Açıklamadan sonra,
"Doğal afet değil cinayet!, Suçlular bulunsun hesap
sorulsun!" sloganları atan topluluk dere ıslahı için bir
imza kampanyası başlatıldığı ve
savcılığa belediye başkanları hakkında suç
durusunda bulunulacağını duyurdu. Banliyö
trenleri
Birleşik
Taşımacılık Çalışanları Sendikası
İstanbul 1 No'lu Şubesi, Haydarpaşa tren garının
önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya
katılan KESK Genel Başkanı Sami Evren de hükümetin kendini aklayarak
suçu makinistlere atarak sorumluluktan kaçtığını ifade
etti. "Teknolojiyi yenilemeyenler, bilimsel araştırma
yapmayanlar, sendikamızın itirazlarına kulak vermeyenler
yüzünden üç masum insan tutuklanmıştır. Esas bedel ödemesi
gerekenler yargılanmamıştır."
açıklamasında bulunuldu. BTS İstanbul 1 No' lu Şube
Başkanı Mithat Ercan; demiryollarına ayrılan kaynakların
kötü şekilde harcandığını, kazalar sonunda hükümetin
demiryollarını özelleştirme psikolojisini
yaydığını ifade etti. Ellerinde kazada ölen kondüktör ve
tren odacısının fotoğraflarını
taşıyan demiryolu emekçileri, "Kaza değil cinayet!"
sloganları attılar. Irak'a Gitme, İşgale Ortak
Olma! TÜMTİS
(Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası ) Genel
Başkanı Sabri Topçu tüm tır ve kamyon şoförlerine,
"Savaş ortamındaki Irak'a mal
taşımamaları" çağrısında bulundu ve
şu açıklamayı yaptı: "Irak'ta şoför
emekçilerinin öldürülmesi, nakliye tekelcilerinin kar hırsının
bir sonucudur. Bu olay üzerine bir nakliye örgütü Irak'a seferlerini iptal
ederken, diğerlerinin kan üzerinden para kazanma tutumunda ısrar
etmeleri ülkemizde işçi yaşamına verilen değeri gösteriyor.
Burada çalışmak zorunda olan örgütsüz ve sigortası dahi
olmayan şoförler, işçiler zorunlu olarak Irak'a gönderiliyor.
Irak'ta herkes tarafından bilinen bir işgal var. İşgale
karşı da Irak halkının bir mücadelesi var."
TÜMTİS Genel Başkanı AKP hükümetinin konuya
yaklaşımını değerlendirirken başından beri
ABD' yi destekleyen hükümetin Irak'a mal naklinin sürmesini istediğini,
ancak sendika olarak bunu engeleyeceklerini söyledi. Irak' ta bir Türk
şoförün öldürülmesi üzerine Uluslararası Nakliyeciler Derneği
Irak'a mal taşımayı durdurma kararı alırken, Saffet
Ulusoy'un, "Türkiye, Irak'a bir çok sefer gerçekleştiriyor ve böyle
bir örnek yaşanabilir. Ölen ölmüştür, yeri nur olsun."
açıklamasında bulunarak karara tepkisini belirtti. Hastaneler
ve hekimler özelleştiriliyor
Sağlık
hizmetlerinin özelleştirilmesinde yeni bir dönem başlatan
Sağlık Bakanlığı hekim ve yardımcı personel
istihdamını taşeronlaştırma hedefiyle bir dizi
şartnameler hazırlamakta. Bununla birlikte hastanelerin
özelleştirme ihalelerinin yapıldığı İstanbul
Siyami Ersek Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma
Hastanesi önünde toplanan sağlık emekçileri "Hastaneler
satılamaz!" sloganları atarak bu ihalelere tepkilerini
gösterdiler. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası
Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, "Siyami Ersek
Hastanesi çalışanlarıyla birlikte ihale edilmektedir.
İhale sonunda özelleştirme adı altında kadrolu
çalışanlar kolaylıkla işten çıkarılabilecek ve
döner sermayeye dayalı personel çalıştırma sistemi
getirilmek istenmektedir." açıklamasında bulunarak tüm
çalışanları örgütlenmeye çağırdı. Sarıyer
Belediyesi'nde grev kararı
DİSK
'e bağlı Türkiye Genel Hizmetler İşçileri Sendikası
(Genel-İş) ile Mahalli İdareler Kamu İşverenleri
Sendikası (MİKSEN) arasında yürütülen toplu iş
sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması
üzerine, Sarıyer Belediyesi' ne grev kararı asıldı.
Grevin 23 Ağustos günü başlayacağı açıklandı. Kazanılmış
haklara darbe
Eylül
ayı başlarında Tekstil iş kolunda Toplu İş
Sözleşmeleri başlayacak.Türk-İş'e bağlı
TEKSİF, DİSK' e bağlı Tekstil-İş ve
Hak-İş'e bağlı Öz İplik-İş
sendikaları, yaklaşık 50 bin işçi adına Türkiye
Tekstil İşverenleri Sendikası ile masaya oturacak. Tekstil
patronları kıdem, erzak, ikramiye gibi kazanılmış
hakları ortadan kaldırmaya yönelik planlarıyla AKP hükümetinin
kıdem tazminatlarının kaldırılması, Sendikalar
Yasası, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve kamusal
alanın tasfiyesi ile ilgili düzenlemeler yapması arasında
yakın ilişki olduğu kesin. Toplu sözleşmenin ekonomik
olduğu kadar çalışma şartlarının
koşullarıyla ile de ilgili hükümlerinde işverenin
kafasına göre yorumlanma yapmasına izin vermeyeceklerini ve
kazanılmış haklardan taviz verilmeyeceği açıklamaları
işçi sendikalarının ifadelerinde yer aldı. İsyanın kenti Dersimden merhaba Sevgili dostlar, Dersimden yürek dolusu merhaba... Sizleri her yıl
coşku içinde gerçekleştirdiğimiz Munzur Festivalinde bu sene
yaşananlar hakkında bilgilendirmek istiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki halkın festivale
ilgisi bu yıl eskilere oranla daha az. Halkın gittikçe devrimcilerden uzaklaşması, hatta
değerlerin yozlaşmaya başlaması bizleri hayal kırıklığına
uğratıyor. İsyanın kenti Dersime yakışmayan
olaylarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu sene festivalin
daha sakin geçmesi elbette kötü; fakat belediyenin festivali geçmiş
yıllara göre daha kötü bir çizgiye çekmesi çok daha acı. Bu sene
belediye Tunceli derneklerinin tertip komitesinde yer almalarına izin
vermedi. Sloganını da değiştirdi ve DEHAPın politik
çizgisine uygun olarak Munzur Baraja Değil, Barışa Akacak
sloganını seçti. Oysa Dersim ezilmişliğin, sürülmüşlüğün
ve isyanın kentidir. Bizler, neyin barışı diyerek
yozlaştırılmaya çalışılan değerlerimize,
barajlarla tüketilmeye çalışılan Dersimimizi sahiplenip bu
anlayışı protesto ettik. Festivale
gelince; Yıldız Tilbe, Leman Sam, Belkız Akkale, Grup
Munzur, Ali Asker ve yerel gruplar
festivalde yer aldılar. Bu yıl belediye devrimci müzik
gruplarına bilinçli olarak daha az zaman ayırdı. Yine de
Grup Munzur ve Ali Asker halk tarafından coşkuyla dinlendi. Halk
oyunları gösterileri, panel, gezi ve çeşitli etkinlikler oldu.
Şehir içinde sosyalist basının standları
açıldı, gazeteleri satıldı. Umarım bir gün Dersimde
İşçi Cephesinin de standı açılır. Festivalin son günü TAYADlı aileler ölüm oruçlarında
şehit düşen 116 can için Munzura 116 karanfil bırakmak
istediler. Sloganlarla şehrin içinden geçen grup Ak Parti binasına
siyah çelenk bıraktı. Munzurun yanına gelindiğinde polis
Munzurun mavi köpük bölümünde yolu kesti ve kitleye müdahale etti.
Panzerlerden su sıkan polis, ayrıca göz yaşartıcı
gaz sıkarak kitleye müdahale etti. Halktan birçok kişi de
yaralandı, hatta Munzura atlayanlar oldu. Birçok gözaltı oldu.
Bunun üzerine Dersim halkı birleşerek devrimcilere sahip
çıktı. Taş ve sopalarla polisle çatıştı ve
gözaltına alınan devrimcileri serbest bıraktırdı. Şimdilik aktaracaklarım bu kadar. Dersimden devrimci
selamlarımla... Dersim Hozattan Bir İşçi Cephesi
Okuru |
|
|
|
|
|
|
|
![]()
Ana Sayfa
Gündem
Dünya
Enternasyonal
Gençlik
İşçi Hareketi
Belgeler
İşçi Cephesi
Yazarlar